Tag Archives: fotoğrafçılık

Fuji Film Etkinlikleri: Haluk Çobanoğlu

halukcoban01

Haluk Çobanoğlu – Bu Fotoğrafları Neden Çekiyoruz?

Eskişehir’deki Fuji Film Mağazası’nın iç kısmında bir eğitim sınıfı var sevgili okur. Sosyal medyadan takip ettiğim için, sıklıkla burada yapılan ücretsiz eğitimleri görüyordum. Ancak bir türlü denk getirip de kayıt yaptıramıyordum. Geçtiğimiz günlerde Haluk Çobanoğlu’nun “Bu Fotoğrafları neden çekiyoruz?” isimli bir etkinliğine denk gelince hemen giriş yaptım ve şansıma kayıt yaptırabildim. Fotoğrafçının aynı isimli bir de kitabı vardı. Etkinlik günü büyük bir heyecanla mağazaya gittim. İçeride, okuduğum Fotoğrafçılık bölümünden de birkaç tanıdık yüz gördüm. Etkinlik tam da belirtilen saatte başladı ve yaşayan efsanelerden Haluk Çobanoğlu sunumuna, daha doğrusu sohbetine başladı.

 

Haluk Çobanoğlu, ülkemizde fotoğraf alanında efsaneler arasına girmiş, büyük bir usta. National Geographic Türkiye’nin foto editörlüğünü yapmış. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde de öğretim üyesi. Yurt dışında sayısız çalışmalar yapmış. 1999 yılındaki deprem felaketinde yabancı ekiplere de rehberlik yapmış. O dönem gördüğü manzaralardan o kadar etkilenmiş ki iki halukcoban03yıl hiç fotoğraf çekememiş. Anlattığı şeyler öylesine ufuk açan bilgilerdi ki, şimdi notlarımı temize çekerken bile yeni şeyler öğrendim. Umarım birilerine faydalı olur bu bilgiler.

  • 200 yıllık (optikle ve fotoğraf makineleriyle ilgili çalışmaların başlamasından itibaren) fotoğraf tarihinin aslında sadece 100 yılı aktiftir. Bu dönem de “baskının” bulunmasıyla başlamış.
  • Ofset baskının gelişmesiyle de fotoğraf yayılmış ve yaygınlaşmış.
  • Fotoğraf, 2. Dünya Savaşı esnasında büyük ölçüde “propaganda” amacıyla kullanılmış.
  • Haber/belgesel fotoğrafçıları (fotojurnalistler), “Bizim, Dünya’nın gidişiyle ilgili dertlerimiz var ve bizler birer hikaye anlatıyoruz.” görüşüne sahiptirler.
  • Her fotoğraf aslında bir belgedir. Bu konuda Haluk Hoca’nın Ara Güler’le bir anısı var. Bir gün, Ara Güler bir çay bardağının fotoğrafını çekmiş. Haluk Hoca da fotoğrafı görünce sormuş: “Yahu, çay bardağını niye çektin?” Ara Güler cevaplamış: “İyi de o bardak artık yok ki…
  • Haluk Hoca’nın bir sorusunu not almışım: Günümüzde, artık her yerde kameralar var. Böyle bir ortamda “belgesel fotoğrafçılığa gerek var mı?” Bu soru, belki de tüm seminerde anlattıklarının çıkış noktasıydı. Bu soruya verilecek cevaplar, seminerde paylaştığı şeylerdi.
  • Ünlü kültür tarihçisi Peter Burke’ün dikkat çektiği bir nokta var. Tarihçiler hep metinlerle çalışıyorlar, ancak nedense görselleri hep unutuyorlar. Arşivlerde herkes metinlerin peşinde. Oysa kimse özellikle fotoğrafın icadından sonraki dönemler için, fotoğrafları kurcalamıyor.
  • sonkuslar.jpgSait Faik’in Son Kuşlar isimli bir kitabında yer alan bir öyküden bahsetti. (Bu öykünün adı Harita’da Bir Nokta) Bu öyküde kahraman bir gün “yazmaktan” vazgeçiyor. Çok detaylı anlatmaya gerek yok, önce bohem Paris’e, sonra Beyoğlu’na yerleşiyor. Sonra Burgaz Ada’da balıkçı olmaya karar veriyor. Ancak yaşadığı çevre ona öylesine malzemeler veriyor, öylesine insan manzaraları sunuyor ki kendine verdiği yazmama sözünü bozuyor ve kaleme kâğıda sarılıyor. Öykünün son cümleleri şöyle bitiyor: “… cebimde taşıdığım küçük çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.” İşte insandaki yaratıcılık ve üretkenlik bu “delirme” hissiyatından ileri geliyor belki de.
  • Belgesel fotoğrafçılığın tarihinde “itiraz kültürüne” çokça rastlıyoruz.
  • migrantmother01Amerika’da ekonomik buhran başlıyor 1920’lerin sonunda. Toplumsal yapıda ve yaşantıda inanılmaz değişiklikler yaşanıyor. Mevsimsel göçler başlıyor kıtada. Hatta John Steinbeck’in de romanlarında konu edindiği dönem bu dönemdir. Gazap Üzümleri romanı bu konuda tam bir başyapıt! İşte tam da bu bunalımın ortasında “Bu dönemi fotoğraflamalıyız” fikri ortaya çıkıyor. Yarısı kadınlardan oluşan otuz farklı fotoğrafçı, o dönem ülkenin her yerinde fotoğraflar çekiyor. Üstelik o dönemde, projenin başında da siyahi bir fotoğrafçı var. Proje o dönemin Tarım Bakanlığınca “Farm Project” adıyla başlatılmış. Hatta çok sık gördüğümüz şu fotoğraf da bu proje kapsamında çekilmiş. (Dorothea Lange – Migrant Mother 1936) Bu “Göçmen Anne” fotoğrafını bir de geniş açılı olarak görmek gerek dedi. Ben de aşağıya ekliyorum.
  • migrantmother02
  • Haluk Hoca’nın üstüne basarak söylediği bir husus var: Fotoğrafı çekmek kadar seçmek de önemlidir. Yanlış seçilen fotoğraflar yüzünden, pek çok iyi fotoğrafçının kariyeri sona ermiş.
  • American Gothic by Grant Wood, 1930.1942’de Gordon Parks isimli Amerikalı bir fotoğrafçının çektiği “American Gothic” isimli fotoğraf, aslında meşhur bir tablonun yeniden yorumlanmasıymış. Fotoğrafçı eleştiri dilini öylesine ustalıkla kullanmış ki fotoğraf, sanat tarihinde kendisine yer bulmuş. Orijinal Amerikan Gotiği tablosu, Grant Wood isimli ressam tarafından 1930 yılında yapılmış. Parks ise bu meşhur tabloyu, siyah beyaz eşitsizliğini yorumlamak adına çekmiş.
  • Çok önemli bir fotoğrafçı var: Eugene Smith. Bu adamın babası iflas ediyor ve ardından da intihar ediyor. Bu şokun ardından Eugene de üniversiteyi bırakıyor ve fotoğrafçılığa başlıyor. 1950-1970 yılları arasında Dünya’daki fotoğraf akımını bu adam domine etmiş. Öylesine başarılı oluyor yani. O dönemin meşhur dergisi Life için fotoğraflar çekmiş. Özellikle televizyon öncesi dönemde, Dünya’da Life dergisi çok önemli bir yer tutuyor.
  • Dünyadaki savaş muhabirlerinin çoğu, “Sınır Tanımayan Doktorlar” isimli örgütle birlikte çalışıyorlar.
  • Alber Swaizer: Nobel barış ödülü alan Alman bir doktor. Zaten iki doktorası olmasına rağmen, 30 yaşından sonra tıp okuyor ve Tıp doktoru da oluyor. Bunu da sırf Afrika’da insanlara yardım edebilmek için yapıyor. Afrika’da, Gabon’da bir koloni kuruyor ve orada “Yaşama Saygı” felsefesini geliştiriyor.
  • Irk, din, dil ve cins konuları Dünya’da hiçbir zaman eskimeyen konulardır.
  • ispanyol.jpg

    İspanyol Köyü

    ünya Savaşı’nın esas olarak İspanya’da, iç savaşla başladığı kabul ediliyor. Bu dönemde Eugene Smith, İspanyol Köyü isimli bir çalışma yapıyor. Tıpkı orta çağdaymış izlenimi uyandıran kareler çekiyor. “İspanya’ya, Franco’nun getirdiği yoksulluk ve korku üzerine bir iş yapmaya gidiyorum. Ümit ediyorum ki bu benim en güçlü hikayem olacak!” diyor.

  • Daha sonra II. Dünya Savaşı’nda, Pasifik cephesinde yaralanıyor. Zaman geçiyor. 1970 yılında Japonya’ya gidiyor. O dönemde burada, Minimata denilen bölgede çocuklar sakat doğmaya başlıyorlar. Sonradan bu durumun, körfezde biriken ağır metallerden, özellikle de cıvadan kaynaklandığı anlaşılıyor. Orada faaliyet gösteren bir sanayi tesisinin atıksuları nedeniyle deniz kirlenmiş. Bu yönüyle de Dünya’nın ilk çevre felaketlerinden biri olarak kabul ediliyor. Eugene Smith, bu sakat doğan çocukların ve diğer yerel halkın fotoğraflarını çekiyor. Bu fotoğraflar yurt dışında da yayımlanmaya başlayınca bir dalga oluşmaya başlıyor. Tepkiler çığ gibi büyüyor. Sorumlu şirket köşeye sıkışıyor. Smith, büyük bir kitlesel hareketi başlatmış oluyor.
  • Tabi sonuç? Felakete sebep olan firma Eugene Smith’i dövdürüyor. Ama çok kötü dövüyorlar adamı. Hatta adamcağızın bir gözü kör oluyor. Yıllardır yaşadığı Japonya’dan ABD’ye dönüyor. Bir yıl sonra da ölüyor. Bir dönem dünya fotoğrafını domine eden, Dünya’nın ilk çevre felaketlerinden birini görüntüleyip tüm Dünya’da bir hareket başlatan o duayen fotoğrafçı öldüğünde hesabında yalnızca 28 dolar olduğu biliniyor.
  • Smith’in Dünya’da başlattığı bu dalga elbette bitmiyor. Avrupa’da ilk çevre hareketleri başlıyor. Hatta Yeşiller grubu da bu dönemde kuruluyor.
  • 025841Toprağın Tuzu, 2014 Fransa-Brezilya ortak yapımı belgesel film. Wim Wenders ve Juliano Ribeiro Salgado tarafından yönetilen film, Brezilyalı fotoğrafçı Sebastião Salgado‘nun meslek yaşamındaki önemli çalışmalarını ve hayatını anlatır. Bu filmi epey övdü hoca. Muhakkak izlemek gerek.
  • Etkinliğin sonraki bölümünde ise hocanın kendi çalışmalarını görme şansımız oldu. Bunlar New York Subway (New York Metrosu) ve Arabesk isimli çalışmalar.
  • Haluk Hoca, 90’lı yıllarda ABD’ye New York’a taşınıyor. New York beş bölgeden oluşuyor. Hocanın da yaşadığı Manhattan bölgesinde o dönem (ve belki şu anda da) nüfusun 150 de 1’i evsizlerden oluşuyor.
  • halukcoban02Neden metro? Çünkü burası 100 küsür yaşında, 1000 km uzunluğunda bir yer. Yaşayan bir yer. Buradaki çalışmayı 97-98 yılları arasında çekmiş.
  • O dönemde, Green Kart’la Amerika’ya gidip orada çok kötü hayat koşullarında yaşayanlarla, kötü durumlara düşenlerle röportajlar yapmış.
  • 1998’den sonra da Türkiye’ye geri dönmüş. O dönem Amerika’da bir eğitim kanalında izlediği bir şey dikkatini çekiyor. Amerika kıtasının güney bölgelerindeki Blues, buradan kuzeye göç eden siyahilerle Jazz olarak evriliyor. Buradan da müziğin evrimine giriş yaptı. Belki evrilir, belki değişir ancak iki şey sansürlenemez: Müzik ve mimari. Bu iki sanat, ne yaparsan yap, o toplum hakkında fikir verir.
  • Almanya’ya ilk giden işçilerimiz Zonguldak’tan giden nitelikli kömür işçilerimizdir.
  • Osmanlı’dan beri modernleşmenin adresi hep batı olmuş.
  • Ben bilmiyordum ancak TRT’de üç yıl süreyle Türk Sanat Müziği çalınmadığı bir dönem olmuş. Duyunca çok şaşırdım. Çünkü günümüzde Türk Sanat Müziği dinlemek için tek şansınız TRT’dir.
  • Ülkemizde müziğin tarihi, aslında ülkemizin de tarihinin bir göstergesidir. Çünkü toplumun müziği, aslında toplumun çatışmalarını anlatmaktadır. Bu sözü de ünlü filozof Thedor Adorno söylemiş.
  • halukcoban04Arabesk müzik, özellikle en güçlü olduğu yıllarda tüm diğer müzik türlerini de etkilemiştir. Haluk Hoca da bu sebepten, Arabesk Projesi’ni hayata geçirmiş. Arabesk Projesi, yaklaşık 10 yıl sürmüş.
  • Etkinliğin bu kısmında yaklaşık 12 dakika süren bir sesli gösterim yaptı üstat. Proje kapsamında çektiği fotoğraflara baktık.

Böylece etkinlik sona erdi. Etkinlik süresince tuttuğum notlar bu şekildeydi. Muhakkak ki daha da fazlası anlatılmıştır o gün. Etkinliğin üzerinden epey zaman geçti ama olsun. Bu bilgiler eskimiyor. Fuji Film’in etkinlikleri de devam ediyor bu arada. Bu hafta bir başka ilgi çekici seminere daha katılacağım. O semineri de umarım en kısa sürede yine burada okuyabileceksin sevgili okur. Görüşmek üzere.

Aklıma Takılan Sözcükler

Nerede, ne zaman ve nasıl öğrendiğimi unuttuğum birkaç sözcük vardı sevgili okur. Bu sözcükler zaman zaman aklıma geliyor, anlamlarını da bilmiyordum, aklımı kurcalıyorlardı ulan neydi bunların anlamı diye.

Bilginin insanın işine ne zaman yarayacağı hiç belli olmuyor sevgili okur. İşte bu yüzden, sırf bu yüzden, aklıma takılan bu sözcüklerin anlamlarını araştırdım. Bulabildiklerimi de sizlerle paylaşmaya karar verdim. Hiç belli olmaz, siz de belki bir gün bunlardan birini duyarsınız.

Agrandizör

Agrandizör

AGRANDİZÖR: Negatif fotoğraf filmelerinin istenen büyütmede ışığa duyarlı kağıda aktarmakta kullanılan, ışık kaynağı ve mercek sistemi bulunan ve genellikle bu büyütme işleminin çalışabilmesi için dikey eksende ayarlamaya uygun cihaz. Anlamını öğrendikten sonra hatırladım ki ben bu sözcüğü Fotoğrafçılık dersinde öğrendim.

Tavananna

TAVANANNA: Hititlerde kral eşlerine verilen hititçe unvan. Türkçe karşılığı ‘anne kraliçe’dir. Hititlerde tavananna büyük yetkilerle donatılmıştı. Kral, eşiyle neredeyse eşit haklara sahipti. Tavananna devlet işlerinde etkindi; öyleki adı kraliyet mühründe bile bulunmakta, antlaşmalar ve devlet yazışmalarında kralın adının yanında yer almaktaydı. Savaş veya yolculuk gibi durumlardan meydana gelen kralın yokluğunda krala vekalet eder, yetkilerini üstüne alırdı. Ayrıca tavananna kralın başrahip olması gibi, başrahibe olarak da önemli bir dini güce sahipti. Bu sözcüğü de muhtelemen orta okul yıllarımda öğrenmişim.

Menora

Menora

MENORA: Kudüs Tapınağı‘nda ve Çadır Tapınak’ta zeytinyağı ile yakılan Yedi Kollu Şamdan. Yahudilerin en eski sembollerinden biridir. Musa’nın Sina Dağı’nda gördüğü Yanan Çalı’yı simgeler. Bu sözcüğü nasıl öğrendiğimi hatırladım anlamını bulduktan sonra. Üniversitenin ilk yılında dünya dinlerini çok araştırıyordum. Gerçi halen de araştırıyorum. Hatta yakın zamanda bu konuyla alakalı bir de yazı yazacağım.

Allahın Belası Gün!

Bu günün bu kadar iğrenç geçeceği sabah kırmızı 4‘te başıma gelenlerden belliydi zaten.

Eskartım da tek bir kredi olduğunu biliyordum. Ancak otobüse binip bastığımda hiç de öyle olmadığını gördüm. Daaaat diye öttü makine. O kadar da kötü bir haldeyim ki anlatamam. Zira üzerimde bırak bozuğu kuruş para yoktu, okuldan çekmeyi düşünüyordum. İçimden n’olur tanıdık birisi binsin diye dua etmeye başladım ama nafile. Çok ters bir saatte gittiğim için kimseye de rastlayamadım. Artık en son durakta bizim kampüste olduğunu bildiğim ama tanımadığım birisinden rica ettim kampüse gittiğimizde hemen birisinden bulur veririm herifin parasını diye. O çocuk da sağolsun hatta yüzlerce kere sağolsun benim yerime de okuttu kartını. Bu rezilliği böylece hallettim. Okula gelip indiğimizde bekledim ama adam inmedi otobüsten. O yüzden adını öğrenemedim arkadaşın. Ama kampüste göreyim tekrar tekrar teşekkür edeceğim.

Günün devamı daha da berbattı. Saat 11’deki Fotoğrafçılık finaline girmeden hemen önce 90’nın üzerinde beklediğim MATLAB finalinden 65 aldığımı öğrendim. İnanılmaz moralim bozuldu. Cevap kağıdıma baktım, 20 puanlık bir soruyu ufacık bir hata yüzünden komple kaybettiğimi gördüm 😦 Hemen ardından da Akışkanlar Mekaniği‘nin finalinden 15 alarak kaldığımı öğrendim. Bu durumun okulu 1 dönem uzattığını hemen ilave etsin kardeşiniz. Tam bir felaket!

Tüm bu felaketler eşliğinde saat 14.00’teki Temel İşlemler finaline çalışmaya çalıştım. Ancak kafam hiçbir şeyi almadı. Yolun sonuydu artık benim için. Final sınavına girdiğimde gördüm ki çözebileceğim 3 soru var. Sözel olanı yaptım. İlk soruda da daha önceden defalarca bakmama rağmen bir formülü hatırlayamayıp verileri yazamadım. Daha sonra bir soru da hoca 15 derece için bir sabiti vermemiş, “regresyonla bulmamızı” istemiş. Bulmadım 😦 Sınavın bitmesine bir saat kala veda ettim.

Çıkışta Erol‘la karşılaşıp biraz tartıştık. Ama kavga etmedik. Sadece tartıştık.

Ben artık daha yok mu lan üzerime gelen derken minibüse bindim. Bu seferde inanmayacaksın sevgili okurum, trafikte çevirme var diye yolun üçte birini Kemal Sunal’ın filmindeki gibi çömelerek geldim. Bacaklarım kopuyor!

Yarın daha da zor bir sınav olan Temel İşlemler Laboratuvarı var. Çok sinirliyim, çok öfkeliyim, şu an karnım çok aç ve çok yorgunum. Ancak benim bu gece de ders çalışmam hem de şu iki dersten kaldıktan sonra çok çalışmam gerekiyor.

Halbuki bugün güzel şeylerde olmuştu. Uzun süredir görmediğim bir arkadaşımı gördüm, Volkan’ı gördüm, Savaşalp‘i gördüm, Merve‘den iyi bir haber aldım, Sercan‘ın dileğinin kısmen gerçekleştiğini öğrendim. Ama bu güzel olaylar bile moralimi düzeltemedi. Neyse şimdi biraz dinlenip yarın ki sınava çalışıyorum. Bilgisayarı da az önce kalbini kırarak kaldırdığım küçük kardeşime teslim ediyorum.

Kendinize iyi davranın. Volkan yolun açık olsun. Ha bir de Alper dün ufak bir kaza yaptı. Çok şükür bir şeyi yok hem kendisinde hem de arabasında.

Yoğunum Ben Yoğunum Yoğunum

Ben çektim ama bu konuyla alakası yok

Ben çektim ama bu konuyla alakası yok

Ve yorgunum da aynı zamanda. Bu haftaya pazar gününden kalma bir yorgunlukla başladım. Pazartesi sabahın köründe gidip staj raporumu onaylatmak istedim ama sorun çıktı. Düzeltmem gereken bir yer oldu. Epey uğraştım yani. Neyse Allah’tan hallettim de bugün, nihayet bana totalde 8 liraya mal olmuş raporumu verebildim.

Bu Temel İşlemler ve Süreçler dersi harbiden yakıp kavurmaya başladı. İlk ödevi neredeyse boş verdim lan. Bu hafta inanır mısın 2 quiz ve 2 de acayip kazık ödevim vardı. Üstelik bu işin daha başı yav. Laboratuvarlar başlayınca ki bu perşembe başlıyor ne yapacağımı bilmiyorum. Aldığım tüm dersler, Almanca ve Fotoğrafçılık da dahil, sıklıkla ödevi olan dersler. En başta yazdığım Temel İşlemler dersinin de 15 günde bir quizi ve her hafta ödevi var. Ve bu ikisinin ortalaması acayip etkili geçme notunda.

Güce ihtiyacım var sevgili okurum. Burnuma bana doğru yaklaşan bir felaketin kokusu geliyor bir yandan. Elimden geldiği kadar önünü kesmeye çalışıyorum ama, bakalım…

Güzel şeyler de olmuyor değil. Mesela bugün Seval’e şu Tivilayt vampiri Edward’ın resminin olduğu metal bir plaka hediye ettim. Kız o kadar sevindi ki, ben de mutlu oldum. Gerçi sağolsun onu da Didem‘den hacılamıştım. Bir de Merve’lere yeni bir çamaşır makinesi aldık. Ama henüz daha kurup da bakmadık nedir ne değildir diye. Bakalım hayırlısı oldun. Markası Ariston ve 110 TL’ye aldık. Hamallığını Serdar‘la birlikte yaptık.

Eskirock projemiz sıçar gibi geliyor, üzülüyorum. Hiçbir moderatörün olayı sallamaması üzüyor. Savaşla bunu konuştuk geçen. Bu arada Savaş’ın kız arkadaşıyla da nihayet tanıştım.

Dostlar eğer bir aksilik olmazsa 21 Ekim’de Eskişehir Rock Topluluğu 222‘de bir tanışma partisi düzenleyecek ve gece de Akademik Uyarı çalacak. Bakalım bu hafta sonu herşeyi kesinleştirip yayınlarım zaten.

Kendinize iyi bakın. Buraya yazmak nasıl da rahatlatyor beni lan. Bak nerden aklıma geldi bilmiyorum, Hicran Hoca‘yı özledim birden. Neyse.

NOT: Bunu yazarken Birth Of Three çalıyordu. Yarın da muhtemelen çuvallayacağım bir Temel İşlemler ve Süreçler quizi var.

Ders Seçimlerim

Herhalde şimdiye kadar yaptığım en kolay; en sorunsuz ders seçimi bu oldu. Kayıt günü sabah 8’de sistem aktifti. Bende girdim hangi dersi istiyorsam aldım. Çok da mutluyum valla. Hemen paylaşıyorum;

Almanca I 4.0
Computer Programming in Engineering (Mühen. Bilgisa. Prog.) 3.5
Unit Operations and Processes I (Temel İşlemler ve Süreç. I) 6.0
Su ve Toprak Kirliliği (Water and Soil Pollution) 4.0
Temel İşlemler ve Süreçler Laboratuvarı I 3.0
Fotoğrafçılık 3.0
Hidroloji 4.5
Diferansiyel Denklemler 4.5
Akışkanlar Mekaniği 6.0
Bu dersi çok merak ediyorum.

Bu dersi çok merak ediyorum.

İşin iki yönü var. Kötü yönü bölümün en ağır dersleri bu dönemde muvcut. İşin güzel yanı ise Almanca ve Fotoğrafçılık diye iki tane eğlenceli dersim var. Umarım yanılmam. Ayrıca alttan kalan ama hiç almadığım Diferansiyel Denklemler dersi hiç birşey ile çakışmadı alabildim.

Tabii sonuç olarak bu 38,5 kredi benim tüm günlerimi doldurdu. Napalım lan kısmet artık.

“Esen rüzgarlar başakları sallıyordu uzakta ve bir çocuk ağlıyordu.”