Tag Archives: galiz kahraman

Gehinnom

Bilgi öyle kutsal, öyle değerli ki sevgili okur, bunu ne yapsam hangi kelimeleri seçsem anlatamam. Şu hayatta bir ona doyamadım, bir de bilgiye desem yalan olmaz. Yeni şeyler öğrenmenin hazzı, inan hiçbir şeyde yok. Belki bilardoda… Ama yok yahu, yeni şeyler öğrenmek daha keyifli. Bu keyfin bir “tık” daha güzeli ise, bildiğinin farkında olmadığın şeyleri yeniden keşfetme anı! Bu yazıda, bir black metal şarkısıyla başlayıp İsrail’e, oradan da İhsan Oktar Anar’a uzanıp nihayet son bulan bir yolculuktan bahsedeceğim.

hinnom01Bu yıl çıkan albümler içerisinde bir tanesi, bir black metal albümü var ki yayımlanır yayımlanmaz kendi türündeki başyapıtlardan birisi olarak değer gördü. Mgła grubunun Age Of Excuse isimli yeni albümü, tıpkı bir önceki albümü Exercises In Futility gibi baştan sona dinlemekten hiç sıkılmadığım bir albüm oldu. Uzun süredir beni bu kadar heyecanlandıran bir başka yabancı grup ve black metal albümü olmamıştı. Galiba bu yeni nesil black metal gruplarını seviyorum. Mgła’yı ilk olarak Exercises In Futility V isimli parçalarıyla tanımıştım. Bu arada evet, grup şarkılarına ayrı ayrı isim koymayıp numaralandırarak isim veriyor. Yazımıza konu olan Age Of Excuse albümü yayımlandığında ise, tüm albümde bir inci gibi parlayan “Age of Excuse II” isimli girişinden son saniyesine kadar insanı mest eden şarkı kulaklarıma hücum etti. İstisnasız her sabah işe giderken ve işten dönüşte eve girerken dinlemeye başladım bu şarkıyı.

Mgla, sadece müzikleriyle değil, sözleriyle de gerçekten takdiri hak ediyor. İnsanın ve insanlığın çürümüşlüğünü olabilecek en vurucu sözcüklerle, bazen bütün bir paragraf, bazen de tek bir kelimeyle anlatıyorlar. O açıdan lirikleri de çok değerli. Yazımıza konu olan Age Of Excuse II isimli parçanın sözleri de bu yüzden daha ilk okuduğum anlarda beni yakaladı. Sözler alışıldık kalıpların ve kavramların dışında, İngilizce’de çok sık kullanılmayan sözcükler harmanlanarak kaleme alınmıştı.

“Between the grinder and the abattoir,
Such are the landscapes of grief,
Grayness and glitz,
Glitter and gehinnom…”

Burada bir sözcük dikkatimizi çekiyor: Gehinnom. Okunuşu “cehinom”. Biraz kafa yorduğumuzda aslında bu sözcüğün Türkçe’de de yer aldığı şekliyle, düpedüz “Cehennem” demek olduğunu anlıyoruz. Peki ama nasıl?

hinnom03

Günümüzde vadinin görünüşü

Araştırmaya başlıyoruz ve bu “Gehinnom” denen sözcüğün aslında bugün İsrail topraklarında yer alan “Hinnom Vadisi” olarak da bilinen yerin adı olduğunu görüyoruz. Durun şimdi, işler karışmaya başlıyor. Cehennem şeklinde Türkçeleştirdiğimiz bu sözcük aslında Aramicede “gehinnam”, İbranicede ise “Gei hinnom” yani “Hinnom Vadisi” olarak yer alıyor. Nişanyan Sözlük’e göre kelimenin çıkış noktası bu diller. Kudüs’te bulunan Hinnom Vadisi’de milattan önceki dönemlerde “Moloh” adı verilen bir tanrıya adanmış bir tapınak vardı. İnsanlar, tanrı Moloh’a (ya da bazen Molok) kurban olarak küçük çocuklarını sunuyorlardı. Burada, yılın her günü yanan devasa bir ateş vardı. İnsanlar tanrı Moloh’a en değerli varlıkları olan çocuklarını kurban etmek için onları ateşe atıyorlardı. Bu esnada da çocukların çığlıkları duyulmasın diye yüksek sesle davullar çalınıyor, ailelerin tereddüt etmeleri önlenmeye çalışıyordu. Nihayet M.Ö. 7. Yüzyılda Kral Yosiah bu saçma ritüeli yasaklıyor ve bu tapınağı lanetliyor. O günden sonra Hinnom Vadisi, ağır suçlar işleyerek idam edilenlerin, hayatını kaybeden günahkar insanların ve değersiz cesetlerin yok edilmesi için kullanılıyor. Şehrin çöplerinin yanı sıra, ateşe atılan suçluların cesetleri yüzünden vadi, pis bir koku, zehirli dumanlar ve bitmek bilmeyen ateşlerle doluyor. Bir süre sonra da toplumda günahkarların sonunda cesetlerinin gideceği yerin de Hinnom Vadisi ya da kendi dillerindeki karşılığıyla “Gei Hinnom” olacağı yönünde bir kanı oluşmaya başlıyor. Bir yerlerden tanıdık gelmeye başladı değil mi?

İşte bu Tanrı “Moloh” bir süre sonra kendine yeni bir isimle, “Melek”, semavi dinler içerisinde yer buluyor ve gayet tabi “Gehinnom” da. En azından bir kavram olarak, günahkarların gideceği yer karşılığına geliyor.

hinnom02

Bir black metal şarkısında geçen tek bir sözcüğün ardında böylesine mistik bir öykü bulunca elbette deşmeye devam ediyorum ve karşımıza kim çıkıyor? İhsan Oktay Anar! Yazının en başında söylediğim bir şey vardı: Bildiğinin farkında olmadığın şeyleri yeniden keşfetme anı. İşte o anı yaşadım. İhsan Oktay Anar’ın uzun süre önce okuduğum ve halen zaman zaman rastgele ortasından açıp okumaya devam ettiğim kitaplarından Efrasiyab’ın Hikayeleri ve Galiz Kahraman’da Hinnom Vadisi’ne yer veriliyor. İhsan Oktay, Hinnom Vadisi üzerinden yine bir cehennem tasviri yapıyor. Ben kitapları okurken bu detayı atlamışım yalan yok. Çünkü Hinnom’un öyle bir yer olduğunu bilmiyordum.

“… Fakat seninle yapacağım akitte bir şartım var. Sen, bu anların herhangi biri için eğer, ‘Dur! Geçme! Ne kadar güzelsin!’ dersen, benim aynada gördüğüm cazibeye kapılmışsın demektir. İşte, bu sözü söylediğinde, senin üzerindeki efendiliğimi ve hakimiyetimi derhal kabul edecek ve benimle birlikte, Acıpayam’ın çöplüğü olan Hinnom’da yaşayacaksın. Kabul mü?”

Efrasiyab’ın Hikayeleri isimli romanda böyle bir pasaj var. Çilem Tercüman’ın yayımladığı çalışmadan nakletmek gerekirse, bu öyküde Azazil isimli karakter, bizzat şeytanın kendisidir. İhsan Oktay, esprili üslubu gereği, şeytanın yaşadığı yer olan “cehennem”i, doğrudan vermek yerine ona eğlenceli bir yorum katarak Denizlili bir forma sokmuş. İhsan Hoca, Azazil’e doğrudan şeytan demek yerine kendince bir ipucu vererek okuyucuya sezdirmeyi tercih etmiştir. Bu onun üslubunun değişmez ögesidir.

“Belki de iyi ve kötü edebiyat arasındaki fark, Olimpos’un zirvesindeki on iki neşeli ilah ve ilahenin kusursuz güzellikteki heykelleri ile, Kudüs’ün Hinnom Vadisi’nin derinindeki zavallı ve me’yûs cesetler arasındaki farktı.”

Yukarıdaki bölüm ise Galiz Kahraman’dan. Burada “Hinnom Vadisi”, doğrudan gerçek anlamıyla kullanılmış. Buradaki dikkatimi çeken şey, Olimpos gibi hayali bir mekan ile Hinnom Vadisi gibi gerçek bir mekanı karşılaştırmış olması.

Evet, belki sıkıcı, belki keyifli bir yazı oldu. Ancak dediğim gibi, bir black metal şarkısındaki tek bir kelimenin ardından gelen bu tespitler umarım birilerinin işine yarar. Bu arada Efrasiyab’ın Hikayeleri’ni okumadıysanız muhakkak okuyun. Yazı burada bitiyor. Bilginin kıymetini bilenlerden olmanız dileğiyle.

İhsan Oktay Anar Külliyatı

ioa00

Uzun süredir aklımdaydı paylaşmak ancak bilgisayarın başında oturunca silip gidiyordu aklımdan. İhsan Oktay Anar‘ın bütün eserlerini eski ve yeni basım olarak toplarlamış bulunuyorum sevgili okur. Bu yazıda, tamamı İletişim Yayınevi‘nden yayımlanmış olan kitaplarından bahsedeceğim. Belki başka bir yazıda da İhsan Oktay’ın OT Dergisi‘nde ve diğer başka dergilerde yayımlanan yazılarını paylaşırım.

ioa07

Puslu Kıtalar Atlası’nın yayımlanmış üç farklı versiyonu

ioa01

Özel Baskı Ciltli (sağda) ve Dış Kabı (solda)

Evet, yolculuğumuz 1995’te başlıyor. Puslu Kıtalar Atlası yayımlandığında, herhalde o dönemin edebiyat eleştirmenleri büyük çaplı bir şok geçirmişlerdi. Zira ilk defa bir yazar fanteziyi tarihle yorumluyor, kendi kurguladığı bir paralel evrende adeta mucizeler yaratıyordu. Üstelik bunu yaparken bilimin olanca gizemini de kullanıyordu ki okuyucuların beyinlerinde şerareler ardı ardına beliriyordu. Gerçekle düşü ayıran çizgiyi neredeyse yok ediyordu.

Puslu Kıtalar Atlası, ilk yayımlandığından beri tam 22 sene geçti ve Türk Edebiyatı’nın kült eserleri arasında adını çoktan yazdırdı bile. Hatta yirminci yıl özel baskısı bile yapıldı çok güzel bir cilt ve dış kaplamalı olarak. Puslu Kıtalar, İhsan Oktay’ın yayımlanmış olan yedi romanı içerisinde en çok okunan, en çok bilinen ve ne yazık ki popüler kültüre en çok çerez yapılmaya çalışılan oldu. Oysa ki hemen her sayfasında bambaşka bir lezzet, bambaşka bir gizem ve kim bilir ucu nerelere uzanan bambaşka atıflar var. Ve çok az okuyucu kitaplardaki göndermelerin farkında.

Bu noktada bazen isyan ediyorum. Keşke, İhsan Oktay Anar, bu kitapla tıpkı Tolkien gibi, Martin gibi yepyeni bir evren kurgulasaydı ve tüm eserlerinde bu evreni kullanıp geliştirseydi. Gerçi evet, kısmen, yaptığı iş buna benziyor biraz. İkisi hariç, tüm kitaplarındaki olaylar Osmanlı döneminde geçiyor. Ancak Efrasiyab’ın Hikayeleri ve Galiz Kahraman‘da Osmanlı sonrası genç Cumhuriyet dönemini anlatıyor.

ioa06

Yolculuğun bir sonraki adımı ise Kitab’ül Hiyel. 1996 yılında, “Eski Zaman Mucitlerinin İnanılmaz Hayat Öyküleri” alt başlığıyla yayımlandı. Bu romanda, bir öncekinin aksine, öykülerde anlatılan icatların çizimleri de yer alıyordu. İhsan Hoca, bu çizimleri de bizzat kendisi yapmıştır. Her biri, birbirine bağlı olan öyküleri tam 94 farklı ağızdan nakletmiş, okurken bu kişilerin lakapları bile kahkaha krizine sokmaya yetmiştir okuyucuları. Mizah, İhsan Oktay’ın kitaplarında hep vardır. Bu öyküde de dozunu ustalıkla tutturmuştur. Kitap, 144 sayfa olmasına rağmen, yapılan atıfları tek tek araştırıp bulmaya kalktığınızda okuması iki üç gün sürebiliyor. Puslu Kıtalar, yola çıkmak için olmazsa olmazdır. Kitab’ül Hiyel ise yola çıkarken alınacak en leziz yolluktur.

ioa02

Efrasiyab’ın  Hikayeleri, 1998 yılında yayımlandığında, İhsan Oktay’ın üçüncü kitabı olmasının yanı sıra, Puslu Kıtalar Atlası’nda sürekli bahsedilen Efrasiyab isimli kahramanın hikayelerinin de nihayet yayımlandığı düşüncesiyle büyük heyecan yaratmıştı. Ancak, Puslu Kıtalar’da bahsedilen Efrasiyab ile kitapta bahsedilen Cezzar Dede‘nin pek de alakaları yoktu. Üstelik kitaptaki olaylar tahminen 1950-1970 arası dönemde geçiyordu. Eh, önceki kitaplardaki o tarihi ögelerle iç içe geçmiş fantastik kurguları bulamayan okurların gözünde Efrasiyab’ın Hikayeleri, en zayıf eser olarak kendine yer edindi. Ancak bu haksızlık bence. Bu kitabın benim için bir önemi de annemin de okuduğu ilk ve tek İhsan Oktay kitabı olmasıdır.

ioaefrasiyab

Efrasiyab’ın hikmetlerinden bazıları… (Resimli Roman’dan)

ioa03

Yaklaşık 7 yıllık bir aradan sonra, 2005’te, üstelik aynı yıl içinde tam dört baskı yaparak, Amat yayımlandı. Aman yarabbim o ne kitaptı öyle! Seval‘in doğum günü hediyesi olarak aldığı bu kırmızı kapaklı kitabı, evden okula, okuldan eve giderken dolmuşlarda ve otobüslerde okudum. O nasıl bir kurgu, o nasıl bir ters köşe etmektir öyle! Evet, Puslu Kıtaları bitirip başımı kaldırdığımda gözlerim sevinçle parlıyordu. Hayatımın en önemli yazarlarından birini bulmuştum ve üstelik yıl 2007 idi. Ancak Amat’ı bitirdiğimde gözlerimde oluşan parıltıyı, dehşete düşmüşlük, şaşkınlık ve hayranlığın bir karışımı olarak tanımlayabilirim. Puslu Kıtalar’dan sonra en sevdiğim ikinci kitaptır. Kitabın adında dahi bir gönderme, bir oyun var. Dahası okudukça denizcilikle ilgili bu kadar çok Osmanlıca terimi nasıl da ustalıkla kullanmış bu adam  diye mest oluyorsunuz.

ioa04

Çok bekletmemiş ve 2007’de Suskunlar‘ı patlatmış bu sefer de hoca. Eflatun rengi bir roman bu. İletişim Yayınları’nın da tek tip tasarıma geçmeden önce yayımladığı son Anar romanı. 2007’de yayımlandığında özellikle Amat’ın getirdiği başarı ve aldığı ödüller sayesinde, Suskunlar, Puslu Kıtalar’dan sonra, hocanın en çok bilinen romanı olmuş. Benim şansım, 2007’de Puslu Kıtalar’ı keşfedip bu dünyaya dalınca, karşımda okuyabileceğim bir tanesi de yeni yayımlanmış tam dört tane roman  olmasıydı. Dolayısıyla o yıl benim için İhsan Oktay Anar yılı oldu. Hayatım, düzenim, hayal gücüm ve hatta blogum bile, o dönem onun etkisine girdi. Suskunlar’ın bendeki baskılarından bir tanesini birkaç yıl sonra bir arkadaşıma hediye ettim, belki o da bu dünyaya ilgi duyar diye. Bir de unutmadan, benim İhsan Oktay Anar kitaplarım notlarla, işaretlerle ve çevirilerle doludur. Özellikle ilk eserlerini, benim kitaplardan okumak, alçak gönüllü olamayacağım, bir ayrıcalıktır 🙂 Çünkü hemen her göndermenin açıklaması vardır. Bunları bulmak, araştırmak için saatlerim ve günlerim gitti. Suskunlar, diğer tüm kitaplar arasında beni ilk defa biraz korkutan kitap oldu. Kitaptaki bir sahne, okuduğum gece rüyama girmişti hiç unutmuyorum. Tıpkı öncekiler gibi, bu kitapta da müzik ya da onun ifadesiyle musikî’ye dair tüm terminoloji Osmanlıca.

ioa05

Taa 2012’de yayımlandı Yedinci Gün. Önce İletişim Yayınları’nın yeni kapak tasarımı şaşırttı. 180 dereceyi eşit açılara bölünmüş halde gösteren çizimleri içeren kapağı ve sırtta yapılan renk değişiklikleri şahsen beni şaşırttı. İletişim, artık İhsan Oktay kitaplarını yepyeni bir seri halinde basıyordu. İtiraf edeyim Yedinci Gün, ustanın en az okuduğum kitabıdır. Ortasından dalıp bitirmeleri saymazsak baştan sonra herhalde ancak 2 defa falan okumuşumdur. Ancak burada da hoca boş durmamış, havacılığa ve bugün bile tartışılan bir takım uygulamalara merak salmış. Aşk‘ın insana neler yaptırabileceği, tüm diğer eserler arasında en iyi şekilde bence burada tarif edilmiş. Aşk, Döjira, ahh.

Vee geldik 2014’tün ilk aylarına. Galiz Kahraman yayımlandı. Hayatımın belki de en unutulmaz yılı olan 2014’te, yarısını yolda yarısını da rüyalarda okudum. “Mevcude’nin çekilmez hoppalığını” ben biraz “sevimli ve tahrik edici” bulsam da, kitaptan süzülenler yalnızca bu tahrikler değildi. İlk defa basında, sağda solda İhsan Hoca’nın bu kitabı birilerini iğnelemek, eleştirmek için yazdığı iddia edildi. Yanılmıyorsam tam da bu dönemde, İhsan Oktay’ın yazmayı bıraktığı iddia edildi. Bizler dehşete düşmüş, hocayı ikna etmek için açılan Facebook gruplarına üye olurken, neyse ki bir açıklama yaptı ve yüreklere su serpti. Galiz Kahraman’da, öykü boyunca İdris Amil Hazretleri‘ne gülüyor ve Efgan Bakara zavallısına acıyoruz. Hoca, burada ilk defa kalemi kırıyor ve haykırıyor, aşk acı çekmektir arkadaş! İlginç bir nida ile başlayan kitap bu sefer yerine oturmuş ve gülümseten, aynı nidayla bitiyor: Hüüüüüp! Jjjjjjjjjjjjt! Nah-ha!

ioa09

Eveeet, buraya kadar bahsettiğim tüm kitaplar hoca tarafından yazılıp yayımlanan kitaplar. Yalnızca bir tanesinde, Kitab’ül Hiyel’de kısmen de olsa görseller, çizimler görebilmiştik. İstanbul’da yapılan bir sergi haricinde, İhsan Oktay’ın karakterlerinin neye benzediği konusunda kimsenin bir çıkarımı yoktu. Herkes, “ulan keşke Uzun İhsan’ı bir görsem, Ebrehe nasıl bir tip?” diye okuyor, hayaller beyinlerin en derin kıvrımlarından akıyordu. İşte, 2015’te bomba patladı ve usta çizer İlban Ertem, Puslu Kıtalar Atlası’nı resimli roman olarak uyarladı. Ama ne uyarlamak! Her biri olağanüstü güzellikte binlerce görselle bezenmiş, 300 sayfaya yakın ve gerçek bir atlas boyutunda bir kitap! Burada İletişim Yayınları’na biraz kızgınım. Çünkü 2015’te yapılan ilk baskı ince karton kapaklı olarak yayımlandı. Aynı yılın sonlarına doğru ise ikinci baskı bu sefer kalın karton kapaklı ve ciltli olarak, daha bir güzel yayımlandı. Mecburen ikisini de almak zorunda kaldık.

Hocanın birkaç istisna dışında, hemen her kitabında kendine çaktığı bir selamı var. Bazen bizzat kendini yerleştiriyor bazen de düpedüz kendisini tarif ediyor. Her kitapta da bir meslek dalına ait detaylı bilgiler veriyor. Yani kitabın konusunda bizzat o meslek dalı yer alıyor. Şöyle ki;

Puslu Kıtalar: lağımcılık, tünel inşa işleri

Kitab’ül Hiyel: mühendislik, Makine mühendisliği

Amat: denizcilik

Suskunlar: müzik

Yedinci Gün: havacılık, mühendislik

Galiz Kahraman: kısmen aşçılık

Uzun bir yazı oldu. Umarım birilerinin işine yarar. Son olarak kitapların basım yıllarını ve bendeki kitapların baskı numaralarını içeren bir tablo ekliyorum. 3 yıl oldu hala yayımlanan bir şey yok. Müjdeli haberi de yine buradan vermek üzere, öpüyorum.

ioa08

Kitap İlk Basım Yılı Sahip Olduğum Baskılar
Eski Tasarım Baskısı Yeni Tasarım Baskısı
Puslu Kıtalar Atlası 1995 29. Baskı 54. Baskı
Kitab’ül Hiyel 1996 18. Baskı 27. Baskı
Efrasiyab’ın Hikayeleri 1998 19. Baskı 31. Baskı
Amat 2005 5. Baskı 15. Baskı
Suskunlar 2007 1. baskı 11. Baskı
Yedinci Gün 2012 —– 1. Baskı
Galiz Kahraman 2014 —– 1. Baskı
Puslu Kıtalar Atlası 20. Yıl Özel baskı 2015 Tek Baskı
Puslu Kıtalar Atlası (Resimli Roman) 2015 1. ve 2. Baskılar

2014 Yılımın Değerlendirmesi

Yıllar bir biri ardına geçiyor, hayatlarımız değişiyor sevgili okur. Hayatımın belki de en önemli yılıydı 2014 ve en çabuk geçen yılı oldu.

Her yıl yazdığım ve geride bıraktığım yılı değerlendirdiğim yazılardan birisi olacak bu da. Geçen sene yazdığım, 2013 Yılı Değerlendirmesi‘ni okudum az önce. Blogun en hantal yılı olarak bahsetmişim. Ancak, bu yıl beş yıllık My Resort Tarihinin en kötü yılı olmuş, onu anladım. Çünkü altı ay süren bir askerlik ve bir ay süren bir evlilik sürecinde tamamen blogdan uzaktaydım. Tek bir kelime yazmadım. Haliyle reytingler de düştü. Ancak olsun, bunu dert etmiyorum. İnternet alışkanlıklarında belirli dönemler vardır. Örneğin 2000’lerin başında forum siteleri çok revaçtaydı. Sonra sözlükler birden moda oldular. Sonra blog dönemi başladı. Akıllı telefonlarla birlikte bu sefer de fotoğraf ağırlıklı içeriklerin yer aldığı sosyal profil siteleri popülerleşti. Dolayısı ile kişisel blogların artık iki kuşak geride kaldığını söylemek hiç de yanlış olmaz. Özellikle video ve fotoğraf paylaşımlarına olan ilgi bu denli yoğunken kelimelere ilgi gösteren okuyucuların sayısı ciddi oranda azaldı. Okumaya devam et

İhsan Oktay Anar Veda mı Etti?

Bugün Savaşalp‘le birlikte ara sokaklarda dolaşırken yeni açılmış bir sahaf bulduk. İçeride üst üste yığılmış yüzlerce kitap, kilolarca birikmiş toz, kitaplara sinmiş küf kokusu ve bir sahafta görmeyi umduğunuz herşey vardı. Kitapların fiyatları ikinci el olmalarına rağmen çok pahalı olunca benim epey canım sıkıldı.

Satıcı ile laflarken konu İhsan Oktay Anar‘a geldi ve ben de elinde hiç kitabı olup olmadığını, özellikle ilk baskılarından, sordum. O da cevap olarak “hiç yok zaten yakında da hiç olmayacak” dedi. Neden diye sorduğumda “İhsan Oktay Anar roman yazmayı bıraktı.” dedi. Dedim nasıl olur, benim neden haberim yok? Üç dört ay önce bir basın toplantısı düzenledi ve bıraktı, diye yineledi adam. Yani ben askerdeyken olmuş her ne olmuşsa. Ancak ben yine de ihtimal vermedim.

Eve dönünce Google’da küçük bir arama yaptım ve sadece bir kaynakta şu haberi gördüm:

Bunun dışında hiç bir sitede benzer bir haber görmedim. Gerçekten böyle bir karar almış mıdır, bilmiyorum ama bence böyle bir karar alması için ortada bir sebep yok. Bir süre önce, Galiz Kahraman‘dan da önce, okuduğum bir röportajında yakın Türkiye tarihinden kesitler içeren, Adnan Menderes‘e, Deniz Gezmiş‘e göz kırpan bir roman yazacağını söylemişti.

Evet, Galiz Kahraman, İhsan Hoca’nın en iyi kitabı değil ama en kötü kitabı da değil. Diğer altı romanından biraz daha farklı bir yerde. Böylesine vasat bir romanla bile yine epey ses getirebildi. O zaman, roman yazmayı bırakmanın mantığı ne olabilir ki? Öyle ya da böyle, biz onun üslübuna ve kurgularına hayranız. Aslında biliyoruz, hemen her röportajında ifade ettiği gibi, kendisi çok satmanın peşinde değil, ses getirmek gibi bir derdi yok. O, üretmek istiyor. Yazmayı çok seviyor ve bir eser üretmeden önce okuduğu tüm o yeni bilgiyi kendi kurgusuyla aktarmayı seviyor.

Olabilir, bu haber doğru olabilir. İhsan Hoca, gerçekten roman yazmayı bırakmış olabilir. Bu durumda Galiz Kahraman onun yayımlanan son eseri olacaktır. Eh, yeni bir kitap daha yazamayacağına göre geriye olmasını ümit edeceğimiz tek bir şey kalıyor: TAMU’yu yayınlaması. Tamu, İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası ile birlikte, aynı dönemde yazdığı ancak yayınlamaktan vazgeçip çöpe attığı bir roman. Romanın internete sızdığını düşünmüş ve geri çekmiş yayınevinden.

Yukarıda bahsettiğim haberin devamında İhsan Oktay Anar’ın popüler bilim kitapları yazacağından falan bahsetmiş. Açıkçası çok ilgimi çekmedi. Haber, ben askere gittikten 10 gün sonra yayımlanmış. Aradan geçen altı ayda başka hiçbir sitede benzer bir haber çıkmadığına göre asparagas olma ihtimali çok yüksek. Haber o dönemde Star Gazetesi‘nde yayımlanmış. Ama dediğim gibi asparagas olsa da olmasa da benim artık İhsan Hoca’dan beklentim TAMU’yu yayımlamasıdır. Bu, biz okuyucularına bir vefa borcudur.

İhsan Oktay’dan Yeni Yıl Sürprizi: Galiz Kahraman

2012’de Yedinci Gün yayımlandığında kendi adıma en az 3 sene daha umudu kesmiştim yeni kitaptan. Ancak yeni yılın ilk günlerinde İletişim Yayınları bombayı patlattı: İhsan Oktay Anar‘ın yeni eseri Galiz Kahraman 17 Ocak’ta kitapçılarda!

Suskunlar‘dan sonra tam beş yıl beklemiştik Yedinci Gün için. Bu yeni kitabın böyle erken çıkması pek çok İhsan Oktay hayranında (ben de dahil), yoksa hoca da sene de iki kitap yazan popüler yazarlar kervanına mı katılıyor diye bir tedirginlik yaratsa da hocanın iş durumu ile ilgili bir gelişmeden dolayı zamanının tamamını bu yeni eser için ayırdığını ve bizi uzun süre bekletmediğini öğrendik. Rahatladık.

Kitapla ilgili şöyle bir brifing yayımlanmış:

“Bütün zamanların kahramanı olan bir insanın hikayesidir bu. O hem herkes hem de hiç kimsedir. Dünyadan alacağını tahsil etmeye gelmiştir. Çünkü, Tanrı dahil herkesin ona borcu vardır. Vebaline girilen tüyü bitmedik yetim işte odur. Kadim zamanlardan beri hakkı yendiğine göre, sonlu ama sınırsız bir evrenin engin ve derin merkezi insan olmanın, “olmasa da olur” halini icrâ etmesinde hiçbir sakınca yoktur. Romantik bir insafsızlığın bakir tacizcisi olmak sonuna kadar hakkıdır. Sıradanlığın üst insanıdır o. Asilliğiyle asilleşememesi umrunda bile değildir. Onun umrunda olan tek şey, sadece ve sadece kendini algılamak, kendi küçük âlemine sığan kainatı kabul etmektir. Çünkü bilmektedir ki, gerçek bilgelik de zaten budur.”

Sadece buna bakarak yorum yapmaktan özellikle kaçınıyorum. Çünkü bir önceki eser Yedinci Gün’de, kimseye itiraf edemesem de acayip ters köşe olmuştum. Ama biliyorum, bu yeni kitapta da yine uçsuz bucaksız düşünceler, fikirler evreninde fazlasıyla tatmin olacağız. Belki en büyük çekincem her yeni kitapta olduğu gibi, öncekilerden daha kötü, çok daha kötü bir kitap okuma olasılığıdır. Her ne kadar İhsan Oktay Anar’dan bahsediyor olsam ve bu ihtimal çok zayıf bir ihtimal olsa da bu tedirginlik kapağı ilk açtığım ana kadar içimde olacak.

Yedinci Gün’ün tadı halen damağımda iken Galiz Kahraman nasıl bir eser olacak heyecanla bekliyorum. İhsan Oktay’ı birazcık bile okursanız anlıyorsunuz ki eserlerin adlarına bakarak içerikleri hakkında çıkarım yapmak mümkün değil. Yedinci Gün için şu yazıdaİhsan Hoca daha iyisini yapana kadar galiba en iyisi bu!” demişim. Şu an bu fikrimden biraz uzağım. Yedinci Gün, Anar’ın en iyi eseri değil. Ama en kötüsü de değil. Bakalım Galiz Kahraman nasıl bir sıraya yerleşecek?

Kitabın ön siparişini verdim. Bir yazı da kitabı okuduktan sonra yazacağım için fazlaca eşelemiyor, kısa kesiyorum.