Tag Archives: Game Of Thrones

Bir Restorasyon Projesi: Döküm Dambıl

Merhaba sevgili okur, zaman zaman evde, okulda, iş yerinde yaptığım projeleri paylaşıyorum biliyorsun. Bunlar arasında en keyifle yaptıklarım ve uğraşmaktan zevk aldıklarım şüphesiz restorasyon ve tadilat işleri oluyor. Bu yazıda da, yıllardır evde duran, yüzüne bakmadığım bir dambıl setini nasıl yeniden göz alıcı bir hale getirdiğimi anlatacağım. “KANALIMA HOŞ GELDİNİZ :)”

dambıl000

Herhalde bir beş altı yıl oluyor Murat şu fotoğraftaki dambıl setini eve getirdiğinden beri. Birkaç defa çalıştı, sonra pencerenin önünde öylece kaldı. Sıcak yaz günlerinde pencereyi açınca kapanmasın diye ön kısmına koyuyorduk en fazla.

Bir süredir de Türker‘in tavsiyesiyle Youtube’da “Murat Şen” isminde çok yetenekli, sürekli bir şeyleri tamir eden, kendin-yap projeleri gerçekleştiren bir abimizin kanalını takip ediyorum. Okumaya devam et

Reklamlar

2016 Yılımın Özeti

Kan, şiddet, göz yaşı ve umutsuzlukla dolu, lanet olası bir yılı geride bıraktık sevgili okur. Kutuplaşan bir toplum, vahşetin hızla normalleşme sürecine girip insanların haber dinlemekten sıkılıp TV8’e hatta yetmiyormuş gibi 8,5’a koştuğu, aşşağılık yalanların hayatları mahvettiği bir yıl bitti. İyi şeyler de oldu muhakkak. Ancak kötülük o kadar fazlaydı ki geriye baktığımda bir tutam saçtan ve eğrelti birkaç nottan başka bir şey kalmadı aklımda.

My Resort‘un her yıl yeni okuyucuları olduğundan bir kere daha bahsetmekten üşenmiyorum. Şu an okumakta olduğun “Yılımın Özeti” bu blogun geleneksel yazılarından birisi ve hatta en sevilenidir. Her yıl 31 Aralık tarihi, hem yılın son günü hem de benim meslek hayatımın yıl dönümüdür. Geride bıraktığımız 31 Aralıkla birlikte çalışma hayatımın 4. yılı da bitmiş oldu.

Şimdi blogun istatistikleriyle beraber bütün bir yıl boyunca buralarda, hayatımda neler olup bitmiş şöyle bir bakalım. Okumaya devam et

İzin Öncesi Harika Keşifler & Olaylar

Mirvari Kahvesi

mirvariBenim Türk kahvesiyle pek aram yoktur. Kırk sene içmesem canım çekip de bir Türk kahvesi içeyim demem. Bir de orta, sadece, şekerli ayrımında çok başarılı olduğumu söyleyemem. Sade Türk kahvesi öyle alelade içilebilecek bir lezzet değil bence. Türk kahvesine olan bakış açım bu şekilde olumsuzken, ailemizin “elf”i Hazal‘ın, tüm fikrimi değiştiren, “bir şans daha vermelisin Mesut” diye beni telkin eden o harika keşfinden bahsedeceğim: Mirvari Kahvesi. Bir yudum alıp şu yorumu yaptım.

iciminasil biliyonmu

Yeni çıhmış, içimi nasıl biliyon nu? Mmmpeehhy…

Hazal sağ olsun, 240 gramlık mucize bir paket getirdiğinde içeceğimiz şeyin bu denli lezzetli olabileceğini hiç düşünmemiştim. Nasıl tarif edebilirim? Ağızda hafif tortulu bir lezzet bırakıyor. Tadı sütlü gibi ama sütten ziyade hafif bir krema tadı geliyor. Dibinde kalan telve bile o kadar eğip bükmüyor ağzınızı. Kimisi kahvenin telvesini sever hani. Parmak parmak tadına bakar. İşte bu kahvenin öyle bir telvesi de olmuyor. Şekersiz bile içilebilir.

Bu kahve Türk kahvesi, damla sakızı , has salep, keçiboynuzu tozu, krema, mahlep ve safran’ın özel miktarlardaki karışımından oluşuyor. Tuğba Kuruyemiş‘ten başka satan yok. Mirvarinin sözcük anlamı “inci” demek. 240 gramlık paketi 10 lira. Kahve içmeyi seviyorsanız, daha önce de Mirvari kahvesi içmediyseniz denemek için beklemeyin bence. Ha, bu bir reklam değildir.

Yepyeni Türlerde Black Metal Tecrübesi

Geçen hafta iş yerinde epey yoğunluk vardı. Her gün sabahtan akşama aralıksız iş çıkarmak durumundaydım. Böyle kesintisiz çalışmaya başladığımda kendime bir hedef koyuyorum, istisnalar ve kendi kontrolüm dışındaki olaylar haricinde, yaptığım işi bitirmeden yerimden kalkmıyorum. Perşembe ve cuma günü çalışırken kulağımda yeni keşfettiğim iki grubun şarkıları döndü durdu hep. Kulaklarımda kıyametler koptu ama kimseler farkına bile varmadı.

a3421730298_10Mesarthim, Avustralyalı bir atmosferik black metal grubu. Çok da araştırmadan karşıma çıkan ilk parçaları olan Pillars‘ı dinlemeye başladım. Melodiler hoşuma gidince EP’nin tamamını indirdim. Özellikle aralara serpiştirilmiş klavye melodileri ve durağan giden ritim çok hoşuma gitti. Pillars, grubun 2016 yılında çıkardığı, dört parçadan oluşan ve toplamda 37 dakikalık çalma süresine sahip bir EP. Grup aynı yıl bir EP daha çıkarmış. Grup üyelerinin adları ve hatta tek kare fotoğrafları bile yok. İsimlerini Nokta ” . ” olarak belirtmişler. Kaç kişiden oluşuyor, kimlerdir bilemiyorum. Black metali güzel yağan şeylerden biri de her grubun böylesi gizemli bir yönünün bulunması bence.

midnightPillars, güzel ama itiraf etmek gerekirse tek düze bir albüm. “Bu albümü sevdiysen bunu da seversin” şeklinde gelen bir tavsiyeyle Midnight Odyssey‘in 2015’te çıkardığı tek parçalık The Night Has Come For Me isimli EP’sini dinlemeye başladık. Ambient Black Metal türünde, bol klavyeli, bol melodili ve sözlerle birlikte iyi bir vokalle desteklenmiş bir parça. 12 dakika sürüyor ama türün dinleyicisiyseniz muhakkak seversiniz. Bu parçayla birlikte bir kere daha anladım ki “choir” dediğimiz vokalleri pek seviyorum. Midnight Odyssey de Avustralyalı bir proje. Grup değil, tek bir kişiden oluşuyor.

I stand as one, hiding in the trees
The night has come for me
My many voices are overpowering
You will never be free

İçimin Yağlarını Eriten Bölüm: Battle Of Bastards

İzlediğim dizilerle ilgili spoiler veren yazılar yazmak hiç tarzım değil. Ama bunca yıldır izlediğim Game Of Thrones‘un ilk defa bir bölümü böylesine güzel hissetmemi sağladığı için bu yazıyı yazmasam olmazdı.

13407010_10154270298479161_600996300336373567_n

Battle Of Bastards, 6. sezonun 9. bölümü idi. Dün gece 6. sezonun final bölümü yayımlandı. Henüz izlemedim. Bu akşam Getik Kafe‘de izleyeceğiz. O yüzden sabahtan beri özellikle kaçıyorum Facebook’tan ve bilimum sosyal platformlardan spoiler yememek için. Nasıl bir final olacak hiç bilmiyorum.

Battle Of Bastards’a dönecek olursak, izlediğim en iyi bölümlerden birisiydi diyebilirim.Korkumdan iMDB’ye de giremiyorum şu anda. Ancak reyting oylamasında zirvedeydi. Ben de dahil izleyen herkesin bölüm bittiğinde derin bir ohh çektiğini okuduk hafta boyunca sözlüklerde, sağda solda. Bölüm bittiğinde bayrakları astık, profilimizi süsledik.

196418_340Yine de fazlaca detaya girmeden, bu bölüm neden çok iyiydi ondan bahsetmeye çalışayım. Şüphesiz bu bölümü en iyi yapan şey bölümün tamamına yayılmış olan iki farklı savaşa ait sahnelerdi. Savaş sahnelerinde izleyici olarak en tatmin olduğumuz olay, kaybedileceğine kesin gözüyle bakılan savaşların, tüm umutların bittiği anda çok zayıf bir ihtimalle gerçekleşmesi beklenen olasılıklar dahilinde kazanılmasıdır. Biz bu sebepten Yüzüklerin Efendisi‘ne doyamıyoruz. Rohan’ın doğuda belirmesi, ölülerin gemilerden taşması ve sonucunda kazanılan zaferler.

İşte bu bölümde de aynı hissiyatı dolu dolu yaşayabildik. Açıkçası ben önce Kurtlar Vadisi, sonra da Game Of Thrones’la hayatımıza giren “başrol oyuncusunu acımadan öldürmek” tribinden dolayı tüm bölümü diken üstünde izlemek zorunda kaldım. Ama sonuçta kıçımı koltuğa öyle bir yaydım ki, dedim bu mutluluğun üzerine bırak da bir yazı yazayım. Game Of Thrones, bana daha önce hiç böyle hissettirmemişti.

Savaş sahneleri diyorduk. Biz, ejderhasever bir milletiz. İşte bir kere daha ejderhanın gücünü gördük bu bölümde. Diğer taraftan bölüme de adını veren “Battle of Bastards” ise hayatımda izlediğim en gerçekçi savaş sahnelerine sahipti. Bir filmi/diziyi izledikten sonra hissetiklerimi başkaları da hissetmiş mi diye araştırırım hep. Yorumları okuyunca anladım ki hissetmiş. Jon Snow, ayaklar altında ezilirken o kadar kaptırmışım ki nefesimi tuttum ben de. Sağdan soldan kıskaca alınmışken en az onlar kadar korktum. Kazananın kim olacağını kestirmek başlarda o kadar imkansızdı ki.

wunwun Elbette bölümü bu denli güzel yapan bir diğer unsur ise savaşın tek fantastik ögesi olan Wun Wun isimli devdi. Yanında dev olan bir ordunun kendinden daha emin olmasını, daha cesur olmasını beklersiniz değil mi? Ama Jon Snow’un ordusunda o cesaret biraz eksikti. Kahraman dev, savaşın gidişatında çok büyük öneme sahip. Keşke ilerleyen bölümlerde başka devler de görebilsek ama muhtemelen Wun Wun’la birlikte soyları tükenmiş oldu.

Bölümün sonlarında dişimizi sıktık, yumruklarımızı sıktık, bitir artık şunu diye bağırıp durduk. Eh istediğimiz gibi olmayınca açıkçası ben sövdüm. Bu işin altından yeni bir pislik çıkacak, elinde fırsat varken neden yapmıyorsun diye. Ama bölümün son iki dakikasını izleyince, böylesi bir sonun diziye daha çok yakıştığını anladım.

Özetle, bu akşam Game Of Thrones’un final bölümünü izleyeceğim. Altı senedir tırnakları kemire kemire izlediğimiz, darbe üstüne darbe yediğimiz zamanlardan sonra umarım senaristler bu sezon taşı gediğine koymuşlardır. Eğer final de en az Battle Of Bastards kadar iyiyse, oturup son iki bölümü film tadında açar açar izlerim.

EKLEME: 28.06.2016. Son bölümü dün izledik. Çok çok iyiydi ancak neyse ki Battle Of Bastards kadar iyi değildi.

Yıllık izindeyim, daha sık birlikte olacağız. Umarım.

Hafta Sonundan Süzülenler

Uzun süre sonra, çok uzun bir süre sonra ilk defa geçen hafta sonunda olduğu kadar dolu dolu bir hafta sonu yaşadım sevgili okur. Detayların pek çoğunu unuttum. Yeni başlayan hafta da çok yoğun devam ettiğinden ancak yazabildim. Yazmasam olmazdı.

3Kanat_CD_DigipackCuma günü süper başladı: Efendi‘nin ilk albümü Hangi Rüya nihayet yayımlandı. Bir süredir tanıtımıyla ilgili çalışıyorduk. 29 Nisan sabahı hem basılı CD olarak müzik marketlerde, hem de dijital platformlarda albüm yayına girdi. Tüm gün, bunun heyecanıyla su gibi aktı geçti. Haftanın son gününün vermiş olduğu o mutluluk adeta ikiye katlandı.

http://www.efendiband.com/

revenge

Aynı akşam Utku‘nun süper davetine icabet ettik. Bir cuma gecesinden beklenen her şey vardı. Ama çok daha fazlası için birkaç saat daha beklemek gerekti. Saat gece yarısına yaklaşmışken Sabhankra tam 9 senedir beklediğimiz yepyeni albümü REVENGE‘i yayımladı! Tam 9 sene dile kolay. Yıllardır bekliyordum. Şarkıların tamamını biliyordum ama yeni düzenlemelerin neredeyse hiç birinden haberim yoktu. Dolayısıyla 29 Nisan’ı 30 Nisan’a bağlayan gece sadece benim için değil, tüm Sabhankra fanları için unutulmaz bir gece oldu. Birkaç sene önce, şansa bak ki aynı gecede, yine güzel olaylar olmuştu. Sabhankra’nın yepyeni albümü başka bir yazının konusu olacak. Burada yazmaya başlarsam yazı bitmez.

Vakit epey geç olduktan sonra Utku sağ olsun eve bıraktı bizi. Aslında biraz daha abartıp film de izleyebilirdik şimdi düşünüyorum da. Filmden bahsetmişken hemen ekleyeyim. In the Heart of the Sea filmini izle sevgili okur. Sıkılmadan izleyeceğin, güzel bir macera filmi. Gerçi şimdilerde senin gözün Game Of Thrones‘dan başkasını görmüyordur değil mi 🙂 Aralara da Supernatural‘in bölümlerini çakıyorsundur, ohh. Ben de öyle yapıyorum, rahat ol. İkinci bölüm şu anda torrentte iniyor. İlk bölüm açıkçası çok da tatmin etmedi. Aralıksız devam edeceğini umduğum kalan dokuz bölümde utandırırlar umarım. Game Of Thrones bu şekilde başlamışken halen devam eden Supernatural’de sezon içinde verilen aralar canımı sıkıyor. Geçen yine 3 haftalık bir ara verdiler. Daha sonra geçiştirme bir bölüm geldi. Daha çok Darkness görmek istiyoruz. Dünya’nın en güzel elmacık kemiklerinden mahrum bırakmayın lan insanı!

efendistand

Cumartesi sabahı albümlerin satılacağı standı tasarlayıp deneme baskısını aldım. Albüm Eskişehir’deki satış noktalarında bu stantlarda satılacak. Daha sonra havanın iyi oluşunu fırsat bilip dolaşmaya çıktık. Hiç hesapta yokken muhteşem bir etkinliğin ortasında bulduk kendimizi. Espark’ın yanında kurulmuş olan kitap fuarına gittik. Sevdiğim sevmediğim, duyup duymadığım bir sürü yayınevi stant açmıştı. Birkaç kitap aldık. Bol bol promosyon doldurdular çantamıza. Tübitak Yayınları‘ndan iki tane güzel kitap aldık. Bunlardan “Petrol, Su ve İklim” özellikle aradığım bir kitaptı. Jules Verne‘in İthaki Koleksiyonu‘ndan bir kitap daha aldım. Ayrıca Kitab-ül Hiyel‘in yeni baskısını aldım İletişim Yayınları‘ndan. Puslu Kıtalar Atlası‘nın çizgi romanının özel ayracını bastırmışlar. Dört beş tane aldım.

kitaplar

fuar01 fuar02 fuar03 fuar04 fuar05 fuar06

Bu dolaşmadan sonra eve kafamızda efsane bir hamburger yapma fikriyle döndük. Hamburgerleri yapmamız yaklaşık bir saat sürdü. Söylemesi ayıptır, çok çok iyi oldu. Hamburgerin yanına bir de fırında mantar yaptım. Bunu ben yaptım bak! Hamburger yapımındaki bu başarımızı gördükten sonra daha da dışarıda hamburgere para vermem. Şaka lan, efsane piliç burger olursa veririm. Onu da yapmanın bir yolunu bulana kadar…

Aynı akşam saat 20.00’de Togay ve Volkan‘la buluştuk. Daha sonra sırasıyla Yağızhan ve Alper geldiler. Çok uzun süredir bu kadroyla buluşamıyorduk. Ne muhabbet ne muhabbet anlatamam! Öyle ki mekana sığamadık, başka bir yere geçtik. Burada Yağızhan’la birlikte o kadar güldük ki karnım ağrıdı. Alper ve Togay, birbirlerinden habersiz olarak kendi gruplarının yeni albümlerini masaya çıkardılar. Togay’ın grubu God Mode, İzmir’de ilk albümleri olan Hybrid Lying Machine nihayet yayımlanmıştı. Nihayet diyorum, çünkü albüm kaydedildikten sonra basım süreci biraz uzamıştı. Ama Togay, iş bitiriciliğiyle nihayet yeni albümü önümüze koyuvermişti. O anda masada iki tane gıcır gıcır albüm duruyordu. Her iki albüm de başlı başına birer yazının konuları olacak, merak etmeyin.

albumler

toplant

Gece saat 23.00 civarında ben Peyote‘ye geçtim. Neden? Çünkü burada Black Omen konseri vardı. Çok uzun süredir Black Omen’i sahnede izleyemiyordum. Türk Black Metal gruplarının en uzun süredir aktif olup en çok sayıda albüm kaydeden gruplarından birisi Black Omen. Melodik Black Metal alt türünde ise bana göre rakipleri yok. Eskişehir’de Black Metal konseri yapılabilecek Peyote’den başka bir mekan var mıdır bilmiyorum. İşte bu “tek olma” avantajını Peyote iyi kullanıyor ve dinleyiciyi kaliteli metal gruplarıyla sürekli olmasa da zaman zaman buluşturuyor. Black Omen konseri başlı başına bir yazının konusu olacak. Gece saat 01.30 civarında konser bitti. Tüm eski dostlar sarılıp kucaklaşıp ayrıldık. Başımı yastığa koyduğumda kulağımda Curtains Of Imaginary Vortex‘in giriş melodisi çalıyordu hala.

blackomen

Fotoyu kimin çektiğini bilmiyorum.

Pazar sabahı, saat 10.00 olmadan uyandım. Son bir yıldır yaptığımız en hızlı kahvaltıyı yaptık ve Alper geldi. Neden? Çünkü sezonu açıyorduk, pikniğe gidiyorduk. Ama bu sefer Utku’nun ayrıcalığından yararlanacaktık. Toplandık ve Utkular geldikten sonra “resmi piknik alanımıza” gittik. Burada pikniğe dair çok fazla detay vermeyeceğim. Bu konu, başka bir yazının da konusu olmayacak. Ancak çok uzun süredir bu kadar keyifli vakit geçirmiyorduk. Pazar günü sabah uyandığım andan itibaren beni sarıp sarmalayan o boğulmuşluk hissinden tamamen kurtuldum o gün. Akşam eve dönünce tüm bir hafta sonunun nasıl geçtiğini düşündüm. Tam 3 tane yeni albüm yayımlandı, kitap fuarı gezdik, pikniğe gittik, efsane bir hamburger yaptık, konsere gittim ve yakın arkadaşlarımla buluştum. Bu, bir hafta sonundan süzülebilecek en güzel anlardı işte.

Deftones Yeni Albüm “Gore” Çok Yakında!

goreEskiden Nisan ayını Game Of Thrones‘un yeni sezonu çıkacağı için heyecanla beklerdik. Bu sene bu bekleyişe bir başka heyecan daha eklendi: Deftones‘un yeni albümü GORE. Şubat ayının başında şu şarkı yayımlandığında, en azından yakın zamanda dinlediklerimizden farklı bir albüm olacağını anlamıştım. Vokallerdeki ufak çaplı değişiklikler çok dikkatimi çekmişti. Daha sonra grup Nisan ayının başında yeni albümün yayımlanacağını duyurdu. Albüm kapağını yayımladı. Chino Moreno, biraz da klişe bir yorum yaparak, bu albümün çok farklı bir albüm olacağını söyledi. Albümde 11 parça yer alacak ve parça listesi de şu şekilde:

01. Prayers/Triangles
02. Acid Hologram
03. Doomed User
04. Geometric Headdress
05. Hearts and Wires
06. Pittura Infamante
07. Xenon
08. (L)MIRL
09. Gore
10. Phantom Bride
11. Rubicon

Burada şarkı listesinde (L)MIRL isimli kısaltmayı çok merak ettim.  Şu an Deftones resmi sitesinde GORE, 3500 adet basılan çift plak versiyonuyla ön siparişte. Ancak satın al butonuna basınca “tükendi” ibaresiyle karşılaşıyoruz. Albüm daha piyasaya çıkmadan bu çok özel versiyonu sayılmış bitmiş bile. Eh zaman gelecek, ben de bu sayfalarda elimde Deftones plaklarıyla sana gülümseyeceğim sevgili okur. Umalım da o süre çok uzun olmasın 🙂 Umalım da Deftones’un yeni albümü Gore, 2016’ya damgasını vuracak bir albüm olsun. Her şeyin bu kadar anlamsız olduğu dünyamda elimde bir tek müzik kalmış. Çok mu?

Dizi Sezonu Başladı

Dizi sezonu başlayalı çok oldu aslında sevgili okur. Ancak ben oturup da ne izlemeye ne de yazı yazmaya vakit bulduğum için bu tatil yardımıma yetişti 🙂 Dediğim gibi, aslında bazı dizelerin sezonu epeydir başlamıştı ama ben tatilde oturup ilk defa izlediğim için rahatlıkla yeni sezon yorumları yazabileceğim.

Sezonunda düzenli olarak takip ettiğim diziler öyle çok spesifik diziler değil. Gayet popüler kültür malzemesi olmuş diziler. Ama işte her birini en kötü ihtimalle 6 sezondur takip ettiğim için, yeni yayın dönemlerinde de izliyorum. Takip ettiğim en uzun soluklu diziler şu an için South Park (17. sezonu başladı), How I Met Your Mother (9. sezonda) ve Supernatural (9. sezon). Bunun dışında Big Bang Theory (7. sezon) de yine takip ettiğim o popüler dizilerden. Şimdi bu dizilerin yeni sezonlarında bende nasıl bir izlenim bıraktığına bakalım:

Not: Yazının bazı yerleri feci şekilde spoiler içeriyor olabilir.

How I Met Your Mother

02 9Yazıyı yazdığım tarih itibariyle 5 bölüm yayımlandı. Açıkçası artık usandırıyor. Komik mi? Eh, komik diyebiliriz. Yani klişe HIMYM espirileri halen dizi de var. Ani çıkışlar, bir anda tersine dönen durumlar falan. Bunlar halen var ama, adı How I Met Your Mother olan bir dizinin 9. sezonunda annenin ortaya çıkmış olması bence biraz suyunu çıkarmak oldu. Yayımlanan 5 bölümün sadece birinde anne var. O da Lily ile birkaç sahne. Beşinci bölüm bitti ve Robin‘le Barney’in düğününe hala 48 saat var. Bu sezon umarım daha iyi bir gidişatla devam eder. Artık Ted ile annenin tanışmasını ve en azından bir sezon da anne ile grup arasındaki etkileşimleri izlemek istiyoruz.

Supernatural

04 4Dizi bu kadar popüler olmamışken ve henüz 2. sezondayken izlemeye başladım Supernatural’ı. O zamandan beri her hafta yeni bölümlerini indirir izlerim sezonunda. Eh, Supernatural’de de konu bitmiyor nasılsa. Pek çok kişi diziyi artık sıkıcı bulsa da ben halen büyük bir keyifle izliyorum sevgili okur. Bu yeni sezon güzel başladı diyebilirim. Sam‘in başı yine belada. İlk bölümde ekibe yeni biri dahil oluyor. Yazıyı yazdığım tarih itibariyle iki bölüm yayımlandı. Geçen sezondaki kadro aynen bu sezon da devam ediyor. Bobby‘i bir anlık da olsa görmek iyi oldu 🙂 Bu sezon da Supernatural belki çok efsane olmaz ama ortalamadan da aşağı kalmaz gibime geliyor.

South Park

05 4İlginç bir şey oldu. 17. sezonun dördüncü bölümü planlanan tarihte yayımlanmadı. Buna sebep olarak da stüdyodaki elektrik kesinti sebep gösterildi. İlgili haber şurada. South Park’ta bu sezon dikkatimi çeken en önemli ayrıntı giriş kısmı oldu. Malum, gelişen animasyon teknolojisine inat, South Park halen iki boyutlu ve basit çizgilere sahip. Bunu değiştirmek demek zaten South Park’ı bitirmek demek. Ancak giriş kısmında bu sezon, 3 boyutluya yakın bir animasyon kullanılmış. Şaşırdım ama beğendim de. Yazıyı yazdığım tarih itibariyle biri gecikmeli olarak 4 bölüm yayımlandı. Son bölümde uzun süredir görmediğimiz Gotik Çocuklar‘ı göreceğiz. South Park’ın böyle salt karakter temalı bölümlerini hep sevmişimdir. Cartman, Kyle ve Stan haricindeki karakterler üzerine kurgulanmış bölümler güzel oluyor. (Yayımlanamayan bölüm yerine en efsane South Park bölümü olan Scott Tenorman Must Die yayımlandı.) Cartman bu sezon da bir efsane olarak başladı. Hadi bakalım neler olacak.

The Big Bang Theory

03 6Neden bilmiyorum, geçen seneki ve hatta önceki senelerdeki sezon finallerinden sonra acaba neler olacak diye beklerdim. Ama bu sezon öyle olmadı ve dizi gayet ortalama bir şekilde başladı. Ne ekibe yeni biri katıldı, ne de herhangi bir değişim oldu grupta. Neyse ki dizi sıkmıyor insanı. Yalnız bu sezonda Sheldon‘ın dizideki komedi etkisi nispeten azaltıldığını gözlemledim. Bu doğru bir karar. Koca diziyi Sheldon alıp götürecek değil herhalde. Geçen sezonlarda ara ara Raj‘a yüklenirdi bu misyon ve hakikaten efsane bölümler çıkardı ortaya. Bir de artık kişisel bir beklenti olarak, Sheldon’ın Amy ile öpüşmesini falan bekliyorum. Eminim ki kahkahadan yırtılacağımız bir bölüm olurdu.

The Legend Of Korra

01 2Bu gece 7. bölümü yayımlanacak ikinci sezonun. Ancak iMDB‘ye baktığımda bu yeni bölümlerin hepsi birinci sezon içerisinde görülüyor. Anlayamadım olayı. Diziye dönecek olursak, bu yeni sezonda da tıpkı bir önceki gibi Korra’nın ergenlikleri canımızı sıkıyor. Avatar serisindeki o esprilerin o komikliklerin çok azını bulabiliyoruz. Önceki seride hava bükücü Aang ile bükücü olmayan Sokka bizi kahkaha krizine sokardı. Bu seride de yine Aang’in torunu hava bükücü Meelo ile Aang’in oğlu bükücü olmayan Bumi bu rolü üstleniyor. Demek ki komiklik hava bükücülerin geninde var. Bu yeni sezonda ilk sezonda görmediğimiz dört önemli aktör var dizide: Avatar Korra’nın amcası Unalaq, Usta Tenzin’in iki kardeşi Bumi ile Kya ve çakal tüccar Varrick. Dizi şu an sıkıcı bir şekilde devam ediyor. Ruh bükme olayına sarmış durumdalar ve su kabilelerinin arasında bir savaş çıkmak üzere. Aralara biraz Meelo serpiştirmenin vakti geldi kanımca.

06 3Sezonluk diziler bunlar. Peki sezonunda takip etmediğim diziler hangileridir, diye soracak olursanız Game of Thrones ilk sırayı alıyor. Sezonunda her hafta takip edip yeni bölümlerini indiriyorum ama izlemiyorum. Daha sonra (tıpkı bu tatil gibi) uzun bir boşluk bulunca hepsini üç günde (3 + 3 + 4 şeklinde) izliyorum. Zaten her sezon 10 bölüm. Böylece harika bir üç gün geçirmiş oluyorum. Bunun dışında düzensiz bir şekilde izlediğim The Mentalist ve Teen Wolf var. Bunları da ne yaparım, sonuna kadar izler miyim bilmiyorum.

07 2Yeni sezonunu dört gözle beklediğim tek bir dizi var: Sherlock. Bunun yeni sezonu çıksın, süper kapsamlı bir yazı yazacağım sevgili okur. Ama önce şu Hobbit filminin çekimlerinin bitmesi lazım. Zira Dr. Watson‘umuz Bilbo Baggins; Sherlock Holmes‘umuz ise Smaug’u seslendiriyor.

Bu Aralar Elime Geçen Şu Kitaplar

Image Hosted by ImageShack.us
İki hafta önce İstanbul’dan koca bir valiz dolusu kitap getirdim sevgili okur. Bir gençlik hevesi olan cıncınlı kitaplar hariç, özellikle iki kitaptan dolayı hepinize hava atacağım şimdi.

İlk kitabımız İstanbul Ticaret Odası Yayınları‘ndan “Hamdım… Çizdim… Mesnevi’den Çizgiler” isimli 91 sayfalık kitap. Daha doğrusu albüm. En iyi yanı hem İngilizce hem de Türkçe olarak hazırlanmış olması. Ali KOCAMAZ‘ın çizgileriyle Mesnevi’deki öğütler buluşmuş ve bu harika eser hazırlanmış. Bununla ilgili olarak Cihan‘a ne kadar teşekkür etsem azdır. Sağol kardeşim. Kitabın İngilizce adı da “I was raw, I drew. Sketches from Masnawi” şeklinde.

Tıklayınca büyür

Image Hosted by ImageShack.us

İkinci kitap ise yine Cihan’ın dünya ötesi kıyaklarından birisi sevgili okur: Duayen fotoğrafçı Ara Güler‘in Yitirilmiş Renkler isimli albümü. Ara Güler’in İstanbul temalı kitaplarının ikincisi bu kitap işte. İlk kitaptan farkı, renkli fotoğraflardan oluşması. 327 sayfalık efsane bir kitap, daha doğrusu albüm bu.

Tıklayınca büyür

Cihan, bu iki kitapla bana hayatı boyunca verip verebileceği tüm hediyeleri vermiş oldu 🙂 Karşılığında ben ona ne hediye edeceğim inanın bilmiyorum. Bu iki kitabın dışında aldığım / bulduğum kitaplar genelde dünya klasikleri ve son dönemin çok satanları oldu.

Özellikle Cihan’la birlikte bulduğumuz o çuvaldan çıkan kitaplar arasında Alacakaranlık Serisi’nin iki kitabı vardı. O iki kitaba ek olarak ben de bir yerde serinin çizgi roman versiyonunu bulup aldım 1 liraya. Ha bir de Buz ve Ateşin Şarkısı serisinin ilk kitabı Taht Oyunları‘nı (A Game Of Thrones) aldım. Diziden izledim ama kitabı okumadım yalan yok. Eh, dedim bakıyım ilk kitabı okuyayım. Aşağıdaki fotoğrafta, orada bak arada Ateşten Gömlek ve Kolera Günlerinde Aşk‘ı görüyorsunuz.

Bu yazıyı yazma amacım, belki okuduktan sonra uzanıp en yakınınızdaki kitabı elinize akıp okumaya başlarsınız. Belki gaza gelip bitirirsiniz bile. Hah, işte bunu yaptığınız anda yazıyı yazma amacımın bir değeri olacak.

Bu Dönem Boşluklar Vardı

Şu an bu yazıyı odamda, koşudan geldikten hemen sonra yazıyorum. Son noktayı koyup yayımladıktan sonra duşa gireceğim. Duştan sonra da bir şeyler atıştırırım belki. Gerçi pek iştahım da yok. Öğlen herhalde güzel yedim yemeği. Ekmeği azaltınca ve hatta yemeyince doyamıyorum bir türlü. Ancak anladım ki zaten olayın özü de asla doyarak kalkmamakmış.

Emre’yle aşağı yukarı şöyle görünüyoruz

Şemre yoktu bugün. Öğlen konuşmuştuk akşam buluşuruz diye. Ama herifi aradığımda telefonu İnegöl‘den açtı 😀 Neyse, hazırlandım. Ama geçen haftalarda yaptığım enayiliği yapmadım bu sefer. Siyah spor ayakkabılarımı giymedim. Neden peki? Çünkü ayakkabının üzeri süet gibi bir malzemeden yapıldığı için, güneşli günlerde koştuğum piste serilmiş kırmızı toz (tuğla tozu) ayakkabının adeta rengini değiştiriyordu. Hadi yağmur yağdı, tozlar yatıştı diyelim. O zaman da ayakkabının üzerine bulaşması halinde temizlemesi mümkün olmuyordu. O yüzden halı saha kramponlarımı giydim. Hem temizlemesi daha kolay, hem de daha hafifler.

Müzik dinleyerek koşuyorum lan akşamları. Stadyumun etrafında üç beş tur atıyorum. En fazla da beş tur atabiliyorum koşarak. Bir iki tur da tempolu yürüyorum. Yürüyüşlerde epey gülüyoruz Şemre’yle. Yıllardır üzerime yapışan, göbek kısmında biriken hantallık sanki yavaş yavaş kalkıyor üzerimden sevgili okur. Pazartesi akşamıydı herhalde, yıllar sonra ilk defa basket oynadık hemen dibimizdeki saha da. Ha, bir de halı saha turnuvası olayına girdik kurum olarak. Hayatımda ilk defa adım yazılı bir formam oldu lan 😀 (Forma numarası 5!)

Erman

Bu hafta, 5 Haziran Dünya “Çevre” Günü kutlamaları vardı. Çarşamba günümü tamamen bu işe ayırdım. Herhangi bir aksaklık olmadan bitmesine sevindim. Sabah 9’dan öğleden sonra 3’e kadar aralıksız ayakta durarak kendime ait olan rekoru geliştirdim. Üstelik üzerimde siyah renk takım elbise vardı! “Çevre” günü kutlamaları olunca konu, ne bileyim kafam karıştı. Her neyse. Bu arada Eskişehir’deki direnişte bizim Erman’ı, Erman Dolmacı kardeşimi de gözaltına almışlar. Konu ile ilgili haber şurada. Eylemler esnasında kuzenim Orbay da ciddi derecede biber gazından etkilendi. İlk gece patlak veren olayları ilk ağızdan onun sayesinde öğrenebildim.

Haftanın en iyi montesi! (Koffing)

Geçen haftasonu olaylar daha yeni başlamışken bir de Dragon Yarışı olayı vardı. Cumartesi günü gece olanlardan habersiz ya da tam olarak ne olduğunu bilmeden yarış elemelerine gittik. Elemelerde kendi serimizde ikinci olduk. Ancak direniş sebebiyle şehirdeki tüm duyarlı etkinlikler iptal edildiğinden final yarışları da iptal edildi ve bu seneki Dragon macerası da bu kadar sürdü.

Sekiz senedir beklediğimiz anne aha bu işte

Bilecik’te günler garip geçiyor sevgili okur. Yazmak, çizmek hadi bir yana da bazen müzik dinleyecek vakit bile bulamıyorum. Ama aralara sıkıştırıp Supernatural ve How I Met Your Mother‘da sezon finallerini yaptım. Supernatural’da diğer sezonlara nispeten daha tırt bir sezon finali oldu. How I Met Your Mother’da da sekiz yıldır beklediğimiz anneyi gördük, minik minyon bir şey çıktı. Lily ile aynı segmentmiş hatun. Ben nispeten daha Robin‘e benzer diyordum. The Big Bang Theory‘de iki bölüm kaldı. Game Of Thrones‘da ise epey bir bölüm var 😀 Mutluyum, çünkü hepsini tek bir günde, çıldırmışçasına izlemek istiyorum. Bunun için halen biraz beklemem gerekecek. MEKTUPLAR isimli bir “edebi” çalışmaya başladım. Başladım, devam ediyor. Bakalım, içime siniyor.

Sabahları süt içiyorum lan. Çok pis alıştım. İçmediğim gün işim rast gitmiyor. Ha, bir de yıllardır adını koyamıyordum artık koydum: En sevdiğim kuruyemiş ceviz lan benim. Net: Ceviz. Geçen doktora gittim, alerji ilacı almak için. Bana yepyeni bir ilaç, daha doğrusu sprey verdi. Sıkınca genzinden kayıp ağzına tadı geliyor ama süper güçlü. Böyle bir rahatlık yok arkadaş. Dönem dönem alerjik rinitle ilgili yazılar yazıyorum. Hastalıkla ilgili son gelişmeleri anlatıyorum. Yakın zamanda üşenmezsem bir tane daha böyle yazı yazabilirim.

Çok yakında akıllı telefon piyasasına çok hzılı bir giriş yapıyorum oğlum. Beni takip edin. Çekinin, ürkün benden ve akıllı telefon hırsımdan 🙂 Telefon, melefon iyi de okulla ilgili çok ciddi sıkıntılar var. Ne yapacağımı bilmiyorum sevgili okur.

Birkaç plak aldım denk geldi de. Onlarla ilgili yazılar var. Epeydir yazamadım. Daha doğrusu yazmak istemedim. Şimdi o yazıları birer ikişer yazmak niyetindeyim. Hayatta beni hiç yalnız bırakmayan tek şey var: Müzik. En kötü zamanımda da en iyi zamanımda da müziksiz kalamadım. O yüzden bu yakın dostumla bu gece uyuyacağım. Şu an bunları yazarken Sabhankra çalıyor, Moonlight. Tüm gece uykusuzlarına, uykusu kaçanlara, gözleri şişenlere çalsın Sabhankra. Dinledikçe gözleri dolanlar, tüyleri diken diken olanlar, sizleri çok seviyorum.

Durum Değerlendirmesi

 

Hastaydım iki gündür, bugün daha iyiyim. Hatta artık iyileştim denebilir. Önceki hafta yaşadığımız şok ve ardından Kars‘a gidip gelmem, üzerine yaşadığım bahar alerjisi derken bir şekilde hastalanacağım kesindi. Hastalık geldi annemin evde olmadığı zamanı seçip kondu yastığıma. Neyse, dediğim gibi iyileştim artık. Ancak muhtemelen uzun bir süre maske ve ilaç kullanmaya devam edeceğim.

Süpersonik Efe

Annem ve babam hafta sonu Bursa‘ya gitmişlerdi. Benim annem babam uzağa gidince bu sefer de arkadaşlarımın aileleri Eskişehir‘e geldiler 🙂 Rastlantı tabiki. Her neyse, Merve‘nin annesi, ablası, çocukluk arkadaşı ve süpersonik yeğeni Efe gelmişlerdi. Bugün gittim yanlarına. İki günden sonra dışarı çıktım. Volkan Paşa’nın 19 Mayıs günü doğum günüydü. Hasta olduğumdan doğru dürüst bir şey yapamadım. Bugün Sercan‘dan öğrendim ki onun da annesi

Süpersonik Volkan

babası gelmiş. Bugün de gitmişler. Yanlarına giderdim eğer bugün gitmemiş olsalardı. Bugün ayrıca Alper de KPDS‘ye girdi. Detaylı öğrenemedim ne yaptığını ama yarın laboratuvarda zaten o anlatır.

İki gün hasta yattım diye her şeyin dışında kaldım sevgili okur. Bugün dışarı çıkınca bir durum güncellemesi yaptım kendime. Son detayları öğrendim falan. Bizim çocukları da bir özlemişim ki sorma gitsin. Dün gece Bayern Munih ile Chelsea Şampiyonlar Ligi Finalini izledim. Lan maçın başında Almanları tutuyorken maçın sonunda Chelsea’nın şampiyonluğuna sevinirken buldum kendimi. Maçın ilk 80 dakikası golsüz geçince pek bir canım sıkılmış, ulan hiç final maçı olmadı be, son dakika golleri falan olsa da penaltılara uzasa, demiştim. Keşke öyle demeseymişim de ulan şimdi 15 tane çift katman dvd olsa deseymişim. Kabul olurmuş. Her neyse, güzel bir finaldi. Şıvanşıtayger‘in kaçırdığı penaltıdan sonra formayı kafaya geçirip ağlaması pek bir etkiledi beni. Kaleci Neuer‘i de pek bir sevmiş ama yazık oldu.

Bütün hafta sonu hasta yatınca dedim bari ders mers çalışıyım. Nah çalıştım! Başım ağrıdı lan ne zaman kağıdı kalemi elime alsam. Ben de oturdum birikmiş dizilerimi sezon finali yaptım. How I Met Your Mother‘ı yine Allah belanızı versin lan, diyip uğurladım. Big Bang Theory bu sezon bence iyiydi, aynı güzellikle de sezon finali yaptı. Supernatural ise ortalama bir şekilde bitti. Yani çok merak içinde kalmadım. Şimdi epey birikmiş Game Of Thrones var. Onları da aradan çıkarmak için uygun zamanı bekliyorum. Malum abiler ablalar cüceler beline kuvvet, ortalık yerde izlenmiyor meret.

Son olarak, aralık ayında kısa dönem olarak askere giden arkadaşlarım (343. dönem) nihayet askerliklerini tamamlayıp döndüler. Hakkari‘den dönen Emre ile perşembe günü buluştuk sağolsun. Aynı akşam hastalandığım için bir daha göremedim, çok da mahcubum, gönlünü almak lazım. Diğer bir yandan Savaş Abi ile Oğuz var. Onlarla da konuşabildim. İyiler hepsi. Sevindim ne yalan söyleyeyim.

Yarın okul var malum. Birazdan devrilir yatarım sevgili okur. Ellerinden öperim.

 

Steampunk Nedir?

Bir süre önce Pentagram yeni albümünü yayınladı sevgili okur. Albüme dair bir incelemeyi önümüzdeki günlerde yayınlayacağım. Bu yazıya konu olan durum ise Pentagram’ın yeni logosu ve albüm tasarımı olacak. Albümün teaser’ı Youtube‘da yayınlandığında yorumlardan birinde “steampunk” yazıyordu. Bu sözcüğü daha önce hiç duymamıştım ve hemen araştırdım ve bu yazıya konu oldu. Önce Pentagram’ın sitesinde yayınladığı teaser’a ve albüm görseline bakalım:

Evet, steampunk dediğimiz olay videodan ve görselden de çıkarabileceğimiz üzere bir tür fantastik mekanik sanatı 🙂 Bu akımda genellikle 19. yüzyıl teknolojisinin izleri görülür. Mekanik ve hareket ilişkisi buharlı ya da kurmalı sistemlerle ve çok nadiren de elektrikle sağlanır. Bol bol dişli, bol bol çark, bol bol pirinçten malzeme gözlenir. Viktoryan dönemine ait kıyafet ve takılarla bu yarı-kurgusal akım desteklenir. Korse, şapka, bot ve özellikle gözlükler bu akımda olmazsa olmaz aksesuarlardır. Jules Verne ve Herbert George Wells‘in romanları bu akıma ilham olmuş eserlerdir. Ayrıca her tür gotik ve vampirizm akımı da kendine steampunk içerisinde yer bulabilmektedir.

Van Helsing

Anlamını, kapsamını araştırıp öğrendikten sonra farkettim ki ben de bu akımı meğer yıllardır severek takip ediyormuşum. İzleyip beğendiğim filmlerin ve kitapların bu akımın etkisinde olduğunu görünce çok şaşırmadım. Wild Wild West ve Van Helsing filmleri birer steampunk başyapıtıdır. Ayrıca yine tamamını izlediğim Prestij, Altın Pusula, Sucker Punch, Sherlock Holmes, Hugo gibi filmler de başarılı birer steampunk örnekleridir. 2004 yılında çekilen ve halen en sevdiğim 10 film içerisinde yer alan Van Helsing’de vampir avcısı Van Helsing’in kıyafet ve silahları steampunk akımının örnek objelerindendir. 1999 yapımı Wild Wild West

Wild Wild West

(Vahşi Vahşi Batı) filminde Kevin Kline’nın yaptığı tüm icatlar, kullanılan silahlar birer kült steampunk ögesidir. Zaten film de tür olarak “steampunk western action-comedy film” şeklinde kataloglandırılmaktadır.

Bunların dışında bir örnek de hepimizin severek izlediği “Game Of Thrones” dizisinden verilebilir. Dizinin içeriği değil ama başlangıç kısmı çok başarılı bir steampunk çalışmasının örneğidir.

2009 yılında Anadolu Üniversitesi’nde yapılan Bahar Yürüyüşü‘nde iki arkadaşımız steampunk akımına selam yollamıştı. O zaman çok dikkatimi çekmişlerdi. Anadolu Haber arşivimden arayıp buldum ve fotoğraflarını koyuyorum.

Steampunk ile ilgili bir de çok kapsamlı bir site bulunuyor. Buradan mevcut işlere ulaşabilir, zaman zaman yapılan incelemelere rastlayabilirsiniz.

http://www.steampunk.com/