Tag Archives: Gelibolu

Proofhead Konya’da!

Geçtiğimiz hafta hayatımda ilk defa Konya’daydım sevgili okur. Atıksu arıtma tesisleriyle ilgili bir eğitime katılmak üzere pazartesi günü yüksek hızlı trenle Konya’ya gittim. Eskişehir’den Konya’ya her gün üç sefer düzenliyor TCDD. Ancak yer bulmak neredeyse imkânsız. Eğer Eskişehir-Konya şeklinde değil de İstanbul-Konya şeklinde aratırsanız yer bulabiliyorsunuz. Yani TCDD, Eskişehir’e çifte standart uygulayıp kota vermiyor. Bu da böyle biline.

Yarım saatlik bir gecikmeyle İstanbul-Konya treni geldi. Aynı trene Kocaeli’den iki arkadaşımız ve Bilecik’ten de Murat Abi’yle Olgun binmişlerdi. Böylece toplamda beş kişilik küçük bir kafile olarak yaklaşık iki saat süren bir yolculuktan sonra Konya Gar’ında indik. Hiç vakit kaybetmeden etkinliğin yapılacağı Bayır Diamond Hotel’e geçtik.

konya12Öğleden önce etkinliğin açılış konuşmaları yapılmıştı ve öğleden sonra ise ilk oturumu başlıyordu. Eşyalarımı odaya atıp hemen salona indim. Üç grup halinde katıldığımız etkinlik boyunca ağırlıklı olarak çevre mühendisliğinin konusu olan atıksu arıtımına ilişkin fiziksel, kimyasal ve biyolojik süreçleri ayrıntılı bir şekilde tartıştık. Eğitim boyunca Murat Abi’yle aynı sınıftaydık ve ayna yana oturduk.

Oda arkadaşımla daha önce Antalya’da tanışmıştık. Sağ olsun hiçbir sorun yaşamadık. Ancak beş gün boyunca otel odasının geçmek bilmeyen küf kokusuna maruz kaldık. Gün içerisinde Kütahya’dan Ferit ve Gürcan’la buluştuk, muhabbet ettik. Akşam yemeğini ise Murat Abi’yle yedikten sonra otelin civarında ufak bir tur attık. Ölesiye yorulmuştum ve hemen uyudum.

konya20

Ben – Emre Can – Mehmet

Ertesi sabah erkenden derse gittik. Akşama da kadar da otelde geçti. Akşam ise Gelibolu’dan asker arkadaşlarım Mehmet ve Emre Can geldiler otelin kapısına dayandılar 🙂 O saate kadar yemek yemediğim için bunlara hemen bildikleri en iyi etli ekmek yapan yere çekmelerini söyledim. Havzan denilen yere gittik. Burada Emre Can, Konya’nın sıralı güzellikleri etli ekmek, Mevlâna, bıçak arası ve Konya böreğini söyledi. Bunların içinden bir tek Konya böreği denilen peynirli pideyi yememiştim. Aman yarabbim o nasıl lezzetli bir pideydi öyle anlatamam. Fırıncı getirip koca küreği masaya yanaştırınca insanın gözleri yuvalarından fırlıyor.

Yemek faslı epey keyifli geçti. En son 2014 yılı temmuz ayında gördüğüm bu iki kardeşimle hasret giderdik. Asker arkadaşı olunca konu da hep askerlik oldu. Belki herkes kendisi için aynısı söyler ama bizim bölük gerçekten bir acayipti. Çok sıra dışı, akıl almaz adamlar vardı. O günleri konuşmaya başlayınca aklıma askerliğin geceleri geldi. Bizden sonra olan olayları ağzı açık dinledim. Umur’la birlikte ruhumuz bile duymadan, bölükte olan bitenleri konuştuk hep. Gülmekten karnımız ağrıdı.

konya13Yemekten sonra Sille denilen yere geçtik. Burası -iddia edildiği üzere- Türkiye’nin en eski kilisesi olan Aya Eleni Kilisesi’nin de bulunduğu bir mahalle. Neredeyse 6000 yıllık yerleşik bir tarihi var. Burada 327 yılında yaptırılan kilise, tarih boyunca pek çok onarım gördüğü için bugün halen ayakta kalabilmiş. Bu kiliseyle ve kilisenin Karamanlıca dilinde yazılmış kitabesiyle ilgili apayrı, çok ilginç bir yazı yazacağım. O yüzden detaya girmiyorum. Kiliseden sonra Sille’yi tepeden gören Chic isminde bir mekâna gittik oturduk ve aramızda apayrı bir muhabbet başladı. Bizim çocukların bu sıralar peşinde oldukları bazı çalışmalar varmış. Öyle ilginç şeyler anlattılar ki büyük ihtimalle bunları derleyip bir öykü içerisinde bloğa yazacağım. Son günlerde yaptığım en ilginç ve en keyifli muhabbetlerden birisiydi.

Bu arada söylemeyi unuttum, Konya’ya geldiğimiz günün akşamından gideceğimiz güne kadar sis hiç eksik olmadı. Sisle beraber üzerimize çöken ve genzimizi yakan bir kömür kokusu vardı hep. Atmosfer bilimciler bu duruma “smog” diyorlar. İşte Sille’ye gittiğimiz gece vaktinde de sis nedeniyle bir noktadan sonra arabanın içinden bir metre önümüzü göremez olmuştuk. Dakikalar boyunca yola böyle devam ettikten sonra nihayet şehir merkezine gelince hava açıldı. Saat gece yarısını geçe ismini hatırlayamadığım ama Konya’da meşhur olan bir künefeciye gittik. Ben hayatımda böyle bir künefe sunumu görmedim. Eğer bir daha gidersem Konya’ya, bu mekâna yine gideceğim.

Gecenin köründe otele dönüp hemen uyudum. Çarşamba sabahı derse girdikten sonra Ferit ve Gürcan’la birlikte nihayet iki gündür gitme planları yaptığımız Mevlâna Müzesi’ne doğru yola çıktık. Otele çok yakındı ve dolmuşla 10 dakikada vardık.

konya17

Mevlâna Müzesi ve buradaki dergâh, muhtemelen ülkedeki en kutsal yerlerden birisi. Yani yıllardır o şekilde duyduk gidenlerden. Ancak ben buraya ilk defa gelmeme rağmen, orta ölçekli bir Anadolu Müzesi oluşumundan başka bir şey göremedim. Mevlana’ya ait olduğu söylenen birkaç parça eşya dışında buraya atfedilen maneviyata ve “Ne Olursan Ol, Yine Gel” mottosuna uygun pek bir düzenleme göremedim. Yıllar önce Alper’le birlikte Afyon’da ziyaret ettiğimiz Mevlevihane de bile daha çok heyecanlandığımızı hatırlıyorum.

konya16

konya14Mevlana’nın bahçesinde bulunan müzeden hiçbir şey almayın. Çünkü 100 metre dışarıda bulunan hediyelik eşya satıcılarında aynı ürünler neredeyse üçte bir fiyatına var. Biz de buralardaki dükkanlardan ufak tefek şeyler aldıktan sonra Ferit’in çok methettiği bir dükkâna gittik. “Hurmacı” ismindeki bu dükkân, hayatımda görüp duymadığım kadar çok çeşitte hurma satıyordu. İlginiz varsa, tadını seviyorsanız muhakkak buraya uğrayın. Yaklaşık olarak yumruğumun içini dolduracak kadar büyük bir hurma vardı mesela. Tekini 5 TL’ye satıyorlardı.

Buradan yola devam edip Rampalı Çarşı denilen ve Konya sahaflarının yoğun olarak bulunduğu bir işhanına ulaştık. Hızlıca turladık ancak dikkatimizi çeken bir kitap olmadığından çıktık ve otele döndük. Öğle yemeğinden sonra bizi bir teknik geziye

konya18

Barbaros Abi

götürdüler. Burada biraz fazla vakit geçirip rüzgârı da yiyince adam akıllı sersemledim ve akşamı zor ettim. Akşam yemeği için Konya Büyükşehir Belediyesi’ne ait bir restorana, geleneksel Konya yemekleri yemek üzere gittik. Farklı gruplarda olduğumuz için o güne kadar pek denk gelemediğimiz Barbaros Abi, eşi, Gürcan ve Ferit’le birlikte aynı masaya oturduk. Konya’nın meşhur yemekleri birbiri ardına gelmeye başladı. Mesela biz bamya çorbasını yıllarca Sivrihisar’da içtik. Meğer Konyalıların da meşhur yemeğiymiş. Çorba ve ana yemeği bir kenara bırakıyorum ve burada “etli yaprak sarması” için bir parantez açıyorum. Hayatımda yediğim en lezzetli yaprak sarmasını yedim, çok net. Bu mekâna sırf yaprak sarması yemek için gelinir sevgili okur. Yediğimiz tüm yemekler gerçekten ve şaşırtıcı şekilde güzeldi, ancak şu yaprak sarması ah…

konya19

Perşembe günü akşamüzeri bir plan yaptık. Eğitim biter bitmez Gürcan ve Ferit’le hemen, önceki gün gittiğimiz merkeze gidecektik. Ancak tam o saatte Ferit, sırra kadem basınca plan yattı. Bir süre otelde amaçsızca bekledik. O gece tüm ekibi Mevlana Müzesi yakınlarındaki bir merkeze, sema gösterisi için götürdüler. Hayatımda ilk defa gerçek bir sema gösterisi izleyecektim. Gösterinin yapılacağı yere gittik. Yerlerimize oturduk. Sonra sırasıyla müzisyenler, semazenler ve dedeler çıktılar. Müzik yavaştan başlayıp semazenler dönmeye başlayınca eş zamanlı olarak bir ekranda söyledikleri ilahiler hem Türkçe, hem Arapça hem de İngilizce olarak verilmeye başlandı. Bir noktadan sonra aslında bu ritüelin ciddi anlamda bir kendinden geçme hali olduğunu anladım. Bu hal her birimizi ciddi anlamda etkiledi. Gece bittiğinde epey yorulmuştuk. Gürcan odasına çıktı. Biz de Ferit’le bir yarım saat kadar otelin yakınındaki Kulesite AVM’ye gittik. Burada yüz metreden daha uzun bir kulenin ucunda, tıpkı bir zamanlar Ankara’da bulunan Atakule’ye benzer bir restoran ve seyir terası vardı. Yazının ortalarında bir yerlerde beş gün boyunca aralıksız sis vardı yazmıştım. Haklıydım. Haklı olduğumu da en tepeye seyir terasına çıkınca anladım. Konya yoktu. Sadece sonsuz bir sis vardı çünkü. O moral bozukluğuyla aşağı indik. Otele döndük ve uyuduk.

konya15

Ertesi sabah eğitim yine hız kesmeden başladı ve inan saat 15’e kadar aralıksız sürdü. Son kısımda küçük bir sertifika töreni vardı. Törenden sonra Ferit’le karnımızı doyurduk. Sonra da birlikte gara geçtik. Ferit’in treni benden önce olduğu için önce onu yolcu ettim. Sonra da yine aynı trenle döneceğim Olgun ve Murat Abi’yi beklemeye başladım.

sultaniGünler önce Kocaeli’den Eskişehir’e dönerken, bir tren garında başladığım kitabım “Sultanı Öldürmek” elimdeydi. Ahmet Ümit’in en meşhur polisiye romanlarından bir tanesiydi bu. Saat geldi ve tren gelmedi. Gecikti. Aşağı yukarı yarım saatlik bir gecikmeyle yola çıktık. Ve bir tren yolculuğunda okumaya başladığım kitabı yine bir tren yolculuğunda bitirdim.

Eskişehir’e dönünce yolda Ayşe’ye uğrayıp günlerdir beklediğimiz müjdeyi aldım.

Konya’ya yaptığım beş günlük ziyaret böylece bitmiş oldu. Misafirperverlikleri için kıymetli kardeşlerim Mehmet ve Emre Can’a, eğitim boyunca yan yana olduğumuz kıymetli dostum Ferit’e, tanışıp hemen samimi olduğumuz Gürcan’a, Murat Abi’ye, Olgun’a ve pek tabii ki büyüğümüz abimiz Barbaros Abi’ye selamlar, sevgiler ve teşekkürler. Konya güzel şehir.

Cihan’ın Askerliği

Cihan, kuzenim, askere gidiyor. Bu sıradan, normal bir haber. Pek çoğunuzun yaptığı ya da yapacağı ya da bedeli ödendiği için yapmayacağı bir olay. Bu haberi ilginç yapan şey ise Cihan’ın da benimle aynı yerde askerlik yapacak olması!

Cihan’la son görüşmemiz. Ben – Cihan – Serhat – Keyb

Cihan, bir kuzenden, normal bir teyze oğlundan çok daha öte, kardeşim gibidir. Yaşlarımızın aynı olması, annelerimizin abla kardeş olmanın yanında ruh ikizi de olması, üstelik fiziksel olarak da birbirlerine çok benzemesi, bizim birbirimizi kardeş kabul etmemizin en büyük sebeplerinden.

Ben askere giderken beni en son uğurlayan iki kişi vardı İstanbul’da. Teyzem ve Cihan. İşte aradan bir yıldan fazla zaman geçti ve Cihan da askere gidiyor.

Cihan’ın acemi birliği Amasya‘ya çıkmış: 15. Piyade Eğitim Tugayı 12. Piyade Eğitim Alayı. Askerliğinizi piyade olarak yaptıysanız burada acemilik yapma ihtimaliniz yüksek. Benim gibi şanssızsanız ise Keşan‘da sürünürsünüz. Neyse, olayı hemen kendime yontmayayım. Gelelim bu yazının yazılma sebebi olan Cihan’ın usta birliğine: 2. Kolordu MEBS Bölüğü Gelibolu Çanakkale! Hadi bakalım 🙂 Burası, benim askerliğimi yaptığım aynı kışlada hatta aynı bina içerisinde bulunan bir bölük. Yani çok ciddi bir değişiklik olmazsa Cihan da her sabah çıkıp indiğim merdivenlerden çıkacak, telefonla konuştuğum kulübeye yazdığım ismi ve attığım şafakları okuyacak, hatta belki anlam veremeyecek, bahçede sıra sıra dizili banklara kazıdığım “proofhead“leri bulacak ve daha neler neler…

cihan

Canım kardeşim, yarın bu saatler askerliğinin ilk günü bitmek üzere olacak. Muhtemelen tuvalet sıkıntısı yaşayacaksın. Sen bu yazıyı da belki bir ay sonra acemi birliğin bittiğinde okuyabileceksin. Şansına Askercell çıktı gerçi, sürekli konuşuruz, ben sana söylerim.

Ne olursa olsun, umarım çabucak geçer zaman ve aramıza dönersin yine. Şimdiden hayırlı tezkereler canım kardeşim. Yolun açık olsun. Ve Cihan’la birlikte giden tüm tertipleri, bu dileklerim sizler için de geçerli.

Pazar Günü: Lipton, Mevlüt Başçavuş, Zambak

Bir pazartesiyi daha geride bıraktık sevgili okur. Bu yazıda abuk sabuk bir pazartesi günü yerine, çok daha güzel geçen pazar günümden bahsedeceğim.

Sabah erkenden kalktık ve Batıkent‘e doğru yola çıktık. Anneler Günü‘nde anneciğimle kahvaltı yapacaktık. Eve gittiğimizde saat 11’e geliyordu. Güzel bir kahvaltı oldu. Evdeki dolabımın anahtarını unuttuğum için kablosuz klavye ve mouse setimi alamadım, bir ona üzüldüm. Saat 14’e doğru annemlerle vedalaşıp Batıkent’ten ayrıldık.

lipton
Son bir haftayı hayıflanarak geçiriyordum. Geçen hafta Migros‘ta Lipton‘ın bir avantajlı paketini görmüştük. Ancak salaklık edip almamıştık. Ertesi gün almaya gittiğimizde kalmadığını görüp epey sövmüştüm ben. Batıkent’ten dönüşte yolumuzun üzerinde Özdilek vardı. Oraya uğradık. Anneler günü sebebiyle acayip bir kalabalık vardı. Rastgele dolaşırken çayların bulunduğu reyonda en altta geçen hafta görüp de alamadığım o paketi gördüm: 100 adet Lipton Yellow Label Tea demlik poşeti, 50 adet Earl Grey demlik poşeti ve bir de porselen demlik hediyesiyle birlikte 20 liraydı! Havada kaptım tabi.

Özdilek’ten çıktıktan sonra yorgun argın eve geldik. Gelibolu‘dan komutanım, Mevlüt Başçavuş gelmişti Eskişehir’e. Onunla bağlantı kurup yeniden çarşıya çıktık. Adalar Migros’un yanındaki Monte isimli mekana gittik. En son 21 Temmuz 2014’te gördüğüm komutanımı aylar sonra yeniden gördüm. Nasıl da özlemişim anlatamam. Zaten askerden sonra hiç iletişimimizi koparmamıştık. Aylar önce terhis olduğumda nasıl kucaklaştıysak öyle kucaklaştık yine. Komutanımın annesi rahatsızmış, o yüzden iki günlüğüne gelmiş.

Birkaç saat oturduk birlikte. Askerlik muhabbeti yaptık bol bol. Abisiyle tanıştık. Sonra yine vedalaşıp ayrıldım komutanımın yanından. Umarım yakın zamanda ben de kendisini Gelibolu’da ziyaret edebilirim.

pazar01

Dönerken yol üzerinde Çağdaş Market‘e girip birkaç gün önce aldığımız zambakları dikmek için bitki toprağı aldık. Evdeki saksıya güzelce diktim zambak soğanlarını. Haziran, temmuz ya da ağustos aylarından birinde ilk çiçekleri açacak diye umuyoruz.

Bugünün tek kötü yanı bahar alerjimin başlamış olması. 2015’in başından beri ilk defa bugün alerji krizim tuttu. Gün boyunca burnum aktı ve hapşırdım. Geçen sene Desmont‘tan pek memnun kalmıştım. Bu sene de umarım değiştirmek zorunda kalmadan kullanırım.

Fransız Ölütlüğü’nde

Askerdeyken dönem dönem çeşitli ruh hallerine bürünüyordum sevgili okur. Bu dönemlerde de öyküler yazıyordum. Bilgisayarlara flash bellek takmak yasak olduğundan ve mümkün olmadığından dolayı yazdıklarımı çıktı alıp saklıyordum. Önümüzdeki günlerde bu çıktıların taranarak metine çevrilmesini sağlayıp, yazdığım öyküleri birer birer burada yayımlayacağım.

Gelibolu’nun belki de en sessiz sokakları, sonu hep denize açılanlar olmuştur. Burada kaldığım kısıtlı sürede şaşırarak bunu fark ettim. Denizi cepheden gören ve sahile kadar inen sessiz sokaklar, geniş caddelerle birleşir; tarihin izleri denizin o insana huzur veren görüntüsüyle fark eden gözlerin içine işler. Gelibolu, her köşesiyle tarih kokar.

İçimdeki olanca özgürlükle yalnız başıma bir yokuşu tırmanıyorum. Yapacak bir isim kalmamıştı, yuvaya dönmekten başka. Kolumun altında yoldaki son büfeden aldığım bir gazete katlı bir şekilde duruyordu. İleride tozlu bir telefon kulübesi görünce uzun zamandır annemi aramadığımı hatırladım. Çok uzun suredir kullanılmıyor olacak ki ahize toz ve pislik içerisinde kalmıştı. Telefonun çalıştığından bile emin değildim. Kartımı takip numarayı çevirdim. Annem her zaman ki heyecanlı sesiyle telefonu açtı. Canim anneciğim. Bir süre konuştuk. Telefonu kapatmak üzereyken yolun ilerisinde ne zamandır yanından gelip geçerken gördüğüm, kapısının üzerindeki mermer levhada “Fransız Olütlüğü” yazısını seçebildiğim bir mezarlığa gözüm kaydı. Zira bilen bilir, Gelibolu’nun savaş tarihi ortadadır. Ancak söz konusu savaşların hiç biri bulunduğum yörede yapılmamıştır. İşgalci devletler yarımadanın bu kısmında savaşmamışlardı. Savaşın olduğu yerlerde pekâlâ çeşitli milletlere ait anıtlar ve mezarlıklar bulunabilirdi ancak burada bu mezarlığın işi neydi?

Ellimdeki gazeteyi katlayıp cebime soktum ve annemle vedalaşıp telefonu kapattım. Aklımda onlarca soru ile mezarlığın ya da kapının üzerinde yazdığı sekliyle “ölütlüğün” önüne geldim. Bizim kabristanlara benzer yeşil renk ağır bir kapısı vardı. Bir asker mezarlığına yakışacak kadar görkemliydi. Sürgüyü çekip içeri adımımı attım ve arkamdan usulca sürgüyü kapattım.
Müthiş bir sessizlik beni karşıladı. Şaşırılacak kadar sessiz bir mezarlığa bakıyordum. En ufak bir ses duymuyordum, nasıl oluyordu da sokağın sesi bile içeriye sızmıyordu? Gelibolu’nun ortasında, denizi gören bir yükseklikte; sağında solunda sıradan mahalle evleri yükselen bir mezarlıktı burası. İçeride bir virane görmeyi beklerken beni sessizliğin yanında, gayet bakımlı bir bahçe karşıladı. Ağaçlar budanmış, çimler tam da istenildiği gibi yetişmiş, renk renk çiçekler açmıştı. Kapıdan girdiğimde sağ tarafta küçük bir avlusu olan bir ev fark ettim. Muhtemelen bu mezarlığa bakan kişi bu evde oturuyor, önümde uzanan onlarca Fransız askerinin naaşlarını bekliyordu.

Sağda solda mezarlığın hikâyesiyle ilgili çok bilgi aradıysam da bulamadım, “Kırım Savaşı’nda Türk askerleriyle birlikte kanlarını döken Fransız askerleri ölütlüğü” yazısından başka. Cezp edici detaylar aradı gözlerim. Mezarların üzerlerini hızlıca taradı gözlerim. Henüz içeri bir adım atmıştım. Mezarların üzerinde yalnızca isimler ve işlenmiş harfler göze çarpıyordu. Mermerler sanki dün yerleştirilmiş gibi yepyeni görünüyordu karşıdan. Yarımadanın diğer yerlerinde gördüğüm ve gezdiğim asker mezarlıklarına hiç benzemiyordu. Çok uzun suredir gelen ilk ziyaretçi benmişim izlenimine kapıldım. Acaba bu askerlerin torunları da kıtalar aşıp dedelerinin huzuruna geliyor mudur, diye düşündüm.

İçeriye doğru birkaç adim daha attım. Yağmur henüz yağmış olduğundan toprak ıslaktı. Bastığım yerlere ayağım hafifçe gömülüyordu. İleride büyükçe bir anıt ve üzerinde beyaz çoğunlukta ve yer yer siyah çizgilerle motiflenmiş dört köşeli bir sütun duruyordu. Her yüzeyinde dört kısa ve bir uzun siyah çizgi çekilmişti ve kocaman gösterişli bir haç eklenmişti. Mezarlar üç çeşitti. Birinci tip basit mezarlarda mermer levhaların üzerinde bir haç kabartması duruyordu. Bu mezarlarda erler yatıyordu. Rütbeler Fransızca yazıyordu ancak İngilizce eşlerine benzerliklerinden neler olduklarını kestirebiliyordum. Biraz ileride üzerinde “Yüzbaşı” yazan bir mezar gördüm. Bu mezardaki haç kabartmasının etrafı yine bir kabartma çelenkle süslüydü. Bunlar da ikinci tur mezarlardı. Son olarak biraz ilerde mermerden yine yüksekçe bir lahit gördüm. Üzerinde belki de her dilden anlaşılabileceği bir biçimde “General” yazıyordu. Mezarlıktaki en yüksek rütbeli ölü! Generalin mezarı, ölen bir askerin asilliğine yaraşacak şekilde bir lahitte yapılmış, üzeri yine bir çelenkli haçla, diğerlerinden daha büyük, süslenmişti. Mezarlık girişi, en alt noktaya göre tepede kalıyordu. İlerledikçe yokuş aşağı iniyordum. En aşağıda bir adam boyu yükseklikte bir duvar yükseliyordu ve ötesi kumsaldı. Fransız askerleri her gün denizin sesini duyuyorlardı uyuduktan bu mezarlarda. Hayat, dört bir yanlarında akmaya devam ediyor ve onlar evlerinden binlerce kilometre uzakta; belki de neden girdiklerini bile anlayamadıktan bir savaşın sonunda, bedenlerini burada, bu topraklarda dinlendiriyorlardı.

Nihayet turumu tamamladım. Burası gerçekten ilginç bir mekan idi. Gayet sıradan görünen ancak adim attıkça insani sessizliği ile doyuran ve içine girdikçe zevk veren bir görselliğe haiz bir mezarlık, ölütlüktü. Yüzlerce yaşayanın her gün önünden gelip geçtiği ve bizden olmadıkları için sadece bakmakla yetindikleri bir mezarlık idi. Sadece bakmak. Her gün yaptığım gibi. Belki içini merak etmek, ama sadece bakmakla yetinmek… Benim gibi olamayacağını, benden olamayacağını düşünmek, vakit ayırmayı boşuna görmek ve sadece bakmak.

İşte Fransız Ölütlüğü, bana bir seferliğine de olsa bunu öğretti: Sadece bakmakla yetinen olmadım, dokundum ve öğrendim.

25.04.2014 / Gelibolu

Askerliğimi Nerede Yapacağım Belli Oldu

Keşan’da. Oradan da Gelibolu’ya gideceğim.

Evet sevgili okur. Bugün sabah saat 9 civarında askerliğimi nerede yapacağımı öğrendim. Cep telefonundan sürekli olarak e-devlet kapısı isimli uygulamayı kullanarak Yedek Subay Adayı Sevk Yeri sonuçlarını kontrol ettim. İlk iki kontrolümde henüz sonuç açıklanmamıştır uyarısı çıktı. Ancak üçüncü ve son kontrolümde ilk önce Keşan‘ı gördüm. Sonra sayfayı biraz daha aşağı kaydırıp Gelibolu‘yu gördüm. Sonra lan dedim, ne zaman gidicem peki? Baktım şubat yazıyor. Oha dedim! Sonra durdum. Bi dakka lan, yoksa uzun mu dedim? En nihayet en alttaki kısa dönem er yazısını da görüp rahatladım. O heyecanla haberi herkese söyledim. Sağolsun herkes pek bir sevindi, beni tebrik ettiler.

O heyecan ve şaşkınlıkla göreve çıktık. Yolda biraz daha durumu kavradım. Gözlerimi kapattım. Bu iki yer hakkında ne bildiğimi düşündüm. Gelibolu’yu biliyordum. Çok iyi biliyordum çünkü işe başlamadan önce, geçen sene buraya yarışmayla gitmiştik dört kişi. O zaman gezerken içimden lan buralarda askerlik yapmak güzel olur diye geçirmiştim. Gelibolu’yu tam iki gün gezmiştik. O yazıları buradan ve buradan okuyabilirsiniz. Hatta askere gitmeden ben de bir okuyacağım. Keşan hakkında bir fikrim yok ama. Sadece rahmetli Rabia halam yaşasaydı bana Edirne’de bakardı diye düşündüm. Ekşisözlük’te acemi birliği için şöyle bir entry buldum. Sonuna kadar okudum. Sonra tekrar işin Gelibolu kısmına yoğunlaştım. Öğlene kadar ne olur, ne görürüm diye düşündüm. O ara bi konuştuk. Birden kendimle ilgili inanılmaz bir şey keşfetmemi sağladı telefonun ucundaki ses: Bakın şu yazıda çocuğun ikinci rüyasında ne yazmışım. Farkında olmadan askerliğimi yapacağım yeri yazmışım 🙂

Biliyorsunuz birkaç gün önce ortaya bir iddia atmıştım ve askerliğimi nerede yapacağımı tahmin etmenizi istemiştim. Sağolsun pek çok eş ve dost tahminler yaptı. Bunlardan Halil İbo‘nun tahmini tuttu! Adam “kısa dönem Çanakkale” demişti ve aynısı oldu 🙂 Halil İbo’ya bir hediye alacağım. Bunu haketti.

Facebook, whatsapp, telefon ve diğer kanallardan kutlayan, seven, sayan, söven, gülen, tavsiye veren, yardımcı olan, adam bulan yüze yakın arkadaş, eş ve dosta teşekkür ederim. Şubatın 3’ünde gidiyorum. Bir aksilik olmazsa 27 Ocakta Bilecik‘te işten ayrılacağım. Google Earth‘ten gideceğim birliklerin yerlere baktım. Acemi birliğim ile usta birliğim arasında 66 kilometre var. Yunanistan’a olan uzaklığımız ise Keşan’da 35 km.

Şimdi aklımda olan sorular var. Bunları da araştırıp bulmak lazım. Mesela mekanize piyade tugayı ne demek? 2nci Kor Kh Des Gr Kh be Kh Bl kısaltmalarının uzun hali ne? Askere giderken ne almak lazım yanımıza? İşte tüm bu soruların cevapları için yardımlarınızı bekliyorum.

Mitsubishi Road Trip ’12 Macerası – 2. Gün

-Yolculuğun ilk kısmını okumak için tıklayın-

İlk günün ardından maceramız, gerçek maceramız ertesi gün yani cumartesi nihayet başlıyordu. Sabah erkenden kalkıp hazırlandık. Eşyalarımızı yükledikten sonra yola koyulduk.

Nilpar Hanım - Sercan - Buğra Abi - Sercan - Ben - Arda Abi - Volkan - Deniz Abi

Nilpar Hanım – Sercan – Buğra Abi – Alper – Ben – Arda Abi – Volkan – Deniz Abi

Yolda Sercan, Alibeyköy’deki teyzesini görmek istediği için bizi yanlış yola soktu. Alper de acele edip Ankara yoluna saptı. İstanbul’da yanlış yola sapmak ölüm demekti. Volkan GPS’ten bakıp yolu bulamayınca iş başa düştü ve ben bizimkileri doğru yola çıkardım. Sıkıntı olmadı yani bana. Altunizade‘deki TEMSA Global A.Ş.‘ye vardığımızda saat 8’i biraz geçmişti. Orada önceki gün tanıştığımız ekiple buluştuk. İlave olarak Deniz abiyle de tanıştık ki kendisi bu gecenin sonunda günün en süper lafını edecekti. Yolculuğumuzda bize Buğra abi ve Deniz abi eşlik edeklerdi.

Saat 9’u tahminen 5 geçe gibi yola çıktık. Konvoyumuz üç araçtan oluşuyordu. En öndeki araç bize klavuzluk eden Buğra abi ve Deniz abinin bindiği “Pajero, The Legend” idi. Hemen arkasından Volkan ve ben devam ediyorduk ve altımızda ASX vardı. Konvoyun en arkasında ise Alper ve Sercan, Lancer ile bizi takip ediyorlardı. Bu şekilde Boğaziçi Köprüsü‘nü geçtik. Gişeleri de geçtikten sonra Alper ve Sercan bu sefer Pajero’ya geçtiler ve ekip liderimiz Lancer’la en öne geçti yine.

Özcanlar Köftecisi

Tekirdağ‘da Özcanlar Köftecisi‘ne kadar bu sıralamayla yolculuğa devam ettik. İstanbul’da iyiden iyiye şiddetini arttıran yağmur zaten biz Boğaz’dan geçerken denizde kendini belli ediyordu. Yol devam ettikçe yağmur da şiddetleniyor, ASX’in silecekleri yetişemiyordu. Anlayacağınız yolculuğumuz ıslak başlamıştı. Özcanlar Köftecisi’ne gelince hemen koşar adım mekana girdik.

Tekirdağ Köftesi‘nin en iddialı mekanlarından birisiydi burası. Ancak Alper, Volkan ve ben köfte sipariş etmedik. Kendimizi tamamen löp ete verdik. Şaşırdık ve şaşırttık adeta! Burada ve yazının devamında yemeklere dair detay vermeyeceğim. Sadece tavsiyelerde ve tespitlerde bulunacağım. Buradaki tespitimiz, Volkan’a ve bana göre Tekirdağ Köftesi çok da aman aman bir olay değil. Et yiyin.

Köfteciden ayrılırken bir araç değişikliği yaptık. Lancer yine ekip liderinde kaldı. Biz Volkan’la Pajero’ya geçtik. Alper ve Sercan da ASX’e geçtiler. Bu şekilde yola devam ettik. Yağmur şiddetini azaltmıyor, bilakis yolun durumu da fenalaşıyordu. Arabalar yüzmeye başlamıştı yani.

Özellikle Gelibolu‘ya inerken geçtiğimiz bir tepe vardı. Rakımı 300 metre civarında olmasına rağmen dağların konumunun etkisiyle kış aylarında kalıcı kar örtüsü oluyormuş burada. Biz geçerken yağmur dinmişti ancak öyle bir sis vardı ki göz gözü görmüyordu. Bu tepeyi de aştıktan sonra şansımız döndü ve hava açılmaya başladı. Geçmişte çıkan bir orman yangınıyla adeta kel kalan tepeleri çok daha net görmeye başladık. Saros Körfezi uzaktan görülüyordu. Az önce yağmurdan önümüzü göremezken şimdi de güneşten gözümüzü açamaz olmuştuk. Ufak bir mola verip sürücülerin güneş gözlüklerini takmalarını sağladık.

Sercan – Buğra Abi – Ben – Deniz Abi – Volkan – Alper

Ekip liderimiz bölgeyi çok iyi bildiği için bir yandan bize liderlik ediyor, bir yan da bölgeyle ilgili bilgiler veriyordu. İşte bu orman yangını hadisesini de o şekilde anlattı. Daha sonra manzarı doyumsuz olan bir yerde durup epey bir fotoğraf çektik. Sonra rotamızda yer aldığı üzere, Gelibolu Mevlevihanesi‘ne kadar durmadan devam ettik yola.

Bu mekan Dünya’nın en büyük mevlevihanesi imiş. Ancak sadece semahanesi ayakta kalmış. Diğer kısımları komple tahrip edilmiş, yıkılmış, bir acayip olmuş. Binanın en görkemli kısmını sağlı sollu iki yüksek kapıya tırmanan iki kıvrımlı merdivenleri oluşturuyor. İç kısmında çok büyük restorasyonlar yapılmış ve boyamaları çok canlı duruyordu. Binanın dış kısmında ön ve arka cephede karşılıklı olarak birbirine bakan ve sadece kemerleri ayakta kalmış iki kapı duruyordu. Bunların da etrafları çevrilmiş, bir tür koruma hattına alınmıştı.

Lancer – Pajero – ASX

Mevlevihane’den ayrılıp yüksekçe bir tepeye çıktık. Buradan Çanakkale Boğazı çok güzel görülüyordu. Bir de türbeye gittik: Bayraklı Baba Türbesi. Türbeden sonra doğruca feribot iskelesine gittik. Konvoy halinde girdik feribota, bu halde olduğumuzdan epey dikkat çektik 🙂 Artık hava iyiden iyiye karardığı için sert bir rüzgar da çıkmıştı. Karşı tarafta Çanakkale ışıl ışıldı. Feribot yolu yarıladığında sağ tarafımızda aniden beliren o meşhur “Dur Yolcu” çizimini gördük.

Tıklayınca büyür

Ekip liderimizle feribotta

Feribota binmeden önce yolda çektim

Çanakkale’ye vardığımızda önce o geceyi geçireceğimiz 5 yıldızlı Kolin Hotel‘e gittik. Bizden hemen önce iki otobüs dolusu Japon turist gelmişti ve biz Japonları seviyorduk. Neyse, odalarımız yan yanaydı ve hemen eşyalarımızı alıp yukarı çıktık. Zira saat 20.00’de yemek için aşağıda buluşacaktık ve saat 18.00’di. Odalarımıza eşyalarımızı bıraktıktan sonra önceden planladığımız üzere otelin havuzuna doğru koşmaya başladık. Ekip olarak havuza vardık dört balina. O an hepimiz çocukları gibi şendik! Bizi gören teyzelerin havuzu terketmesine aldırmadık bile! Yaklaşık iki saat boyunca yüzdük, sırf mentollü diye saunaya girdik. Hiç ihtiyacımız kalmadığı halde hamama girdik ve nihayet odalarımıza geri çıktık.

Volkan’ın “klorlu su saçlara iyi geliyor, yakışıklı gösteriyor adamı” tavsiyesi üzerine hızlıca bir duş alıp o şekilde çıktık dışarı. Gideceğimiz yer “Çanakkale Şehir Kulübü” isimli bir mekandı. Üst katta bir yuvarlak mesa etrafına oturduk. Etraf gayet gösterişli dekorasyonlarla doluydu. Kırmızı kadife perdeler falan vardı. Hemen arka masamızda entellektüel bir ses tonuyla konuşan bir bey ve bir hanım vardı. Yemek faslı acayip uzun ve lezzetli geçti. Yemekten sonra Çanakkale’yi gezmeye başladık.

Çanakkale Şehir Kulübü

Farkettim ki Çanakkale, Eskişehir’den daha renkli ve canlı bir şehir. Tıpkı Eskişehir’in 2006’daki hali gibi. Sahil boyunca gezen onlarca kız grubu var. Bugün Eskişehir’de bile kız gruplarına biz rastlayamazken, her taraf iyiden iyiye “aşırı marijinal tipler” ile doluyken, Çanakkale’nin gerçek bir öğrenci şehri olduğunu gördüm. Hem sevindim, hem de üzüldüm Eskişehir’in yavaş yavaş dönüştüğü duruma.

Çanakkale’de tanıdığımız birini görsek ne efsane oluruz, dedim birden bire. Yanımdakiler güldüler. Lafım bittikten 3 dakika sonra Blackmail grubundan Cihan abiyi birden bire karşımızda bulduk. O an ki şaşkınlığımızı anlatamam. Kucaklaştık sarıldık falan, ayaküstü sohbet ettik.

Cihan Abi – Ben – Volkan

Yolculuğumuzun başından beri devam eden bir peynir helvası muhabbeti vardı. Nihayet burada tadına bakabildik. Volkan’la Sercan birer kutu aldılar. (Daha sonra bu kutuları otelde dolapta unutacaklar, odayı temizleyenler bulacaklar, amirlerine teslim edecekler, onlar da Sercan’ı arayıp bildirecekler ancak biz çoktan feribotla karşıya geçtiğimiz için helvalar onlara kalacaktı.) Helva faslından sonra her biri Eskişehir’de de olan mekanları görmeye başladık. Hangover, Hayal Kahvesi gibi. Truva filminde kullanılan maketin gerçekten tahta olup olmadığı konusunda şakalaştıktan sonra Hangover’a oturduk. Burada da kısa bir süre zaman geçirdikten sonra nihayet kalkıp otelimize doğru yola çıktık.

Otele girdiğimizde aşağı kattan bir canlı müzik programının sesleri geliyordu. Ekip aşağı inip dinlemek istedi. Birkaç kişi bizler odalarımıza çıkıp eşyalarımızı bıraktıktan sonra aşağı inip yanlarına dahil olduk. Toplamda 10 kişi vardı dinleyen. Vasat sayılabilecek bir grup sahnedeydi. Yan tarafımızdaki masada ise birkaç adam ve bir kadın oturuyordu. Biraz zaman geçtikten sonra bu masada bir tartışma çıktı ve kadın yere kapaklandı. Otel görevlileri sadece izlediler. Güvenlikler yere düşen kadını kaldırdılar. İyice tadımız kaçtığı için geceyi orada bitirmeye karar verip kalktık. Odamıza giderken Deniz abi yazının taa başında dediğim o tarihi sözü söyledi. Ne söylediği bizde saklı ama.

Odama geçip tüm gün yaptıklarımızı çok kısa notlar halinde yazdım unutmamak için. Tüm ışıkları kapattığımda aklımda ertesi gün çıkacağımız şehitlik gezisi vardı.