Tag Archives: Gizem

Yepyeni Blue Jean

bluejean-kapakYıllar önce Blue Jean okurduk sevgili okur. Lisenin hazırlık sınıfıydı. O zamanlar Sivrihisar‘da internete bağlanmak, internete erişmek, aslında büyük şehirler haricinde tüm ülkede olduğu gibi, çok zordu. İlçedeki internet kafelerde internet yoktu, Counter Strike vardı sadece. Komşunun evinde çift çanak uydu anteni vardı. Onlara gittikçe Viva Polska ve MTV‘yi açardım kaçak göçek. Oradan görüp duyduğum gruplarla yetinmeye çalışırdım. Sonra ilçede haftada bir gün kurulan pazarda korsan cd satan elemanlara gidip gelmeye başladım. Böylece yabancı grupları tanıma fırsatım oluyordu. Ama bu bahsettiğim kaynaklar yine de çok ciddi bir bilgi sağlamıyordu bana. Okulda benden iki üst sınıfta Onur isminde bir arkadaşla tanışmıştım. Bu arkadaş bana “Blue Jean” isimli bir dergiden bahsetti. Düşün, o zaman dergiyi Sivrihisar’da satan bir tane gazete bayi var. O da her ay iki üç tane getirirdi. Muhtemelen birini Onur alırdı. Bir diğerini kim alırdı bilmiyorum, sonuncuyu hep ben alırdım 🙂 Daha sonra Eskişehir’e taşındık. Ben yepyeni bir ortamda buldum kendimi. Blue Jean’i de üniversite yıllarıma kadar aralıksız takip ettim. Geçen bu yıllar içerisinde benim dinlediklerim giderek sertleşmeye, derginin içeriği ise giderek yumuşamaya başlamıştı.

Bu yumuşama, belki de yıllar geçtikçe türeyen pamuk şekeri gruplar, şarkıcıların yüzündendi. Blue Jean üzerine basa basa söylüyordu, biz herhangi bir tarzın değil, tüm müzik tarzlarının dergisiyiz diye. Dergi giderek pembeleşti pembeleşti ve ben artık dergiyi almayı bıraktım.

blue01Yıllar sonra benim gibi sitem eden tüm eski Blue Jean okuyucularını sevindirecek bir haber geldi: Blue Jean, içeriğinde sadece rock ve  metal müzik olan yepyeni bir ekle piyasaya çıkacaktı artık. Head Bang isimli bu ek, bir süre Blue Jean’le birlikte yayımlandı. Aradan yine zaman geçti ve bir gün Head Bang’in artık Blue Jean’den bağımsız olarak yayımlanacağını öğrendik.

Bu blogda bağımsız Head Bang sayılarının tamamıyla ilgili yazılar okudun vakti zamanında. İşte bugün de yine güzel ve gecikmiş bir haberle karşındayım sevgili okur.

Blue Jean artık yenilendi! Ocak 2016’dan itibaren dergi, hem içerik, hem boyut olarak çok ciddi bir değişikliğe gitmiş. Son zamanlarda raflarda çoğalmaya başlayan, garip adlara sahip aylık kültür edebiyat dergileri dikkatini çekmiştir muhakkak. Kafa, Kafka Okur, Ot, Fil gibi adlara sahip bu dergiler, karikatür dergisi okumayı marjinallik sanan sikik tayfaya güzel bir alternatif oldular dopdolu içerikleriyle.

blue04İşte Blue Jean’in de yeni tasarımı ve içeriğini oluştururken, bir nebze de olsa bu dergilerden yararlandığını düşünüyorum. Hem içerik, hem boyut bakımından giderek küçülen bir derginin geriye dönüşü ancak böylesine kocaman ve dopdolu olabilirdi! 70 sayfalık bu ilk geri dönüş sayısının konsepti tabiki Star Wars olmuş. Ancak dergide sadece Star Wars değil, diğer pek çok farklı konuda da muhteşem yazılar yer alıyor. 70 sayfada tam 36 yazarın emeği var. İlüstrasyonlar çok çok başarılı olmuş.

Dergide en sevdiğim yazı, Elif Key‘in “Hayaller Rihanna” isimli yazısı oldu. Bu tam da benim birkaç hafta önce İlkan Abi, Gizem ve Zekiye Hanım‘la Bursa’ya giderken arabada konuştuğumuz konudan bahsediyordu: O Ses Türkiye‘deki samimiyetsizlikten. İçeriğinden bahsetmeyeyim ki merak edip dergiyi alın.

Dergi bu sayısında konsept olarak, bu zamana kadar Star Wars hakkında okuduğum en kapsamlı “süreli yayın”. Bunda hiç şüphe yok. Bir sonraki sayıda konsept ne olacak ve yine yazarların yarısından çoğu bu konuda neler yazacak merak ediyorum.

blue03Dergide çok merak ettiğim bir diğer yazı ise Paris’teki Bataclan katliamından sağ kurtulanlar arasındaki tek Türk’ün başına gelenleri anlattığı yazı oldu.

Yeni Blue Jean’de müzik bolca var, sinema var, edebiyat var, eleştiri var, bilgisayar oyunları var, mekan tavsiyesi var… Muhakkak size göre bir içerik var yani. Derginin sevindiren güzel bir yanı Çağlan Tekil‘in blue05hazırladığı Plak köşesi. Bu arada unutmadan dergide yazar olarak yer alan ve ilgimi çeken bazı isimleri yazayım: Çağlan Tekil, Doğu Yücel, Çizenbayan, Feridun Düzağaç, Elif Key, Tuna Kiremitçi, Yekta Kopan, Ahmet San, Kutlukhan Kutlu, Genç Osman Yavaş ve Güven Erkin Erkal.

Blue Jean, bu yepyeni içeriğiyle kesinlikle beni mest etti. Emeği geçen tüm yazarlara bir kere daha teşekkür ederim bir okuyucu olarak. Aylık olarak takip ettiğim dergilere bir yenisini eklemekten mutluluk duyuyorum 🙂

blue02

Reklamlar

2015 Yılımın Özeti

Yılda bir kere yazdığım, blogdaki en uzun soluklu serilerden, aslında yazmayı da çok sevdiğim bir yazıyla daha karşındayım sevgili okur. 2015 yılı bakalım nasıl bir yılmış, neler yapmışım, hep birlikte okuyalım, gülelim, ibret alalım, bir sonraki yıla hedefler koyalım kendimize.

Geçen yıl yazdığım değerlendirme yazısından hatırladım. 2014 yılı askerlik dolayısıyla blogun yerlerde süründüğü bir yılmış. 2015’te bu durumu biraz kırıp, blogu yeniden ayağa kaldırmak için uğraştım durdum. Bu çaba, reyting kasmaktan ziyade içeriği daha kaliteli ve sürekli hale getirmek içindi. Ama iş yoğunluğundan ve başka projelerden dolayı bloga yine hak ettiği önemi veremedim. Ama blogun görsel olarak daha çok zenginleştiğini söyleyebilirim. Bloga yıl içerisinde 136 tane yazı yazmışım. Blogdaki toplam yazısı sayısı ise 1350 civarına ulaşmış. Yüzlerce paragraf, binlerce sözcük, on binlerce harf…

Ocak 2015: Bu ay 9 yazı yazmışım bloga. Bu ay tek gündemimiz hava soğukluğuydu. Dairede işler yılın ilk ayı olmasına rağmen yoğundu.

Şubat 2015: Bu ay tam 17 tane yazı yazmışım ve tüm yıl boyunca en çok yazı yazdığım ay da Şubat olmuş. Okumaya devam et

Mesleğimde Üçüncü Yılım

31 Aralık 2015 itibariyle mesleğimde ve Bilecik‘teki üçüncü yılım da dolmuş oldu sevgili okur. Şu yazıyı yazalı tam bir yıl olmuş. Zaman ne çabuk geçiyor; hayatım, sen olmadan nasıl da tükeniyor sevgili okur. O yazıda anlattıklarımın üzerine bu sene çok da farklı bir şey olmamış dairede. Sular durulmuş gibi gözüküyor. Bu yıl “gerçek müslümanlığı” öğrendiğim yıl oldu dairede. Her iki anlamda da. Çalışmakla çalışmamak arasındaki ince çizgiyi de gördüm. Şimdi elim gitmiyor buradan ince ince giydirmeye, komik duruma düşmeye de lüzum yok.

Şubemiz yine aynı personel sıkıntısını yaşıyor. İlkan Abi‘yle yetişemiyoruz artık işlerimize. Bazı günler neredeyse bir alt kata inmeden çalışıyorum 🙂 Güne bilgisayarı açarak başlıyorum. Ondan sonra bir işi kenara bırakıp bir diğerine ortadan dalmak zorunda kalıyorum. Bu yılın ortasından itibaren öğle yemeği yemeyi de bıraktım. Öğle aralarında oturup dinlenmek, müzik falan dinlemek inan daha faydalı oluyor. Hazır yemek demişken, evet öğle yemeği halen Bilecik’te büyük sorun. Kurumumuzda yemek çıkmıyor.

Bu yıl Bakanlığın hayatımıza soktuğu en önemli şey herhalde E-Denetim uygulaması ve buna bağlı olarak çalışan “Risk Bazlı Denetim Uygulaması” olmuştur. Benim istisnasız her gün bir şekilde üzerinde çalıştığım bir yazılım bu. İş yükü olarak her sene ambalaj bildirimlerinden korkardık. Bu sene ise “Kirlenmiş Sahalar Bilgi Sistemi” evrak kayıt birimini adeta kilitledi. Bu işlerin altında da sağ olsun İlkan Abi kalktı. Yaz aylarında İl Müdürlüğü için ilk defa bir tanıtım kitapçığı hazırladık. Baskı boya işleriyle epey uğraştım bu sene. Yıl sonunda da bir ajanda tasarımı yaptım. Bakalım yılın ilk günlerinde belli olacak akıbeti.

Meslek hayatımda ilk defa tehdit edildim. Benim için can sıkıcı bir tecrübeydi. Ama tecrübe tecrübedir. Tecrübe kazandığım bir diğer konu ise sunum yapmak oldu. Bu sene farklı ortamlarda, farklı kişilerde, bambaşka konularda sunumlar yaptım. Sürekli uğraştığımız mevzuat işlerinden sıkıldığımda bu sunumlar çok daha eğlenceli oluyor benim için.

Meslek hayatımdaki bir ilk ise hizmet içi bir eğitim için yurt dışına, Hırvatistan’a gitme fırsatı bulmam oldu. Bu kısıtlı fakat güzel bir fırsattı.

Meslek içi eğitimler yılın son iki ayına sıkıştırıldığından Kasım ayının sonu ve Aralık ayının başı Antalya’da geçti. Üç dört günlük dönemler halinde bu şehre gittik geldik. İlkan Abi’yle yolculuk güzel oluyor. Eğitimlerin diğer bir güzelliği ise Şube Müdürümüz Talat Bey‘in de bize eşlik etmesi oldu. Ayrıca İl Müdürlüğü’nde AutoCad eğitimi düzenlendi. Bu eğitim sayesinde AutoCad’i epey bir hatırlamış oldum.

bursaBu yıl içerisinde iki defa Bursa‘ya gittik denetim çalıştayı için. İlk çalıştayda kalabalıktık biraz. İkinci çalıştay ise daha sınırlı oldu. İkisi de kendine göre güzeldi.

olduBu yıl, yukarıda da bahsettiğim üzere, çok çalıştığım, çok yorulduğum ama çok da rutin bir yıldı. Dikkate değer tek gelişme yıl sonuna doğru aldığım bir ödül oldu. İl Müdürlüğünde bir oylama yaptılar. Herkesten üç isim yazması istendi. Oylama sonucunda üç isim belirlendi. Bu üç isimden birisi de ben oldum. Bana şu yandaki ödülü verdiler sağ olsunlar. Buna benzer bir ödülü askere gitmeden önce de alacaktım aslında. Şube arkadaşlarım beni seçmişti. Ama o zaman ki idare, o dönemde aday memur olduğum için vermeye layık bulmamıştı beni. Değişik durumlardı.

Nazar değmesin, çok uzun süredir odam değişmiyor. Oda arkadaşlarım hala İlkan Abi, Canan Abla ve Zekiye Abla. Bu sene de umarım herhangi bir değişikliğe maruz kalmayız. Giden gelen olmaz umarım. Değişiklik demişken, Canan Abla eş durumundan aylardır tayin bekliyor. Onun durumu bakalım ne olacak.

Biz hala her gün Eskişehir’den gidip gelmeye devam ediyoruz. Aramıza yeni bir arkadaş daha katıldı: Çağrı. 30 Aralık 2014’te Hasan Hüseyin’le yolda mahsur kalmıştık. Bu sene de aynı tarihte, 30 Aralık 2015’te Hasan Hüseyin, Çağrı ve Hasan Abi aynı yolda mahsur kalmışlar. Ben yoktum. Neden? Çünkü yılın son haftası yıllık izne ayrıldım.

Bakanlık inatla Çevre Mühendisi atamamaya devam ediyor. Başka branşlardan alınan personeller de şehircilik kısmına alınıyor. Bir de Bakanlığın ayrılması durumu var. Gizem ve İlkan Abi, ayrılma olması durumunda Şehircilik kısmında kalacaklar. Belki 2016’da, üç sene sonra nihayet birkaç yeni arkadaş daha katılır aramıza. En azından bizim şubeye bir Çevre Mühendisi daha katılır. Ve ben umarım seneye bu yazıyı Eskişehir’de çalışıyorken yazarım. Mesleğimdeki üçüncü yılın da dolmasının en büyük avantajı bu: tayin isteyebilecek duruma gelmek. Hayat bu. Ne göstereceğini bilemeyiz ki…

Aylar Sonra Bilecik!

2013 yılı boyunca Bilecik’te kaldım. Bu süre içerisinde Şemre’yle harika vakit geçiriyorduk. Vakit buldukça Gizem de bize katılıyor, özellikle iş çıkışı yaptığımız alışverişler saatler sürüyordu. Saatler sürüyordu dediğime bakmayın, aldığımız şeyler iki muz, üç elma, bir ekmek, bir kutu süt oluyordu. Ama o kadar tadını çıkarıyorduk ki zaman su gibi akıp gidiyordu.

2014’ün başında askere gittim, ben askerdeyken, Mayıs 2014’te de Şemre gitti askere. Asker dönüşü iki hafta Bilecik’te kaldım. Daha sonra Hasan Hüseyin’le Eskişehir’e gidip gelmeye başladık. Bu süre içerisinde Şemre askerdeydi. O terhis olup döndüğünde biz aşağı yukarı bir aydır Eskişehir’e gidip geliyorduk. Böylece kardeşimle bir daha Bilecik’te vakit geçirme şansım hiç olmadı.

2014’ün son haftasında başıma gelen şu olaydan sonra, yılın ilk haftasında, Meteoroloji’nin uyarılarına da kulak asarak, Bilecik’te kalmaya karar verdim. Bu fikrimi Şemre’yle paylaştım ve çok sevindi, yerimin hazır olduğunu söyledi.

Dün gece tam 11 ay sonra ilk defa bir Bilecik akşamında dışarıda buluştuk. Nasıl da özlemişiz birbirimizi. En komik muhabbetleri yaptık, en derin düşüncelere daldık, en başarılı tespitlerimizi ortaya koyduk. Özlediğimiz buymuş. Böyle özetledi geceyi.

Şemre’nin Bilecik’te tuttuğu eve gittik sonra. Burası 1+1 ama benim sevdiğim tipte, güzel minik bir daire. Oturduk gece yarısına kadar muhabbete devam ettik. Benim yıllar boyu nasıl bir değişim gösterdiğimi özetleyen fotoğraflarıma baktık, Şemre kahkahalara boğuldu.

sabhankrasemreŞimdi bakıyorum, haberlerde altyazı olarak yarın Rusya üzerinden daha da soğuk bir hava dalgası geleceğinden bahsediliyor. Şemre de mutfaktan sesleniyor, tavuk sulu şehriye çorbası yapıyor. Yanına da tavuk kızartıyor. Yemeği yiyip bulaşığı yıkayacağız, daha sonra da mutfakta temizlik yapacağız. Askere gitmeden önce birlikte aynı eve çıkma planımız vardı. İşte şimdi, bu ev arkadaşlığının provasını yapıyoruz diyebilirim.

Bugün harika gelişmeler oldu. Sabhankra’nın yepyeni albümü Seers Memoir’in Türkiye’ye gelen 100 kopyasından 5 tanesi elime ulaştı. Hem de imzalı olarak 🙂 Bununla alakalı muhteşem bir yazı yazacağım. Az önce de grup, yıllar sonra çektiği ilk video, Against The False Gods’u yayımladı. Hatta şimdi Şemre’yle izliyoruz klibi.

Bilecik, içerdiği onca salakça şeye rağmen, pek az güzelliğiyle beni mutlu etmeyi başarıyor. Bakalım, bu hafta nasıl geçecek. Gerçi en azından ne izleyerek geçeceği biliyorum.

İkinci Yılında Mesleğim

8893412-illustration-emblem-of-two-green-leaves-in-glossy-circleYılbaşı tatilinin son gecesi geldi sevgili okur, yarın yine işe gideceğiz. Geçen hafta başıma gelen şu olaydan sonra, bu hafta Bilecik‘te kalmaya karar verdim. Sağolsun Şemre beni misafir edecek. Bilecik’te olacağım dört akşam boyunca -eğer işle alakalı bir durum olmazsa- blogla ilgilenmeyi planlıyorum.

Geçtiğimiz 31 Aralık günü benim mesleğimdeki ikinci yıl dönümümdü. İki yıllık sürenin 6 ayını askerde geçirdim ancak bu süre hizmet süreme eklenmiş. Özetleyecek olursam, Bilecik’te geçirdiğim aralıksız bir yıl, sonrasında altı ay askerlik ve devamında gelen altı aylık süre. Bu son altı ayda şanslıydım, çünkü akşamları Eskişehir’e dönüyordum.

Geçen sene birinci iş yılıma dair yazdığım şu yazıyı okudum az önce. Epey duygulandım. O zamandan bu güne çok şey değişti. Askerden döndükten sonra çok farklı bir ortamda buldum kendimi. Şube müdürümüz, il müdürü ve yardımcısı değişmişti. Şubemize kurumdaki en sevdiğim arkadaşım da gelmişti. Şemre henüz askerden dönmemişti.

Ağustos ayı altı aylık askerlikten sonra bir ısınma turu şeklinde geldi geçti. Eylül ayından itibaren işlere iyice adapte oldum. Daha sonra Bakanlığın aldığı bir kararla şube ikiye bölündü ve ben Çevre Yönetimi ve Denetimi Şubesi‘nde görevlendirildim. Eylül ve Ekim aylarında sürekli denetimlere gittik. Bu esnada şubede geçici görevle çalışan dört farklı arkadaşımız oldu.

Şu anda şubemde İlkan Abi‘yle birlikte çalışıyoruz. Şubede ayrıca Bülent Abi, Ersen Abi ve Ersin Abi ile sevgili şefimiz Zekiye Hanım yer alıyor. Şubelere ayrılmak bazı açılardan sıkıntılı olsa da pek çok açıdan iyi oldu. Kendi adıma denetim işlerini hep sevmiştim. İzin-lisans işlerini ise açıkçası çok sevemedim. Şu an bulunduğum şubede o açıdan çok daha büyük  bir şevkle çalışıyorum. Şu anda her şube kendi iş ve işlemlerinden sorumlu.

Bakanlığın Çevre Yönetimi politikalarında da değişiklikler oldu. Önceki yıla göre bu sene işler daha bir “dijitalleşti”. Bakanlık artık bütün işlerde online sistemleri devreye soktu. Bu sistemler uzun vadede çok faydalı olacak ancak kısa vadede bize epey bir iş yükü oluşturdu.

Bu yılın en güzel yanı şüphesiz Çevre Denetim Görevlisi Eğitimi oldu. Erzurum’da mükemmel vakit geçirdik. Uzun süredir yaptığımız işin sertifikasını da alarak tescillemiş olduk.

Evet, suya sabuna dokunmadan, çok fazla ortalığı karıştırmadan ancak böyle bir yazı yazabilirim. Geçen sene Bilecik’te kalıyordum ve işten sonra çoğunlukla Şemre ve Gizem‘le birlikte vakit geçiriyorduk. Ancak bu sene Eskişehir’e gidip geldiğim için bu kıymetlilerle yalnızca dairede görüşebiliyorum. En büyük handikapım bu.

Bu yıl bakalım nasıl bir yıl olacak. Mart ayı sonuna kadar hazırlamam gereken bir eylem planı, Mayıs ayı sonuna kadar hazırlanacak bir durum raporu ve tüm bu süreçte gelip geçecek onlarca iş olacak. Hızlı bir dijitalleşme yaşadık. Bakalım elektronik denetim sistemi nasıl işleyecek?

31 Aralık 2015’te tüm bu sorulara dair bir cevabım olacağını düşünüyorum. Ancak zaman geçiyor, sistemler değişiyor ve insanlar  değişiyor. Bir gecede ağaçlar kesiliyor, aynı gecede tohumlar filizleniyor. Tüm sevgili dostlara selam olsun.

2014 Yılımın Değerlendirmesi

Yıllar bir biri ardına geçiyor, hayatlarımız değişiyor sevgili okur. Hayatımın belki de en önemli yılıydı 2014 ve en çabuk geçen yılı oldu.

Her yıl yazdığım ve geride bıraktığım yılı değerlendirdiğim yazılardan birisi olacak bu da. Geçen sene yazdığım, 2013 Yılı Değerlendirmesi‘ni okudum az önce. Blogun en hantal yılı olarak bahsetmişim. Ancak, bu yıl beş yıllık My Resort Tarihinin en kötü yılı olmuş, onu anladım. Çünkü altı ay süren bir askerlik ve bir ay süren bir evlilik sürecinde tamamen blogdan uzaktaydım. Tek bir kelime yazmadım. Haliyle reytingler de düştü. Ancak olsun, bunu dert etmiyorum. İnternet alışkanlıklarında belirli dönemler vardır. Örneğin 2000’lerin başında forum siteleri çok revaçtaydı. Sonra sözlükler birden moda oldular. Sonra blog dönemi başladı. Akıllı telefonlarla birlikte bu sefer de fotoğraf ağırlıklı içeriklerin yer aldığı sosyal profil siteleri popülerleşti. Dolayısı ile kişisel blogların artık iki kuşak geride kaldığını söylemek hiç de yanlış olmaz. Özellikle video ve fotoğraf paylaşımlarına olan ilgi bu denli yoğunken kelimelere ilgi gösteren okuyucuların sayısı ciddi oranda azaldı. Okumaya devam et

Erzurum Gezi Rehberi

Erzurum‘dan döneli epey bir süre oldu aslında. Ancak halen Erzurum’la ilgili aktarmadığım şeyler var. Bu yazı, ileride bir gün olur da Erzurum’a yolunuz düşerse kentte gezebileceğiniz yerler hakkında bir takım yüzeysel bilgiler, yerine göre ince detaylar içermektedir.

Okumaya devam et

Durum Hikayesi Denemesi: Konak

Erzurum‘da şu yazımda bahsi geçen eğitimler esnasında ders aralarında Gizem‘le birlikte bir yazı yazma yarışına giriştik. Şu aşağıda gördüğünüz ve okuyacağınız hikayeciği de o zaman yazmıştım. Sonra Eskişehir’e gelince bir de daktilo ile yazdım üşenmeyip. Şimdi bir de üşenmeden buraya yazacağım.

Sonbaharın son rüzgârları saçlarımı savuruyor. Yukarıya, tırmanacağım şu upuzun yokuşa bakıyorum. Yol uzuyor, dikleşiyor ve devleşiyor artık. Ah, o uzun yolların beliğimde bıraktığı izler… İşte bakıyorum tüm hayatım önümde uzanıyor. Bu mücadele, bu tırmanış, bu çabalarım…

Yokuşun tepesinde büyük yeşil bir konak, belli belirsiz duruyor. Dimdik tepede sanki bir iğnenin ucuna konmuş gibi, eğreti duruyor. Etrafı bir sıra ağaçla, meşe olmalılar, çevrilmiş. Tıpkı konak gibi, bunlar da belli belirsizler. Yer yer renkleri, konağın yeşiline karışıyor, konak saçaklı bir teke giymiş izlenimini uyandırıyor. Geniş bir balkon konağın beline takılmış bir kemer gibi sanki beyaz renkte boyanmış parmaklıkları var. Bu beyazlık, yeşil rengin üzerinde bu denli uzaktan bile belli oluyor. Başımda esen şu rüzgâr muhtemelen bu balkonu da sarmış. Uzun uzun bakıyorum, neyi görmek istediğimi de bilmiyorum aslında. Rüzgâr esiyor, fark ediyorum. İçim ürperiyor. Kıpırtılar var balkonun içerisinde. Saksılar dizilmiş parmaklıkların arasına sıra sıra. O narin boyunları çoktan kırılmıştır bu rüzgârda, diye geçiriyorum içimden. Gözlerim dalıyor uzaktaki bir balkona. Sonra aniden beynimdeki o bulanıklık dağılıyor, her şey netleşiyor. Öyle ya, düşüne düşüne gelmişim bile. Tanrım… Kıyamet kopuyor sanki balkonun kapısı açıldığında. Güzelliği ayak bileklerinden yakalıyor gözlerim. Nasıl zarif. Tam da bu konakta yaşamaya layık diyorum. Balkona çıkmış ve parmaklıklara yaslanarak bana bakıyor. Sağıma soluma bakıyorum. Hayır, benden başka kimse yok ortalıkta. Saçlarını rüzgârda Daktilo versiyonunu okumak için tıklayın.savurdukça kokusu içime doluyormuş gibi hissediyorum. Böyle bir güzellik ancak düşlerde görülür diyorum kendime. Sonra bir seslenme duyuyorum, kalbim duracak sanki. Hey sana diyorum, defol git buradan. Donuyorum, kıpırdayamıyorum. İşte gerçek kıyamet bu oluyor. Rüzgâr uğulduyor. Sertleşiyor, ağaçlar titreşiyor. Balkonun kapısı müthiş bir gürültüyle çarpıyor adeta suratıma. Eğreti duran konak yalpalanıyor. Aniden balkon kopuveriyor konaktan. Korkarak kaçmaya başlıyorum yokuş aşağıya doğru. Konak yıkılıyor ve peşimden geliyor sanki. Kaçıyorum, rüzgâr yüzüme çarpıyor. Ayağım takılıyor ve kapaklanıyorum. Balkonun parmaklıkları üzerimden geçiyor. Son bir hamle ile kalkmaya uğraşırken korkunç bir acı hissediyorum.

Yataktan büyük bir korku ile sıçrıyorum. Hemen karnımı kontrol ediyorum. Bir tarafımda yara bere yok, ter içerisinde kalmışım. Yanımda dönüyor ve uyanıyor. Korkma, diyor. Alnımdaki terleri siliyor. Ne gördün, diye soruyor. Seni, diyorum. Beni öldürmeye çalışıyordun.

Gizem’in Gözünden Bir Uçak Tecrübesi

Merhaba sevgili okur, bu yazıyı sizler için Gizem hazırladı. Ben Erzurum‘la ilgili bir seyahat yazısı hazırlayınca çok heveslenmiş yazmaya. Bari demiş, ben de uçağa ilk kez binen birinin hissettiklerini yazayım, demiş. Dolayısı ile yazının bundan sonra okuyacağınız kısmı onun kaleminden çıkmıştır. Ben sadece ufak tefek düzeltmeler yaptım.

Merhaba sevgili okur.” Proofhead size hep böyle sesleniyor. Sağolsun ricamı kırmadı ve benim de bir yazımı yayımlamayı kabul etti.

Bu yazıyı okuyacak pek çok kişi gibi ben de uçağa hiç binmemiştim, geçen hafta Erzurum’a gidene kadar. Uçakla gideceğimiz belli olduktan sonra itiraf etmeliyim, uçağa binecek olmanın heyecanı, eğitimin heyecanının biraz önüne geçti. Evet, bu beklediğim ve istediğim bir eğitimdi ancak işte hep dalga geçerler ya, “uçacak olmanın heyecanı” başkaydı. İçim pıtırdadı 🙂

Uçak biletlerini internetten aldım. Alırken epey dikkat ettim. Neyse ki hallettim. Sonra tarihte bir düzeltme yapmam gerekti. Daha önce birkaç defa uçakla yolculuk etmeye çok yaklaştım ancak annem yükseklik korkusundan dolayı kesinlikle uçağa binmeyi reddettiği için hevesim kursağımda kaldı.

Erzurum yolculuğumuza Bilecik’ten hareket ederek başladık. İlkan Bey‘in arabasıyla önce Eskişehir‘e gittik. Oradan Mesut‘u aldık. Esneye esneye bindi arabaya ve yola devam ettik. Durgun ve sessiz bir yolculuk başladı ancak Ankara’ya yaklaştıkça sohbet mükemmelleşti. Yanıma aldığım şirin kitabını açtım. Ankara’da önce İlkan Bey’in evine uğradık, güzel bir yemek yedik. Sonra da metroyla AŞTİ‘ye gittik. Burada Mesut HAVAŞ‘a bineriz diye düşünüyordu ancak HAVAŞ seferlerinin belediye tarafından Ankara’da durdurulmasından dolayı BELKO AIR denilen otobüse bindik. İyiymiş bunlar da. Hem de daha ucuzlar. Benim şansıma, kesinlikle benim şansıma, AŞTİ’ye varır varmaz tam kalmak üzere olan bir otobüse bindik. Birazcık gecikseydik beki de yarım saat daha beklerdik.

Daha önce Esenboğa Havalimanı‘na birkaç kez gelmiştim. Ancak hep karşılama için. İlk defa yolcu ben olacaktım. Yolculuk öncesinde uçak kazalarını araştırdım durdum internette. Biliyorum komik. Ancak ne bileyim işte kendimce gerilimi tırmandırmak istiyordum 🙂 İnternette okudum da okudum. Acaba nasıl olur diye düşünüyordum hep. Neyse ki yalnız başıma değildim.

ucakselfGittik, check in‘e girdik, oturacağımız koltukları seçecektik. Görevliye aynı kurumda çalıştığımızı söyledik. Yanyana koltuk istedik ama görevli üzgün olduğunu ve uçakta hiç yan yana koltuk kalmadığını söyledi. Koltuklarımız artarda ve tam orta sıradaydı. Yani tren vagonları gibi artarda oturacaktık. Uçağın kalkış saatini beklerken birkaç fotoğraf çektim. Çok özel parçam Suddenly‘i dinledim. Yavaş yavaş hava karardı ve check in’den sonra kalkış için beklediğimiz yaklaşık 45 dakikalık süre doldu. Kapı açıldı. Biz yine grup olarak bindik uçağa.

Uçağa yanaşan körüğün içinden geçtik ve kabine girdik. Uçağın içi epey kalabalıktı, koltuklar dimdikti ve arasındaki mesafe çok azdı. Bir kutunun içindeydik adeta. Herkes aceleyle yerleşmeye çalışıyordu.

IMF620140921_114108

İşte bizim ekibimiz 🙂

Baktım, Mesut hepimizin önünde gidiyordu. Sonra İlkan Bey, sonra Sinem ve en son sırada, uçağın da en son koltuğunda ben vardım. Şansımı bir deneyeyim istedim. Yanımda oturab beye acaba arkadaşımla yer değiştirebilir misiniz diye sordum ve Mesut’u gösterdim. Muhtemelen en arkada oturmaktansa daha önlerde oturmayı tercih etti ve kabul etti. Mesut’a seslendim ve yanıma çağırdım. Kapının açılmasını beklerken bana demişti, eğer yanında oturacak kişi kabul ederse ben yanına otururum sorun yok, demişti. Ben orta koltukta epey daralacağım için koridor tarafına geçtim ve oturduk. Heyecanla bekliyordum. Kulaklığımı taktım yine ve müziğin sıcaklığının içime yayılmasını bekledim: Suddenly!

Mesut’u benden iyi bilirsiniz muhtemelen. Her konu hakkında fikri vardır, bunu ona söyleyince de kızar hatta, bir şey bilmiyorum der. (Proofhead’in notu: Aynen öyle, bir şey bildiğimi iddia etmiyorum. Aslında burayı silecektim ama söz verdim bir şey silmeyeceğim diye o yüzden kaldı) Neyse, ben sormadan o anlatmaya başladı. Bak dedi, şimdi hosteslerin hareketlerine bak.  Robotlaşmış bir şekilde hareketler yapıyorlar, acil çıkış kapılarını gösteriyorlar 🙂 Sonra önceki gece araştırdığım şeyleri anlattım Mesut’a. Kahkahalarla dinledi ve epey dalga geçti benimle. Sonra kendi uçak maceralarından bahsetti. Keşke cam kenarında olsaydım yeryüzünü görebilirdim diye düşündüm.

Kalkış anı geldi çattı. Uçak tam da anlattıkları gibi aniden hızlandı ve muhtemelen tekerleğin yerden kesildiği o ilk anı tam da tarif ettikleri gibi hissettim. Yanımda daha tecrübeli olan Mesut bile gayet hoşnut oldu. Ön tarafta İlkan Bey falan döndü baktı gülerek 🙂 Bu hisse aslında yabancı değilmişim. Küçükken bir kere Ranger’a binmiştim. Onda da aynen tepe noktasından başladığı noktaya dönerken bu hissiyatı yaşıyordum. Böylece bu mükemmel Erzurum yolculuğu gerçekten başlamış oldu.

Yolculuğum çok iyi geçti. Mesut’un aşağıda okuduğu bir kitap vardı: Güneş. (Proofhead’in notu: Aslında Güneş Ülkesi olacak.) Biraz o kitabı anlattırdım. Eğer bir kitabı ya da filmi merak ediyor ve fikir sahibi olmak istiyorsanız Mesut’tan anlatmasını isteyen. O ağzından tükürükler saça saça, heyecanla anlatışından sonra muhakkak okumam/izlemem gerek diye düşünürsünüz. Bu esnada ikramlar oldu. Tatlı yok mu, diye sordu bir ses. Tatlıyı da sonra yeriz caanım diye taklit yaptı Mesut.

Yolculuk topu topu bir saat sürdü zaten. Pilot anonsları da benim için bir merak konusuydu. Çünkü bunlarla da çok dalga geçiliyordu. Aynen dalga geçildiği gibi de çıktı. Bu kadar gevrek gevrek konuşan, cool bir anons daha duymamıştım. Kahkahalarla güldük buna da. İniş için alçalmaya başladığımızda yine heyecanlandım. Uçağın ilk tekerleğinin yere değdiği anda takır tukur sesler geldi, aslında daha fazla sarsılmayı bekliyordum. Kemerimi çözdüm, Mesut kızdı. Anonsu bekle dedi. Taktım geri. Hostesler gelip geçerken hep gülümsüyordu. Buna dikkat ettim özellikle. Hatunlar hep gülümsediler. Ben de hep gülümsedim, mutluydum çünkü.

Uçak tamamen durunca indik bir çırpıda. Hatta uçaktan ilk ben indim. Sonra valizleri almak için havaalanının içine geçtik. Valizler bantlar üzerinde kaymaya başladı. Ancak benim ki ortalıkta yoktu. Ufak bir tedircinlik geçiriyordum ki valizim göründü ufukta. Heh, dedim, işte şimdi tam olarak herşey sorunsuz ve mükemmel bir şekilde bitti. Hepimiz tekerlekli valizleri sürüklerken Mesut astı çantasını omzuna önden önden yürümeye başladı 🙂

Bu güzel yolculuktan sonra bir sonraki uçuşu heyecanla beklemeye başladım. Elbette ki Proofhead’e teşekkür ederim hem bana olan desteği için hem de blogunda yazımı yayınlamama izin verdiiğ için.

Evet sevgili okur, Gizem’in yazıp yolladıkları bu kadar. Ben okurken çok eğlendim şahsen. Tıpkı benim hissettiklerimi hissetmiş 🙂 Bu tip ilk tecrübe yazılarını yazmayı ben de çok seviyorum. Bu yazıda yalnızca yazım yanlışlarını düzelttim. Bir de anahtar kelimeleri seçtim.

Proofhead Erzurum’da – 2. Bölüm –

İlk bölümü okumak için buraya tıklayabilirsiniz.

Gezi yazılarını yazmayı çok seviyorum. Yazarken sanki yeniden yaşıyormuş gibi hissetmek harika bir duygu çünkü. Yazının önceki bölümünde harika uçak yolculuğu, otele yerleştiğimiz ilk gün ve geceyi hastalanarak kapattığımdan bahsetmiştim.

Yazının ikinci ve son bölümüne hoş geldiniz. Bu biraz uzun bir bölüm olabilir. Üşenmeden okumanızı tavsiye ederim. Eğitimin ilk gününe gece uyuyamamış, gece sürekli sağa sola dönmüş ve üzerimde müthiş bir yorgunluk birikmiş olarak uyandım. Gece, vücudum bu hava değişimini kaldıramamış olacak ki yatağa alışmam çok uzun sürmüştü.

01Bir de önceki yazıda olması gereken bazı detaylar var. Örneğin ilk defa bir eğitime bu kadar kalabalık katıldık: dört kişi. Eğitim bittiğinde anlayacaktım ki şimdiye kadar ki en güzel eğitim buymuş. Gizem‘e ve İlkan Abi‘ye bu noktada teşekkürü bir borç biliyorum. Hastalığım süresince Gizem’in taşıdığı sıcak içecekler için minnettarım. Ayrıca, ilk defa bir eğitime okul arkadaşımla, üstelik üç tanesiyle birden, birlikte katıldık. Kardeşim Ersil Giresun’dan, Şevkiye Eskişehir’den ve Ayşe Harika da Erzincan’dan bu eğitime katıldılar.

09

Ben Atilla Ersil

Eğitimin ilk günü genelde hastalığımla geçti. Pek bir şey yapmadık. Akşam eğitimden sonra hep birlikte lobide oturduk. Yemekler falan çok eğlenceli geçti. Akşamın konusu Gizem’in müthiş iştahı oldu. Eğlendik, diyorum ya. Bir gün önce, otele gelmeden hemen önce, gittiğimiz Müceldili Konağı isimli mekanda Ersil’i görmüştüm. Sonra otele yerleştiğimiz akşam da lobide bir süre sohbet etmiştik. Yine okuldan bir diğer arkadaşımız Atilla’nın Erzurum Atatürk Üniversitesi‘nde araştırma görevlisi olduğunu söyledi bana. Böylece Atilla ile iletişim kurup ertesi gün için sözleştik. İlk gün akşam yemekten önce İlkan Bey spora gitti. Gizem de yanında getirdiği Şirinler Romanı’nı okuyacağını söyleyip (buna bir anlam veremedim) odasına çekildi. Tam o sırada işte Ersil, Atilla’nın geldiğini haber verdi. Atilla ile epey muhabbet ettik. Sonra yemeğe geçtik. Yemekten sonra da bir müddet takıldık ancak benim rahatsızlığım artınca ayrılmak durumunda kaldım. O ana kadar neden düşünemedim bilmiyorum, otelin marketine gidip bir ağrı kesici ve soğuk algınlığı ilacı alıp içtim. Sonra da vedalaşıp ayrıldım. O gece aldığım duşun, içtiğim ilacın ve uyumadn hemen önce içtiğim gizli formülün (annemin çantama önceden koyduğu) etkisiyle süper uyudum. Ertesi güne yine hasta, ancak çok daha az hasta olarak uyandım.

11Eğitimin ikinci günü çok iyiydi yine. Oturumları izlerken Gizem’le aramızda bir durum hikayesi yazma yarışı başladı. Neden bilmiyorum, bana çok iyi hikayeler yazabileceğini iddia etti. Hodri meydan, dedim. Bu yarışın sonucunu ileride öğreneceksiniz. Öğleden sonra kişisel gelişim eğitimi vardı. Bu güne damgasını vuran olay Bolu’yu Afyon’un yanında sanan teyze oldu. Kişisel gelişim eğitimi de klişesel bir eğitim olmaktan öte gidemedi kanımca. Ufak da olsa yeni fikirler vermedi değil ama.

10

Ders aralarını değerlendirme yöntemi

İkinci günün akşamında Şevkiye ve eşi adaşım Mesut‘la buluştum. Ortam çok iyiydi, Gizem ve İlkan Abi’nin de katılmasıyla muhabbet çok daha iyi oldu. Yemekten sonra uzun süre oturup sohbet ettik. İşte Şevkiye ile Mesut’un o mükemmel planlarını da burada öğrendim. Şu Mesut çok kıyak adam yahu 🙂

O gece de mükemmel bitti. Ulan ne olursa olsun, sağlık çok başka bir şey arkadaş. Kendimi biraz iyi hissedince moralim düzeldi. O gece de kalın pijamalar giyinip yatağa uzandım ve kütük gibi uyudum huzurla.

Çarşamba günü hastalıktan tamamen kurtulmuş olarak, ancak gariptir kart bir sesle uyandım. Bu arada üç gündür her öğünde aralıksız çorba içtim yemeklerde. Sadece tek bir çeşit yemek aldım, çok yemedim, yiyemedim de zaten. Eğitimlerde çÇarşamba günü tamamen bir konuya, e-denetim uygulamasına ayrılmıştı. Şöyle bir değerlendirme yaptım ki bu uygulama tam anlamıyla çalışmayı becerebilirse çevre yönetimi ve denetimi işlerimizi müthiş kolaylaştıracak. Günün devamında kendi adıma bir sıkıntı yaşadım ve günüm zehir oldu. Neyse ki etrafımda melekler var ve beni bu durumdan kurtardılar. Gizem’in çok yemek yemesine nispet olarak şöyle bir yarışa girdik: İkimiz de birbirimizin en çok sevdiği ve tesadüfen bir diğerimizin de hiç sevmediği iki tatlıyı alıp yemeye çalıştık. Ağzımda büyüyen fındıklı kakaolu kek parçalarını hatırladıkça halen kendimi kötü hissediyorum. Bu gün de böylece bitti, her şey telafi edilebilir oldu.

03

Şevkiye ve Gizem

Perşembe günü için çok heyecanlıydık çünkü taa eğitimin ilk gününde Genel Müdür Yardımcımız, Aziziye ve Mecidiye Tabyalarına düzenlenecek bir gezinin sözünü vermişti. Öğleden önce sinirli bir hanım sunum yaptı ancak hepimizin aklı gezideydi, yalan yok. Saat 14.00’te otelin önünden dolmuşlara bindik ve önce Aziziye Tabyası’na gittik. Buradan Mecidiye Tabyası’na geçtik ve en son da Erzurum Şehitliği‘ne uğradık ve gezimiz bitti. Burayı hızlıca geçtim, çünkü bu gezilerim ayrı bir yazının konusu olacak.

04

Tadilatta Çifte Minare

14Bizi çarşının göbeğinde bırakıp saat 18.00’de toplamak üzere ayrıldılar. İlkan Abi ve Gizem’le önce Erzurum Kalesi‘ni dolaştık. Baya bildiğiniz etrafını dolaştık. Buradan şehre hakim tepelerdeki tabyalar olağanüstü görünüyordu. Sonra Erzurum’un en meşhur ve iddialı Meşhur Tortum Koç Cağ Kebap‘a gittik. Cağ Kebabın mucidi imiş bu işletme. İçeri girdiğimizde bizi yediği 28 Cağ kebapla rekor kıran İzzet Yıldızhan posteri karşıladı. Çok iyiydi, evet, çok lezzetliydi. Burada gerçekten çok iyi fiyata çok lezzetli bir cağ kebap yedik.

05.jpg

İzzet Yıldızhan 28 Cağ Yedi

07Sonra hep birlikte (Gizem, İlkan Abi, Şevkiye, Mesut ve Mustafa Abi) Erzurum Evleri denen yere geçtik. Mesut’un kiraladığı araba bu gezimizde yardımımıza yetişti, harika oldu. Erzurum Evleri’ne dair de çok detay vermeyeyim, bu da yine ayrı bir yazı olacak.

06Gece saat 21’e doğru otele döndük. Sonra ne oldu nasıl oldu anlamadım, bir anda çalıştığı şubenin, şube müdürümün, odamın falan değiştiğini öğrendim ve hatta öğrendik. Çok canımız sıkıldı. Bir birimizi teselli etmek durumunda kaldık. Ne yazık ki bu moral bozukluğu tüm gece devam etti. Ancak yine de son gece olduğu için geceyi hep birlikte bitirmeye karar verdik. Topluca lobide oturduk. Gizem bateri çalmaya merak sardı. Sadece biz değil, bizimle birlikte farklı illerden pek çok kişi o gece lobide takıldı. Otel yönetimi de son gecemiz olduğunu anlamış olacak ki lobi son kişi kalkana kadar kapatmadı, ışıklar söndürmedi, müzik yayınını kesmedi. Bir önceki gün yemekte yaptığımız Son Samuray muhabbetinden olacak, oturup Son Samuray’ı izledik telefondan Gizem’le. Sonra gıcığın uykusu geldi ve yarıda kesti 🙂

Eğitimin son günü sabahı Gizem ve Şevkiyeler ayrıldılar. Geride İlkan Abi ve ben kaldık. Denizli’den arkadaşım Orhan‘a, Denizli’deki kardeşim Turgut‘a vermesi için bir mektup yazıp bıraktım. Son ders de bittikten sonra Ersil, İlkan Abi ve ben çarşıya indik. Önce yemek yedik. Sonra Eskişehir’den Mustafa Abi de katıldı bize. Yemekten kalktıktan sonra soğuk algınlığı yüzünden rahatsız olduğu için İlkan Abi’yi öğretmenevine bıraktık dinlensin diye. Ersil de ablasıyla buluşmak için ayrıldı. Mustafa Abi’yle ben Erzurum’da bir tura çıktık. Erzurum Kongresi Binası‘na gittik ama nafile. Bir buçuk ay sonra açılacakmış. Biz de önce Taşhan‘a gittik. Bu Taşhan’a daha önce iki defa, Erzurum’a geldiğimiz ilk gün ve gezi için çıktığımız gün gelmiştik. Ben son defa bir uğrayıp bir iki parça hediye aldım. Daha önce aldığım kemikten yapılma kutuya ilave oldu bunlar da. Sonra Müceldili Konağı’na geçtik. 08Buradayken Ersil ve İlkan Abi de katıldılar bize. Sonra günlerdir Erzurum’da gözümüzün önünde duran ama keşfetmemizi bekleyen o hediyelik eşyacıya girdik. Müthiş orijinal bir iki hediye aldım. Buradan Erzurum’un en büyük alışveriş merkezi olan Paladium’a geçtik. Atilla ile buluştuk yeniden. Kendime daha önce Çorum’daki eğitimde de yaptığım gibi yine bir ejderha buldum aldım. Koçum benim 🙂

Sonra öğretmenevine gittik tekrar. Valizlerimizi sağolsun İlkan Abi’nin odasına bırakmıştık. İlkan Abi ertesi gün gideceği için bir gece daha öğretmenevinde kalacaktı. Mustafa Abi ile benim uçağım aynı akşam saat 21.30’da kalkıyordu o akşam. Öğretmenevinde biraz oturmuştuk ki İlkan Abi’nin kardeşi Serkan geldi Tunceli’den. Çok kafa bir adam. Onunla da biraz sohbet ettik ve saat 19.30 civarında bir taksiye atlayıp havaalanına gittik. Havaalanındaki zamanımız beklemekle geçti. Uçağa önceden check-in yaptığımızdan ve ikimizde cam kenarı seçtiğimizden uçakta ayrıldık birbirimizden. Şansıma yanımdaki iki koltuk da boş kalınca yayıla yayıla uçtum. Öeff, ne biçim uçtum. Öyle böyle uçmadım 🙂 Adeta bir astronot oldum. Neyse, uçak Ankara’ya indi. Hemen AŞTİ’ye geçip Eskişehir’e giden Kütahya ASTUR‘a bindik. Binerken Sivrihisar’da mola veriyor musunuz, diye sorduk. Onlar da hayır dediler. Ancak düzenbaz herifler Ankara’dan yola çıkalı henüz 1.5 saat olmuşken gelip Sivrihisar’da yarım saat mola verdiler. Gece de Eskişehir Otogar’da indirmediler. Saat 03.30 civarında şehiriçinde bir yerde indim.

Eve geçtim ve hemen uyudum. Üzerimde hala Erzurum’un kokusu, ağzımda hala cağ kebabının tadı vardı.

NOT: Bu yazıdan sonra, Erzurum’la ilgili olarak aşağıdaki yazıları da okuyacaksınız.

  1. Proofhead’in Gözünden Erzurum Gezi Rehberi
  2. Gizem’in Gözünden Bir Uçak Tecrübesi
  3. Durum Hikayesi Denemesi: Konak