Tag Archives: halil abi

AÖF Kariyerim – Sakin Okul Derneği Çalıştayı

Merhaba sevgili okur. Bu ara biraz aksattım yazmayı. Ama hayatımda aksayan tek şey keşke şu blog yazılarım olsaydı. Neyse. Geride bıraktığımız hafta sonu Açıköğretim Fakültesi‘nin ara sınavları vardı. Okuduğum Fotoğrafçılık ve Kameramanlık Bölümü‘nü bitirmeme şurada birkaç ay kaldı sadece. Ara sınavların sonuçları açıklanmadı henüz. Ancak büyük ihtimalle ortalamanın üzerinde notlar alacağım. Umarım ters köşe olmam.

Başlığa “kariyer” yazdım dikkatini çeksin diye. Ama benimki pek öyle bir şey değil. Yalnızca bu dönem, geride kalan üç döneme göre sistemin içerisine daha çok girdiğim bir dönem oldu benim için. Yani “ancak son dönemimde” Açıköğretim Sistemi’nin gerçek bir parçası olabildim.

Bloga yazmadım, ama Ocak ayının sonunda, Yunus Emre Kampüsü‘nde bulunan Açıköğretim Fakültesi binasına, bunca yıldır ilk defa gittim. Bak taa 2006 Eylül’den beri Anadolu Üniversitesi’nin öğrencisiyim (gerçi son bir yıldır ESTÜ’nün öğrencisi oldum, o da ayrı bir yaradır), o büyük mavi camlı binaya ilk defa gittim. Neden peki? Eskişehir ilindeki “başarılı öğrenciler” buluşması için. Her bölümden not ortalaması yüksek olan öğrencileri, sistemle ilgili konuşmak için davet ettiler. Böylece ilk defa sistemin asıl mimarlarıyla tanışma fırsatım oldu. Bu toplantı benim için çok ama çok önemliydi. Benim sisteme olan bakışımı tamamen olgunlaştırdı, pekiştirdi.

Bu toplantıdan kısa bir süre sonra da “Kalite Elçisi” olmak için başvurdum. Burada bazı kriterleri de sağlamış olacağım ki, üniversitesinin “Kalite Elçileri” arasına girdim. Bu ayın ilk hafta sonu, yine bunca yıldan sonra, kampüste ilk defa kapısından girdiğim bir başka yere gittim. Akademik Kulüpte düzenlenen kahvaltı etkinliğine katıldım. Katılımcı listesine bakma şansım oldu. Kendi bölümümden o gün etkiliğe gelen bir tek ben vardım. Diğer bölümlerden de pek çok farklı insanlar gelmişlerdi. Daha kahvaltı masasındayken, pek çok yeni arkadaşla tanışmış oldum. Hem okulda Açıköğretim Fakültesi bünyesinde çalışan hocalarla, hem de benim gibi ikinci üniversite ya da doğrudan okuyan öğrencilerle.

O gün kalite elçilerinin hepsi söz aldı ve sisteme dair eleştirilerini, beklentilerini, tespit ettikleri hataları ve destekledikleri iyileştirmeleri anlattılar. Herkes, dili döndüğünce ağırlıklı olarak memnuniyetini ve yer yer de memnuniyetsizliklerini belirtti. Benim okuduğum bölüm kapsamında içerik ve sistem bazında çok bir sıkıntım yoktu. Ben, daha çok Açıköğretim Fakültesi’nin alt sistemlerine yönelik fikirler vermeyi tercih ettim. Daha önce sıkıntılar yaşadığım kitap satış sistemini anlattım mesela.

Etkinliğin sonunda dekan hocamız bizlere teşekkür etti ve salondaki herkesin günün geri kalanının da güzel geçmesini sağladı 🙂 Yakın zamanda sınav sonuçları açıklanacak. Büyük ihtimalle Açıköğretim’le ilgili bir sonraki yazım mezuniyet yazısı olacak. Umarım zaman çabucak geçer de o yazıyı da büyük bir coşkuyla yazarım.

Etkinlikten çıkınca koşar adım, Haller Gençlik Merkezi‘ne gittim. Çünkü orada, bir  başka etkinlikte Halil Abi beni bekliyordu. Bir okul düşünün. Tüm müfredatı alıştığımız, klasik sistemin yerine, tamamen “ekoloji” ve “doğayla birlikte yaşam” temaları üzerine şekillenmiş ve bu okulun öğrencileri ellerini kirletmekten hiç çekinmiyorlar! İşte bireysel olarak katılım sağladığımız etkinlik de buydu sevgili okur. “Ekolojik temelli bir müfredat nasıl olmalı?” sorunun cevabını aradık. Katılımcılar, ilgilendikleri ve çalıştıkları konulara göre “Su, Toprak, İklim, Bitki” gibi alt gruplara (atölyeler) ayrıldı. Her masada, öğretmenler, teknik uzmanlar, oyun tasarımcıları ve öğrenciler vardı. Herkes, konusuna ilişkin olarak fikrini belirtti. Pazar günü de devam eden çalışmanın sonunda artık elimizde, örneğim bizim atölyemiz olan Toprak atölyesinde, çocuklara toprağı nasıl anlatabileceğimize dair müthiş bir içerik vardı. Bu arada, yıllardır kitaplarını sağda solda gördükçe toparladığım Dr. Nejat ÇELİK de bizim masamızdaydı. Bu sayede tanıştık. Son gün Cengiz TÜRE hocam da etkinliği ziyaret etti. Onun küçük bir eleştirisi bazı masalarda konuşula hususların fazlasıyla teknik olmasıydı. Ancak ben kendi adıma, bizim masamızda, toprak konusunda belirlediğimiz alt başlıkların ve içeriklerin çocuklar için uygun ve yerinde olacağını düşünüyorum.

Böyle ciddi göründüğümüze bakmayın, gayet keyifli bir ortamdı.

Oluşturduğumuz bu “Toprak Grubu“, bir sürede daha çevrim içi olarak çalışmalarına devam edecek. Umarım ki bu işin sonunda ortaya çıkacak olan okulda, en azından çevre konusunda farkındalık seviyesi çok daha yüksek çocuklar yetişirler. Umarım.

Genç arkadaşlarımızın fikirleri çok önemliydi.

2018 Yılımın Özeti

11 yıllık blog hayatımın en geç yıl özeti yazısı oldu, farkındayım. Ancak 7-8 Ocak tarihlerindeki Doktora Yeterlilik Sınavı ve hemen peşinden gelen 12-13 Ocak Açık Öğretim Fakültesi sınavları nedeniyle geciktim. Elbette bu sırada yazıyı ufak ufak yazmaya başlamıştım. Az önce son sınavdan çıkıp geldim ve yazıyı bugün yayınlıyorum.

Çok uzun yıllardır hayalini kurduğum Eskişehir’de yaşamak ve çalışmak hayalimin ilk yılıydı 2018. O kadar çabuk geçti ki geriye dönüp bakınca acaba neler oldu diyorum, unutmuşum neredeyse. Bu yoğunluğun elbete ki büyük kısmı işle alakalı. Ancak kendi özel hayatımızda da bu yıl üzücü birkaç olay yaşadık. Umarım tekrarları olmaz.

Geleneksel “Yılımın Özeti” yazısına hoş geldin sevgili okur. Biliyorsun, biraz uzun bir yazı oluyor bu. 2018 yılında, her ay neler yaptığımı şöyle bir özetliyor, sonrasında ise bir önceki yıl koyduğum hedefler ile bir sonraki yılın hedeflerine yer veriyorum. Blogla ilgili istatistikleri de paylaşıyorum.

Her sene yazdığım üzere, 31 Aralık tarihi meslek hayatımın da işe başlama yıl dönümleridir. Kadere bak ki nasıl altı sene önce Bilecik‘te 31 Aralık günü işe başladıysam, Eskişehir’de de geçen yılın son günü, işe başlamıştım. Son günler yarım gün olduğu için Ocak ayının 2. günleri genelde yıl dönümleri oluyor. Bu yıl Eskişehir’de iş yerindeki mesaimin büyük bir kısmı “Sıfır Atık Projesi” çevresinde döndü. Pek çok sunum ve eğitim programı düzenledik bu konuda. Bir de grafik tasarım işlerimiz epey yoğundu. O açıdan sevgili iş arkadaşlarıma yazının en başında teşekkür edeyim. Bilecik’te kalan eski dostları da unutmuyorum elbette. Onlara da selamlar olsun.

Ocak 2018:

Bu ay bloga 5 yazı yazmışım. Eskişehir’deki iş yerine alışmakla geçti bu ay. Bir de ay sonuna doğru “Süper Kanlı Mavi Ay” isimli bir dolunay yaşandı. Aynı ay içerisinde iki dolunay olması bu yılın en müthiş gök olaylarından bir tanesiydi. Yıl boyu aksamayan tek şey dolunaylarım ve onların yazıları oldu.

Şubat 2018:

Bloga 6 adet yazı yazmışım. Bu ay Volkan Türkiye’ye gelmişti. Çok özledim yahu Volkan’ı da. Uzun süre oldu görüşmeyeli.

Okumaya devam et

Cengiz Tural Workshop’a Katıldım

ctural01Geçen hafta perşembe günü işten çıkıp Halil Abi‘yle biraz vakit geçirdik. Sonra eve doğru geçerken Alper aradı. “Ben bugün gecikeceğim, sen Cengiz Tural’a yalnız git” dedi. Lan! Cengiz Tural Eskişehir’e geliyordu! Ben bunu nasıl unutmuştum?

Aslında tüm mevzu ben geçen haftalarda şehir dışındayken olmuştu. Şehrimizin iddialı müzik marketlerinden Music Store, O Ses Türkiye‘de zaman zaman orkestranın da önüne geçen performansı sayesinde, son yılların en popüler davulcularından biri olan Cengiz Tural’ı bir workshop için şehrimizde ağırlıyordu. Alper sağ olsun ikimiz için birer davetiye aldı. Etkinlik günü geldiğinde de kendisi geciktiği için benim yalnız da olsa, gitmemi sağladı.

Etkinlik için saat 19.00’da Public Arena‘ya gittim. Şansıma kapı henüz açılmıştı. Gittim en öne yalnız başıma oturdum. Sonradan mekan doldu. Mekan yarım saat içerisinde herhangi bir grubun konseri varmış gibi doldu. Saat 19.30’da sahneye çıkan Cengiz Tural da bu doluluktan hem memnun hem de şaşkındı. “Bizim What Da Funk ismindeki grubumuzun sahnesine bile bu kadar gelmiyorsunuz“, dedi. Kısaca kendisini tanıttı. Bilmeyenler için 1984 doğumlu ve 1999 yılından bu yana davul çalıyor. Bana göre ülkedeki en teknik davulculardan bir tanesi. Şansı (ya da şanssızlığı) bu müzisyenin, O Ses Türkiye sayesinde tanınmış olması.

ctural02Geçtiğimiz yıllarda, Türk Metal tarihinin en büyük davulcusu Goremaster, Cem Devrim Dursun ile sohbet etmiştik onun hakkında. Cem abi bana, Cengiz Tural’ı beğendiğini, çok büyük ihtimalle onun geçmişinde bir metalcilik olduğunu düşündüğünü söylemişti. Aklımdaki sorulardan bir tanesi buydu aslında. Ancak benim sormama gerek kalmadan kendisi de cevapladı. Çok sıkı bir metalciymiş. Cannibal Corpse dinliyormuş zamanında. Hatta kendi ifadeleriyle, “Hammer Smashed Face’i ezbere söylerim, gerekirse distortion’a boğarım”. 

Cengiz Tural, gerçekten komik, sempatik, sevecen bir insan. Olması gerektiği yerde çok ciddi, bir öğretmen tavrına sahip. Üç saatten biraz fazla süren workshop boyunca sekizlik ve onaltılık notaların gruplamalarından bahsetti. Ama benim için en önemli kısımlar “Duyum” ile ilgili anlattıklarıydı. Bir de “tarza göre sahip olunması gereken” yaklaşımları çok iyi açıkladı. Epey moralim bozuldu mu? Evet. Çünkü adam çok iyi, çok çalışmış, çok emek vermiş ve hala kendisini yeterli görmüyor. Sürekli çalışıyor. Çalıyor ama çalışıyor da 🙂 Şaka bir yana, özellikle nota bilmekle ilgili söyledikleri beynime kazındı. Bana yepyeni ufuklar açtı.

Cengiz Tural, iyi davul çalabilmek için gerekli olan en önemli şeylerden birinin İngilizce bilmek olduğunun altını defalarca çizdi. Çünkü ancak bu sayede en doğru kaynaklara erişilebilir. Bu konuda sonuna kadar haklı. Okulda gördüğümüz mühendislik eğitiminde de bize sürekli dikte edilen buydu. Öğrenim boyunca, İngilizce sayesinde ödevlerimizi yapabildik. Bu noktada, “güzel davul çalabilmek için nota bilmek ilk öncelik olmayabilir ama İngilizce öyle” diyerek noktayı koydu.

ctural04

Katılan kitleye yönelik, 2000’lerde doğan jenerasyon için yaptığı “Instagram jenerasyonu” tespiti muazzamdı. Küçük (muhtemelen 4-5 yaşlarında) bir kız çocuğu sordu: “O Ses Türkiye’yi izliyor musun?” Cevap verdi: “Evet, ama arkalardan izliyorum.” 🙂 Bir başka arkadaş, sahneye çıkıp şarkı söylemek istedi. Usta kırmadı bu arkadaşı. Meğer arkadaş, O Ses Türkiye seçmeleri yapılıyor sanmış öyle gelmiş 🙂 Soru faslında bir sürü komik soru soruldu. Sağ olsun, bıkmadan usanmadan hepsine cevap verdi.

ctural00

O Ses Türkiye’de

Workshop esnasında sürekli olarak Eren Başbuğ‘un ismini andı. Bu arkadaşımız, belki de ülkemizden çıkan en yetenekli klavyecilerden. Dream Theater‘ın klavyecisi Jordan Rudess‘la çalışmaları var. Üstelik çok da iyi besteleri var. Progressive müziğin ülkemizdeki öncülerinden olmaya aday bir arkadaşımız. Cengiz Tural da kendisiyle çalışıyor. Tural’ı, “sadece O Ses Türkiye’nin davulcusu” olarak tanıyanlar da ilk duyduklarında çok şaşırıyordur muhtemelen. Ancak öylesi progressive bestelerin altından kalkabilecek az sayıdaki isimden biri bana göre.

 

Son kısımda, Dream Theater’ın “legend” parçası “The Dance Of Eternity“i çaldı. Grup bu parçayı yıllar önce kendi davulcularını seçerken kullanmıştı. Audition’lar sırasında Mike Mangini ile Marco Minnemann, muhtemelen saatler boyunca aynı şarkıya çalıştıkları için ezberden çalabilmişlerdi. Tural, workshop esnasında notadan çaldı. İşte bu da bana aradığım bir başka sorunun cevabını verdi.

ctural03

Kendisi çok büyük bir davulcu. Çok önemli isimlerle güzel işler yapmaya devam ediyor. Onun tavsiye ettiği davulcuların başında ise Doğaç Titiz geliyor. Oturup izlemekten, takip etmekten asla vazgeçmeyin, diyor. Etkinliğin sonunda ben önce Özcan Yapıcı‘yı tebrik ettim, böyle kaliteli müzisyenlerle tanışma imkanını bize sağladığı için. Ayağına sağlık Cengiz Tural. Seni tanımak çok keyifliydi. Şimdi o müthiş performansı izleyelim:

 

TEDx Odunpazarı Böyle Geçti

Aniden ortaya çıkan ve beni yatağa mahkum eden bir hastalık dönemini de atlattıktan sonra kaldığımız yerden devam edebiliriz. Geciken, ama gecikse de o ilk günkü heyecanından bir şey kaybetmeyen blog My Resort’ta, 8 Eylül günü Eskişehir’de ilk defa yapılan TEDx Odunpazarı isimli etkinlik hakkında değerlendirmeler yapmaya çalışacağım.

_program

8 Eylül günü, ne yalan söyleyeyim, biraz da heyecanlı olarak etkinlik saatinden neredeyse bir saat önce mekana gittim. Etkinliğin yapılacağı opera binasına geldiğimde ne göreyim! Mekan şimdiden dolmuştu bile. İnsanlar fuaye alanında kurulu olan stantları geziyor, sohbet ediyordu. “Para babalarını değil, fikir babalarını” izlemeye gelen herkes, biraz da ortamın atmosferine kapılıp nasıl derin konularda sohbetler ediyordu görmeniz lazımdı.

Fuaye alanı. Tıklayın dev gibi olsun.

Etkinlikte numaralı bilet ve protokol olmadığından, insanlar salonda gözlerine kestirdikleri yerleri doldurmaya başlamışlardı bile. Ben de Şevkiye ve Betül‘le buluşacağımdan, bu işi biraz ağırdan aldım. Ancak salon dolmaya başlayınca nihayet kendime bir yer buldum. Kızlar da az sonra geldiler zaten.

Katılımcılara, etkinlik anında da orada bulunan bir 3D yazıcı tarafından üretilmiş kırmızı renkli bir X rozeti hediye ediliyordu. Rozeti cebime koyup konuşmacıların adlarını ve branşlarını bir kere daha kontrol ettim. Etkinliğe katılacağımı duyan Halil abimin tavsiyesiyle Doç. Dr. Oytun Erbaş başta olmak üzere tüm konuşmacıları beklemeye başladım. Okumaya devam et

Köpek Balığı – Gillette Blue 3 – Yusuf Atılgan

Merhaba sevgili okur. Bu yazıda, birbirinden alakasız üç farklı gelişmeden bahsedeceğim. Yıllar önce bu şekilde çoklu yazıları daha sık yazardım. Kendime bir zaman boşluğu uydurdum ve eski günleri hatırlatan bir şarkı eşliğinde yazmaya koyuldum.

Köpek Balığım Öldü

kopekbaligiAkvaryumun en hızlı ve agresif sakinleri olan köpek balıklarımızdan bir tanesinin garip hareketlerini önceki akşam fark ettim. Küçük balık, tamamen yüzeyde yüzüyordu. Hatta buna yüzmek de denilemezdi. Kendini tamamen bırakmıştı suyun akışına. Birkaç ay önce ölen Japon balığım İmpuru, ölümünden önce aylarca bir ters bir düz yüzmüştü. Neler olduğunu anlamaya çalışırken tecrübeli akvaryumcum bana balığın şoklandığını söylemişti. Ve ne yazık ki şoka giren bir balığı düzeltmenin de bir yolu yokmuş. Balığın bir kere denge mekanizması bozulunca en nihayetinde hayatını kaybediyormuş.

Köpek balıklarımızı, Utku ve Hazal‘la birlikte almıştık. Dolayısıyla ikisinin adlarını vermiştik balıklara. Ancak çok benzediklerinden hangisi hangisiydi bilemiyorduk. Bir süre sonra bir tanesi giderek gelişmeye ve küçük boyutlu bir shark‘a dönüşmeye başladı. Okumaya devam et

Bir Bahar Dolunayı – Mart’ın Son Akşamı

mesutmatizDışarı müthiş bir hava var. Soğuk değil, tatlı bir esinti var sadece. Bunu söyleyince insanlar şaşırır ama, ben çok üşürüm. Soğuğa karşı öyle pek de dayanıklı değilim. Bu akşam işte öyle bir akşam. Kalabalığız epey. İstanbul var bir tane. Pek heyecanlılar. Oradan oraya savruluyoruz. Yollar, insanlar, mekanlar değişiyor, küçük ekibimiz hep aynı kalıyor. Gece bitip herkesle öpüşünce, başımı bir de kaldırıyorum ki sen! Dolunay, uzaklardaki bir çift göz, tüm şiirlerin ilhamı, tüm öykülerin kaynağı, Merhaba! Okumaya devam et

Dolunay’ın Hüznü

Şubat sensiz geçti ancak düşlerim hiç bitmedi. Sen hiç eksilmedin.

subatmoon003Bu yıl hiç ölüm olmasın diye ümit ederken, halamın eşi, biricik abimiz, Yaşar Ustamızı kaybettik. Böylesi bir ölüm sersemletiyor insanı. Ne yapacağını, ne düşüneceğini bilemiyor. Ancak tabutun üzerine eğilmiş bakanları izleyebiliyorsun uzaktan. Ağlayamadım. Düşündüm uzun uzun. Gelene gidene baktım. Konuşulanları dinledim. Hayattayken, onu son gördüğüm anları düşündüm hep. Mekânın kızlarının yanı olsun canım ağabeyim. Geride kalan bizler seni hiçbir zaman unutmayacağız.

Ve kış bitiyor, baharın ilk gününde kar yağıyordu nihayet Eskişehir’e. Başımızı kaldırıp göğe baktığımızda sen parlıyordun sonunda. Kim bilir neredeydin, neler yaptın ve hangi gözler güldü gözlerinin içine… Sonunda sıra bize geldi ve ritüel başladı yine. O gece biz de “Paramparça” olmuş bir halde çıktık salondan. Bir kadın seni göstererek “Ne kadar da güzel dolunay!” dedi. Ne kadar da güzel dolunay. Halil Abi döndü ve güldü, “Çiftçi ne olacak senin bu dolunaylar?” Bilmiyorum.

subatmoon004

Sinemanadolu’da Dolunay

subatmoon002

Alper’in Ankara’da gördüğü

Üzülüyorum. Bu yılın da böyle geçecek olmasına üzülüyorum. Şu satırları yazarken (yetmezmiş gibi) hastalıktan kırılıyorum. Nedense biraz üzgünüm ve bıkkınım bu aralar. Ölüm mü beni üzen, yokluk mu? Yoksa beynimi kemiren gerçeğin, pis kokulu artıkları mı? Soruyordular seni bana önceleri. Küstüm, diyordum. Çok üzüldüm ve küstüm. Nasıl da inandırdım kendimi buna. Sonra o sahipsiz şiiri okudum bir gün ve günüm aydınlandı. Hevesle yutkundum iki yıl sonra.

Küsmek nedir bilir misin?
Küsmek dürüstlüktür…
Çocukçadır ve ondan dolayı saftır.
Yalansızdır.
Küsmek; seni seviyorumdur.
Vazgeçememektir.
Beni anlatır küsmek.
Kızdım ama hala buradayımdır, gitmiyorumdur, gidemiyorumdur.
Küsmek; nazlanmaktır, yakın bulmaktır, benim için değerlisindir.
Küsmek; sevdiğini söyle demektir,
“Hadi anla” demektir.
Küsmek; umuttur, acabaları bitirmektir, emin olmaktır .
Yani, diyeceğim o ki:
Ben sana küstüm!

Her neyse, çok hastayım. Ne kadar sakınsam da kendimi, geldi dokundu bana illet. Umarım kısa sürede toparlanırım. Zira yazılacak o kadar çok şey birikti ki herhalde aralıksız yazsam bir hafta sürer. Aysun‘a ve Alper‘e bu yazıda kullandığım iki görsel için teşekkür ederim.

subatmoon001

Aysun’un bize göz kırpan çizimi 🙂

 

Antalya’da Sulu Bir Macera

Lobiye girdiğimizde gözlerimiz kamaştı. Öyle ahenkten ya da göz alıcı şeylerden dolayı değil ama. Evet, ortada bir göz alıcılığı vardı ancak bu durum tamamen ortamın ve ortamdaki nesnelerin bembeyaz rengiyle alakalıydı. Resepsiyonun uzattığı kalem bile beyaz renkteydi. Yüksek tavanlı odanın içerisinde renkli olan tek şey akvaryumunda salınan turuncu renkli Japoncuk ile “Hoş Geldiniz” diyen görevlinin yemyeşil gözleriydi.

Kısa süreli bir şaşkınlıktan sonra nihayet kaydımızı yaptırabilmiştik ve odalarımıza doğru yola çıktık. Biz kimdik? Erdem Abi, Murat Abi ve ben. Farklı katlarda, farklı odalara yerleşecektik. Aşağıdaki bembeyaz hengameden sonra asansöre binip ufuktaki denizin rengini görünce içim ferahladı. Ancak asansör kata gelip simsiyah halılarla kaplı bir koridora çıkınca ilk defa küfrettim.

Odanın kapısını açıp odaya girdiğimde ise başımın döndüğünü hissettim. Odada her yerin ve her şeyin bembeyaz olmasına ilave olarak bir de üç duvarı kaplayan devasa aynalar vardı. İki duvarın tam ortasında durup aynaya baktığımda iç içe geçmiş milyonlarca beni gördüm. Bu görüntüye birazcık bakmak başımı döndürdü.

İlk gün böyle geçti. Yorgunluktan pek bir şey yapamadım. Bir süredir okumakta olduğum serinin son kitabını okudum. Sonra uykum geldi ve bembeyaz yatağa uzandım. Tam bir simetriyle ortaladım yatağımı, hep böyle yaparım. Gözlerim kapanırken dışarıda, uzaklardan geçen bir motorsikletin sesini duyduğumu hatırlıyorum.

Sabah uyandığımda yatağın sol yanında uyandım. Sağ yanımdaki boş kısma elimi koyduğumda hala sıcacık olduğunu fark ettim. Demek ki uyanmadan hemen önce sola dönmüşüm ve orada uyanmışım.

Antalya’ya yine bir eğitim programı için gelmiştik  ve bu sefer dört küsür yıllık meslek hayatımın “en çok arkadaşa denk geldiğim eğitimi” oldu. Birlikte gittiğimiz ekip haricinde Ersil, adaşım Mesut, Ahmet, Ferit, Harika ve Cemil Bey şu an aklıma gelenler. İnan bir o kadar da buraya yazmadığım var.

İkinci gün bu saydığım ekibin bir kısmıyla otelin lobisinde buluşup dertleştik. Evet, bizler sıradan insanlar gibi sohbet etmeyiz, dertleşiriz. Çünkü hepimiz dert erbabıyız 🙂 Gecenin bir köründe odaya çıktığımda burnuma aşina olmadığım bir koku geldi. Baktığımda balkon kapısının aralık olduğunu gördüm. Gidip kapıyı kapattım. Banyoya yeni bırakılmış havlulardan birinden geliyordu bu koku. Gayet hoş bir parfümdü. Ama ben küfrettim. Muhtemelen daha önce bir kadının kullandığı bu havluyu yıkamadan odama getiren kişiye kızdım için için.

Saate baktım iyice geç olmuştu. Dedim ki bir duş alayım. Duşa girdim. Kaynar suyun buharı tüm kabini doldurdu. Hızlıca yıkandım  ve çıktım. Havluyu almak için lavabo aynasının üzerindeki rafa uzanınca kalbim durdu adeta. Aynanın buğusuna iki sözcük yazılmıştı: “Merak Ediyorum…

Hemen havluyu üzerime sarıp odanın içerisinde geçtim. Duşa girerken banyonun kapısını açık bırakmış olacaktım ki içerideki aynaların da bir kısmı buğulanmıştı. Ama ne başka bir şey yazılıydı ne de odada kimse vardı. Üzerimi giyinip yatağa uzandım. Sonradan aklıma geldi. Muhtemelen benden önce kalan kişilerin marifetiydi bu. Cama sürülen bazı maddelerin yalnızca özel durumlarda okunabildiğini biliyordum. Bazen iş yerinde ben de yapıyordum böyle şeyler. Muhtemelen bu yazı da öyle bir “şakadan” kalmaydı. Uyudum ama ışığı açık bırakarak…

Ertesi gün Ersil’e, Talat Bey’e, Erdem Abi’ye ya da Mesut’a durumdan bahsetmeyi düşündüm. Sonra vazgeçtim. Bu arada otelde gerçekten kaliteli yemek çıkıyordu. Takdir ettim. Yeme içme faslı, ders faslı falan derken gün boyunca odama uğramadım. Söylemezsem olmaz, Talat Bey‘le falezlere gittik. Güneş henüz batmamıştı ve manzara harikaydı. Akşam da yemekten sonra, Ahmet ve Ferit’le, birkaç yıl önce Halil Abi‘yle birlikte gezdiğimiz sokaklarda dolaştık. Kaleiçi‘nde gezdik.

Gece odaya döndüğümde ertesi gün döneceğimiz için biraz heyecanlıydım. Bu tür eğitimlere otomobille gelmek harika oluyor. Müthiş bir hareket kolaylığı sağlıyor. Valizimi toparlayıp ertesi gün hareket etmek için gerekli olan her şeyi hazırlamıştım. Kitabım, notlarım ve tılsımım. Gözüm karşımdaki duvarda yer alan büyük aynana takıldı. İlk gün yaptığım ve başımı döndüren o hareketimi anımsadım ve yine odanın tam ortasına geçtim. Kollarımı iki yana doğru açtım. Önümdeki ve arkamdaki aynalarda duran binlerce ben de aynısını yaptılar. Kollarımı kanat çırpar gibi sallanmaya başlayınca, diğer benler de aynısını yapmaya başladılar. Başım dönmüyor bilakis çok eğleniyordum.

Bir saniyeden daha bir kısa bir süre orada duran benlerden birinin kollarını sallamadığını gördüm ya da gördüm sandım. Ürpererek durdum. Yine aynı hareketi yaptım  ve yine aynı görüntüyü bu sefer daha uzun süre gördüm. Altıncı sıradaki ben, ben değildim zira yaptığım şeyi yapmıyordum. Küfrettim ama korkudan. Parasını misli misli ödetmeyeceklerini bilsem önümdeki aynayı parçalardım o anda. Korkup hemen yatağın yönünü değiştirdim çeke çeke. Bir önceki gece ışıklar açık uyumuştum. Bu sefer televizyonu da açık bıraktım. Arada bir başımı kaldırıp aynaya bakıyordum ve iç içe geçmiş binlerce benin de aynısını yaptığını görüyorum. Altıncı sıradaki bile. Böyle böyle uyumuşum.

Sabah telefonum hiç olmadığı kadar yüksek bir sesle çalıyordu ya da bana öyle gelmişti. Arayan Murat Abi’ydi, yola çıkacaktık ve ben geç kalmıştım. Kurduğum iki alarmı da duymamıştım. Alarmlardan bir tanesi çalmamıştı ve diğeri ise susturulmuştu! Bunu ben yapmamıştım. Murat Abi’nin telefonunu açtığım an gözüm valizimin üzerine bırakılan bir notta yazan birkaç sözcüğe ilişti, yutkundum ve telefona cevap veremeden kapattım: Hala merak ediyorum…

Anlatacak Çok Şey Var

Bazen oluyor böyle. Geriye  dönüp baktığım birkaç fotoğraf, okuduğum birkaç satır yazı aklıma onları, yüzleri ve binleri getiriyor. Ben de açıyorum boş bir sayfa ve başlıyorum yazmaya. Blog tutmanın en güzel yanı, aklınıza anlık olarak gelen fikirleri bulabildiğiniz her yere not ettikten sonra, zaman geçip unuttuğunuz onca fikri yeniden bulduğunuz anlardır. Telefonum, not defterim, iş yerindeki çekmecem böyle notlarla ve fikirlerle dolup taşıyor. Zaman, bu fikirleri rafine ederek, bazen de birleştirerek ortaya bir şeyler çıkarmamı sağlıyor. Bazen yeni bir yazı, bazen de yeni keşifler.

Çirkinlik ve çirkeflikle mücadele ediyoruz. Bülent Abi‘yle kurduğumuz gizli bir örgütümüz bile var. Nihayet ellerini havaya kaldırdı ve teslim oldu. Görüyoruz sevgili okur, düzen değişiyor. Eticin‘in ortaya koyduğu çözüm yolu aklıma yattığından beri uğraşıyorum. Gizlice.

oylesi00Şu gün çok mutluyduk. Çok uzun zaman oldu gerçi yaşanalı. Ancak, mutluyduk. Sonra işler hepimiz için biraz kötü gitmeye başladı. Şimdi soruyorum her birine, en mutlu olduğumuz an gece yastığa başımızı koyduğumuz an.

oylesi02Türker‘le değişik işler yapıyoruz. Yıllar sonra yeni bir Adobe yazılımı öğrenmek harika oldu: Encore. Bu yazılımla, profesyonel DVD ve bluray menüleri hazırlayabiliyoruz. Henüz bluray yazıcımız olmadığından şimdilik DVD yetiyor da artıyor bile. Uzun süre planladıktan sonra, Sabhankra‘nın Live at Roxy konseri için bir DVD hazırladım. Birkaç ufak güzelleştirmeden sonra MCA Productions etiketiyle sunacağım.

oylesi01

oylesi04Geçen gün, evde kullanmadığım 12 volt 7 amperlik bir akü buldum. Uzun yıllar önce almıştım ancak neredeyse hiç kullanmamıştım bu aküyü. Önce şarj ettim. Daha sonra akü başlarına uyumlu soketlerle birkaç bağlantı kablosu yaptım. Şimdi bu aküyü kullanarak plakçalarımı çalıştırabiliyorum. Netbook’um için soğutucu fan çalıştırabiliyorum. Havalar biraz daha ısındığında da piknikte mangal yaparken işime yarayacak bir fan yapacağım 🙂

Geçen hafta Halil Abi‘nin tavsiyesiyle Varolmayanlar isminde bir kitap okudum. Doğu Yücel‘in kitabı. Fantastik bir öykü. Idefix‘ten kargo bedava denk getirip satın aldım. oylesi03Kitapla ilgili apayrı bir yazı yazmayı planlıyordum. Ancak, kitabın sonunda öyle bir hayal kırıklığına uğradığım ki böyle bir iki paragrafla geçiştirmeyi daha uygun buldum.Sanki yazar bu kitabı üç zamanda ve üç farklı ruh halinde yazmış. Kitabın ilk yarısı yani ilk ruh halinde sanırım öykünün izleyeceği yol hakkında pek bir fikri yokmuş ve upuzun bir giriş yapmış. Öyküyü kurması, kurgunun temelini atması kitabın aşağı yukarı yarısını almış. Kahramanımız, ailesi olmayan, işinde başarılı, yakışıklı, yatakta yetenekli ve biraz sosyopat bir tip. Klasik. Belki de bilerek böyle ideal, tipik bir kahraman kurguladı Yücel. Kitabın bazı bölümlerinde “spor yapmak” olarak kodlanan sevişme vurguları bir süre sonra baydı, öldürdü bitirdi beni. Ne gerek var? Eh, böylesi upuzun bir girizgahtan kopmuyorsunuz.

Kitabın yarısından itibaren aradığımızı buluyoruz. Koşuşturmaca başlıyor. Eğer bir Türk metal müziksever iseniz Doğu Yücel’in müzik yazarlığı kimliğinden de aşırdığı bir takım süslemeler le öykü daha bir keyifli hale gelecektir. Kitabın vadettiği fantastik doku işte burada başlıyor. Tutunamayanlar‘a çakılan okkalı bir selam, internet fenomenlerine satır aralarında göndermeler, “aslında sebebi buydu” tipi son dakika çözümleri derken kitabın son 15-20 sayfası gelip çatıyor. Bu anlattığım ikinci bölümde Yücel, kesinlikle ilham perisini bulmuş, öpmüş ve hatta kitabında da artık bahsetmeyi bırakıp rahat bir nefes aldırdığı gibi “spor bile yapmış” olabilir. Akış olağanüstü. İşte o son 15-20 sayfayı okuduktan sonra bendeki hayal kırıklığı ise görülmeye değerdi. Aklımda uyanan fikir oldu. Yayıncısı, Yücel’i sıkıştırdı ve kitabı yetiştirmesini söyledi. O da olabilecek en basit ve yakışmayacak şekilde bunu yaptı. Üzdü, hem de çok üzdü. Halil Abi’ye yazdım. Buraya yazdığımı ona da yazdım. Güldü ve “ben de aynen bu şekilde düşündüm” dedi. Buna rağmen yine de Varolmayanlar, okunması gereken bir kitap. Doğu Yücel’i Blue Jean ve Head Bang dergilerinden okuyanlar için söylüyorum, alıp kütüphanenize ekleyin. Bizden bahsediyor, varolmayanlardan! (Bak, ben de burada kitaptaki gibi yaptım ve finali aceleye getirdim.)

İyi geceler. Çok öptüm.

Otel Hikayeleri Serisi – Elveda

antalya01Oteldeki son günüme uyandığımı bilmiyordum (öğleden sonra olacakları bilmiyordum). Sabah yarım saat daha erken uyandım. Duş almak istedim önce. Ama daha sonra vazgeçtim. Hiç iştahım olmadığı halde kahvaltıya geçtim. Bu otelin kahvaltıları biraz garip. Diğer günlerden farklı olarak bugün eğitim saat 9.30’da başlayacaktı. Önceki akşam Bilecik’ten Yasin ve Elif gelmişlerdi aynı otele fotoğrafçılık eğitimi için. Kahvaltıda görüştük biraz. Daha sonra ben tam saatinde salona geçtim. Salon bomboştu. Dışarıda yağmur çiseliyordu.

Şimdi en uzak pencereden görüyorum denizi. Kıyıya yakın çam ağaçları olmalı. Uç dallarını seçebiliyorum. Deniz, ufukta bir grilikte kayboluyor. Sonunu görebiliyorum ama sınırını seçemiyorum, gök nerede başlıyor, Tembelliği bırakıp ayağa kalkıyorum. “Otur oturduğun yerde” diyen ‘ben’e inat, pencereye doğru yaklaşıyorum. Manzara inanılmaz! Deniz kudurmuş, köpürüyor; dalgalar kumsalı dümdüz etmiş. Uzaktan ne kadar da kusursuz görünüyor. Bakıyorum, gerilerden kopup geliyor ve neredeyse üç metreyi buluyor dalgalar. Korkutucu. Orada çam ağaçları gerçekten de varmış. Sahilin bittiği yerde, yüz metre kadar içeriden başlıyorlar. Deniz böyleyken yağmur başlıyor ve şiddetleniyor. Toprak yıkanıyor, süzülüyor ve denizle kavuşuyor.

Ben böyle hülyalara dalmışken salon dolmuştu bile. Özel atıklara her zaman sempatiyle yaklaşmışımdır sevgili okur. Bundan olacak sunumlar su gibi aktı gitti. Öğle yemeğini Yasin’le birlikte yedik. Öğle yemeğinden sonra ise bizi bir sürpriz bekliyordu. Cuma günü sabahtan yapılacak olan eğitim programını bugün öğleden sonraya sığdırmışlar. Böylece cuma günü boşa çıkmış oldu. Eh bu durumda bizim de dönüş biletlerimizi erkene almamız için fırsat doğmuş oldu.

Bilet işlerini ayarladıktan sonra Halil Abi‘yle saat 17.30 civarında otelden ayrıldık. Planımız Antalya‘da Kaleiçi‘nde gezmekti. Beklediğimiz otobüs biz daha durağa gitmeden gelmiş durmuştu bile. Böylece hemen binebildik. Yaklaşık yarım saat sonra Işıklar Caddesi‘nde indik. Burada Pamukkale Turizm’in acentasını bulup servis saatini öğrendik.

antalya03Yolculuklarıma çıkarken yanıma küçük çantalar almayı tercih ediyorum. İşte bunun faydasını Antalya’da gördüm sevgili okur. Gezerken hiç sorun yaşamadım. Halil Abi’yle önce karnımızı doyuralım istedik. Ben bilmiyordum ama Antalya’nın piyazı çok meşhurmuş. Biraz şans, biraz tecrübeyle Şişçi Cafer & Piyazcı Cengiz iştirakiyle kurulan bir işletmeye rastladık. Oturduk, siparişi verdik. Halil Abi sorduğunda “ben çok piyaz sevmem” demiştim. Meğer ben hayatımda piyaz yememişim ki! Bir piyaz düşünün, tahinle yapılsın! Yok artık!

Hayatımda yediğim en muhteşem antalya02piyaz ve şiş köfte eşliğinde karnımızı doyurduk. Her eğitimin bir “en iyi anı” vardır, bu eğitimin en iyi anı da işte bu andı sevgili okur. Yemekten sonra Halil Abi’yle dolaşmaya başladık. Yıllar önce konser için geldiğimiz Kaleiçi’nde yıllar sonra yeniden geziyordum işte. Biz o zaman geldiğimizde sezondaydık elimi sallıyorduk Ruslara değiyordu, sapık diyorlardı dokunduğumuz için. Şimdi ise Kaleiçi bomboştu. Burada küçük bir mekana oturduk. Epey güzel muhabbet ettik. Daha sonra biraz daha dolaşıp başka bir mekana geçtik. Hayatımda dinlediğim en rahatsız edici canlı müzik performansı eşliğinde vakit geçirdik burada da.

Saat 22.00’ye doğru Halil Abi’yle vedalaştık. O otele geri dönmek üzere şehir içi otobüs durağına, ben de Otogar’a gitmek üzere Pamukkale Servis Durağı’na gittim.

Burada başıma ilginç bir olay geldi. Ben durakta beklerken küçük bir kızın elinden tutan bir adamın bana yolun karşısından dik dik baktığını fark ettim. Yanlarında ise tahminen yirmi yaşlarında bir genç kız daha vardı. Adam bana baktı baktı ve sonra yanıma doğru gelmeye başladı. Adam yanında iki kız olduğu halde yavaşça yanıma yaklaştı. “Merhaba” dedi. “Merhaba” dedim. “Servis mi bekliyorsunuz?” dedi. “Evet, Pamukkale” dedim. Adamın birden yüzü değişti, güldü. “Tamam kızım burasıymış” dedi. Sonra konuşmaya başladık. Nereye, ne iş yapıyorsunuz falan. Yanındaki küçük kız babasının elinden asılıyor, kendini bırakıyor, sağa sola sallanıyordu. Çocukken ben de anneme böyle işkence ederdim. Sonra kız birden “Aaa baba aya bak yuvarlak” dedi. Adam yukarıya doğru baktı. Gerçekten de ay pırıl pırıl bir dolunaydı. “Evet kızım bu gece tam ay varmış” dedi. Ben ekledim “Dün ve bugün dolunay. Ben takip ediyorum da.” Böyle deyince adamın büyük kızı hemen mesleğimi sordu. Çevre mühendisi olduğumu söylediğimde kız bir anlam veremedi. Zaten tam o anda da servis geldi.

antalya04Servisle kırk dakikalık bir Antalya turundan sonra Otogar’a ulaştık. Saat 23.30’da Eskişehir otobüsüne bindiğimde gözlerim kapanmak üzereydi. Yine de sürekli uyudum diyemem. Epey bir müzik dinledim. Bir Avuç Dolar İçin‘i izledim berbat bir Türkçe dublajı olmasına rağmen. Hatta bilgisayarla internete bile girdim. Sabah 05.30’da Eskişehir’e ulaşmıştık. Buz gibi eve girene kadar pek bir şey düşünmedim. Buz gibi yatağa girdiğimde de aklımda bir düşünce yoktu. Sonra aklıma geldi ve mesaj attım. Sonrası yok.