Tag Archives: halil abi

Proofhead Türk Telekom Arena’da!

ttarena03Galatasaray‘ın bu seneki kötü gidişatı malum. Oysa ki sezon başında büyük bir heyecanla ilk defa Passo Lig kartlarımızı almıştık grup olarak. Ancak aradan geçen zamanda takımın giderek daha ruhsuz bir oyun ortaya koyması ve bir takım başka aksaklıklar sebebiyle günden güne sinirleri bozan, canları sıkan bir Cimbom izler olduk. Ancak bir düşen bin kalkan takımımıza ne olursa olsun sırt çevirmeyecektik. İşte böyle böyle sohbet ederken, birden bire ortaya çıktı Alanyaspor maçını izleme fikri. Türk Telekom Arena‘da oynanacak maçın hem günü hem de saati, Eskişehir’den gidip gelmeye çok uygundu.

Fazlaca düşünmeden Yunus Emre girdi sağ olsun biletleri aldı. Telefona biletiniz alındı diye sms gelince Caner de ben de çılgınlar gibi sevindik. Bir kişi passo sistemi üzerinden en fazla dört adet bilet alabiliyor. Bilet aldığı kişilerin de muhakkak suretle ev sahibi takımın passolig kartına sahip olması gerekiyor. Bu arada, biz henüz ilk seferde tecrübe ettik ki alınan biletin hiçbir şekilde iadesi mümkün değil. Sadece bileti bir başka aynı takım taraftarına transfer edebiliyorsunuz. Bu durumda dahi paranızı geri almanız mümkün değil. Transfer ettiğiniz kişiden elden istemek gerekiyor parayı.

Bizim bir anda gelişen bu planımız son anda Halil Abi‘nin gelememe riskiyle sarsılınca şu yukarıda anlattığım durumu yaşadık. Ancak neyse ki Halil Abi büyük fedakarlıklarla gelmeyi başardı.

Cumartesi günü saat 13.00’te buluştuk. Önce Batıkent’e gidip eski evden iki tane kış lastiği alıp bagaja yükledik. Bu lastikleri Kocaeli‘de babamlara teslim edecektik. Daha sonra da Halil Abi’yi evinden alıp yola çıktık.

Eskişehir’de buz gibi ve gri renkli bir hava vardı. Bozüyük’e yaklaştıkça kar yağmaya başladı. Bozüyük öyledir, Eskişehir’e göre her zaman daha soğuktur. Bilecik’e yaklaşırken yavaş yavaş kar kayboldu, tünel mevkini geçtikten sonra ise abartmıyorum güneş açtı. Biz böylece beklentimizden farklı olarak gayet güzel bir trafikte seyretmeye başladık. Bilecik’in girişinde bir tesiste durup önceki gün Eskişehir’den aldığım bir siparişi vermek için Soner Abi’yle buluştuk. Ayak üstü görüştük, fazlaca oyalanmadan ayrıldım.

ttarena01Kocaeli’ye kadar sorunsuz devam etti yolculuk. Kocaeli’de de Kandıra gişeleri denilen yerde otobandan çıkıp İzmit Otogarı‘na döndük. Orada yol üstünde bu sefer babam ve kardeşim bizi bekliyordu. Eskişehir’den getirdiğimiz kış lastiklerini orada bırakıp yine vakit kaybetmeden yola devam ettik.

Çok iyi bir saatte, saat 17.00’yi biraz geçe İstanbul‘a ulaştık. Telekom Arena’nın belki de ne güzel tarafı (en azından şehir dışından gelenler için) ikinci köprüyü geçtikten sadece birkaç kilometre sonra olması. Biz böylece köprü trafiğinden başka bir trafiğe girmeden doğruca stadyuma gittik.

ttarena07

Stadyumun arkasında bir AVM var: Vadistanbul. Stadyuma çok yakın ve hatta yürüme mesafesinde. Vakit kaybetmeden bu AVM’nin en alt katındaki otoparka aracımızı bırakıp (bu arada Yunus Emre’nin arabasıyla gidiyorduk) karnımızı doyurmak için üst kata bir çıktık ki neredeyse ağlayacaktık o an! Yüzlerce sarı kırmızılı taraftar kadın, erkek, yaşlı, genç, çocuk, aileler tıpkı bizim gibi AVM’de vakit geçiriyorlardı. Şimdi bu yazıyı okurken şunu düşün. Biz Eskişehir’de yaşıyoruz ve burası özellikle Eskişehirspor taraftarlarının büyük kısmının inanılmaz tutucu olduğu bir şehir. Burada diğer takımların taraftarlarına toleranslı olamıyor kimse. Üstelik bu hoşgörüsüzlüğü şehrin yerel basını da destekliyor. Her sene süper ligde, örneğin Galatasaray ya da Beşiktaş ya da bir başkası şampiyon olduğunda, hiçbir taraftara şampiyonluk kutlatmıyorlar ve bunu da gururla “Türkiye’de bir tek Eskişehir’de kutlanmadı” diye haber yapıyorlar. Eskişehirspor’a zarar veren çok şey var. Ancak bu bahsettiğim hoşnutsuzluk bana göre en büyüğü.

Neyse, biz her tarafta sarı kırmızılı renklere bürünmüş futbol severleri görünce dibimiz düştü. O huşuyla oturduk yemeğimizi yedik. İstanbul’da, Eskişehir’in aksine müthiş güzel bir hava vardı. Maç olmasa o AVM’nin yemek katındaki o terasta saatlerce oturabilir, ellerini tutup duymak istediklerini anlatabilirdim. Neyse ki maç yakındaydı.

ttarena02

Maçın başlamasına bir saat kala aynı kattaki ücretsiz hava ray sistemine bindik ve AVM’den doğruca stadyuma giden bir hat üzerinden beş dakikada stada ulaştık. Yine beni mazur gör, hayatında ilk defa tuttuğu takımın stadyumuna gelen biri ne hissederse ben de öyle hissettim: Mutluluk, heyecan, daha önce gelmemenin pişmanlığı ve birazcık da utancı.

ttarena04

Bulunduğumuz noktadan stat bu şekilde görülebiliyordu

Maça henüz bir saat vardı ve daha fazla beklemeden tam dört üst aramasından geçip oturacağımız bölüme girdik. Sahayı müthiş gören bir tribündeydik. Hiç birimiz keşke demedik. Stat yavaş yavaş dolmaya başlamışken kale arkası tribün coşmaya başlamıştı bile. Maç başladığında tuvaletle falan uğraşmak istemediğim için yanımdakilere “beni burada bekleyin, buradan ayrılmayın” diyerek lavaboya girdim. Üç dakikadan kısa sürede çıktım bir de gördüm ki beklemelerini söylediğim yerde değiller. Böyle olunca ben de doğrudan oturacağımız yere yöneldim. Oraya değil ama biraz daha önlerde yer alan koltuklara geçtim. Belirttiğim yerden ayrılmamalarını söylediğim ekip on beş dakika sonra yanıma geldiler. Hepsine bravo 🙂

ttarena05

Takımlar sahaya çıktı. Rakip takımı yuhaladık. Niye yaptık onu da bilmiyorum. Tribün kültürüm olmadığı için zaman zaman, özellikle kale arkası tribünün neye kızıp ıslıklamaya yuhalamaya başladığını bir türlü kestiremedim. Olsun.

Şimdi burada dakika dakika maçı anlatmayacağım. Çok kısaca bahsetmek gerekirse maçın henüz en başında, dördüncü dakikada bir gol oldu. Biz yıkıldık adeta. Caner bana döndü “her hafta gelelim lan” dedi. Ama gelinmeyecek gibi değil ki… Sonra birden ıslıklar yükseldi. Hakem VAR‘a gitmiş. Pozisyon ofsaytmış. Tabi yuhlamalar falan… Sonra yirminci dakikada penaltıyla kendimizi kaybediyoruz, vuruş gol olunca bir kez daha stat yıkılıyor.

İlk yarı böylece ite kaka karşılıklı ataklarla geçiyor. İki gol de hemen önümüzde olunca keyiften dört köşeyiz. Devre arasında kıpırdamıyorum yerimden. İkinci yarı başlıyor. Aman Allahım! Kötüyüz. Baskı kuramıyoruz. Bu sefer yine önümüzde Muslera ecel terleri döküyor. Biz yukarıdan bağırıp çağırıyoruz. Muslera devleşiyor. Dakika 70 ancak bu kötü oyuna belki bir çare olacak oyuncu değişikliği hala olmayınca tüm stat Fatih Hoca’ya bağırıp çağırıyor. Oyuna önce Jimmy Durmaz giriyor. Sonra yine birden ıslıklar yükseliyor bir de bakıyoruz ki Falcao oyuna girmek üzere. Bu nasıl bir şans böyle 🙂

ttarena06

Falcao giriyor girmesine de takım son dakikalara kadar herhangi bir atak geliştiremiyor. Tek farkla galip oluyoruz. Biraz buruk bir mutluluk yaşıyoruz.

Maç bittikten sonra bu sefer hava ray aracını beklemeden bir de yürüyerek gidelim dedik. Aşağı yukarı 10 dakikada Vadistanbul AVM’ye ulaştık. Vakit kaybetmeden hemen yola çıktık. Stadın çıkışında yolu biraz karıştırsak da nihayet köprü yoluna çıktık. Olabilecek en iyi şekilde, gece saat 02.00’yi biraz geçe Eskişehir’e ulaştık. Hayatımın en amacına uygun, en keyif veren yolculuklarından birisi oldu. Çabucak, sorunsuz, sıkıntısız. Sonradan öğrendik ki bu sezon oynanan en az seyircili maça (28 bin seyirci) gitmişiz. Bu kadar rahat hareket edebilmemizin bir sebebi de belki de buydu. Yazı sona ererken en başından beni yan yana olduğumuz Yunus Emre, Caner ve Halil Abi’ye teşekkür ederim. Yol arkadaşlıkları da, iş arkadaşlıkları da, kardeşlikleri de çok ama çok kıymetli benim için.

Galatasaray bu sezon ne yapar? Toplar mı? Daha mı beter olur, bilmiyorum. Umarım şans getiririz takıma. Ancak şu da bir gerçek ki şanstan çok daha fazlası lazım. İkinci yarı bir maça daha gideceğiz ancak henüz karar vermedik. O güne kadar ah be Galatasarayım, üzme artık bizi yahu…

Mezunlar Buluşması 2019

mezun01

Seda’on mezuniyet buluşması selfiesi.

Önceki gün, Eskişehir Teknik Üniversitesi‘nde Mühendislik Fakültesi Mezunlar Buluşması vardı sevgili okur. Okulumuzun her yıl düzenlediği bu organizasyonlara Alper‘le ikinci defa katılmaya karar verdik. Güzel haberi ise Ahmet verdi. Eşi Petra‘yla birlikte cumartesi günü Eskişehir’e geleceklermiş. Çok geçmeden İzmir’den bir telefon daha geldi. Dönemimizin abisi, Aslan Abi’miz de etkinliğe katılmak için yol çıkmıştı bile.

Tüm bu organizasyonun içinde bir de laboratuvarda bir bulaşık yıkama seansı çıktı. Öyle olunca bence cuma günü okula uğrayıp bulaşık için bazı ön hazırlıkları yaptım. Bu sayede cumartesi günü işimiz daha kolay olacaktı.

Cumartesi sabahı erkenden kalkıp tren garına gittim. Ankara’dan gelen bir başka arkadaşımı, doktora çalışmamdaki ortağımı, Tarık Abi’yi karşıladım. Çalıştığımız laboratuvarın anahtarını verdikten sonra yapılacak işlerle ilgili onu bilgilendirdim. Sonra o laboratuvara giderken ben de önce çarşıya uğradım, sonra da Ahmet ve Petra’yı karşılamak için geri döndüm. Üç yıldır görmediğim Petra, Ahmet ve Ahmet’in bıyığıyla  (Ahmet yanında küçük bir sürpriz getirmişti) nihayet buluştuk ve hemen yakında bulunan Hangover Sky isimli mekana gittik. Eşyalarını falan organize ettikten sonra kahvaltıya oturduk. Bu sırada Aslan Abi de çıktı geldi yanımıza. Ancak ortamda birisi eksikti: Alper. Günlerdir devam eden yorgunluk ve uykusuzluğa ne yazık ki mağlup olmuş, alarmları falan duymadan uyumaya devam etmişti. Neyse ki böyle durumlarda Caner her zaman yardımımıza koşup yan odada uyumakta olan abisini uyandırır.

Alper’in nihayet uyanıp yanımıza gelmesi on dakika sürdü. Hep birlikte nihayet kahvaltı edip Petra’yı şehir merkezine uğurladıktan sonra, 2007 yılından beri hayatımın değişmez bir parçası olan okulumuza, İki Eylül Kampüsü‘ne doğru yola çıktık. Bir önceki gün de okulda olduğum için hazırlıkları görmüştüm. Bahçeye tenteler kurulmuş, kürsü yerleştirilmişti. Çok kısa sürede tanıdık yüzleri görmeye başlayınca keyfimiz yerine geldi. Bu esnada ben yine bir kaçamak yapıp laboratuvarda bulaşık yıkamakta olan Tarık Abi’nin yanına koştum. Bir süre onunla birlikte epey bir deney tüpü yıkadıktan sonra tekrar fakültenin kantinine geldim.

mezun05

Serdar Hoca’mızla birlikte

Burada en eski mezunlarımızdan olan Hülya Hanımları (iki tane Hülya vardı), Sanem Hanım‘ı, onların arkadaşlarını, hocalarımızı, dönem arkadaşlarım Seda‘yı ve Esra‘yı, kariyerine işletmeci, üstelik adından söz ettiren bir mekanın işletmecisi olarak devam eden Nur‘u, başka bölümlerden onlarca eski arkadaşımı gördüm. Hocalarımızdan çok az katılmışlardı. Buna biraz üzüldüm. Belki ilerleyen dönemlerde daha çok katılım olur. Bu arada Rektör hocamız (hem de bölümümüzden hocamız) Tuncay Hocamızla da sohbet edebilme şansımız oldu.

mezun04

Okulda planladığımızdan daha çok vakit geçirip merkeze dönmeye karar verdik. Aslan Abi bizimle vedalaşıp İzmir’e doğru yola çıktı. Biz de o sırada Odunpazarı‘nda gezmekte olan Petra’nın keyfinin yerinde olduğunu öğrenip benim eve geçtik. Burada büyük bir hevesle müzik yaptık. Müzik faslı gerçekten güzeldi. Buradan bir hikaye çıktı hatta.

mezun03

Daha sonra çarşıdan Caner’i de alıp yeni açılan kitap fuarına gittik. Kitap fuarı bambaşka bir yazının konusu olacak. Burayla ilgili ilk defa hayal kırıklığına uğradım.

Fuardan sonra Ahmet’in ricasıyla Donas‘a gittik. Birer zurna yedik. Seviyoruz, bunda utanılacak, inkar edilecek bir şey yok. Donas’tan sonra da Caner’i bırakıp, stüdyo planımızı Ahmet’in biraz grip oluşu nedeniyle iptal edip Odunpazarı’na gittik. Buradan Petra’yı ya da bizim bilmediğimiz ismiyle Cansu‘yu alıp sürpriz bir tatlıcıya gittik. Burası çok başarılı künefe yapan bir mekandı. Geçtiğimiz günlerde tanıştığım bir arkadaşımız işletiyordu. Yolda giderken arabada Anadolu Üniversitesi‘nin resmi radyosu, Eskişehir’de yayın yapan en kaliteli radyo, Radyo A çalıyordu. Program sunucusu istekler için bize ulaşın deyince, hemen radyonun sitesine girip “mezuniyet buluşmasındaki arkadaşlarım” için bir parça istedim. Sağ olsun, biz araban inip mekana girdiğimiz sırada anons etmiş. Mekana girince bir baktık aynı radyo açık ve Bohemian Rhapsody çalıyor. Bu radyonun sürekli bir dinleyicisi olan Halil Abim mesaj attı hemen, “bu şarkı sizin için çalıyor proofhead helal olsun” 🙂

mezun02Tatlı faslından sonra dördümüz de masadan mutlu ve mesut olarak kalktık. Kısa bir yürüyüşten sonra, işten yeni çıkan Merve‘yi de alıp bu sefer Kızılcıklı Caddesi‘ne gittik. Burada bir mekanda oturduk. Epey komik bir muhabbet oldu burada. Daha sonra Petra’nın “Barlar Sokağı” isteğine uyup önden Ahmet ve Petra’yı gönderdik. Biz arkadan yetiştiğimizde, sokakta geçirdikleri birkaç dakika içerisinde Barlar Sokağı’nın artık eski tadının kalmadığını anlamışlardı ve sokağın dışında başka bir mekana geçmişlerdi.

mezunyt036Burada da dönüş otobüslerinin saatine kadar oturduktan sonra, yıllardır sağa sola, eve okula, çarşıya, otogara, hava alanına, annemlere bırakma derdimizi çeken Alper önce, Ahmetleri otogara bıraktı. Sonra da beni eve.

Ulan ne muhteşem bir gündü. Uzun süre, cidden çok uzun bir süre sonra böylesine güzel, dolu dolu bir gün geçti. Ahmet’i, Petra’yı, Aslan Abi’yi çok özlemişim. Uzaktan gelen tüm dostların, kardeşlerin ayaklarına sağlık. Ömrünüz uzun ve mutlu olsun. Herkesin ismini tek tek yazmadım, kimse kızmasın, gücenmesin. Hepinizi seviyorum.

Bu arada, Ahmet’in yanında sürpriz olarak getirdiği tek şey bıyığı değil, bir çift de Vic Firth nylon tip 5A baget oldu. Çok çok teşekkür ederim, fazlasıyla mutlu etti beni.

mezun00

Üşenmeden solda sağa: Hülya, Esra, Hülya, Serdar Hoca, Sanem, Esra, Fadime, Alp, Seda, ben, Tuncay Hoca, Aslan Abi, Alper, Deniz (balonlu olan), Eftade Hoca, Sinem, Esra Hoca, Zehra Hoca, Özlem Hoca, Nur

Temmuz Dolunay’ı – Küçük Bir Tatil

Yılın en güzel ayı geldi çattı. Belki doğduğum ay olduğu için böyle dediğimi düşünüyor olabilirsin. Ancak Temmuz, o güzel zamanlarımızı en çok hatırladığım ay. O yüzden bu ayın her şeyi gibi dolunayı da çok özel. Bu ay, dolunay vaktinde evde olmayacağım. Bu çok iyi. Çünkü bir balkonla sınırlı kalmayacak buluşmamız. Koskoca bir sahil olur belki önümde. Ya da zifiri bir tepe. Bilmiyorum. Ancak bu işin kötü tarafı, o gece önümde bilgisayar olmayacak. Yazıyı bir gün erkenden yazmak zorunda kalıyorum.

Yola çıkıyorum birazdan. Bir süre Antalya civarında olacağım. İlk defa bir yolculuğa -biraz da heves ederek- tüm ekipmanımla çıkıyorum. Umarım dönüşte, elimde çok güzel kareler olacak. Bir albümüm var. İçerisinde en özel fotoğraflarını ekliyorum. Kimse de dönüp bakmıyor nasılsa. O albüme tek bir kare bile ekleyebilirsem kafi.

yapboz

Dönüşüm muhteşem olacak. Tam on yıldır bir yapıp bir bozduğumuz ancak bir türlü bitmeyen, “extreme” zorluktaki 2000 parçalık yapboz nihayet bitti. Onunla ilgili bir yazı ekleyeceğim. Bir de erken doğum günü hediyesi olarak Canon‘un 50 mm f/1.8 STM  sabit odak uzaklıklı objektifini aldım. Canon Günlükleri serisinde bahsedeceğim. Doğum günüm tatile denk geleceği için çok bir atraksiyon olmayacak. Ama gelenek haline geldiği için, yine de bir doğum günü yazısı okuyacaksın.

deadmanGeçen gün Halil Abi‘yle 1995 yapımı “Dead Man (Ölü Adam)” filmine gittik festival kapsamında. Çok uzun süredir siyah beyaz film izlemiyordum. Halil Abi’nin tavsiyesiyle gittiğimiz filmler, cidden sinematik açıdan kaliteli filmler oluyor. Bu film de hem oyunculukları, gencecik Johnny Depp’in performansı, hem bir western üstelik fantastik de sayılabilecek bir western oluşu, hem de Neil Young‘ın bestelediği film müzikleriyle sinema tarihinde kendine bir yer edinmiş. Western türünü çok sevmeme rağmen, nasıl oldu da bugüne kadar karşıma çıkmadı diye çok şaşırdım. Filmden çıktığımızda Halil Abi’nin arabayı neredeyse şehrin diğer yakasına park etmesi sayesinde filmi ve müziklerini konuşacak epey zamanımız oldu. Haftanın şüphesiz en iyi keşfi bu oldu benim için. Senin sayende keşfettiğim tüm o soundtrack albümünü hala dinliyorum, itiraf ediyorum. Umarım sen de bunu beğenirsin. Görüşmek üzere.

AÖF Kariyerim – Sakin Okul Derneği Çalıştayı

Merhaba sevgili okur. Bu ara biraz aksattım yazmayı. Ama hayatımda aksayan tek şey keşke şu blog yazılarım olsaydı. Neyse. Geride bıraktığımız hafta sonu Açıköğretim Fakültesi‘nin ara sınavları vardı. Okuduğum Fotoğrafçılık ve Kameramanlık Bölümü‘nü bitirmeme şurada birkaç ay kaldı sadece. Ara sınavların sonuçları açıklanmadı henüz. Ancak büyük ihtimalle ortalamanın üzerinde notlar alacağım. Umarım ters köşe olmam.

Başlığa “kariyer” yazdım dikkatini çeksin diye. Ama benimki pek öyle bir şey değil. Yalnızca bu dönem, geride kalan üç döneme göre sistemin içerisine daha çok girdiğim bir dönem oldu benim için. Yani “ancak son dönemimde” Açıköğretim Sistemi’nin gerçek bir parçası olabildim.

Bloga yazmadım, ama Ocak ayının sonunda, Yunus Emre Kampüsü‘nde bulunan Açıköğretim Fakültesi binasına, bunca yıldır ilk defa gittim. Bak taa 2006 Eylül’den beri Anadolu Üniversitesi’nin öğrencisiyim (gerçi son bir yıldır ESTÜ’nün öğrencisi oldum, o da ayrı bir yaradır), o büyük mavi camlı binaya ilk defa gittim. Neden peki? Eskişehir ilindeki “başarılı öğrenciler” buluşması için. Her bölümden not ortalaması yüksek olan öğrencileri, sistemle ilgili konuşmak için davet ettiler. Böylece ilk defa sistemin asıl mimarlarıyla tanışma fırsatım oldu. Bu toplantı benim için çok ama çok önemliydi. Benim sisteme olan bakışımı tamamen olgunlaştırdı, pekiştirdi.

Bu toplantıdan kısa bir süre sonra da “Kalite Elçisi” olmak için başvurdum. Burada bazı kriterleri de sağlamış olacağım ki, üniversitesinin “Kalite Elçileri” arasına girdim. Bu ayın ilk hafta sonu, yine bunca yıldan sonra, kampüste ilk defa kapısından girdiğim bir başka yere gittim. Akademik Kulüpte düzenlenen kahvaltı etkinliğine katıldım. Katılımcı listesine bakma şansım oldu. Kendi bölümümden o gün etkiliğe gelen bir tek ben vardım. Diğer bölümlerden de pek çok farklı insanlar gelmişlerdi. Daha kahvaltı masasındayken, pek çok yeni arkadaşla tanışmış oldum. Hem okulda Açıköğretim Fakültesi bünyesinde çalışan hocalarla, hem de benim gibi ikinci üniversite ya da doğrudan okuyan öğrencilerle.

O gün kalite elçilerinin hepsi söz aldı ve sisteme dair eleştirilerini, beklentilerini, tespit ettikleri hataları ve destekledikleri iyileştirmeleri anlattılar. Herkes, dili döndüğünce ağırlıklı olarak memnuniyetini ve yer yer de memnuniyetsizliklerini belirtti. Benim okuduğum bölüm kapsamında içerik ve sistem bazında çok bir sıkıntım yoktu. Ben, daha çok Açıköğretim Fakültesi’nin alt sistemlerine yönelik fikirler vermeyi tercih ettim. Daha önce sıkıntılar yaşadığım kitap satış sistemini anlattım mesela.

Etkinliğin sonunda dekan hocamız bizlere teşekkür etti ve salondaki herkesin günün geri kalanının da güzel geçmesini sağladı 🙂 Yakın zamanda sınav sonuçları açıklanacak. Büyük ihtimalle Açıköğretim’le ilgili bir sonraki yazım mezuniyet yazısı olacak. Umarım zaman çabucak geçer de o yazıyı da büyük bir coşkuyla yazarım.

Etkinlikten çıkınca koşar adım, Haller Gençlik Merkezi‘ne gittim. Çünkü orada, bir  başka etkinlikte Halil Abi beni bekliyordu. Bir okul düşünün. Tüm müfredatı alıştığımız, klasik sistemin yerine, tamamen “ekoloji” ve “doğayla birlikte yaşam” temaları üzerine şekillenmiş ve bu okulun öğrencileri ellerini kirletmekten hiç çekinmiyorlar! İşte bireysel olarak katılım sağladığımız etkinlik de buydu sevgili okur. “Ekolojik temelli bir müfredat nasıl olmalı?” sorunun cevabını aradık. Katılımcılar, ilgilendikleri ve çalıştıkları konulara göre “Su, Toprak, İklim, Bitki” gibi alt gruplara (atölyeler) ayrıldı. Her masada, öğretmenler, teknik uzmanlar, oyun tasarımcıları ve öğrenciler vardı. Herkes, konusuna ilişkin olarak fikrini belirtti. Pazar günü de devam eden çalışmanın sonunda artık elimizde, örneğim bizim atölyemiz olan Toprak atölyesinde, çocuklara toprağı nasıl anlatabileceğimize dair müthiş bir içerik vardı. Bu arada, yıllardır kitaplarını sağda solda gördükçe toparladığım Dr. Nejat ÇELİK de bizim masamızdaydı. Bu sayede tanıştık. Son gün Cengiz TÜRE hocam da etkinliği ziyaret etti. Onun küçük bir eleştirisi bazı masalarda konuşula hususların fazlasıyla teknik olmasıydı. Ancak ben kendi adıma, bizim masamızda, toprak konusunda belirlediğimiz alt başlıkların ve içeriklerin çocuklar için uygun ve yerinde olacağını düşünüyorum.

Böyle ciddi göründüğümüze bakmayın, gayet keyifli bir ortamdı.

Oluşturduğumuz bu “Toprak Grubu“, bir sürede daha çevrim içi olarak çalışmalarına devam edecek. Umarım ki bu işin sonunda ortaya çıkacak olan okulda, en azından çevre konusunda farkındalık seviyesi çok daha yüksek çocuklar yetişirler. Umarım.

Genç arkadaşlarımızın fikirleri çok önemliydi.

2018 Yılımın Özeti

11 yıllık blog hayatımın en geç yıl özeti yazısı oldu, farkındayım. Ancak 7-8 Ocak tarihlerindeki Doktora Yeterlilik Sınavı ve hemen peşinden gelen 12-13 Ocak Açık Öğretim Fakültesi sınavları nedeniyle geciktim. Elbette bu sırada yazıyı ufak ufak yazmaya başlamıştım. Az önce son sınavdan çıkıp geldim ve yazıyı bugün yayınlıyorum.

Çok uzun yıllardır hayalini kurduğum Eskişehir’de yaşamak ve çalışmak hayalimin ilk yılıydı 2018. O kadar çabuk geçti ki geriye dönüp bakınca acaba neler oldu diyorum, unutmuşum neredeyse. Bu yoğunluğun elbete ki büyük kısmı işle alakalı. Ancak kendi özel hayatımızda da bu yıl üzücü birkaç olay yaşadık. Umarım tekrarları olmaz.

Geleneksel “Yılımın Özeti” yazısına hoş geldin sevgili okur. Biliyorsun, biraz uzun bir yazı oluyor bu. 2018 yılında, her ay neler yaptığımı şöyle bir özetliyor, sonrasında ise bir önceki yıl koyduğum hedefler ile bir sonraki yılın hedeflerine yer veriyorum. Blogla ilgili istatistikleri de paylaşıyorum.

Her sene yazdığım üzere, 31 Aralık tarihi meslek hayatımın da işe başlama yıl dönümleridir. Kadere bak ki nasıl altı sene önce Bilecik‘te 31 Aralık günü işe başladıysam, Eskişehir’de de geçen yılın son günü, işe başlamıştım. Son günler yarım gün olduğu için Ocak ayının 2. günleri genelde yıl dönümleri oluyor. Bu yıl Eskişehir’de iş yerindeki mesaimin büyük bir kısmı “Sıfır Atık Projesi” çevresinde döndü. Pek çok sunum ve eğitim programı düzenledik bu konuda. Bir de grafik tasarım işlerimiz epey yoğundu. O açıdan sevgili iş arkadaşlarıma yazının en başında teşekkür edeyim. Bilecik’te kalan eski dostları da unutmuyorum elbette. Onlara da selamlar olsun.

Ocak 2018:

Bu ay bloga 5 yazı yazmışım. Eskişehir’deki iş yerine alışmakla geçti bu ay. Bir de ay sonuna doğru “Süper Kanlı Mavi Ay” isimli bir dolunay yaşandı. Aynı ay içerisinde iki dolunay olması bu yılın en müthiş gök olaylarından bir tanesiydi. Yıl boyu aksamayan tek şey dolunaylarım ve onların yazıları oldu.

Şubat 2018:

Bloga 6 adet yazı yazmışım. Bu ay Volkan Türkiye’ye gelmişti. Çok özledim yahu Volkan’ı da. Uzun süre oldu görüşmeyeli.

Okumaya devam et

Cengiz Tural Workshop’a Katıldım

ctural01Geçen hafta perşembe günü işten çıkıp Halil Abi‘yle biraz vakit geçirdik. Sonra eve doğru geçerken Alper aradı. “Ben bugün gecikeceğim, sen Cengiz Tural’a yalnız git” dedi. Lan! Cengiz Tural Eskişehir’e geliyordu! Ben bunu nasıl unutmuştum?

Aslında tüm mevzu ben geçen haftalarda şehir dışındayken olmuştu. Şehrimizin iddialı müzik marketlerinden Music Store, O Ses Türkiye‘de zaman zaman orkestranın da önüne geçen performansı sayesinde, son yılların en popüler davulcularından biri olan Cengiz Tural’ı bir workshop için şehrimizde ağırlıyordu. Alper sağ olsun ikimiz için birer davetiye aldı. Etkinlik günü geldiğinde de kendisi geciktiği için benim yalnız da olsa, gitmemi sağladı.

Etkinlik için saat 19.00’da Public Arena‘ya gittim. Şansıma kapı henüz açılmıştı. Gittim en öne yalnız başıma oturdum. Sonradan mekan doldu. Mekan yarım saat içerisinde herhangi bir grubun konseri varmış gibi doldu. Saat 19.30’da sahneye çıkan Cengiz Tural da bu doluluktan hem memnun hem de şaşkındı. “Bizim What Da Funk ismindeki grubumuzun sahnesine bile bu kadar gelmiyorsunuz“, dedi. Kısaca kendisini tanıttı. Bilmeyenler için 1984 doğumlu ve 1999 yılından bu yana davul çalıyor. Bana göre ülkedeki en teknik davulculardan bir tanesi. Şansı (ya da şanssızlığı) bu müzisyenin, O Ses Türkiye sayesinde tanınmış olması.

ctural02Geçtiğimiz yıllarda, Türk Metal tarihinin en büyük davulcusu Goremaster, Cem Devrim Dursun ile sohbet etmiştik onun hakkında. Cem abi bana, Cengiz Tural’ı beğendiğini, çok büyük ihtimalle onun geçmişinde bir metalcilik olduğunu düşündüğünü söylemişti. Aklımdaki sorulardan bir tanesi buydu aslında. Ancak benim sormama gerek kalmadan kendisi de cevapladı. Çok sıkı bir metalciymiş. Cannibal Corpse dinliyormuş zamanında. Hatta kendi ifadeleriyle, “Hammer Smashed Face’i ezbere söylerim, gerekirse distortion’a boğarım”. 

Cengiz Tural, gerçekten komik, sempatik, sevecen bir insan. Olması gerektiği yerde çok ciddi, bir öğretmen tavrına sahip. Üç saatten biraz fazla süren workshop boyunca sekizlik ve onaltılık notaların gruplamalarından bahsetti. Ama benim için en önemli kısımlar “Duyum” ile ilgili anlattıklarıydı. Bir de “tarza göre sahip olunması gereken” yaklaşımları çok iyi açıkladı. Epey moralim bozuldu mu? Evet. Çünkü adam çok iyi, çok çalışmış, çok emek vermiş ve hala kendisini yeterli görmüyor. Sürekli çalışıyor. Çalıyor ama çalışıyor da 🙂 Şaka bir yana, özellikle nota bilmekle ilgili söyledikleri beynime kazındı. Bana yepyeni ufuklar açtı.

Cengiz Tural, iyi davul çalabilmek için gerekli olan en önemli şeylerden birinin İngilizce bilmek olduğunun altını defalarca çizdi. Çünkü ancak bu sayede en doğru kaynaklara erişilebilir. Bu konuda sonuna kadar haklı. Okulda gördüğümüz mühendislik eğitiminde de bize sürekli dikte edilen buydu. Öğrenim boyunca, İngilizce sayesinde ödevlerimizi yapabildik. Bu noktada, “güzel davul çalabilmek için nota bilmek ilk öncelik olmayabilir ama İngilizce öyle” diyerek noktayı koydu.

ctural04

Katılan kitleye yönelik, 2000’lerde doğan jenerasyon için yaptığı “Instagram jenerasyonu” tespiti muazzamdı. Küçük (muhtemelen 4-5 yaşlarında) bir kız çocuğu sordu: “O Ses Türkiye’yi izliyor musun?” Cevap verdi: “Evet, ama arkalardan izliyorum.” 🙂 Bir başka arkadaş, sahneye çıkıp şarkı söylemek istedi. Usta kırmadı bu arkadaşı. Meğer arkadaş, O Ses Türkiye seçmeleri yapılıyor sanmış öyle gelmiş 🙂 Soru faslında bir sürü komik soru soruldu. Sağ olsun, bıkmadan usanmadan hepsine cevap verdi.

ctural00

O Ses Türkiye’de

Workshop esnasında sürekli olarak Eren Başbuğ‘un ismini andı. Bu arkadaşımız, belki de ülkemizden çıkan en yetenekli klavyecilerden. Dream Theater‘ın klavyecisi Jordan Rudess‘la çalışmaları var. Üstelik çok da iyi besteleri var. Progressive müziğin ülkemizdeki öncülerinden olmaya aday bir arkadaşımız. Cengiz Tural da kendisiyle çalışıyor. Tural’ı, “sadece O Ses Türkiye’nin davulcusu” olarak tanıyanlar da ilk duyduklarında çok şaşırıyordur muhtemelen. Ancak öylesi progressive bestelerin altından kalkabilecek az sayıdaki isimden biri bana göre.

 

Son kısımda, Dream Theater’ın “legend” parçası “The Dance Of Eternity“i çaldı. Grup bu parçayı yıllar önce kendi davulcularını seçerken kullanmıştı. Audition’lar sırasında Mike Mangini ile Marco Minnemann, muhtemelen saatler boyunca aynı şarkıya çalıştıkları için ezberden çalabilmişlerdi. Tural, workshop esnasında notadan çaldı. İşte bu da bana aradığım bir başka sorunun cevabını verdi.

ctural03

Kendisi çok büyük bir davulcu. Çok önemli isimlerle güzel işler yapmaya devam ediyor. Onun tavsiye ettiği davulcuların başında ise Doğaç Titiz geliyor. Oturup izlemekten, takip etmekten asla vazgeçmeyin, diyor. Etkinliğin sonunda ben önce Özcan Yapıcı‘yı tebrik ettim, böyle kaliteli müzisyenlerle tanışma imkanını bize sağladığı için. Ayağına sağlık Cengiz Tural. Seni tanımak çok keyifliydi. Şimdi o müthiş performansı izleyelim:

 

TEDx Odunpazarı Böyle Geçti

Aniden ortaya çıkan ve beni yatağa mahkum eden bir hastalık dönemini de atlattıktan sonra kaldığımız yerden devam edebiliriz. Geciken, ama gecikse de o ilk günkü heyecanından bir şey kaybetmeyen blog My Resort’ta, 8 Eylül günü Eskişehir’de ilk defa yapılan TEDx Odunpazarı isimli etkinlik hakkında değerlendirmeler yapmaya çalışacağım.

_program

8 Eylül günü, ne yalan söyleyeyim, biraz da heyecanlı olarak etkinlik saatinden neredeyse bir saat önce mekana gittim. Etkinliğin yapılacağı opera binasına geldiğimde ne göreyim! Mekan şimdiden dolmuştu bile. İnsanlar fuaye alanında kurulu olan stantları geziyor, sohbet ediyordu. “Para babalarını değil, fikir babalarını” izlemeye gelen herkes, biraz da ortamın atmosferine kapılıp nasıl derin konularda sohbetler ediyordu görmeniz lazımdı.

Fuaye alanı. Tıklayın dev gibi olsun.

Etkinlikte numaralı bilet ve protokol olmadığından, insanlar salonda gözlerine kestirdikleri yerleri doldurmaya başlamışlardı bile. Ben de Şevkiye ve Betül‘le buluşacağımdan, bu işi biraz ağırdan aldım. Ancak salon dolmaya başlayınca nihayet kendime bir yer buldum. Kızlar da az sonra geldiler zaten.

Katılımcılara, etkinlik anında da orada bulunan bir 3D yazıcı tarafından üretilmiş kırmızı renkli bir X rozeti hediye ediliyordu. Rozeti cebime koyup konuşmacıların adlarını ve branşlarını bir kere daha kontrol ettim. Etkinliğe katılacağımı duyan Halil abimin tavsiyesiyle Doç. Dr. Oytun Erbaş başta olmak üzere tüm konuşmacıları beklemeye başladım. Okumaya devam et

Köpek Balığı – Gillette Blue 3 – Yusuf Atılgan

Merhaba sevgili okur. Bu yazıda, birbirinden alakasız üç farklı gelişmeden bahsedeceğim. Yıllar önce bu şekilde çoklu yazıları daha sık yazardım. Kendime bir zaman boşluğu uydurdum ve eski günleri hatırlatan bir şarkı eşliğinde yazmaya koyuldum.

Köpek Balığım Öldü

kopekbaligiAkvaryumun en hızlı ve agresif sakinleri olan köpek balıklarımızdan bir tanesinin garip hareketlerini önceki akşam fark ettim. Küçük balık, tamamen yüzeyde yüzüyordu. Hatta buna yüzmek de denilemezdi. Kendini tamamen bırakmıştı suyun akışına. Birkaç ay önce ölen Japon balığım İmpuru, ölümünden önce aylarca bir ters bir düz yüzmüştü. Neler olduğunu anlamaya çalışırken tecrübeli akvaryumcum bana balığın şoklandığını söylemişti. Ve ne yazık ki şoka giren bir balığı düzeltmenin de bir yolu yokmuş. Balığın bir kere denge mekanizması bozulunca en nihayetinde hayatını kaybediyormuş.

Köpek balıklarımızı, Utku ve Hazal‘la birlikte almıştık. Dolayısıyla ikisinin adlarını vermiştik balıklara. Ancak çok benzediklerinden hangisi hangisiydi bilemiyorduk. Bir süre sonra bir tanesi giderek gelişmeye ve küçük boyutlu bir shark‘a dönüşmeye başladı. Okumaya devam et

Bir Bahar Dolunayı – Mart’ın Son Akşamı

mesutmatizDışarı müthiş bir hava var. Soğuk değil, tatlı bir esinti var sadece. Bunu söyleyince insanlar şaşırır ama, ben çok üşürüm. Soğuğa karşı öyle pek de dayanıklı değilim. Bu akşam işte öyle bir akşam. Kalabalığız epey. İstanbul var bir tane. Pek heyecanlılar. Oradan oraya savruluyoruz. Yollar, insanlar, mekanlar değişiyor, küçük ekibimiz hep aynı kalıyor. Gece bitip herkesle öpüşünce, başımı bir de kaldırıyorum ki sen! Dolunay, uzaklardaki bir çift göz, tüm şiirlerin ilhamı, tüm öykülerin kaynağı, Merhaba! Okumaya devam et

Dolunay’ın Hüznü

Şubat sensiz geçti ancak düşlerim hiç bitmedi. Sen hiç eksilmedin.

subatmoon003Bu yıl hiç ölüm olmasın diye ümit ederken, halamın eşi, biricik abimiz, Yaşar Ustamızı kaybettik. Böylesi bir ölüm sersemletiyor insanı. Ne yapacağını, ne düşüneceğini bilemiyor. Ancak tabutun üzerine eğilmiş bakanları izleyebiliyorsun uzaktan. Ağlayamadım. Düşündüm uzun uzun. Gelene gidene baktım. Konuşulanları dinledim. Hayattayken, onu son gördüğüm anları düşündüm hep. Mekânın kızlarının yanı olsun canım ağabeyim. Geride kalan bizler seni hiçbir zaman unutmayacağız.

Ve kış bitiyor, baharın ilk gününde kar yağıyordu nihayet Eskişehir’e. Başımızı kaldırıp göğe baktığımızda sen parlıyordun sonunda. Kim bilir neredeydin, neler yaptın ve hangi gözler güldü gözlerinin içine… Sonunda sıra bize geldi ve ritüel başladı yine. O gece biz de “Paramparça” olmuş bir halde çıktık salondan. Bir kadın seni göstererek “Ne kadar da güzel dolunay!” dedi. Ne kadar da güzel dolunay. Halil Abi döndü ve güldü, “Çiftçi ne olacak senin bu dolunaylar?” Bilmiyorum.

subatmoon004

Sinemanadolu’da Dolunay

subatmoon002

Alper’in Ankara’da gördüğü

Üzülüyorum. Bu yılın da böyle geçecek olmasına üzülüyorum. Şu satırları yazarken (yetmezmiş gibi) hastalıktan kırılıyorum. Nedense biraz üzgünüm ve bıkkınım bu aralar. Ölüm mü beni üzen, yokluk mu? Yoksa beynimi kemiren gerçeğin, pis kokulu artıkları mı? Soruyordular seni bana önceleri. Küstüm, diyordum. Çok üzüldüm ve küstüm. Nasıl da inandırdım kendimi buna. Sonra o sahipsiz şiiri okudum bir gün ve günüm aydınlandı. Hevesle yutkundum iki yıl sonra.

Küsmek nedir bilir misin?
Küsmek dürüstlüktür…
Çocukçadır ve ondan dolayı saftır.
Yalansızdır.
Küsmek; seni seviyorumdur.
Vazgeçememektir.
Beni anlatır küsmek.
Kızdım ama hala buradayımdır, gitmiyorumdur, gidemiyorumdur.
Küsmek; nazlanmaktır, yakın bulmaktır, benim için değerlisindir.
Küsmek; sevdiğini söyle demektir,
“Hadi anla” demektir.
Küsmek; umuttur, acabaları bitirmektir, emin olmaktır .
Yani, diyeceğim o ki:
Ben sana küstüm!

Her neyse, çok hastayım. Ne kadar sakınsam da kendimi, geldi dokundu bana illet. Umarım kısa sürede toparlanırım. Zira yazılacak o kadar çok şey birikti ki herhalde aralıksız yazsam bir hafta sürer. Aysun‘a ve Alper‘e bu yazıda kullandığım iki görsel için teşekkür ederim.

subatmoon001

Aysun’un bize göz kırpan çizimi 🙂