Tag Archives: Hazal

Muhteşem Dolunayın Etkileri!

owlproofheadCuma gecesi Utku‘nun doğum günüydü, kutladık. Cumartesi gecesi de Dolunay‘ın gecesiydi. Onu da kutladık. Bu işin giderek benden çıkması ve eşe dosta yayılması ne yalan söyleyeyim hoşuma gidiyor. Gözlerini kaldırıp gökyüzünde seni görenlerin aklına ben geliyorum; bir bütün benliğimle, kelimelerimle ve dertli dertli şarkılarımla ben…

dolunayscreen

Dolunay

Ah keşke o yüksek makamlarından bir ayrılsan, burnunu birazcık aşağı eğsen ve o güzide yörüngenden bir çıksan da yanıma gelsen, seni tanıştıracağım öyle güzel bir insan var ki sen bile hayran olacaksın. Bak dün gece, cümle kuşlar uyurken, dağlar, aşlar, ağaçlar sayıklayıp dururken adını, birkaç çift göz yine seni arıyordu göklerde. Kimi ben gibi gafletten, kimi de hasretten o güzel varlığının hissine.

Yine gittim her şeyin başladığı o yere. Kucağında uyudum sandım dalımda dururken. Uykusuz gözlerle bir sağa, bir sola bir de başımı kaldırıp sana baktım. O şefkatin başka hiçbir yüzde yok. Bunu bir tek ben biliyorum.

Geçen hafta salı günü Ankara‘ya gittim Bakanlığa. Bitmiş, ölmüş. Heyecan kalmamış, yeni bir şeyler bekliyor herkes. Sonumuz hayır olsun. Yolculuğun en güzel kısmı sabah Alper‘le yaptığımız kahvaltıydı. Haa bir de Stefan Zweig‘in Satranç isimli öyküsünü okudum. Yazarın okuduğum ilk kitabıydı bu. satrancHazal‘ın tavsiyesiyle aldım. Güzeldi gerçekten. Olağanüstü değildi evet ama güzeldi. Bu ara kitapyurdu.com isimli siteden alıyorum kitapları. Acayip indirimler yapıyor. Bir de bu Yapı Kredi Yayınları‘nın Modern Klasikler Dizisi‘nde nereden baksan sekiz on tane Zweig kitabı var. En çok satan ilk dört tanesini almıştım. Sırayla okuyacağım. Okudukça yazarım. Sen seversin edebiyat sohbetlerini.

Taa askerde, 1 Nisan 2014’te Seval‘in beni ziyaret ettiği gün getirdiği beyaz renkli Sony kulaklarım bozulmuştu. Bir süredir kardeşim Mustafa ve Savaş Sungur‘un şiddetle tavsiye ettiği Sennheiser‘ın çeşitli modellerini inceliyordum. sennheiserGeçen gün harika bir indirim denk getirip birikmiş bonuslarımın da katkılarıyla CX500 modelli kulaklığı aldım. Bu kulaklık aldığım ilk kulak içi tipteki kulaklık. Alışmam biraz zor oldu ama şu an gayet memnunum. Ses olarak da çok başarılı buluyorum. Basslar az geldi başlarda. Ancak kulaklıkla verilen dört farklı silikon başlıktan bir tanesi tam istediğim kaliteyi yakalamamı sağladı. Kılıfı, sargısı ve toplam kalitesiyle, gayet memnun kaldığım bir alışveriş oldu.

Az önce, YÖKDİL sınavından geldim. Kolaydı. Keşke çalışsaymışım. Çok pişmanım çalışmadığım için. YDS’nin aksine bu sınavda kelime bilgisi çok etkilemedi beni. Yalnız paragraflardan bazıları çok karmaşıktı. Bir de üç dört tane devrik cümle yapısı vardı. Uyanıklar o yapıları da tıpkı soru cümlelerine benzetmişler. Çok kötü gelmez sonuç. Ama çok da iyi bir şey beklemiyorum açıkçası. Sınavdan bahsetmişken, geçen hafta Alper’in tavsiyesiyle bir başvuru yaptım. Ne olduğunu ve nasıl sonuçlandığını “aşılmaz” tabularım yüzünden daha sonra anlatacağım.

miklosMüzik. Evet biraz da müzik. Şu sıralar Miklos Rozsa‘nın El Cid filmi soundtracklerine sarmış durumdayım. Aslında bu müzikleri sen de biliyorsun. Nereden? Cüneyt Arkın‘ın kült filmleri Battalgazi serisinden. Şu senfoni beni benden alıyor, yere göğe sığamıyorum. Nasıl anlatsam sana bilemiyorum. Böylesi bir ruh, böylesi bir destansılık, ahh! Cüneyt Arkın’ın tarihi filmlerinde özellikle de Battalgazi serisinde Miklos Rozsa’nın El Cid ve Ben-Hur filmleri için yaptığı soundtrackler kullanılmış. Bu aslında güzel bir şey. Düşünsene, Avrupa’nın en saygın senfoni orkestrasını dinlemeye annemle gitsek, orkestra Miklos Rozsa çalsa, annem bile dinlediği şeyden etkilenecek, bu müzik ona bir şeyler anımsatacak. Harika!

Son olarak, Wonder Woman‘ı izledik. Allah’ım gülüşü aynı sen! Bilerek o ön iki dişini gösterecek şekilde bırakılan bir ağız, duru bir güzellik ve enteresan bir çekim gücü (astronomik espri yaptım). Velhasıl, DC’nin yaptığı en iyi film galiba bu olmuş. İşin içine bir de çok sevdiğim 1. Dünya Savaşı‘ atmosferini serpiştirmişler. Osmanlının falan adı geçiyor. Sümerler’in de adı geçiyor ama ne alaka çözemedim. Gerçi başka bir yerde  de saçmalayıp Nazi falan dediler, şaşırdık. Bir daha izlemek şart. Merve, Mustafa  ve Hafize açıkça söylemediler ama pek beğenmediler filmi. ne yalan söyleyeyim ben de iki buçuk saat sürecek bir film beklemiyordum. Film, antik bir havada başlıyor. Bu kısımlarda epey sıkıldım. Ancak ne zaman ki savaşın içerisine dahil oldular, koltuğumda daha bir kuruldum. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarına ilişkin filmlere bayılıyorum sevgili okur. Özellikle ikinci dünya savaşı teması, bu yöndeki kitaplar, filmler ve belgeseller her zaman ilgimi cezbetmiştir ki bunu sana da anlatmıştım, bir Umur‘a bir de sana.

Evet, bu aylık bu kadar. Kendine iyi bak. İzimden ayrılma.

WONDER WOMAN

Bütün filmin hikayesi bu fotoğrafla başlıyor

Murat İlkan & Metin Türkcan Akustik Konseri

mi05
İyi konserlerin yazılarını geç yazan blog, Proofhead My Resort’ten merhaba sevgili okur.

18 Kasım gecesi, çok uzun süre sonra hayranı olduğumuz bir sesi dinleme şansımız oldu yeniden. Pentagram‘ın efsane vokalisti, Cem Köksal‘la yaptığı şarkılar dillere pelesenk olmuş adam, muthiş insan Murat İlkan Eskişehir’e geldi. Pentagram’ın ezbere bildiğimiz hemen her şarkısını onun sesiyle beynimize kazıdığımızdan, “Kalbim bomboş!” çığlıklarını atarken onun sesine eşlik ettiğimizden bu konseri kaçırmamız olanaksızdı. Biz de elimizde avucumuzda ne var ne yoksa toplayıp o gece konserin yapılacağı mekana gittik. Elimizde avucumuzda ne varsa derken neyi kastettiğimi birazdan anlayacaksın.

Mekana gayet kalabalık ve organize olmuş bir kadroyla gittik. Başta Alper olmak üzere Merve, Utku, Hazal, Volkan, Murat ve Gökçe‘den oluşan ekibimize bir de yakın arkadaşımız Mustafa dahil olunca sahne önünü biz doldurmuş olduk. Mekanda oturmak için yer yoktu eyvallah da yaslanmak için masa da yoktu. Akustik konser olunca zaten fazla atraksiyona girilemeyeceğinden sabit durmak yetiyordu. Ancak özellikle mont ve çantalar sıkıntı oldu.

Neyse, biz mekana gittiğimizde saat 21.00 civarıydı. Aynı günün sabahında organizasyonu yapan dostlarımız Murat ve Özcan Brothers‘ı Pilot Bar‘da yakaladım. Konser öncesinde bir fan buluşması olup olmayacağını öğrendim böylece. Akşamki programın detaylarını kestirebildikten sonra iş mekana gidip beklemeye kaldı.

13071948_10154115780073630_5346793829956951623_o

Bir gözüm Murat abi‘nin üzerinde beklemeye başladım. 10 dakika sonra Murat abi eliyle beni işaret etti ve çağırdı. Hazırdık, Murat İlkan ve Metin Türkcan‘ın mi01yanına gidiyorduk! Alper’le birlikte mekanın üst katındaki kulise doğru çıktık. İşte, hayranı olduğumuz ses, taze metalciliğimizin en büyük kahramanı Murat İlkan karşımızdaydı. Kuliste eşi Alper İlkan, Metin Türkcan ve aslında o gecenin
de en büyük sürprizlerinden birisi olacak Melisa Uzunarslan ona eşlik diyordu. Kısa bir selamlaşma faslından sonra elimizde ve avucumuzdakileri dökmeye başladık: 2 tane plak, 1 tane DVD ve bir sürü CD. Murat İlkan ve Metin Türkcan büyük bir ilgiyle ve samimiyetle tüm bu materyallerimizi imzaladılar. Murat İlkan’ın sol anahtarı şeklindeki imzasına dikkat edin lütfen 🙂 Konsere gitmeden mi02iki tane CD kalemi hazırlamıştım. Ancak orada ne hikmetse kalemlerin ikisi de yazmadılar! Eğer organizatör Murat Abimiz bir kalem daha bulup gelmeseydi ağlayarak ayrılmak zorunda kalacaktık.

Murat İlkan’a ilk solo albümü Fanus’un plağını ve Pentagram’la birlikte yaptığı işleri imzalattım. Metin Türkcan’a ise yine ilk solo albümünün CD’sini ve yıllar önce Pentagram’la konsere geldiğinde grubun diğer üyelerinin imzalayıp onun imzalamadığı CD’yi imzalattım.

mi04

Tüm bu imza ve sohbet faslından sonra birer fotoğraf çektirip kulisten ayrıldık ve o gazla aşağıda beklemeye başladık. Herkes ayakta beklemekten şikâyetçiydi ama benim dünyayı gördüğüm duyduğum yoktu mutluluktan. Bir süre sonra sırasıyla Metin Türkcan, Alper İlkan, Melisa Uzunarslan ve Murat İlkan sahneye çıktılar.

Rahatsızlığının Murat İlkan’ı yorduğu çok belliydi. Hareketlerini de bir miktar kısıtlamıştı. Ancak sesine hiçbir şey olmamıştı! En ufak bir tereddüt yoktu hiçbir şarkıda. Çalma listeleri de harikaydı. İlk çaldıkları şarkı haricinde, listede boş şarkı yoktu. İlk şarkıyı bilmiyordum çünkü 🙂 Özellikle kendi albümünün çıkış şarkısı Yaramaz Çocuk’a tüm salon eşlik etti. Pentagram’dan da söyledi. Her şarkıyı aslında salon da onunla birlikte söyledi. Pink Floyd’lar da ise özellikle solo kısımlarında Melisa Uzunarslan’ın kemandaki ustalığı alkışlara boğuldu. Metin Türkcan da kendi albümden bir şarkı söyledi. Ancak gecenin sürprizini yine Melisa Uzunarslan yaptı ve Kaan Tangöze’nin Bekle Dedi Gitti isimli parçasını söyledi. Ne söylemek! Yaşattı resmen! Jestleri, mimikleri ve sesiyle yaptıklarını dinleyip izledikten sonra bu ismi not ettik telefonlarımıza. Ancak salaklık edip kaydetmedik bu performası.

mi03

Murat İlkan’a sahnede bir ara kim olduğunu anlamadığımız birisi eşlik etti. Gereksiz bir eşlikti bence, Murat abinin ihtiyacı yoktu zira 🙂 Konser boyunca seyirciyle en az etkileşime geçen isim Murat İlkan’ın eşi ve bass gitaristi Alper İlkan’dı. Neden bilmiyorum ama yüzünü pek az defa tebessüm ederken görebildik.

mi06

Neyse, her şey süper giderken pek çok konserde olduğu gibi bu konser de bazı aksilikler yaşadığım için erken ayrılmak zorunda kaldım. Zira ben ne zaman bir konserde eğlensem mutlaka bir şeyler bir tarafımı çekiştirir.

Velhasıl, son zamanlarda gittiğim en iyi konserdi diyebilirim Murat İlkan ve Metin Türkcan Akustik Proje için. Konserde pek çok şarkıyı 4K kalitesinde videoya çektim. Ancak bu boyuttaki videoları işlemek biraz zaman aldığından ortaya çok da istediğim gibi bir video çıkmadı.

mi07

Özer Aydoğan’ın Ejderhaları

ozeraygogan07

Bu blog hiç bir zaman, reyting kasmak uğruna popüler karikatürleri, komiklikleri, 9GAG vb. sitelerin içeriklerini yayımlayan, en iyi karikatürler, en komik fıkralar türü başlıklara sahip bir blog olmadı. Ancak beğenip hayran olduğum işleri, biraz da kendimden bir şeyler katarak yayımlamayı da hep sevmişimdir. 2016 yılında Haziran ayı civarında fark ettim Özer Aydoğan’ın UYKUSUZ’da çizmeye başladığını. Yalan söylemeye gerek yok, ondan önce çok da dikkatimi çekmemişti. Ancak insan bir kere dikkat etmeye başlayıp neler kaçırdığını anlayınca çok pişman oluyor. Hemen takibe başlıyor.

ozeraydogan00Özer Aydoğan’ın dikkatimi çeken ilk karikatürü “PALMONIV” olmuştu. Bir grup uzun çenelinin şampuan şişesini çubukla dürttüğü o kareyi muhakkak bir yerlerde görüp kahkaha atmışsınızdır. Sonra süper kahraman çizgileri güldürmeye devam etti. Hatta o dönemde çok güldüğüm bir şakayı kendimce, Özer Aydoğan tarzında çizmeye çalışmıştım.

ozeraydogan05

Ama bu adama olan asıl hayranlığım, çizdiği ejderhaları görünce başladı. Milletin yüzüme garip garip bakmasına bile aldırmadan, kahkahalara boğulmuştum “Kim Bu Münasebetsiz Kadın?” çizimini okuduğumda. Sonra “Oğlanın Düğününe Çok Masraf Yaptım” çizimini gördüm. Ejderhanın suratındaki sorumsuz, umursamaz ifade, bedenindeki komik detaylar ve kurduğu cümleler, her biri ayrı ayrı sempatikti. Bu karikatürle Özer Aydoğan’ın çizgilerinin en önemli özelliğini anlamış oldum: Sempatiklik. En iyi çizerlerin hep bir tarzı vardır. Takip ettiğiniz çizeri artık karakterlerinin konuşmalarından, detaylarından tanımaya başlarsınız. İşte uzun çeneliler de böylece Özer Aydoğan’ın karikatür dünyasına kazandırdığı tiplemeler oldular. Ekşiye falan baktım. Epey öven yerlere göklere sığdıramayan da var, ilginç bir şekilde hiç komik bulmayan da var.

ozeraydogan01ozeraydogan02

Geçen hafta yine bir ejderha karikatürü “Nasıl Bir Tezgaha Geldim Ben” çıkınca UYKUSUZ’da, dedim artık bir yazı yazayım bloga. Yazı için araştırınca benim gördüklerimin haricinde, daha eski sayılarda çıkan birkaç tane daha ejderha buldum. Ulan onlar da çok komik arkadaş! Ejderha gibi bir yaratığı alıp öyle bir tipe sokmuş ki Özer Usta, bırak tebessüm etmeyi kahkaha atmamak çok zor.

ozeraydogan03

NOT: Bu yazı için verdiği destekten ötürü bir tek Hazal’a teşekkür ediyorum. Gerisine etmiyorum.

ozeraydogan04

ozeraydogan06

16 İğnelik Hastalık Maratonu

Bayramdan önceki haftanın benim için önemi, şüphesiz yıllar sonra, yediğim iğneler oldu. Üşütmüşüm. Hep üşütürüm. Üst solunum yollarım çocukluğumdan beri hep sorunlu olduğu için bu organlara bağlı olarak türlü türlü hastalıklar yaşıyorum. Her sene istisnasız hastalanır, çoğunun ayakta geçirdiği hastalıklar beni yataklara düşürür ve boğazımı mahveder.

igne01

İlk aldığım ilaçlar

Birkaç hafta önce, Mustafa Rusya’ya gitmeden hemen önceki günlerde, birkaç gece dışarı çıktık. O akşamlardan birinde üşüttüm. Pazartesi sabahı dayanılmaz bir baş ağrısı ve halsizlikle Bilecik’e geldim. Aile hekimim boğazıma bakınca hemen bir günlük rapor ve bir de antibiyotik yazdı. Eğer çarşambaya kadar iyileşemezsen gel, iğne yazacağım, dedi. Ben de hemen watsapta bir grup kurdum hastalığımla ilgili olarak ve Hazal‘ı, Utku‘yu ve Alper‘i ekledim. Bunlar benim hasta olmama inanmadılar. Zaten hep inanmazlar. Neyse, salı sabahı, bir önceki günden daha kötü uyanınca Acil’e gitmeye karar verdim. Böylece bunlar da inanmış, görmüş oldular ve bana inanmadıkları için çok pişman olup özür dilediler.

Hastalandığımda boğazımı doktora göstermek çok enteresan oluyor. Eline abeslangı alıp dilime bastırınca, gözleri büyüyor hepsinin. Tıpkı aile hekimi gibi, acildeki doktorun da tepkisi bu oldu: Uff, çok fena. İlaçlarımı gösterdim. Hepsini bırak, iğneye başlıyoruz, dedi. Hemen orada bir tane penisilin kendi vurdu. Bir de reçete yazdı ve sabah akşam dedi. Çıktığımda sabah akşam diyorsa iki üç gün gelirim herhalde diye düşünmeye başladım.

igne02

Penisilin iğnesini yedikten sonra inan kendime geldim sevgili okur. Gün içinde yaptıklarımı bir kenara bırakıp, akşam nöbetçi eczaneden ilaç almaya gittiğim sahneye geliyorum. Eczacıya reçeteyi uzattım. Reçete dediğim de ufacık bir kağıt, üzerinde barkod var. Eczacı hemen tezgahın altından 15 tane enjektör çıkardı. O kadar enjektörü bir arada görünce ne olduğumu bilemedim, başım döndü. Adam turuncu renkli 14 kutuyu (İecilline) gösterip,  “Bunları sabah akşam vurduracaksın, bu yeşil olanı da (Deposilin 1.2) son iğneden bir gün sonra vurdur. Bu sonuncu depo penisilindir.” dedi. O akşamdan başlayarak tam bir hafta boyunca, her sabah Bilecik Devlet Hastanesi Acil’inde ve akşamları Eskişehir Yunus Emre Devlet Hastanesi Acil’inde iğne yaptırdım. Bilecik’te değil ama Eskişehir’de bir baktım ki hemen herkes aynı iğneyi yaptırıyor. Bana iğneyi yazan doktorun tarzı bu şekildeymiş demek ki 🙂

igne03

Penisilin iğnesi yakıyor. Gerçekten çok yakıyor. Bunun sebebi iğnedeki solüsyonun pH değerinin çok düşük olması, yani asidik olması. O yüzden iğneyi batırdıktan sonra ilacı yavaşça vermek daha da çok yakıyor. En çok yakan da depo antibiyotik dedikleri Deposilin 1.2. Çünkü bunun solüsyonu, dolayısıyla ilaç miktarı daha fazla. Unutmadan söyleyeyim, bu iğneleri aile hekimleri yapmıyor. Özel hastaneler de yapmaktan imtina ediyor ve sizi devlet hastanesine yönlendiriyor. Çünkü söz konusu penisilin olduğu için her zaman alerji oluşturma riski varmış. Bana istisnasız tüm iğneleri olduktan sonra en az 10 dakika daha hastanede beklememi söylediler. Neyse ki herhangi bir terslik olmadı ve bir haftalık iğne tedavisinden sonra şu anda sapasağlamım.

Savatage – Edge Of Thorns Plağım

savat01Bu yıl ki doğum günüm, hem gerçek bir sürpriz olması, hem de aldığım iki güzel plak dolayısıyla unutulmazlar arasına girmişti. Şu yazımda anlatmıştım. Bu yazıda, o gün Utku ve Hazal‘ın hediye ettiği SavatageEdge Of Thorns plağımdan bahsedeceğim. Uzun zamandır plak yazısı yazmıyordum. Evi taşıdıktan sonra yazdığım ilk plak yazısı bu olacak. Hadi bakalım.

Edge Of Thorns, Savatage’ın 1993 yılında çıkardığı kült albümü. Tipik bir heavy metal albümü olmasının yanı sıra elimdeki plaklar içerisinde kapağı tartışmasız en iyi olanlarda birisi. Müthiş fantastik ve her detayıyla bir şeyleri simgeleyen, harika bir çizim. Küçük bir araştırma yapınca albümün kapağının, albüm yayımlandığı dönemde de epey ilgi çektiğini öğrendim.

Resmin ortasında duran muhteşem kadın, grup bu albümü yayımladıktan sonra hayatını kaybedecek olan gitaristin eşidir. En azından çizer Gary Smith de bunu onaylıyor. Bu noktada albüm kapağında çok fazla detay dikkatimizi çekmeli. Plak kapağı boyut olarak daha büyük olduğundan bu detaylar daha fark edilebilir oluyor. Yukarıdaki görsel internetten bulduğum bir dosya. Ancak aşağıda görünen bizzat plak kapağından kendi çekimim. Burada çok ufak bir farklılık var:

savatagehighEn tepede, çok uzakta bir şato gözüküyor. Ağaç dallarının oluşturduğu öfkeli suratı da fark etmişsinizdir. Bu suratın, albüm çıkmadan önce gruptan ayrılan grubun kurucusu ve vokalist Jon Olivia‘nın suratı olduğu yönünde iddialar varmış. Ortada duran kadından bahsetmiştim zaten. Solda suyun içerisindeki timsahı ve sol en altta görünen bir başka timsahın tek gözü ise yine takdire layık bir ayrıntı. Ve son olarak en sağda duran goblin suratına biraz dikkatli bakın. Çünkü albümün internette gördüğüm hiçbir versiyonunda bu goblin yok. Ancak bendeki 2014 yılı Almanya basım plakta sudan dışarıya doğru bakmakta olan goblin ilave edilmiş görsele. Bu, muhtemelen az bilinen ve çok değerli bir ayrıntı. Discogs.com’da da kontrol ettim.

Albümün iç zarflarında şarkı sözlerinin yanı sıra grupla yapılan uzun bir röportaj ve albüm hakkında çok fazla detay yer alıyor. Albümde yer alan 15 şarkının double lp olarak basılması harika bir şey. Ancak double lp olarak basılan bir albümün gatefold yani açılır kapak olmaması da apayrı bir fiyasko. Belki de albümün tek fiyaskosu.

Savatage’ı Edge Of Thorns şarkısıyla tanıyordum. Yalan söylemeye gerek yok, bu şarkı haricinde de pek bilgim yoktu grup hakkında. Ama albüm biriktirmenin en güzel yanı da bu zaten. Biraz araştırınca gerçekten güzel detaylar yakalayabiliyorsunuz.

chris

Chris Olivia

Albüme adını veren parça dışında, Miles Away çok dikkat çeken bir parça. Tam da Volkan‘ın sevdiği heavy metal parçaları ayarında. Söz konusu heavy metal olunca, Volkan’ın benden daha iyi bir dinleyici olduğu kesin. Belki de o, bu albümü çok önceden keşfetmiştir bile. Miles Away, “All That I Bleed” ile birlikte, grubun gitaristi Chris Olivia ve kardeşi Jon Olivia’nın birlikte yazdıkları son iki şarkılar. Kayıttan önce Jon’un sesinin yetersiz kaldığını fark ettikleri an Zachary Stevens’ı vokal yapması için grubun kadrosuna alırlar. Jon’un planı, bu albüm çıktıktan sonra dinlenip bir sonraki albümde çift vokalli bir grup olarak devam etmektir. Ancak, kardeşi Chris ölünce tüm planları boşa çıkar. Chris albümün çıktığı aynı yıl 1993’te, bir konser sonrası sarhoş bir sürücü tarafından öldürülmüştür. Hatta aracında yanında bulunan karısı da ağır yaralanmıştır.

Dolayısıyla Edge Of Throns, grubun fanları için her zaman hüzünle hatırlanan bir albüm olmuştur.

savat02 savat03 savat04

Albümün parça listesi şu şekilde:

A1 Edge Of Thorns 5:54
A2 He Carves His Stone 4:14
A3 Lights Out 3:10
A4 Skraggy’s Tomb 4:22
B1 Labyrinths 1:29
B2 Follow Me 5:08
B3 Exit Music 3:05
B4 Degrees Of Sanity 4:36
B5 Conversation Piece 4:10
C1 All That I Bleed 4:41
C2 Damien 3:53
C3 Miles Away 5:06
C4 Sleep 3:52
D1 All That I Bleed (Acoustic Version) 4:34
D2 If I Go Away (Acoustic Version) 3:49

savat06

Uzun Hikayeler: Taşınma, Doğum Günü ve Dolunay

tasinma04
Bu yazıyı çok uzun zamandır erteleye erteleye bugüne kadar geldim. Neredeyse yirmi günlük bir yazı bu. 19 Temmuz 2016’da, hayatımın en güzel akşamlarından birini yaşadım. Doğum günüm dolunaya rastladı ve iki yıldır oturduğum evden taşınıp yeni bir eve geçtim.

Doğum günümün Temmuz ayı dolunayına rastlaması zaten beni epey heyecanlandırmıştı. Dolunaylardan başka tutunacak bir şey kalmadığı için, bu muhakeme gününün hoş tesadüfü, beni fazlasıyla mutlu etmeye yetti.

Bir süredir ev arıyorduk. Ancak emlakçıların komisyon pişkinliğinin artık dayanılmaz boyutlara ulaşması sebebiyle, öfkelenip güzel bir ev bulmak konusunda umudumu kesmiştim. Eski evin bir sonraki kirası son gün yaklaştıkça tedirginliğimiz artmıştı. Şansımıza, umudu kestiğimiz günün akşamı, bambaşka bir mahallede, Vişnelik Mahallesi‘nde tam da aradığımız gibi bir ev bulduk. İlanı gördüğümüz akşam hiç vakit kaybetmeden evi gezdik. Aynı gece evin sahibiyle epey uzun bir konuşma yapıp heyecanla ertesi sabahı beklemeye başladık. Çok uzun süre sonra ilk defa heyecandan uyuyamadım. Ertesi gün, evi tutmuştuk bile 🙂 Artık yeni bir ev sahibimiz ve arkadaşımız vardı: Selim.

tasinma07

Taşınma günü olarak 18 Temmuz’u seçmemize rağmen nakliye firmasının özrü ile 19 Temmuz gecesine kaldı iş. Neden gece? Çünkü tramvayın geçtiği caddelerdeki evlere nakliye asansörü kurulmasına ancak gece 01.00’den sonra izin veriliyormuş. 19 Temmuz günü iş yerinde heyecandan duramadım. Akşam adeta koşarak eski eve gittim. Günlerdir Merve, Hazal ve Utku‘nun  insan üstü gayretiyle tüm eşyalar kolilenmişti. Bir gün önceden de Murat Abi‘ye mobilyaları söktürmüştüm. Her şey hazırdı yani. O arada Yağızhan aradı.

Abi çok acil Pilot Bar‘da buluşmamız lazım, dedi. Lan, dedim. Akşam taşınacağım ne Pilot’u? Abi sahne durumu var, hemen konuşalım bağlayalım, dedi. Hesapladım. Nakliye aracı saat 23.00’de gelecekti. O arada bir kaç saat zamanım vardı. Peki, dedim Yağızhan’a. Hemen görüşüp eve dönmek için aceleyle çıktık evden. Yolda aklımda en büyük sıkıntı beliriverdi: Yeni taşınacağımız evin önünde park etmiş araçlar olacaktı. Gece 01.00’de bunların sahiplerini nereden bulup kaldıracaktık? Kaldıramazsak asansör kurulamazdı ki?

Mekana girdik Merve’yle. Bir anda tanıdığım bütün yüzler bana döndü ve İyi ki doğdun şarkısı söylemeye başladı! Hayatımın ilk sürpriz doğum günü kutlamasıydı bu. Abartmıyorum, ciddiyim. Yağız, Ender, Hazal, Utku, Uğur, Burcu, İpektoş, Şevkiye ve Betül oradaydı. Bir süre sonra yanlarına adaşım Mesut, Murat ve Gökçe de katıldılar. Doğum günü hediyesi olarak aldığım iki plak, başka bir yazının konusu olacak. Ama Şevkiye ve Betül’ün aldığı Pentagram plağıyla, Hazal ve Utku’nun aldığı Savatage plağı için teşekkür ederim buradan onlara. Ayrıca Burcu’nun babasının yaptığı Hürkuş uçağının merchandise şapkası için de ayrıca teşekkür ederim.

tasinma08

Doğum günüm

Bu sürpriz doğum günü kutlamasından sonra, Uğur’la birlikte eşyaların olduğu eve döndük. Nakliyeciler geldi. Yükleme başladı. Kazasız belasız bittiğinde saat 01.00 civarındaydı. Hızlıca bomboş daireyi temizledik ve önde biz arkada kamyon olduğu halde yeni eve doğru yola koyulduk.

tasinma05

Yeni evimin dolunay manzarası

tasinma06

O saatte yollar bomboş tabi. Geldik yeni eve. Murat ve Mustafa, süper bir iş başarıp evin önündeki park etmiş araçları çektirmişler. Rahatça yerleşti nakliyeciler. Ancak bu sefer de asansörün uzunluğu yetmedi. Yeni bir asansör çağırdılar. Eşyaları indirmeye daha doğrusu çıkarmaya başladılar. Bu asansör sistemi süper bir iş cidden. Salonun penceresini söküp kurdular ve tüm evin eşyasını buradan çektiler.

tasinma03

tasinma00

Darbe girişimini izlerken Volkan da Amerika’da müze geziyordu. Watsap grubundan anlık olarak haberdar ettik

Aynı günün sabahında, iki yıldır beyaz eşya dükkanında bekleyen ancak yer darlığı sebebiyle kullanamadığımız buzdolabını da getirtmek istemiştik yeni eve. Ancak kat asansörüne sığmadığından ve apartmanın merdivenleri de çok dar olduğundan bunu taşımak için de akşamı beklememiz gerekmişti. Buzdolabı da sorunsuzca çıkıp kurulacağı yere bırakıldıktan sonra saat 04.00 civarında iş bitti. Ertesi sabah işe gidecektim. Çünkü 15 Temmuz darbe girişiminden dolayı izinlerimiz iptal edilmişti. Bu darbe girişimine dair bir şeyler yazmak istiyorum aslında. Bunu da bir başka yazıya bırakayım şimdilik. Darbe girişiminin yapıldığı akşam da Utku ve Hazalla koli yapıyorduk. Olaylar olunca ağzımız açık halde televizyonu izlemeye devam ettik.

Evi taşıdıktan sonraki gün yeni eve geldiğimde yapılacak bir dünya iş olduğunu gördüm. O gün tarih 20 Temmuzdu. Heh işte, bak bugün 7 Ağustos olmuş. Hala o işler bitmedi. Neden? Çünkü okumayı öğrendiğim 7 yaşımdan beri biriktirdiğim kitaplarım, buna ilave dvdler, cdler ve bilumum ıvır zıvırdan oluşan, iki yıldır annemlerin evinde bekleyen devasa bir mal varlığım vardı. Bunlar için yeni evin bir odasını tahsis etmiştim. Bak günler geçti. Halen buraya bir çeki düzen verebilmiş değilim. Yavaş ama güzel bir şekilde ilerliyor. Pek çok noktada kontrolü ele aldım.

tasinma11tasinma10tasinma12

Yeni evde, ilk bağlanan şey internet ve tv oldu. Apartmanda kablo dünya hizmeti vardı. Ben bu kadar çabuk gelip bağlayacaklarını hiç düşünmüyordum. Şu ana kadar en ufak bir sıkıntı yaşamadım. Televizyonda da süper belgesel kanalları var. Evin içinde pek çok yerde irili ufaklı tadilatlar yapmak ve elektrik hatları çekmek gerekti. Güzel oldu sevgili okur.

Yazıya koyacağım görselleri seçmek de epey zor oldu. Bir de doğum günü yazılarının geleneksel özelliği olarak geçmiş yılların doğum günü yazılarını koyuyorum buraya.

tasinma13

Şu an ki manzaram

Geçmiş doğum günümü kutlayan herkese teşekkür ederim. Bu yazı, yeni evin oturma odasında yazdığım ilk yazı oldu. Umarım bu yeni yaşımda her şey çok daha iyi olur. He unutmadan bir üzücü gelişme oldu bu süreçte. İlkan Abi Tokat’a tayin oldu. Şu aşağıdaki fotoğraf da hep birlikte geçirdiğimiz son iş günümüzden. Onun gidişini, benim de geçmiş doğum günümü kutlamıştık. Umarım Tokat’taki hayatın Bilecik çukurundan çok daha iyi geçer sevgili abim 😦
tasinma09

İzin Öncesi Harika Keşifler & Olaylar

Mirvari Kahvesi

mirvariBenim Türk kahvesiyle pek aram yoktur. Kırk sene içmesem canım çekip de bir Türk kahvesi içeyim demem. Bir de orta, sadece, şekerli ayrımında çok başarılı olduğumu söyleyemem. Sade Türk kahvesi öyle alelade içilebilecek bir lezzet değil bence. Türk kahvesine olan bakış açım bu şekilde olumsuzken, ailemizin “elf”i Hazal‘ın, tüm fikrimi değiştiren, “bir şans daha vermelisin Mesut” diye beni telkin eden o harika keşfinden bahsedeceğim: Mirvari Kahvesi. Bir yudum alıp şu yorumu yaptım.

iciminasil biliyonmu

Yeni çıhmış, içimi nasıl biliyon nu? Mmmpeehhy…

Hazal sağ olsun, 240 gramlık mucize bir paket getirdiğinde içeceğimiz şeyin bu denli lezzetli olabileceğini hiç düşünmemiştim. Nasıl tarif edebilirim? Ağızda hafif tortulu bir lezzet bırakıyor. Tadı sütlü gibi ama sütten ziyade hafif bir krema tadı geliyor. Dibinde kalan telve bile o kadar eğip bükmüyor ağzınızı. Kimisi kahvenin telvesini sever hani. Parmak parmak tadına bakar. İşte bu kahvenin öyle bir telvesi de olmuyor. Şekersiz bile içilebilir.

Bu kahve Türk kahvesi, damla sakızı , has salep, keçiboynuzu tozu, krema, mahlep ve safran’ın özel miktarlardaki karışımından oluşuyor. Tuğba Kuruyemiş‘ten başka satan yok. Mirvarinin sözcük anlamı “inci” demek. 240 gramlık paketi 10 lira. Kahve içmeyi seviyorsanız, daha önce de Mirvari kahvesi içmediyseniz denemek için beklemeyin bence. Ha, bu bir reklam değildir.

Yepyeni Türlerde Black Metal Tecrübesi

Geçen hafta iş yerinde epey yoğunluk vardı. Her gün sabahtan akşama aralıksız iş çıkarmak durumundaydım. Böyle kesintisiz çalışmaya başladığımda kendime bir hedef koyuyorum, istisnalar ve kendi kontrolüm dışındaki olaylar haricinde, yaptığım işi bitirmeden yerimden kalkmıyorum. Perşembe ve cuma günü çalışırken kulağımda yeni keşfettiğim iki grubun şarkıları döndü durdu hep. Kulaklarımda kıyametler koptu ama kimseler farkına bile varmadı.

a3421730298_10Mesarthim, Avustralyalı bir atmosferik black metal grubu. Çok da araştırmadan karşıma çıkan ilk parçaları olan Pillars‘ı dinlemeye başladım. Melodiler hoşuma gidince EP’nin tamamını indirdim. Özellikle aralara serpiştirilmiş klavye melodileri ve durağan giden ritim çok hoşuma gitti. Pillars, grubun 2016 yılında çıkardığı, dört parçadan oluşan ve toplamda 37 dakikalık çalma süresine sahip bir EP. Grup aynı yıl bir EP daha çıkarmış. Grup üyelerinin adları ve hatta tek kare fotoğrafları bile yok. İsimlerini Nokta ” . ” olarak belirtmişler. Kaç kişiden oluşuyor, kimlerdir bilemiyorum. Black metali güzel yağan şeylerden biri de her grubun böylesi gizemli bir yönünün bulunması bence.

midnightPillars, güzel ama itiraf etmek gerekirse tek düze bir albüm. “Bu albümü sevdiysen bunu da seversin” şeklinde gelen bir tavsiyeyle Midnight Odyssey‘in 2015’te çıkardığı tek parçalık The Night Has Come For Me isimli EP’sini dinlemeye başladık. Ambient Black Metal türünde, bol klavyeli, bol melodili ve sözlerle birlikte iyi bir vokalle desteklenmiş bir parça. 12 dakika sürüyor ama türün dinleyicisiyseniz muhakkak seversiniz. Bu parçayla birlikte bir kere daha anladım ki “choir” dediğimiz vokalleri pek seviyorum. Midnight Odyssey de Avustralyalı bir proje. Grup değil, tek bir kişiden oluşuyor.

I stand as one, hiding in the trees
The night has come for me
My many voices are overpowering
You will never be free

İçimin Yağlarını Eriten Bölüm: Battle Of Bastards

İzlediğim dizilerle ilgili spoiler veren yazılar yazmak hiç tarzım değil. Ama bunca yıldır izlediğim Game Of Thrones‘un ilk defa bir bölümü böylesine güzel hissetmemi sağladığı için bu yazıyı yazmasam olmazdı.

13407010_10154270298479161_600996300336373567_n

Battle Of Bastards, 6. sezonun 9. bölümü idi. Dün gece 6. sezonun final bölümü yayımlandı. Henüz izlemedim. Bu akşam Getik Kafe‘de izleyeceğiz. O yüzden sabahtan beri özellikle kaçıyorum Facebook’tan ve bilimum sosyal platformlardan spoiler yememek için. Nasıl bir final olacak hiç bilmiyorum.

Battle Of Bastards’a dönecek olursak, izlediğim en iyi bölümlerden birisiydi diyebilirim.Korkumdan iMDB’ye de giremiyorum şu anda. Ancak reyting oylamasında zirvedeydi. Ben de dahil izleyen herkesin bölüm bittiğinde derin bir ohh çektiğini okuduk hafta boyunca sözlüklerde, sağda solda. Bölüm bittiğinde bayrakları astık, profilimizi süsledik.

196418_340Yine de fazlaca detaya girmeden, bu bölüm neden çok iyiydi ondan bahsetmeye çalışayım. Şüphesiz bu bölümü en iyi yapan şey bölümün tamamına yayılmış olan iki farklı savaşa ait sahnelerdi. Savaş sahnelerinde izleyici olarak en tatmin olduğumuz olay, kaybedileceğine kesin gözüyle bakılan savaşların, tüm umutların bittiği anda çok zayıf bir ihtimalle gerçekleşmesi beklenen olasılıklar dahilinde kazanılmasıdır. Biz bu sebepten Yüzüklerin Efendisi‘ne doyamıyoruz. Rohan’ın doğuda belirmesi, ölülerin gemilerden taşması ve sonucunda kazanılan zaferler.

İşte bu bölümde de aynı hissiyatı dolu dolu yaşayabildik. Açıkçası ben önce Kurtlar Vadisi, sonra da Game Of Thrones’la hayatımıza giren “başrol oyuncusunu acımadan öldürmek” tribinden dolayı tüm bölümü diken üstünde izlemek zorunda kaldım. Ama sonuçta kıçımı koltuğa öyle bir yaydım ki, dedim bu mutluluğun üzerine bırak da bir yazı yazayım. Game Of Thrones, bana daha önce hiç böyle hissettirmemişti.

Savaş sahneleri diyorduk. Biz, ejderhasever bir milletiz. İşte bir kere daha ejderhanın gücünü gördük bu bölümde. Diğer taraftan bölüme de adını veren “Battle of Bastards” ise hayatımda izlediğim en gerçekçi savaş sahnelerine sahipti. Bir filmi/diziyi izledikten sonra hissetiklerimi başkaları da hissetmiş mi diye araştırırım hep. Yorumları okuyunca anladım ki hissetmiş. Jon Snow, ayaklar altında ezilirken o kadar kaptırmışım ki nefesimi tuttum ben de. Sağdan soldan kıskaca alınmışken en az onlar kadar korktum. Kazananın kim olacağını kestirmek başlarda o kadar imkansızdı ki.

wunwun Elbette bölümü bu denli güzel yapan bir diğer unsur ise savaşın tek fantastik ögesi olan Wun Wun isimli devdi. Yanında dev olan bir ordunun kendinden daha emin olmasını, daha cesur olmasını beklersiniz değil mi? Ama Jon Snow’un ordusunda o cesaret biraz eksikti. Kahraman dev, savaşın gidişatında çok büyük öneme sahip. Keşke ilerleyen bölümlerde başka devler de görebilsek ama muhtemelen Wun Wun’la birlikte soyları tükenmiş oldu.

Bölümün sonlarında dişimizi sıktık, yumruklarımızı sıktık, bitir artık şunu diye bağırıp durduk. Eh istediğimiz gibi olmayınca açıkçası ben sövdüm. Bu işin altından yeni bir pislik çıkacak, elinde fırsat varken neden yapmıyorsun diye. Ama bölümün son iki dakikasını izleyince, böylesi bir sonun diziye daha çok yakıştığını anladım.

Özetle, bu akşam Game Of Thrones’un final bölümünü izleyeceğim. Altı senedir tırnakları kemire kemire izlediğimiz, darbe üstüne darbe yediğimiz zamanlardan sonra umarım senaristler bu sezon taşı gediğine koymuşlardır. Eğer final de en az Battle Of Bastards kadar iyiyse, oturup son iki bölümü film tadında açar açar izlerim.

EKLEME: 28.06.2016. Son bölümü dün izledik. Çok çok iyiydi ancak neyse ki Battle Of Bastards kadar iyi değildi.

Yıllık izindeyim, daha sık birlikte olacağız. Umarım.

23 Nisanlar ve Ben

Bu yazıyı aslında dün yayımlayacaktım. Ama birkaç ekstra işler çıktığı için yetişemedi, bugüne kaldı. Dün 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı‘ydı. Nedenini bilmiyorum ancak oldum olalı 23 Nisan’ı çok daha fazla sevmişimdir. Lise’de de mesela 19 Mayıs’ı kutluyorduk. Ama şu an 19 Mayıs’lara dair hatırladıklarım o kadar az ki… Ama 23 Nisan’lar benim için hep eğlenceli geçen zamanlar olmuştur, çok daha fazla anım vardır o günlere dair.

Aile albümünü karıştırınca geçmiş 23 Nisan’larıma dair bir sürü fotoğraf buldum. Bunlardan en güzellerini seçtim bu yazı için. Bu benim için nostaljik ve eğlenceli bir yazı olacak.

00Bu fotoğrafta Tunceli‘deyiz. Sene 1992. Fotoğraftaki tarih okunabiliyor. 24 Nisan 1992. Burada 4 yaşındayım. Elimdeki bayrak muhtemelen bir önceki gün yapılan kutlamalardan alınmış. Ya da babam getirmiştir. Yerde duran oyuncak tankı hala hatırlıyorum. Tank yürüdükçe o adamların kafaları aşağı yukarı inip çıkıyorlardı. Pek bir tosun tombarlak ya da Hazal‘ın tabiriyle “Çabi” bir çocukmuşum. Bu fotoğraf çekildikten bir sene sonra Eskişehir Sivrihisar‘a taşınmışız. zaten 1994’te de okula başlamışım.

01Bu yukarıdaki fotoğrafta, ilkokul 1. sınıftayım. İlk 23 Nisan’ım diyebiliriz. Annem o zaman önlüğümün üst cebine hep mendil koyardı. Okul hayatımın ilk senesi olduğu için hiçbir atraksiyona girmeden kutladığım ilk ve tek 23 Nisan bu seneydi. Atatürk büstünün önünde öylece duruyorum. Ama muhtelemen trampetçileri izleyip epey iç geçirmişimdir. Bir gün bende çalacaktım o trampetten! Ancak bunun için iki sene daha beklemem gerekecekti.

02

Ve ilkokul 2. sınıftayım! Polis olmuşum! Trafik polisi olmuşum ama. Babamın büyük şapkası nasıl da kocaman durmuş kafamda. O günü tüm detaylarıyla hatırlıyorum. O sabah okula tek polis ben olacağım diye gitmiştim. Hatırlıyorum, annem son sabah ayarlamıştı gömleği falan. Ama ilkokul birinci sınıfta, adı Gözde olan ve fotoğrafta yanımda görünen kız çıkagelmişti. Bu kızın da annesi polisti Sivrihisar’da. Biraz keyfim kaçmıştı ama olsun lan dedim. Bizi tuttular okul konvoyunda en önlere yerleştirdiler. O ne biçim forstur anlamazsın sen. Tüm tören boyunca arkadaşlarım gelip gelip bana bakmıştı.

03Sonra piyasaya Murat çıkıyor. Okula başlıyor ve daha ilk 23 Nisan’ın da polis kıyafetlerini giyiyor. Hem onun malzemeleri daha çok benden. Yeleği var! Silahı var, daha ne olsun! Ama fark ettiysen ben de nihayet okulun bando takımına girmişim trampetçi olarak. Bunun mutluluğu yetmiş bana. Bu fotoğrafı muhtemelen törenden geldikten sonra çekilmişiz. Bu şekilde üç sene trampet çaldım.
04

06

Trampet takımının son senesinde, bu sefer bir de şiir okuyorum. Şiirimi o kadar güzel okuyorum ki Sivrihisar İlçe Stadyumunun toplam yüz kişilik tribünündeki herkes ayağa kalkıp alkışlıyor. En azından bizimkiler bana öyle diyor. Bu yanımda görünen öğretmenin adı Bünyamin Altındağ. İlginç bir şekilde, o yıllarda Sivrihisar’da yapılan tüm etkinlikleri bu öğretmen sunardı. Bizim okuldan değildi. O yüzden hep çekinirdim kendisinden. Çok ciddi bir insandı. O şekilde hatırlıyorum. Keşke burada okuduğum şiirin ne olduğunu da hatırlayabilseydim.
05İşte bu yandaki fotoğrafta da orta 1. sınıftayım. Hayatımda ilk defa Çerkez müziği ve halk dansları ile tanışıyorum. Yarabbi o ne coşku! O nasıl bir heyecan bizdeki anlatamam. Orta okul boyunca bu Çerkez oyunları muhabbeti devam etti. Fotoğrafını bulamadım, ama muhtemelen orta 2. sınıfta da yine bu kıyafetle, tam da danstan sonra bir şiir okumuştum. Fotoğrafta yanımda görülen kişi ilkokul öğretmenim Selahattin Öğretmenim. Hayatımı etkileyen ilk üç kişiden biridir. Hayatımı etkileyen ilk kişidir hatta. Biz ilkokulu bitirip orta okula geçtiğimiz sürede ve sonrasında, liseye gittiğim süre de bile Sivrihisar’da hep görüştük. Sonra Eskişehir’de de görüştük hatta. Ancak araya epey zaman girdi. Öğretmenimi görmeyeli epey zaman oldu. Birgül, bunu okuyorsan haberleşelim mutlaka.

23 Nisan gerçekten güzel bir bayramdır sevgili okur. Kutlanması, atlanması, zıplanması, o günün tatil edilmesi gereken muhteşem bir bayramdır. Olayın tarihi önemi zaten malum. Bence çocukları tüm bu güzelliklerden mahrum bırakmamak en doğrusu. Ben çocukluğumun en güzel anılarını 23 Nisanlarda yaşadım. Ya sen?

Yeni Telefon, Kitaplar, CD’ler

Merhaba sevgili okur. Ülke bu haldeyken yazı yazmak gelmiyor içimden. Zuhal Topal gibi “Hayat devam ediyor” deyip reyting kasmak amacım da yok. Zaten bu blog, hiçbir zaman böyle amaçların blogu olmadı. Bazı yazılar çok sevildi okundu. Bazılarını ise bir kişi bile okumadı. Sorun değil. Ben, hissettiğimi yazdım hep. Eğlenceli olduğunu düşündüğüm şeyleri anlattım. Ya da yüreğime açılan yaraları gösterdim. Böyle böyle kaç yılı geride bıraktı My Resort. Yarın, belki bir patlama olur, ben de sebepsiz yere, ne olduğunu bile anlamadan, hangi ideoloji uğruna olduğunu bile bilmeden, kurban edilmiş olabilirim. Ya da senin bindiğin otobüs, tren birazdan havaya uçurulabilir. Sıkıntı ölmek değil. Sıkıntı ölümlerin bu kadar alışıldık hale gelmesi. Sıkıntı bu durumun artık şaşırtmaması. Buz kesmiş olmamız. 

2014 yılı Temmuz ayının sonlarında, askerden geldiğimden beri, akıllı telefon kullanmadım sevgili okur. Parasızlık, inat ve nihai olarak daha çok parasızlık gibi sebeplerden kendime en azından en temel uygulamalara erişebilmemi sağlayacak bir akıllı telefon almadım, alamadım. Geçtiğimiz günlerde İzmir’den bizi ziyarete gelen dayım sayesinde bu sorun çözüldü.

s3miniHayır, dayım bana yeni bir telefon almadı. Dayım ve babamın katkılarıyla, en küçük kardeşim Mustafa’ya yepyeni bir telefon alındı 🙂 Mustafa’nın eski telefonu olan Galaxy S3 Mini ise yeni sahibine, yani bana geçti. Ancak Mustafa okuldayken telefonu yere düşürmüş ve haftalardır ekranı kırık olarak kullanıyormuş. Bu durumda telefonun bu kırık camını değiştirmek gerekiyordu. Ben de İstanbul’daki arkadaşımız Serhat’la iletişime geçtim. Sağ olsun telefonun ön camını sıfırladı ve gönderdi. Kendim de bir orijinal arka kapak aldım ile temperli cam aldım ve telefon tıpkı kutudan çıkmış gibi oldu. Evet, artık WhatsApp‘ım var ve evet çılgınlar gibi Trivia Crack oynuyorum. Bu arada yeri gelmişken söyleyeyim. Trivia triviaCrack isimli bir bilgi yarışması var, efsane! Telefonu kullanmaya başladığım ikinci günden itibaren etrafımdaki tüm arkadaşlarımla oynamaya başladım. Meğer ne kadar çok oynayan varmış! Diğer salakça oyunlar gibi saatlerce gözünüzü ayırmadan oynamanıza da gerek yok. Sıra size geldiğinde isterseniz ertesi gün bile oynayabilirsiniz.

Yeniden akıllı telefon kullanmak kısa sürede bile fark yarattı hayatımda. Blog için aklıma gelen fikirleri kaydedip aktarmak çok daha kolay oluyor böylece. Telefonu yıllar önce aldığım Bluetooth klavye ile kullanabildiğimden evdeyken çok pratik olabiliyor. Telefona bir de Slim Armor kılıf aldım. Şimdi elimdeki telefon, ses sistemi arabadan pahalı Şahin arabalar gibi duruyor.

Şimdi tabi alışverişten bahsetmişken elime geçen bir iki güzel kitaptan da bahsetmezsem olmaz. İlk kitabımız bir klasik olan,pek çok farklı yayınevinden yayımlanmış versiyonları bulunan Franz Kafka‘nın en yanlış anlaşılan, en az hissedilen ve ne yazık ki popüler kültürce en çok sulandırılmış eseri, Milena’ya Mektuplar. Kafka’nın o mektupları nasıl bir ruh haliyle yazdığını umursamaz kimse. Kullandığı cümleleri kopyalayıp profile yazmakla”kitabı okuduk” mesajı vermeye çalışmak çok daha kolaydır.

kitapKitap dikkatimi pembe renkli sırtıyla çekti. Kitabın öyküsünü ilk defa okuduğumda, sevdiğim kadınla da paylaşmıştım. Hatta kısa süre sonra aile dostumuz Hazal‘ın da elinde gördüm. Kaçamak kaçamak okumaya başlayınca, “Lan dedim, ben de bir tane kendime alayım bundan.” (Ben kendime  hep “lan” diye hitap ederim.) Ama normalde bu kadar kötü birisi değilim. Her neyse, Kitap Yason Yayınevi’nden çıkmış. Dağıtımcı ise tanıdık bir isim: İnsancıl Sahaf. Tıpkı büyük yayınevlerinin basımlarında olduğu, dip notlarla desteklenmiş eser. Kitabı yeniden okumaya başladım. Bazı mektupları özellikle işaretliyorum. Kafka’nın ruh halindeki değişimler o kadar açık ki. Ancak böylesi bir ızdıraba katlanan birisi mutluluğu hak ediyordur. Hemen ilave edeyim. Milena’ya Mektupları, yakın bir dostun ihaneti, vasiyete hıyaneti sayesinde okuyabiliyoruz. Dolayısıyla neresinden bakarsanız bakın, Milena’ya Mektuplar’da göreceğiniz şey aşk, çaresizlik ve ihanet olacaktır. Geçen gün iş yerinde Şemre ve Ramazan, ölümden başka her şeye çare var demişti. Şu an sahip olduğum ruh haliyle cevap veriyorum: Ölüm aslında en büyük çare.

Diğer bir güzel kitabımız ise Christopher Nolan‘ın en iyi filmlerinden birisi olan Prestij‘in senaryolaştırıldığı kitap olan The Prestige. Christopher Priest‘ın 1995 yılında yayımlanan ve yayımlandığı yıl en iyi fantastik roman ödülünü alan kitabı. Milena’yı bitirir bitirmez Prestij’i okumaya başlıyorum. Çünkü filmini en az üç dört defa izlediğim için kitap beni daha çok heyecanlandırıyor. Kitapta çok daha fazla ayrıntı bulabileceğimi tahmin ediyorum. İlk defa filmini izlediğim kitapları sonradan okumak, okuduğum her satırda filmden kareleri ve yüzleri aklımda canlandırmamı sağlıyor.

Geçtiğimiz gün Migros‘tan alışveriş yaparken yine tesadüf eseri birkaç tane güzel filmin VCD’sinin 1 liraya satıldığını gördüm. 1 lira nedir lan? Boş kutu alıyorsun o fiyata. Dayanamadım tabi, gözüme çarpan, elime geçenlerden aldım attım sepete. Evdeki discman VCD’de oynatabiliyor. Arada takıp izliyorum tadımlık. Aldıklarım arasında Uzay Yolu‘nun I. ve IV. filmleri şüphesiz en değerli olanları. Bir de nasıl oluyorsa oluyor, muhakkak bir iki tane western buluyorum. John Wayne’nin harika bir filmini buldum bu seferde.

vcd

Son yazıyı yazdığımdan bu yana 15 gün geçmiş. Evet, sıkıntılar var. Bunların neler olduğunu takip eden yazılarda okuyacaksın. Ama yazıyı yeni bir haberle bitiriyorum. Bir süre sonra My Resort, sana daha iyi hizmet verebilmek için kendi sunucusuna taşınacak sevgili okur. Vakit bulup işleri hızlandırabilirsem, halen proofhead.net’te yarım yamalak deneme sürümüyle gösterimde olan My Resort, bir ay içerisinde tamamen yeni evine taşınmış olacak. Heyecanla bekliyoruz.

2015 Yılımın Özeti

Yılda bir kere yazdığım, blogdaki en uzun soluklu serilerden, aslında yazmayı da çok sevdiğim bir yazıyla daha karşındayım sevgili okur. 2015 yılı bakalım nasıl bir yılmış, neler yapmışım, hep birlikte okuyalım, gülelim, ibret alalım, bir sonraki yıla hedefler koyalım kendimize.

Geçen yıl yazdığım değerlendirme yazısından hatırladım. 2014 yılı askerlik dolayısıyla blogun yerlerde süründüğü bir yılmış. 2015’te bu durumu biraz kırıp, blogu yeniden ayağa kaldırmak için uğraştım durdum. Bu çaba, reyting kasmaktan ziyade içeriği daha kaliteli ve sürekli hale getirmek içindi. Ama iş yoğunluğundan ve başka projelerden dolayı bloga yine hak ettiği önemi veremedim. Ama blogun görsel olarak daha çok zenginleştiğini söyleyebilirim. Bloga yıl içerisinde 136 tane yazı yazmışım. Blogdaki toplam yazısı sayısı ise 1350 civarına ulaşmış. Yüzlerce paragraf, binlerce sözcük, on binlerce harf…

Ocak 2015: Bu ay 9 yazı yazmışım bloga. Bu ay tek gündemimiz hava soğukluğuydu. Dairede işler yılın ilk ayı olmasına rağmen yoğundu.

Şubat 2015: Bu ay tam 17 tane yazı yazmışım ve tüm yıl boyunca en çok yazı yazdığım ay da Şubat olmuş. Okumaya devam et