Tag Archives: Hazal

Mecmua İşleri – Anket Sonucu

Bu yazıyı, rutin olarak takip ettiğim dergilerden bahsetmek için kaleme alıyorum. Gerçi bu dergilerin bir kısmına blogun çeşitli yazılarında bahsettim. Ancak şöyle derli toplu bir yazı yazmayalı epey zaman oldu.

Nisan ayında senden bir konuda yardım istemiştim sevgili okur. Şu yazımda bir de anket sunmuştum. “Kafa” ile “OT” dergileri arasında bir seçim yapmanı istemiştim. Anket sonuçları Kafa dergisi lehine çıktı. 8 okuyucu Kafa dergisini seçerken yalnızca 2 okur OT dergisini seçmiş. OT dergisi geçen ay ki sayısında, hiç yapmadıkları bir şeyi yaptı. Üstüne bir de bu sayılarında da İhsan Oktay Anar‘ı göremeyince, OT dergisi almayı bıraktım. Evet, artık OT dergisi almıyorum.

mecm01

Kafa, halen takip ettiğim en eski süreli yayın. Eskiden poster ve ayraç verirdi. Şimdilerde, son birkaç aydır, poster ve sticker veriyor. Dergi formatını, baskısını, tasarımını hiç değiştirmedi. Yazarları, pek çok diğerinde olduğu gibi, genellikle çok tanınan yazarlar, televizyon simaları ve popüler şahsiyetlerden oluşuyor. Dolayısıyla okuyacağınız içeriklerden pek çoğu aslında “öylesine” yazılmış yazılar. Ancak kapak konuları, özel dosyaları, grafik içerikleri bakımından gerçekten emsalsiz bir mecmua. Solcuymuş gibi yapıyor ancak hiç de öyle değil. Aylar önce çok lüks ve magazin programlarına bile konu olan bir törenle “yazar buluşması” yaptılar. Ben dergiyi seviyorum yalan yok, takip de ediyorum. Bir falsoları olmazsa, takip etmeye de devam edeceğim.

mecm09

45’lik Dergi, bu ay 5. sayısı yayımlanan mükemmel bir dergi. Bu dergi kimlere hitap ediyor? Müzikseverlere, sinemaseverlere, özellikle Yeşilçam hayranlarına, geçmişe özlem duyanlara, plak koleksiyoncularına ve arşivcilere. Plaklar konusunda çok fazla teknik bilgi içermiyor. Ancak kesinlikle birbirinden ilgi çekici başlıklara sahip. Bu yönüyle Kafa dergisinden çok daha iyi. Okumaya devam et

Reklamlar

Hayallere Ulaşmaya Az Kaldı

dolun028Merhaba Dolunay aşkları! Zaman geçiyor, o güzelim yaz ayları birer birer eriyor. Her birinin sonu, sanki sevgiliye kavuşmak gibi oluyor, sen parlıyorsun malum. Haziran ayı güzel geçti. Evet, bunu gerçekten söylüyorum. Güzeldi.

dolun023Yılbaşında kendime koyduğum bir teleskop hedefi vardı. Çok uzun süredir teleskop almak ve kullanmakla ilgili Türkçe ve İngilizce pek çok siteyi araştırıyorum, inceliyorum. Bir teleskoba sahip olmanın bazı şartları var. Bazı sorulara cevap verebilmek gerekiyor. Mesela ilk soru: Gerçekten teleskop almak istiyor musun? İkinci soru daha zor: Emin misin? Sevgili okur gerçek şu ki özellikle gökyüzü gözlemleri sonucunda kaydedilmiş, internette, sağda solda gördüğümüz o rengarenk fotoğrafları hiç birini ileri derece profesyonel bir teleskop olmadan (bir rasathanenin sahip olabileceği türde) görmek mümkün değil. Piyasada şu kadar yakınlaştırır, şöyle gösterir, böyle yapar şeklinde satılan cihazların da pek çoğu, ne yazık ki bu kapasiteye sahip değil. Bir diğer sorun ise teleskobun kurularak görüntü yakalanmaya çalışılması süreci. Çıplak gözle gördüğünüz Ay’ı ve yıldızları, teleskopla denk getirip bulmak epey bir vakit alıyor. Dolayısıyla teleskop almanın ilk şartı şu: Önce bir dürbün almak. Okumaya devam et

Köpek Balığı – Gillette Blue 3 – Yusuf Atılgan

Merhaba sevgili okur. Bu yazıda, birbirinden alakasız üç farklı gelişmeden bahsedeceğim. Yıllar önce bu şekilde çoklu yazıları daha sık yazardım. Kendime bir zaman boşluğu uydurdum ve eski günleri hatırlatan bir şarkı eşliğinde yazmaya koyuldum.

Köpek Balığım Öldü

kopekbaligiAkvaryumun en hızlı ve agresif sakinleri olan köpek balıklarımızdan bir tanesinin garip hareketlerini önceki akşam fark ettim. Küçük balık, tamamen yüzeyde yüzüyordu. Hatta buna yüzmek de denilemezdi. Kendini tamamen bırakmıştı suyun akışına. Birkaç ay önce ölen Japon balığım İmpuru, ölümünden önce aylarca bir ters bir düz yüzmüştü. Neler olduğunu anlamaya çalışırken tecrübeli akvaryumcum bana balığın şoklandığını söylemişti. Ve ne yazık ki şoka giren bir balığı düzeltmenin de bir yolu yokmuş. Balığın bir kere denge mekanizması bozulunca en nihayetinde hayatını kaybediyormuş.

Köpek balıklarımızı, Utku ve Hazal‘la birlikte almıştık. Dolayısıyla ikisinin adlarını vermiştik balıklara. Ancak çok benzediklerinden hangisi hangisiydi bilemiyorduk. Bir süre sonra bir tanesi giderek gelişmeye ve küçük boyutlu bir shark‘a dönüşmeye başladı. Okumaya devam et

2017 Yılımın Özeti

owl-illustration.jpgDaha başlarken katliama sahne olan, yıl boyunca göz yaşının, ölümlerin, vedaların eksik olmadığı, bir önceki yıldan hiç de arta kalmayan, toplumun artık geri dönülemez şekilde ayarlarının bozulduğu, müzikten başka hiçbir şeyin tat vermediği bir yılı, 2017’yi de geride bıraktık sevgili okur. Bu yıl çok fazla sağlık sorunu ve hastane problemleriyle uğraştım. Yıldım. Ama nihayet bitti ve blogun geleneksel yıl özeti yazısına hoş geldin. Uzun bir yazı olacak ama keyifli bir yazı olması için de elimden geleni yapacağımdan şüphen olmasın.

31 Aralık tarihleri yılın son günü olmasının yanında benim için meslek hayatımın başlangıcının yıl dönümüdür. Bu yıl mesleğimde beşinci yılımı doldurdum. Şüphesiz yılın en önemli olaylarından birisi, uzun süredir beklediğim bir şey gerçekleşti ve Eskişehir’e tayin oldum. Kadere bak ki sevgili okur, Eskişehir’de de tıpkı Bilecik gibi, yılın son iş gününde, 29 Aralık tarihinde iş başı yaptı. Bazı sağlık sorunları nedeniyle böyle oldu. Zaten bu sağlık sorunları da yılın son iki ayında bize bir türlü huzur vermedi. O açıdan 2017 bir an önce bitmesini istediğimiz bir yıla dönüştü.

Bu yıl, blogta reytingler önceki yıla göre ciddi bir artış gösterdi. Özellikle yeni okurlara teşekkür ederim. Eski okurun ise gönlümde tahtı altındandır! Ancak yazıların en çok geciktiği yıl galiba bu yıldı. Olaylar olup bittikten sonra yazma fırsatı bulabildim çoğunlukla. Bunun bir sebebi malum, yıl boyunca Bilecik’e yaptığım git gel durumu idi. Diğer sebebi de bu yıl kayıt olduğum Fotoğrafçılık ve Kameramanlık Bölümü ile halen devam eden Doktora derslerimdi. Olsun lan, okumak güzel şey.

Evet, haydi bakalım bu yıl blogta neler oldu neler bitti. Aylara göre önemli olaylar nelerdi? Okumaya devam et

Yepyeni Jules Verne Kitaplarım

Blogun üst menüsünde “JULES VERNE” şeklinde özel bir sayfa yer alıyor. Bilen bilir, sıkı bir Jules Verne hayranıyım ve kitaplarını toparlıyorum. Blogda, topladığım kitaplarla ilgili özel bir bölüm var.  Geride bıraktığımız birkaç ay içerisinde de elime harika basımlar ulaştı. Bunları paylaşmazsam olmazdı.

julesyeni02İlk olarak, Utku ve Hazal‘ın taa temmuzda, doğum günüm için aldıkları Fransızca basım “Denizler Altında 20.000 Fersah” ya da orijinal Fransızca adıyla “20.000 LIEUES SOUS LES MERS“. Bu kitabı İstanbul’da bir sahaftan bulmuşlar. Librairie Hachette tarafından iki cilt halinde, 1928’de Paris’te basılan baskısından Kanada’da yeniden basılmış. İnsanın aklı almıyor! Ancak asıl akıl almayan  ve süper olan şeyler ise kitaptaki çizimler. François-Henry Galland tarafından yapılan çizimler, Alphonse de Neuville‘in orijinal kitap için yaptığı çizimlerden esinlenerek yapılmış. Çünkü sahneler hemen hemen aynı. Yalnızca ufak detaylar farklı. Biraz araştırınca, Hachette’den yayımlanmış olan Jules Verne kitaplarının çoğunu da kendisinin resimlendirmiş olduğunu öğrendim.

julesyeni03

julesyeni05Denizler Altında 20.000 Fersah, Jules Verne’nin en çok okunan ve Dünya’da da en popüler olmuş kitabıdır. Utkuların Fransızca basımını bulup aldıkları kitabın, Alper bir tık daha üst seviyeye çıkıp Rusça baskısını buldu ve bana hediye etti sağ olsun 🙂 Aslında apayrı bir yazının konusu olan, Alper’in geçtiğimiz haftalarda yaptığı Ukrayna seyahatinin, benim açımdan en güzel tarafı bu kitap oldu. 1982 yılında, Rusya’nın meşhur yayınevi Pravda‘da tarafından Moskova’da basılmış. Kitabı resimleyen kişi L. I. Falin(a) isminde bir çizer. Çok fazla araştırmama rağmen internette kendisi hakkında bir bilgiye ulaşamadım. Falin isminde bir çizerin ismi çıkıyor ve Sovyet döneminin en iyi ilustratörleri arasında gösteriliyor ancak bunun da adı L ya da I ile başlamıyor. Kitap, Rusça ve kiril alfabesiyle yazıldığı için içeriğinden bir şeyler yakalamak çok zor. Ancak özellikle gösterişli kapağıyla, koleksiyonun en güzel kitaplarından birisi oldu bile. Teşekkürler Alper!

İş Bankası Kültür Yayınları‘nın Modern Klasikler Serisi, son zamanların en çok satan yeni kitap serisi olmuş sevgili okur. Tabi bu durumun ortaya çıkmasında, hem baskı kalitesi, hem de serideki kitapların fiyatlarının biraz daha makul olarak belirlenmiş olması çok etkili olmuş. Bu seriden toplamda 100 adet kitap yayımlandı ve Jules Verne’nin de üç kitabı çıktı: Ay’a Yolculuk, Seksen Günde Devrialem ve Dr. Ox’un Deneyi. Uzun süre önce (herhalde 1 yıl kadar) Ay’a Yolculuk’u almıştım. Geçtiğimiz ay, diğer iki kitabı da alıp koleksiyona ekledim.

julesyeni01

julesyeni04Son olarak, çok geç fark ettiğim, fark edince de kahrolduğum bir başka kitabı tanıtacağım: Arunas Çizgi  Roman‘dan çıkan “Dünya’nın Hakimi” isimli çizgi roman. Ödüllü çizimleri ve öyküye dair verdiği bolca dipnot ile beni hayran bıraktı kendine. Kuşe kağıda, muhteşem kaliteli bir baskısı var. Tamamı renkli ve ödüllü çizimler yer alıyor. Kitabın çizeri Suresh Digwal isimli Hint çizer ve çizgi romana uyarlayan ise Dale Mettam. Kitabın ilk sayfasında olayın kahramanları tanıtılmış. En son kısımda ise hikayede geçen araçların tanıtımı yapılmış. Dopdolu bir iş anlayacağınız. Bu arada “Dünya’nın Hakimi” isimli öykü, “Fatih Robour” ismiyle de diğer yayınevlerinden yayımlandı. İşin en üzücü tarafı, Arunas’ın Dünya’nın Merkezine Seyahat‘i de aynı şekilde, çizgi roman formatında basmış olması ve baskısının tükenmesi sebebiyle hiçbir sitede satışının olmaması. Eğer elinde, bu kitabın çizgi romanı varsa ve bu kardeşine satarsan ya da daha cömert davranıp hediye edersen, dünyalar benim olur sevgili okur.

yok.jpg

Olmaz Öyle Saçma Şey!

olmaz0Youtube‘daki binlerce saçmalığın arasından sıyrılarak Hazal sayesinde keşfettiğimiz harika bir projeden bahsedeceğim: Olmaz Öyle Saçma Şey!

İstanbul Film Akademisi(IFA) kadrosunda çalışan yönetmen İlker Canikligil ve arkadaşlarının, haftalık olarak yayımladıkları bir video serisi var sevgili okur. İlker Hoca (ki gönül rahatlığıyla hoca diyebilirim, kendisinin akademik kariyeri de var) ve arkadaşları, her hafta sinema sanatı ve teknolojisiyle ilgili bir konu seçiyor, bu konuyu İlker Hoca enine boyuna, yanlış bilinen doğrularıyla ve olmaz öyle saçma şey dedirten şehir efsaneleriyle harmanlayıp anlatıyor. Film çekmekle alakanız olmasa dahi İlker Canikligil’in sempatikliği, ekibine yönelik sataşmaları ve çoğu zaman “sektörle” dalga geçen anlatımlarıyla ortalama 10 dakika süren videonun nasıl bittiğini anlamıyorsunuz bile.

olmaz1Geçtiğimiz haftalarda, sezon finali yayımlandı. İlk sezonda toplam 23 bölüm yayımlandı. Bir bölüm bir saatten daha uzun süreli ve canlı yayımlandı. Özel bir bölümde de daha önceki bölümlerde yapılan yorumlara cevaplar verdiler. Hangisi çok iyi diye sorma, inan bir birinden ayırt edemiyorum. Her birinde ayrı bir bomba patlatıyor İlker Hoca.

Programın formatı aslında çok basit. Kameranın karşısında, her hafta farklı ve orijinal bir tişörtle, İlker Hoca oturuyor. Kameranın arkasında da sürekli sesini duyduğumuz görüntü yönetmeni Nazım ile ara sıra sesini duyduğumuz yapımcı Veysi yer alıyorlar. Bu ikisi de en az İlker Canikligil kadar eğlenceli insanlar ancak yüzlerini hiç görmüyoruz. Nazım, bir birinden ilginç ve komik teorilerle her programda İlker Hoca’ya konuyu veriyor. İlker Hoca da konuyu gayet anlaşılabilir şekilde, sohbet havasında anlatıyor. İlk sezonda yaptıkları bölümlerin konuları şu şekilde:

24 FPS mi 25 FPS mi? (Bölüm #1) 
ALEXA mı iPhone mu? (Bölüm #2) 
4K mı 8K mı? (Bölüm #3) 
Bir Filmi Neden İzleriz? (Bölüm #4) 
Nasıl Oscar Kazanırsınız? (Bölüm #5) 
Film mi Dijital mi? (Bölüm #6) 
Nasıl Yönetmen Olunur? (Bölüm #7) 
Sen Bu İşi Bedava Yap Arkası Gelir Efsanesi (Bölüm #8) 
Film Sektörüne Girmek (Bölüm #9) 
Film Festivalleri (Bölüm #10) 
Color’a Girmek! (Bölüm #11) 
Televizyon Almak! (Bölüm #12) 
Görüntü Yönetmenliği (Bölüm #13) 
Remix (Bölüm #14) 
Büyük Kamera! (Bölüm #15) 
Yorumlara Cevaplar (Bölüm #16) 
Filmde Işık (Bölüm #17) 
Canlı Yayın 20.06.2017
Filmde Ses (Bölüm #18)

Filmde Kurgu 1 (Bölüm #19)
Filmde Kurgu 2 (Bölüm #20
Sinema Okumak (Bölüm #21)

Pozlama (Bölüm #22)
Sezon Finali Olmaz Öyle Saçma Şey (Bölüm #23)

Bölümlere tek tek link vermedim. Ancak, bölümlerin yayımlandığı Youtube kanalına ve IFA’nın diğer videolarına ulaşmak için buraya tıklayabilirsiniz. Serinin özel bölümü aşağıda yer alıyor. Şimdiye kadar hiç izlemediyseniz, bir bakın bakalım 🙂

Muhteşem Dolunayın Etkileri!

owlproofheadCuma gecesi Utku‘nun doğum günüydü, kutladık. Cumartesi gecesi de Dolunay‘ın gecesiydi. Onu da kutladık. Bu işin giderek benden çıkması ve eşe dosta yayılması ne yalan söyleyeyim hoşuma gidiyor. Gözlerini kaldırıp gökyüzünde seni görenlerin aklına ben geliyorum; bir bütün benliğimle, kelimelerimle ve dertli dertli şarkılarımla ben…

dolunayscreen

Dolunay

Ah keşke o yüksek makamlarından bir ayrılsan, burnunu birazcık aşağı eğsen ve o güzide yörüngenden bir çıksan da yanıma gelsen, seni tanıştıracağım öyle güzel bir insan var ki sen bile hayran olacaksın. Bak dün gece, cümle kuşlar uyurken, dağlar, aşlar, ağaçlar sayıklayıp dururken adını, birkaç çift göz yine seni arıyordu göklerde. Kimi ben gibi gafletten, kimi de hasretten o güzel varlığının hissine.

Yine gittim her şeyin başladığı o yere. Kucağında uyudum sandım dalımda dururken. Uykusuz gözlerle bir sağa, bir sola bir de başımı kaldırıp sana baktım. O şefkatin başka hiçbir yüzde yok. Bunu bir tek ben biliyorum.

Geçen hafta salı günü Ankara‘ya gittim Bakanlığa. Bitmiş, ölmüş. Heyecan kalmamış, yeni bir şeyler bekliyor herkes. Sonumuz hayır olsun. Yolculuğun en güzel kısmı sabah Alper‘le yaptığımız kahvaltıydı. Haa bir de Stefan Zweig‘in Satranç isimli öyküsünü okudum. Yazarın okuduğum ilk kitabıydı bu. satrancHazal‘ın tavsiyesiyle aldım. Güzeldi gerçekten. Olağanüstü değildi evet ama güzeldi. Bu ara kitapyurdu.com isimli siteden alıyorum kitapları. Acayip indirimler yapıyor. Bir de bu Yapı Kredi Yayınları‘nın Modern Klasikler Dizisi‘nde nereden baksan sekiz on tane Zweig kitabı var. En çok satan ilk dört tanesini almıştım. Sırayla okuyacağım. Okudukça yazarım. Sen seversin edebiyat sohbetlerini.

Taa askerde, 1 Nisan 2014’te Seval‘in beni ziyaret ettiği gün getirdiği beyaz renkli Sony kulaklarım bozulmuştu. Bir süredir kardeşim Mustafa ve Savaş Sungur‘un şiddetle tavsiye ettiği Sennheiser‘ın çeşitli modellerini inceliyordum. sennheiserGeçen gün harika bir indirim denk getirip birikmiş bonuslarımın da katkılarıyla CX500 modelli kulaklığı aldım. Bu kulaklık aldığım ilk kulak içi tipteki kulaklık. Alışmam biraz zor oldu ama şu an gayet memnunum. Ses olarak da çok başarılı buluyorum. Basslar az geldi başlarda. Ancak kulaklıkla verilen dört farklı silikon başlıktan bir tanesi tam istediğim kaliteyi yakalamamı sağladı. Kılıfı, sargısı ve toplam kalitesiyle, gayet memnun kaldığım bir alışveriş oldu.

Az önce, YÖKDİL sınavından geldim. Kolaydı. Keşke çalışsaymışım. Çok pişmanım çalışmadığım için. YDS’nin aksine bu sınavda kelime bilgisi çok etkilemedi beni. Yalnız paragraflardan bazıları çok karmaşıktı. Bir de üç dört tane devrik cümle yapısı vardı. Uyanıklar o yapıları da tıpkı soru cümlelerine benzetmişler. Çok kötü gelmez sonuç. Ama çok da iyi bir şey beklemiyorum açıkçası. Sınavdan bahsetmişken, geçen hafta Alper’in tavsiyesiyle bir başvuru yaptım. Ne olduğunu ve nasıl sonuçlandığını “aşılmaz” tabularım yüzünden daha sonra anlatacağım.

miklosMüzik. Evet biraz da müzik. Şu sıralar Miklos Rozsa‘nın El Cid filmi soundtracklerine sarmış durumdayım. Aslında bu müzikleri sen de biliyorsun. Nereden? Cüneyt Arkın‘ın kült filmleri Battalgazi serisinden. Şu senfoni beni benden alıyor, yere göğe sığamıyorum. Nasıl anlatsam sana bilemiyorum. Böylesi bir ruh, böylesi bir destansılık, ahh! Cüneyt Arkın’ın tarihi filmlerinde özellikle de Battalgazi serisinde Miklos Rozsa’nın El Cid ve Ben-Hur filmleri için yaptığı soundtrackler kullanılmış. Bu aslında güzel bir şey. Düşünsene, Avrupa’nın en saygın senfoni orkestrasını dinlemeye annemle gitsek, orkestra Miklos Rozsa çalsa, annem bile dinlediği şeyden etkilenecek, bu müzik ona bir şeyler anımsatacak. Harika!

Son olarak, Wonder Woman‘ı izledik. Allah’ım gülüşü aynı sen! Bilerek o ön iki dişini gösterecek şekilde bırakılan bir ağız, duru bir güzellik ve enteresan bir çekim gücü (astronomik espri yaptım). Velhasıl, DC’nin yaptığı en iyi film galiba bu olmuş. İşin içine bir de çok sevdiğim 1. Dünya Savaşı‘ atmosferini serpiştirmişler. Osmanlının falan adı geçiyor. Sümerler’in de adı geçiyor ama ne alaka çözemedim. Gerçi başka bir yerde  de saçmalayıp Nazi falan dediler, şaşırdık. Bir daha izlemek şart. Merve, Mustafa  ve Hafize açıkça söylemediler ama pek beğenmediler filmi. ne yalan söyleyeyim ben de iki buçuk saat sürecek bir film beklemiyordum. Film, antik bir havada başlıyor. Bu kısımlarda epey sıkıldım. Ancak ne zaman ki savaşın içerisine dahil oldular, koltuğumda daha bir kuruldum. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarına ilişkin filmlere bayılıyorum sevgili okur. Özellikle ikinci dünya savaşı teması, bu yöndeki kitaplar, filmler ve belgeseller her zaman ilgimi cezbetmiştir ki bunu sana da anlatmıştım, bir Umur‘a bir de sana.

Evet, bu aylık bu kadar. Kendine iyi bak. İzimden ayrılma.

WONDER WOMAN

Bütün filmin hikayesi bu fotoğrafla başlıyor

Murat İlkan & Metin Türkcan Akustik Konseri

mi05
İyi konserlerin yazılarını geç yazan blog, Proofhead My Resort’ten merhaba sevgili okur.

18 Kasım gecesi, çok uzun süre sonra hayranı olduğumuz bir sesi dinleme şansımız oldu yeniden. Pentagram‘ın efsane vokalisti, Cem Köksal‘la yaptığı şarkılar dillere pelesenk olmuş adam, muthiş insan Murat İlkan Eskişehir’e geldi. Pentagram’ın ezbere bildiğimiz hemen her şarkısını onun sesiyle beynimize kazıdığımızdan, “Kalbim bomboş!” çığlıklarını atarken onun sesine eşlik ettiğimizden bu konseri kaçırmamız olanaksızdı. Biz de elimizde avucumuzda ne var ne yoksa toplayıp o gece konserin yapılacağı mekana gittik. Elimizde avucumuzda ne varsa derken neyi kastettiğimi birazdan anlayacaksın.

Mekana gayet kalabalık ve organize olmuş bir kadroyla gittik. Başta Alper olmak üzere Merve, Utku, Hazal, Volkan, Murat ve Gökçe‘den oluşan ekibimize bir de yakın arkadaşımız Mustafa dahil olunca sahne önünü biz doldurmuş olduk. Mekanda oturmak için yer yoktu eyvallah da yaslanmak için masa da yoktu. Akustik konser olunca zaten fazla atraksiyona girilemeyeceğinden sabit durmak yetiyordu. Ancak özellikle mont ve çantalar sıkıntı oldu.

Neyse, biz mekana gittiğimizde saat 21.00 civarıydı. Aynı günün sabahında organizasyonu yapan dostlarımız Murat ve Özcan Brothers‘ı Pilot Bar‘da yakaladım. Konser öncesinde bir fan buluşması olup olmayacağını öğrendim böylece. Akşamki programın detaylarını kestirebildikten sonra iş mekana gidip beklemeye kaldı.

13071948_10154115780073630_5346793829956951623_o

Bir gözüm Murat abi‘nin üzerinde beklemeye başladım. 10 dakika sonra Murat abi eliyle beni işaret etti ve çağırdı. Hazırdık, Murat İlkan ve Metin Türkcan‘ın mi01yanına gidiyorduk! Alper’le birlikte mekanın üst katındaki kulise doğru çıktık. İşte, hayranı olduğumuz ses, taze metalciliğimizin en büyük kahramanı Murat İlkan karşımızdaydı. Kuliste eşi Alper İlkan, Metin Türkcan ve aslında o gecenin
de en büyük sürprizlerinden birisi olacak Melisa Uzunarslan ona eşlik diyordu. Kısa bir selamlaşma faslından sonra elimizde ve avucumuzdakileri dökmeye başladık: 2 tane plak, 1 tane DVD ve bir sürü CD. Murat İlkan ve Metin Türkcan büyük bir ilgiyle ve samimiyetle tüm bu materyallerimizi imzaladılar. Murat İlkan’ın sol anahtarı şeklindeki imzasına dikkat edin lütfen 🙂 Konsere gitmeden mi02iki tane CD kalemi hazırlamıştım. Ancak orada ne hikmetse kalemlerin ikisi de yazmadılar! Eğer organizatör Murat Abimiz bir kalem daha bulup gelmeseydi ağlayarak ayrılmak zorunda kalacaktık.

Murat İlkan’a ilk solo albümü Fanus’un plağını ve Pentagram’la birlikte yaptığı işleri imzalattım. Metin Türkcan’a ise yine ilk solo albümünün CD’sini ve yıllar önce Pentagram’la konsere geldiğinde grubun diğer üyelerinin imzalayıp onun imzalamadığı CD’yi imzalattım.

mi04

Tüm bu imza ve sohbet faslından sonra birer fotoğraf çektirip kulisten ayrıldık ve o gazla aşağıda beklemeye başladık. Herkes ayakta beklemekten şikâyetçiydi ama benim dünyayı gördüğüm duyduğum yoktu mutluluktan. Bir süre sonra sırasıyla Metin Türkcan, Alper İlkan, Melisa Uzunarslan ve Murat İlkan sahneye çıktılar.

Rahatsızlığının Murat İlkan’ı yorduğu çok belliydi. Hareketlerini de bir miktar kısıtlamıştı. Ancak sesine hiçbir şey olmamıştı! En ufak bir tereddüt yoktu hiçbir şarkıda. Çalma listeleri de harikaydı. İlk çaldıkları şarkı haricinde, listede boş şarkı yoktu. İlk şarkıyı bilmiyordum çünkü 🙂 Özellikle kendi albümünün çıkış şarkısı Yaramaz Çocuk’a tüm salon eşlik etti. Pentagram’dan da söyledi. Her şarkıyı aslında salon da onunla birlikte söyledi. Pink Floyd’lar da ise özellikle solo kısımlarında Melisa Uzunarslan’ın kemandaki ustalığı alkışlara boğuldu. Metin Türkcan da kendi albümden bir şarkı söyledi. Ancak gecenin sürprizini yine Melisa Uzunarslan yaptı ve Kaan Tangöze’nin Bekle Dedi Gitti isimli parçasını söyledi. Ne söylemek! Yaşattı resmen! Jestleri, mimikleri ve sesiyle yaptıklarını dinleyip izledikten sonra bu ismi not ettik telefonlarımıza. Ancak salaklık edip kaydetmedik bu performası.

mi03

Murat İlkan’a sahnede bir ara kim olduğunu anlamadığımız birisi eşlik etti. Gereksiz bir eşlikti bence, Murat abinin ihtiyacı yoktu zira 🙂 Konser boyunca seyirciyle en az etkileşime geçen isim Murat İlkan’ın eşi ve bass gitaristi Alper İlkan’dı. Neden bilmiyorum ama yüzünü pek az defa tebessüm ederken görebildik.

mi06

Neyse, her şey süper giderken pek çok konserde olduğu gibi bu konser de bazı aksilikler yaşadığım için erken ayrılmak zorunda kaldım. Zira ben ne zaman bir konserde eğlensem mutlaka bir şeyler bir tarafımı çekiştirir.

Velhasıl, son zamanlarda gittiğim en iyi konserdi diyebilirim Murat İlkan ve Metin Türkcan Akustik Proje için. Konserde pek çok şarkıyı 4K kalitesinde videoya çektim. Ancak bu boyuttaki videoları işlemek biraz zaman aldığından ortaya çok da istediğim gibi bir video çıkmadı.

mi07

Özer Aydoğan’ın Ejderhaları

ozeraygogan07

Bu blog hiç bir zaman, reyting kasmak uğruna popüler karikatürleri, komiklikleri, 9GAG vb. sitelerin içeriklerini yayımlayan, en iyi karikatürler, en komik fıkralar türü başlıklara sahip bir blog olmadı. Ancak beğenip hayran olduğum işleri, biraz da kendimden bir şeyler katarak yayımlamayı da hep sevmişimdir. 2016 yılında Haziran ayı civarında fark ettim Özer Aydoğan’ın UYKUSUZ’da çizmeye başladığını. Yalan söylemeye gerek yok, ondan önce çok da dikkatimi çekmemişti. Ancak insan bir kere dikkat etmeye başlayıp neler kaçırdığını anlayınca çok pişman oluyor. Hemen takibe başlıyor.

ozeraydogan00Özer Aydoğan’ın dikkatimi çeken ilk karikatürü “PALMONIV” olmuştu. Bir grup uzun çenelinin şampuan şişesini çubukla dürttüğü o kareyi muhakkak bir yerlerde görüp kahkaha atmışsınızdır. Sonra süper kahraman çizgileri güldürmeye devam etti. Hatta o dönemde çok güldüğüm bir şakayı kendimce, Özer Aydoğan tarzında çizmeye çalışmıştım.

ozeraydogan05

Ama bu adama olan asıl hayranlığım, çizdiği ejderhaları görünce başladı. Milletin yüzüme garip garip bakmasına bile aldırmadan, kahkahalara boğulmuştum “Kim Bu Münasebetsiz Kadın?” çizimini okuduğumda. Sonra “Oğlanın Düğününe Çok Masraf Yaptım” çizimini gördüm. Ejderhanın suratındaki sorumsuz, umursamaz ifade, bedenindeki komik detaylar ve kurduğu cümleler, her biri ayrı ayrı sempatikti. Bu karikatürle Özer Aydoğan’ın çizgilerinin en önemli özelliğini anlamış oldum: Sempatiklik. En iyi çizerlerin hep bir tarzı vardır. Takip ettiğiniz çizeri artık karakterlerinin konuşmalarından, detaylarından tanımaya başlarsınız. İşte uzun çeneliler de böylece Özer Aydoğan’ın karikatür dünyasına kazandırdığı tiplemeler oldular. Ekşiye falan baktım. Epey öven yerlere göklere sığdıramayan da var, ilginç bir şekilde hiç komik bulmayan da var.

ozeraydogan01ozeraydogan02

Geçen hafta yine bir ejderha karikatürü “Nasıl Bir Tezgaha Geldim Ben” çıkınca UYKUSUZ’da, dedim artık bir yazı yazayım bloga. Yazı için araştırınca benim gördüklerimin haricinde, daha eski sayılarda çıkan birkaç tane daha ejderha buldum. Ulan onlar da çok komik arkadaş! Ejderha gibi bir yaratığı alıp öyle bir tipe sokmuş ki Özer Usta, bırak tebessüm etmeyi kahkaha atmamak çok zor.

ozeraydogan03

NOT: Bu yazı için verdiği destekten ötürü bir tek Hazal’a teşekkür ediyorum. Gerisine etmiyorum.

ozeraydogan04

ozeraydogan06

16 İğnelik Hastalık Maratonu

Bayramdan önceki haftanın benim için önemi, şüphesiz yıllar sonra, yediğim iğneler oldu. Üşütmüşüm. Hep üşütürüm. Üst solunum yollarım çocukluğumdan beri hep sorunlu olduğu için bu organlara bağlı olarak türlü türlü hastalıklar yaşıyorum. Her sene istisnasız hastalanır, çoğunun ayakta geçirdiği hastalıklar beni yataklara düşürür ve boğazımı mahveder.

igne01

İlk aldığım ilaçlar

Birkaç hafta önce, Mustafa Rusya’ya gitmeden hemen önceki günlerde, birkaç gece dışarı çıktık. O akşamlardan birinde üşüttüm. Pazartesi sabahı dayanılmaz bir baş ağrısı ve halsizlikle Bilecik’e geldim. Aile hekimim boğazıma bakınca hemen bir günlük rapor ve bir de antibiyotik yazdı. Eğer çarşambaya kadar iyileşemezsen gel, iğne yazacağım, dedi. Ben de hemen watsapta bir grup kurdum hastalığımla ilgili olarak ve Hazal‘ı, Utku‘yu ve Alper‘i ekledim. Bunlar benim hasta olmama inanmadılar. Zaten hep inanmazlar. Neyse, salı sabahı, bir önceki günden daha kötü uyanınca Acil’e gitmeye karar verdim. Böylece bunlar da inanmış, görmüş oldular ve bana inanmadıkları için çok pişman olup özür dilediler.

Hastalandığımda boğazımı doktora göstermek çok enteresan oluyor. Eline abeslangı alıp dilime bastırınca, gözleri büyüyor hepsinin. Tıpkı aile hekimi gibi, acildeki doktorun da tepkisi bu oldu: Uff, çok fena. İlaçlarımı gösterdim. Hepsini bırak, iğneye başlıyoruz, dedi. Hemen orada bir tane penisilin kendi vurdu. Bir de reçete yazdı ve sabah akşam dedi. Çıktığımda sabah akşam diyorsa iki üç gün gelirim herhalde diye düşünmeye başladım.

igne02

Penisilin iğnesini yedikten sonra inan kendime geldim sevgili okur. Gün içinde yaptıklarımı bir kenara bırakıp, akşam nöbetçi eczaneden ilaç almaya gittiğim sahneye geliyorum. Eczacıya reçeteyi uzattım. Reçete dediğim de ufacık bir kağıt, üzerinde barkod var. Eczacı hemen tezgahın altından 15 tane enjektör çıkardı. O kadar enjektörü bir arada görünce ne olduğumu bilemedim, başım döndü. Adam turuncu renkli 14 kutuyu (İecilline) gösterip,  “Bunları sabah akşam vurduracaksın, bu yeşil olanı da (Deposilin 1.2) son iğneden bir gün sonra vurdur. Bu sonuncu depo penisilindir.” dedi. O akşamdan başlayarak tam bir hafta boyunca, her sabah Bilecik Devlet Hastanesi Acil’inde ve akşamları Eskişehir Yunus Emre Devlet Hastanesi Acil’inde iğne yaptırdım. Bilecik’te değil ama Eskişehir’de bir baktım ki hemen herkes aynı iğneyi yaptırıyor. Bana iğneyi yazan doktorun tarzı bu şekildeymiş demek ki 🙂

igne03

Penisilin iğnesi yakıyor. Gerçekten çok yakıyor. Bunun sebebi iğnedeki solüsyonun pH değerinin çok düşük olması, yani asidik olması. O yüzden iğneyi batırdıktan sonra ilacı yavaşça vermek daha da çok yakıyor. En çok yakan da depo antibiyotik dedikleri Deposilin 1.2. Çünkü bunun solüsyonu, dolayısıyla ilaç miktarı daha fazla. Unutmadan söyleyeyim, bu iğneleri aile hekimleri yapmıyor. Özel hastaneler de yapmaktan imtina ediyor ve sizi devlet hastanesine yönlendiriyor. Çünkü söz konusu penisilin olduğu için her zaman alerji oluşturma riski varmış. Bana istisnasız tüm iğneleri olduktan sonra en az 10 dakika daha hastanede beklememi söylediler. Neyse ki herhangi bir terslik olmadı ve bir haftalık iğne tedavisinden sonra şu anda sapasağlamım.