Tag Archives: Hazal

Anadolu’da Yaşam ve Ölüme Bakış

aktfiffels01Cumartesi günü, Hazal‘ın davetiyle, yıllardır adını duyduğum ancak bir kere bile kapısından içeri girmediğim bir dernekle, Aktif Felsefe Derneği‘yle tanışma fırsatı buldum. Burada, “Anadolu’da Yaşan ve Ölüme Bakış” isimli konferansa katılacaktık. Biraz gecikmiş olduğum halde saat 16.10’da dernek binasına gittim.

Derneğin binası Odunpazarı’nda, Vişnelik Mahallesi Gül Sokak’ta yer alan tripleks bir binadan ibaret. Bu binanın en alt katı atölye olarak, en üst katı kütüphane, orta kısımlar ise mutfak ve eğitim salonları şeklinde kullanılıyor.

Konferansa on dakika geç gitmeme rağmen, sağ olsun Hazal yer tuttuğu için kürsüye yakın bir yere oturabildim. Ve hiç konuşmadan, hemen notlar almaya başladım. Konferans Duygu ALKAN tarafından veriliyordu. Kendisi çok samimi ve sempatik bir üslupla sırasıyla önce Batı kültüründe, sonra Doğu, sonra Orta Asya ve en son da Anadolu kültüründe “ölüm” kavramını ve ölüme olan bakışa  dair saptamalarını aktardı. Okumaya devam et

Proofhead Balkanlar’da 1 – Kosova, Makedonya

Ağustos’un 3’ünde başlayıp 10’unda biten, sekiz günlük bir Balkan turu yaptık sevgili okur. Toplamda 6 ülkede 8 şehri gezdik ve harika vakit geçirdik. Blogdaki en uzun gezi yazılarından bir tanesi olacak bu. O yüzden, üç bölüm halinde yayımlayacağım. Daha önce giden arkadaşların kendi tecrübeleriyle karşılaştırabileceği, gitmeyen ancak gitmeyi düşünenler için de faydalı önerilerle dolu bir yazı olacak. Nihayet bayramdan, seyrandan, işten, güçten vakit bulup yazmaya başlıyorum. Hadi bakalım.

Mart ayında yolculuğa karar verip Bülent Abi ve Filiz Hoca‘nın fikirleriyle şekillenmeye başlayan yolculuğumuz için bütçe hazırlıklarına başladık. Bülent Abi ve Filiz Hoca, çıkacağımız yolculuğun bir benzerini daha önce yaptıkları için rotayı ve buna bağlı olan konaklamaları ayarlama işini sahiplendiler. Bülent Abi’nin özellikle Balkanlar tecrübesi çok fazla olduğu için, açıkçası yolculuğa ona güvenerek çıkacaktık. Yolculuğumuzun ilk durağı Kosova olacaktı. Kosova’da başkent Priştine‘ye indikten sonra bir araç kiralayıp kiraladığımız araçla Makedonya‘ya Üsküp‘e geçecektik. Daha sonra da asıl hedefimiz olan Sırbistan‘ın başkenti Belgrad‘a geçecektik. Doğrudan Priştine’den geçemiyorduk. Neden? Okumaya devam et

Gerçek Bir Doğum Günü Sürprizi: 30 Yaş

18 Temmuz’u 19 Temmuz’a bağlayan gece saat 00:01’de telefonum çaldı. Arayan Alper‘di. Büyük bir panikle telefonu açtım. İyi ki doğdun, şarkısını duyunca paniğim yerini şaşkınlığa ve mutluluğa bıraktı. Böylece, bu yıl doğum günümü ilk kutlayan biricik kardeşim Alper oldu.

19 Temmuz’da doğmak, dünyanın en iyi burcu yengece denk geldiği için çok iyi bir durum. Ancak yaz tatili ve Dünya Fenerbahçeliler Günü’ne (19.07) denk geldiği için de çok kötü bir durum. İş yerinde tüm gün sessiz sakin geçti. Akşam mesai bitimine yakın, ilk sürprizi yaptılar iş arkadaşlarım sağ olsunlar 🙂 19 Temmuz aynı zamanda sevgili Veysel Abi‘mizin de doğum günüydü. Eskişehir’deki iş yerimde yaşadığım her ilk, benim için unutulmaz oluyor sevgili okur. Bu doğum günü de o unutulmazların arasında yerini aldı. Veyse Abi ile birlikte pastamızı kestik, mumlarımızı üfledik. Her bir arkadaşıma ayrı ayrı teşekkür ederim.

Aynı akşam evde de küçük bir kutlamayla günü tamamladık. Fazla bir atraksiyona girmedik. Çünkü hemen herkes şehir dışında, tatildeydi. Alper Kelebekler Vadisi‘ne doğru yola koyulmuştu. Sercan tatildeydi, otelden fotoğraf gönderiyordu. Utku ve Hazal yurt dışındaydı. Mustafa ve Betül kamptalardı. Sertan ve Ayşe‘nin düğün telaşı devam ediyordu. Yeni evlenen Hafize ve Mustafa balayındaydı. Ahmet‘in nerede olduğunu ise bilen yoktu. Herkes bir yerlerdeydi. Ben ise Temmuz doğumlu olmanın yalnızlığını yaşıyordum. Üstelik artık otuz yaşındaydım. O zamanlar olmak istediğim yaşta. Bu düşünceyle tüm akşamım ve gecem geçti.

Ertesi sabah inanılmaz yoğun bir gün olarak devam etti mesai. Sabahtan göreve gidip geldikten sonra resmi yazışmalarla uğraşıp durdum. Mesai çıkışında Merve‘yle buluşup biraz dolaştık. Yemek yedik. Saat 20.00’ye doğru balkonda çitlemek için çekirdek alıp eve geldik. Dış kapının üst kilidinin normalin dışında kilitlenmiş olduğunu fark ettim. Bunun tek bir açıklaması vardı: Eve hırsız girmişti!

bir001Aklıma yıllar önce Ferhat abimin evine giren hırsız geldi. Kapıyı açar açmaz elindeki tornavidayla saldırmış, savurduğu tornavida abimin kazağını yırtmıştı. Birkaç santim önde olsa karnını deşecekti yani. Hırsızı orada yakalayıp diğer kuzenim Cihat’la birlikte bayıltana kadar dövmüşlerdi. Birkaç saniyede aklıma gelen bu senaryoyla birlikte alt kilidi açıp eve adımımı attım ve duyduğum çığlıklarla korkudan yere düştüm: SÜRPRİZZZZZ!

Şehir dışında olduğunu sandığım Alperler (Ankara’dan geldiler), Koray, Ahmet, Yeşim, Sertan, Ayşe, bizim çocuklar Murat, Mustafa ve Gökçe meğer iki gündür çok büyük bir organizasyonun içindelermiş. Gerçek bir sürpriz olması için hiç ummadığım bir anda yani ertesi gün yapmak istemişler kutlamayı. Merve, tüm ekibin koordinasyonunu sağlamış. Korkudan kalbimin çarpması durup da kendime geldikten sonra, nihayet bir009salona geçtim. Üzerine smokin giymiş simsiyah bir doğum günü pastası, üzerinde altın sarısı upuzun mumlarla duruyordu. Kurabiyelerin üzerinde ise ben vardım! İki tane eşşek kadar balonla 30 yazmışlardı. Lan hayatımda ilk defa uçan balonum oldu: Üç ve Sıfır. Tam pastayı üfleyecektim ki beni durdular ve kapı çaldı. Hani “Evim Şahane” benzeri programlarda gözleri kapalı olarak yenilenmiş evlerine giren insanların attığı bir çığlık var. Heh işte. O çığlıktan attım. Tatilde sandığımız Sercan karşımızdaydı! Herif benim için tatilini bitirip Eskişehir’e gelmişti. Şaşkınlıktan aptallaşmıştım.

bir004

Ne yediğine dikkat edeceksin

Nihayet pastanın başına geçtim ve aklımdan o tek dileği geçirip mumları üfledim. Çok zaman geçmemişti ki bir diğer Mustafa ve Kübra geldiler. Ev, tarihinde hiç olmadığı kadar kalabalıktı artık. Üç tane Mustafa vardı evde.

bir002

bir000Yazının buraya kadar olan kısmında belki de en dikkat çekici şey pasta değil mi? Şimdi hazır ol: Bu pasta tamamen evde ve elde imal edildi. Merve’nin pasta imalatında geldiği noktayı görebiliyorsun değil mi sevgili okur? Ellerine sağlık. Limonatayı da Ayşe’nin yaptığını söylemezsem olmaz 🙂

bir003

Çok yakında yayında…

bir010Doğum gününden sonraki hafta sonumuz Sercan’la birlikte ve dopdolu geçti. Pazartesi sabahı Sercan’la önce iş yerime gittik. Daha sonra da onu tren garından İstanbul’a yolcu ettim. Canım kardeşim, geçen yaz yapamadığımızı bu yaz yapabildik sayende.

Otuz yaş elbette önemli. Hayatımın bu önemli yol ayrımını, böylesine güzel bir sürprizle hatırlayacağım için çok mutluyum. Bu yazıyı da yine “hatırlamak” için yazdım. Unutmak istemediğim için, tebessüm etmek için yazdım. O gün orada olan herkesle birlikte buraya kadar okuyan senin için de keyifli olmuştur umarım. Öpüyorum.

Mecmua İşleri – Anket Sonucu

Bu yazıyı, rutin olarak takip ettiğim dergilerden bahsetmek için kaleme alıyorum. Gerçi bu dergilerin bir kısmına blogun çeşitli yazılarında bahsettim. Ancak şöyle derli toplu bir yazı yazmayalı epey zaman oldu.

Nisan ayında senden bir konuda yardım istemiştim sevgili okur. Şu yazımda bir de anket sunmuştum. “Kafa” ile “OT” dergileri arasında bir seçim yapmanı istemiştim. Anket sonuçları Kafa dergisi lehine çıktı. 8 okuyucu Kafa dergisini seçerken yalnızca 2 okur OT dergisini seçmiş. OT dergisi geçen ay ki sayısında, hiç yapmadıkları bir şeyi yaptı. Üstüne bir de bu sayılarında da İhsan Oktay Anar‘ı göremeyince, OT dergisi almayı bıraktım. Evet, artık OT dergisi almıyorum.

mecm01

Kafa, halen takip ettiğim en eski süreli yayın. Eskiden poster ve ayraç verirdi. Şimdilerde, son birkaç aydır, poster ve sticker veriyor. Dergi formatını, baskısını, tasarımını hiç değiştirmedi. Yazarları, pek çok diğerinde olduğu gibi, genellikle çok tanınan yazarlar, televizyon simaları ve popüler şahsiyetlerden oluşuyor. Dolayısıyla okuyacağınız içeriklerden pek çoğu aslında “öylesine” yazılmış yazılar. Ancak kapak konuları, özel dosyaları, grafik içerikleri bakımından gerçekten emsalsiz bir mecmua. Solcuymuş gibi yapıyor ancak hiç de öyle değil. Aylar önce çok lüks ve magazin programlarına bile konu olan bir törenle “yazar buluşması” yaptılar. Ben dergiyi seviyorum yalan yok, takip de ediyorum. Bir falsoları olmazsa, takip etmeye de devam edeceğim.

mecm09

45’lik Dergi, bu ay 5. sayısı yayımlanan mükemmel bir dergi. Bu dergi kimlere hitap ediyor? Müzikseverlere, sinemaseverlere, özellikle Yeşilçam hayranlarına, geçmişe özlem duyanlara, plak koleksiyoncularına ve arşivcilere. Plaklar konusunda çok fazla teknik bilgi içermiyor. Ancak kesinlikle birbirinden ilgi çekici başlıklara sahip. Bu yönüyle Kafa dergisinden çok daha iyi. Okumaya devam et

Hayallere Ulaşmaya Az Kaldı

dolun028Merhaba Dolunay aşkları! Zaman geçiyor, o güzelim yaz ayları birer birer eriyor. Her birinin sonu, sanki sevgiliye kavuşmak gibi oluyor, sen parlıyorsun malum. Haziran ayı güzel geçti. Evet, bunu gerçekten söylüyorum. Güzeldi.

dolun023Yılbaşında kendime koyduğum bir teleskop hedefi vardı. Çok uzun süredir teleskop almak ve kullanmakla ilgili Türkçe ve İngilizce pek çok siteyi araştırıyorum, inceliyorum. Bir teleskoba sahip olmanın bazı şartları var. Bazı sorulara cevap verebilmek gerekiyor. Mesela ilk soru: Gerçekten teleskop almak istiyor musun? İkinci soru daha zor: Emin misin? Sevgili okur gerçek şu ki özellikle gökyüzü gözlemleri sonucunda kaydedilmiş, internette, sağda solda gördüğümüz o rengarenk fotoğrafları hiç birini ileri derece profesyonel bir teleskop olmadan (bir rasathanenin sahip olabileceği türde) görmek mümkün değil. Piyasada şu kadar yakınlaştırır, şöyle gösterir, böyle yapar şeklinde satılan cihazların da pek çoğu, ne yazık ki bu kapasiteye sahip değil. Bir diğer sorun ise teleskobun kurularak görüntü yakalanmaya çalışılması süreci. Çıplak gözle gördüğünüz Ay’ı ve yıldızları, teleskopla denk getirip bulmak epey bir vakit alıyor. Dolayısıyla teleskop almanın ilk şartı şu: Önce bir dürbün almak. Okumaya devam et

Köpek Balığı – Gillette Blue 3 – Yusuf Atılgan

Merhaba sevgili okur. Bu yazıda, birbirinden alakasız üç farklı gelişmeden bahsedeceğim. Yıllar önce bu şekilde çoklu yazıları daha sık yazardım. Kendime bir zaman boşluğu uydurdum ve eski günleri hatırlatan bir şarkı eşliğinde yazmaya koyuldum.

Köpek Balığım Öldü

kopekbaligiAkvaryumun en hızlı ve agresif sakinleri olan köpek balıklarımızdan bir tanesinin garip hareketlerini önceki akşam fark ettim. Küçük balık, tamamen yüzeyde yüzüyordu. Hatta buna yüzmek de denilemezdi. Kendini tamamen bırakmıştı suyun akışına. Birkaç ay önce ölen Japon balığım İmpuru, ölümünden önce aylarca bir ters bir düz yüzmüştü. Neler olduğunu anlamaya çalışırken tecrübeli akvaryumcum bana balığın şoklandığını söylemişti. Ve ne yazık ki şoka giren bir balığı düzeltmenin de bir yolu yokmuş. Balığın bir kere denge mekanizması bozulunca en nihayetinde hayatını kaybediyormuş.

Köpek balıklarımızı, Utku ve Hazal‘la birlikte almıştık. Dolayısıyla ikisinin adlarını vermiştik balıklara. Ancak çok benzediklerinden hangisi hangisiydi bilemiyorduk. Bir süre sonra bir tanesi giderek gelişmeye ve küçük boyutlu bir shark‘a dönüşmeye başladı. Okumaya devam et

2017 Yılımın Özeti

owl-illustration.jpgDaha başlarken katliama sahne olan, yıl boyunca göz yaşının, ölümlerin, vedaların eksik olmadığı, bir önceki yıldan hiç de arta kalmayan, toplumun artık geri dönülemez şekilde ayarlarının bozulduğu, müzikten başka hiçbir şeyin tat vermediği bir yılı, 2017’yi de geride bıraktık sevgili okur. Bu yıl çok fazla sağlık sorunu ve hastane problemleriyle uğraştım. Yıldım. Ama nihayet bitti ve blogun geleneksel yıl özeti yazısına hoş geldin. Uzun bir yazı olacak ama keyifli bir yazı olması için de elimden geleni yapacağımdan şüphen olmasın.

31 Aralık tarihleri yılın son günü olmasının yanında benim için meslek hayatımın başlangıcının yıl dönümüdür. Bu yıl mesleğimde beşinci yılımı doldurdum. Şüphesiz yılın en önemli olaylarından birisi, uzun süredir beklediğim bir şey gerçekleşti ve Eskişehir’e tayin oldum. Kadere bak ki sevgili okur, Eskişehir’de de tıpkı Bilecik gibi, yılın son iş gününde, 29 Aralık tarihinde iş başı yaptı. Bazı sağlık sorunları nedeniyle böyle oldu. Zaten bu sağlık sorunları da yılın son iki ayında bize bir türlü huzur vermedi. O açıdan 2017 bir an önce bitmesini istediğimiz bir yıla dönüştü.

Bu yıl, blogta reytingler önceki yıla göre ciddi bir artış gösterdi. Özellikle yeni okurlara teşekkür ederim. Eski okurun ise gönlümde tahtı altındandır! Ancak yazıların en çok geciktiği yıl galiba bu yıldı. Olaylar olup bittikten sonra yazma fırsatı bulabildim çoğunlukla. Bunun bir sebebi malum, yıl boyunca Bilecik’e yaptığım git gel durumu idi. Diğer sebebi de bu yıl kayıt olduğum Fotoğrafçılık ve Kameramanlık Bölümü ile halen devam eden Doktora derslerimdi. Olsun lan, okumak güzel şey.

Evet, haydi bakalım bu yıl blogta neler oldu neler bitti. Aylara göre önemli olaylar nelerdi? Okumaya devam et

Yepyeni Jules Verne Kitaplarım

Blogun üst menüsünde “JULES VERNE” şeklinde özel bir sayfa yer alıyor. Bilen bilir, sıkı bir Jules Verne hayranıyım ve kitaplarını toparlıyorum. Blogda, topladığım kitaplarla ilgili özel bir bölüm var.  Geride bıraktığımız birkaç ay içerisinde de elime harika basımlar ulaştı. Bunları paylaşmazsam olmazdı.

julesyeni02İlk olarak, Utku ve Hazal‘ın taa temmuzda, doğum günüm için aldıkları Fransızca basım “Denizler Altında 20.000 Fersah” ya da orijinal Fransızca adıyla “20.000 LIEUES SOUS LES MERS“. Bu kitabı İstanbul’da bir sahaftan bulmuşlar. Librairie Hachette tarafından iki cilt halinde, 1928’de Paris’te basılan baskısından Kanada’da yeniden basılmış. İnsanın aklı almıyor! Ancak asıl akıl almayan  ve süper olan şeyler ise kitaptaki çizimler. François-Henry Galland tarafından yapılan çizimler, Alphonse de Neuville‘in orijinal kitap için yaptığı çizimlerden esinlenerek yapılmış. Çünkü sahneler hemen hemen aynı. Yalnızca ufak detaylar farklı. Biraz araştırınca, Hachette’den yayımlanmış olan Jules Verne kitaplarının çoğunu da kendisinin resimlendirmiş olduğunu öğrendim.

julesyeni03

julesyeni05Denizler Altında 20.000 Fersah, Jules Verne’nin en çok okunan ve Dünya’da da en popüler olmuş kitabıdır. Utkuların Fransızca basımını bulup aldıkları kitabın, Alper bir tık daha üst seviyeye çıkıp Rusça baskısını buldu ve bana hediye etti sağ olsun 🙂 Aslında apayrı bir yazının konusu olan, Alper’in geçtiğimiz haftalarda yaptığı Ukrayna seyahatinin, benim açımdan en güzel tarafı bu kitap oldu. 1982 yılında, Rusya’nın meşhur yayınevi Pravda‘da tarafından Moskova’da basılmış. Kitabı resimleyen kişi L. I. Falin(a) isminde bir çizer. Çok fazla araştırmama rağmen internette kendisi hakkında bir bilgiye ulaşamadım. Falin isminde bir çizerin ismi çıkıyor ve Sovyet döneminin en iyi ilustratörleri arasında gösteriliyor ancak bunun da adı L ya da I ile başlamıyor. Kitap, Rusça ve kiril alfabesiyle yazıldığı için içeriğinden bir şeyler yakalamak çok zor. Ancak özellikle gösterişli kapağıyla, koleksiyonun en güzel kitaplarından birisi oldu bile. Teşekkürler Alper!

İş Bankası Kültür Yayınları‘nın Modern Klasikler Serisi, son zamanların en çok satan yeni kitap serisi olmuş sevgili okur. Tabi bu durumun ortaya çıkmasında, hem baskı kalitesi, hem de serideki kitapların fiyatlarının biraz daha makul olarak belirlenmiş olması çok etkili olmuş. Bu seriden toplamda 100 adet kitap yayımlandı ve Jules Verne’nin de üç kitabı çıktı: Ay’a Yolculuk, Seksen Günde Devrialem ve Dr. Ox’un Deneyi. Uzun süre önce (herhalde 1 yıl kadar) Ay’a Yolculuk’u almıştım. Geçtiğimiz ay, diğer iki kitabı da alıp koleksiyona ekledim.

julesyeni01

julesyeni04Son olarak, çok geç fark ettiğim, fark edince de kahrolduğum bir başka kitabı tanıtacağım: Arunas Çizgi  Roman‘dan çıkan “Dünya’nın Hakimi” isimli çizgi roman. Ödüllü çizimleri ve öyküye dair verdiği bolca dipnot ile beni hayran bıraktı kendine. Kuşe kağıda, muhteşem kaliteli bir baskısı var. Tamamı renkli ve ödüllü çizimler yer alıyor. Kitabın çizeri Suresh Digwal isimli Hint çizer ve çizgi romana uyarlayan ise Dale Mettam. Kitabın ilk sayfasında olayın kahramanları tanıtılmış. En son kısımda ise hikayede geçen araçların tanıtımı yapılmış. Dopdolu bir iş anlayacağınız. Bu arada “Dünya’nın Hakimi” isimli öykü, “Fatih Robour” ismiyle de diğer yayınevlerinden yayımlandı. İşin en üzücü tarafı, Arunas’ın Dünya’nın Merkezine Seyahat‘i de aynı şekilde, çizgi roman formatında basmış olması ve baskısının tükenmesi sebebiyle hiçbir sitede satışının olmaması. Eğer elinde, bu kitabın çizgi romanı varsa ve bu kardeşine satarsan ya da daha cömert davranıp hediye edersen, dünyalar benim olur sevgili okur.

yok.jpg

Olmaz Öyle Saçma Şey!

olmaz0Youtube‘daki binlerce saçmalığın arasından sıyrılarak Hazal sayesinde keşfettiğimiz harika bir projeden bahsedeceğim: Olmaz Öyle Saçma Şey!

İstanbul Film Akademisi(IFA) kadrosunda çalışan yönetmen İlker Canikligil ve arkadaşlarının, haftalık olarak yayımladıkları bir video serisi var sevgili okur. İlker Hoca (ki gönül rahatlığıyla hoca diyebilirim, kendisinin akademik kariyeri de var) ve arkadaşları, her hafta sinema sanatı ve teknolojisiyle ilgili bir konu seçiyor, bu konuyu İlker Hoca enine boyuna, yanlış bilinen doğrularıyla ve olmaz öyle saçma şey dedirten şehir efsaneleriyle harmanlayıp anlatıyor. Film çekmekle alakanız olmasa dahi İlker Canikligil’in sempatikliği, ekibine yönelik sataşmaları ve çoğu zaman “sektörle” dalga geçen anlatımlarıyla ortalama 10 dakika süren videonun nasıl bittiğini anlamıyorsunuz bile.

olmaz1Geçtiğimiz haftalarda, sezon finali yayımlandı. İlk sezonda toplam 23 bölüm yayımlandı. Bir bölüm bir saatten daha uzun süreli ve canlı yayımlandı. Özel bir bölümde de daha önceki bölümlerde yapılan yorumlara cevaplar verdiler. Hangisi çok iyi diye sorma, inan bir birinden ayırt edemiyorum. Her birinde ayrı bir bomba patlatıyor İlker Hoca.

Programın formatı aslında çok basit. Kameranın karşısında, her hafta farklı ve orijinal bir tişörtle, İlker Hoca oturuyor. Kameranın arkasında da sürekli sesini duyduğumuz görüntü yönetmeni Nazım ile ara sıra sesini duyduğumuz yapımcı Veysi yer alıyorlar. Bu ikisi de en az İlker Canikligil kadar eğlenceli insanlar ancak yüzlerini hiç görmüyoruz. Nazım, bir birinden ilginç ve komik teorilerle her programda İlker Hoca’ya konuyu veriyor. İlker Hoca da konuyu gayet anlaşılabilir şekilde, sohbet havasında anlatıyor. İlk sezonda yaptıkları bölümlerin konuları şu şekilde:

24 FPS mi 25 FPS mi? (Bölüm #1) 
ALEXA mı iPhone mu? (Bölüm #2) 
4K mı 8K mı? (Bölüm #3) 
Bir Filmi Neden İzleriz? (Bölüm #4) 
Nasıl Oscar Kazanırsınız? (Bölüm #5) 
Film mi Dijital mi? (Bölüm #6) 
Nasıl Yönetmen Olunur? (Bölüm #7) 
Sen Bu İşi Bedava Yap Arkası Gelir Efsanesi (Bölüm #8) 
Film Sektörüne Girmek (Bölüm #9) 
Film Festivalleri (Bölüm #10) 
Color’a Girmek! (Bölüm #11) 
Televizyon Almak! (Bölüm #12) 
Görüntü Yönetmenliği (Bölüm #13) 
Remix (Bölüm #14) 
Büyük Kamera! (Bölüm #15) 
Yorumlara Cevaplar (Bölüm #16) 
Filmde Işık (Bölüm #17) 
Canlı Yayın 20.06.2017
Filmde Ses (Bölüm #18)

Filmde Kurgu 1 (Bölüm #19)
Filmde Kurgu 2 (Bölüm #20
Sinema Okumak (Bölüm #21)

Pozlama (Bölüm #22)
Sezon Finali Olmaz Öyle Saçma Şey (Bölüm #23)

Bölümlere tek tek link vermedim. Ancak, bölümlerin yayımlandığı Youtube kanalına ve IFA’nın diğer videolarına ulaşmak için buraya tıklayabilirsiniz. Serinin özel bölümü aşağıda yer alıyor. Şimdiye kadar hiç izlemediyseniz, bir bakın bakalım 🙂

Muhteşem Dolunayın Etkileri!

owlproofheadCuma gecesi Utku‘nun doğum günüydü, kutladık. Cumartesi gecesi de Dolunay‘ın gecesiydi. Onu da kutladık. Bu işin giderek benden çıkması ve eşe dosta yayılması ne yalan söyleyeyim hoşuma gidiyor. Gözlerini kaldırıp gökyüzünde seni görenlerin aklına ben geliyorum; bir bütün benliğimle, kelimelerimle ve dertli dertli şarkılarımla ben…

dolunayscreen

Dolunay

Ah keşke o yüksek makamlarından bir ayrılsan, burnunu birazcık aşağı eğsen ve o güzide yörüngenden bir çıksan da yanıma gelsen, seni tanıştıracağım öyle güzel bir insan var ki sen bile hayran olacaksın. Bak dün gece, cümle kuşlar uyurken, dağlar, aşlar, ağaçlar sayıklayıp dururken adını, birkaç çift göz yine seni arıyordu göklerde. Kimi ben gibi gafletten, kimi de hasretten o güzel varlığının hissine.

Yine gittim her şeyin başladığı o yere. Kucağında uyudum sandım dalımda dururken. Uykusuz gözlerle bir sağa, bir sola bir de başımı kaldırıp sana baktım. O şefkatin başka hiçbir yüzde yok. Bunu bir tek ben biliyorum.

Geçen hafta salı günü Ankara‘ya gittim Bakanlığa. Bitmiş, ölmüş. Heyecan kalmamış, yeni bir şeyler bekliyor herkes. Sonumuz hayır olsun. Yolculuğun en güzel kısmı sabah Alper‘le yaptığımız kahvaltıydı. Haa bir de Stefan Zweig‘in Satranç isimli öyküsünü okudum. Yazarın okuduğum ilk kitabıydı bu. satrancHazal‘ın tavsiyesiyle aldım. Güzeldi gerçekten. Olağanüstü değildi evet ama güzeldi. Bu ara kitapyurdu.com isimli siteden alıyorum kitapları. Acayip indirimler yapıyor. Bir de bu Yapı Kredi Yayınları‘nın Modern Klasikler Dizisi‘nde nereden baksan sekiz on tane Zweig kitabı var. En çok satan ilk dört tanesini almıştım. Sırayla okuyacağım. Okudukça yazarım. Sen seversin edebiyat sohbetlerini.

Taa askerde, 1 Nisan 2014’te Seval‘in beni ziyaret ettiği gün getirdiği beyaz renkli Sony kulaklarım bozulmuştu. Bir süredir kardeşim Mustafa ve Savaş Sungur‘un şiddetle tavsiye ettiği Sennheiser‘ın çeşitli modellerini inceliyordum. sennheiserGeçen gün harika bir indirim denk getirip birikmiş bonuslarımın da katkılarıyla CX500 modelli kulaklığı aldım. Bu kulaklık aldığım ilk kulak içi tipteki kulaklık. Alışmam biraz zor oldu ama şu an gayet memnunum. Ses olarak da çok başarılı buluyorum. Basslar az geldi başlarda. Ancak kulaklıkla verilen dört farklı silikon başlıktan bir tanesi tam istediğim kaliteyi yakalamamı sağladı. Kılıfı, sargısı ve toplam kalitesiyle, gayet memnun kaldığım bir alışveriş oldu.

Az önce, YÖKDİL sınavından geldim. Kolaydı. Keşke çalışsaymışım. Çok pişmanım çalışmadığım için. YDS’nin aksine bu sınavda kelime bilgisi çok etkilemedi beni. Yalnız paragraflardan bazıları çok karmaşıktı. Bir de üç dört tane devrik cümle yapısı vardı. Uyanıklar o yapıları da tıpkı soru cümlelerine benzetmişler. Çok kötü gelmez sonuç. Ama çok da iyi bir şey beklemiyorum açıkçası. Sınavdan bahsetmişken, geçen hafta Alper’in tavsiyesiyle bir başvuru yaptım. Ne olduğunu ve nasıl sonuçlandığını “aşılmaz” tabularım yüzünden daha sonra anlatacağım.

miklosMüzik. Evet biraz da müzik. Şu sıralar Miklos Rozsa‘nın El Cid filmi soundtracklerine sarmış durumdayım. Aslında bu müzikleri sen de biliyorsun. Nereden? Cüneyt Arkın‘ın kült filmleri Battalgazi serisinden. Şu senfoni beni benden alıyor, yere göğe sığamıyorum. Nasıl anlatsam sana bilemiyorum. Böylesi bir ruh, böylesi bir destansılık, ahh! Cüneyt Arkın’ın tarihi filmlerinde özellikle de Battalgazi serisinde Miklos Rozsa’nın El Cid ve Ben-Hur filmleri için yaptığı soundtrackler kullanılmış. Bu aslında güzel bir şey. Düşünsene, Avrupa’nın en saygın senfoni orkestrasını dinlemeye annemle gitsek, orkestra Miklos Rozsa çalsa, annem bile dinlediği şeyden etkilenecek, bu müzik ona bir şeyler anımsatacak. Harika!

Son olarak, Wonder Woman‘ı izledik. Allah’ım gülüşü aynı sen! Bilerek o ön iki dişini gösterecek şekilde bırakılan bir ağız, duru bir güzellik ve enteresan bir çekim gücü (astronomik espri yaptım). Velhasıl, DC’nin yaptığı en iyi film galiba bu olmuş. İşin içine bir de çok sevdiğim 1. Dünya Savaşı‘ atmosferini serpiştirmişler. Osmanlının falan adı geçiyor. Sümerler’in de adı geçiyor ama ne alaka çözemedim. Gerçi başka bir yerde  de saçmalayıp Nazi falan dediler, şaşırdık. Bir daha izlemek şart. Merve, Mustafa  ve Hafize açıkça söylemediler ama pek beğenmediler filmi. ne yalan söyleyeyim ben de iki buçuk saat sürecek bir film beklemiyordum. Film, antik bir havada başlıyor. Bu kısımlarda epey sıkıldım. Ancak ne zaman ki savaşın içerisine dahil oldular, koltuğumda daha bir kuruldum. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarına ilişkin filmlere bayılıyorum sevgili okur. Özellikle ikinci dünya savaşı teması, bu yöndeki kitaplar, filmler ve belgeseller her zaman ilgimi cezbetmiştir ki bunu sana da anlatmıştım, bir Umur‘a bir de sana.

Evet, bu aylık bu kadar. Kendine iyi bak. İzimden ayrılma.

WONDER WOMAN

Bütün filmin hikayesi bu fotoğrafla başlıyor