Tag Archives: hızlı tren

Ankara’nın Korsan Turları

Geçtiğimiz ayın son gününde Ankara‘daydım. Bakanlık’ta bir toplantı vardı. Aynı günün sabahında Alper’le buluşup biraz sohbet ettikten sonra Konya Yolu üzerinde, Balgat’ta bulunan Ek Hizmet binasına, Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğü‘ne gittim.

Bakanlığımızın bu hizmet binasına daha önce hiç gelmemiştim. Kızılay’daki ana binaya birkaç defa gitmiştim, merkezi bir yerdi, ulaşım da çok kolaydı. Sağında solunda da epey güzel yerler vardı.  O yüzden orası bana daha sevimli geliyordu. Ancak bu bina, daha çok plazaya, iş merkezine benzeyen, basık bir yerdi. Sevemedim pek.

Burada, Güven Abi‘yle karşılaştım yıllar sonra. Ayaküstü muhabbet ettik biraz. Saat 10.00 civarında toplantı başladı. Öğle yemeğinden sonra toplantının ikinci kısmı başladı. Saat üçe doğru katılımcılar, katıldıkları illerle ilgili son talimatları aldıktan sonra toplantı bitti.

Birkaç gün öncesinden itibaren, hızlı trende yerler tamamen olmuştu. Zor bela gidiş için bilet bulabilmiştim ama dönüş için tek bir bilet dahi yoktu. Trene bilet olmadığı için tek şansım otobüstü, AŞTİ idi. Hemen yakında olmasını fırsat bilip taksiye atladım ve AŞTİ’ye gitmek istediğimi söyledim. Beş dakika sonra AŞTİ’ye ulaştık, ancak yolun karşısına geçiş mümkün olmadığı için, bir beş dakika daha yolculuk yapıp karşı şeride geçtik. Burada acemiliğime geldi. AŞTİ’nin karşısında inip, biraz riske girerek bariyerlerden atlayabilirdim. Böylece taksi parasını iki katı ödemek durumunda kalmazdım. Neyse, ki iki katı olarak ödediğim para da çok değildi.

AŞTİ’ye girdim. Sırasıyla tüm firmalara sordum ve Eskişehir’e tek bir bilet dahi kalmadığını öğrendim. Ertesi günkü 1 Mayıs İşçi Bayramı tatilini bilen ama çoğunluğu işçi-emekçi olmayan kitleler, üç günlük tatile gitmeye tercih ettiğinden, tüm yönlere tüm biletler doluydu. Yakındaki illere bilet bulmak ise imkansızdı. İşte tam bu umutsuzluk içerisindeyken, onu gördüm.

Yanar dönerli kırmızı renk ceketi, kot pantolonu ve mavi renk terliklerinden taşan parmaklarıyla yanıma bir adam yaklaştı. Eskişehir’e mi, diye sordu. Hangi firma, diye sordum. 30 kişilik özel araba abi, dedi. Abi dedi babam yaşındaki adam bana. Daha önceden Ankara’dan gelip gidenler hep anlatırlardı bu korsanları. Başka bir çarem yoktu Eskişehir’e dönebilmek için. Nereden kalkıyor, dedim. Adam tek cevap vermeden hemen şu aşağıda gördüğünüz kağıt parçasının üzerine çarpılar atmaya başladı 🙂 30 lira abi, biz götürücez perona dedi. Heh, dedim, süper.

bilent Saat 15.30’a kadar bu abi tek tük, toplumun her kesiminden vatandaşı toparladı, bu çakma biletlerden yazıp verdi. Nihayet bir işaret yaptı ve kalabalık bir topluluk halinde peşine düştük. Gittik, gittik, AŞTİ’nin dışına çıktık. Yol kenarında beklemeye başladık. Korsan ya, otogar’ın içerisine giremiyor araç. Neyse, çok bekletmediler bizi, araba geldi. Yarım otobüs, 30 kişilik. Kemal Sunal‘ın Atla Gel Şaban filminde minibüse doluşan yolcular vardı hani. Aynı o sahne, doluştuk arabaya. Neyse ki o çakma biletlerin üzerine koltuk numarası yazmışlardı korsan da olsa. Herkes yerine yerleşti ve korsan kaptanımız startı verdi.

Arabada tabiki muavin yoktu. İkram mikram da yoktu. Zaten bir şey yiyecek halde de değildim, sabırsızdım, bir an önce gitmek istiyordum. Yol boyu düşündüm sevgili okur. İçim sızlaya sızlaya düşündüm: Ulan farkında olmdan bu hızlı trene ne alışmışız be! Resmen ağırıma gidiyordu fazladan 1.5 saat yolculuk yapmak!

Polatlı’yı çıktık 1,5 saatte. Sivrihisar’a 10-15 kilometre kala Nasrettin Hoca Dinlenme Tesisleri‘ne girdik. Genelde daha az kurumsal firmalar, küçük tur firmaları ve korsan otobüsçüler mesafeye, süreye bakmaksızın bu tesise molaya girerler. Burada çalışan ve Sivrihisar’dan tanıdığım bir arkadaşımın dediğine göre, buraya otobüs ya da minibüsle gelip yolcu getiren kaptan şoförler, korsan dahi olsalar, bedava yemek yiyebiliyorlarmış. O yüzden Ankara’dan dandik bir firmayla Eskişehir’e dönüyorsanız %99 burada mola vereceksiniz demektir.

eskNeyse, akşam saat yediye doğru Eskişehir’e girdik. Burada da tabiki otogara giremedi araba. Otogarın arka kısmında durdu. Burada kaçak göçek indik ve bir iki dakika içerisinde adam bastı gitti.

Bu işin cezası çok yüksek. Yolda polis durdurunca hem yolcuya hem de şoföre ceza kesiliyor. Haydi bakalım 🙂 Peki suçlu kim burada? Fırsatçılar mı? Yoksa talebi görüp arzı boşveren otobüs firmaları mı? Yoksa evine, işine gitmeye çalışan vatandaş mı? Tabiki otobüs firmaları! Seferlerinin doluluğunu öngöremeyip, ek sefer koymayan, sonra da para kazanamıyoruz diye ağlayan otobüs firmaları. Hızlı trene yolcu kaptırdıkları kesin. Ancak bu dezavantaja rağmen, kendileri adına tek bir olumlu adım atmayan da yine onlar. Otogardaki korsan firmaları, simsarları görmüyorlar mı? Bir ek sefer koymak ne kadar imkansız olabilir ki? Ankara’dan Eskişehir’e gidip geliyorsanız muhakkak başınıza gelmiştir ve gelecektik bu durum. Ona göre tüm biletlerinizi mümkün olan en erken zamanlarda almakta fayda var. Yapabileceğiniz tek şey bu.

Neyse, bu da böyle bir tecrübeydi benim içim sevgili okur.

Reklamlar

Proofhead İstanbul’da!

Yolculuğun en başında İlkan Abi’yle ortak aldığımız piyango bileti

  Fizik Mühendisleri Odası‘nın düzenlediği A-2 Tipi Mühendislik Akustiği Eğitimi‘ne katılmak için İlkan Abi‘yle birlikte cuma günü İstanbul’a doğru yola çıktık. İstanbul’a ilk defa hızlı trenle gideceğimiz için ben kendi adıma biraz heyecanlıydım. Her sabah Bilecik’e giderken altından sağından solundan geçtiğim o yüksek hızlı tren köprülerinin bizzat üzerinden geçecektim. Bir de yolun Bilecik’ten sonra olan kısmını merak ediyordum.

Saat 16’da İlkan Abi’yle trene bindik. Tren 10 dakikalık bir gecikmeyle hareket etti. Saat 16.30 civarında Bozüyük’e gelmiştik bile. Ancak tren durmadan devam etti. Tren Bozüyük’ten sonra acayip yavaşladı, hatta yer yer durdu. Saat 17’e doğru Bilecik İstasyonunu da transit geçtik. Bu esnada ben tetrisle oynuyordum, İlkan Abi de Kelimelik oyununda yaratıcı sözcükler üretiyordu.

Saat 18.30’da nihayet Pendik İstasyonu’na ulaştık. Yaklaşık iki buçuk saat sürmüştü yolculuğumuz. Pendik’te indikten sonra Burak bize metroya binip Kadıköy‘e geçmemizi söyledi. İnince öğrendik ki Pendik’te metro yokmuş! Neyse, orada biraz ileride dolmuş durakları vardı. Atladık bir dolmuşa ve tam bir buçuk saatlik bir yolculukla Pendik’ten Kadıköy’e geldik. Tam bir buçuk saat!

Rıhtım’da indik ve birkaç dakika sonra Burak’la (yazının kalan kısmında KeyB olarak anılacaktır) kucaklaştık. Karnımız aç olduğundan hemen yakında bir yerde yemek yedik ve Burak’ın epey kötülediği evine doğru yola çıktık. Bu ev, Kadıköy’ün arka sokaklarında, Fener’in stadyumuna karşıdan bakan bir yerde. Ancak Burak’ın kötülediğinden farklı olarak, gayet hoş, temiz bir yerdi. Bizim Burak’ın böyle huyları vardır.

Eve gittik, eşyalarımızı döktük ve tekrar dışarı çıktık. Biz yolu yarılamıştık ki yağmur başladı. Hemen oradaki bir kafeye girip oturduk. Yağmur dinince ertesi gün gideceğimiz kursun yapılacağı yeri aramaya başladık. Bu nasıl büyük bir şans? Meğer kursun yapılacağı Fizik Mühendisleri Odası ile Akmar Pasajı yan yanaymış.

Akmar Pasajı, Hammer Müzik‘in yer aldığı pasajdır. İstanbullular pek aşinadır, ancak İstanbul’da yaşamayan bizler için İstanbul’a gelince muhakkak uğranması gereken bir mabettir. Gelmeden, buradan alınacakla ilgili hazırlıklarımı yapmıştım. Çok güzel bir jesti de İlkan Abi yapacağını söyledi sağolsun.

O gece hayatımın gerçeği yüzüme nasıl çarptı bilemedim. Gece bitmek bilmedi. Yorgunluk, üzüntü ve bilimum eziyet üzerimde tepindi, tepindi ve uyutmadı beni. Neyse ki sabah oldu ve yataktan kalktım. Hazırlandık, saat 8’de çıktık evden. Önceki gün iyice öğrendiğimiz yolu takip edip doğruca eğitimin yapılacağı Fizik Mühendisleri Odası’na geldik. Burası bir apartmanın 3. katında bulunan bir daireydi. Gittiğimizde bir görevliden başkası yoktu. Bu zaten bizim huyumuzdur, en önce gideriz.

Saat 9.30’a doğru herkes toplandı. On iki tane kursiyer ve bir öğretici. Hocamız Prof. Dr. Ayşe ERDEM AKNESİL, Türkiye’de akustik konusunda çalışan az sayıdaki hocalardan bir tanesi. Gayet harika bir üslubu var ve kursun öğleden önceki kısmında ses ve sesin yapısına dair güzel bir sunum yaptı. Özellikle bazı temel kavramlarda çok ciddi yanlışlarım olduğunu farkettim. Öğlen saat 12.30’da yemek arası verdik.

Eğitimi düzenleyen oda yemek için “Benusen Restoran“la anlaşmıştı. Yemeği burada yedik. Benusen, “ben ve sen” demekmiş. Hikayesi şurada yazıyor. Yemekten sonra Akmar Pasajı’na gittik İlkan Abi’yle ve alacağım plakları ayırttık Enis Abi‘ye. Vaktimiz kalmadığı için, tekrar eğitime döndük. Eğitimin öğleden sonraki kısmında hocamız Prof. Dr. Neşe YÜĞRÜK AKDAĞ idi. Öğleden sonraki kısım genelde hesaplamalarla ilgili olacağından derse girerken büyük bir ön yargıyla girmiştim. Ancak Neşe Hoca, gayet detaylı ve insanı yormayan bir anlatımla kendi adıma beni mest etti. Tıpkı Ayşe Hoca gibi, Türkiye’de akustik alanında çalışmalar yapan öncü hocalardanmış kendisi de. Elbette eve döndüğümde adlarını Google’da arattım ve ben de çalışmaları hakkında fikir sahibi oldum.

Ben – Cihan – Serhat- Keyb

Akşam kurs bitti ve doğruca Akmar’a gittik. Cihan‘la konuşmuştuk ve o da orada bekleyecekti. Gün içindeki ilk buluşmayı böylece Akmar’da Cihan’la yapmış oldum. Buluştuk, sarıldık, sonra Hammer Müzik’e girip ayırtığımız plakları aldık. In Flames – Clayman, In Flames – Colony, In Flames – Soundtrack To Your Escape ve In Flames – Reroute The Remain! Bu dört plakla ilgili ayrıca bir yazı yazacağım zaten. Bu plaklardan Soundtrack To Your Escape, İlkan abinin bana hediyesi oldu. Bir diğer plak ise ÇŞB’nin hediyesi oldu. Mükemmel 🙂

Cihan ve yanındaki arkadaşı Serhat ve İlkan abiyle birlikte Kadıköy’de bir yerde oturduk yemek yedik. Daha sonra Cihan ve Serhat’ı Keyb ve ev arkadaşıyla buluşak üzere gönderdim. Biz de İlkan abiyle birlikte bir önceki gün anahtarını aldığım eve doğru yola çıktık. İlkan abinin efsane haritacı sezgileri sayesinde yolu epey kısaltmış olarak eve ulaştık.

İlkan abi bu efsane sezgilerini şöyle tanımlıyor: “Gözlerimi kapatıp yükseliyorum ve sanki Google Earth’deymişçesine sokakları yukarıdan görebiliyorum.

Tüm bunlar olurken, aslında bir önceki günden beri içimde büyüyen bir isteğim, bir bağımlığım baş gösterdi. Bu aslında bir ızdırap. Hayatıma sarılmış dolanmış saçak saçak olmuş bir bağımlılık. Yapmam gerekeni yaptım ben de. Direnmedim.

Merve – ben – Umur

Evden çıktık ve KeyB ile buluştuk. Adını hatırlamadığım bir kafeye gittik oturduk. Bir süre sonra İlkan abi ve Keyb’nin ev arkadaşı ayrılıp maç izlemeye gittiler. Biz de Keyb, Cihan ve Serhat’la aynı yerde kaldık. Henüz 10 dakika geçmemişti ki Umur aradı ve vapurdan indiğini söyledi. Onu da tek bildiğim yer olan Akmar Pasajı’na yönlendirdim. Muhtemelen Cihan’la kucaklaştığımız yerde Umur’a ve kız arkadaşı Merve’ye rastladım. Nasıl bir kucaklaşma öyle yarabbi! Kız, kucaklaşmamızı kıskandı, o kadar! Ben, Mesut Proofhead Çiftçi, Umur Fırtına’yı nasıl da özlemişim. Askerden terhis olduktan sonra buluştuğum ilk kez buluşuyordum bu can yoldaşıyla.

03Umur ve Merve’yle birlikte önce yemek yiyecekleri bir yere gittik. Oradan da bizimkilerin olduğu kafeye geçtik. Şimdi benim olduğum arkadaş ortamlarında genelde iki farklı ortamımdan arkadaşlarım varsa konu hep benim ve ben de olduğunu iddia ettikleri gariplikler üzerine döner. Ve aynen öyle de oldu. Herkes hayatındaki bir “Mesut’un komik/garip/ hıhıhı salak” anısını anlattı. Ama iyi de oldu, güzel ortamdı. Umur’un kız arkadaşıyla uzun süre sonra nihayet tanışmış olduk. Askerdeyken bana gıcık oluyordu bu kız. Uzun süre ortadan kaybolup döndüğümde Umur, “Aha Mesut geldi, ben telefonu kapatıyom” diyip kapatırdı hep. Kız da beni bir tür “kuma” olarak görmeye başlamıştı.

05Umur ve Merve’yi uğurladıktan sonra bizimkilerle daha “deep” muhabbetlere girdik. Sonra İlkan abi ve Burak’ın ev arkadaşı geldiler. Biraz da o şekilde oturup nihayet kalktık.  Cihan ve Serhat’ı metrobüse bindirip biz de eve geçtik. Eve geldiğimizde saat 22’yi biraz geçmişti. Oturduk, bir demlik çay içtik.

Sonra İlkan abiye, hediye olarak aldığım kitaba o an aklıma gelen dörtlükleri yazdım ve verdim. Pek beğendi sağolsun.

Uyumadan önce aldığım plaklar ve KeyB ile bir fotoğraf çektik. Sonra da “aslında hayat ölmek içinmiş” diyip uyudum.

Yazının ikinci bölümü için tıklayın.

Proofhead Sincan Harikalar Düğün Sarayı’nda!

Pazartesi sabahı annemle birlikte Sincan‘a gittik sevgili okur. Amcamın oğlu Ferit, uzun yıllardır sevdiği kızla nihayet mutlu sona varmıştı. Önce köyde bir düğün yaptılar. Malum, memleketimiz uzak olduğu için gelemeyen diğer akrabalar için de Ankara’da bir düğün organize etmişler.

Hızlı trenle gidiş dönüş olmak üzere toplamda 64 lira tuttu biletlerimiz. Şansımıza tren Sincan’a kadar gidiyormuş. Sabah tam 11.15’te hareket ettik. Ters koltuk denk geldi. Ben çok umursamadım ama annem mecburen yana dönük oturmak durumunda kaldı. Tren tam da bilette yazdığı saatte, 12.25’te Sincan Garına girdi, durdu. Helal olsun, dedim.

Eniştemiz bizi alıp halamlara götürdü. Orada iki amcamla da hasret giderdim. Önce bir tanıdığın evine hasta ziyaretine gittik. Sonra eve dönüp yemek yedik ve üzerimi değiştirdim. İki senedir bir fiil tüm resmi organizasyonlarda giydiğim takım elbisemi giydim.

Kısa bir oyalanma sonrasında gelinin evine doğru hareket ettik. Buradan gelini aldıktan sonra hep birlikte hareket etmedik. Gelin ve damat fotoğraf çekimine gitti. Biz de bu evin önünde beklemeye başladık. Epey bir süre sebepsizce bekledikten sonra insanlar birer ikişer ayrılmaya başladılar. Ben orada bir hata yapıp annemin sözünü dinledim ve bir arabaya atlayıp düğün salonuna gittim. Geride en küçük halam ve annemi bıraktım. Orada kalanların hiçbiri de annemleri araçlarına almayınca evin önünde kala kala ikisi kalmışlar. Neyse ki sonradan eniştem gelip onları da almış ve düğün salonuna getirmiş. Annem ve halam geldiklerinde epey canları sıkkın ve sinirliydiler.

Evet, düğün salonu Sincan’daki Harikalar Diyarı isimli bir parkta aynı ismi taşıyan ortalama bir salondu. Yavaş yavaş tüm misafirler gelirken bende amcamla birlikte dışarıda bekledim. Herhalde çok benziyor olacağım, gelen herkes bana Aytekin‘in oğlu muyum diye sordu. Evet, Aytekin’in oğluydum.

rs100_6917

Gelin ve damatla çektirdiğim tek kare

Düğün önce Ankara havalarıyla başladı. Sonra bizim Terekeme havalarıyla devam etti. Arada sanatçı diye çıkan hanımın her şarkının sonunda zılgıt çekmesi de ayrı bir saçmalık oldu. Zılgıt olabilir, evet çekilebilir. Kültürüne, türküsüne, yöresine göre gayet de güzel olabilir. Ancak biz Terekemeyiz ve böyle bir olay biz de yoktur. Nasıl ki bir zeybekle zılgıtın uzaktan yakından alakası yoksa, ya da bir Çerkez vuiki ile uzaktan yakından alakası yoksa bizim Terekeme halaylarıyla da alakası yoktur. En sonda artık saf davul zurnaya dönünce olay halaylar daha bir güzelleşti.

Çocukluğumuzdan beri gittiğim Terekeme düğünü sayısı belki beş belki altı olduğundan halaylarımızı beceremiyorum ben malesef ki. O yüzden fotoğraf ve video çekme işiyle yetindim.

vlcsnap-2012-07-04-13h39m34s222

Kılıç ve pasta dilimi

Valla daha başka kaydadeğer ne anlatabilirim bilemedim şimdi. Ha, evet pasta seramonisi: Gelinle damat pasta kesecekler diyip altı katlı 3+1 kombili bir pasta getirdiler. Pasta yakına gelince baktım ki polyesterden yapmışlar. Pastanın hemen önünde bir tabakta bir dilim gerçek pasta duruyordu. Her neyse, kınında bir kılıcıçıkartıp, evet kılıç, gelinle damada pasta kestirdiler. Bu kesinlikle çok hoşuma gitti. Benim düğünde de katana kullanacağım. Kestirdiler diyorum, kılıcı polyestere kesiyormuş gibi değdirdiler. Sonra da tabaktaki pastadan birer çatal aldılar. Böylece bu ritüel de gerçekleşti.

vlcsnap-2012-07-04-13h40m03s1

Halalarımın ve amcalarımın çocukları içerisinde bugüne kadar en az muhabbetim olan kişi büyük halamın kızı İlkay idi. Bu düğünde kendisi ile dans ettim. İlkay’ın üç tane de erkek kardeşi var ki bunlardan Olgun abi epey komik bir adamdır. Olgun abinin de eş adayını görme fırsatımız oldu. Eş adayı demişken Yavuz abinin de nişanlısı ile tanıştım.

rs100_6954Gelinimizden bahsetmedim hiç. Kendisi Gazi Üniversitesi‘nde Biyoloji Bölümü‘nde araştırma görevlisiymiş. Hiç muhabbet etme fırsatım olmadı, dolayısı ile detay veremiyorum sevgili okur. Zaten bu yazıyı buraya kadar okuduysan helal olsun sana. Ama iyi oldu bak, Terekemeler hakkında biraz da olsa bilgi sahibi oldun.

Eve dönüşümüz biraz heyecanlı oldu. Sabah 10.30’da halamlardayken bizi gara bırakabilecek kimse yoktu. Taksi tuttuk biz de. İyi oldu, rahat geldik. Ama tren biletinden ettiğimiz kârı taksiye bırakmak zorunda kaldık.

Valla genç çifte hayat boyu mutluluklar dileyerek bu yazıyı bitirmenin mantıklı olacağı kanaatindeyim ve öyle de yapıyorum.

rs100_6922

Yeniden Konur Sokak 1. Gün

Bugün Ankara’ya büyük umutlarla gidiyorum. Her ne kadar hafiften tırssam da iyi bir proje olacağını düşünüyorum. Bu arada projenin ne olduğunu hala bilmiyorum. Şu an saat 7 ve Ozan Hoca ile hızlı tren ile Ankara’ya doğru yola çıktık. İlk defa bindim lan hızlı trene. Cidden hızlıymış. Ama daha da hızlı olabilir. Lan bir yerde 5 dakka durdu tren be!

Neyse bundan sonraki olayları madde madde anlatayım okuması daha kolay olsun.

  • 8;40 ta trenden indik. (Noktalı virgül yanlış biliyorum ama Ozan hocanın bilgisayarda iki nokta nerede bulamıyorum)
  • 9’da Kızılay’da bulunan Çevre Mühendisleri Odası‘na gittik. Vay be kendi meslek odamı görünce bir fena oldum, hehe. Burada hem bu kadar hoş hem bu kadar tatlı olabildiğine hala şaşırdığım Genel Sekreter Burçak Karaman hatta dur, Burçak abla ile tanıştım. Bu esnada memleketin dört köşesinden Çevre Mühendisliği öğrencisi arkadaşlar gelmeye başladı. Mersin’den, Samsun’dan, İzmir’den, Aksaray’dan ve ODTÜ’den arkadaşlarla tanıştık. Haa, Anadolu Üniversitesi’nden 3 arkadaş ta biz vardık; Nesli, Tuğba ve ben.
  • 10;15’te Konur Sokak‘ta bulunan Mimarlar Odası‘na geçtik. Lan daha bu ana kadar ben, halen daha ne yapacağımızı bilmiyordum. Bu arada Mimarlık ve İnşaat Mühendisliği öğrencilerine göre çoğunlukta olacağımızı bilmek birazcık olsun rahatlattı beni. Neden? Bilmiyorum.
  • Toplantı başladı. İlk konuşmacı olarak Çankaya Belediyesi İmar Daire Başkanı ve Şehir Plancılar Odası Ankara Şube Başkanı Sayın Erdal KURTTAŞ bey, ciddi anlamda mükemmel bir konuşma yaptı Konur Sokak hakkında. Evet, artık ne yapacağımızı biliyordum. Konuşmasından süper notlar çıkardım. Amacımız basitçe eski Konur Sokak’ı mümkün olan en orjinal şekliyle, yıllardır üzerine mâl edilmiş o dokusuna, kültür örgüsüne (bu ne biçim bir ifade oldu böyle) ters düşmeden geri getirebilmek, iyileştirmek olacaktı. Biliyorum amacımızı eksik yazdım, n’olur idare edin.
  • Çalışma gurubunu çoğunlukla çevre mühendisleri, 5 mimarlık öğrencisi ve diğer hocalar oluşturuyor. Bunlardan birisi de sosyolog Cemalettin Canlı. Hissediyorum seveceğim bu adamı. Diğer mimar hocalar da tahminimin aksine fazlaca sevecen çıktılar. Bu çok iyi oldu bak. Kasmadan çalışabileceğim.
  • Erdal Bey’in konuşmasından sonra Konur Sokak’ta ve civar sokaklarda teknik bir gezi yaptık ve sorunu (olmaması gerekenleri) yerinde gördük.
  • Saat 5’te ilk günümüz sona erdi. Sakarya Caddesi’ndeki Ahşap Heykel Sempozyumu’na gittik. Orada kısa bir klasik müzik dinletisine katıldık. Güzeldi, Yesterday falan çaldılar.
  • Saat 6’da Merve ile buluştuk. Ona da projeyi anlattım. Bir biyolog olarak onun da görüşlerini aldım. Daha sonra Döneristan adındaki mekâna gittik. Pilavüstü döner yedim. O an hayallerim yıkıldı. Meşhur Ankara döneri o kadar da güzel değilmiş. Yarın da başka bir yerde yerim  diye düşündüm.
  • Sembol Otel‘e yerleştik. Cemil diye bir arkadaşla kalıyorum. Mersin’den gelmiş. Otel’de şaşırtıcı şekilde çok sayıda Rus var lan 😉 Haa, otobüs biletimi de aldım Pazartesi’ye. 17 lira verdim.
  • Sonra Koray‘la buluştuk. Konur Sokak’ta Kafe Sobe‘de oturduk.
  • Otele döndüğümde yorgunluktan ölüyordum. Hemen uyudum.

İlk gün böyle geçti. Bugün özellikle Erdal Bey’in konuşması çok güzeldi. İki buçuk saat sürdü ama iyiydi. ODTÜ’den gelen arkadaşlarla da iyi anlaştık. Gerçi dur lan eksiksiz tüm ekiple iyi anlaştığımı düşünüyorum. Bakalım diğer günlerde neler olacak.

NOT; Aktarım yapamadığım için çektiğim fotoğrafları ekleyemiyorum. Eskişehir’e gidince ekleyeceğim artık n’apalım.