Tag Archives: Hugo Weaving

Yürüyen Kentler Serisi Filme Çekiliyor!

Bundan birkaç sene önce, taa şu yazımda ilk kitabını aldığım ve bir yıl sonra şu yazımda da ikinci kitabını aldığım güzide seri “Yürüyen Kentler” nihayet bitti. Bu kadar uzun sürmesinin sebebi tamamen benim ama. Kitapların bir suçu yok.

Evet, daha önceki yazıları okumayanlar için çok kısacık seriden bahsetmek istiyorum. Daha sonra her bir kitap hakkında küçük yorumlar yapacağım.

2015-02-ME_1280x1024Yürüyen Kentler serisi, günümüzden yüzlerce yıl sonrasında, distopik bir gelecekte yaşananları anlatıyor. Dünya’da sabit yerleşimler kalmamış, artık kentler devasa motorlara sahipler ve yürüyorlar!

İlk kitap “Yürüyen Kentler” adını taşıyor. Bu kitapta, yürüyen kentlerin en ihtişamlılarından olan Londra kentinde bir tarihçi çırağı, Tom Natsworthy kendi küçük dünyasında mutlu mesut yaşıyor. Dünya’ya ne olmuş da kentler artık yürümeye başlamışlar? Bu sorunun cevabını sayfalar ilerledikçe öğreniyorsunuz. Eklemeyi unuttum. Bu kentler sadece yürümüyorlar. Üstelik bir birlerini de avlıyorlar! Evet, daha güçlü kentler daha zayıf olanları avlayarak kaynak ve iş gücü elde ediyor. Tom, basit bir çırak olduğu için, büyük resmi göremiyor, olaylar gelişiyor ve kendini bir anda o çok güvendiği, doğup büyüdüğü Londra‘dan sonsuz bir bataklığın içine düşmüş halde buluyor ama yalnız değil. Yanında suratındaki kocaman bir yara iziyle ilk bakışta çok korkunç görünen Hester Shaw isimli kız da var. Londra, Dünya’da hala var olan bir avuç “sabit yerleşim yanlısı ve mobillik karşıtı” orduyu yok etmek için esrarengiz bir proje geliştirmiştir ve acaba işin sonucu ne olacaktır? İlk kitap bittiğinde Londra’nın neler yaptığını görüyoruz.

2015-02-PG_1280x1024İkinci kitap İhanet Altını‘nda, Tom ve Hester, üçkağıtçı bir adamla tanışıyorlar; Profesör Pennroyal. Bu herif gidip görmediği yerleri sanki gitmiş görmüş gibi anlatan, kitaplar yazan, sahte bir şöhretin keyfini süren bir üçkağıtçı. Bu arada bizim ikili de bir hava gemisi alıyorlar ve artık gökyüzünde takılmaya başlıyorlar. Böyle gide gide Arkangel isimli bir mobil kente rastlıyorlar. Bu kentin tek bir amacı var: Eski Amerika’ya ulaşmak. Orada tüm bu gürültü ve patırtıdan uzak yaşamak. Ancak bu kentin sahibi olan hatunla bizim Tom “epey” iyi anlaşınca, Hester acayip kıskanıyor. Neden? Çünkü Tom’a deli gibi aşık. İşte serinin olmazsa olmaz aşk hikayesi de bu kitapta alevleniyor. Velhasıl kelam, olanlar oluyor ama kitabın sonunda asıl bombayı Hester patlatıyor. Hem de iki kere. Bir sonraki kitapta ekibin sayısının artacağını anlıyoruz.

7

Hava Gemisi Jenny Hanniver

Üçüncü Cehennem Makinleri‘nde, aradan 18 sene geçmiştir. Hester bir önceki kitapta hamile kalmıştır ve bir kızları olmuştur: Wren. Ahh Wren ah. Wren yaşadıkları hayattan inanılmaz sıkılmıştır. Bir gün, annesiyle babasının eski bir arkadaşlarının eski arkadaşlarıyla karşılaşır ve bir takım talihsizlikler sonucunda yaşadıkları yerden kaçırılır. İşte üçüncü kitap boyunca Tom ve Hester kızlarını ararlar. Ama bulabilirler mi?

2015-02-ID_1280x1024Dördüncü ve son kitap “Karanlık Düzlük” adını taşıyor. Bu kitap, en uzun kitap. Üçüncü kitap en kısa sürede okuduğum kitaptı, dolayısıyla bunu okumaya hemen başladım. Büyük bir kısmını yollarda okuyarak bitirdim. Bu kitapta olaylar epey kontrolden çıkıyor. Olay örgüsünün en geniş olduğu kitap bu. Hester ve Tom, Hester’in acımasız karakteri yüzünden kavga ederler. Hester, yanına taa ilk kitaptan beridir tanıdığı ve adına “İz Sürücü” denen bir makine-adamı alarak uzaklaşır. Tom da kızıyla birlikte tamamen şans eseri, yıllar önce terk ettiği ve yok olduğunu düşündüğü memleketi Londra’nın enkazına gelir. Burada inanılmaz bir sürpriz onları bekliyordur. Kitabın sonunu inanılmaz hüzünlü bitiyor. Şok üstüne şok yaşadım.

Seride yaşanan olayların tamamını anlatmıyorum. Okumanızı tavsiye ediyorum çünkü. Bunun için bir geçerli sebebim var: Çünkü Peter Jackson bu seriyi filme çekecek! Evet, haberler şurada ve şurada. Eğer haberler doğruysa çekimler şu anda Yeni Zelanda‘da başlamış olmalı. Filmleri Peter Jackson çekeceği ve muhtemelen kendinden de epey bir şeyler katacağı için, “kitabı okuyan” izleyici avantajını elde etmeniz için hala vaktiniz var. Dört kitaplık seriden kaç film çıkartır bilmiyorum. Ancak yürüyen devasa kentleri nasıl tasarlayacaklar, hava gemileri nasıl olacak düşündükçe heyecanlanıyorum.

Serinin en büyük hadikapı, kitapların kapakları ve yazar Philip Reeve’in kişisel sitesinde yer alan birkaç görsel dışında, sözcüklerle tasvir edilen bu dünyaya ilişkin hiç bir görsel tasvir bulunmayışıdır. Dolayısıyla Peter Jackson’ın ilk filmde can vereceği karakterlerle düşüneceğim öykünün geriye kalanını. Filmin IMDB sayfası şurada yer alıyor.

İlk filmin 2018’de vizyona gireceği yazıyor ama kesin midir bilemem. IMDB’de filme ait olduğunu düşündüğümüz şu iki görsel de yayımlanmış. Bunlar büyük oranda, daha önce yayımlanan çizimlerden uyarlanmış gibi görünüyor.

Yine, IMDB sayfasında bazı karakterleri kimlerin canlandıracağı da açıklanmış. Çok büyük ihtimalle bir değişiklik olmayacak ve Tom Natsworthy’i Robert Sheehan; Hester

Shaw’ı da İzlandalı akranım Hera Hilmar canlandıracak. Özellikle Hera Hilmar çok dikkat çekici. Zira kitaptaki tasviriyle Hester’ın, suratındaki korkunç yaraya rağmen muhteşem hatlara sahip bir kadın olduğunu anlıyoruz. Eh sinema sektörü, baş rollerden birini çirkin bir kadına vermeyi göze alamayacağı için muhtemelen, Hera Hilmar’ın suratındaki yara izi çirkinden çok “karizmatik” görünecek. Henüz çok az rol için isimler açıklanmış ancak benim merakla beklediğim iki karakter var: İz Sürücü Shrike ve Profesör Pennroyal. Bir de, üçüncü kitapta karşımıza çıkacak olan, kızıl saçlı güzel Wren. Çok küçük bir ekleme, Elrond’umuz ve Ajan Smith’imiz, muhteşem Hugo Weaving de seride rol alacak. Ama hangi rolde henüz belli değil. Bana göre, Thaddeus Valentine rolünde oynacak ki bu adam inanılmaz kilit bir rolde ve bunun da kızı çok güzel.

İnternette bazı kitap yorumları izledim. Kitabı ve seriyi çok sıkıcı bulduklarını, nasıl ödül aldığına şaşırdıklarından falan bahsediyor “yorumcu” arkadaşlar. Kitabın aldığı ödüller, kurgusunun yaratıcılığı ve olayların bir birini tamamlaması esnasındaki akıcılıktan dolayı verilmiştir. Kendi adıma ben çok beğendim. Seriyi çok beğendiğim için de Türkiye’de yayımlanmış tüm baskıları toparladım.

Kitabı Türkiye’de ilk defa Günışığı Kitaplığı basmış. Yurt dışındaki baskılarda da kullanılan kapak görselleriyle serinin ilk iki kitabı basılmış. Hatta ilk kitap galiba dört baskı yapmış. Daha sonra Günışığı Kitaplığı, özellikle 15 yaş üzeri okuyucular için On8 isimli bir marka oluşturmuş ve tüm seriyi bu isimle yeniden basmış. On8’den basılan dört kitabın tamamında da dünya kullanılan kapaklardan farklı kapaklar kullanılıyor. Ben seriye ilave olarak, hem orijinal kitap ayraçlarını hem de ilk iki kitabın prova kapaklarını da aldım. Yan yana düzünce şöyle güzel bir tablo oluyor:

Evet, heyecanlı bekleyiş başladı. Öyle görünüyor ki sevgili okur, bu blogda artık daha da fazla Yürüyen Kentler okuyacaksın. Umarım Peter Jackson, çok iyi bir iş çıkarır ve bizi steampunk’a doyurur. Amin.

Sahne, Beste, Eurovizyon, Finaller

Okuyucu, umarım böyle iki üç konuyu birleştirip yazdığım yazılardan sıkılmıyorsundur. Az daha dişimizi sıkalım şu finaller bir geçsin, ondan sonra yine ağzımızın tadıyla yazarız be 🙂

The Wolfman

Eh madem final dedik, finallerle devam edelim. Geldi dayandı yine o iki haftalık azap! Dua etmekten ki kefereyseniz öyle bir şansınız da olmuyor, ve ders çalışmaktan başka yapacak bir şeyinizin olmadığı bu zamanlar insanın hayatından teknik olarak 75 gün götürüyormuş! (kaynak: İsviçreli bilim adamları) Benim genelde sınav zamanı baş gösteren şu entellektüel yanım sayesinde cumadan beri bir kitap bitirdim ve iki film izledim. Hıyarım ben! Kitap, hepinizin bildiği gibi hayatımın yazarlarından olan İhsan Oktay Anar‘ın Kitab-ül Hiyel isimli romanıydı. Mükemmelden daha mükemmel bir eser! Okuyun, okutun. Filmlerden de ilki uzun süredir beklediğim ve nihayet bir şekilde izlediğim (ne şekilde olduğunu sormayın) “The Wolfman – Kurt Adam” filmiydi. Malum vampir – kurtadam efsanelerinin hastası olan bendeniz için harika bir film oldu. Bu filmde vampirler yok ama kurtadamlar var. Çok da kral oyuncular var. Anthony baba ve Elrond rolünde oynayan Hugo Weaving var bir kere. İzleyin kesin yani. Diğer film, aslında bu üç bölümlük bir mini dizi, Comanche Moon. Bunda da yine LOTR’dan bildiğimiz Eomer‘i oynayan Karl Urban var başrolde. Ama ben hiç sevmedim bu western’i. Hem de hiç! Ne amacı belli, ne başı belli. Bir kitaptan uyarlanmış. Demek ki kitap da işe yaramazmış.

Akif hocamız, abimiz, canımız

Kültür sanat aktivitelerim bunlar. Şimdi de müzik 🙂 Geçen hafta sahneye çıktık uzun süre sonra. Tabi buna sahneye çıkmak denirse 🙂 Bizim okulda uzun zamandan beri planladığımız Çevre Şenliği‘ni yaptık. Katılım görevli 30 kişi haricinde çok azdı ama olsun. En azından gelecek seneler için fikir vermiş oldu. Katılan herkese (sadece kantinin önünde otururlarken arka tarafa şemsiye taşımak için çağırdığımda ’30 kişi var görevli ödül alırken almasını biliyosunuz’ diyip yardım etmeyen ve yemek dağıtılırken gidip en önce alan o üç dört kişiyi dahil etmiyorum ki bir tanesini de epey severdim) teşekkür ederim. Doğan‘a, Levent‘e, Doğancan‘a, Melih‘e ve  Sefa‘ya ayrıca teşekkür ederim. Melih sağolsun elimizdeki amfi kısa devre yapınca hemen yenisini ayarladı. Doğancan’da sağolsun ekipmanlarıyla destek oldu. Teşekkür ederim tekrardan.

Sahne için 12 parça hazırlamıştık. Ama işte aksilikler falan olunca 5 tane çalıp indik. Bizden sonra Cadı Katı çıktı. Onları izlemeye kimse kalmadı. Gelin diye çağırılan grubu kimse dinlemedi. Biz de en son 5-6 kişi kalmıştık. O şekilde dinledik, eğlendik. Burada bir öz eleştiri. Belki de yaptığımız organizasyondaki en büyük hata: Organizasyondan arda kalanları toplamak için kimsenin ortada olmayışıydı. Ertesi gün temizlendi heralde. Ama dediğim gibi müzik sistemi hariç aksaklık olmadı. Bir sonraki sene için güzel bir tecrübe oldu. Açık havada çalmak çok zevkliymiş onu farkettim. Sonra bizim Akif Hoca‘yla Ömer Hoca‘nın gençlik yıllarında birer headbanger olduğunu keşfettik. O da güzel oldu valla.

Aha da biz

Müzikle ilgili bir küçük gelişme de İzmir’e Serkan‘a yolladığım beste oldu. Melodisini Serkan’ın yaptığı bir melodiye söz yazıp beste yapmıştım. Geçen gün istedi ve sağolsun geri aradı beğenmiş, kullanacakmış. Hadi bakalım ne çıkar ortaya. İnsan seviniyor tabi. Müzik bir ruhsa sözcükler de buna giydirilen beden oluyor. Bakalım ikimizin yaratacağı bu varlık neye benzeyecek 🙂 (çarpılma garantili) Buradan hareketle Volkan‘la birlikte kaydettiğimiz pikipov‘a geri döndüm. Galiba bu yaz ona da birşeyler yapacağım. Hem artık Halil‘de kankamız olduğuna göre işimiz daha kolay.

Şu geçenlerde çektiğimiz daha doğrusu adam gibi çekemediğimiz kısa film bana yeni bir cesaret verdi, fikrimi Volkan’a anlatana kadar bekleyin.

Bu yaz yine arkadaşlarımın taşınma göçünme yazı olacak. Volkan, ev arkadaşları ayrıldığı için eve çıkacak galiba. Koray‘la ev arkadaşı da evi genişletecekler. Ve nihayet Sercan da eve çıkabilmek için son kozlarını oynayacak. Bu arada Sercan’a 30 lira borcum var. Bugün yarın icracılarla dayanır kapıma.

Yazın langırt masası yapıyoruz Sercan’la. Maddi manevi yardım bekleriz. Autocad bilen bir arkadaş elimdeki şu planları çizer mi? Ya da bana hızlandırılmış bir kursla Autocad öğretecek biri var mı? İhtiyacım olan şey istediğim uzunlukta bir çizgi çizebilmek, istediğim çapta bir daire çizebilmek, çizdiklerimi silebilmek, taşıyabilmek. Bu kadar işte. Lan mimarlıktan okuyan varsa bunu lütfen bana bir yardım edin.

Harbi Lena bu işte

Son olarak da bu yazıyı Eurovizyon hakkında yazarak bitireyim. Azerbaycan‘la aramızda yıllardır diğer ülkelerde görüp sövdüğümüz o puan dostluğunu görmek mutlu etti 🙂 Almanya‘daki hatunun adının Lena olması içimde bir yerleri kıpırdaştırdı ama Almanya’nın karı meraklısı ülkelerce birinci yapıldığı da gün gibi ortada değil mi 🙂 Yani ne bileyim İzlanda‘nın parçası iyiydi mesela. Ama yarım tonluk bir bayan söyleyince tabi aynı espirisi kalmıyor. Bizi temsil eden ve 2. olan maNga‘ya da tebrikler. Almanya’nın – kadın güzelliği – sayesinde elde ettiği yarışmanın pek çok kişiye göre birincisi oldular. Yalnız bu emo imajı ne lan? Allah aşkına o ne iş? Sevgili okur yavaş yavaş bitiyor Eurovizyon’da artık kimin kime oy vereceği belli resmen. Aklıma takılan bir nokta da, ulan bizden her sene Rusya’ya, Ermenistan’a, Yunanistan’a kim oy veriyor ya? Akrabalık falan mı var? Akrabalık varsa bize niye oy çıkmıyor? Her neyse, uzun bir yazı olmasın. Öpüyorum alayınızı 🙂