Tag Archives: ihsan oktay anar

Puslu Kıtaların Dolunayı

Bir sebebi vardı. Zorla eline tutuşturmamın da, okuyuver şunu dememin de bir sebebi vardı. Çünkü içerisinde sen vardın.

pusludolunay08En sevdiğim kitaptır Puslu Kıtalar Atlası. Her okuduğumda yeni bir detayı fark ettim, satır aralarında yüzlerce küçük yaşamı sığdırmış, bir başyapıttır. Bu ay dolunay çok güzeldi. Dolunay’da çektiğim bir fotoğraf bana İlban Ertem‘in çizimlerinden bir kareyi anımsatınca, bu dolunay Puslu Kıtalar Atlası’nı anlatmak istedim. Yazı gecikti farkındayım ama hastalıktı, düğündü, sınavdı derken inan vakit bulamadım.

Kitapta çok fazla “dolunay” var. Kitaptaki tüm kırılma noktalarında, en önemli anlarda sahnede hep dolunay var. İhsan Oktay Anar, dolunayı tasvir etmekten ve gökyüzünü “seninle” süslemekten hiç imtina etmemiş. İlban Ertem de bunu anlamış olacak ki fotoroman versiyonunda çok fazla sahnede dolunayı unutmamış. Bu yazı, Puslu Kıtalar Atlası’nda geçen “dolunay” imgelerinin tespitine yönelik bir yazı olacak.

Puslu Kıtalar Atlası, iç içe geçmiş pek çok hikayeden oluşmaktadır. Yazar her bölümde başka bir hikayeye başlayıp, başladığı her hikayeyi bir diğerinin içerisinde sonlandırmaktadır. Kitabın en önemli karakteri Bünyamin ve Ebrehe‘dir bana göre. Her ikisini buluşturan ve kitabın belki de kitlelerce bu denli sevilmesini sağlayan bir olay var kitapta. İşte bu olayın da çözümünde iş geliyor ve “yedinci dolunay“a dayanıyor. Yani bir temmuz dolunayı. Temmuz, benim en sevdiğim aydır. Bu ay da doğmuş olmamın yanında, başka bir önemi daha var.

İlban Ertem’in çizdiği Puslu Kıtalar Atlası fotoromanında, kitapta betimlenenlerden biraz daha fazla dolunay sahnesi var. Sayfaları çevirdikçe gözlerim seni arıyor bu yüzden.

Şimdi kitaptaki can alıcı dolunay sahnelerine ve tasvirlerine bakalım hep birlikte.

Uçmanın zevkini iyice çıkarabilmek için varlığını kendi haline bırakıp tekrar tavana yükseldi. Fakat çok geçmeden pencereden çıkmayı düşündü. Kafesin arasından bir duman gibi sızarak Kostantiniye’yi hayatında ilk kez tepeden gördü. Boğazı geçip Üsküdar’a ulaştı. Dolunayın altında süzülerek Kız Kulesi’ni geride bıraktı ve sarayın bir penceresinden içeri girdi. Bir yatak odasıydı burası. Güzeller güzeli bir şehzade kuş tüyü yastıkların üzerinde uyuyordu.

pusludolunay02 Okumaya devam et

Puslu Kıtalar Atlası ve D&R Deneyimim

02Biliyorsun sevgili okur, Türk Edebiyatı’nda en sevdiğim yazar İhsan Oktay Anar‘dır. Bak, en sevdiğim yazarlardan biri demiyorum, en sevdiğim diyorum. Bu blogda İhsan Oktay Anar ve eserleri hakkında onlarca yazı bulup okuyabilirsin. İstersen dene, üşenme, sol üstteki arama kutusuna İhsan Oktay Anar yaz.

Puslu Kıtalar Atlası, İhsan Oktay Anar’ı Türk Edebiyatı’na kazandıran eserdir. Halen baskısı yapılan bir kitaptır ve hala peynir ekmek gibi satmaktadır. Şu yazımı hatırlıyorsun, İlban Ertem tarafından çizgi romanı bile yapıldı bu müthiş eserin. Geçtiğimiz gün, nihayet kitabın ilk yayımlanışının 20. yılı şerefine, özel, ciltli bir baskısı yapıldı. Böyle bir özel baskıyı almamak olmazdı, olamazdı.

00

D&R‘dan kitabın, çizgi romanının ciltli ikinci baskısı, 20. yıl özel baskısı ve yeni ön kapaklı 54. baskısını sipariş ettim. Çizgi romanın birinci baskısını ne yazık ki karton kapak olarak basmışlardı. O yüzden bu ikinci ciltli baskıyı da almak şart oldu. Siparişi verdim ve üç gün içerisinde paket geldi, ama nasıl bir paket geldi 😦 Küçük bir havalı poşet içerisine üç kitabı sıkış tepiş doldurup göndermişler. Bu sıkıştırma sonucu 20. yıl özel baskısının özel kapak kılıfı yırtılmış, içten cildi ezilmiş. Yeni ön kapaklı 54. baskının ise cildi bozulmuştu. İlban Ertem’in çizdiği 2. basım ciltli çizgi romanın arka ve ön kapağında ise çok kötü ezilmeler oluşmuştu. Ben biraz şaşkınlık, biraz da sıkkınlıkla D&R müşteri hizmetlerini aradım. Oradaki görevliye sıkıntımı anlatıp ürünleri geri göndermek istediğimi söyledim. Görevli bana bir kargo numarası verdi. Gidip Yurtiçi Kargo‘dan bana gelen paketi karşı ödemeli olarak aynen geri yolladım.

03

Aradan yaklaşık 10 gün geçti. Üç defa müşteri hizmetlerini aradım. Ancak yalnızca bir defasında yeni ürünlerin tedarikçiden beklendiği bilgisini alabildim. Son gün aradığımda sistemde herhangi bir bilgi gözükmüyor dediler yine. O gün akşam eve geldiğimde, bu sefer büyükçe bir kutu içerisinde birkaç hava yastığıyla desteklenmiş ve sıkıntısız sorunsuz üç tane kitapla karşılaştım. Yalnız kutunun etiketinde İDEFİX yazıyordu 🙂

0120. yıl özel baskısı çok şık olmuş. Özel bir ciltli kapak ve yaldızlı kılıfı çok güzeldi. İnsan eline aldığında çok kıymetli bir eseri eline aldığını anlıyor gerçekten. Kitabın içerisindeki bölüm arası görselleri de renklendirilmiş.

Evet, böylece Puslu Kıtalar Atlası’nın Türkiye’de basılmış tüm versiyonlarını elde etmiş oluyorum. Ah bir rüya, belki bir gün ilk baskısını ya da en azından ikinci veya üçüncü baskısını da bulabilirim. Geriye edilecek tek bir dua kalıyor: İhsan Oktay Anar’ın yeni kitabı daha fazla gecikmesin!

Yepyeni Bir Efsane: Puslu Kıtalar Atlası Resimli Romanı!

  pka02Bu ayın başında verdiğim şu haberden beri bekliyordum sevgili okur. Bekliyordum; hayatımdaki en önemli romanlardan birinin, hatta en önemli romanının, Türk Edebiyatı’nda çok az rastlanılan bir türde, resimli roman türünde basılmasını heyecanla bekliyordum. Siparişimi çoktan vermiş, hergün girip kargoya verildi mi acaba diye bekliyordum ve o sipariş nihayet kargoya verildi! Paketi gözyaşları içerisinde açtım 🙂

pka00Puslu Kıtalar Atlası‘nı ilk okuduğumda, insan bu kitabı atlas boyutunda basar, bari esprisi olurdu, diye düşünmüştüm. İlban Ertem‘in yazıp çizdiği bu yeni kitabı gördüm ve “işte bu!” dedim. Kitap A4 boyutunda ve 320 sayfa! İnsanın kucağın dolduruyor. İşte bu yandaki sevinç pozunu da işte bundan mütevellit verdim.

Resimli romanı okudukça şaşkınlığım arttı. Ben, İhsan Oktay Anar‘ın yazdığı orijinal metine sadık kalır diye düşünüyordum İlban Ertem’i. Ancak, olay akışında aksatma yaratmayacak, çok küçük eklemeler yapmış, romana yeni isimler katmış. Bu, ilk başta sakıncalı gibi dursa da inanın bana giderek keyifli olmaya başlıyor. Neredeyse ezbere bildiğiniz bir öyküye kıyıdan köşeden sokuşturulmuş çok renkli karakterler, her bir karede bir kenardan başını sokuveriyor içeriye 🙂 Vicdansız Kalmuk, Kubelik’in kendisine yaptığı 7 kandilli başlık, Arap İhsan’ın yeğeni yerine “kardeşinin evine gitmesi”… Bunlar henüz ilk sayfalarda gözüme çarpan eklemelerin çok az bir kısmı. Kitap yeni olduğu için üzerinde işaretleme yapamıyorum. Biraz zaman geçsin, tüm bu eklemeleri kitaptan ayırarak “sadece İlban Ertem’in hayal gücüyle var olanlar” diye bir fan çalışması yapabilirim.

pka01

Resimli roman, gerçekten çok başarılı. İhsan Oktay’ın sözcüklerle çizdiği portreleri İlban Ertem kalemiyle renklendirmiş. Benim ufak bir beklentim boşa çıktı sadece: Özgün romanda Uzun İhsan, çekik gözleri ve uzun boyuyla İhsan Oktay Anar’ın bilakis kendisinin tarifiydi. Keşke İlban Ertem, resimli romanda da bu simayı ona benzetseymiş. Ama olsun. Bu arada Arap İhsan çizimi ise adeta tabloluk bir çizim olmuş, tebrik ediyorum.

pka03Puslu Kıtalar Atlası’nı beynimizde ilk defa İhsan Oktay Anar kurdu, tek boyutlu olarak. Yıl 1995’ti. Ben daha ilkokul 2. sınıftaydım. Yıllar sonra okuyacaktım ve hayatım değişecekti bu tek boyutlu dünyada, düşlerin dünyasında. Sonra İlban Ertem, eline fırçasını kalemini aldı ve bu düş dünyasına ikinci boyutu verdi, sözcükleri renklerle, çizgilerle bezedi. Her hayalde farklı bir simaya bürünen Bünyamin‘e bir suret lutfetti. Yıl 2015. Tam yirmi yıl sonra! Ama bu devran böyle sürmez elbet. Bu düşe, bu düşlere iki boyut yetmez. Bir yirmi yıl daha beklemeyeceğiz umarım ve ete kemiğe bürünecek kahramanlarımız. Yani düşler gerçek olacak. Puslu Kıtalar Atlası film olacak. Kimbilir, belki de bu düşüm seninleyken gerçek olacak 🙂

İletişim Yayınları’ndan Müthiş Bir Haber!

08

PusluKapakKucukHerşey berbatken, hayatınız bomb.k olmuşken, bir haber alırsınız. Pek çoğu önemsemez bile, ama sizin bu minicik haber dünyalara değerdir. Hele ki çok sevdiğiniz dostunuz adeta içine doğmuşçasına, sırf keyfiniz yerine gelsin diye, bu haberi sizinle paylaşmışsa, olayın bir köşesine adını kazımış olur artık.

İletişim Yayınları, İhsan Oktay Anar‘ın kült kitabı, efsane, Puslu Kıtalar Atlası‘nın çizgi romanının yayımlanacağını, üstelik 13 Mart’ta yayımlanacağını Twitter ve Facebook hesabından duyurdu bugün. Üstelik bir de teaser hazırlamışlar!

iletisim

İhsan Hoca’nın kitaplarındaki çizimleri de yaptığını bildiğimden aklıma ilk gelen bu çizgi romanı da kendisinin çizmiş olduğu ihtimaliydi. Ancak kitap İlban Ertem imzasıyla çıkıyor. Biraz araştırınca bu durum daha da heyecanlı olmaya başladı. Çünkü kendisi geçmişte çok iyi işler yapmış. Bu kitap için de tam 5 yıl uğraşmış ve 300 sayfalık bir eser ortaya çıkmış.

Haberin mutlu eden bir diğer yanı da kendimce yaptığım şu çıkarım oldu: İletişim Yayınları, ilk kitabın durumuna göre diğer kitapların da çizgi romanlarını yayımlayabilir.

13 Mart gününü bekliyoruz sevgili okur. Nefesimizi tuttuk, hayatımızı unuttuk, 13 Mart’ı bekliyoruz. Şansıma cuma gününe denk geliyor ve 14 Mart cumartesi gününde muhtemelen kitabı yalamış yutmuş oluyorum 🙂 Hayatımın kitabı, biricik atlasımız artık düş dünyamızdan kurtulup gerçeğe karışmaya bir adım daha yaklaşıyor.

01 02 03 04 05 06 07

EKLEME: Kitapla ilgili şöyle bir site açılmış, çok daha fazla içeriği barındırıyor sevgili okur. Paylaşmazsam olmazdı!

http://www.puslukitalaratlasi.com/

2014 Yılımın Değerlendirmesi

Yıllar bir biri ardına geçiyor, hayatlarımız değişiyor sevgili okur. Hayatımın belki de en önemli yılıydı 2014 ve en çabuk geçen yılı oldu.

Her yıl yazdığım ve geride bıraktığım yılı değerlendirdiğim yazılardan birisi olacak bu da. Geçen sene yazdığım, 2013 Yılı Değerlendirmesi‘ni okudum az önce. Blogun en hantal yılı olarak bahsetmişim. Ancak, bu yıl beş yıllık My Resort Tarihinin en kötü yılı olmuş, onu anladım. Çünkü altı ay süren bir askerlik ve bir ay süren bir evlilik sürecinde tamamen blogdan uzaktaydım. Tek bir kelime yazmadım. Haliyle reytingler de düştü. Ancak olsun, bunu dert etmiyorum. İnternet alışkanlıklarında belirli dönemler vardır. Örneğin 2000’lerin başında forum siteleri çok revaçtaydı. Sonra sözlükler birden moda oldular. Sonra blog dönemi başladı. Akıllı telefonlarla birlikte bu sefer de fotoğraf ağırlıklı içeriklerin yer aldığı sosyal profil siteleri popülerleşti. Dolayısı ile kişisel blogların artık iki kuşak geride kaldığını söylemek hiç de yanlış olmaz. Özellikle video ve fotoğraf paylaşımlarına olan ilgi bu denli yoğunken kelimelere ilgi gösteren okuyucuların sayısı ciddi oranda azaldı. Okumaya devam et

İhsan Oktay Anar Veda mı Etti?

Bugün Savaşalp‘le birlikte ara sokaklarda dolaşırken yeni açılmış bir sahaf bulduk. İçeride üst üste yığılmış yüzlerce kitap, kilolarca birikmiş toz, kitaplara sinmiş küf kokusu ve bir sahafta görmeyi umduğunuz herşey vardı. Kitapların fiyatları ikinci el olmalarına rağmen çok pahalı olunca benim epey canım sıkıldı.

Satıcı ile laflarken konu İhsan Oktay Anar‘a geldi ve ben de elinde hiç kitabı olup olmadığını, özellikle ilk baskılarından, sordum. O da cevap olarak “hiç yok zaten yakında da hiç olmayacak” dedi. Neden diye sorduğumda “İhsan Oktay Anar roman yazmayı bıraktı.” dedi. Dedim nasıl olur, benim neden haberim yok? Üç dört ay önce bir basın toplantısı düzenledi ve bıraktı, diye yineledi adam. Yani ben askerdeyken olmuş her ne olmuşsa. Ancak ben yine de ihtimal vermedim.

Eve dönünce Google’da küçük bir arama yaptım ve sadece bir kaynakta şu haberi gördüm:

Bunun dışında hiç bir sitede benzer bir haber görmedim. Gerçekten böyle bir karar almış mıdır, bilmiyorum ama bence böyle bir karar alması için ortada bir sebep yok. Bir süre önce, Galiz Kahraman‘dan da önce, okuduğum bir röportajında yakın Türkiye tarihinden kesitler içeren, Adnan Menderes‘e, Deniz Gezmiş‘e göz kırpan bir roman yazacağını söylemişti.

Evet, Galiz Kahraman, İhsan Hoca’nın en iyi kitabı değil ama en kötü kitabı da değil. Diğer altı romanından biraz daha farklı bir yerde. Böylesine vasat bir romanla bile yine epey ses getirebildi. O zaman, roman yazmayı bırakmanın mantığı ne olabilir ki? Öyle ya da böyle, biz onun üslübuna ve kurgularına hayranız. Aslında biliyoruz, hemen her röportajında ifade ettiği gibi, kendisi çok satmanın peşinde değil, ses getirmek gibi bir derdi yok. O, üretmek istiyor. Yazmayı çok seviyor ve bir eser üretmeden önce okuduğu tüm o yeni bilgiyi kendi kurgusuyla aktarmayı seviyor.

Olabilir, bu haber doğru olabilir. İhsan Hoca, gerçekten roman yazmayı bırakmış olabilir. Bu durumda Galiz Kahraman onun yayımlanan son eseri olacaktır. Eh, yeni bir kitap daha yazamayacağına göre geriye olmasını ümit edeceğimiz tek bir şey kalıyor: TAMU’yu yayınlaması. Tamu, İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası ile birlikte, aynı dönemde yazdığı ancak yayınlamaktan vazgeçip çöpe attığı bir roman. Romanın internete sızdığını düşünmüş ve geri çekmiş yayınevinden.

Yukarıda bahsettiğim haberin devamında İhsan Oktay Anar’ın popüler bilim kitapları yazacağından falan bahsetmiş. Açıkçası çok ilgimi çekmedi. Haber, ben askere gittikten 10 gün sonra yayımlanmış. Aradan geçen altı ayda başka hiçbir sitede benzer bir haber çıkmadığına göre asparagas olma ihtimali çok yüksek. Haber o dönemde Star Gazetesi‘nde yayımlanmış. Ama dediğim gibi asparagas olsa da olmasa da benim artık İhsan Hoca’dan beklentim TAMU’yu yayımlamasıdır. Bu, biz okuyucularına bir vefa borcudur.

Askerde Okuduğum Kitaplar – 2

Evet sevili okur, ilk kısmını şurada okuduğun yazının ikinci kısmı ile karşındayım. Buy azımızda da yine askerlik süresince okuduğum bazı kitapların mini incelemelerini okuyacaksın.

dogan_kardesimin_hikayesi_tn.jpg11. Kardeşimin Hikayesi: Askerde okuduğum ve final kısmıyla en çok şaşkına çeviren kitap herhalde buydu. Zülfü Livaneli‘nin okuduğum ilk kitabı ve öyküsü. Kurgusunu çok beğendim. Bu kitabı Eskişehirli bir arkadaşım Fatih bana hediye etmişti okumam için. Umur kitabı okuduktan sonra olayın baş kahramanını bana benzetmişti. Kitapla ilgili olarak askerdeyken yazdığım yorum şu şekilde olmuş: “30.04.2014. Fatih’in okumam için verdiği, isteksizce başlayıp bir solukta okuduğum; özellikle de son kısmı ile ağzımı açık bırakan bir kitap oldu. Zülfü Livaneli’den böyle bir eserin çıkması muazzam bir olay! Bravo! Fatih’ten kitabı hediye etmesini isteyeceğim. (…) Kitaptaki kahramanın kitaplık evini çok beğendim.” Okumaya devam et

İhsan Oktay’dan Yeni Yıl Sürprizi: Galiz Kahraman

2012’de Yedinci Gün yayımlandığında kendi adıma en az 3 sene daha umudu kesmiştim yeni kitaptan. Ancak yeni yılın ilk günlerinde İletişim Yayınları bombayı patlattı: İhsan Oktay Anar‘ın yeni eseri Galiz Kahraman 17 Ocak’ta kitapçılarda!

Suskunlar‘dan sonra tam beş yıl beklemiştik Yedinci Gün için. Bu yeni kitabın böyle erken çıkması pek çok İhsan Oktay hayranında (ben de dahil), yoksa hoca da sene de iki kitap yazan popüler yazarlar kervanına mı katılıyor diye bir tedirginlik yaratsa da hocanın iş durumu ile ilgili bir gelişmeden dolayı zamanının tamamını bu yeni eser için ayırdığını ve bizi uzun süre bekletmediğini öğrendik. Rahatladık.

Kitapla ilgili şöyle bir brifing yayımlanmış:

“Bütün zamanların kahramanı olan bir insanın hikayesidir bu. O hem herkes hem de hiç kimsedir. Dünyadan alacağını tahsil etmeye gelmiştir. Çünkü, Tanrı dahil herkesin ona borcu vardır. Vebaline girilen tüyü bitmedik yetim işte odur. Kadim zamanlardan beri hakkı yendiğine göre, sonlu ama sınırsız bir evrenin engin ve derin merkezi insan olmanın, “olmasa da olur” halini icrâ etmesinde hiçbir sakınca yoktur. Romantik bir insafsızlığın bakir tacizcisi olmak sonuna kadar hakkıdır. Sıradanlığın üst insanıdır o. Asilliğiyle asilleşememesi umrunda bile değildir. Onun umrunda olan tek şey, sadece ve sadece kendini algılamak, kendi küçük âlemine sığan kainatı kabul etmektir. Çünkü bilmektedir ki, gerçek bilgelik de zaten budur.”

Sadece buna bakarak yorum yapmaktan özellikle kaçınıyorum. Çünkü bir önceki eser Yedinci Gün’de, kimseye itiraf edemesem de acayip ters köşe olmuştum. Ama biliyorum, bu yeni kitapta da yine uçsuz bucaksız düşünceler, fikirler evreninde fazlasıyla tatmin olacağız. Belki en büyük çekincem her yeni kitapta olduğu gibi, öncekilerden daha kötü, çok daha kötü bir kitap okuma olasılığıdır. Her ne kadar İhsan Oktay Anar’dan bahsediyor olsam ve bu ihtimal çok zayıf bir ihtimal olsa da bu tedirginlik kapağı ilk açtığım ana kadar içimde olacak.

Yedinci Gün’ün tadı halen damağımda iken Galiz Kahraman nasıl bir eser olacak heyecanla bekliyorum. İhsan Oktay’ı birazcık bile okursanız anlıyorsunuz ki eserlerin adlarına bakarak içerikleri hakkında çıkarım yapmak mümkün değil. Yedinci Gün için şu yazıdaİhsan Hoca daha iyisini yapana kadar galiba en iyisi bu!” demişim. Şu an bu fikrimden biraz uzağım. Yedinci Gün, Anar’ın en iyi eseri değil. Ama en kötüsü de değil. Bakalım Galiz Kahraman nasıl bir sıraya yerleşecek?

Kitabın ön siparişini verdim. Bir yazı da kitabı okuduktan sonra yazacağım için fazlaca eşelemiyor, kısa kesiyorum.

Çağının Ötesinde İşler

Geçen gün evde otururken aklıma geldi, hemen not aldım sevgili okur. Türkiye’de geçmişte yapılmış, ancak ülkemizin o zamanki sosyal, ekonomik ve kültürel durumlarını düşünecek olursak, çağının çok ötesinde diyebileceğimiz işler var yahu. Elbette bu işlerin hemen hepsinde bir Avrupa etkisi var ama cesaret etme bakımından her biri ayrı ayrı takdire layık işler bunlar. Bundan 40 sene önce yurtdışına gidip, gördüklerinizi gelip bu ülkede aynen kopyalasanız, hiç kimse kalkıp da itiraz edemezdi. Çünkü ne internet vardı ne de Türkiye’nin dış dünyayla çok canlı bağlantıları. İşte bu yüzden Türk sinema sektörü yıllarca telif ödemedi. Örneğin yeşilçam filmlerinde kullanılan filmlerin müziklerinin pek çoğu aynı dönemlerde yurtdışında vizyona giren filmlerin müzikleri. Pek çoğu izin alınmadan kullanılmış. Cüneyt Arkın‘ın başrolünü oynadığı Küçük Kovboy isimli filmin müzikleri baştan sonra Ennio Morricone‘a aittir. Peki kaç para telif ödenmiş? Tek bir kuruş bile ödenmemiş 🙂 Şimdi o gün evde otururken aklıma gelen ve not aldığım “çağının ötesindeki o işlere” bakalım.

Barış Manço‘nun oynadığı ilk ve tek film olan Baba Bizi Eversene (1975) filminde bir sahnede evin genci ağlayan bebeğin sesini bastırmak için bir parça açıyor. Yıllar önce biraz araştırınca bu parçanın bizzat Barış Manço’ya ait Trip Fairground isimli parça olduğunu keşfetmiştim. Daha sonra bu parçanın da aslında taa 1968’de kaydedilen “Trip” isimli parçanın bir yeniden düzenlemesi olduğunu öğrenmiştim. Dikkat edini, yıl 1968, Barış Manço Türkiye’de böyle bir parça yapıyor 🙂 Bu arada 1968’de bu parçayı Kaygısızlar isimli grupla kaydediyor Manço. Bu grubun kadrosunda kimlerin olduğunu öğrendiğinizde epey şaşıracaksınız 🙂

Yetmişli yıllar beni her zaman şaşırtmıştır sevgili okur. Müziğiyle, filmleriyle ve kitaplarıyla. Yetmişler dünya müziği zaten her tarzında aşmış, coşmuş, çığır açmış, öncü olmuştur. O yıllarda Türkiye’de çığır açtı denilebilecek müzisyen sayısı çok azdı ne yazık ki. İşte Osman İşmen, bu müzik adamlarından biriydi. Devir tek kanallı televizyon, devlet radyolu radyo devri iken Türkiye’de jazz yapmaya çalışan biri vardı, Osman İşmen ve orkestrası. 1978 yılında çıkan Diskomatik Katibim albümü Türkiye’de daha önce yapılmamış bir işti. Her ne kadar bugün bu albüm “oyun havaları” kategorisi altında geçse de kesinlikle bir oyun havası değildi. Biri ekşisözlük’te çok güzel bir yorum yapmış: “Bu albümün neden komedi filmlerin kullandıldığını anlıyorum. O zaman ki ülkeye bakın, tüp yok, gaz yok, bunalım var. İnsanlara böyle eğlenceli bir şey lazımdı.” Bu albüm, Osman İşmen’e o sene yılın aranjörü ödülünü kazandırıyor. Dinleyince anlayacağınız üzere o dönem çekilen pek çok filmde kullanılıyor. Hemen ardından gelen Disko Madımak‘la çıta hiç düşmüyor, çok daha yükseğe çıkıyor. O dönem Türkiye’sinden çok ötede, çağının ötesinde bir iş oluyor özetle.

1974 yılında Erkin Koray, Fesupanallah / Komşu Kızı isimli bir kırkbeşlik yayımladı. Yaylılar ile başlayan bir parça ilk dakikasından itibaren herkesin inanılmaz ilgisini çekti ve şarkı o günden beri nerede çalmaya başlasa teybin sesi biraz daha açıldı. O kırkbeşliğin bir özelliği daha vardı: Kapağındaki Erkin Koray. Türkiye’de ilk defa bir müzisyen, albüm kapağına makyajlı olarak çıkıyordu ve bunun için herhangi bir açıklama yapmak gereği duyuyordu. Aynı dönemde Dünya’da bir Kiss örneği vardı ama Türkiye’de makyaj geleneğinin ilk temsilcisi (tarzında pek çok şeyde olduğu gibi) Erkin Koray olmuştur. Ona boşuna “Türk Rock’ının babası” demiyoruz. Keşke o dönemde insanların bu makyaja ne tepki verebildiğini yaşayıp da öğrenebilseydim.

Bu yazı aslında burada bitiyordu. Ancak bir son saniye kararıyla birkaç cümle daha ekleyeyim istedim. Şu an başucumda Saatleri Ayarlama Enstitüsü isimli baş yapıt duruyor. Günlerdir okuyorum, yavaş yavaş, tane tane, tekrar tekrar okuyorum. Farkettim ki açık ara en iyi Türk yazarı olarak kabul ettiğim İhsan Oktay Anar‘ın üslübuna çok benziyor bu eserin üslübu da. İhsan Hoca, ilk kitabını 1994’te yayımladı. Bu kitap ise 1961’de çıkmış. Ahmet Hamdi Tanpınar, 30 sene önce bu üslubun temelini atmış. İhsan Hoca ise almış, zirveye taşımış.  Tanpınar’ı çağının çok ötesinde bir iş yaptığı için efsaneleştirmekten daha doğal ne olabilir ki?

Proofhead İstanbul’da!

Geçtiğimiz cuma ve hemen peşinden gelen hafta sonunda İstanbul‘daydım sevgili okur. Keyifli bir gezi oldu. Üç gün içerisinde şanssızlıklarım ve şanslılıklarım çeşit çeşitti. Bu yazıda bunları anlatacağım, hadi bakalım.

Perşembe akşamı mesai bitiminde hemen 5 dakika uzaklıktaki otogara gittim. Yol arkadaşım aynı dairede çalıştığım Yasin‘di. Koltuklarımız yanyana olduğundan epey bir yolu gırgır muhabbetle tükettik. Ancak İstanbul’a yaklaştıkça tıkanan trafiğin verdiği rehavetten olacak (gerçi epey de stress yaptı bende) bir ara uyumuşum. Uyandığımda Yasin arka koltuğa geçmişti. Ben de acayip terlemiştim, gömleğim sırılsıklam olmuştu. Trafik de tamamen durmuştu. Saat 22.00’yi geçtiği için trafikte kamyon ve tırlar çok fazla sayıdaydı. Buna bir de gurbetçilerin dönüş yolculuğu eklenmişti ve İstanbul’un içinde adeta ilerleyemez olmuştuk.

Arada olanları atlıyorum, saat 23.30’da Esenler Otogar‘da arabandan indim nihayet. Saat 17.30’da Bilecik‘ten binmiştik ve yolculuk bu hesaba göre yaklaşık 6 saat sürmüştü. Bunun çok net 2 saati İstanbul’un içerisindeydi. Esenler Otogar’da Nurettin Amca ve kuzenim Alper‘le buluştum. Alper topçudur bizim, İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘nin altyapısında oynuyor. Eve saat gece yarısını biraz geçe gittim. Halacığımla kucaklaştım. Halamlara en son 2011 yılı aralık ayında gitmiştim. O gün en son öğle yemeği yediğim için yaklaşık 12 saat süren bir açlığı bastırmam pek çabuk oldu. Çay çorba derken saat 2 gibi uyudum.

Image Hosted by ImageShack.usCuma günü 30 Ağustos Zafer Bayramı‘ydı. Saat 11 gibi uyandık Alper’le. Halamın kızı Cansu da uyanmıştı. Bu şekerlerle biraz muhabbet ettikten sonra kahvaltıya geçtik. Diğer yandan teyzemin oğlu, Cihan‘dan haber geldi. İstanbul’a gitme sebeplerimden biri de Cihan’la beraber yapacağımız bir işti. Her neyse, saat 15.00’te çıkıp şansımıza bir biri ardına gelen otobüslere binip Sefaköy Metrobüs Durağı‘nda Cihan’la buluştuk. Çok ısrar ettim ama siyah renkli bir metrobüse binmedik. Oradan Edirnekapı mıydı nereydi hatırlamıyorum, mezarlık falan olan bir yerin yakınında indik. Bu arada yazı boyunca farkedeceğiniz üzere İstanbul’u hiç bilmiyorum. Neyse, bekledik Alibeyköy‘e giden bir otobüs geldi. Buna binip halamlardan çıkarayak aldığım bilgisayar kasası kucağımızda olduğu halde Cihanlar’ın mahalleye geldik. Kasayı ve çantamı koyup Taksim‘e doğru yöneldik.

Image Hosted by ImageShack.us

O etkileyici fotolardan biri

Yolda giderken telefonla çeşitli konuşmalar yaptım. Gizem‘in Ankara’ya gittiğini öğrendim. Savaş Abi‘nin halen Batman‘da olduğunu unutup onu aradım buluşalım diye. Adam Batman’daymış 🙂 Sonra Alper‘le Sercan‘a Cihan’la çekildiğimiz birbirinden etkileyici fotoları yolladım.

Taksim gene Taksim sevgili okur. Şansıma epey bir sokak müzisyeni dinleme fırsatı buldum. Santur olunca bu iş oluyor arkadaş. Onu gördüm. Ha bir de kontrbas, o  olunca da oluyor. Bu da epey dikkat çekiyor. Tünel denilen yere gittik. Birkaç mağazaya girip çıktık. Biraz daha gidip Galata Kulesi‘ne vardık. Burada en büyüğünden beşer tane midye yedik. O anda bilmiyordum ama bu yediklerim İstanbul’da yediğim son midyeler olacaktı. Galata Kulesi’nin havasına çok kaptırdık kendimizi ve ertesi gün yapacağımız İhsan Oktay Anar‘ın İzinde gezisi için pek bir heyecanlandık. Taksim’deki önemli işlerimizi de hallettik bu arada.

Image Hosted by ImageShack.usImage Hosted by ImageShack.usImage Hosted by ImageShack.usDünya çok küçük sevgili okur. Taksim’de gittim Eskişehir’den arkadaşım Harun‘a rastladım 🙂 Tabi bonus saçları kestirmiş iş güç olunca, ama gördüğü yüzü unutmayan bu kardeşin, Harun’u da bir kilometreden tanıdı 🙂 Epey bir kucaklaştık, hasret giderdik.

Galata Kulesi’nden sonra artık yapacak pek bir şey kalmamıştı. Haa, dur bir saniye çok önemli bir kısmı unutmuşum: Sahaflar. Cihan beni Taksim’de bir aralığa soktu. Bir kapıdan geçtik ve dar bir pasaja girdik. Ulan her yer sahaftı! Burada çok fazla toz yuttum dersem ne demek istediğimi anlarsınız herhalde.

Image Hosted by ImageShack.us

Galata Kulesi

Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.us

Flashbacks Of A Fool filminden…

Akşam eve dönerken ıvır zıvır bir sürü şey aldık. Yine kıyıda köşede kalmış sahaflardan bulabildiklerimizi topladık. Sonra yine şansımıza zırt diye gelen otobüse atlayıp nihayet teyzemlere gidebildik. Gece epey şamatalı geçti. Cihan’la biz kuzen olmanın ötesinde iki kardeş gibiyiz. Hem yaşıt hem de kafadar olmamız, hem de annelerimizin aynı modeller olması sebebiyle bir birimize epey düşkünüzdür. Günün hasılatını tutup ertesi günün planlarını yapıp uykuya daldık.

Cumartesi sabahı erkenden kalktık. Ancak erkenden kalkmamız pek bir anlamsız oldu. Zira Cihan’ın saat 14.30’de bir iş görüşmesi çıktı. Neyse, planlarda uyarlamaları yapıp saatin gelmesini bekledik. Bulunduğumuz yere epey yakında olan bir alışveriş merkezine gittik. Cihan iş görüşmesindeyken ben de ilginç tasarımlı ürünlerin satıldığı bir mağazaya takıldım. Tasarımlar cidden ilginçti de fiyatlar çok daha ilginçti. Bu kadar kazık fiyatlar hayatımda görmedim lan! Oradan hemen D&R‘a geçtim. İçimden ufak bir hediye almak geldi. Görür görmez de aldım.

Image Hosted by ImageShack.us

İşte bu o torba

Ben tam çıkıyordum ki Cihan da geldi. Beraberce Kadıköy’e geçmek için vapura binmek üzere gidiyorduk ki yolda büyükçe bir torba gördük. Şöyle göz ucuyla baktığımızda içerisinin tepeleme kitap dolu olduğunu gördük. Cihan hiç tereddüt etmedi sırtladı! Nöbetleşe taşıyarak zaten yakın olan eve geri döndük hemen bu torba, hatta çuvalla.

Sonra yine bir hışımla yola çıktık. Bu sefer pek vakit kaybetmeyelim diye ümit ediyorduk ki Fener civarında trafik dondu. Biz de mecburen otobüsten indik oralarda bir yerde. Vapura bineceğimiz yere kadar yürüdük. İyi ki de yürüdük. Zira bu yürüyüş esnasında Cihan bana İhsan Oktay kitaplarında geçen pek çok yeri tarif etti. Uzun İhsan‘ın izini yol üstündeki evlerde aradık.

Image Hosted by ImageShack.usİleride bir yerde güzel bir balık ekmek yedim. Hakkaten güzeldi lan. Sonra birden bire etrafımızı onlarca Güney Koreli sarıp Gangnam Style dansı yapmaya başladı. Meğer Günye Kore günü müymüş neymiş, bir şeyler varmış. Etrafta bir sürü Gizem’e, İlker‘e, Taner‘e ve Ramazan‘a benzeyen adam ve kadın vardı. Ha, bir de çok fazla Suriyeli ve Mısırlı turist vardı sevgili okur. İnanamadım. 25 senedir İstanbul’da yaşayan Cihan da inanamıyormuş bu kadar fazla olduklarına.

Telefonumun kılıfının mıknatısı kırıldığı için yeni bir cepli flip kılıf aldım 10 liraya. Çok iyi lan 🙂 Oradan da koştuk koştuk yakaladık vapuru. Karşıya geçerken iki tane küçük ve salak kız çocuğunun boğuşmalarına katladık. Vapur yanaşınca hemen atladık indik.

Image Hosted by ImageShack.usBurada hedefimiz Hammer Müzik‘ti. Çünkü almak istediğim iki parça ürün Türkiye’de sadece burada vardı. Hammer’ı ararken farkettik ki Fenerbahçe‘nin maçı varmış, her yerde bir sürü fener formalı vatandaş vardı. Akmar Pasajı‘na geldik. Birazcık dolandık falan ama nihayet bulduk mekanı. Ne alacağımı bildiğim için doğrudan istedim oradaki ismi Enes olan arkadaştan: In Flames – Subterranean (özel basım) cd’si ve Ghost B.C. – Infestissumam özel baskı plağı. Hammer Müzik’in internette yazan fiyatlarıyla dükkandaki fiyatlar Image Hosted by ImageShack.usarasında çok fark var. Dükkandan alırken mutlaka fiyat sorun, epey indirimli oluyor. Sağolsun Enes, çok güzel bir fiyat verdi. Ben de aldım iki parça ürünü. Bir de güzel paket yaptı. Bu iki albüm için de ayrı birer yazı yazacağım. Pasajdan çıkarken yine çok orijinal bir sahaf bulduk. Cihan’la oradan da epey bir şey aldık.  Yükümüz iyice arttı. Ancak gün daha bitmemişti. Hemen vapura atlayıp bu sefer daha güzel bir yerde oturarak gün batımını izledik. Karşı kıyıya indiğimizde yine her yer Koreli, Suriyeli ve Mısırlı turistlerle doluydu.

Image Hosted by ImageShack.us

Cihan çekti bu fotoğrafı

Yükümüze aldırış etmeden ara sokaklara daldık. Cihan bana bulabildiği her adresi ve konumu gösterdi. Puslu Kıtalar Atlası‘dan, Kitab-ül Hiyel‘den falan. Tarihi Mısır Çarşısı‘na girdik. Oradan çıktık yine acayip bir sokağa girdik. İhsan Oktay Anar’ın izinde gezimiz çok eğlenceli ve biraz yorucu geçti. Bunu özel bir yazı olarak yazmak istedim. Ancak sonra vazgeçtim. Sadece bu yazıda anlattıklarımla sınırlı kalsın istedim. Gerisi sadece Cihan’ın ve benim hafızamda…

Image Hosted by ImageShack.usCumartesi günü böylece bitti. Pek bir olay olmadı. Pazar sabahı saat 10 gibi kalktım. Kahvaltıya yeni başlamıştık ki Utku aradı. Utku çok yakın zamanda evlenip balayına Prag‘a gitmişti. Nikahına gidememiştim, ama evlendikten sonra göreyim diye aramıştım bir önceki gün. Neyse, Utku’yla da bir önceki gün Cihan’la gittiğimiz alışveriş merkezinde buluşmaya karar verdik. Cihan’la beraber gittik biraz da gecikerek. Utku ve eşi Hazal bizi bekliyorlardı. Epey bir muhabbet ettik. Starbucks‘a gittik. Cihan özellikle çay istedi, ben de özellikle Ice Tea içtim. Kadın pek bir şaşırdı kasada duran.

Utku’yla evlilik, doların durumu, emlak piyasası, mühendislik, Gaziosman Paşa, eğitim sistemi, Eskişehir’deki anılarımız ve bilimum konu hakkında bol kahkahalı bir sohbete karıştık. Bu esnada yine cuma günü aradığım ancak ulaşamadığım Funda aradı. Funda’yla biraz konuştuk. Sonra hep beraber kalktık. Kayatürk ailesini uğurlayıp Cihan’la eve geçtik.

Üç günde elimde bir bilgisayar kasası da olmak üzere epey bir kitap cd falan biriktiğinden, bir de teyzem bir poşet kıyafet doldurduğundan eşyalarım dağlar kadar oldu. Bunun üzerine Cihan’la en ucuzundan bir valiz aldık asker boy. Metro‘nun servisine binip otogar’a gittik. Burada servisten inerken Cihan yeni aldığımız valizi parçaladı sağolsun 🙂 Hemen oradan tedarik ettiğimiz imkanlarla bu sorunu da hallettik ve nihayet otobüsüm geldi. Ben yine 5-6 saatlik bir yolculuğa kendimi hazırladım.

Ne mi oldu? 4 saat 15 dakikaya geldik Bilecik’e 🙂 Şansıma otobüs aktı geldi. Hiç trafiğe falan takılmadı. Böylece İstanbul seyahatim de bitmiş oldu. Aldığım kitaplardan bahsetmedim hiç, evet haklısınız. Bunlarla da ilgili bir yazı yazacağım sevgili okur. O yazıyı bekle. Yazıyı İstanbul temalı çok güzel bir parça ile bitiriyorum: Laleler Şehri.