Tag Archives: ihsan oktay anar

İhsan Oktay Anar Külliyatı

ioa00

Uzun süredir aklımdaydı paylaşmak ancak bilgisayarın başında oturunca silip gidiyordu aklımdan. İhsan Oktay Anar‘ın bütün eserlerini eski ve yeni basım olarak toplarlamış bulunuyorum sevgili okur. Bu yazıda, tamamı İletişim Yayınevi‘nden yayımlanmış olan kitaplarından bahsedeceğim. Belki başka bir yazıda da İhsan Oktay’ın OT Dergisi‘nde ve diğer başka dergilerde yayımlanan yazılarını paylaşırım.

ioa07

Puslu Kıtalar Atlası’nın yayımlanmış üç farklı versiyonu

ioa01

Özel Baskı Ciltli (sağda) ve Dış Kabı (solda)

Evet, yolculuğumuz 1995’te başlıyor. Puslu Kıtalar Atlası yayımlandığında, herhalde o dönemin edebiyat eleştirmenleri büyük çaplı bir şok geçirmişlerdi. Zira ilk defa bir yazar fanteziyi tarihle yorumluyor, kendi kurguladığı bir paralel evrende adeta mucizeler yaratıyordu. Üstelik bunu yaparken bilimin olanca gizemini de kullanıyordu ki okuyucuların beyinlerinde şerareler ardı ardına beliriyordu. Gerçekle düşü ayıran çizgiyi neredeyse yok ediyordu.

Puslu Kıtalar Atlası, ilk yayımlandığından beri tam 22 sene geçti ve Türk Edebiyatı’nın kült eserleri arasında adını çoktan yazdırdı bile. Hatta yirminci yıl özel baskısı bile yapıldı çok güzel bir cilt ve dış kaplamalı olarak. Puslu Kıtalar, İhsan Oktay’ın yayımlanmış olan yedi romanı içerisinde en çok okunan, en çok bilinen ve ne yazık ki popüler kültüre en çok çerez yapılmaya çalışılan oldu. Oysa ki hemen her sayfasında bambaşka bir lezzet, bambaşka bir gizem ve kim bilir ucu nerelere uzanan bambaşka atıflar var. Ve çok az okuyucu kitaplardaki göndermelerin farkında.

Bu noktada bazen isyan ediyorum. Keşke, İhsan Oktay Anar, bu kitapla tıpkı Tolkien gibi, Martin gibi yepyeni bir evren kurgulasaydı ve tüm eserlerinde bu evreni kullanıp geliştirseydi. Gerçi evet, kısmen, yaptığı iş buna benziyor biraz. İkisi hariç, tüm kitaplarındaki olaylar Osmanlı döneminde geçiyor. Ancak Efrasiyab’ın Hikayeleri ve Galiz Kahraman‘da Osmanlı sonrası genç Cumhuriyet dönemini anlatıyor.

ioa06

Yolculuğun bir sonraki adımı ise Kitab’ül Hiyel. 1996 yılında, “Eski Zaman Mucitlerinin İnanılmaz Hayat Öyküleri” alt başlığıyla yayımlandı. Bu romanda, bir öncekinin aksine, öykülerde anlatılan icatların çizimleri de yer alıyordu. İhsan Hoca, bu çizimleri de bizzat kendisi yapmıştır. Her biri, birbirine bağlı olan öyküleri tam 94 farklı ağızdan nakletmiş, okurken bu kişilerin lakapları bile kahkaha krizine sokmaya yetmiştir okuyucuları. Mizah, İhsan Oktay’ın kitaplarında hep vardır. Bu öyküde de dozunu ustalıkla tutturmuştur. Kitap, 144 sayfa olmasına rağmen, yapılan atıfları tek tek araştırıp bulmaya kalktığınızda okuması iki üç gün sürebiliyor. Puslu Kıtalar, yola çıkmak için olmazsa olmazdır. Kitab’ül Hiyel ise yola çıkarken alınacak en leziz yolluktur.

ioa02

Efrasiyab’ın  Hikayeleri, 1998 yılında yayımlandığında, İhsan Oktay’ın üçüncü kitabı olmasının yanı sıra, Puslu Kıtalar Atlası’nda sürekli bahsedilen Efrasiyab isimli kahramanın hikayelerinin de nihayet yayımlandığı düşüncesiyle büyük heyecan yaratmıştı. Ancak, Puslu Kıtalar’da bahsedilen Efrasiyab ile kitapta bahsedilen Cezzar Dede‘nin pek de alakaları yoktu. Üstelik kitaptaki olaylar tahminen 1950-1970 arası dönemde geçiyordu. Eh, önceki kitaplardaki o tarihi ögelerle iç içe geçmiş fantastik kurguları bulamayan okurların gözünde Efrasiyab’ın Hikayeleri, en zayıf eser olarak kendine yer edindi. Ancak bu haksızlık bence. Bu kitabın benim için bir önemi de annemin de okuduğu ilk ve tek İhsan Oktay kitabı olmasıdır.

ioaefrasiyab

Efrasiyab’ın hikmetlerinden bazıları… (Resimli Roman’dan)

ioa03

Yaklaşık 7 yıllık bir aradan sonra, 2005’te, üstelik aynı yıl içinde tam dört baskı yaparak, Amat yayımlandı. Aman yarabbim o ne kitaptı öyle! Seval‘in doğum günü hediyesi olarak aldığı bu kırmızı kapaklı kitabı, evden okula, okuldan eve giderken dolmuşlarda ve otobüslerde okudum. O nasıl bir kurgu, o nasıl bir ters köşe etmektir öyle! Evet, Puslu Kıtaları bitirip başımı kaldırdığımda gözlerim sevinçle parlıyordu. Hayatımın en önemli yazarlarından birini bulmuştum ve üstelik yıl 2007 idi. Ancak Amat’ı bitirdiğimde gözlerimde oluşan parıltıyı, dehşete düşmüşlük, şaşkınlık ve hayranlığın bir karışımı olarak tanımlayabilirim. Puslu Kıtalar’dan sonra en sevdiğim ikinci kitaptır. Kitabın adında dahi bir gönderme, bir oyun var. Dahası okudukça denizcilikle ilgili bu kadar çok Osmanlıca terimi nasıl da ustalıkla kullanmış bu adam  diye mest oluyorsunuz.

ioa04

Çok bekletmemiş ve 2007’de Suskunlar‘ı patlatmış bu sefer de hoca. Eflatun rengi bir roman bu. İletişim Yayınları’nın da tek tip tasarıma geçmeden önce yayımladığı son Anar romanı. 2007’de yayımlandığında özellikle Amat’ın getirdiği başarı ve aldığı ödüller sayesinde, Suskunlar, Puslu Kıtalar’dan sonra, hocanın en çok bilinen romanı olmuş. Benim şansım, 2007’de Puslu Kıtalar’ı keşfedip bu dünyaya dalınca, karşımda okuyabileceğim bir tanesi de yeni yayımlanmış tam dört tane roman  olmasıydı. Dolayısıyla o yıl benim için İhsan Oktay Anar yılı oldu. Hayatım, düzenim, hayal gücüm ve hatta blogum bile, o dönem onun etkisine girdi. Suskunlar’ın bendeki baskılarından bir tanesini birkaç yıl sonra bir arkadaşıma hediye ettim, belki o da bu dünyaya ilgi duyar diye. Bir de unutmadan, benim İhsan Oktay Anar kitaplarım notlarla, işaretlerle ve çevirilerle doludur. Özellikle ilk eserlerini, benim kitaplardan okumak, alçak gönüllü olamayacağım, bir ayrıcalıktır 🙂 Çünkü hemen her göndermenin açıklaması vardır. Bunları bulmak, araştırmak için saatlerim ve günlerim gitti. Suskunlar, diğer tüm kitaplar arasında beni ilk defa biraz korkutan kitap oldu. Kitaptaki bir sahne, okuduğum gece rüyama girmişti hiç unutmuyorum. Tıpkı öncekiler gibi, bu kitapta da müzik ya da onun ifadesiyle musikî’ye dair tüm terminoloji Osmanlıca.

ioa05

Taa 2012’de yayımlandı Yedinci Gün. Önce İletişim Yayınları’nın yeni kapak tasarımı şaşırttı. 180 dereceyi eşit açılara bölünmüş halde gösteren çizimleri içeren kapağı ve sırtta yapılan renk değişiklikleri şahsen beni şaşırttı. İletişim, artık İhsan Oktay kitaplarını yepyeni bir seri halinde basıyordu. İtiraf edeyim Yedinci Gün, ustanın en az okuduğum kitabıdır. Ortasından dalıp bitirmeleri saymazsak baştan sonra herhalde ancak 2 defa falan okumuşumdur. Ancak burada da hoca boş durmamış, havacılığa ve bugün bile tartışılan bir takım uygulamalara merak salmış. Aşk‘ın insana neler yaptırabileceği, tüm diğer eserler arasında en iyi şekilde bence burada tarif edilmiş. Aşk, Döjira, ahh.

Vee geldik 2014’tün ilk aylarına. Galiz Kahraman yayımlandı. Hayatımın belki de en unutulmaz yılı olan 2014’te, yarısını yolda yarısını da rüyalarda okudum. “Mevcude’nin çekilmez hoppalığını” ben biraz “sevimli ve tahrik edici” bulsam da, kitaptan süzülenler yalnızca bu tahrikler değildi. İlk defa basında, sağda solda İhsan Hoca’nın bu kitabı birilerini iğnelemek, eleştirmek için yazdığı iddia edildi. Yanılmıyorsam tam da bu dönemde, İhsan Oktay’ın yazmayı bıraktığı iddia edildi. Bizler dehşete düşmüş, hocayı ikna etmek için açılan Facebook gruplarına üye olurken, neyse ki bir açıklama yaptı ve yüreklere su serpti. Galiz Kahraman’da, öykü boyunca İdris Amil Hazretleri‘ne gülüyor ve Efgan Bakara zavallısına acıyoruz. Hoca, burada ilk defa kalemi kırıyor ve haykırıyor, aşk acı çekmektir arkadaş! İlginç bir nida ile başlayan kitap bu sefer yerine oturmuş ve gülümseten, aynı nidayla bitiyor: Hüüüüüp! Jjjjjjjjjjjjt! Nah-ha!

ioa09

Eveeet, buraya kadar bahsettiğim tüm kitaplar hoca tarafından yazılıp yayımlanan kitaplar. Yalnızca bir tanesinde, Kitab’ül Hiyel’de kısmen de olsa görseller, çizimler görebilmiştik. İstanbul’da yapılan bir sergi haricinde, İhsan Oktay’ın karakterlerinin neye benzediği konusunda kimsenin bir çıkarımı yoktu. Herkes, “ulan keşke Uzun İhsan’ı bir görsem, Ebrehe nasıl bir tip?” diye okuyor, hayaller beyinlerin en derin kıvrımlarından akıyordu. İşte, 2015’te bomba patladı ve usta çizer İlban Ertem, Puslu Kıtalar Atlası’nı resimli roman olarak uyarladı. Ama ne uyarlamak! Her biri olağanüstü güzellikte binlerce görselle bezenmiş, 300 sayfaya yakın ve gerçek bir atlas boyutunda bir kitap! Burada İletişim Yayınları’na biraz kızgınım. Çünkü 2015’te yapılan ilk baskı ince karton kapaklı olarak yayımlandı. Aynı yılın sonlarına doğru ise ikinci baskı bu sefer kalın karton kapaklı ve ciltli olarak, daha bir güzel yayımlandı. Mecburen ikisini de almak zorunda kaldık.

Hocanın birkaç istisna dışında, hemen her kitabında kendine çaktığı bir selamı var. Bazen bizzat kendini yerleştiriyor bazen de düpedüz kendisini tarif ediyor. Her kitapta da bir meslek dalına ait detaylı bilgiler veriyor. Yani kitabın konusunda bizzat o meslek dalı yer alıyor. Şöyle ki;

Puslu Kıtalar: lağımcılık, tünel inşa işleri

Kitab’ül Hiyel: mühendislik, Makine mühendisliği

Amat: denizcilik

Suskunlar: müzik

Yedinci Gün: havacılık, mühendislik

Galiz Kahraman: kısmen aşçılık

Uzun bir yazı oldu. Umarım birilerinin işine yarar. Son olarak kitapların basım yıllarını ve bendeki kitapların baskı numaralarını içeren bir tablo ekliyorum. 3 yıl oldu hala yayımlanan bir şey yok. Müjdeli haberi de yine buradan vermek üzere, öpüyorum.

ioa08

Kitap İlk Basım Yılı Sahip Olduğum Baskılar
Eski Tasarım Baskısı Yeni Tasarım Baskısı
Puslu Kıtalar Atlası 1995 29. Baskı 54. Baskı
Kitab’ül Hiyel 1996 18. Baskı 27. Baskı
Efrasiyab’ın Hikayeleri 1998 19. Baskı 31. Baskı
Amat 2005 5. Baskı 15. Baskı
Suskunlar 2007 1. baskı 11. Baskı
Yedinci Gün 2012 —– 1. Baskı
Galiz Kahraman 2014 —– 1. Baskı
Puslu Kıtalar Atlası 20. Yıl Özel baskı 2015 Tek Baskı
Puslu Kıtalar Atlası (Resimli Roman) 2015 1. ve 2. Baskılar
Reklamlar

Puslu Kıtaların Dolunayı

Bir sebebi vardı. Zorla eline tutuşturmamın da, okuyuver şunu dememin de bir sebebi vardı. Çünkü içerisinde sen vardın.

pusludolunay08En sevdiğim kitaptır Puslu Kıtalar Atlası. Her okuduğumda yeni bir detayı fark ettim, satır aralarında yüzlerce küçük yaşamı sığdırmış, bir başyapıttır. Bu ay dolunay çok güzeldi. Dolunay’da çektiğim bir fotoğraf bana İlban Ertem‘in çizimlerinden bir kareyi anımsatınca, bu dolunay Puslu Kıtalar Atlası’nı anlatmak istedim. Yazı gecikti farkındayım ama hastalıktı, düğündü, sınavdı derken inan vakit bulamadım.

Kitapta çok fazla “dolunay” var. Kitaptaki tüm kırılma noktalarında, en önemli anlarda sahnede hep dolunay var. İhsan Oktay Anar, dolunayı tasvir etmekten ve gökyüzünü “seninle” süslemekten hiç imtina etmemiş. İlban Ertem de bunu anlamış olacak ki fotoroman versiyonunda çok fazla sahnede dolunayı unutmamış. Bu yazı, Puslu Kıtalar Atlası’nda geçen “dolunay” imgelerinin tespitine yönelik bir yazı olacak.

Puslu Kıtalar Atlası, iç içe geçmiş pek çok hikayeden oluşmaktadır. Yazar her bölümde başka bir hikayeye başlayıp, başladığı her hikayeyi bir diğerinin içerisinde sonlandırmaktadır. Kitabın en önemli karakteri Bünyamin ve Ebrehe‘dir bana göre. Her ikisini buluşturan ve kitabın belki de kitlelerce bu denli sevilmesini sağlayan bir olay var kitapta. İşte bu olayın da çözümünde iş geliyor ve “yedinci dolunay“a dayanıyor. Yani bir temmuz dolunayı. Temmuz, benim en sevdiğim aydır. Bu ay da doğmuş olmamın yanında, başka bir önemi daha var.

İlban Ertem’in çizdiği Puslu Kıtalar Atlası fotoromanında, kitapta betimlenenlerden biraz daha fazla dolunay sahnesi var. Sayfaları çevirdikçe gözlerim seni arıyor bu yüzden.

Şimdi kitaptaki can alıcı dolunay sahnelerine ve tasvirlerine bakalım hep birlikte.

Uçmanın zevkini iyice çıkarabilmek için varlığını kendi haline bırakıp tekrar tavana yükseldi. Fakat çok geçmeden pencereden çıkmayı düşündü. Kafesin arasından bir duman gibi sızarak Kostantiniye’yi hayatında ilk kez tepeden gördü. Boğazı geçip Üsküdar’a ulaştı. Dolunayın altında süzülerek Kız Kulesi’ni geride bıraktı ve sarayın bir penceresinden içeri girdi. Bir yatak odasıydı burası. Güzeller güzeli bir şehzade kuş tüyü yastıkların üzerinde uyuyordu.

pusludolunay02 Okumaya devam et

Puslu Kıtalar Atlası ve D&R Deneyimim

02Biliyorsun sevgili okur, Türk Edebiyatı’nda en sevdiğim yazar İhsan Oktay Anar‘dır. Bak, en sevdiğim yazarlardan biri demiyorum, en sevdiğim diyorum. Bu blogda İhsan Oktay Anar ve eserleri hakkında onlarca yazı bulup okuyabilirsin. İstersen dene, üşenme, sol üstteki arama kutusuna İhsan Oktay Anar yaz.

Puslu Kıtalar Atlası, İhsan Oktay Anar’ı Türk Edebiyatı’na kazandıran eserdir. Halen baskısı yapılan bir kitaptır ve hala peynir ekmek gibi satmaktadır. Şu yazımı hatırlıyorsun, İlban Ertem tarafından çizgi romanı bile yapıldı bu müthiş eserin. Geçtiğimiz gün, nihayet kitabın ilk yayımlanışının 20. yılı şerefine, özel, ciltli bir baskısı yapıldı. Böyle bir özel baskıyı almamak olmazdı, olamazdı.

00

D&R‘dan kitabın, çizgi romanının ciltli ikinci baskısı, 20. yıl özel baskısı ve yeni ön kapaklı 54. baskısını sipariş ettim. Çizgi romanın birinci baskısını ne yazık ki karton kapak olarak basmışlardı. O yüzden bu ikinci ciltli baskıyı da almak şart oldu. Siparişi verdim ve üç gün içerisinde paket geldi, ama nasıl bir paket geldi 😦 Küçük bir havalı poşet içerisine üç kitabı sıkış tepiş doldurup göndermişler. Bu sıkıştırma sonucu 20. yıl özel baskısının özel kapak kılıfı yırtılmış, içten cildi ezilmiş. Yeni ön kapaklı 54. baskının ise cildi bozulmuştu. İlban Ertem’in çizdiği 2. basım ciltli çizgi romanın arka ve ön kapağında ise çok kötü ezilmeler oluşmuştu. Ben biraz şaşkınlık, biraz da sıkkınlıkla D&R müşteri hizmetlerini aradım. Oradaki görevliye sıkıntımı anlatıp ürünleri geri göndermek istediğimi söyledim. Görevli bana bir kargo numarası verdi. Gidip Yurtiçi Kargo‘dan bana gelen paketi karşı ödemeli olarak aynen geri yolladım.

03

Aradan yaklaşık 10 gün geçti. Üç defa müşteri hizmetlerini aradım. Ancak yalnızca bir defasında yeni ürünlerin tedarikçiden beklendiği bilgisini alabildim. Son gün aradığımda sistemde herhangi bir bilgi gözükmüyor dediler yine. O gün akşam eve geldiğimde, bu sefer büyükçe bir kutu içerisinde birkaç hava yastığıyla desteklenmiş ve sıkıntısız sorunsuz üç tane kitapla karşılaştım. Yalnız kutunun etiketinde İDEFİX yazıyordu 🙂

0120. yıl özel baskısı çok şık olmuş. Özel bir ciltli kapak ve yaldızlı kılıfı çok güzeldi. İnsan eline aldığında çok kıymetli bir eseri eline aldığını anlıyor gerçekten. Kitabın içerisindeki bölüm arası görselleri de renklendirilmiş.

Evet, böylece Puslu Kıtalar Atlası’nın Türkiye’de basılmış tüm versiyonlarını elde etmiş oluyorum. Ah bir rüya, belki bir gün ilk baskısını ya da en azından ikinci veya üçüncü baskısını da bulabilirim. Geriye edilecek tek bir dua kalıyor: İhsan Oktay Anar’ın yeni kitabı daha fazla gecikmesin!

Yepyeni Bir Efsane: Puslu Kıtalar Atlası Resimli Romanı!

  pka02Bu ayın başında verdiğim şu haberden beri bekliyordum sevgili okur. Bekliyordum; hayatımdaki en önemli romanlardan birinin, hatta en önemli romanının, Türk Edebiyatı’nda çok az rastlanılan bir türde, resimli roman türünde basılmasını heyecanla bekliyordum. Siparişimi çoktan vermiş, hergün girip kargoya verildi mi acaba diye bekliyordum ve o sipariş nihayet kargoya verildi! Paketi gözyaşları içerisinde açtım 🙂

pka00Puslu Kıtalar Atlası‘nı ilk okuduğumda, insan bu kitabı atlas boyutunda basar, bari esprisi olurdu, diye düşünmüştüm. İlban Ertem‘in yazıp çizdiği bu yeni kitabı gördüm ve “işte bu!” dedim. Kitap A4 boyutunda ve 320 sayfa! İnsanın kucağın dolduruyor. İşte bu yandaki sevinç pozunu da işte bundan mütevellit verdim.

Resimli romanı okudukça şaşkınlığım arttı. Ben, İhsan Oktay Anar‘ın yazdığı orijinal metine sadık kalır diye düşünüyordum İlban Ertem’i. Ancak, olay akışında aksatma yaratmayacak, çok küçük eklemeler yapmış, romana yeni isimler katmış. Bu, ilk başta sakıncalı gibi dursa da inanın bana giderek keyifli olmaya başlıyor. Neredeyse ezbere bildiğiniz bir öyküye kıyıdan köşeden sokuşturulmuş çok renkli karakterler, her bir karede bir kenardan başını sokuveriyor içeriye 🙂 Vicdansız Kalmuk, Kubelik’in kendisine yaptığı 7 kandilli başlık, Arap İhsan’ın yeğeni yerine “kardeşinin evine gitmesi”… Bunlar henüz ilk sayfalarda gözüme çarpan eklemelerin çok az bir kısmı. Kitap yeni olduğu için üzerinde işaretleme yapamıyorum. Biraz zaman geçsin, tüm bu eklemeleri kitaptan ayırarak “sadece İlban Ertem’in hayal gücüyle var olanlar” diye bir fan çalışması yapabilirim.

pka01

Resimli roman, gerçekten çok başarılı. İhsan Oktay’ın sözcüklerle çizdiği portreleri İlban Ertem kalemiyle renklendirmiş. Benim ufak bir beklentim boşa çıktı sadece: Özgün romanda Uzun İhsan, çekik gözleri ve uzun boyuyla İhsan Oktay Anar’ın bilakis kendisinin tarifiydi. Keşke İlban Ertem, resimli romanda da bu simayı ona benzetseymiş. Ama olsun. Bu arada Arap İhsan çizimi ise adeta tabloluk bir çizim olmuş, tebrik ediyorum.

pka03Puslu Kıtalar Atlası’nı beynimizde ilk defa İhsan Oktay Anar kurdu, tek boyutlu olarak. Yıl 1995’ti. Ben daha ilkokul 2. sınıftaydım. Yıllar sonra okuyacaktım ve hayatım değişecekti bu tek boyutlu dünyada, düşlerin dünyasında. Sonra İlban Ertem, eline fırçasını kalemini aldı ve bu düş dünyasına ikinci boyutu verdi, sözcükleri renklerle, çizgilerle bezedi. Her hayalde farklı bir simaya bürünen Bünyamin‘e bir suret lutfetti. Yıl 2015. Tam yirmi yıl sonra! Ama bu devran böyle sürmez elbet. Bu düşe, bu düşlere iki boyut yetmez. Bir yirmi yıl daha beklemeyeceğiz umarım ve ete kemiğe bürünecek kahramanlarımız. Yani düşler gerçek olacak. Puslu Kıtalar Atlası film olacak. Kimbilir, belki de bu düşüm seninleyken gerçek olacak 🙂

İletişim Yayınları’ndan Müthiş Bir Haber!

08

PusluKapakKucukHerşey berbatken, hayatınız bomb.k olmuşken, bir haber alırsınız. Pek çoğu önemsemez bile, ama sizin bu minicik haber dünyalara değerdir. Hele ki çok sevdiğiniz dostunuz adeta içine doğmuşçasına, sırf keyfiniz yerine gelsin diye, bu haberi sizinle paylaşmışsa, olayın bir köşesine adını kazımış olur artık.

İletişim Yayınları, İhsan Oktay Anar‘ın kült kitabı, efsane, Puslu Kıtalar Atlası‘nın çizgi romanının yayımlanacağını, üstelik 13 Mart’ta yayımlanacağını Twitter ve Facebook hesabından duyurdu bugün. Üstelik bir de teaser hazırlamışlar!

iletisim

İhsan Hoca’nın kitaplarındaki çizimleri de yaptığını bildiğimden aklıma ilk gelen bu çizgi romanı da kendisinin çizmiş olduğu ihtimaliydi. Ancak kitap İlban Ertem imzasıyla çıkıyor. Biraz araştırınca bu durum daha da heyecanlı olmaya başladı. Çünkü kendisi geçmişte çok iyi işler yapmış. Bu kitap için de tam 5 yıl uğraşmış ve 300 sayfalık bir eser ortaya çıkmış.

Haberin mutlu eden bir diğer yanı da kendimce yaptığım şu çıkarım oldu: İletişim Yayınları, ilk kitabın durumuna göre diğer kitapların da çizgi romanlarını yayımlayabilir.

13 Mart gününü bekliyoruz sevgili okur. Nefesimizi tuttuk, hayatımızı unuttuk, 13 Mart’ı bekliyoruz. Şansıma cuma gününe denk geliyor ve 14 Mart cumartesi gününde muhtemelen kitabı yalamış yutmuş oluyorum 🙂 Hayatımın kitabı, biricik atlasımız artık düş dünyamızdan kurtulup gerçeğe karışmaya bir adım daha yaklaşıyor.

01 02 03 04 05 06 07

EKLEME: Kitapla ilgili şöyle bir site açılmış, çok daha fazla içeriği barındırıyor sevgili okur. Paylaşmazsam olmazdı!

http://www.puslukitalaratlasi.com/

2014 Yılımın Değerlendirmesi

Yıllar bir biri ardına geçiyor, hayatlarımız değişiyor sevgili okur. Hayatımın belki de en önemli yılıydı 2014 ve en çabuk geçen yılı oldu.

Her yıl yazdığım ve geride bıraktığım yılı değerlendirdiğim yazılardan birisi olacak bu da. Geçen sene yazdığım, 2013 Yılı Değerlendirmesi‘ni okudum az önce. Blogun en hantal yılı olarak bahsetmişim. Ancak, bu yıl beş yıllık My Resort Tarihinin en kötü yılı olmuş, onu anladım. Çünkü altı ay süren bir askerlik ve bir ay süren bir evlilik sürecinde tamamen blogdan uzaktaydım. Tek bir kelime yazmadım. Haliyle reytingler de düştü. Ancak olsun, bunu dert etmiyorum. İnternet alışkanlıklarında belirli dönemler vardır. Örneğin 2000’lerin başında forum siteleri çok revaçtaydı. Sonra sözlükler birden moda oldular. Sonra blog dönemi başladı. Akıllı telefonlarla birlikte bu sefer de fotoğraf ağırlıklı içeriklerin yer aldığı sosyal profil siteleri popülerleşti. Dolayısı ile kişisel blogların artık iki kuşak geride kaldığını söylemek hiç de yanlış olmaz. Özellikle video ve fotoğraf paylaşımlarına olan ilgi bu denli yoğunken kelimelere ilgi gösteren okuyucuların sayısı ciddi oranda azaldı. Okumaya devam et

İhsan Oktay Anar Veda mı Etti?

Bugün Savaşalp‘le birlikte ara sokaklarda dolaşırken yeni açılmış bir sahaf bulduk. İçeride üst üste yığılmış yüzlerce kitap, kilolarca birikmiş toz, kitaplara sinmiş küf kokusu ve bir sahafta görmeyi umduğunuz herşey vardı. Kitapların fiyatları ikinci el olmalarına rağmen çok pahalı olunca benim epey canım sıkıldı.

Satıcı ile laflarken konu İhsan Oktay Anar‘a geldi ve ben de elinde hiç kitabı olup olmadığını, özellikle ilk baskılarından, sordum. O da cevap olarak “hiç yok zaten yakında da hiç olmayacak” dedi. Neden diye sorduğumda “İhsan Oktay Anar roman yazmayı bıraktı.” dedi. Dedim nasıl olur, benim neden haberim yok? Üç dört ay önce bir basın toplantısı düzenledi ve bıraktı, diye yineledi adam. Yani ben askerdeyken olmuş her ne olmuşsa. Ancak ben yine de ihtimal vermedim.

Eve dönünce Google’da küçük bir arama yaptım ve sadece bir kaynakta şu haberi gördüm:

Bunun dışında hiç bir sitede benzer bir haber görmedim. Gerçekten böyle bir karar almış mıdır, bilmiyorum ama bence böyle bir karar alması için ortada bir sebep yok. Bir süre önce, Galiz Kahraman‘dan da önce, okuduğum bir röportajında yakın Türkiye tarihinden kesitler içeren, Adnan Menderes‘e, Deniz Gezmiş‘e göz kırpan bir roman yazacağını söylemişti.

Evet, Galiz Kahraman, İhsan Hoca’nın en iyi kitabı değil ama en kötü kitabı da değil. Diğer altı romanından biraz daha farklı bir yerde. Böylesine vasat bir romanla bile yine epey ses getirebildi. O zaman, roman yazmayı bırakmanın mantığı ne olabilir ki? Öyle ya da böyle, biz onun üslübuna ve kurgularına hayranız. Aslında biliyoruz, hemen her röportajında ifade ettiği gibi, kendisi çok satmanın peşinde değil, ses getirmek gibi bir derdi yok. O, üretmek istiyor. Yazmayı çok seviyor ve bir eser üretmeden önce okuduğu tüm o yeni bilgiyi kendi kurgusuyla aktarmayı seviyor.

Olabilir, bu haber doğru olabilir. İhsan Hoca, gerçekten roman yazmayı bırakmış olabilir. Bu durumda Galiz Kahraman onun yayımlanan son eseri olacaktır. Eh, yeni bir kitap daha yazamayacağına göre geriye olmasını ümit edeceğimiz tek bir şey kalıyor: TAMU’yu yayınlaması. Tamu, İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası ile birlikte, aynı dönemde yazdığı ancak yayınlamaktan vazgeçip çöpe attığı bir roman. Romanın internete sızdığını düşünmüş ve geri çekmiş yayınevinden.

Yukarıda bahsettiğim haberin devamında İhsan Oktay Anar’ın popüler bilim kitapları yazacağından falan bahsetmiş. Açıkçası çok ilgimi çekmedi. Haber, ben askere gittikten 10 gün sonra yayımlanmış. Aradan geçen altı ayda başka hiçbir sitede benzer bir haber çıkmadığına göre asparagas olma ihtimali çok yüksek. Haber o dönemde Star Gazetesi‘nde yayımlanmış. Ama dediğim gibi asparagas olsa da olmasa da benim artık İhsan Hoca’dan beklentim TAMU’yu yayımlamasıdır. Bu, biz okuyucularına bir vefa borcudur.

Askerde Okuduğum Kitaplar – 2

Evet sevili okur, ilk kısmını şurada okuduğun yazının ikinci kısmı ile karşındayım. Buy azımızda da yine askerlik süresince okuduğum bazı kitapların mini incelemelerini okuyacaksın.

dogan_kardesimin_hikayesi_tn.jpg11. Kardeşimin Hikayesi: Askerde okuduğum ve final kısmıyla en çok şaşkına çeviren kitap herhalde buydu. Zülfü Livaneli‘nin okuduğum ilk kitabı ve öyküsü. Kurgusunu çok beğendim. Bu kitabı Eskişehirli bir arkadaşım Fatih bana hediye etmişti okumam için. Umur kitabı okuduktan sonra olayın baş kahramanını bana benzetmişti. Kitapla ilgili olarak askerdeyken yazdığım yorum şu şekilde olmuş: “30.04.2014. Fatih’in okumam için verdiği, isteksizce başlayıp bir solukta okuduğum; özellikle de son kısmı ile ağzımı açık bırakan bir kitap oldu. Zülfü Livaneli’den böyle bir eserin çıkması muazzam bir olay! Bravo! Fatih’ten kitabı hediye etmesini isteyeceğim. (…) Kitaptaki kahramanın kitaplık evini çok beğendim.” Okumaya devam et

İhsan Oktay’dan Yeni Yıl Sürprizi: Galiz Kahraman

2012’de Yedinci Gün yayımlandığında kendi adıma en az 3 sene daha umudu kesmiştim yeni kitaptan. Ancak yeni yılın ilk günlerinde İletişim Yayınları bombayı patlattı: İhsan Oktay Anar‘ın yeni eseri Galiz Kahraman 17 Ocak’ta kitapçılarda!

Suskunlar‘dan sonra tam beş yıl beklemiştik Yedinci Gün için. Bu yeni kitabın böyle erken çıkması pek çok İhsan Oktay hayranında (ben de dahil), yoksa hoca da sene de iki kitap yazan popüler yazarlar kervanına mı katılıyor diye bir tedirginlik yaratsa da hocanın iş durumu ile ilgili bir gelişmeden dolayı zamanının tamamını bu yeni eser için ayırdığını ve bizi uzun süre bekletmediğini öğrendik. Rahatladık.

Kitapla ilgili şöyle bir brifing yayımlanmış:

“Bütün zamanların kahramanı olan bir insanın hikayesidir bu. O hem herkes hem de hiç kimsedir. Dünyadan alacağını tahsil etmeye gelmiştir. Çünkü, Tanrı dahil herkesin ona borcu vardır. Vebaline girilen tüyü bitmedik yetim işte odur. Kadim zamanlardan beri hakkı yendiğine göre, sonlu ama sınırsız bir evrenin engin ve derin merkezi insan olmanın, “olmasa da olur” halini icrâ etmesinde hiçbir sakınca yoktur. Romantik bir insafsızlığın bakir tacizcisi olmak sonuna kadar hakkıdır. Sıradanlığın üst insanıdır o. Asilliğiyle asilleşememesi umrunda bile değildir. Onun umrunda olan tek şey, sadece ve sadece kendini algılamak, kendi küçük âlemine sığan kainatı kabul etmektir. Çünkü bilmektedir ki, gerçek bilgelik de zaten budur.”

Sadece buna bakarak yorum yapmaktan özellikle kaçınıyorum. Çünkü bir önceki eser Yedinci Gün’de, kimseye itiraf edemesem de acayip ters köşe olmuştum. Ama biliyorum, bu yeni kitapta da yine uçsuz bucaksız düşünceler, fikirler evreninde fazlasıyla tatmin olacağız. Belki en büyük çekincem her yeni kitapta olduğu gibi, öncekilerden daha kötü, çok daha kötü bir kitap okuma olasılığıdır. Her ne kadar İhsan Oktay Anar’dan bahsediyor olsam ve bu ihtimal çok zayıf bir ihtimal olsa da bu tedirginlik kapağı ilk açtığım ana kadar içimde olacak.

Yedinci Gün’ün tadı halen damağımda iken Galiz Kahraman nasıl bir eser olacak heyecanla bekliyorum. İhsan Oktay’ı birazcık bile okursanız anlıyorsunuz ki eserlerin adlarına bakarak içerikleri hakkında çıkarım yapmak mümkün değil. Yedinci Gün için şu yazıdaİhsan Hoca daha iyisini yapana kadar galiba en iyisi bu!” demişim. Şu an bu fikrimden biraz uzağım. Yedinci Gün, Anar’ın en iyi eseri değil. Ama en kötüsü de değil. Bakalım Galiz Kahraman nasıl bir sıraya yerleşecek?

Kitabın ön siparişini verdim. Bir yazı da kitabı okuduktan sonra yazacağım için fazlaca eşelemiyor, kısa kesiyorum.

Çağının Ötesinde İşler

Geçen gün evde otururken aklıma geldi, hemen not aldım sevgili okur. Türkiye’de geçmişte yapılmış, ancak ülkemizin o zamanki sosyal, ekonomik ve kültürel durumlarını düşünecek olursak, çağının çok ötesinde diyebileceğimiz işler var yahu. Elbette bu işlerin hemen hepsinde bir Avrupa etkisi var ama cesaret etme bakımından her biri ayrı ayrı takdire layık işler bunlar. Bundan 40 sene önce yurtdışına gidip, gördüklerinizi gelip bu ülkede aynen kopyalasanız, hiç kimse kalkıp da itiraz edemezdi. Çünkü ne internet vardı ne de Türkiye’nin dış dünyayla çok canlı bağlantıları. İşte bu yüzden Türk sinema sektörü yıllarca telif ödemedi. Örneğin yeşilçam filmlerinde kullanılan filmlerin müziklerinin pek çoğu aynı dönemlerde yurtdışında vizyona giren filmlerin müzikleri. Pek çoğu izin alınmadan kullanılmış. Cüneyt Arkın‘ın başrolünü oynadığı Küçük Kovboy isimli filmin müzikleri baştan sonra Ennio Morricone‘a aittir. Peki kaç para telif ödenmiş? Tek bir kuruş bile ödenmemiş 🙂 Şimdi o gün evde otururken aklıma gelen ve not aldığım “çağının ötesindeki o işlere” bakalım.

Barış Manço‘nun oynadığı ilk ve tek film olan Baba Bizi Eversene (1975) filminde bir sahnede evin genci ağlayan bebeğin sesini bastırmak için bir parça açıyor. Yıllar önce biraz araştırınca bu parçanın bizzat Barış Manço’ya ait Trip Fairground isimli parça olduğunu keşfetmiştim. Daha sonra bu parçanın da aslında taa 1968’de kaydedilen “Trip” isimli parçanın bir yeniden düzenlemesi olduğunu öğrenmiştim. Dikkat edini, yıl 1968, Barış Manço Türkiye’de böyle bir parça yapıyor 🙂 Bu arada 1968’de bu parçayı Kaygısızlar isimli grupla kaydediyor Manço. Bu grubun kadrosunda kimlerin olduğunu öğrendiğinizde epey şaşıracaksınız 🙂

Yetmişli yıllar beni her zaman şaşırtmıştır sevgili okur. Müziğiyle, filmleriyle ve kitaplarıyla. Yetmişler dünya müziği zaten her tarzında aşmış, coşmuş, çığır açmış, öncü olmuştur. O yıllarda Türkiye’de çığır açtı denilebilecek müzisyen sayısı çok azdı ne yazık ki. İşte Osman İşmen, bu müzik adamlarından biriydi. Devir tek kanallı televizyon, devlet radyolu radyo devri iken Türkiye’de jazz yapmaya çalışan biri vardı, Osman İşmen ve orkestrası. 1978 yılında çıkan Diskomatik Katibim albümü Türkiye’de daha önce yapılmamış bir işti. Her ne kadar bugün bu albüm “oyun havaları” kategorisi altında geçse de kesinlikle bir oyun havası değildi. Biri ekşisözlük’te çok güzel bir yorum yapmış: “Bu albümün neden komedi filmlerin kullandıldığını anlıyorum. O zaman ki ülkeye bakın, tüp yok, gaz yok, bunalım var. İnsanlara böyle eğlenceli bir şey lazımdı.” Bu albüm, Osman İşmen’e o sene yılın aranjörü ödülünü kazandırıyor. Dinleyince anlayacağınız üzere o dönem çekilen pek çok filmde kullanılıyor. Hemen ardından gelen Disko Madımak‘la çıta hiç düşmüyor, çok daha yükseğe çıkıyor. O dönem Türkiye’sinden çok ötede, çağının ötesinde bir iş oluyor özetle.

1974 yılında Erkin Koray, Fesupanallah / Komşu Kızı isimli bir kırkbeşlik yayımladı. Yaylılar ile başlayan bir parça ilk dakikasından itibaren herkesin inanılmaz ilgisini çekti ve şarkı o günden beri nerede çalmaya başlasa teybin sesi biraz daha açıldı. O kırkbeşliğin bir özelliği daha vardı: Kapağındaki Erkin Koray. Türkiye’de ilk defa bir müzisyen, albüm kapağına makyajlı olarak çıkıyordu ve bunun için herhangi bir açıklama yapmak gereği duyuyordu. Aynı dönemde Dünya’da bir Kiss örneği vardı ama Türkiye’de makyaj geleneğinin ilk temsilcisi (tarzında pek çok şeyde olduğu gibi) Erkin Koray olmuştur. Ona boşuna “Türk Rock’ının babası” demiyoruz. Keşke o dönemde insanların bu makyaja ne tepki verebildiğini yaşayıp da öğrenebilseydim.

Bu yazı aslında burada bitiyordu. Ancak bir son saniye kararıyla birkaç cümle daha ekleyeyim istedim. Şu an başucumda Saatleri Ayarlama Enstitüsü isimli baş yapıt duruyor. Günlerdir okuyorum, yavaş yavaş, tane tane, tekrar tekrar okuyorum. Farkettim ki açık ara en iyi Türk yazarı olarak kabul ettiğim İhsan Oktay Anar‘ın üslübuna çok benziyor bu eserin üslübu da. İhsan Hoca, ilk kitabını 1994’te yayımladı. Bu kitap ise 1961’de çıkmış. Ahmet Hamdi Tanpınar, 30 sene önce bu üslubun temelini atmış. İhsan Hoca ise almış, zirveye taşımış.  Tanpınar’ı çağının çok ötesinde bir iş yaptığı için efsaneleştirmekten daha doğal ne olabilir ki?