Tag Archives: İlkan Abi

2016 Yılımın Özeti

Kan, şiddet, göz yaşı ve umutsuzlukla dolu, lanet olası bir yılı geride bıraktık sevgili okur. Kutuplaşan bir toplum, vahşetin hızla normalleşme sürecine girip insanların haber dinlemekten sıkılıp TV8’e hatta yetmiyormuş gibi 8,5’a koştuğu, aşşağılık yalanların hayatları mahvettiği bir yıl bitti. İyi şeyler de oldu muhakkak. Ancak kötülük o kadar fazlaydı ki geriye baktığımda bir tutam saçtan ve eğrelti birkaç nottan başka bir şey kalmadı aklımda.

My Resort‘un her yıl yeni okuyucuları olduğundan bir kere daha bahsetmekten üşenmiyorum. Şu an okumakta olduğun “Yılımın Özeti” bu blogun geleneksel yazılarından birisi ve hatta en sevilenidir. Her yıl 31 Aralık tarihi, hem yılın son günü hem de benim meslek hayatımın yıl dönümüdür. Geride bıraktığımız 31 Aralıkla birlikte çalışma hayatımın 4. yılı da bitmiş oldu.

Şimdi blogun istatistikleriyle beraber bütün bir yıl boyunca buralarda, hayatımda neler olup bitmiş şöyle bir bakalım. Okumaya devam et

Radyasyondan Korunma Derneği’nin Müthiş Semineri

trkd_logo.png

Türkiye Radyasyondan Korunma Derneği

Salı günü, tek günlük bir eğitim için Bursa‘ya gittik sevgili okur. Radyasyondan Korunma Derneği, Radyasyon Kaynakları ve Radyasyondan Korunmanın Temel İlkeleri konulu bir eğitim düzenlemişti. İlkan abi, Murat abi ve ben, sabah saat 08.00’de Bilecik’ten yola çıktık. Bursa’nın Bilecik’e komşu ilçesi Yenişehir‘den geçtik. Sonra dayımın yıllarca öğretmenlik yaptığı Menteşe Köyü yol ayrımını gördük. Aklıma çocukluğum geldi. İçim bir tuhaf oldu. Keşke biraz vaktimiz olsaydı da bu köye uğrayabilseydik. Köydeki kimse ben tanımıyor, bilmiyor. Ama benim çocukluğumun bütün yaz tatilleri bu köyde, bu köyün bahçelerinde geçmişti.

Saat 09.30’da Bursa’da TÜBİTAK BUTAL‘e geldik. Radyasyondan Korunma Derneği, eğitim içim burayı kiralamış. Eğitime, Bilecik, Bursa, Yalova, Balıkesir ve Eskişehir Çevre ve Şehircilik İl Müdürlükleri katılacaktı. Ancak Eskişehir İl Müdürlüğü’nden katılım olmadı. Saat 10.00’u biraz geçe eğitim başladı. Eğitimi veren ve derneğin yönetim kurulu başkanı olan Nükleer Yüksek Mühendisi Ergün TOGAY, bize kısaca eğitimin içeriğinden ve derneğin faaliyetlerinden bahsetti.

Yazının bundan sonraki kısmı eğitimde tuttuğum yedi sayfa nottan derlediğim bilgilerden oluşuyor. Faydalı bir yazı olacak. Doğru bildiğimiz yanlışları okuyunca siz de benim gibi şaşıracaksınız.

  • Radyoaktivite, Dünya’nın oluşumundan daha önce bile var. Uranyum, toryum, radyum, radon ve potasyum-40 bu radyoaktivitenin kaynakları.
  • Toprakta doğal olarak uranyum, toryum, potasyum-40, radyum ve radon elementleri bulunur ve radyoaktiviteye yol açar.
  • Okyanuslarda bunlara ilave olarak trityum, karbon-14 ve rubidyum-87 element ve izotopları radyoaktiviteye yol açıyor.
  • Güneş sistemi dışından gelen radyoaktif maddelere kozmojenik maddeler deniyor. Bunlar karbon-14, hidrojen-3 ve berilyum-7.
  • Yiyeceklerde de çok az miktarlarda da olsa, radyoaktif maddeler bulunmaktadır. Özellikle kabuklu yiyeceklerde daha fazla olarak.
  • 1 diş filmi çektirince maruz kalınan radyasyon dozu 0,1 mSv’dir (miliSievert). İnsan sağlığı için tehlike yaratacak doz 1 Sv’dir. Yani 10.000 tane diş filmini aynı anda çektirmeniz gerekiyor.
  • Radyasyona sebep olan maddeler, kararsız izotoplardır.
  • Radyasyonun ne kadar az olup olmadığı önemli değildir. Eğer radyasyona maruz kalıyorsak (kaynağın cinsi ve dozu ne olursa olsun) risk hep var demektir.
  • Pilotlar sürekli yüksek irtifalarda görev yaptıkları için normal bireylere göre daha fazla radyasyona maruz kalırlar. Dolayısıyla bu kişiler “radyasyon çalışanı” kabul edilirler.
  • Yapay olarak üretilen radyoaktif elementler: Trityum, İyot-131, İyot-129, Sezyum-137, Stronyum-90, Teknisyum-99 ve Plutonyum-239.
  • Radyasyon “iyonlaştırıcı” ve “iyonlaştırıcı olmayan” radyasyon olarak ikiye ayrılır. İşte en büyük sıkıntı iyonlaştırıcı radyasyondur. Bizim de bundan korunmamız gerekiyor.
  • İyonlaştıran radyasyon alfa ve beta parçacıkları, nötron ışınları ile X ve Gama ışınlarından oluşuyor. Bir atomu iyonlaştırıcı etkisi ve gücü olan radyasyona iyonlaştırıcı radyasyon denir. Enerjisi ve frekansı yüksektir ancak dalga boyu küçüktür. Dolayısıyla girişkendir. Kararlı bir atomdan elektron kopartarak onu iyon haline getirir. Örneğin hücrelerde DNA yapısını bozar.
  • Tomografi cihazları, iyonlaştırıcı radyasyonla çalışırlar. Bunlar, hastanelerdeki atom bombalarıdır!
  • Yapılan araştırmalar göstermiş ki iyonlaştırıcı olmayan radyasyon vücutta yalnızca 1 derecelik ısı artışına sebep oluyor. Yani tespit edilebilen tek etkisi bu.
  • Cep telefonlarında sıkça kullanılan, SAR değeri spesifik soğurma hızı olarak çevrilebilir. SAR değeri, cihazın yaydığı radyasyonun vücut sıcaklığını arttıracağı değerin AB için beşte biri, ülkemiz için ise onda birine karşı gelen değerdir.
  • Vücutta radyasyona en hassas kısımlar göz, tiroit, beyin hücreleri ve üreme hücreleridir.
  • Cep telefonlarının en çok radyasyon yaydığı an arama tuşuna bastığımız andır. Bu anda cihaz, tüm gücüyle sinyaller göndererek en yakındaki baz istasyonlarını aramaya başlıyor. Konuşma başladıktan sonra bu radyasyon yayılımı azalıyor.
  • Cep telefonu iyonlaştırıcı olmayan radyasyon kaynağıdır. İyonlaştırıcı olmayan radyasyonun giriciliği az olduğundan, dalga boyu uzun olduğundan tepeleri, engelleri aşamıyor. Dolayısıyla dağda bayırda telefon çekmiyor.
  • Etkin doz: Tüm vücudun maruz kaldığı radyasyon dozudur.
  • İyonlaştırıcı radyasyonun ilk çeşidi alfa parçacıklarıdır: Bunları bir kağıt parçası ile durdurabiliriz. Zira kağıdın elektrik yükü çok fazla. Ancak solunum soluyla vücuda girince en çok hasara bunlar neden olur.
  • Beta parçacıkları: Bunları durdurmak için birkaç mm kalınlığında alüminyum levha veya fleksiglas kullanabiliriz. Burada ince, hafif ve ekonomik malzeme tercih etmek önemlidir.
  • Yoğunluğu (birim hacimdeki atom sayısı) fazla olan malzemeler radyasyon engelleyici olarak kullanılabilir. Kurşun çok iyi bir örnek.
  • Alfa ve beta ışımalarında parçacık atıyor, kütlesi var parçacıkların. Ama Gama ışımasında foton atıyor. Fotonların kütlesi ve yükleri yok. Delip geçiyor.
  • Gama ışınları enerjisi çok yüksek fotonlardır. Delicidirler. Fiziksel olarak delmekten bahsetmiyoruz elbette. Yani engellere takılmazlar. Dalga olarak iletilirler. Elektrik yükleri olmadığından da elektrik ve manyetik alanlarda saptırılamazlar.
  • Şöyle bir özetleyecek olursak; alfa ışımasını kağıtla, beta ışımasını alüminyum levha ile, gama ve X ışımasını kalın kurşun levha ile ve nötron ışımasını (ki en babası bu) su veya beton duvarla engelleyebiliyoruz ancak.
  • geiger

    Geiger Müller Sayacı

    Radyasyonun dozunu ölçen cihaza Geiger-Müller sayacı deniyor aklınızda olsun.

  • Radyasyona maruziyette harici ışınlanma ve dahili ışınlanma denen iki olay var. Harici ışınlanmada, radyasyon kaynağından temas kesilince doz alımı da bitiyor. Ancak dahili ışınlanmada, vücuda radyoaktif izotop girmişse ışınlanma günlerce devam ediyor.
  • Olurda radyasyona maruz kaldıysanız ılık bir duş alın.
  • Tomografi iyonlaştırıcı radyasyon kullanır, X ışını ile çalışır. Ancak MR, iyonlaştırıcı olmayan radyasyon ile çalışır, zararsızdır.
  • Radyasyon dozu olarak 1 Sv(Sievert) doz, akut dozdur. Bu dozun altında bir doza maruz kalınmışsa oluşabilecek etkilere “stokastik (tesadüfi) etki” denir. Radyasyonun yol açacağı etkiler sadece kaynağın özelliklerine bağlı değildir. Hedefin de özellikleri çok önemlidir. Bu işte olasılık çok ön plandadır.
  • Eğer akut dozun üzerinde doz alınmışsa oluşabilecek etkilere deterministik etki denir.
  • 7 Sv’nin üzerindeki radyasyon dozu ölümcül dozdur. Bu dozun üzerinde radyasyona maruz kalan kişilerin %10’u ilk beş dakikada ölüyor. İlerleyen süreçte doz alanların %100’ü ölüyor.
  • Radyasyona maruz kaldıktan sonraki ilk birkaç hafta gizlenme evresi oluyor. İlk anda görülen bulantı, halsizlik etkiler ortadan kalkıyor. Ancak aynı etkiler bu sürenin sonunda çok daha şiddetli olarak ortaya çıkıyor.
  • En çok görülen bölgesel radyasyon hasarına Eritem deniyor yani güneş yanığı. Bronzlaşma dediğimiz olay kozmik ışınlardan kaynaklanan yanıklardır. Dolayısıyla güneşlenme düpedüz radyasyon yanığıdır. Bu yanıklar güneşlendikten hemen sonra değil, bir süre sonra oluşmaya, orta çıkmaya başlıyor. Bunun sebebi de radyasyonun içten dışa doğru yakmasıdır. Işın vücuda işlediğinde önce içteki hücrelerin yapısını bozuyor. Bu bozulma içeriden dışarıya doğru yavaş yavaş ilerliyor.
  • Nekroz ise radyasyon yanıklarının en kötüsüdür. Doku ölümü olarak özetleniyor. Ölen doku (parmak, el vb.) kesilip atılıyor.
  • Radyasyonla ilgili en büyük dezavantaj, radyasyonun hiçbir duyu organıyla hissedilemiyor oluşudur.
  • Uzaya gönderdiğimiz uydularda nükleer piller kullanılıyor. İşte bu pillerin ömürleri bitince uydunun da ömrü bitiyor. Bu teknoloji, nükleer enerjinin barışçıl kullanımının en güzel örneklerinden birisidir.
  • Duman dedektörleri, radyoaktif cihazlardır. Atıkları ise radyoaktif atıklardır.
  • Dünya’da meydana gelen en büyük 20 radyasyon kazasından biri 1998 yılında ülkemizde İstanbul İkitelli’de bir hurdacıda yaşandı. Üç adet Kobalt-60 radyoaktif kaynağının kullanım ömrü dolduktan sonra içerisinde konulduğu konteynerler parçalanmaya çalışıldı. Bu özel konteynerlere domuz deniyor. Hurdacıların bir şekilde ele geçirdiği bu üç domuz kaynakla parçalanmaya çalışılıyor. Aynı aileden 13 kişi hastaneye kaldırılıyor. Bir kişinin parmakları eriyor. Bir kişi ise kanser oluyor ve ölüyor. Söz konusu üç kaynaktan bir tanesi ise hala kayıp.
  • Brezilya’da bir hurdacı 100 gr. toz halinde radyoaktif madde buluyor. Bu maddenin göz alıcı rengi sayesinde (çelenkov mavisi) insanlar tarafından taşınıyor ve bütün bir yerleşim birimine dağılıyor.
  • Meksika’da yine bir hurdacı, 1 mm. çapında 6000 adet kobalt-60 kapsülünü içeren bir domuz alıyor. Bu domuzun hurdacı tarafından parçalanması sonucunda söz konusu radyoaktif kapsüller etrafa saçılıyor. Radyoaktif kapsüllerle kontamine olan metal hurdalarından inşaat demiri ve masa sandalye kaidesi üretiliyor. Bu malların yüklü olduğu kamyonlardan bir tanesi yolunu kaybedip bir araştırma laboratuvarının yakınına geldiğinde alarmlar ötmeye başlıyor ve olayın boyutları anlaşılıyor. İnşaat demirleriyle yapılan evler yıkılıyor. İnşaat işçilerinden dört tanesi kemik kanserinden ölüyor.
  • Radyasyon, ışık hızıyla hareket ediyor.
  • Bir radyoaktif elementin kendine özgü iki özelliği vardır: enerjisi ve yarı ömrü.

İşte yedi sayfadan derleyip toparladığım bilgiler bunlar. Umarım içerisinde işinize yaracak bilgiler vardır. Bu arada Radyasyondan Korunma Derneği’nin bir de internet sayfası var tabiki: http://www.trkd.org.tr

IMG-20160329-WA0004

Hüzne Boğ Beni

fullyGüzel şeyler de oluyor arada. Mesela İlkan Abi evlendi geçen hafta. Aslında bununla ilgili uzun bir yazı hazırlamıştım ama vazgeçtim yayımlamaktan. Ama elbette, İlkan Abi’nin mutluluğunu paylaşmazsam olmazdı. Ona ve ailesine, mutlu bir hayat diliyorum. Umarım mutlulukları kesintisiz olur. Umarım, küçük bir kızın kaleminden çıkan birkaç basit çizgi, onlar için muazzam bir aile tablosuna dönüşür.

“Başını kaldırıp gökyüzüne baktıysan, bu gece de beni bulacaksın aşkım.” Ellerim titriyor ceplerimde bile. Sesini son duyduğumdan beri kaç saat geçti ki? Kaç gün ya da ay? Her ay işler daha da ters gidiyor. Her şey daha da zorlaşıyor. Bak mesela geçen dolunay neler konuşmuştuk, oysa şimdiki çaresizliğime bak. Çözümsüzlüğün ortasındayım. Herkes bir tavsiye veriyor, sesler yükseliyor. Aslında büyük bir sessizlik eşlik ediyor içimde bana. Yalnızlık. Soğuk bir mermerle dertleşiyorum. Eh, biraz da ürkütüyor burası yalan yok. Bu suskunluğun içinde korkuyorum.

Oysa sende her şey çok farklı değil mi? Susarak dinlediğin, dinliyormuş gibi yaptığın ve hatta dinlemek zorunda kaldığın onlarca saçma sapan sözden bahsetmiştin. Ben en güzel cümlelerimi senin için kurmaya çalışırken, her dolunayı senin ibadetine ayırmışken, çevreni saran tüm o gürültüye, kulaklarını dolduran o anlamsız kargaşadan ve fısıltılardan nefret ediyorum. Senle olmak için bir ay daha sabretmeye çalışmak çok yorucu. Yoruluyorum. Keşke için benle dolsa, şarkılarım, şiirlerim kulaklarından hiç eksilmese Dolunay. Bu beni hiç yormazdı.

Bir ay daha beklemek gerekecek şimdi. Güzel yüzüne bir kere daha bakabilmek için bir ay daha sabretmek gerekecek. Hangi dertlerim biter, hangi üzüntülerim diner bilmiyorum. Neler duyarım, neler okurum bilmiyorum. Ama yazmaktan usanmayacağım tek bir şey var: Sen ve bu çaresizliğimizin müthiş ihtişamı!

Yepyeni Blue Jean

bluejean-kapakYıllar önce Blue Jean okurduk sevgili okur. Lisenin hazırlık sınıfıydı. O zamanlar Sivrihisar‘da internete bağlanmak, internete erişmek, aslında büyük şehirler haricinde tüm ülkede olduğu gibi, çok zordu. İlçedeki internet kafelerde internet yoktu, Counter Strike vardı sadece. Komşunun evinde çift çanak uydu anteni vardı. Onlara gittikçe Viva Polska ve MTV‘yi açardım kaçak göçek. Oradan görüp duyduğum gruplarla yetinmeye çalışırdım. Sonra ilçede haftada bir gün kurulan pazarda korsan cd satan elemanlara gidip gelmeye başladım. Böylece yabancı grupları tanıma fırsatım oluyordu. Ama bu bahsettiğim kaynaklar yine de çok ciddi bir bilgi sağlamıyordu bana. Okulda benden iki üst sınıfta Onur isminde bir arkadaşla tanışmıştım. Bu arkadaş bana “Blue Jean” isimli bir dergiden bahsetti. Düşün, o zaman dergiyi Sivrihisar’da satan bir tane gazete bayi var. O da her ay iki üç tane getirirdi. Muhtemelen birini Onur alırdı. Bir diğerini kim alırdı bilmiyorum, sonuncuyu hep ben alırdım 🙂 Daha sonra Eskişehir’e taşındık. Ben yepyeni bir ortamda buldum kendimi. Blue Jean’i de üniversite yıllarıma kadar aralıksız takip ettim. Geçen bu yıllar içerisinde benim dinlediklerim giderek sertleşmeye, derginin içeriği ise giderek yumuşamaya başlamıştı.

Bu yumuşama, belki de yıllar geçtikçe türeyen pamuk şekeri gruplar, şarkıcıların yüzündendi. Blue Jean üzerine basa basa söylüyordu, biz herhangi bir tarzın değil, tüm müzik tarzlarının dergisiyiz diye. Dergi giderek pembeleşti pembeleşti ve ben artık dergiyi almayı bıraktım.

blue01Yıllar sonra benim gibi sitem eden tüm eski Blue Jean okuyucularını sevindirecek bir haber geldi: Blue Jean, içeriğinde sadece rock ve  metal müzik olan yepyeni bir ekle piyasaya çıkacaktı artık. Head Bang isimli bu ek, bir süre Blue Jean’le birlikte yayımlandı. Aradan yine zaman geçti ve bir gün Head Bang’in artık Blue Jean’den bağımsız olarak yayımlanacağını öğrendik.

Bu blogda bağımsız Head Bang sayılarının tamamıyla ilgili yazılar okudun vakti zamanında. İşte bugün de yine güzel ve gecikmiş bir haberle karşındayım sevgili okur.

Blue Jean artık yenilendi! Ocak 2016’dan itibaren dergi, hem içerik, hem boyut olarak çok ciddi bir değişikliğe gitmiş. Son zamanlarda raflarda çoğalmaya başlayan, garip adlara sahip aylık kültür edebiyat dergileri dikkatini çekmiştir muhakkak. Kafa, Kafka Okur, Ot, Fil gibi adlara sahip bu dergiler, karikatür dergisi okumayı marjinallik sanan sikik tayfaya güzel bir alternatif oldular dopdolu içerikleriyle.

blue04İşte Blue Jean’in de yeni tasarımı ve içeriğini oluştururken, bir nebze de olsa bu dergilerden yararlandığını düşünüyorum. Hem içerik, hem boyut bakımından giderek küçülen bir derginin geriye dönüşü ancak böylesine kocaman ve dopdolu olabilirdi! 70 sayfalık bu ilk geri dönüş sayısının konsepti tabiki Star Wars olmuş. Ancak dergide sadece Star Wars değil, diğer pek çok farklı konuda da muhteşem yazılar yer alıyor. 70 sayfada tam 36 yazarın emeği var. İlüstrasyonlar çok çok başarılı olmuş.

Dergide en sevdiğim yazı, Elif Key‘in “Hayaller Rihanna” isimli yazısı oldu. Bu tam da benim birkaç hafta önce İlkan Abi, Gizem ve Zekiye Hanım‘la Bursa’ya giderken arabada konuştuğumuz konudan bahsediyordu: O Ses Türkiye‘deki samimiyetsizlikten. İçeriğinden bahsetmeyeyim ki merak edip dergiyi alın.

Dergi bu sayısında konsept olarak, bu zamana kadar Star Wars hakkında okuduğum en kapsamlı “süreli yayın”. Bunda hiç şüphe yok. Bir sonraki sayıda konsept ne olacak ve yine yazarların yarısından çoğu bu konuda neler yazacak merak ediyorum.

blue03Dergide çok merak ettiğim bir diğer yazı ise Paris’teki Bataclan katliamından sağ kurtulanlar arasındaki tek Türk’ün başına gelenleri anlattığı yazı oldu.

Yeni Blue Jean’de müzik bolca var, sinema var, edebiyat var, eleştiri var, bilgisayar oyunları var, mekan tavsiyesi var… Muhakkak size göre bir içerik var yani. Derginin sevindiren güzel bir yanı Çağlan Tekil‘in blue05hazırladığı Plak köşesi. Bu arada unutmadan dergide yazar olarak yer alan ve ilgimi çeken bazı isimleri yazayım: Çağlan Tekil, Doğu Yücel, Çizenbayan, Feridun Düzağaç, Elif Key, Tuna Kiremitçi, Yekta Kopan, Ahmet San, Kutlukhan Kutlu, Genç Osman Yavaş ve Güven Erkin Erkal.

Blue Jean, bu yepyeni içeriğiyle kesinlikle beni mest etti. Emeği geçen tüm yazarlara bir kere daha teşekkür ederim bir okuyucu olarak. Aylık olarak takip ettiğim dergilere bir yenisini eklemekten mutluluk duyuyorum 🙂

blue02

2015 Yılımın Özeti

Yılda bir kere yazdığım, blogdaki en uzun soluklu serilerden, aslında yazmayı da çok sevdiğim bir yazıyla daha karşındayım sevgili okur. 2015 yılı bakalım nasıl bir yılmış, neler yapmışım, hep birlikte okuyalım, gülelim, ibret alalım, bir sonraki yıla hedefler koyalım kendimize.

Geçen yıl yazdığım değerlendirme yazısından hatırladım. 2014 yılı askerlik dolayısıyla blogun yerlerde süründüğü bir yılmış. 2015’te bu durumu biraz kırıp, blogu yeniden ayağa kaldırmak için uğraştım durdum. Bu çaba, reyting kasmaktan ziyade içeriği daha kaliteli ve sürekli hale getirmek içindi. Ama iş yoğunluğundan ve başka projelerden dolayı bloga yine hak ettiği önemi veremedim. Ama blogun görsel olarak daha çok zenginleştiğini söyleyebilirim. Bloga yıl içerisinde 136 tane yazı yazmışım. Blogdaki toplam yazısı sayısı ise 1350 civarına ulaşmış. Yüzlerce paragraf, binlerce sözcük, on binlerce harf…

Ocak 2015: Bu ay 9 yazı yazmışım bloga. Bu ay tek gündemimiz hava soğukluğuydu. Dairede işler yılın ilk ayı olmasına rağmen yoğundu.

Şubat 2015: Bu ay tam 17 tane yazı yazmışım ve tüm yıl boyunca en çok yazı yazdığım ay da Şubat olmuş. Okumaya devam et

Mesleğimde Üçüncü Yılım

31 Aralık 2015 itibariyle mesleğimde ve Bilecik‘teki üçüncü yılım da dolmuş oldu sevgili okur. Şu yazıyı yazalı tam bir yıl olmuş. Zaman ne çabuk geçiyor; hayatım, sen olmadan nasıl da tükeniyor sevgili okur. O yazıda anlattıklarımın üzerine bu sene çok da farklı bir şey olmamış dairede. Sular durulmuş gibi gözüküyor. Bu yıl “gerçek müslümanlığı” öğrendiğim yıl oldu dairede. Her iki anlamda da. Çalışmakla çalışmamak arasındaki ince çizgiyi de gördüm. Şimdi elim gitmiyor buradan ince ince giydirmeye, komik duruma düşmeye de lüzum yok.

Şubemiz yine aynı personel sıkıntısını yaşıyor. İlkan Abi‘yle yetişemiyoruz artık işlerimize. Bazı günler neredeyse bir alt kata inmeden çalışıyorum 🙂 Güne bilgisayarı açarak başlıyorum. Ondan sonra bir işi kenara bırakıp bir diğerine ortadan dalmak zorunda kalıyorum. Bu yılın ortasından itibaren öğle yemeği yemeyi de bıraktım. Öğle aralarında oturup dinlenmek, müzik falan dinlemek inan daha faydalı oluyor. Hazır yemek demişken, evet öğle yemeği halen Bilecik’te büyük sorun. Kurumumuzda yemek çıkmıyor.

Bu yıl Bakanlığın hayatımıza soktuğu en önemli şey herhalde E-Denetim uygulaması ve buna bağlı olarak çalışan “Risk Bazlı Denetim Uygulaması” olmuştur. Benim istisnasız her gün bir şekilde üzerinde çalıştığım bir yazılım bu. İş yükü olarak her sene ambalaj bildirimlerinden korkardık. Bu sene ise “Kirlenmiş Sahalar Bilgi Sistemi” evrak kayıt birimini adeta kilitledi. Bu işlerin altında da sağ olsun İlkan Abi kalktı. Yaz aylarında İl Müdürlüğü için ilk defa bir tanıtım kitapçığı hazırladık. Baskı boya işleriyle epey uğraştım bu sene. Yıl sonunda da bir ajanda tasarımı yaptım. Bakalım yılın ilk günlerinde belli olacak akıbeti.

Meslek hayatımda ilk defa tehdit edildim. Benim için can sıkıcı bir tecrübeydi. Ama tecrübe tecrübedir. Tecrübe kazandığım bir diğer konu ise sunum yapmak oldu. Bu sene farklı ortamlarda, farklı kişilerde, bambaşka konularda sunumlar yaptım. Sürekli uğraştığımız mevzuat işlerinden sıkıldığımda bu sunumlar çok daha eğlenceli oluyor benim için.

Meslek hayatımdaki bir ilk ise hizmet içi bir eğitim için yurt dışına, Hırvatistan’a gitme fırsatı bulmam oldu. Bu kısıtlı fakat güzel bir fırsattı.

Meslek içi eğitimler yılın son iki ayına sıkıştırıldığından Kasım ayının sonu ve Aralık ayının başı Antalya’da geçti. Üç dört günlük dönemler halinde bu şehre gittik geldik. İlkan Abi’yle yolculuk güzel oluyor. Eğitimlerin diğer bir güzelliği ise Şube Müdürümüz Talat Bey‘in de bize eşlik etmesi oldu. Ayrıca İl Müdürlüğü’nde AutoCad eğitimi düzenlendi. Bu eğitim sayesinde AutoCad’i epey bir hatırlamış oldum.

bursaBu yıl içerisinde iki defa Bursa‘ya gittik denetim çalıştayı için. İlk çalıştayda kalabalıktık biraz. İkinci çalıştay ise daha sınırlı oldu. İkisi de kendine göre güzeldi.

olduBu yıl, yukarıda da bahsettiğim üzere, çok çalıştığım, çok yorulduğum ama çok da rutin bir yıldı. Dikkate değer tek gelişme yıl sonuna doğru aldığım bir ödül oldu. İl Müdürlüğünde bir oylama yaptılar. Herkesten üç isim yazması istendi. Oylama sonucunda üç isim belirlendi. Bu üç isimden birisi de ben oldum. Bana şu yandaki ödülü verdiler sağ olsunlar. Buna benzer bir ödülü askere gitmeden önce de alacaktım aslında. Şube arkadaşlarım beni seçmişti. Ama o zaman ki idare, o dönemde aday memur olduğum için vermeye layık bulmamıştı beni. Değişik durumlardı.

Nazar değmesin, çok uzun süredir odam değişmiyor. Oda arkadaşlarım hala İlkan Abi, Canan Abla ve Zekiye Abla. Bu sene de umarım herhangi bir değişikliğe maruz kalmayız. Giden gelen olmaz umarım. Değişiklik demişken, Canan Abla eş durumundan aylardır tayin bekliyor. Onun durumu bakalım ne olacak.

Biz hala her gün Eskişehir’den gidip gelmeye devam ediyoruz. Aramıza yeni bir arkadaş daha katıldı: Çağrı. 30 Aralık 2014’te Hasan Hüseyin’le yolda mahsur kalmıştık. Bu sene de aynı tarihte, 30 Aralık 2015’te Hasan Hüseyin, Çağrı ve Hasan Abi aynı yolda mahsur kalmışlar. Ben yoktum. Neden? Çünkü yılın son haftası yıllık izne ayrıldım.

Bakanlık inatla Çevre Mühendisi atamamaya devam ediyor. Başka branşlardan alınan personeller de şehircilik kısmına alınıyor. Bir de Bakanlığın ayrılması durumu var. Gizem ve İlkan Abi, ayrılma olması durumunda Şehircilik kısmında kalacaklar. Belki 2016’da, üç sene sonra nihayet birkaç yeni arkadaş daha katılır aramıza. En azından bizim şubeye bir Çevre Mühendisi daha katılır. Ve ben umarım seneye bu yazıyı Eskişehir’de çalışıyorken yazarım. Mesleğimdeki üçüncü yılın da dolmasının en büyük avantajı bu: tayin isteyebilecek duruma gelmek. Hayat bu. Ne göstereceğini bilemeyiz ki…

Yine Bir Antalya

Yol hikayeleri anlatmaya bayılıyorum. Toprak Kirliliği Eğitimi’nin, aslında tüm bu eğitimlerin, mesleki katkılarını bir kenara bırakırsam, bana olan sosyal katkılarını asla azımsamadım. Sosyalleşmek kavramını hiçbir zaman ortalıkta dolaşıp, insanların muhabbetine burnumu sokmak olarak düşünmedim. En çok konuşan grubun bir parçası olmayı hiçbir zaman tercih etmedim. Benim tercihim ve yapmaya çalıştığım şey, tüm kızları etrafında toplayan o oğlanın da, erkeklerin pervane olduğu o kızın da o anda ne düşündüğünü, nasıl hissettiğini anlamaya çalışmak oldu. Mühendisliğin her türlüsü keyifli. Ama adına sosyal mühendislik denen şu yeni olgu, bana apayrı bir keyif veriyor. Kitaplardan, kurslardan “beden dili eğitimi”, “liderlik eğitimi”, “takım çalışması yönetimi”, “süpersonik kariyer planlaması eğitimi” kapmaya çalışan ve yaldız kabartmalı A4 sertifikasını CV’sinin en önüne koyanlardan farklı olarak, ben kendi tecrübelerimi, kendi gözlemlerimi kullanarak oluşturmaya çalışırım. Bu ancak çok fazla insanı gözlemleyerek yapabileceğim bir şey. Bazen tamamen farklı insanları gözlemlemek çok yorucu olabiliyor. Bence gözlem yapmanın en ideal yolu, elinizde tek bir payda etrafında toplanmış farklı bireylerden oluşan bir küme olmasıdır. Aynı işi yapan ya da aynı yaşta ya da aynı okuldan mezun bireylerden oluşan bir küme, bana kişiler üzerinden birkaç bakışla elde edebileceğim çok fazla detay sunuyor.

Çarşamba sabahı Bilecik’ten saat 08.00’de İlkan Abi’nin arabasıyla yola çıktık. İlkan Abi, Talat Bey ve benden oluşan ekibimiz, gayet keyifli bir yolculuğa başlamıştı. Ancak henüz Bozüyük’e gelmeden peşimiz sıra telefonlar gelmeye başladı. İşte bu telefonlar da yol boyu muhabbetimizin konusu oldu durdu. İlkan Abi’nin stabil şoförlüğüne hayranım. Riske girmeyen ve rahatına düşkün bir sürücüdür kendisi. Aslında gideceğimiz rotaya daha uygun ve mesafe olarak daha kısa olmasına rağmen, bozuk ve tek şeritli olması yüzünden Isparta-Antalya yolunu kullanmak istemedi. Bunun yerine daha rahat ve çift şeritli ancak mesafe olarak daha ters bir yol olan Burdur-Antalya yolunu tercih etti. Bizde şoförün işine karışılmaz biliyorsun. Yolda sırayla Talat Bey ve ben uyuduk. Aslında benimki pek uyumak da sayılmaz desem de İlkan Abi horladığımı iddia etti. Onun böyle iddiaları vardır.

s-30328fdd2e4c8b73648fed02d29688a192fdc3c0Yandex’in navigasyonu harika sevgili okur. Kullanmadıysan bir dene. Herhalde Rus menşeili olduğudan, Antalya’daki tüm oteller kayıtlı. Pek çok hedefe yalnızca işletme adı yazarak ulaşabiliyorsunuz. Üstelik yazılım kullandığınız yola göre ilk başta belirlediği rotayı güncelleyip size sesli olarak daha kısa bir rotadan gitmek isteyip istemediğinizi soruyor ve sesli olarak yanıtlayabiliyorsunuz.

Afyon’daki molada yediğim devasa su böreği diliminden bahsetmeden devam ediyorum. Saat 15:30’da otele vardık: Kervansaray Lara Hotel. Devasa bir yer. Bilecik’e yaptıkları Kongre Merkezi kadar kongre salonları var adamların. Kapıdan girip kayıt yaptırdık. O ana kadar organizasyonla ilgili her şey kusursuzdu. Ancak biz oda anahtarımızı beklerken “anahtarların daha sonra verileceği, odaların hazırlanmakta olduğu” bilgisini aldık organizasyon firmasından. Yol yorgunu olduğumuzdan bir şeyler atıştırmak üzere ayrıldık lobiden. Ancak saat 17.30’a kadar beklemek durumunda kaldık. Biz de dahil pek çok katılımcı odalarına o saatte girebildiler.

7244-8455-4042-2751-7153-

Akşam yemeğinde Bakanlıkta çalışan bir hanımla tanıştık İlkan Abi’yle. Yemekten sonra da lobiye Ersil’in yanına geçtik. Uzun süredir görüşemiyorduk. Epey muhabbet ettik. Sonradan Talat Bey’de geldi katıldı bize.

Okumaya devam et

Otel Hikayeleri Serisi: Başlangıç

548e9e90f3220Merhaba sevgili okur, Antalya’da Club Hotel Sera Deluxe’dayım. Pazar günü öğlene doğru Eskişehir’den Bozüyük’e geçtim. Burada İlkan Abi ve İl Müdürünü beklemeye başladım. Antalya’ya beraber gidecektik. Çok beklemeden geldiler. Birlikte yola çıktık. Afyon’da Afium’da bir mola verdik. Afium’da Ahmet’le karşılaştık çok uzun süre sonra. Ahmet’le biraz muhabbet edip ayrıldık. İlkan Abi’yle yemek yedik. Bir de kahve içip yola devam ettik. Hava karardığında Isparta’da bir mola daha verdik. Sonrasında yola devam ettik ve müthiş bir krallık yaparak bana otelime kadar eşlik ettiler. Daha sonra da kendi eğitimlerinin olduğu otele geçtiler.

548ae3051dcb0

Buraya gelmeden önce otel hakkında kötü yorumlar duymuştum. Ancak lobisine girdiğim otel, hiç de anlatılanlara benzemiyordu. O kadar abartılı bir şekilde dekor edilmişti ki anlatamam! Lobide otelin misafirlerin kaynaklı bir kalabalık vardı. Ancak hemen her duvarı kaplayan aynalar da en az bu kalabalık kadar başımı döndürdü. Bu aynaların istisnasız her biri altın rengi varaklara sahipti. Yerden tavana kadar uzanan yeşil ve beyaz mermerlerle kaplı kolonlar yönünüzü kaybetmenizi sağlıyor. Bir köşede duran kuyruklu piyanoya baktım iç geçirip. Niye iç geçirdim onu da anlamadım gerçi. Acıkmış olduğumdan hemen otelin restoranına çıktım ve başım bir kere daha döndü. Tavanda beyaz ve pembe/mor ışıklarla oluşturulan hoş bir aydınlatma sistemine ilave olarak, abartılı avizelerin ışıltısı eklenmişti. Burada da kolonların tamamı yeşil ve beyaz rengi mermerlerle kaplanmıştı. İnsanların kalabalığına aldırış etmeden, salonun diğer ucunu görmeye çalıştığımda kendimi bir balo salonundaymış, hani o dönem filmlerinde olanlardan, gibi hissettim. Dedim ki herhalde abartıyorum, ben daha sormadan şube müdürüm de beni onayladı. Otel önceden kumarhane olarak kullanılıyormuş. İki tip oda var. Ana binadaki yeni odalar deniz manzaralı ve geniş odalar. Eski binada yer alan odalar ise tamamen yemyeşil kaplı, Talat Bey‘in tabiriyle kendinizi Arap Şeyhi hissetmenizi sağlayacak bir mimariyle döşenmişler.

548c1650b135a

Bugüne kadar hemen hemen hiçbir otelde karşılaşmadığım kadar yabancı misafirle karşılaştım otelde. Sanki gerilmişçesine pürüzsüz tenleri, saçları sarıdan da öte, beyaz bile denebilecek kadar açık renkli, incecik el parmaklarının ucunda bir bonibon gibi duran pembe, kırmızı renk ojeleriyle dikkati hemen çeken pek çok misafir vardı sağda solda. Bana kızmayın, gülmeyin. Ben sadece gördüklerimi betimliyorum.

Otelin bu abartı süsleri, varaklı aynaları, mermer dekorları, duvarlardaki ışık oyunları, tüm bu renk ve insan curcunası beni burada her gün için bir kısa öykü yazmaya teşvik etti. Kaldığım oda şansıma iyi denk geldi. Odanın içerisinde iki ayrı oda var. Çift kişilik yatak daha geniş olan ve televizyonun da olduğu odada. Diğer tek kişilik yatak ise daha küçük bir odada yer alıyor. Bu arada Eskişehir İl Müdürlüğü’nden yakın dostum ve abim Halil Bey‘le kalacağız. Taa 2008’den beri süregelen bir dostluğumuz var kendisiyle.

Yemekten sonra acayip yorulmuş olduğumdan hemen odama çıktım. Odalarda internet olmadığı için biraz tv izleyip uyudum.

Gece aniden kapının vurulduğunu duydum. Bozuk bir Türkçe “İçeride kimse var mı? Yardım eder misiniz?” diye fısıldıyordu diğer tarafta. Aklıma yıllar önce bizim kurumun misafirhanesinde yaşadığım olay geldi. Biraz da korkarak kapıyı açtım. Kat arası ışığıyla yüzünü seçemedim ama kısa küt saçlı bir kadına benziyordu kapıdaki. Bana yardım eder misiniz, diye yineledi. “Problem nedir?” diye sordum şaşkınlıkla. Problem odamdaki adamlar, diye yanıtladı. “Problem” sözcüğündeki baskın telaffuzdan anladım ki bu kadın Rus. Doğru ya, otelde çok fazla vardı zaten. “Adamlar kimler, ne istiyorlar sizden?” diye sordum. Kadın bu sefer öfkeyle “Çekilecek misin önümden yoksa gideyim mi öldürsünler beni?” diye söylendi. “Öldürmek mi dedi bu?” diye dona kaldım. Rusların sarhoş olduklarında kontrollerini kaybettiklerini bilirdim, ama öldürmek? Kadının parmağında parlayan tek taş yüzüğü seçtim o anda. Kenara çekildim, odama girdi. Sanki bir şey arıyormuş gibi doğruca yattığım odadaki çekmeceleri karıştırdı. Boş olduklarını görünce rahatlamış bir şekilde yatağımın üzerine oturdu. Odanın karşısında diğer bir kapı görünce korkuyla sordu: “Orada ne var?” Bir şey yok, boş oda orası, dedim. Arkadaşım yarın Eskişehir’den, şey, başka bir yerden gelecek, o kalacak, dedim. “O zaman ben bu gece burada kalabilir miyim?” diye sordu. “Bilir miyim” sözcüğünde yine o  Rus aksanını hissettim. Komikti aslında. Neden bilmiyorum, o anda, “Olur” çıkıverdi ağzımdan.

Şimdi kadını, odanın ışığında daha net görebiliyordum. Sarı renk saçlarını küt kestirmiş. Arkadan baksanız erkek bile sanarsınız. Üzerinde dizleri kesik bir kot pantolon ve birer de çizme vardı. Gömleğinin üzerinden, boyundaki dövme belli belirsiz görülüyordu. Burnunda minik bir hızma vardı. Sol kulağında tek bir küpe, simsiyah bir melek kanadı küpesi vardı. Bunu hep görüyordum da bu kadar yakışanını hiç görmemiştim. Benim onu dikkatle süzdüğümü fark edince “Benim adım ….” dedi. “Pardon ne?” diye üsteledim. “Adım …” dedi. “Anlamıyorum adın ne?” diye soracakken nihayet, yavaş yavaş yayılan bir acıyla kendimi yerde buldum. Odaya giren birileri olduğunu hissettim. Duyduğum son sözler “Bulduk. Masadan ayrılmış. Üst katta…” oldu. Ama o kadar. Sonrası karanlık.

Sabah alarm çaldığında hemen yataktan fırladım. Saat sekiz buçuktu. Neredeyse deliksiz uyumuştum ve yataktaydım. Kapım kapalıydı. Hemen geceyi hatırlayıp yavaşça kapıyı açtım. Diğer odanın kapısı da açıktı. İçeride yatağın yanında yerde, bir çift terlik duruyordu. Gardrobun içerisinde yerleştirilmiş kıyafetleri gördüm. Yerde boş duran bir de valiz vardı. Tuvalete baktım. Lavabonun üzerine itinayla yerleştirilmiş diş macunu ve parfümü gördüm. Hatta banyo bile kullanılmıştı. Korkuyla oda arkadaşımı aradım: “Halil abi nerdesin geldin mi otele?” “Evet Mesutcum, gece çok geç geldim. Sana baktım dayak yemiş gibi deliksiz yatıyordun, hiç uyandırmadım seni. Haydi gel, kahvaltıya geç kalma.”

DCIM100GOPRO

Tüm Zamanların En İyi Beş Metal Albümü

bangBir süredir blogdaki bazı yazılarda Headbang dergisinin Mart-Nisan 2015 özel sayısında yayımlanan “Tüm zamanlarından en iyi 100 metal albümü” listesine atıflar yapıyorum. Bugün aklıma geldi. Lan bari bu listenin bir kısmını My Resort okuyucularıyla paylaşayım da eğer almayan varsa Headbang’in bu muhteşem koleksiyon sayısını almadığı için pişman olsun.

04

Örneğin Alper Demirci’nin listesi

Elbette yıllardır bu tür “en iyi albüm” listelerini pek çok farklı dergide ve internet sitesinde gördük, okuduk. Bu listelerin çoğunluğu yabancı kaynaklardan derlenmişti. Ya da dünyaca ünlü bazı metal müzik dergilerinin yazarları tarafından belirleniyordu. Bu açıdan Headbang’in hazırladığı bu liste, tamamen yerli kaynaklarla hazırlanan ilk liste oluyor muhtemelen 🙂

Listede 100 tane albüm var. Bir birinden farklı tarzlara sahip onlarca albüm… Albüm listesi oluşturulurken Türkiye’deki metal müzik piyasasından pek çok ismin görüşü alınmış. Herkes kendi en iyi 20 albüm listesini yazmış. Burada ismen ve şahsen tanıdığımız insanların en iyi albüm listelerini görmek ve okumak gayet keyifliydi. Bu sayede kişilerin tarzlarını da anlayabildim. Nihayetinde ortaya çıkan listede sadece albüm adlarını vermek yerine her albümle ilgili ufak bir de kritik yazılmış.

Elbette derginin ya da listenin tamamına burada yer vermeyeceğim. Sevdiğim ve seçtiğim albümler ile en iyi beş albümden bahsedeceğim.

Linkin Park’ın Hybrid Theory albümü 47. sırada kendine yer bulmuş. Kendi adıma ben Meteora’yı daha çok severdim. Ancak Hybrid Theory’de sadece In The End için bile dinlenebilecek güzel bir albümdür. Hybrid Theory için Sadi Tirak’ın yazdığı kritiği okuyun.

01

Okumaya devam et

In Flames Plakları Koleksiyonum

infdisco01 Şu yazıda anlattığım İstanbul seyahatimin en önemli getirilerinden birisi de In Flames koleksiyonuma çok ciddi parçalar kazandırması oldu şüphesiz. In Flames albümlerini bulabildiğim her formatta topluyorum. CD formatında eksiğim kalmadı (elbette ki en son albümü saymıyorum). Plak formatında ise taa şu yazıdan beri heyecanla beklediğim şey gerçekleşti ve yeniden basılıp Türkiye’ye gelen tüm In Flames plaklarına nihayet sahip oldum 🙂

Aldığım ilk In Flames plağım Sounds Of A Playground Fading olmuştu. Yıllar önce, 2012’de almıştım bu plağı. Henüz çalışmıyordum bile. Gatefold, double LP ve clear vinyl olarak basılan bu nadide eser arşivime girdiğinde sevinçten çıldırmıştım. Bu albüm yeni dönem In Flames’in kaydettiği en iyi albümdür. Bunun üstüne bir albüm daha yaptılar ama olmadı. Bu albümdeki çizgiyi yakalayamadı. Fear Is The Weakness ve Where The Dead Ships Dwell isimli parçalar albümde en sevdiklerim.

Aldığım bir sonraki In Flames plakları ise Whoracle ve The Jester Race albümleri oldu. Bu albümler, In Flames’in ilk dönem albümleri ve yıllar önce çok sınırlı sayıda olarak plak formatında basılmış. Ancak bu albümler basıldığında ben daha ilkokul 2. sınıfta olduğum için bırak elde etmeyi, grubu dinleme imkanım bile yoktu 🙂 Yıllar sonra bu albümler yeniden plak formatında basılınca benim gibi fanlara gündoğdu ve Hammer Müzik sayesinde bu başyapıtları olabilecek en iyi formatta, plak formatında arşivlerimize kattık.  The Jester Race ve Whoracle, sadece In Flames’in değil, melodik death metal tarihinin de en iyi albümleri arasında gösterilmektedir. Bu albümleri aldığımı müjdelediğim şu yazımda bir de hedef koymuşum kendime: “Bir sonraki hedefim ise Colony, Clayman ve Come Clarity albümlerini arşivime katmak olacak.”

plak1 Kendime koyduğum bu hedeften sonra nihayet beklediğim fırsat geldi ve İstanbul’a bir eğitim için dört günlüğüne gitme şansı doğdu 🙂 İşte bu şansı da Akmar Pasajı‘nda, Hammer Müzik‘te değerlendirdim sevgili okur. In Flames’in Colony (1999), Clayman (2000), Reroute The Remain (2002) ve Soundtrack To Your Escape (2004) albümlerini plak formatında aldım. İlkan abi ve ÇŞB’nin katkılarıyla tam dört albümü daha arşivime katmış oldum. Bu dördü içinde en sevdiklerim Clayman ve Colony. Ancak Reroute The Remain ve Soundtrack To Your Escape de orta dönem In Flames’in ilk albümleri oldukları için çok önemli albümler. R2R, Trigger şaheserini barındıran albüm mesela. Albümler, orijinal albüm kapaklarıyla basılmış. Ne yazık k, bu plaklar da gatefold değil. İçerisinden çıkan kartonette, albümlerin cd formatındaki kartonetlerinde yer alan içeriğin tamamı yer alıyor.

colonyColony (1999), efsane beşlinin kaydettiği albümlerden. Albümde en sevdiğim parçalar Embody The Invisible, Ordinary Story ve Resin. Özellikle Resin, karanlık Bilecik gecelerimin soundtracklerinden birisidir.

claymanClayman (2000), dinlediğim ilk In Flames albümüdür. Albümün açılış şarkısı Bullet Ride da muhtemelen ilk dinlediğim In Flames parçasıdır. Sahip olduğum ilk In Flames albümü de Clayman (kaset formatında) albümüdür. Yani neresinden tutarsan tut sevgili okur, diskografideki benim için en önemli albümlerden biridir. Albümdeki tüm şarkıları ve trafiklerini ezbere biliyorum. Albümdeki tüm şarkılar hittir, ancak benim favorim Swim‘dir. Saygılar 🙂

plak2

rerouteReroute The Remain (2002) yılında çıktığında muhtemelen grubun hayranları büyük şoka uğramıştı. Çünkü grubun soundu çok ciddi değişiklikler geçirmiş bu albümde. Bir kere clean vokal kullanmaya başladı grup. İlginç bir istatistik daha vereyim, bu albüm muhtemelen grubun en çok dinlediğim albümüdür. Hatta bir yıl boyunca aralıksız dinlediğim albümüdür. Lise 3 süresince telefonumda bu albüm vardı ve evden çıkıp okula gidene, okuldan çıkıp eve gidene kadar hep bu albümü dinledim. Bu da ezbere bildiğim albümlerden biridir.

styeSoundtrack To Your Escape (2004), diğer üçü arasında en az sevdiğim albümdür. Plak formatında almayı açıkçası çok düşünmüyordum ancak görünce dayanamadım 🙂 Superhero Of The Computer Age, Dial 595-Escape ve My Sweet Shadow albümdeki favorilerim.

Şu an elimdeki In Flames plağı sayısı 7 oldu. Almayı istediğim ve beklediğim albümler Come Clarity ve Subterrenean kaldı. Bunları da çıktıklarında alacağım.

Bu albümleri edinmemde katkısı olan, İlkan Abi’ye, ÇŞB’ye, Keyb’ye, Hammer Müzik ve Çılgın Koleksiyoncular Grubu‘na buradan selamlarımı iletiyorum.

infdisco02