Tag Archives: İlkan Bey

Gizem’in Gözünden Bir Uçak Tecrübesi

Merhaba sevgili okur, bu yazıyı sizler için Gizem hazırladı. Ben Erzurum‘la ilgili bir seyahat yazısı hazırlayınca çok heveslenmiş yazmaya. Bari demiş, ben de uçağa ilk kez binen birinin hissettiklerini yazayım, demiş. Dolayısı ile yazının bundan sonra okuyacağınız kısmı onun kaleminden çıkmıştır. Ben sadece ufak tefek düzeltmeler yaptım.

Merhaba sevgili okur.” Proofhead size hep böyle sesleniyor. Sağolsun ricamı kırmadı ve benim de bir yazımı yayımlamayı kabul etti.

Bu yazıyı okuyacak pek çok kişi gibi ben de uçağa hiç binmemiştim, geçen hafta Erzurum’a gidene kadar. Uçakla gideceğimiz belli olduktan sonra itiraf etmeliyim, uçağa binecek olmanın heyecanı, eğitimin heyecanının biraz önüne geçti. Evet, bu beklediğim ve istediğim bir eğitimdi ancak işte hep dalga geçerler ya, “uçacak olmanın heyecanı” başkaydı. İçim pıtırdadı 🙂

Uçak biletlerini internetten aldım. Alırken epey dikkat ettim. Neyse ki hallettim. Sonra tarihte bir düzeltme yapmam gerekti. Daha önce birkaç defa uçakla yolculuk etmeye çok yaklaştım ancak annem yükseklik korkusundan dolayı kesinlikle uçağa binmeyi reddettiği için hevesim kursağımda kaldı.

Erzurum yolculuğumuza Bilecik’ten hareket ederek başladık. İlkan Bey‘in arabasıyla önce Eskişehir‘e gittik. Oradan Mesut‘u aldık. Esneye esneye bindi arabaya ve yola devam ettik. Durgun ve sessiz bir yolculuk başladı ancak Ankara’ya yaklaştıkça sohbet mükemmelleşti. Yanıma aldığım şirin kitabını açtım. Ankara’da önce İlkan Bey’in evine uğradık, güzel bir yemek yedik. Sonra da metroyla AŞTİ‘ye gittik. Burada Mesut HAVAŞ‘a bineriz diye düşünüyordu ancak HAVAŞ seferlerinin belediye tarafından Ankara’da durdurulmasından dolayı BELKO AIR denilen otobüse bindik. İyiymiş bunlar da. Hem de daha ucuzlar. Benim şansıma, kesinlikle benim şansıma, AŞTİ’ye varır varmaz tam kalmak üzere olan bir otobüse bindik. Birazcık gecikseydik beki de yarım saat daha beklerdik.

Daha önce Esenboğa Havalimanı‘na birkaç kez gelmiştim. Ancak hep karşılama için. İlk defa yolcu ben olacaktım. Yolculuk öncesinde uçak kazalarını araştırdım durdum internette. Biliyorum komik. Ancak ne bileyim işte kendimce gerilimi tırmandırmak istiyordum 🙂 İnternette okudum da okudum. Acaba nasıl olur diye düşünüyordum hep. Neyse ki yalnız başıma değildim.

ucakselfGittik, check in‘e girdik, oturacağımız koltukları seçecektik. Görevliye aynı kurumda çalıştığımızı söyledik. Yanyana koltuk istedik ama görevli üzgün olduğunu ve uçakta hiç yan yana koltuk kalmadığını söyledi. Koltuklarımız artarda ve tam orta sıradaydı. Yani tren vagonları gibi artarda oturacaktık. Uçağın kalkış saatini beklerken birkaç fotoğraf çektim. Çok özel parçam Suddenly‘i dinledim. Yavaş yavaş hava karardı ve check in’den sonra kalkış için beklediğimiz yaklaşık 45 dakikalık süre doldu. Kapı açıldı. Biz yine grup olarak bindik uçağa.

Uçağa yanaşan körüğün içinden geçtik ve kabine girdik. Uçağın içi epey kalabalıktı, koltuklar dimdikti ve arasındaki mesafe çok azdı. Bir kutunun içindeydik adeta. Herkes aceleyle yerleşmeye çalışıyordu.

IMF620140921_114108

İşte bizim ekibimiz 🙂

Baktım, Mesut hepimizin önünde gidiyordu. Sonra İlkan Bey, sonra Sinem ve en son sırada, uçağın da en son koltuğunda ben vardım. Şansımı bir deneyeyim istedim. Yanımda oturab beye acaba arkadaşımla yer değiştirebilir misiniz diye sordum ve Mesut’u gösterdim. Muhtemelen en arkada oturmaktansa daha önlerde oturmayı tercih etti ve kabul etti. Mesut’a seslendim ve yanıma çağırdım. Kapının açılmasını beklerken bana demişti, eğer yanında oturacak kişi kabul ederse ben yanına otururum sorun yok, demişti. Ben orta koltukta epey daralacağım için koridor tarafına geçtim ve oturduk. Heyecanla bekliyordum. Kulaklığımı taktım yine ve müziğin sıcaklığının içime yayılmasını bekledim: Suddenly!

Mesut’u benden iyi bilirsiniz muhtemelen. Her konu hakkında fikri vardır, bunu ona söyleyince de kızar hatta, bir şey bilmiyorum der. (Proofhead’in notu: Aynen öyle, bir şey bildiğimi iddia etmiyorum. Aslında burayı silecektim ama söz verdim bir şey silmeyeceğim diye o yüzden kaldı) Neyse, ben sormadan o anlatmaya başladı. Bak dedi, şimdi hosteslerin hareketlerine bak.  Robotlaşmış bir şekilde hareketler yapıyorlar, acil çıkış kapılarını gösteriyorlar 🙂 Sonra önceki gece araştırdığım şeyleri anlattım Mesut’a. Kahkahalarla dinledi ve epey dalga geçti benimle. Sonra kendi uçak maceralarından bahsetti. Keşke cam kenarında olsaydım yeryüzünü görebilirdim diye düşündüm.

Kalkış anı geldi çattı. Uçak tam da anlattıkları gibi aniden hızlandı ve muhtemelen tekerleğin yerden kesildiği o ilk anı tam da tarif ettikleri gibi hissettim. Yanımda daha tecrübeli olan Mesut bile gayet hoşnut oldu. Ön tarafta İlkan Bey falan döndü baktı gülerek 🙂 Bu hisse aslında yabancı değilmişim. Küçükken bir kere Ranger’a binmiştim. Onda da aynen tepe noktasından başladığı noktaya dönerken bu hissiyatı yaşıyordum. Böylece bu mükemmel Erzurum yolculuğu gerçekten başlamış oldu.

Yolculuğum çok iyi geçti. Mesut’un aşağıda okuduğu bir kitap vardı: Güneş. (Proofhead’in notu: Aslında Güneş Ülkesi olacak.) Biraz o kitabı anlattırdım. Eğer bir kitabı ya da filmi merak ediyor ve fikir sahibi olmak istiyorsanız Mesut’tan anlatmasını isteyen. O ağzından tükürükler saça saça, heyecanla anlatışından sonra muhakkak okumam/izlemem gerek diye düşünürsünüz. Bu esnada ikramlar oldu. Tatlı yok mu, diye sordu bir ses. Tatlıyı da sonra yeriz caanım diye taklit yaptı Mesut.

Yolculuk topu topu bir saat sürdü zaten. Pilot anonsları da benim için bir merak konusuydu. Çünkü bunlarla da çok dalga geçiliyordu. Aynen dalga geçildiği gibi de çıktı. Bu kadar gevrek gevrek konuşan, cool bir anons daha duymamıştım. Kahkahalarla güldük buna da. İniş için alçalmaya başladığımızda yine heyecanlandım. Uçağın ilk tekerleğinin yere değdiği anda takır tukur sesler geldi, aslında daha fazla sarsılmayı bekliyordum. Kemerimi çözdüm, Mesut kızdı. Anonsu bekle dedi. Taktım geri. Hostesler gelip geçerken hep gülümsüyordu. Buna dikkat ettim özellikle. Hatunlar hep gülümsediler. Ben de hep gülümsedim, mutluydum çünkü.

Uçak tamamen durunca indik bir çırpıda. Hatta uçaktan ilk ben indim. Sonra valizleri almak için havaalanının içine geçtik. Valizler bantlar üzerinde kaymaya başladı. Ancak benim ki ortalıkta yoktu. Ufak bir tedircinlik geçiriyordum ki valizim göründü ufukta. Heh, dedim, işte şimdi tam olarak herşey sorunsuz ve mükemmel bir şekilde bitti. Hepimiz tekerlekli valizleri sürüklerken Mesut astı çantasını omzuna önden önden yürümeye başladı 🙂

Bu güzel yolculuktan sonra bir sonraki uçuşu heyecanla beklemeye başladım. Elbette ki Proofhead’e teşekkür ederim hem bana olan desteği için hem de blogunda yazımı yayınlamama izin verdiiğ için.

Evet sevgili okur, Gizem’in yazıp yolladıkları bu kadar. Ben okurken çok eğlendim şahsen. Tıpkı benim hissettiklerimi hissetmiş 🙂 Bu tip ilk tecrübe yazılarını yazmayı ben de çok seviyorum. Bu yazıda yalnızca yazım yanlışlarını düzelttim. Bir de anahtar kelimeleri seçtim.

Proofhead Erzurum’da – 1. Bölüm –

Askerden döndükten sonra hızlı bir çalışma temposu içerisinde buldum kendimi. Hızlı başlamak çok yorucu olsa da iyi de oldu aslında. İlk defa yıllık izin kullanmıştım geçenlerde, hatta şu yazımda da anlatmıştım. Yıllık izinden sonra da dört gözle beklediğim bir diğer olay da çalıştığım Bakanlığın düzenleyeceği Çevre Denetçisi Eğitimi idi. Bu mevzuat gereğince katılmamız gereken bir eğitimdi ve işe başladığımız 2013 Ocak ayından beri beklediğimiz en önemli eğitimlerden birisiydi. Ancak olmadı. Askere gitmeden önce bu eğitim bir kere düzenlendi ve sadece 1 kişilik kadro açıldı miniş ilimiz Bilecik için. Eh böyle olunca ben de bu eğitimi alamadan askere gittim. Askerdeyken ara sıra Bakanlığın sitesini de takip ediyordum ancak Bakanlık ısrarla bu eğitimi düzenlemiyordu. Adeta benim askerden gelmemi bekliyordu. Ve aynen de öyle oldu. Ben askerden geldim ve yaklaşık bir ay sonra Eğitim ve Yayın Dairesi yeni eğitimi duyurdu: Çevre Denetçi Eğitimi, 20-26 Eylül 2014, Erzurum.

Bakanlık, önceleri eğitimleri Antalya’nın sezon dışında bomboş kalan otellerinde yapardı. Ancak ben askere gittikten sonra eğitimler Erzurum, Zonguldak, Afyon gibi çeşitli illerde yapılmaya başlandı. Çevre Denetçisi Eğitimi de Erzurum’da yapılacakmış işte.

Eğitime İl Müdürlüğümüzden gidecek personeller belirlendi. Planlarımızı yaptık, uçak biletlerimizi aldık ve yola çıkma vakti geldi. 20 Eylül Cumartesi sabahı İlkan Bey geldi Bilecik’ten, beni arabasıyla aldı ve tüm ekip Ankara’ya doğru yola çıktık.

Ankara’da önce Maltepe’ye, İlkan Beylerin evine gittik. Ev muhteşem bir yerde, muhteşem bir bahçeye sahip ve muhteşem bir 90’lar havasında bir evdi. Mobilyalar, aksesuarlar, kabinli müzik seti… Her biri muazzam güzellikteydi. Sağolsunlar, İlkan Beyin ailesiyle güzel bir yemek yedik. Sonra eve çok yakın olan metro durağına gittik. Planımız AŞTi’ye gidip, Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin Esenboğa Havaalanı’na giden BELKO AIR isimli servis aracına binmekti. Çok şanslıydık. Yaklaşık 5 dakika beklediğimiz metro durağından metroya binip aşağı yukarı 15 dakikalık bir yolculuktan sonra AŞTİ’ye ulaştık ve kalkmak üzere olan BELKO AIR servisini yakaladık. Araç biz bindikten sonra hareket etti. Bu servis aracının bileti 8 TL. Galiba HAVAŞ denilen servisin ücreti çok daha fazlaymış.

Havaalanına ulaştıktan sonra vakit kaybetmeden check-in yapmak üzere Anadolu Jet’in bankosuna yanaştık. Burada check-in işlemi sorunsuz bitti ve valizlerimizi teslim ettik. Daha sonra uçağın kalkacağı kapıya doğru yürüdük. Uçak saat 19.30 idi ve yaklaşık 40 dakikalık bir süremiz vardı. Ben de bu boş vaktimi Campanella’nın Güneş Ülkesi ile değerlendireyim istedim. Değerlendirdim de, ancak bu başka bir yazının konusu olacak.

Kalkış vakti geldi ve kapıya gittik. Uçağa geçtik. Anadolu Jet’in Ankara’dan Erzurum’a günde üç dört seferi vardı ve bindiğimiz sefer tamamen doluydu. Bir sürü Erzurumlu’nun arasında biz de uçaktaki yerlerimizi aldık.

Yaklaşık 65 dakikalık bir yolculuktan sonra Erzurum Havaalanı’na indik. Eğitimle ilgili söylemeyi unuttuğum bir diğer husus ise, biz uçak biletlerini aldıktan sonra eğitimin başlangıç tarihi bir gün ötelendi. Böylece biz Erzurum’a bir gün önceden gitmiş olacaktık. Yani bize gece konaklamak için bir yer lazımdı Erzurum’da. Yardımımıza Haktan Fire yetişti ve bize Erzurum Öğretmenevi’nde o gece kalmak üzere dört kişilik yer ayarladı.

Uçaktan inip havaalanının servisine bindik. Çünkü şehir merkezi havaalanından uzak kalıyor biraz. Şansımıza, yaklaşık 15-20 dakikalık bir yolculuktan sonra Öğretmenevi’nin çok yakınına indik servisten. Önce gidip eşyalarımızı yerleştirdik. Sonra da Erzurum’da mini bir keşfe çıktık.

Erzurum’a daha önceleri Kars’a giderken hep uğrardık. Ancak ilk defa bu şekilde gezme fırsatım oldu. Neredeyse Eskişehir kadar büyük bir şehir. Çok renkli bir ana caddesi var. Sağlı sollu dükkanlar dizili. Doğu’nun başkenti derler IMF6100_9486hep, çok doğru. Şehir tıpkı Eskişehir gibi bir öğrenci kenti, gezdiğimiz saatlerde hep gençler, muhtemelen öğrenciler, vardı sokaklarda. Yemek için çok fazla alternatif var. Türlü türlü cafeler, hemen her markanın logosu, mağazası var. Kentin tam göbeğinde ise Yakutiye Medresesi mükemmel bir biçimde yer alıyor ve şehrin kopamadığı o tarihi dokuyu da temsil ediyor.

IMF6100_9526IMF6100_9513IMF6100_9520

Gece öğretmenevi’nde uyuyamadım, muhtemelen üşüttüm. Sabahı zor ettim. Sonra İlkan Bey’le kahvaltıya geçtik. Kahvaltıdan sonra ekip olarak toplanıp önce Yakutiye Medresesi’ne gittik. Erzurum tarihi boyunca hüküm sürmüş tüm devletlere ve geleneksel Erzurum kültürüne ait geniş bir koleksiyona sahip bu medrese. Ancak ülkedeki tüm müzelerde olduğu gibi, burada da korkunç pahalı hediyelik eşya standından ne yazık ki uzak durduk. Medresede epey bir foto çektim. Sonra yavaş adımlarla hemen yakında bulunan Taşhan isimli yere geçtik. Burası işte Erzurum’un o meşhur oltu taşının satıldığı en önemli merkezlerden. Eğer sizde eşşek kadar taşlarla yapılmış gümüş yüzüklere ve takılara meraklıysanız buraya bir göz atın. Tespihlerde fiyatlar 70 liradan başlıyor.

IMF6100_9461IMF620140921_114108

Taşhan’dan sonra acıktığımızı farkettik ve askerliğini Erzurum’da yapan Suat Bey’in tavsiyesiyle YE GÖR isimli cağ kebapçısına gittik. Tüm cağ kebapçılarda olduğu gibi burada da masaya oturur oturmaz tabaklarımıza birer şiş koydular. Gerçekten çok iyiydi yediğimiz kebap. Kebaptan sonra yediğimiz kadayıf dolması isimli tatlıyı ise hiç sevmedim. Bir gün karşınıza çıkarsa boşuna para vermeyin bu tatlıya. Cağ kebabın işe şişi 7 lira. Tadın, gerçekten değer ama.

Renaissance Polat Erzurum Hotel

Yemekten sonra bu sefer de adını halen doğru söylediğimden emin olmadığım, Müceldili Konağı isimli kafeye gittik. Burada da biraz oturduktan sonra tekrar Öğretmenevi’ne dönük. Öğretmenevi’nde odaları boşaltma saati saat 10.00 olduğu için eşyalarımız emanetteydi. Eşyaşları alıp bir taksiciyle bizi kalacağımız Polat Renaissance Otel’e götürmesi için 30 TL’ye anlaştık. Erzurum şehir merkezinin dışında kalan otele gelmemiz yaklaşık 5 dakika sürdü. Taksici 5 lirayı geri verdi bu fazla diye.

Otele girdik. Otel Mariott grubuna ait. 2011 Universiade Kış Olimpiyatları esnasında yoğunlukla kullanılmış. Halen de atletizm takımları tarafından kamp için kullanılıyor. Otele kayıt yaptırıp İlkan Bey’le kalacağımız odaya çıktık. Sonra aşağı indim ve lobide Elvan Abeylegesse’yi gördüm. Kampa gelmiş o da herhalde.

O gün lobide bomboş oturmanın doyasıya keyfine vardık. Gece odaya çıktığımda hemen duşa girdim. Duştan çıkıp uyumak için uzandığımda ise üşüdüğümü farkettim. Evet, korktuğum başıma gelmişti ve hasta olmuştum.

Devamı gelecek…

IMF61. gün

Eğitimin ilk günü.

Proofhead Bolu Yedigöller’de!

1 Mayıs resmi tatilini değerlendirmenin en güzel yollarından birisi piknik yapmaktır. Önceki senelerde de aynısını yapardım, bu sene de aynısını yaptım. Organizasyon aşamasında yaşanan olayları atlayıp doğrudan piknik gününü anlatmaya başlıyorum.

1 Mayıs Çarşamba sabahı saat 7.30’da önceden kararlaştırdığımız kahvehanenin önünde toplandık. Bu kahvehane, Haktan Fire’ın sürekli olarak takıldığı, marjinal bir kahveydi. Sabah uyandım ve akabinde Şemre’yi de uyandırdım alt kattan. Hazırlandık ve elimizde bir mangalla buluşma yerine doğru gittik. Onur Abi ve Muhsin’de dahil oldular yolda. Kahvenin önünde İlkan Bey ve Haktan Fire ile buluştuk. Biz bazı ufak ayarlamaları yaparken Sinem ve Nurcan da gelip bize dâhil oldular.

Gidiş güzergahı

Piknik için gitmeyi hedeflediğimiz yer Bolu Yedigöller Milli Parkı’ydı. Bu park, ülkenin ilk milli parklarından birisi. İki araçla (Muhsin ve İlkan Beyin araçları) gidecektik. Yolda Ramazan ve Sibel’i de aldık. Yakıtı da aldıktan sonra yolculuk başladı. Gidiş yolunda önde İlkan Beyin arabasında Haktan Fire, Onur Abi, Şemre ve ben vardık. Diğer arabada ise ekibin geriye kalanı oturuyordu. Toplamda 10 kişiydik.

Onur Abi

Toplamda 260 kilometrelik uzun bir mesafeydi gideceğimiz yol. Ortalamaya vurunca üç buçuk saate gidiliyor gibi görünse de bizim gidişimiz dört saatten daha uzun sürdü. Bu uzun süre içerisinde üç defa uzun molalar verdik. Piknik alışverişini Sakarya il sınırları içerisinde, yol üzerindeki yeni açılan bir marketten yaptık. Alışverişten sonra hiç durmadan yola devam ettik. Yolun da zaten en sıkıntılı kısmı bu kısımdı.

Uzunca bir süre doğanın içinde yolculuk yaptık. Yolculuğun son 40 kilometresi tamamen bozuk yollardan oluşuyordu. Bu mesafeyi araçla bir saatlik bir sürede alabiliyorsunuz ancak. Toprak ve bol virajlı yollardan geçtik. İyi şoför değilseniz burada araç kullanmayı düşünmeyin bile. Toz çok ciddi bir problem. Yolun bozuk olması çok ciddi bir diğer problem.

Tam “ulan bu kadar yol için değdi mi acaba?” diye düşünmeye başladığınız anda Milli Park levhasını görüyorsunuz. Bu levhayı gördükten sonra da yaklaşık 15 dakikalık bir yolculuk yapıyorsunuz. 15 dakikalık bu yolculuğun ardından park girişine geliyorsunuz. İçeriye giriş ücretli. Otomobil 10 lira, araçsız geldiyseniz de 3 lira. Siz içeri girince bekçi hemen aracınıza hortumla iyice bir su tutuyor. Aracın üzerinden akan çamurları görmeniz lazım! O noktada biz Muhsin ile İlkan Bey’i araçlarla aşağıya yolladık uygun bir yer bulmaları için. Biz de yaya olarak parkın içerisinde aşağıya doğru sürecek olan yeni bir 15 dakikalık yolculuğa başladık. Epey bir yürüdükten sonra nihayet, nihayet başka insanların da bulunduğu o piknik alanına ulaştık. Burada tuvalet ve lavabo yer alıyor. Ancak herhangi bir sosyal tesis yok. Herhangi bir market vs. de yok.

Göle sıfır bir konumda, hiç vakit kaybetmeden yan yana olduğu halde iki mangalı da yakmaya başladım. Başladım diyorum çünkü hayatımdaki tüm pikniklerde olduğu gibi bu piknikte de mangal işi bana kaldı. Erzurumlugillerden olduğu için Haktan Fire da yanımda semaver olayına girişti. Aşağı yukarı 15-20 dakikalık bir hazırlıktan sonra mangal faslı biber ve patlıcan közleme ile başladı. Bu esnada Şemre ve Muhsin mangalın civarında dolaşıyorlardı. Açlığın insanı nasıl terbiye ettiğini gözlerindeki kıvılcımlardan anlayabiliyordum.

Bilecik’ten neredeyse 300 kilometre uzaklıktaydık. Yedigöller Milli Parkı’na gidenlerin ilk fark edeceği şey çok derin bir çanağın tam ortasında olduklarıdır. Evet, telefon ve bilimum iletişim cihazları daha parkın kapısına geldiğinizde çoktan sinyal yitirmiş olacaklar. Yani şehirden kaçmak istiyorsanız gelip burada hayattan tamamen izole bir şekilde takılabilirsiniz. Müthiş bir kamp mekanı olmasına rağmen kamp yapmak yasak. Göllerde alabalık varmış. Avlanmak da yasak ancak pek çok kişinin oltayla balık tutmaya çalıştığına şahit olduk.

Yedigöller’de gerçekten de yedi tane göl varmış: Büyük Göl, Kuru Göl, Derin Göl, Serin Göl, Nazlı Göl, Sazlı Göl, İnce Göl. Bunlarla ilgili olarak anlatılan bir de hikaye var. Kim anlattı hatırlamıyorum ama hikaye şu şekilde. Sözüm ona bir zamanlar yedi tane çift varmış. Bu yedi karı koca bu bölgeye gelmişler. Şu an her bir gölün yer aldığı konumlarda ayrı ayrı gecelemişler. Sabah hiçbirinden haber alınmamış ve bulundukları yerlerde bu göller oluşmuş. (Ya da işte o şekilde bir su birikintisi falan oluşmuş.) Bu göllere de o çiftlerin özellikleri ad olarak verilmiş. Mesela Nazlı Göl’ün olduğu yerde konaklayan çiftte kadın çok nazlıymış. Ya da Sazlı Göl’ün olduğu yerde konaklayan çiftte adam saz çalıyormuş. Böyle bir efsanesi varmış işte Yedigöller’in.

Yemek faslı tabi ki pikniğin en eğlenceli kısmıdır. Bizim için de öyle oldu. Mangallar çift olmasına rağmen hiç durmadılar, çalıştılar zavallıcıklar. Haktan Fire bir yandan çay yaptı sürekli. Yemek nihayet bitip son adam da karnını doyurunca bu sefer Yedigöller’de bir keşif turuna çıktık.

Gülen Kaya isminde bir kaya varmış. Sağda solda gördüğümüz oklar ormanın derinliklerini gösteriyordu bu kaya için. Biz de tereddüt etmeden yola koyulduk. Karşımıza gülen kaya diye baya normal, sıradan bir kaya çıktı. Oradan yakınlardaki bir şelaleye gittik. Burada da bir dilek çeşmesi varmış. Buz gibi suyu vardı yeminle. Ve bu çeşmenin yakınlarında insanlık tarihine geçecek bir keşif yaptım: Bir kaynak buldum! Kaynağı bulup, etrafını iyice temizledim. Su yolunu da açtıktan sonra adını “Mesut” koyup oradan ayrıldım. Bir gün eğer bu dilek çeşmesine giderseniz hemen yanındaki Mesut Kaynağı’nı da bulun. Benim yerime selam verin.

Mesut Kaynağı’nı binlerce yıl boyunca akacağı yeni yatağında bırakıp yolumuza devam ettik. Onur Abi’yle birlikte Orta Dünya’ya açılan bir delik bulduk. Bataklıklara falan rastladık. Biraz daha ilerleyince uzaktan ork sesleri işittik. Elimde kılıcım ve baltam vardı, o açıdan çok tedirgin olmadık. Biraz daha turladıktan sonra aynı delikten tekrar Yedigöller’e döndük. Her zaman olduğu gibi bu sefer de fantastik olaylar yakamızı bırakmamıştı işte.

Mesut Kaynağı

Dönüş güzergahı

Biz geriye döndüğümüzde Haktan Abi, Muhsin, Şemre ve İlkan Bey çoktan eşyaları toparlamışlardı. Yola çıkmaya hazırdık. İşte bu noktada çok kritik bir hata yaptık ve dönüşü Mengen üzerinden yapmaya karar verdik. Böyle bir seçim yapmamızın sebebi yolun geldiğimiz yoldan daha düzgün olacağını umuyor olmamızdı. Ancak maalesef umutlarımız boşa çıktı ve geldiğimiz yoldan daha uzun ve daha kötü bir yola, dahası hiçbir levha vs. olmayan bir yola çıktık. Bu hata bize tam 100 kilometre fazla yola mâl oldu. 360 kilometreye çıktı toplam yolumuz ve 5 saat sürdü.

Dönüş yolunda sinirler gerilmiş, yorgunluk gözlerden akar olmuştu. Gece mola verdiğimiz bir yerde mekandan taşan taverna havaları bir nebze olsun uykularımızı açtı. Bu arada dönüş yolunda aynı araçlara yine aynı kişiler bindi. Dönüş yolunun bir kısmında sadece Ramazan ile Haktan Fire yer değiştirdiler. Artık iyiden iyiye yorulduğumuz dakikalarda İlkan Bey’in arabada çalan doksanlar pop CD’si imdadımıza yetişti. Yıllar sonra Snap’ten Rhythm Is A Dancer dinledim. Yolculuğumuzun sonlarına doğru “metçi baks” çalmaya başladı. Aklıma gelen komik Antalya anıları eşliğinde gece saat 01.00’e doğru Bilecik’e girdik. Misafirhaneye girdiğim anda aklımda olan iki şeyden biri uyumaktı. Uyudum ve bu uzun gün böylece bitmiş oldu.