Tag Archives: Inception

Bursa’dan Yılın Son Ganimetleri!

16-17 Aralık günlerinde Cihan‘la birlikte Bursa‘ydık sevgili okur. Şu yazıda biraz bahsetmiştim hatırlarsan.

Cumartesi günü önce bursa17son003Seval‘le buluştuk Kent Meydanı‘nda. Seval’in vakti o gün biraz kısıtlı olduğu için yalnızca bir saat kadar muhabbet ettikten sonra bizi Heykel civarında bir yere götürdü. Yediğimiz içtiğimiz bizim olsun, ben sana burada Sönmez İşhanı‘nı nasıl keşfettiğimizi anlatacağım.

Yıllardır, Heykel denen yerde o küçücük dükkanda acele acele İskender Kebap yiyip çayımızı bile içemeden, musluk suyu doldurulmuş güğümden bir yudum su içip bir de üzerine güzel bir hesap ödedikten sonra yolun karşısındaki kestane şekeri satan yere girip kazık yeriz. Yıllardır Bursa rutinimiz böyleydi. Ancak bu sefer Alper‘in tavsiyesiyle Sönmez İşhanı’na girdik. Dört katlı ve her katında sahaflar, kitapçılar dopdolu! Yani şu lanet Dünya’nın unutulmuş cennetlerinden bir köşe.

Girişin hemen alt kat altında, -1 katında, bir sahaf bulduk. Gerçek anlamıyla bir sahaf! Eski kitaplar, efsane kitapların ilk baskıları, plaklar, kasetler, DVD’ler ve ilgimi alakamı çeken her şeyden bir tutam… Burada Indiana Jones üçlemesinin (dörtleme demeyin sakın) özel bir setini buldum. Toplamda dört DVD’den oluşan setteki bir DVD’de de bonus materyaller vardı. Türkçe altyazı seçeneğiyle birlikte hem de. Yine burada Kalan Müzik‘ten çıkan “Çerkes Ezgileri II” isimli derleme albümdü. Muhteşem bir derleme. Bunun ikincisi böyleyse acaba birincisi nasıldı? Şimdi internette ilkini arıyorum. Çerkes değilim ama iddia ediyorum, Çerkes Müziğini pek çok Çerkesten daha iyi bilirim. Yine burada, Ogün Sanlısoy‘un 1998 tarihli ilk albümü Korkma‘nın artık neredeyse bulması imkansız olan kaset versiyonunu, hem de ambalajlı olarak buldum.

bursa17son001

Inception filmi benim için çok ayrı, apayrı bir filmdir. Bu film, hiç gerçek olmamış bir hayatın, bir mutluluğun filmidir. Inception’ın çift diskli Bluray formatını bulunca aklım başımdan gitti. Son olarak da Vicente Amigo‘nun 2013 yılında çıkardığı, flamenko türünde en sevdiğim ve bütün şarkıları bana göre hit sayılabilecek albümü “Roma” tertemiz bir şekilde rafta onu almamı bekliyordu. Bu albümle ilgili blogda daha önce pek çok yazı yazmıştım. Ah Roma ah.

bursa17son004

0000000099985-1Daha sonra bir kat daha aşağıya inerken, yıllar önce okuduğum bir romanı gördüm vitrinde: “Bir Satanistin Anıları“. Cihan’a dönüp, “Bak ben bu kitabı Lise 2’deyken okumuştum” derken dükkanın sahibi çıkıp “Bu kitap gençliği satanizm belasından kurtaran kitaptır. Onun için yazdım ben.” dedi. “Nasıl yani?“, diye sordum. Meğer konuştuğum ihtiyar adam kitabın yazarı Erdem Katırcıoğlu‘ymuş. Yıllar önce kitabı okurken yazarını hep 30-35 yaşlarında bir genç olarak düşünürdüm. Bu güzel tanışmada Katırcıoğlu, kısaca neler yaptığından bahsetti. Diğer kitaplarını anlattı. Yazma sürecindeki araştırmalarından bahsetti ve ilk kez basılı olarak gördüğüm “The Satanic Bible“ı alıp gösterdi bir raftan. Kitabı yazma sürecinde yararlandığı kısımlar çizilmiş ve epey hırpalanmıştı. Ekledi, “Hayatımda okuduğum en etkileyici kitaptı.

bursa17son002Daha sonra en alt katta bir dükkana girdik. Burası tıka basa kaset ve plak dolu bir yerdi. Burada Pentagram’ın kısa süre önce yüksek bir fiyata aldığım kaseti Trail Blazer‘ı, çok komik fiyata aldım. Üstelik kondisyon olarak da çok temizdi. Daha sonra, özellikle bu yıl epey popüler olan LP‘nin Lost On You albümünü, sıfır CD’yi 8 TL’ye aldım. İnanılmaz! Yetmedi, birkaç önemli ve önemsiz albümü de CD olarak aldım. Epey de bir DVD film aldım yok fiyatına. Bir tane de kırk beşlik hediye etti dükkan sahibi.

bursa17son005.jpgBuradan bu ganimetle ayrıldık. Ertesi gün, Çılgın Koleksiyoncular Grubu‘nda tanıştığım, değerli insan Ergin Deliduman ile buluştuk Bursa’nın şirin (!) mahallesi Panayır‘da. Kadere bak sevgili okur, ben daha metal müzikle tanışmamışken ve hatta orta okulda falanken, Ergin üstat ve abisi, aynı mahallede oturan dayımların evine misafir olmuşlardı. Abisi o dönemde askerden izinli gelmişti. Benim kuzenim ise askere gitmek üzereydi. Abisi çok muazzam bağlama çalıyordu. Çocuk yaşımda etkilenmiştim. Hala hatırlıyorum. Biz Ergin’le buluşunca, kuzenim de geldi ve mahalle arkadaşıyla sohbet etmeye başladılar. Daha sonra kuzenim bana bu olayı anlatınca şok oldum 🙂 Eli açık, gönlü zengin dostum bana birkaç küçük hediye getirmişti sağ olsun. Sonbahar filminin orijinal DVD’si muhteşem bir hediye oldu. Ayrıca Queen, Moğollar ve Cem Karaca-Cahit Berkay’ın kasetlerini yığdı masaya. Metallica’nın Some Kind of Monster VCD’sini taa aylar önce istemiş, unutmuştum bile. Ama o unutmamış Çok büyük adam!

Bu koleksiyon işi, cidden çok ayrı, apayrı bir duygu sevgili okur. Cihan bunları okuyorsa bana kahkahayla gülüyordur. Çünkü bu hastalığın kitaplar için olanı da onda mevcut. O açıdan beni çok iyi anlar. İki hafta önce, Bursa’da güzel bir hafta sonu geçirdik sevgili okur özetle. Epey bir albüm, film topladık, toparladık. En güzel günler senin olsun.

Reklamlar

Christopher Nolan ve Filmleri Üzerine

Christopher Nolan’ı Dark Knight serisinden biliriz malum. Sadece Dark Knight üçlemesi mi? The Prestige, Inception (hayatımdaki en önemli beş filmden birisi) ve 2014’ün en iyi filmlerinden birisi olan Interstellar’ı izlemeyen kaldı mı? Kalmadı. Az kaldı ya da.

Nolan’ın IMDb sayfasına daha önce bakmamıştım. Bugün aklıma geldi baktım. Adam resmen son dönem popüler sinemasının ilahı! İnsan çektiği filmleri bir arada görünce anlıyor bunu. Nolan’ın olayı, bir projeyi hem yazıp hem yönetip hem de yapımcılığını üstlenmesi. Bakın şimdi şu şekilde:

Yıl Film Katkısı Hasılat
Yönetmen Yapımcı Senaryo
1998 Following + + + 0.24 milyon $
2000 Memento + + 40 milyon $
2002 Insomnia + 114 milyon $
2005 Batman Begins + + 374 milyon $
2006 The Prestige + + + 110 milyon $
2008 The Dark Knight + + + 1.005 milyar $
2010 Inception + + + 826 milyon $
2012 The Dark Knight Rises + + + 1.084 milyar $
2013 Man of Steel + + 668 milyon $
2014 Interstellar + + + 673 milyon $

Yönetmenliğini yaptığı tüm filmlerini izledim. Favorim elbette Inception. Şunu fark ettim, Nolan filmleri bir kitaptan uyarlanmış gibi gelir bana izlerken. Kurgular, öyküler o kadar güçlüdür ki. Olayların gelişimi, filmi izlerken çok karmaşık gelir. Ancak film bittiğinde aklınızda kalanlar bir su kadar berraktır artık. Bu tip iyi olay örgülerine kaliteli romanlarda rastlarız. Romanlardan uyarlanan sinema filmlerinin de çoğunlukla iyi yapımlar olmasının sebebi budur bence. İşte Christopher Nolan filmleri, belki de Nolan kendi yazdığını yönettiğinden, aynı tadı bırakıyor bende. The Prestige’in final sahnesinde, Inception’ın final sahnesinde, The Dark Knight’ın final sahnesinde hissettiğimiz heyecan hep aynı oldu. Üç saatlik filmleri izleyip bittiğinde “hemen bitti” diyorsak (ki ben hep diyorum Batman serisini izlerken) Nolan’ın üstün yeteneğine şapka çıkarmamız lazım.

Yapılacak şey tüm bu filmlerin DVD’lerini, hatta Bluray disklerini bulup arşivlemek. Eksiksiz olarak tamamlamak. Sinema bir sanatsa, Nolan bu sanatın günümüzdeki en güçlü bestecilerinden, ressamlarından birisidir.

Vikipedi’nde okuyunca fark ettim, tüm filmlerin oyuncu kadrolarına baktım. Gerçekten de adamın son filmlerinin hepsinde Michael Caine oynuyor. Michael Caine filmlerin hepsinde sağduyusuna ihtiyaç duyulan babacan amcayı oynuyor.

Nolan filmleri IMDb’de de çok seviliyor. Adamın filmografisinin neredeyse tamamı IMDb’nin en iyiler listesinde yer alıyor. The Dark Knight 8,9 puanla şu an dört numarada. Vizyona girdiği sene haftalarca ilk üçte kalan Inception şu anda 8,7 puanla 14. sırada. Interstellar 8,6 puanla 26. sırada. Memento 8,5 puanla 45. sırada.

Hala izlemediyseniz Inception’ı muhakkak izleyin. Eğer izlediyseniz yarın akşam yine izleyin. Olabilir mi? Rüyaların içinde böyle dünyalar yaratmak mümkün olabilir mi? Olabilir sevgili okur. Nolan bu Dünya’yı nasıl kurguladı? Bu nasıl bir yaratıcılık? Taklit etmekten utanmıyorum bazen. Umarım yeni bir Inception çekilmez. Yeni bir Interstellar çekilmez. Bu filmlerin devam yapımlarının öncekilere göre bir derece daha kötü olması ihtimali bile çok can sıkıcı değil mi?

Bir Pazar Günü Neşesi!

Geri dönecek olmanın verdiği can sıkıntısıyla uyandın değil mi? Ben de öyle uyandım. Unuttum mu sandın? Hayır, hep aklımdasın. Pazar günü sendromu, off Bilecik. Bugün de yapılacak çok iş var. Geride bıraktığım hafta da epey işler yapmıştım.

Bu sabah erkenden uyandım ve uzun süredir izlemeye vakit bulamadığım Supernatural bölümlerini izledim. Güldürdü yine sonofabitch’ler 😉 Geride bıraktığım hafta içerisinde iki güzel film izledim: The Dyatlov Pass Incident ve Predestination. Özellikle Volkan ve Alper‘in şiddetle tavsiye ettiği Predestination, şu son dönemde izleyebileceğim en iyi filmmiş meğer! Kurgunun karmaşıklığı, filmin sonunda tüm bu karmaşıklığın tek dokunuşla, tek bir kare ile çözülmesi ve bizim ekran başındaki “ööeeff” nidalarımız… Inception‘dan sonra beni besleyebilecek yeni bir kaynağım daha oldu sevgili okur. Predestination, muhakkak izlenmesi gereken bir film.

02

piyangoBu haftasonu annemlere gidecektim ama onlar bir sürpriz yapıp bana geldiler sağolsunlar. Böylece Jules Verne arşivimi bloga taşıma işi biraz daha gecikmiş oldu eve gidemediğim için. Ancak her işte bir “kelebek etkisi” vardır. Bu işin etkisi de külliyata kattığım 5 yeni kitap oldu sevgili okur. Geçen hafta yazdığım şu yazıda bahsettiğim kitaplara ek olarak, tamamen şans eseri olarak internette 4 tanesi İnkilap Aka Yayınları’ndan Ferid Namık Hansoy çevirisi olmak üzere toplam 5 tane Jules Verne kitabı daha buldum ve sipariş ettim, hem de komik bir fiyata. Uskurlu Ada, Robensenler 03Okulu, Fransa Yolu, Mathias Sandorf ve Bir Piyango Bileti isimli Verne romanlarından Uskulu Ada’yı ilk defa gördüm yalan yok. Uskur, gemi pervanesi demek. Pervaneli Ada, diye çevrilmiş bir roman da yayımlanmadı. Bu sebepten dolayı elimdeki kitabı bitirip bu romana başlayayım diyorum. Gerçi Puslu Kıtalar Atlası’nın çizgi romanıyla epey vakit geçireceğim gibi duruyor, neyse. Bu arada blogu geçmişe doğru taradığımda elimdeki Jules Verne külliyatına ilişkin daha önceden, üç beş ay önceden, yüklediğim fotoğrafları buldum. Epey bir kitap saydım, göğsümü gere gere koleksiyonum var diyebilirim yani 🙂

04
01 Geçen hafta çok sevimli bir misafirim vardı. Kucağında The Jester Race plağı ve kulağında kulaklıkla gördüğünüz bu şekerlemenin adı İpek. Onu ipek böceği diye sevseler de, ben dayısı olarak, doğumundan beri hep Michelin lastiklerinin her bir eklemi tombik tombik, boğum boğum olan o şeker maskotuna benzetir, öyle severim. Büyüdüğünde de In Flames dinler umarım.

Büyük bir şans eseri, çocukken annemlerin sesimi kaydettiği kaseti buldum sevgili okur! Yıllar önce, uzun yıllar önce, Biz Sivrihisar’da iken böyle bir kaset olduğundan bahsederdi annem hep. Geçtiğimiz gün adeta varlığını unuttuğum bir çekmece bir sürü eski kaset buldum. İçeriklerini merak edip yanıma aldım. ki tanesinin bantları kopmuştu ve mekanizmaları ölmüştü. kasettBunları yeni kaset kutularına aktarıp bantlarını temizledim. Tahmin ettiğim üzere, şu fotoğrafta gördüğünüz beyaz kasetin içerisinden bebiş Mesut’un kahkaha sesleri çıktı. İnsanın 25 sene önceki kendi sesini duyması, garip bir his yahu.

yySabahtan beri Talat Bey‘in bilgisayarıyla uğraşıyorum. Bugüne kadar format atmak, düzeltilmek üzere arkadaşlarımın bana verdiği tüm bilgisayarlar gibi bu da problemli çıktı. Bakalım nasıl düzelecek. Format işlemi devam ederken, dışarı çıkıp birkaç sahaf gezdik Merve’yle. Güncel basım bir Türkçe Sözlük ile İletişim Yayınları‘ndan çıkmış Yeryüzünün Yüzleri isimli foto albümünü aldım. Kitapçı da bana İmge Yayınevi‘nin yayınladığı bir öykü ve eleştiri dergisinin eski bir sayısını hediye etti. Edebiyat Dergileri’nin en güzel yanı, tarihten bağımsız olmaları. Hatta belki de eskidikçe daha da değerlenmeleridir.

hemanVolkan ve Levent için ders notlarımı upload ediyorum bir yandan ama bir türlü bitmiyor. Yağızhan’ı arıyorum telefonu açmıyor. Talat Bey’in bilgisayarı ekrana görüntü vermiyor ve klavyesi çalışmıyor. Mehmet‘e iki haftadır Heman’in Türkçe dublajlı bölümlerini vereceğim ama imkanım olmuyor ne yazık ki. Neyse, Mehmet affet beni.

Bu pazarın neşesi az önce aldığım küçük Lego paketi oldu. Bir süreliğine keyfimi yerine getirecek. Hafta sonu yine bitti, üç beş saat sonra yatacağım ve yeni hafta başlayacak. Yeni haftanda kolaylıklar diliyorum sevgili okur. Kendine dikkat et olur mu? Olur.

Dünya Haritası Altındaki O Çocuk

12 Yıllık Dünya Haritam

O çocuk benim. Rüyalarımın epeyce karmaşıklaştığı bir dönemdeyim yine. Bir gece kolumdan tutup bir yerlere götürüyorlar beni. Neymiş efendim, ben cin avcısıymışım. Bir çocuğun yanına gidiyorum. Çocuğun kafasını bir aynaya doğru tutup ne olduğunu halen bilmediğim birkaç sözcük fısıldıyorum, çocuğun gözleri ateş gibi parlıyor. Tamam işte, diyorum. İçinde cin var bu çocuğun. Lan sonra bu çocuk beni kovalamaya başlıyor. Ben nasıl kaçıyorum anlatamam. Hayatımda bu kadar hızlı koştuğumu hatırlamıyorum rüyamda. Rüyamda bu şekilde düşünüyorum, hesap edin garipliği. Daha sonra geçmişten birine sığınıyorum. Ellerimi tutuyor, ben istemiyorum ellerimi tutmasını ama o ısrar ediyor, ellerimi tutuyor. Daha sonra bana “Bende aynı rüyayı görüyorum Mesut. İnanmıyorsan sor bana uyanınca.” diyor. Yani rüyamda biri bana rüya gördüğümü söylüyor.

Sonra uyandım rüyadan. Tepemde duran Dünya haritasına gözüm çarptı. Avustralya‘ya takıldım. Malum en altta sağ tarafta ya ondan herhalde. İnsan böyle bir rüyadan uyanınca muhtemelen biraz da izlediği filmlerin etkisiyle, “Lan gerçek olabilir mi? Acaba söylesem mi?” diyor. Ama diğer yandan bunun ucuz bir iş atma numarası olduğu da çok açık değil mi? İşte bu ikilem içerisinde ne elim telefona gidebildi ne de yastığa koyabildim başımı. Öylece uykusuz kaldım. Kitap falan okudum. Sabaha karşı biraz uyuyabildim.

Bu aralar evde olmanın verdiği bir rahatlık var üzerimde. Daha doğrusu vardı. Bu durum şu an tamamen bir huzursuzluğa dönüşmüş durumda. Nasıl olur, nasıl üstesinden gelirim bilmiyorum. Sırtımda bir ağrı başladı üstelik. Bu ağrılar da yoruyor beni.

Bu sabah sevgili okur, uzun süredir mesaj atmadığım bir arkadaşıma mesaj atarak güne başladım. Cevap geldi çok mutlu oldum. Bir süre mesajlaştık. Aslında daha böyle pek çok mesaj atmaya çekindiğim arkadaşım var. Ama onlara ne zaman ulaşırım hiç bilmiyorum. Bazılarını ben kırmış olabilirim. Bazılarının da beni kırdığını hiç unutamıyorum.

Benim odadaki Dünya haritasından bahsedeyim biraz daha. Madem yazının başlığına da yazdım. Atlas Dergisi‘nin meşhur üç parçalı haritası bu. Sonradan yenilenmiş pek çok versiyonunu verdiler. Ama bendeki 2000 yılında verilen ilk versiyonu. Tam üç ay sabırla beklemiştim. Son sayısında da İskender Iğdır vardı, AKUTçu ve dağcı. Onun ölüm haberiyle verdiler son parçasını. Ağrı Dağı’dan düşüp ölmüştü. Ondan mıdır bilmiyorum,  12 senedir bu haritaya ne zaman baksam aklıma hep Atlas Dergisi’ndeki o başlık gelir: Bir Dağın Ağrısı: İskender Iğdır.

Bu harita bakıyorum. Gitmek istediğim yerleri inceliyorum. Issız olabilecek adalar keşfetmeye çalışıyorum. 12 yıldır ücra, kıyıda köşede unutulmuş adaları arıyorum. Belki bir gece rüyamda görürüm bir tanesini. O zaman arar bulurum işte hiç üşenmeden. Bulunca da kimseye söylemem. Google Earth‘ten açar bakarım, yerleşim var mı diye.

Neyse, şimdi bekliyorum. Bakalım rüyamda gördüğüm üzere o da beni arayacak mı “bende seni rüyamda gördüm” diye. Lan olurda ararsa, işte o zaman Inception gerçek olacak, bak buraya yazıyorum.