Tag Archives: istanbul

Hammer Müzik İle Bir Alışveriş Deneyimi

Eh, metal müzikseverler için Türkiye’de yaşamak biraz sıkıntılı bir durumdur. Ülkemizi çok sevmemizin dışında, bu sıkıntıların kaynağı sosyal yapı ve ülkemizin yer aldığı ekonomik bloktur. Sosyal yapı sebebiyle yaşadığımız sıkıntıları bir kenara bırakıp ekonomik yapıya dönelim.

Türkiye’de herhangi bir Avrupa ülkesinden bile daha zor oluyor metal gruplarının albümlerini bulmak. Bulgaristan‘da bile ne albümleri, ne grupların sınırlı sayıda basılan albümlerini bulabilirken, söz konusu ülkemiz olunca çok ciddi bir sıkıntı yaşıyoruz. Gerçi şimdiki durum, bundan bir on sene öncesine göre çok daha iyi. En azından internetin gücünü kullanabiliyoruz şimdi.

Hammer Müzik, Türkiye’nin en köklü extreme müzik firmalarından birisiydi. Zamanında Zihni Müzik‘le birlikte ülkemizdeki pek çok grubun albümünü basmış, yine yurt dışından da pek çok extreme metal grubunu ülkemize tanıtan firma olmuş. Ancak malum, piyasa şartları değişince albüm basma işine son vermişler. Şu anda Türkiye’de metal müzik mağazası olarak muhtemelen en büyük ve erişilebilir arşive sahipler.

Şu yazımda anlattığım İstanbul seyahatimde buraya uğradım ve çok değerli iki albümü özel basım CD ve plak formatlarında aldım. In Flames – Subterranean (özel basım) cd’si ve Ghost B.C. – Infestissumam özel baskı plağı.

www.hammermuzik.com adresinden ulaşabileceğimiz sitede, arşivlerinde yer alan albümlerin listesine ulaşabiliyoruz. Burada fiyatlar da yazıyor. İşin en güzel yanı bu fiyatlar kredi kartı ile mail order yoluyla almak isteyenler için hazırlanmış. Eğer alışveriş için Hammer Müzik’e giderseniz daha ucuz fiyatlarla karşılacaksınız. Söz gelimi, ben aldığım iki ürün için üç haneli bir fiyat hesapladım internet sitesinden bakıp. Ancak gittiğimde iki haneli (hem de gayet güzel bir indirimle) bir fiyat ödedim. Hee, şimdi diyeceksiniz Mesut aldığı malların fiyatlarını neden yazmadı? Bilerek yazmadım. Girip siz de bakın diye Hammer Müzik’in sitesine.

Bu aldığım iki üründen Ghost B.C.’nin plağını, bir önceki yazıda inceledim. Buraya tıklayıp okuyabilirsiniz. Bir sonraki gidişime kadar umarım ellerine daha çok In Flames materyali geçer. Özellikle Reroute The Remain albümünü bulamıyorum. Bir de 1999 öncesi döneme ait plakları yine az sayıda olduğu için bulunmuyor Türkiye’de.

Hammer Müzik’in arşivinin %99’u sıfır ürünlerden oluşuyor. Yeri Kadıköy‘de, Akmar Pasajı‘nda. Biz gittiğimizde Cihan‘la epey bir dolandık, ama bulduk yani. Çok zor bir yerde değil. İstanbullular zaten biliyordurlar  da benim gibi İstanbul dışında yaşayan, ama arada İstanbul’a gezmeye giden metal müzikseverlerin mutlaka uğraması gereken bir yer.

Ghost B.C – Infestissumam Plağım!

01 1

01_1Ghost B.C. ile ilgili olarak daha önce şu yazıyı okumuştunuz. O yazıyı yazdığım tarihten beri Infestissumam’ı aşağı yukarı her gün dinledim. Tarz olarak çok extreme olmadığından dolayı iş yerinde de rahatlıkla dinleyebiliyorum. Geçen hafta İstanbul’a giderken Hammer Müzik’in internet sitesini biraz inceledim. Galiba biraz da şans eseri olarak Infestissumam’ın kırmızı plağa basılı olan sınırlı sayıdaki versiyonundan bir tanesinin Hammer Müzik’te olduğunu gördüm. Bu, Türkiye’de satılık olan tek Ghost B.C. plağıydı üstelik.

İstanbul’a gittiğimde planladığım gibi Hammer Müzik’e gittim ve plağı orada buldum. İnternet sitesinde yazan fiyattan daha uygun bir fiyata (güzel bir indirimle) aldım. Dün gece de ilk defa paketini açıp dinledim. Sonuç: Çok iyi!

04 12Albüm’ün clear vinyl denilen şeffaf tabakaya (kırmızı renkli) basılmış. Gatefold, yani açılır kapak. Ancak Limited Edition’larda görmeye alıştığımız üzere herhangi bir ekstra materyal içermiyor. İç kapakta grubun fotosu ve şarkı sözleri yer alıyor. O kadar. Kapak, mat kâğıda basılmış. Dolayısı ile parlaklığı yok hiç.

Albüm kapağının tasarımı (Bp Necropolitus Cracovienses yapmış) 10 üzerinden 10 verilecek kadar güzel bence. Hatta bastırıp tişört yaptıracağım. Ya da ben yaptıramazsam siz yaptırın bana hediye verin. O kadar güzel yani 🙂

02 17

03 13

Albümden şu yazıda bahsettiğim için bu yazıda çok detaylı bahsetmeyeceğim. Şu adreste gayet detaylı bilgiler de yer alıyor. Parça listesini vereyim ama:

No. Parça Süre
A1. “Infestissumam” 1:42
A2. “Per Aspera ad Inferi” 4:09
A3. “Secular Haze” 5:11
A4. “Jigolo Har Megiddo” 3:58
A5. “Ghuleh / Zombie Queen” 7:29
B1. “Year Zero” 5:50
B2. “Body and Blood” 3:43
B3. “Idolatrine” 4:24
B4. “Depth of Satan’s Eyes” 5:25
B5. “Monstrance Clock” 5:53
Toplam Süre:
47:47

Kısacası çok iyi, başarılı bir albüm ve kesinlikle koleksiyonluk bir plak sevgili okur. Öpüyorum.

Yakın Zamanda Bloga Eklenecek Başlıklar

Image Hosted by ImageShack.us

Aykut Aydoğdu’nun portfoliosundan bir çalışma

Eh, tembellik yaptığımın farkındayım. Ama işler yoğun bu ara sevgili okur. Kafam da pek dalgın. Her gün hayatım daha da bir garip marip oluyor. Şaşırıyorum. Blogu zaten okuyorsanız bu “Yakın Zamanda Bloga Eklenecek Başlıklar” yazısına da aşinasınızdır. İlk defa okuyan biri için belki blog yeni açıldı da hani bir hevesle yazıyormuş havası yaratabilir. Hayır. Bu hem bir liste, hem de kendime ve sizlere verdiğim bir söz gibi oluyor. Ona göre ayarlıyorum kendimi.

Evet, başlıkta da belirttiğim üzere yakın zamanda bloga aşağıdaki konularda yazılar ekleyeceğim. Geçtiğimiz hafta İstanbul’a gitmem ve bu ara hayatımın acayip garipleşmesi bu başlıkların ortaya çıkmasında çok etkili oldu.

  1. In Flames – Subterranean Özel Baskı Albüm
  2. Ghost B.C. – Infestissumam Plağım
  3. Hammer Müzik‘le Bir Alışveriş Deneyimi
  4. Yeni Elime Geçen Kitaplar
  5. Dokunmatik Telefonlar İçin Harika Bir Keşif
  6. Bu Aralar Yaşam Alanım ve Ben
  7. Grafik Sanatçısı Aykut Aydoğdu
  8. “I Die With Your Love” Üzerine
  9. Solacide – Waves Of Hate EP

Yazmayı düşündüğüm yazılar bunlar. Yarın akşamdan itibaren kıçımı kırıp, yazacağım artık. Bitsin, aklımdan silinmeden buraya aktarabilmiş olayım. İçimden geldi söyleyeyim, telefonumu çok seviyorum yav. Valla bak. Sırf bu sevgim için bir şiir bile yazarım.

Ha, geçenlerde yazdığım ama artık elimde olmayan bir şiircik var. Onu da bulursam araya bir yere sıkıştırırım. Sevgiyle kalın.

Proofhead İstanbul’da!

Geçtiğimiz cuma ve hemen peşinden gelen hafta sonunda İstanbul‘daydım sevgili okur. Keyifli bir gezi oldu. Üç gün içerisinde şanssızlıklarım ve şanslılıklarım çeşit çeşitti. Bu yazıda bunları anlatacağım, hadi bakalım.

Perşembe akşamı mesai bitiminde hemen 5 dakika uzaklıktaki otogara gittim. Yol arkadaşım aynı dairede çalıştığım Yasin‘di. Koltuklarımız yanyana olduğundan epey bir yolu gırgır muhabbetle tükettik. Ancak İstanbul’a yaklaştıkça tıkanan trafiğin verdiği rehavetten olacak (gerçi epey de stress yaptı bende) bir ara uyumuşum. Uyandığımda Yasin arka koltuğa geçmişti. Ben de acayip terlemiştim, gömleğim sırılsıklam olmuştu. Trafik de tamamen durmuştu. Saat 22.00’yi geçtiği için trafikte kamyon ve tırlar çok fazla sayıdaydı. Buna bir de gurbetçilerin dönüş yolculuğu eklenmişti ve İstanbul’un içinde adeta ilerleyemez olmuştuk.

Arada olanları atlıyorum, saat 23.30’da Esenler Otogar‘da arabandan indim nihayet. Saat 17.30’da Bilecik‘ten binmiştik ve yolculuk bu hesaba göre yaklaşık 6 saat sürmüştü. Bunun çok net 2 saati İstanbul’un içerisindeydi. Esenler Otogar’da Nurettin Amca ve kuzenim Alper‘le buluştum. Alper topçudur bizim, İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘nin altyapısında oynuyor. Eve saat gece yarısını biraz geçe gittim. Halacığımla kucaklaştım. Halamlara en son 2011 yılı aralık ayında gitmiştim. O gün en son öğle yemeği yediğim için yaklaşık 12 saat süren bir açlığı bastırmam pek çabuk oldu. Çay çorba derken saat 2 gibi uyudum.

Image Hosted by ImageShack.usCuma günü 30 Ağustos Zafer Bayramı‘ydı. Saat 11 gibi uyandık Alper’le. Halamın kızı Cansu da uyanmıştı. Bu şekerlerle biraz muhabbet ettikten sonra kahvaltıya geçtik. Diğer yandan teyzemin oğlu, Cihan‘dan haber geldi. İstanbul’a gitme sebeplerimden biri de Cihan’la beraber yapacağımız bir işti. Her neyse, saat 15.00’te çıkıp şansımıza bir biri ardına gelen otobüslere binip Sefaköy Metrobüs Durağı‘nda Cihan’la buluştuk. Çok ısrar ettim ama siyah renkli bir metrobüse binmedik. Oradan Edirnekapı mıydı nereydi hatırlamıyorum, mezarlık falan olan bir yerin yakınında indik. Bu arada yazı boyunca farkedeceğiniz üzere İstanbul’u hiç bilmiyorum. Neyse, bekledik Alibeyköy‘e giden bir otobüs geldi. Buna binip halamlardan çıkarayak aldığım bilgisayar kasası kucağımızda olduğu halde Cihanlar’ın mahalleye geldik. Kasayı ve çantamı koyup Taksim‘e doğru yöneldik.

Image Hosted by ImageShack.us

O etkileyici fotolardan biri

Yolda giderken telefonla çeşitli konuşmalar yaptım. Gizem‘in Ankara’ya gittiğini öğrendim. Savaş Abi‘nin halen Batman‘da olduğunu unutup onu aradım buluşalım diye. Adam Batman’daymış 🙂 Sonra Alper‘le Sercan‘a Cihan’la çekildiğimiz birbirinden etkileyici fotoları yolladım.

Taksim gene Taksim sevgili okur. Şansıma epey bir sokak müzisyeni dinleme fırsatı buldum. Santur olunca bu iş oluyor arkadaş. Onu gördüm. Ha bir de kontrbas, o  olunca da oluyor. Bu da epey dikkat çekiyor. Tünel denilen yere gittik. Birkaç mağazaya girip çıktık. Biraz daha gidip Galata Kulesi‘ne vardık. Burada en büyüğünden beşer tane midye yedik. O anda bilmiyordum ama bu yediklerim İstanbul’da yediğim son midyeler olacaktı. Galata Kulesi’nin havasına çok kaptırdık kendimizi ve ertesi gün yapacağımız İhsan Oktay Anar‘ın İzinde gezisi için pek bir heyecanlandık. Taksim’deki önemli işlerimizi de hallettik bu arada.

Image Hosted by ImageShack.usImage Hosted by ImageShack.usImage Hosted by ImageShack.usDünya çok küçük sevgili okur. Taksim’de gittim Eskişehir’den arkadaşım Harun‘a rastladım 🙂 Tabi bonus saçları kestirmiş iş güç olunca, ama gördüğü yüzü unutmayan bu kardeşin, Harun’u da bir kilometreden tanıdı 🙂 Epey bir kucaklaştık, hasret giderdik.

Galata Kulesi’nden sonra artık yapacak pek bir şey kalmamıştı. Haa, dur bir saniye çok önemli bir kısmı unutmuşum: Sahaflar. Cihan beni Taksim’de bir aralığa soktu. Bir kapıdan geçtik ve dar bir pasaja girdik. Ulan her yer sahaftı! Burada çok fazla toz yuttum dersem ne demek istediğimi anlarsınız herhalde.

Image Hosted by ImageShack.us

Galata Kulesi

Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.us

Flashbacks Of A Fool filminden…

Akşam eve dönerken ıvır zıvır bir sürü şey aldık. Yine kıyıda köşede kalmış sahaflardan bulabildiklerimizi topladık. Sonra yine şansımıza zırt diye gelen otobüse atlayıp nihayet teyzemlere gidebildik. Gece epey şamatalı geçti. Cihan’la biz kuzen olmanın ötesinde iki kardeş gibiyiz. Hem yaşıt hem de kafadar olmamız, hem de annelerimizin aynı modeller olması sebebiyle bir birimize epey düşkünüzdür. Günün hasılatını tutup ertesi günün planlarını yapıp uykuya daldık.

Cumartesi sabahı erkenden kalktık. Ancak erkenden kalkmamız pek bir anlamsız oldu. Zira Cihan’ın saat 14.30’de bir iş görüşmesi çıktı. Neyse, planlarda uyarlamaları yapıp saatin gelmesini bekledik. Bulunduğumuz yere epey yakında olan bir alışveriş merkezine gittik. Cihan iş görüşmesindeyken ben de ilginç tasarımlı ürünlerin satıldığı bir mağazaya takıldım. Tasarımlar cidden ilginçti de fiyatlar çok daha ilginçti. Bu kadar kazık fiyatlar hayatımda görmedim lan! Oradan hemen D&R‘a geçtim. İçimden ufak bir hediye almak geldi. Görür görmez de aldım.

Image Hosted by ImageShack.us

İşte bu o torba

Ben tam çıkıyordum ki Cihan da geldi. Beraberce Kadıköy’e geçmek için vapura binmek üzere gidiyorduk ki yolda büyükçe bir torba gördük. Şöyle göz ucuyla baktığımızda içerisinin tepeleme kitap dolu olduğunu gördük. Cihan hiç tereddüt etmedi sırtladı! Nöbetleşe taşıyarak zaten yakın olan eve geri döndük hemen bu torba, hatta çuvalla.

Sonra yine bir hışımla yola çıktık. Bu sefer pek vakit kaybetmeyelim diye ümit ediyorduk ki Fener civarında trafik dondu. Biz de mecburen otobüsten indik oralarda bir yerde. Vapura bineceğimiz yere kadar yürüdük. İyi ki de yürüdük. Zira bu yürüyüş esnasında Cihan bana İhsan Oktay kitaplarında geçen pek çok yeri tarif etti. Uzun İhsan‘ın izini yol üstündeki evlerde aradık.

Image Hosted by ImageShack.usİleride bir yerde güzel bir balık ekmek yedim. Hakkaten güzeldi lan. Sonra birden bire etrafımızı onlarca Güney Koreli sarıp Gangnam Style dansı yapmaya başladı. Meğer Günye Kore günü müymüş neymiş, bir şeyler varmış. Etrafta bir sürü Gizem’e, İlker‘e, Taner‘e ve Ramazan‘a benzeyen adam ve kadın vardı. Ha, bir de çok fazla Suriyeli ve Mısırlı turist vardı sevgili okur. İnanamadım. 25 senedir İstanbul’da yaşayan Cihan da inanamıyormuş bu kadar fazla olduklarına.

Telefonumun kılıfının mıknatısı kırıldığı için yeni bir cepli flip kılıf aldım 10 liraya. Çok iyi lan 🙂 Oradan da koştuk koştuk yakaladık vapuru. Karşıya geçerken iki tane küçük ve salak kız çocuğunun boğuşmalarına katladık. Vapur yanaşınca hemen atladık indik.

Image Hosted by ImageShack.usBurada hedefimiz Hammer Müzik‘ti. Çünkü almak istediğim iki parça ürün Türkiye’de sadece burada vardı. Hammer’ı ararken farkettik ki Fenerbahçe‘nin maçı varmış, her yerde bir sürü fener formalı vatandaş vardı. Akmar Pasajı‘na geldik. Birazcık dolandık falan ama nihayet bulduk mekanı. Ne alacağımı bildiğim için doğrudan istedim oradaki ismi Enes olan arkadaştan: In Flames – Subterranean (özel basım) cd’si ve Ghost B.C. – Infestissumam özel baskı plağı. Hammer Müzik’in internette yazan fiyatlarıyla dükkandaki fiyatlar Image Hosted by ImageShack.usarasında çok fark var. Dükkandan alırken mutlaka fiyat sorun, epey indirimli oluyor. Sağolsun Enes, çok güzel bir fiyat verdi. Ben de aldım iki parça ürünü. Bir de güzel paket yaptı. Bu iki albüm için de ayrı birer yazı yazacağım. Pasajdan çıkarken yine çok orijinal bir sahaf bulduk. Cihan’la oradan da epey bir şey aldık.  Yükümüz iyice arttı. Ancak gün daha bitmemişti. Hemen vapura atlayıp bu sefer daha güzel bir yerde oturarak gün batımını izledik. Karşı kıyıya indiğimizde yine her yer Koreli, Suriyeli ve Mısırlı turistlerle doluydu.

Image Hosted by ImageShack.us

Cihan çekti bu fotoğrafı

Yükümüze aldırış etmeden ara sokaklara daldık. Cihan bana bulabildiği her adresi ve konumu gösterdi. Puslu Kıtalar Atlası‘dan, Kitab-ül Hiyel‘den falan. Tarihi Mısır Çarşısı‘na girdik. Oradan çıktık yine acayip bir sokağa girdik. İhsan Oktay Anar’ın izinde gezimiz çok eğlenceli ve biraz yorucu geçti. Bunu özel bir yazı olarak yazmak istedim. Ancak sonra vazgeçtim. Sadece bu yazıda anlattıklarımla sınırlı kalsın istedim. Gerisi sadece Cihan’ın ve benim hafızamda…

Image Hosted by ImageShack.usCumartesi günü böylece bitti. Pek bir olay olmadı. Pazar sabahı saat 10 gibi kalktım. Kahvaltıya yeni başlamıştık ki Utku aradı. Utku çok yakın zamanda evlenip balayına Prag‘a gitmişti. Nikahına gidememiştim, ama evlendikten sonra göreyim diye aramıştım bir önceki gün. Neyse, Utku’yla da bir önceki gün Cihan’la gittiğimiz alışveriş merkezinde buluşmaya karar verdik. Cihan’la beraber gittik biraz da gecikerek. Utku ve eşi Hazal bizi bekliyorlardı. Epey bir muhabbet ettik. Starbucks‘a gittik. Cihan özellikle çay istedi, ben de özellikle Ice Tea içtim. Kadın pek bir şaşırdı kasada duran.

Utku’yla evlilik, doların durumu, emlak piyasası, mühendislik, Gaziosman Paşa, eğitim sistemi, Eskişehir’deki anılarımız ve bilimum konu hakkında bol kahkahalı bir sohbete karıştık. Bu esnada yine cuma günü aradığım ancak ulaşamadığım Funda aradı. Funda’yla biraz konuştuk. Sonra hep beraber kalktık. Kayatürk ailesini uğurlayıp Cihan’la eve geçtik.

Üç günde elimde bir bilgisayar kasası da olmak üzere epey bir kitap cd falan biriktiğinden, bir de teyzem bir poşet kıyafet doldurduğundan eşyalarım dağlar kadar oldu. Bunun üzerine Cihan’la en ucuzundan bir valiz aldık asker boy. Metro‘nun servisine binip otogar’a gittik. Burada servisten inerken Cihan yeni aldığımız valizi parçaladı sağolsun 🙂 Hemen oradan tedarik ettiğimiz imkanlarla bu sorunu da hallettik ve nihayet otobüsüm geldi. Ben yine 5-6 saatlik bir yolculuğa kendimi hazırladım.

Ne mi oldu? 4 saat 15 dakikaya geldik Bilecik’e 🙂 Şansıma otobüs aktı geldi. Hiç trafiğe falan takılmadı. Böylece İstanbul seyahatim de bitmiş oldu. Aldığım kitaplardan bahsetmedim hiç, evet haklısınız. Bunlarla da ilgili bir yazı yazacağım sevgili okur. O yazıyı bekle. Yazıyı İstanbul temalı çok güzel bir parça ile bitiriyorum: Laleler Şehri.

Tuluyhan Uğurlu’nun O İki Eseri

Tuluyhan Uğurlu adını ilk defa duymuş olabilirsiniz. Ancak eminim ki bu yazıya konu olan o iki eserinden en az birisini mutlaka bir yerlerde dinlemişsinizdir.

Pek sevilmiyor Tuluyhan Uğurlu. Çok yaratıcı ama aşırı kibirli bir piyanist olduğu iddia ediliyor. Hatta yaratıcılığı bile açık şekilde eleştiriliyor. Kendisi diğer ünlü bestecilerin eserlerini bir kenara bırakıp sadece kendi eserlerini çalmayı tercih ediyor. Eserlerini bestelerken inançla alakalı hususlardan esinleniyor. Konserlerini tarihi mekanlarda, vizyon gösterileri eşliğinde veriyor. Açıklamaları tepki çekiyor.

Sofya’da Dans, Uğurlu’nun en popüler eseri. Nasıl mı popüler oldu? ATV Haber sayesinde 🙂 ATV Haber biterken çalan o jenerik müziği hatırladın değil mi sevgili okur? İşte o parçanın adı Sofya’da Dans. Biz parçanın sadece ilk kısmını biliyoruz ancak parça yaklaşık 4 buçuk dakika sürüyor. O ilk kısım bittikten sonra bir mehter marşı düzenlemesi başlıyor. Tuluyhan Uğurlu, vals melodileri ile mehteri olabilecek en hoş şekilde harmanlamış. Peki bu eserin ortaya çıkış hikayesi nedir?

11 Mayıs 1914’te Bulgaristan Sofya’da Bulgar Milli Günü şerefine bir kostümlü balo organize edilir. O dönemde Sofya’da askeri elçi olarak Mustafa Kemal görev yapmaktadır. Bu baloya davet edildiğini öğrenince Mustafa Kemal, yakın arkadaşı İsmail Hakkı Kavalalı‘dan acele olarak İstanbul’a gidip bir yeniçeri ağası kostümü getirmesini istemiştir. Trenle yapılan bir yolculukla, 2 gün sonra kıyafet Mustafa Kemal’e ulaşmıştır, hem de tüm aksamıyla.

Balo devam ederken kapı açılmış ve içeri heybetli ve börk serpuşlu birisi girmiştir. Tüm konuklar bu yeni gelen misafire dikkat kesilmişlerdir. Elbette ki bu Mustafa Kemal’dir. Bu kıyafet, o baloda çok beğenilmiştir. Zaten elimizde bu Atatürk’ü bu kıyafeti giydiğine dair olan tek delil de bu sayede ortaya çıkmıştır. İspanya askeri elçisi, Mustafa Kemal’i evine davet etmiş ve evinin şark köşesinde yanda gördüğünüz fotoğrafı çekmiştir. Atatürk, aynı gece yapılan vals yarışmasında Bulgar başbakanının kızıyla dans etmiş ve birincilik kazanmıştır. İşte Tuluyhan Uğurlu, bu hikayeden esinlenerek bestelemiştir Sofya’da Dans’ı. Biz de haber bültenlerinden sonra ve bilimum belgesellerde fon müziği olarak dinliyoruz.

İstanbul Kanatlarımın Altında güzel ama çok ses getirmeyen bir filmdir. Mustafa Altıoklar‘ın 1996’da çektiği bir filmdir. Ege Aydan‘ın Hazerfen Ahmet Çelebi‘yi canlandırdığı ve konu olarak da yine Hazerfen’in Galata Kulesi’nden uçmaya çalışmasını anlatan filmi televizyonda, VCD’de ya da otobüste giderken falan mutlaka izlemişsinizdir. Haluk Bilginer, Okan Bayülgen, Zuhal Olcay, Tuncer Kurtiz gibi isimlerinde rol aldığı filmle ilgili olarak şaşırtıcı olan filmden çok film için Tuluyhan Uğurlu’nun hazırladığı müziklerin konuşulmasıdır. İşte İstanbul parçası bu film için bestelenmiştir.

İstanbul parçasının yabancıların gözünden Türkiye anlatımlarında sıkça kullanıldığına şahit oldum defalarca. Bir de ramazanlarda falan yemek çadırlarında çalınır 🙂 Ancak her şekliyle güzeldir ve geniş kitlelerce bilinir.

Evet, bugün Proofhead My Resort olarak yine bir kültür hizmeti gerçekleştirdik ve Tuluyhan Uğurlu’nun çok güzel iki eserini anlattık. Bunları hep öğrenin sevgili okur. Bu bir Proofhead My Resort kültür hizmetidir.

Mitsubishi Road Trip ’12 Macerası – 2. Gün

-Yolculuğun ilk kısmını okumak için tıklayın-

İlk günün ardından maceramız, gerçek maceramız ertesi gün yani cumartesi nihayet başlıyordu. Sabah erkenden kalkıp hazırlandık. Eşyalarımızı yükledikten sonra yola koyulduk.

Nilpar Hanım - Sercan - Buğra Abi - Sercan - Ben - Arda Abi - Volkan - Deniz Abi

Nilpar Hanım – Sercan – Buğra Abi – Alper – Ben – Arda Abi – Volkan – Deniz Abi

Yolda Sercan, Alibeyköy’deki teyzesini görmek istediği için bizi yanlış yola soktu. Alper de acele edip Ankara yoluna saptı. İstanbul’da yanlış yola sapmak ölüm demekti. Volkan GPS’ten bakıp yolu bulamayınca iş başa düştü ve ben bizimkileri doğru yola çıkardım. Sıkıntı olmadı yani bana. Altunizade‘deki TEMSA Global A.Ş.‘ye vardığımızda saat 8’i biraz geçmişti. Orada önceki gün tanıştığımız ekiple buluştuk. İlave olarak Deniz abiyle de tanıştık ki kendisi bu gecenin sonunda günün en süper lafını edecekti. Yolculuğumuzda bize Buğra abi ve Deniz abi eşlik edeklerdi.

Saat 9’u tahminen 5 geçe gibi yola çıktık. Konvoyumuz üç araçtan oluşuyordu. En öndeki araç bize klavuzluk eden Buğra abi ve Deniz abinin bindiği “Pajero, The Legend” idi. Hemen arkasından Volkan ve ben devam ediyorduk ve altımızda ASX vardı. Konvoyun en arkasında ise Alper ve Sercan, Lancer ile bizi takip ediyorlardı. Bu şekilde Boğaziçi Köprüsü‘nü geçtik. Gişeleri de geçtikten sonra Alper ve Sercan bu sefer Pajero’ya geçtiler ve ekip liderimiz Lancer’la en öne geçti yine.

Özcanlar Köftecisi

Tekirdağ‘da Özcanlar Köftecisi‘ne kadar bu sıralamayla yolculuğa devam ettik. İstanbul’da iyiden iyiye şiddetini arttıran yağmur zaten biz Boğaz’dan geçerken denizde kendini belli ediyordu. Yol devam ettikçe yağmur da şiddetleniyor, ASX’in silecekleri yetişemiyordu. Anlayacağınız yolculuğumuz ıslak başlamıştı. Özcanlar Köftecisi’ne gelince hemen koşar adım mekana girdik.

Tekirdağ Köftesi‘nin en iddialı mekanlarından birisiydi burası. Ancak Alper, Volkan ve ben köfte sipariş etmedik. Kendimizi tamamen löp ete verdik. Şaşırdık ve şaşırttık adeta! Burada ve yazının devamında yemeklere dair detay vermeyeceğim. Sadece tavsiyelerde ve tespitlerde bulunacağım. Buradaki tespitimiz, Volkan’a ve bana göre Tekirdağ Köftesi çok da aman aman bir olay değil. Et yiyin.

Köfteciden ayrılırken bir araç değişikliği yaptık. Lancer yine ekip liderinde kaldı. Biz Volkan’la Pajero’ya geçtik. Alper ve Sercan da ASX’e geçtiler. Bu şekilde yola devam ettik. Yağmur şiddetini azaltmıyor, bilakis yolun durumu da fenalaşıyordu. Arabalar yüzmeye başlamıştı yani.

Özellikle Gelibolu‘ya inerken geçtiğimiz bir tepe vardı. Rakımı 300 metre civarında olmasına rağmen dağların konumunun etkisiyle kış aylarında kalıcı kar örtüsü oluyormuş burada. Biz geçerken yağmur dinmişti ancak öyle bir sis vardı ki göz gözü görmüyordu. Bu tepeyi de aştıktan sonra şansımız döndü ve hava açılmaya başladı. Geçmişte çıkan bir orman yangınıyla adeta kel kalan tepeleri çok daha net görmeye başladık. Saros Körfezi uzaktan görülüyordu. Az önce yağmurdan önümüzü göremezken şimdi de güneşten gözümüzü açamaz olmuştuk. Ufak bir mola verip sürücülerin güneş gözlüklerini takmalarını sağladık.

Sercan – Buğra Abi – Ben – Deniz Abi – Volkan – Alper

Ekip liderimiz bölgeyi çok iyi bildiği için bir yandan bize liderlik ediyor, bir yan da bölgeyle ilgili bilgiler veriyordu. İşte bu orman yangını hadisesini de o şekilde anlattı. Daha sonra manzarı doyumsuz olan bir yerde durup epey bir fotoğraf çektik. Sonra rotamızda yer aldığı üzere, Gelibolu Mevlevihanesi‘ne kadar durmadan devam ettik yola.

Bu mekan Dünya’nın en büyük mevlevihanesi imiş. Ancak sadece semahanesi ayakta kalmış. Diğer kısımları komple tahrip edilmiş, yıkılmış, bir acayip olmuş. Binanın en görkemli kısmını sağlı sollu iki yüksek kapıya tırmanan iki kıvrımlı merdivenleri oluşturuyor. İç kısmında çok büyük restorasyonlar yapılmış ve boyamaları çok canlı duruyordu. Binanın dış kısmında ön ve arka cephede karşılıklı olarak birbirine bakan ve sadece kemerleri ayakta kalmış iki kapı duruyordu. Bunların da etrafları çevrilmiş, bir tür koruma hattına alınmıştı.

Lancer – Pajero – ASX

Mevlevihane’den ayrılıp yüksekçe bir tepeye çıktık. Buradan Çanakkale Boğazı çok güzel görülüyordu. Bir de türbeye gittik: Bayraklı Baba Türbesi. Türbeden sonra doğruca feribot iskelesine gittik. Konvoy halinde girdik feribota, bu halde olduğumuzdan epey dikkat çektik 🙂 Artık hava iyiden iyiye karardığı için sert bir rüzgar da çıkmıştı. Karşı tarafta Çanakkale ışıl ışıldı. Feribot yolu yarıladığında sağ tarafımızda aniden beliren o meşhur “Dur Yolcu” çizimini gördük.

Tıklayınca büyür

Ekip liderimizle feribotta

Feribota binmeden önce yolda çektim

Çanakkale’ye vardığımızda önce o geceyi geçireceğimiz 5 yıldızlı Kolin Hotel‘e gittik. Bizden hemen önce iki otobüs dolusu Japon turist gelmişti ve biz Japonları seviyorduk. Neyse, odalarımız yan yanaydı ve hemen eşyalarımızı alıp yukarı çıktık. Zira saat 20.00’de yemek için aşağıda buluşacaktık ve saat 18.00’di. Odalarımıza eşyalarımızı bıraktıktan sonra önceden planladığımız üzere otelin havuzuna doğru koşmaya başladık. Ekip olarak havuza vardık dört balina. O an hepimiz çocukları gibi şendik! Bizi gören teyzelerin havuzu terketmesine aldırmadık bile! Yaklaşık iki saat boyunca yüzdük, sırf mentollü diye saunaya girdik. Hiç ihtiyacımız kalmadığı halde hamama girdik ve nihayet odalarımıza geri çıktık.

Volkan’ın “klorlu su saçlara iyi geliyor, yakışıklı gösteriyor adamı” tavsiyesi üzerine hızlıca bir duş alıp o şekilde çıktık dışarı. Gideceğimiz yer “Çanakkale Şehir Kulübü” isimli bir mekandı. Üst katta bir yuvarlak mesa etrafına oturduk. Etraf gayet gösterişli dekorasyonlarla doluydu. Kırmızı kadife perdeler falan vardı. Hemen arka masamızda entellektüel bir ses tonuyla konuşan bir bey ve bir hanım vardı. Yemek faslı acayip uzun ve lezzetli geçti. Yemekten sonra Çanakkale’yi gezmeye başladık.

Çanakkale Şehir Kulübü

Farkettim ki Çanakkale, Eskişehir’den daha renkli ve canlı bir şehir. Tıpkı Eskişehir’in 2006’daki hali gibi. Sahil boyunca gezen onlarca kız grubu var. Bugün Eskişehir’de bile kız gruplarına biz rastlayamazken, her taraf iyiden iyiye “aşırı marijinal tipler” ile doluyken, Çanakkale’nin gerçek bir öğrenci şehri olduğunu gördüm. Hem sevindim, hem de üzüldüm Eskişehir’in yavaş yavaş dönüştüğü duruma.

Çanakkale’de tanıdığımız birini görsek ne efsane oluruz, dedim birden bire. Yanımdakiler güldüler. Lafım bittikten 3 dakika sonra Blackmail grubundan Cihan abiyi birden bire karşımızda bulduk. O an ki şaşkınlığımızı anlatamam. Kucaklaştık sarıldık falan, ayaküstü sohbet ettik.

Cihan Abi – Ben – Volkan

Yolculuğumuzun başından beri devam eden bir peynir helvası muhabbeti vardı. Nihayet burada tadına bakabildik. Volkan’la Sercan birer kutu aldılar. (Daha sonra bu kutuları otelde dolapta unutacaklar, odayı temizleyenler bulacaklar, amirlerine teslim edecekler, onlar da Sercan’ı arayıp bildirecekler ancak biz çoktan feribotla karşıya geçtiğimiz için helvalar onlara kalacaktı.) Helva faslından sonra her biri Eskişehir’de de olan mekanları görmeye başladık. Hangover, Hayal Kahvesi gibi. Truva filminde kullanılan maketin gerçekten tahta olup olmadığı konusunda şakalaştıktan sonra Hangover’a oturduk. Burada da kısa bir süre zaman geçirdikten sonra nihayet kalkıp otelimize doğru yola çıktık.

Otele girdiğimizde aşağı kattan bir canlı müzik programının sesleri geliyordu. Ekip aşağı inip dinlemek istedi. Birkaç kişi bizler odalarımıza çıkıp eşyalarımızı bıraktıktan sonra aşağı inip yanlarına dahil olduk. Toplamda 10 kişi vardı dinleyen. Vasat sayılabilecek bir grup sahnedeydi. Yan tarafımızdaki masada ise birkaç adam ve bir kadın oturuyordu. Biraz zaman geçtikten sonra bu masada bir tartışma çıktı ve kadın yere kapaklandı. Otel görevlileri sadece izlediler. Güvenlikler yere düşen kadını kaldırdılar. İyice tadımız kaçtığı için geceyi orada bitirmeye karar verip kalktık. Odamıza giderken Deniz abi yazının taa başında dediğim o tarihi sözü söyledi. Ne söylediği bizde saklı ama.

Odama geçip tüm gün yaptıklarımızı çok kısa notlar halinde yazdım unutmamak için. Tüm ışıkları kapattığımda aklımda ertesi gün çıkacağımız şehitlik gezisi vardı.

İki Saatliğine İstanbul’a Gitmek

Geçen hafta cuma günü okuldan erken çıktım. Serhat‘la birlikte Baksan Sanayi Sitesi‘ne gittik. Odaya yapacağım büyük boy raf için gerekli malzemeleri toplarladık Serhat’ın sayesinde. Daha sonra bu malzemeleri ve beni eve bıraktı Serhat sağolsun.

Eve geldikten bir saat sonra da ailece Bursa‘ya doğru yola çıktık. Bir gün önce İnegöl‘e Özlem’in kına gecesine gittiğimiz için olacak, yol uzadıkça uzamaya başladı gözümde. Neyse, nihayet Bursa’ya ve dayımların evine varabildik. Ferhat abim evde yoktu. Haftanın son günü olduğundan olanca yorgunluğum üzerime hücum etti adeta ve uzandığım çekyatta uyuyakalmışım. Gece saat 2’ye doğru uyandım. Uyandığımda Ferhat abimle Murat‘ın hazırlandığını; birazdan üçümüzün İstanbul‘a gideceğini öğrendim!

Pozlama süresini uzun tutmuşum, böyle olmuş

Elimi yüzümü yıkadıktan sonra iki üç dakika içerisinde giyinip diğer ikisiyle birlikte atladık bizim arabaya ve yola çıktık. Bursa’dan arabalı feribota binip İstanbul’a gidecektik. Oradan da Üsküdar‘a geçecektik. İstanbul’u çok yi bilmediğimden dolayı ne kadar yol gideceğimiz konusunda hiçbir fikrim yoktu.
Neyse, yola çıktık. Enerji içeceklerini bitirdikten çok kısa süre sonra feribot iskelesine geldik. Şansımıza doğrudan gişeye girdik, kuyruk beklemedik. 50 lira ödedikten sonra feribota binmek üzere sıraya girdik. İki üç dakika bekledikten sonra saat 04.30’a yaklaştığı halde bindik feribota. En son bundan 15 sene önce bindiğim için acayip heyecanlıydım ne yalan söyleyeyim. Milletin hergün binip indiği deniz araçlarına, 20 senedir Eskişehir’de yaşadığım için ben binince ister istemez heyecanlanırım. Neyse, gecenin o ayazı, deniz üzerinden gelen soğuk rüzgarına rağmen güvertede kalıp denize baktım uzun uzun. Sonra içeri girdim.

Kardeşim Murat

Yaklaşık 1 saat sonra karşı kıyıya vardık. Sonra hiç durmadan İstanbul’un içine doğru sürmeye başladık. Üsküdar’a nihayet geldik. Ben daha önce İstanbul’un Anadolu Yakası‘nda bulunmamıştım. Avrupa Yakası‘na göre buranın çok daha sakin ve derli toplu olduğunu, gecenin saat 05.30’unda bile anladım. Tam adı nedir, neresidir bilmiyorum, bir caminin karşısında bir limanda deniz otobüsleri vardı. Oradaki bir büfeden Ayvalık tostu aldık. Tam yerken sabah ezanı okunmaya başladı. Biraz daha oyaladıktan sonra kalkıp Üsküdar Belediyesi‘nin yakınlarında bir yere parkettik ve uyuduk. Sabah saat 9’a kadar sağda solda arabanın içinde bekledik.

Ufukta görünen yer Bursa

Saat 9 civarında Ferhat abi yanımızdan ayrıldı. İstanbul’a yapmak için geldiğimiz işi hallettikten sonra bu sefer dört kişi olarak yine arabaya binip yola çıktık. Ancak hepimiz yorgunluk ve uykusuzluktan ölüyorduk. Dönüş yolu çok daha uzun sürdü. İstanbul’un içinden çıkıp feribot iskelesine gitmemiz epey zaman aldı. Karşıya daha hızlı geçtik ama bu sefer. Kıyıdan Bursa’ya evin önüne gelmemiz de bir saat falan sürdü.

Nihayet saat 12.00’de eve gelip bir şeyler yedikten sonra uyuduk. Yorgun bir yolculuk oldu ancak İstanbul’a gitmek için feribotu kullanma fikri çok akıllıca geldi. Bir diğer tespitim de İstanbul’un Anadolu yakasının daha az karmaşık olduğu ve daha çok yaşanabilir olduğuydu. Feribota gidiş 50; geliş 50 olmak üzere 100 lira verdik. Şimdi aklımda kalan tek bir soru var: Lan acaba biz arabaya 100 liralık gaz atsaydık Bursa’dan İstanbul’a gidip gelebilir miydik? Ne dersin Alper?

İtalya’dan Eve Dönüş

Cumartesi sabahı saat 8’de kalktım sevgili okur. Son kontrollerimi yapıp odamın son fotoğraflarını çekip aşağıya lobiye indim. Anahtarımı teslim ettim, kahvaltıya geçtim.

Kahvaltı olarak sütlü bir kahve içtim, içi kendinden çikolata kremalı bir çörek yedim. Zaten ufaktan heyecanlı olduğum için de pek bir şey yiyemedim.

Gece sabaha karşı saat 5’te Araplar tamamen gitmişlerdi. Geriye bir tek Nijeryalı, Ermenistanlı, Bosnalı kız ve ben kalmıştım. Bizim uçağımız öğlen olduğu için bizi saat 10’da otelden alacaklardı.

Yavaş yavaş hazırlanıp otelin önüne çıktığımızda beni İtalya’ya geldiğim gün hava alanından alan adam Mr. Ignazio çoktan gelmişti. Bu adam aslında çok garip bir adamdı. Süper karizma bir ses tonu vardı. Üç dört tane de dil konuşabiliyordu. Neyse, saat tam 10’da 6 gündür kaldığımız Hotel 4 Mori‘den ayrıldık. Arabada kimse konuşmuyordu. Güzel zaman geçirmiştik ne de olsa. Herkes de bir durgunluk vardı.

Hava alanı yaklaşık 10 dakika sürüyordu. 10 dakika sonra Cagliari Elmas Airport‘a ulaştık. Adam bizi kapıda indirip son sürat gazlayıp gitti. Nijeryalı ile Ermenistanlı önden gazladı girdiler binaya. Bosnalı kızla ben kaldık kapıda. Neyse içeri girdik. Gittik biletimizi yazdırdık. Sonra güvenlikten geçtik. Sonra da kapılara gittik. Uçuşun saatini öğrenip oturup beklemeye başladık. On dakika kadar geçmemişti ki ilk yazımda bahsettiğim o Türk elemanı, Kadir Abi‘yi, gördüm. Hemen gittim yanına. Konuştuk, muhabbet ettik. Bu arada Bosnalı kız da bizimle birlikteydi. Bir süre muhabbet ettikten sonra öğrendik ki uçuş 1 saat rotar yapmış. Bu durumda Bosnalı kızın işi sakata giriyordu. Çünkü diğer uçağına yetişmesi imkansız oluyordu. Hemen gitti konuştu ve aynı hava yolu firmasına ait olan diğer uçuşun da bir saat ertelendiğini söylediler, kızcağız rahatladı. Gecikmeden dolayı tüm yolculara bir kupon verdiler. Bu kuponla gittik, atıştırmalık birşeyler aldık. Yedik, doyduk. İyi de yapmışız çünkü bir sonraki yemeği taa ne zaman yiyecektik biz de bilmiyorduk. Bu arada erkekler tuvaletine gittim. Kadınlar çıktı içeriden. Anlam veremedim.

Saat geldi, uçağa geçtik. Bu sefer şansıma uçağın en arka sırasının en son koltuğunu verdiler. Cam kenarı F sırası. Böylelikle yine uçağın kalkışını görebilecektim. Gittim oturdum koltuğuma. Biraz aradan geçti ki Alitalia Hava Yolları‘nın bir hostesi, çok güzel değildi ama, gelip yanımdaki koltuğa oturdu. Kadın gülümseyip hemen uyudu. Hemen uyudu ve hiç uyanmadı.

Bunca yıllık insanlık tarihinde daha önce kimsenin yaşamadığı bir deneyim yaşadım. Cagliari‘den Roma doğru hareket eden bir uçakta tam kalkış anında hani bilenler için kalkışın sizi o koltuğunuza çivilediği anda, Sabhankra‘nın Reign Of Power‘ı dinledim. Bunu bugüne kadar, Dünya’da benden başka yapan yoktur. İmza Mesut Proofhead.

Neyse, dediğim gibi sen arkada, gayet rahat bir yolculuk oldu. 1 saat 45 dakika süren bu yolculukta sadece 1 bardak su ikram ettiler. Uçak gelip de Roma Havaalanına yanaşınca hemen arka kapıdan atlayıp indim. Aşağıda o büyük Cobus otobüsler bekliyordu. Hemen atladım birine. Bakındım ama Kadir Abi’yi göremedim.

Terminal binasına gelince hemen buluştuk, ben, Bosnalı Kız ve Kadi Abi. İçeri girdik, yine bir pasaport kontrolden geçtik. Sonra yol ayrımına geldik. Bosnalı arkadaşıma burada veda edip Kadir abi ile valizlerimizi almak üzere bagaj bölümüne geçtik.

Şimdi benim valizde 2 şişe şarap bir şişe de Campari vardı. Sipariş üzerine getirmiştim. Cagliari’de bileti alıp valizi verirken hatuna kırılacak birşeyler var bir etiket falan yapıştır dedim. O da, öyle bir şansınız yok, umarım iyi sarmışsınızdır Zira kırılırsa diğer valizlere veridiğiniz zararı da siz ödersiniz, dedi. Orada bir tırstım. Ama valizi alınca gördüm ki kırılmamış. Valizin altına bir kat elbise koymuştum. Araya kot pantolona sarılmış şişeler ve üstüne de kalan elbiseleri dizince ve hatta şişeleri de poşetlere sarınca sıkıntı kalmıyor sevgili okur. Bu arada dönüşte valizimizi İstanbul‘a bağlamadılar. Roma’da o yüzden aldık.

Valizi alıp hiç vakit kaybetmeden check in‘e koşturduk. Zaten normalden bir buçuk saat daha geç geldiği için uçak Türk Hava Yolları‘nın check in’i başlamıştı. Gittik, hiç biri Türkçe bilmeyen 3 tane THY görevlisinin durduğu masalarda işimizi hallettik. Aşağı yukarı 45 dakika sürdü kuyrukta beklemek. Yine hep Japonlar vardı sevgili okur. Bu sefer Kadir Abi ile yanyana aldık biletlerimizi.

Check in’de valizi verip yine kontrole doğru yollandık. Kontrol bu sefer benim sıkıntılı oldu. Botlarımı çıkarttırdılar. Ama en nihayetinde hallettim. Sonra uçağımızın kalkacağı kapıya doğru hareket ettik. Roma havaalanında mimari ve yerleşim çok başarısız. Çok karışık bir yer. Uçağın kalkacağı kapıya gitmek için bir tür hızlı trene biniyorsunuz, sizi hangarların üzerinden geçirip kapılara ulaştırıyor. Neyse, inip normalde açıklanan uçuş süresine sadece 1 saat kaldığını gördük. Biz de Free Shop‘ları gezdik biraz.

Sonra İtalyanca ve İngilizce bir anonsla uçuş kapımızın değiştirildiğini öğrendik. Yine başka bir kapıya geçtik. Burada da uçağın hava durumundan dolayı şimdilik 45 dakikalık bir rotar yapacağını öğrendik. Bu esnada Bosnalı arkadaşım bir mesaj attı ve bağlantılı uçuşunu kaçırdığını söyledi. Başka bir çözüm yolu arıyormuş. Sonradan öğrendiğim üzere kızcağızı gece Roma’da bir otele yerleştirip ertesi gün için biletlerini ayarlamışlar.

Kapı açılıyor zannedip sıraya girdik hemen ancak sırada da 20 dakika bekleyip iyice çileden çıktık. Nihayet almaya başladılar bizi. Uçağa bu sefer otobüsle değil, terminal ile uçak arasında kurulan bir köprüden bir körükten bindik. Böyle daha iyi oldu. Uçağın girişinde hemen Radikal, Milliyet ve Hürriyet gazetelerini aldık. Üstelik tüm ekleriyle.

Geldik oturduk yine cam kenarına. Tam kanatların hizasındaydım. Bir önümüzde acil çıkış kapıları vardı.

THY ile uçmak cidden süpermiş lan. Bir izzet bir ikram öff. Yemek olarak Billur Kebabı (patlıcan içerisinde tavuk sote), Füme Balık ve diğer bir takım şeyler verdiler. Sürekli meşrubat servisi oldu. İlgiden alakadan çıldırdık. Yanımıza da Libyalı bir eleman oturdu. Lan habire birşeyler anlattı.

Yaklaşık 2 saat süren yolculuktan sonra Atatürk Havalimanı‘na indim. Kadir Abi’yle adeta koşarak pasaport kontrole geldik. İki dakikada burayı geçip kendimizi Free Shop’a attık. Ne içkiyle ne de sigara ile alakam olmadığından burası pek bir anlam ifade etmedi bana. Valizimi bekledim. Nihayet sapasağlam gelince pek bir mutlu oldum.

Kadir Abi ile vedalaştıktan sonra yavaş yavaş çıkışa doğru yürüdüm. Onlarca insan gelen yakınları için bekliyordu. Ben de aralarından gülümseyerek çıktım. Dış kapıdan da çıkınca yolculuğum başladığı yerde bitmiş oldu.

Hava biraz soğuktu. Cebimde 1 lira vardı, makineye atıp bir su aldım, içtim. 10 dakika kadar sonra eniştem uzaktan göründü. Sağolsun beni aldı ve Halkalı‘ya halamlara doğru yola çıktık.

Gece halamlarda kalıp ertesi gün öğlen 13.00 sularında yine İsmail Ayaz‘la Eskişehir’e döndüm. İndiğimde yağmur yağıyordu. Maşallah dedim, hiç değişmemişsin.

Proofhead TRT’de! – 1. Bölüm

Yüksel Aydın

Geçtiğimiz pazartesi günü Alper, Volkan, Merve, Sercan ve ben İstanbul‘a gittik sevgili okur. TRT OKUL kanalında pazartesi akşamları yayınlanan Demokrasi Platformu isimli tartışma programının bu sene yeni sezon açılışında Anadolu Üniversitesi konuk okul olarak seçilmiş. Programda iki grup bir konu üzerinde tartışıyorlar. Seyirciler de oylayarak gruplardan hangisinin daha başarılı olduğunu belirliyor. Tartışma konusu ise “Modern yaşam koşulları kültürel değerlerimizi olumsuz yönde mi etkiliyor?” idi.

Deli Dumrul

Pazartesi sabah 10.00’da Öğrenci Merkezi‘nin önünden iki otobüs halinde hareket ettik. Sayımız 70 civarındaydı. Yolculuk çok güzel başladı. Şoför geçen sene bizi Bursa’ya götüren şofördü. Selamlaştık. O berbat dönüş yolculuğundan bahsettik falan. Neyse, şoför televizyona hemen bir film koydu: DELİ DUMRUL. İnan sevgili okur, beklediğimizin çok çok üstünde çıktı film. Konusu falan çok ortalamaydı. Ancak çok güldük. Herkesin şair olması dışında filmde sıkıcı bir yer yoktu. Deli Dumrul’un söylediği komik şiirler Volkan’ı, Alper’i, beni kopardı. Epey eğlendik. Filmi muhakkak izleyin. Gayet cesur sahneler de var. Aklınızda olsun.

Neyse, ikinci molamızda okulumuzun bizim için hazırladığı kumanyalar dağıtıldı. Bizim okul çok bozsa da halen çok iyi bir okul sevgili okur. Öğrencisine değer veriyor. Merve hayatında ilk defa ton balığı yemeye karar verdi. Ancak şansına balık bozuk çıktı. Bildiğin içerisine tiner dökülmüş gibiydi. Kızcağızın midesi bulandı. Burada öküz gibi ısırdığım domates üzerime fışkırdı acayip oldum.

Volkan

Volkan

Bu ikinci moladan kısa bir süre sonra saat 15.00 gibi İstanbul’da İstanbul Modern’in otoparkında indik. Grup olarak Taksim‘e gitmek istediğimizden geriye doğru yürümeye başladık. Sahilde birkaç poz fotoğraf çektirdik. Bu arada acayip sıkışmıştım. Biraz yürüyüp bir benzin istasyonunu geçtik. İleride bir caminin yanında müftülük binası vardı. Altında da tuvalet. Hayatımda 1 lira karşılığında bu kadar rahatladığımı hiç hatırlamıyorum.

Islak Hamburger

Tuvaletten çıkıp topluca bir parkın içinden geçerek Taksim’e doğru türlü türlü rampayı tırmanıp, bir sürü konsolosluğun önünden geçtik. Nihayet Taksim’e ulaşabildik. Ancak epey acıktığımızdan yolun başından beri konuştuğumuz şu ıslak hamburger olayını denemeye karar verdik. Çok meşhur olduğu söylenen Bambi Cafe‘ye gittik. Adam başı 3’er ıslak söyledik. Yanına da limonata aldım. Islak hamburger güzel

Ferhat Güzel ve biz!

falan ama öyle abartıldığı gibi bir olay da değilmiş hani. Ha çok ucuz orası güzel ayrıca. Neyse yemek faslından hemen sonra Savaş Abi‘ye mesaj atmıştım. Ona yanıt geldi. İstiklal Caddesi‘ne girdik. Olgunlaşma Enstitüsü müydü neydi öyle bir yerin önünde durup Savaş Abi’yi beklerken kimi gördük! Ferhat Güzel! Çok güzel adam 🙂 Hemen fotoğraf çektirdik. Begüm’ün albümü çıkıyor, dedi bize.

Şişmanlar

Ferhat Güzel’den hemen sonra Savaş Abi geldi. Epey yorgundu anlaşılan. Neyse sağolsun bize İstiklal Caddesi boyunca eşlik ettik. Oradan Tünel‘e gittik. Tünel’e gittik de sadece vitrin baktık. Hatırlıyorum eskiden burada plak falan satanlar olurdu, o dükkanlar komple başka dükkanlara dönüştürülmüş. Bu esnada ramazan boyunca sürekli teraviye giden, hiç bir cumayı kaçırmayan Alper, Volkan ve Sercan oradaki bir kilisenin içini görmek istediler. Hatta Sercan içine girip 3+1 yapmak istedi. Kilisenin sıralarına oturup ne yaptılar bilmiyorum. İçeride bir zenci arkadaş “no video please” dedi bana. Ben de kapattım kamerayı.

Tünel’den, kiliseden sonra Galatasaray Lisesi‘nin önüne geri dönüp Sabhankra‘nın ilk kadrosunda yer alan Sinan‘la buluşmaya gittik. Sinan, 24 Ekim’deki Eskirock Metal Fest Vol. III‘te de gelecek. Neyse, Sinan da uykulu gözlerle geldi yanımıza. Kısa bir yürüyüşten sonra yemek yemek üzere Savaş abi ve Sinan yanımızdan ayrıldılar. Savaş abi ile yemek sonra görüşmeyi planladık ama acil işi çıkmış. Görüşemedik.

Happy Hours

Biz de ne yapalım ne yapalım derken önce Dorock‘a geçtik. Daha sonra da Leman Kültür‘e geçtik. Eskişehir’deki Leman Kültür, abartılı bir şekilde lüks, zengin ve havalı dekore edilmiştir ve o şekilde işletilmektedir. Fiyatları da ona göredir. Ancak İstanbul’daki onun tam aksine daha salaş, daha rahat, insanı huzurlu kılıyor. Fiyatları da çok hoş. Bence gerçek Leman Kültür, İstanbul’daki gibi olmalıdır. Leman’dan sonra zaten artık

Sercan

toplanma vakti geldiğinden ancak bir midye tava yiyebilecek kadar vaktimiz kaldı. Galatasaray Lisesi’nin önünde toplanıp bir daha gerisin geriye İstiklal’in diğer ucuna yürümeye başladık. Kısa bir yürüyüşten sonra da TRT OKUL programının yapılacağı binaya ulaştık.

Yarım saat sonra meşhur olacağımdan inanın haberim yoktu…

(Yazının devamı gelecek)

Çevre Sorunlarına Öğrenci Yaklaşımları Sempozyumu – ODTÜ

Bakalım bu üç günü nasıl özetleyeceğim buraya. İstanbul‘da trende gözlerini kapatan açtığımda kendimi Ankara‘da buldum ve inmemize yaklaşık on dakika falan vardı. Evet başarmıştım ve yolu uykuya yedirmiştim. Sabah tren garına indik. ODTÜ‘den bir arkadaş bizi karşılamaya geldi. Diğer ekibimizin gelmesini beklerken garda ODTÜ’den gelen arkadaşımıza dedik ki ya biz çok yorgunuz, ölüyoruz eğer kalacağımız yer belliyse gidelim bir eşyalarımızı koyup öyle gelelim. Onlarda daha hazır değil diyince bizde yapacak birşey yok diyip bekledik. Diğer ekibimiz de gelince hep beraber ODTÜ’ye gittik. hayatımda ilk defa ODTÜ’ye gitmiştim. Ormanlık, ağaçlık bir yer 🙂

Mekana gittik, kaydımızı yaptırdık. Sunumların başlamasını bekledik, bekledik ama o yorgunluk bizi yendi. Biz de ne yapalım ne edelim derken kulüp başkanımız Elif, dümene geçti ve belki de hayatının sevap grafiğindeki en büyük sıçramayı yaptı. Konum itibariyle ODTÜ, Ankara’nın biraz dışında kalıyordu. Elif’in evi de Sincan‘da idi. Elif bizi aldı kendi evine götürdü. Yol, yorgunluğun etkisiyle epey acıklı ve ızdıraplı geçti. Ama eve vardığımızda arka bahçemden benzin çıkmış gibi (bakın petrol değil, direk işlenmişi benzin!) sevindim. Sırayla tuvalete ve banyoya girdik. Gerçi tuvalete sadece Oğuz‘la ben girdik. Lan nasıl mükemmel oldu varya off. Banyonun ardından yeniden espiri yapabildiğimi farkettim, ne biliyim birisi komik bir şeyler diyince gülebildiğimi falan farkettim.

Çevre Politikaları Atölyesi

Hemen ardından evden çıkıp doğru ODTÜ’ye yollandık. İlk oturumu kaçırmıştık ama ikinci ve benim de merak ettiğim Çevre ve Felsefe oturumuna yetişmiştik. Bu sunumlardan bir tek Ekofeminizm ilgimi çekti. Ancak sonradan onun da saçma bir temele oturtulduğu kanısına vardım kendimce. (Ekofeminizm, kadın ve doğa ilişkisini anlatan ve bu ikisinin çifte sömürüsünü dile getiren terim. ) Sunumlardan sonra çimlere oturduk ve Çevre Politikaları Atölyesi başladı. Güzel bir atölye, bir önce gittiğimiz Exitcom‘da çalışan bir çevre mühendisi olan Özlem’le tanıştım bu atölyede.

İlk günün akşamı kalacak yer problemi yaşandı ufak çaplı. Sonradan bazı tarafımızca ve onların tarafınca bazı gereksiz hareketler oldu. Bunlara girmeyeceğim, karşılıklı iki taraf da üzüldü. Ancak sonradan bunları hallettik. Sabahtan beri birşey yemediğimiz için artık açlığımız son haddindeydi. Saat gece 10 gibi yemeğe gidebildik. Yukarıda sözünü ettiğim arkadaş Özlem’le Hosta‘da karşılaştık. Birlikte yedik. Bu arada sevgili okur, Ankara’nın Eskişehir’e göre nasıl da pahalı olduğunu unutmuşum lan. Neyse yemekten sonra ben bizim ekibin diğer yarısına yanımdaki 1. sınıftan arkadaşları götürdüm. Sonra da Kızılay’da bir yerde bir kaç saat birlikte oturup bir durum değerlendirmesi yaptık.

Bahsetmezsem ayıp olur. Sempozyumun birinci günü Ali isiminde 10 numara bir arkadaşla tanıştık. Kendisi coğrafya bölümünde okuyormuş. Sağolsun gittiği güne kadar bizimle takıldı. O gece de yanımızdaydı. Neyse mekandan çıkıp yorgun beyinlerimizle kaldığımız yere döndük. Afyonluların Konukevi. Konum olarak da şansıma Ankara’nın tek bildiğim yerindeymiş, Özge Abla‘ların evin hemen yanında 😀 O gece Ali, ben ve Mustafa Kemal birlikte kaldık. Yorgunluktan hiçbir şeye dikkat etmedim valla. Yalnız klozetin sifonu çalışmıyordu. İhtiyacımı Ermanların odadan giderdim ertesi gün. (Böyle işe yaramaz bir detayı neden verdim ki?)

2. günün sabahı dinlenmiş olarak uyanıp tekrar ODTÜ’ye geldik. Sunumlar yapıldı yine. Bizim Murat’lar da sunum yaptılar. Helal olsun kendilerine. Bir de bugün yapılan bir tohum sunumu vardı. O çok kral olmuştu. Bir de Food, Inc. diye bir filmcik izledik. Hakikaten güzeldi, torrente attım hatta. Bugün de 2 farklı atölyeye katıldım. İlk atölye Organik Tarım mı? Endüstriyel Tarım mı? atölyesi oldu. Güzel şeyler öğrendim. Diğer atölye de Kentleşme ve Çevre atölyesiydi. Bu da güzel oldu kanımca. İkinci günün sonunda bu sefer organizasyona katılanlardan ayrı takılmak istemedik. Zira adımız kapris üniversitesine çıkmıştı 🙂 Kaprisliyiz lan biz. Neyse, Telwe denen bir yere gittik. Buranın bir alt katı var. Mükemmel bir yer. Zaten girdiğimizde sahnedeki herifler Street Spirit çalıyorlardı, Oğuz’la kendimizden geçtik. Sonra gittim istedim bir de Turn The Page çaldılar. Yuh dedim kendimce.

Fırfırsız 10 El Kazanan Adam!

Sonra dabtışakıstıs başladı. O ara ben de bir langırt masası gördüm. Bizimkilerle langırta başladık. O kadar ateşle ve zevkle oynadık ki sağdan soldan oyun teklifleri aldık. Hepsini de yendik. Yetkin’e buradan selamlar. Diskodan sonra sıra bir diğer canlı gruba geldi. Bu adamlarda piyasada dönen rock ne varsa çaldılar. Zıpladık atladık bildiğin. Erzurum, Mersin, Eskişehir ve Ankara durmadık yerimizde. Bu zıplamaların acısı ertesi gün ve hatta bugün de halen devam ediyor. Diyeceğim gece epey bir eğlendik. Sonra ekibimizi toplayıp ayrıldık. Kaldığımız yere dönüp Oğuzların mükemmel oyunu Köylü-Vampir-Büyücü isimli oyunu oynadık. Saat 4 gibi bitti. Yenildik vampilere. Sonra ben bizim birinci sınıflarla birlikte kaldım. Şunu da öğrendim: Uykusuzluk öldürür!

Sunum yaparken kaptırdığım bir an

Son gün nispeten daha bir yorgun uyandım. Ancak son gün olmasının verdiği dirençle kalkıp hazırlandık. Sonra işte gittik yine ODTÜ’ye. Candan‘la birlikte sunum yapmaktan vazgeçmiştik ancak tamamen hazırlıksız olarak Serbest Kürsü‘de yapalım madem dedik. Ancak dediğim gibi bu bir sunum olmadı. Etik üzerine yaptığımız çalışmadan ve tam da o esnada dağıtılan Çevre Denetim Yönetmeliği’nden konuştuk. Güzel oldu. Hoş oldu.

Bizden sonra bir arkadaş çıkıp ordumuzun güneydoğu ve doğuda byolojik silah kullandığına dair bazı iddialar ortaya attı. Bu beni çok rahatsız etti. Son olarak da bir sonraki ÇSOY Forumu’nun nerede yapılacağına karar verip ayrıldık ODTÜ’den. Zira vaktimiz yaklaşıyordu. Kızılay’da Anadolu Üniversitesi Konukevi‘ne (çok sağolsunlar) eşyalarımızı bırakıp çok yakında bulunan Burger King‘de yemek yedik. İşte o yemekten sonra benim bacağım ağrımaya başladı. Halen de ağrıyor.

Sonra Kızılay’da gezdik. 5 tane Jules Verne kitabı aldım. Sonra İhsan Oktay Anar‘ın Kitab-ül Hiyel‘ini de aldım nihayet. 5 liraya 3 tane plak aldım ve birisinden orjinal ispanyolca Çilli Bom çıktı 🙂 Flamenko tarzında, Ergin‘e dinleteceğim. Oğuz’a kitap alırken aşırı yakışıklı bir tiple karşılaştık. Herif, Zar Adam isimli kitabı şu cümlelerle özetledi: “Abi bi adam var. İki tene zar atıyo. Üç iki geliyo. Üçüncü binanın ikinci katına çıkıyo. Karıya tecavüz ediyo sonra öldürüyo.” Herifin aklında kalanlara bakar mısın 😀

Aldık verdik, gezdik tozduk. Sonra da soluğu garda aldık. Son kontrollerimizi yaptık. Aldığımız kitapları imzaladık birbirimize. Hızlı trene bindik ve döndük evimize 6 gün sonra nihayet. Tren garında Sercan karşıladı sağolsun. Minibüse binene kadar Sercan’la bir durum değerlendirmesi yaptım. Sonra eve geldim. Uyudum. Oh mis.