Tag Archives: İtalya

İtalya Görevi

Yalnızlık bana bunları yazdırıyor, başımı güçlükle doğrultabiliyorum ve çok yalnızım. Ölecek olmak değil de yalnız olmak canımı sıkıyor.

italianBu son görev olacak” dediklerinde aslında demek istedikleri bunun benim sonum olacağıydı. Yıllarca böyle olduğu gördüm, duydum; ama insan kendi başına gelenleri bir türlü idrak edemiyor ilk anda. İtalya’da son bir görev olacaktı. Daha önce defalarca yaptığımız gibi özel bölgede yer alan gizli bir siteden, önemli bir ismi güvenle tahliye edip İtalyanlara farkettirmeden yurda dönecektik. Tahliyesini sağlayacağım adamın bilgilerini büyükçe bir zarf içerisinde uzatan Albay, klasik tavrını bir kenara bıraktı ve “Kendine dikkat et olur mu?” diye üsteledi. O zaman bu üsteleyişi anlayamamıştım. İşte, şimdi bu sessizlik bana, her şeyi en başından düşünme fırsatı veriyor. Göz göre göre bu ateşin içerisinde nasıl düştüm ben? Nasıl da kör oldum?

Sabahları evden ayrılışım hep güneş doğmadan olur. Biricik aşkımı sıcacık yatağımızda bırakır, parmaklarım yanaklarına, dudaklarına ve nihayet o çok sevdiğim gözlerinin kapaklarına dokunur; dayanamaz öperim bir de. Küçük kızımın da uyuduğundan emin olur, annesine bu kadar çok benzediği için şükürlerimi sunarım Tanrı’ya. Sessizce çıkarım evden. O sabah da bu rutin tekrarlandı ve karargaha geldim.

Bu son görev olacak, artık riskli operasyonları gerçekleştirmek için değil, planlamak için sana ihtiyacımız olacak. Kısa sürede ekip toparlandı ve yola çıktık. İtalyanlarla başımız dertteydi. Avrupa’nın bu birbirine en çok benzeyen iki milleti, içinde bulunduğumuz zamanda birden bire düşman kesilmiş, karşılıklı olarak önemli bürokratlara suikastler düzenlenmiş, baskınlarla elçilik çalışanları rehin alınmış, katledilmiş, kaçırılmış ve iki ülke savaşın eşiğine gelmişti. Neyse ki arabulucular sayesinde savaş engellenmiş ancak iki ülke artık diplomatik ilişkilerini kesmişti.

Bünyesinde çalıştığım birim, sadece askeri güce değil, çok güçlü ve zeki diplomatlara da sahip özel bir birimdi. Kaçırılmış, ancak kaçırılması Dünya basınına yansımayan kişilerin, varlıkları dahi devlet sırrı olan eski diplomatların kurtarılması ya da susturulması gibi “değişik” görevlere sahipti. Ben, bu teşkilatta orta sınıf bir askerdim. Geleceğimi çok parlak olarak anıyorlardı.

Bir askerdim. Harp Okulu’ndan sonra, dünyalar güzeli eşimle ortalama bir hayat yaşıyorduk. Bir süre sonra bu birim kurulduğunda, bünyesinde görev yapacak kişilere istek hakkı sunulmadı, doğrudan üstlerimizin tavsiyeleri ile seçildik. Bu göreve seçildiğimde hayattaki tek düşüncem, tek önem verdiğim şey eşimdi. Onun desteğiyle bu işi benimsedim ve kısa sürede kendi timine sahip en genç komutan oldum. Ancak bir kızımın olacağını öğrendiğimde bu işi yapmak artık beni korkutmaya başlamıştı. Hayatımın değeri, önemi, amacı artık iki candı: eşim ve kızım.

Mevsim yazdı, ekip çok kalabalık değildi. Kendimize güvenimiz tamdı. Hele ki ben! Son görevim olacak diye o kadar heyecanlıydım ki anlatamam. Gerçi bu heyecan, beni beklediğini sanığım güzel günlerin heyecanıydı. Yoksa iş disiplinimde en ufak bir değişiklik dahi olamazdı. Ben böyleydim, ancak o gün ekibin geri kalanında alışık olmadığım bir rahatlık vardı. Kendi kendime gururlandım, iyi yetiştirmişim bunları, diye geçirdim içimden. Pilota döndüm ve daha ne için bekliyorsun, gidelim haydi, dedim. Bana dönen yüzü tanımıyordum. Pilot değişmiş olmalıydı. Önemsemedim. Ray-Ban gözlüklerin arkasında gizlenen gözlerdeki alaycı ifadeyi umursamadım. Sırıtan suratına da tahammül edebildim. Bu benim son görevim olacaktı. Karargahta çok daha rahat olacaktım.

Havalandık ve süzülerek hava sahamızdan çıktık. İçeride ekibe kısaca işi anlattım. İçeri girecekleri, güvenliğe alacakları, tahliye sonrası temizliği yapacakları belirledikten sonra arkama yaslandım ve İtalyan hava sahasına girdiğimizi belirten sinyali beklemeye başladım. Sinyal beklediğimden de çabuk geldi. Sessiz uçuş moduna geçtik. Hava kararmış, milyonlarca İtalyan evinde “Derby della Madonnina“ı izliyordu. Operasyon için bugün özellikle seçilmişti.

Herşeyin yolunda gitmesi halinde altı saat sonra küçük kızımı yatağına yatırabilecek ve eşimin saçlarına bulanmış bir halde uykuya dalacaktım. İtalya’yı, gerçekten Türkiye’ye çok benzetirim. İnsanların simalarından, alışkanlıklarından mahallelerinin düzensizliklerine kadar bizim ülkeye benzer yönü çoktur. Varış sireni çaldığında neden bilmiyorum, işe ilk başladığım günleri hatırladım. “Dikkat! Bizim işimizin dini imanı dikkattir. Dışarıda, evde, her yerde dikkati elden bırakma. Gözlerini dört aç, detayları sakın kaçırma. Seviştiğin kadın gerçekten senin karın mı? Dikkat et, noktaları say.” Elimizdeki rehbere büyük puntolarla yazmışlardı bu uyarıları.

Yavaşça ipleri saldık, önden iki kişi ve ardından ben ipin üzerinden kayarcasına indik. Ayaklarımız yere bastığında burnumda keskin bir tezek kokusu vardı. Siteler genellikle böyle varoş mahallerinde kurulurdu dikkat çekmemeleri için. Tahliye edilecek adam önemli görevler üstlenmiş ve emekliliğe ayrıldıktan sonra durağan istihbarat sağlamak için yurt dışına yerleştirilmiş eski bir bürokrattı. Her nasılsa İtalyanlar adamı sepetlemişlerdi. Tüm Dünya’nın önünde iki ülke devlet başkanları el sıkışıp ateşkes ilan ettikleri için, tarafların birbirlerine olan tepkileri sadece “ultimatomlar” ile sınırlıydı. Yani görünen buydu. Ancak nasıl ki biz gizli işler çeviriyorsak, zaman zaman İtalyanlar da bizde kalan ajanlarını veya askerlerini kurtarmak için operasyonlara girişmiyor değillerdi.

Avluya üç kişi indikten sonra krokide gösterilen duvara seğirttim. Bu esnada çatıda olması gereken dört adamdan sadece ikisini görebildim. Benimle birlikte yere inen diğer iki adama göz kırptım ve yanıma gelmelerini işaret ettim. Onlardan gelecek cevabı beklemeden, aslında peşime takılacaklarına emin olarak, duvarın sonunda yer alan kapıya doğru koştum ve bir tekme ile kapıyı açtım! İçeride görmeyi beklediğim şey, daha önce onlarca farklı türünü gördüğüm bir sorgu odası ya da aklımda hayalimde yer alan yüzlerce binlerce diğer olasılıktan biriydi. Ama esas başıma gelen şey değildi. Kesinlikle değildi.

Kapıya attığım tekmeden sonra açılan odada tam karşımda tek bir asker namlusunu üzerime doğrultmuş bekliyordu. Tekme attığım ayağım yere değmeden omzuma bir kurşun yedim. Arkadam silahlar patlar, bizimkiler askeri indirir diye bekledim ama olmadı. Başka bir ses duymadım. Kalkmak için doğrulduğumda bu sefer başıma bir darbe aldım ve bayıldım.

Uyandım daha doğrusu uyandırıldım, sırılsıklam bir şekilde. Zorla biraz su içirdiler. Omzum uyuşmuştu. Kan pembe pembe sızıyordu. İtalyanca bir şeyler söylemek istedim. Lanet olsun, aklıma “prego“dan başka bir sözcük gelmiyordu. Sürekli prego, prego diye sayıklıyordum. Karşımdaki İtalyanlar ise tek kelime etmiyor ve gülüyorlardı. Adamların üzerinde İtalyan üniformaları ve çeneleri boyunca uzanan çizgi sakalları olmasa tıpkı bizimkilere benziyorlardı. Gerçi tam da seçemiyordum yüzlerini. Omuzlarımdan tutmuş öylece duruyorlardı. Ne yapacaklarsa yapsınlar artık diye bekliyordum. Gözlerim açılmıyordu. Bu esnada anladım ki bana ilaç vermişlerdi. Zorla içirdikleri suyu anımsadım. Bu ilacı atmalıydım.

Odayı dikkatle inceledim. Beynim zonkluyordu, eşimin gülen gözleri, kızımın ürkek bakışları zihnime girip çıkıyordu. Odaya göz gezdirdim. Az ötede bir klozet duruyordu. Bir de kırık lavabo vardı. Duvarlardan birinde bir pencere vardı, ancak üzeri sacla kapatılmıştı. İçeride çok güçlü bir ışık vardı. Bir anlık dalgınlıklarını beklemekten başka çarem olmadığını anladım. Etrafta benden başka Türk yoktu. Ekibin diğer üyeleri galiba benim kadar şanslı değillerdi.

Bağırmaya başladım. Avazım çıktığı kadar bağırıyordum. Omuzlarıma bastıran adamlar iyice rahatsız olmuştu sesimden. Küçük, küçücük bir gevşeme anını kolluyordum. Gözlerim iyice kapanmaya başlamıştı. Birazdan bayılıp ya da belki ölüp gidecektim. Devlet sırrı olacaktım. Bir an hissettim, sağ tarafımda duran adam biraz geriye çekilir gibi oldu. Gücümün son zerresiyle ileri atıldım ve klozete yumuldum. Öğretildiği gibi mideme vurdum ve kusmaya başladım. Midemden sapsarı bir akıntı geliyordu. Bu esnada enseme bir darbe aldım ve başımı klozetin içine vurdum, küçük musluk alnımı deldi. Yine bayıldım. Neyse ki ilacı atabildim vücudumdan.

Kendime geldim, işte saatlerdir bunu düşünüyorum. Başıma gelenleri tekrar tekrar yaşıyorum. Yalnızlık bana bunları yazdırıyor, başımı güçlükle doğrultabiliyorum ve çok yalnızım. Ölecek olmak değil de yalnız olmak canımı sıkıyor. Musluğun, taharet musluğunun alnımda açtığı ve omzundan sonra vücudumda açılan bu yeni deliği düşünüyordum. Taharet musluğuyla delinmek… Taharet musluğu?

Beynim uğuldamaya başladı. Bir anda tüm vücudum titredi. Bu nasıl bir oyundu? Bu nasıl bir kurguydu böyle? Ben bunu nasıl anlayamadım? Bağırmaya başladım. Burası Türkiye! Biz hiç İtalya’ya gitmedik! Burası Türkiye! Benden ne istiyorsunuz? Hepiniz Türksünüz! Burası Türkiye!  Çıkın ortaya ve anlatın neler oluyor. Burası Türkiye!

italian2

Not: Gördüğüm bir rüyadan esinlendim.

Antalya Günlükleri – Son Eğitim, Teknik Gezi ve Kapanış

Eğitimin ilk günü yine erken saatte uyandık. Bu sefer diğer otelden farklı olarak hafif şeyler yemeye ve daha yemeye karar verdim. İlk kahvaltıda da bunu uyguladım. Kahvaltıdan sonra tüm donanımlarımızı kuşanıp eğitimin yapılacağı salona gittik. Bu salonu bir önceki gece Hikmet Abi ile görmüştük. Önceki günlük yazısına yazmayı unutmuşum. Her neyse, salonda tüm illerden, yani bakanlığın taşra teşkilatından, en az bir temsilci vardı. Ayrıca bakanlığın merkez teşkilatından da eğiticiler ve katılımcılar vardı. Bu da bizi yaklaşık 100 kişilik bir kalabalık yapıyordu.

Önceki çalıştayda gerilerde kalmayı tercih eden ben bu sefer Hikmet Abi’nin de gazı ile gidip en öne oturdum. Böylece eğitim başladı. Günlüklerin en başında belirttiğim üzere toplantı içeriklerini paylaşamıyorum.

Öğle yemeği ve sonrasında yine sunumlarla gün devam etti ve saat 17.00’de ilk gün eğitimleri bitti. Ertesi gün saat 09.30’da yağmurlu bir Antalya gününe rağmen teknik geziye gidecektik. Hedefimiz Lara’da bulunan Atıksu Arıtma Tesisi’ydi. Burasını tipik bir arıtma tesisinden ayıran belki de en göze çarpan unsur estetik olarak üst sınıf bir yer olmasıydı.

Bütün bir Antalya otellerinden akan pislik buraya gelmesine rağmen tesiste hissedilir bir koku yoktu. Tüm havuzların tasarıma uyan çadırlarla kapatılmıştı. Ayrıca uzun havalandırma havuzunun üst kısmında ise bir antrenman sahası vardı! Tesis şehre gelen futbol takımlarına bu sahaları kiralıyordu göründüğü kadarıyla. Arıtma tesislerinde çok büyük yer işgal eden havuzların bu şekilde de olsa değerlendirilip gelire dönüştürülmesi bence gayet akıllı bir tercih olmuş.

Eğitim için gelenlerin yaklaşık dörtte üçü çevre mühendisi olduğu için arıtma tesisi gezisinde diğer meslek dallarından özellikle yeni arkadaşlar, bir nebze de olsa sıkıntı yaşadılar tüm süreci anlamakta. Burunlarını tıkayanların sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu yine de. Aklıma bizim öğrenciyken yaptığımız teknik geziler geldi 🙂

Öğleden sonra, ikinci bir arıtma tesisine gidecektik ancak bir plan değişikliği ile otelde kalmaya karar verdik. O gün öğleden sonra Hikmet abiyle epey derinliği olan konular konuştuk. Bana göre otelin en güzel köşesini keşfedip neredeyse akşama kadar aynı kanepenin üzerinde pinekledik. İşte ben o saatlerde hep bu yazıyı yazmayı düşünüyordum lan. Ekmek çarpsın!

Tıkla büyüsün!

Akşam yemeğinde çok yüklenmeyeyim desem de yine tutamadım kendimi ve yemeği fazla kaçırdım. Akşam boyunca soda içip durdum. Yemek faslından sonra yine otelde kamp yapan Çekli futbolcularla beraber Barcelona’nın maçını izledik. Valencia’yı tuttu hepsi heriflerin. Otelde bir tane Rus Rugby takımı kamp yapıyordu. Bunların antrenmanlarını da izledim. Sonra sahile indik Hikmet abiyle. Denize çırılçıplak giren futbolcunun videosunu çektim gizlice. Otele döndük.

Oteldeki takımlardan bahsetmişken bir futbol takımı daha vardı otelde. Güney Koreli “Deagu FC” takımı. Biraz araştırınca adamların ülkelerinin en iddialı takımlarından birisi olduğunu öğrendim. Adamların hızlı ve atak oynamaları sayesinde özel olarak geliştirdikleri futbol stili bile varmış: Mermi futbolu! Süper de bir takım logoları var. Anlayacağınız otelde her yanım Tsubasalarla, Wakabayaşilerle doluydu. Tek fark; bunlar Koreliydiler.

Aynı gece “Ah Bir Ataş Ver” türküsünü düşündüm. Yine Alcatraz’dan bir bölüm izleyip uyudum. Bu arada haziranda İtalya’ya gidiyoruz yine sevgili okur.

Pozlama süresini uzun tutunca deniz böyle oluyor.

   

Eğitimin son günü, otelde son kez uyandığım gün oldu haliyle. Kahvaltı detayını halledip eğitime gittik. Flash belleği olan sahneye koşup sunumları almak için çabaladığı için eğitim planlanandan 20 dakika geç başladı. Saat 11’e doğru sunumlar bitti ve değerlendirme testi başladı.

Anlatılanlarla ilgili olarak hazırlanan 10 soruluk bir kısa sınavdı bu. Son sorusu ise sunumlarda anlatılmayan, ancak su ile uğraşan profesyonellerin bileceği bir soru idi. Sınavdan sonra son sürat otelden ayrıldık ve Serik Otogarı’na doğru yola çıktık.

Planlarımız mükemmel işledi ve saat 11.30’da Serik’ten hareket eden otobüse bindik. Bu otobüs Antalya’ya saat 12.30’da geldi. Belek’teyken iş yerinden arkadaşlarım Gizem ve Elif’e ulaşmaya çalışmıştım. Zira onlarda Belek’te eğitimdeydiler, ancak aksilikler olmuştu ve ulaşamamıştım. Antalya Otogarı’nda onlara kıyıda bir bankın üzerine yüzleri güneşe dönük olarak rastladım. Bu karşılaşma evrendeki tüm dengelerin rastlantısal olup olmadığını sorgulamama yol açtı. İkisiyle biraz lafladıktan sonra Hikmet abinin yanına döndüm ve saat 13.00 Eskişehir’e doğru hareket ettik. Yolculuk çok sancılı geçmedi. Ancak hiç uyuyamadığım için acayip sıkıldım.

Yolculukta olan ufak tefek tüm olaylardan sonra nihayet 19.00’da Eskişehir’de indim otobüsten. Sonrasında olanlar bu yazı dizisinin konusunu oluşturmadığı için anlatmıyorum.

Toplamda 7 gün süren bir Antalya gezisiydi kısacası. Pek çok insanla tanışıp, bol bol insan gözlemi yaptım yine. Beynimin kataloglarını doldurdum. Davranış ve konuşma üsluplarını dikkatlice inceleyip notlar aldım. Eğitim süresince tuttuğum notları raporlaştırdım kendim için.

Ve hayat böylece devam etti sevgili okur. Sercan Eskişehir’den sonsuza kadar ayrıldı. Alper’in yıllardır vücudundan atamadığı o son damla o gece atıldı gitti. Mustafa, kendi içinde aradığı cevaplara nihayet mantıklı bir açıklama bulabildi. Bunu Ahmet’le paylaştığında Ahmet “ben seni sonra arayım moruk” dedi. Volkan ve Burak tamamen birbirlerinden habersiz ve tanışmamış olarak o gece uyudukları yatağın sol tarafına yüklendiler.

Türkiye Eurovision’dan Çekilmelidir

Dün gece Bakü‘de düzenlenen 57. Eurovision Şarkı Yarışması‘ni izledik sevgili okur. Saat 01.00 sularında da sinir olup televizyonu kapattık. Her sene giderek siyasileşen ve adeta coğrafya dersine dönüşen bir Eurovision‘u daha geride bırakmış olduk böylece.

Birinci olan İsveç de dahil, nacizane müzik zevkime hitap eden tek bir şarkı bile yoktu lan. Yani ne bileyim, cidden çok kötüydü şarkılar. Sahne şovu yapacağım diye maymunlaşan tipler, ah ah ah diye birinci olan şarkı, bol bol iç çamaşırı gösteren bir Yunanistan… Müzikalitenin çok gerisinde, tamamen görselliğe (ki görsellik bile berbattı) ve dış politika oylamasına dayalı bir yarışmaydı, her sene olduğu gibi.

İsveç

Ben bunu yaklaşık 4 yıldır söylüyorum ve yine söyleyeceğim: Türkiye, Eurovision’dan çekilmelidir sevgili okur. Eurovision, yapıldığı ilk yıldan beri bir kuruntu, kasıntı mücadelesidir bana göre. İlk yarışmayı organize eden “abi ülkelerin” diğer ülkelere kendilerince fark attıkları başka bir alan oluşturma mücadelesidir. İlerleyen yıllarda ise sürecin giderek ekonomik ve siyasi anlamda değeri olan bir sürece dönüştüğünü gördüklerinde, kendi kurdukları bu sistemi ve sahneyi “daha küçük kardeşlere” bırakmışlardır. Her yıl yarışmaya doğrudan katılma hakları vardır zira. Eurovision pazarında her daim var olup, istisnalar hariç hemen her yarışmaya gayet sıradan parçalar yollamışlardır.

… Buradaki “5 büyük” ülke (İtalya, Birleşik Krallık, Fransa, Almanya ve İspanya) yarışma için 5 büyük ekonomik katkı kaynağı sağlamaktadır ve finalde otomatik olarak ödüllendirilmektedirler… Kuralların tamamı.

Bizim gibi başka alanlarda bu abi ülkelerle rekabet edemeyen ülkeler de Eurovision’u milli dava haline dönüştürmüş, siyasi anlamda bir değer kazanmasına yol açmışlardır. Komşuların komşularına göz kırptığı bir coğrafya da yakın zamanda Azerbaycan katılana kadar bizim ülkemizin tek bir dostu olmadığını görüyorduk. Gerçi çok da önemli değildi böyle bir dostluk ama televizyon başında her sene Kıbrıs‘a 12 veren Yunan’ı, Yunan’a 12 veren Kıbrıs’ı izlemek canımızı sıkıyordu. Ya da bizim 10 puan verdiğimiz Ermenistan‘ın bize nah çekmesini kabullenemiyorduk. Almanya’dan az oy çıkınca Almancılara sövüyorduk, aynı Almancılar 12 puan verince gururlanıyor, sahip çıkıyorduk. Bosna-Hersek bize, bu yarışmada olduğu gibi, çok puan vermeyince “vayy ulan sizi bir kurtarmadık mı Sırplar’dan” diye hayıflanıyorduk. Hakkaten lan dün gece Bosna-Hersek’in şarkısı fena değildi bak, kadın Tuzlalı’ymış. Tuzlalı bir arkadaş vardı zamanında.

Bülend Özveren

Bu açıdan belki de el altından kendimize bir kültür bile oluşturmuş olduk. TRT‘de her yıl yarışmayı Bülend Özveren sunar mesela. Adam çok deneyimli bir televizyoncu olmasına rağmen sadece Eurovision zamanı sesini duyarız. O da sesini duyarız, yüzünü görmeyiz. Bülend Özveren, ülkeleri iyi bilir, kim nereye ne kadar verir, sonuçlar açıklanmadan önce tahmin eder ve söyler. Genelde de haklı çıkar. Coğrafya bilgilerimiz açısından faydalı ancak herşey önceden tahmin edilebildiği için müziğe verilen önemi göstermek adına saçma bir yarışmadır yani.

Eurovision’daki bana göre bir diğer saçmalık ise Avrupa’dan bahsedip İsrail‘i, Ermenistan’ı ve Güney Kıbrıs’ı Avrupa kıtasına dahil etmektir. Bu bile yarışmanın nasıl bir siyasi zemine oturduğunu göstermeye yeterdir.

İşte tüm bu mantıksızlıklar silsilesine bir tepki olarak bence Türkiye artık Eurovision’dan çekilmelidir. Bu yarışma için harcanan her kuruşa yazıktır. Yok reklammış, yok tanıtımmış, inanın kimsenin de umrumda değil bence. Sertap Erener‘in kazandığı sene ne oldu, ne değişti? Ondan sonraki senelerde katılan çok daha güzel şarkılarımızı politik oylamalara heba ettiler. Bu durum çok kaliteli müzik adamlarımıza ne derece yansıdı? Çekilmek ayıp değildir. Bu sene Polonya, Avrupa Futbol Şampiyonası’nı yapacağız diye çekilmiş. Ermenistan da Dağlık  Karabağ Bölgesi‘ni halen işgal altında bulundurduğu ve Azerbaycan’la diplomatik kriz içerisinde olduğu için yarışmaya katılmadı.

Bu arada Karabağ demişken, belki de dün gece sevindiğim ve savunabileceğim tek şey oldu sevgili okur. O da Azerilerin aralarda sürekli olarak Karabağ’la ilgili vtrler gösterip dünyaya bu yönde bir tanıtım yapmalarıdır. Politik ama bence yerinde bir politik hamle oldu bu. Aynı Azerbaycan’da muhaliflerin de sokaklarda olduğunu ve yine bu yarışmayı kullanarak seslerini duyurmaya çalıştıklarını da hatırlatayım hemen. Sadece bu iki örnek bile artık müzik adına pek bir olayın kalmadığını gösterir bize.

Can Bonomono

Bu arada bizim Şaban’ın şarkısı iyiydi. Ama bu sahne olayı çok kötüydü. Yani ben beğenmedim. Şarkıyı kendisi yaptığı için vicdanı rahat olsun, kareograf düşünsün gerisini. Aferim oğlum.

Şu linkten ülkemizin Eurovision’daki tüm durumunu detaylı olarak görebilirsiniz.

Mısır’dan Gelen Zarf!

Dania'nın yolladığı kartpostal

Aralık ayındaki İtalya seyahatimde tanıştığım Mısırlı arkadaşım Dania ile karşılıklı anlaşıp, bundan neredeyse 1 ay önce bir birimize kartpostallar yollamıştık. Mart ayının başındaydı yani.

Aradan bir ay zaman geçince ben zarftan ümidi kesmiştim. Zira aynı tarihte Bosna‘ya da yolladığım bir zarf olmuştu ve 8 günde gitmişti. Dün çalıştığımız yerde sekreterimiz Figen abla beni aradı ve Mısır’dan bir zarfın beni beklediğini söyledi 🙂 Hemen koştum gittim aldım. Öğleden sonra Arzu Hoca ile birlikte girdiğimiz Ekoloji dersinde arkada bir sırada otururken zarf aklıma geldi ve açtım.

Lan içinden harika bir tasvir çıktı. Aklım başımdan gitti! Gerçek papirüse muhtemelen elle çizilmiş olan antik bir mısır gravürü idi bu. Bu haliyle çerçevelenip duvara asılmayı hakediyordu ne yalan söyleyeyim 🙂

Arkadaşım Dania’ya bu güzel kartpostal için ne kadar teşekkür etsem azdır. Umarım benim yolladıklarım da onun eline geçer ve beğenir.

Bosna’dan Gelen Zarf

Proofhead

Proofhead

Salı günü konserin yorgunluğunu atamadan sabah yine okuldaydım sevgili okur. Ama günümü güzelleştiren bir gelişme oldu. Bosna Hersek‘ten bir paket geldi 🙂 Bir süredir beklediğim bir paketti ve çok mutlu etti beni.

Bir süre önce malum İtalya‘da bulunmuştum. Oradaki en yakın iki arkadaşımla, İtalya’dan ayrıldıktan sonra da görüşmeye devam ettim. Biri Bosnalı bir diğeri de Mısırlı olan bu iki arkadaşımla bir süre önce birbirimize kartpostallar yollamaya karar verdik. Anlaştık, herkes aynı gün kendi ülkesinden postaladı. Önce Bosna’dan bana geldi. (Bu sabah öğrendiğime göre benim ki de Bosna’ya ulaşmış.)

Bosna Hersek, Tuzla

Arkadaşım sağolsun benim bir süredir facebook’ta duran fotoğrafımı çizdirmiş, bir de yaşadığı şehirle ilgili bir çizim yaptırmış. Yani bana sıradan bir kart yollamak yerine orjinal bir iş yaptırmış. Muhtemelen Facebook’tan görüp bu yazıyı da okuyacak. Kendisine çok teşekkür ediyorum.

Şimdi heyecanla Mısır’dan gelecek olan zarfı bekliyorum sevgili okur. O da gelsin, seninle paylaşacağım.

Two Eyes One Island

Aralık’ta gerçekleştirdiğim İtalya yolculuğuna dair yazacağım son yazı da bu olacak. Aslında buraya da çok fazla birşey yazmayacağım. Sadece İtalya’da çektiğim videolardan özel olanlar haricindekileri gayet amatörce birleştirdim. Basit de bir kurgu oluşturdum. Bu akışa soundtrack olabilecek tek parça da City Soul idi. Yani aklıma başka bir ihtimal gelmedi. Dolayısı ile videoyu hazırlarken de City Soul’un klibinden bir takım aşırmalar yaptım. Hoş görün. Bazı yerlerde video çok sallanıyor, bazı yerlerde hızlı geçiyor. Bunların bir kısmı kontrolüm dışında oldu, bir kısmını ise ben ayarladım.

Two Eyes One Island

Cagliari‘de yer alan kalenin içinde ve civarında geçiyor videodaki görüntüler. Ayrıca sokaklarını da hızlı bir şekilde görebiliyorsunuz. Bu arada videonun adı da “Two Eyes One Island” yani “İki Göz Bir Ada” oldu. Bu adı pek çok yönden kendim de beğendim. İki göz bir oda der gibi de oluyor, acayip oldu ama bence güzel oldu.

Umarım bir nebze de olsa beğenirsiniz. Şimdiden sağolun.

Yeni Başlayanlar İçin 8 Videoda Spagetti Western

Geçenlerde yine İtalya‘dayım (!), orada yine bir film muhabbeti açılınca dayanamayıp konuyu western filmlerine getirdim ve İtalyanlar’ın Amerikalılar’a kafa tutup o kısıtlı imkan ve bütçelerle efsane filmler çektiklerinden bahsettim.

Sergio Leonne

Elbette tüm bu western daha doğrusu spagetti western hikayesi içinde öne çıkan üç dört isim oldu. Bu isimlerden ilki İtalyanlar’ın baş tacı ettikleri yönetmenleri Sergio Leone. Bu adam efsane bir yönetmen gerçekten. Sağdan soldan derlediğim bilgilere göre Dolar Üçlemesi diye bilinen filmlerden ilkini (Bir Avuç Dolar İçin) sadece 200000 dolar para ile ve çalıştığı stüdyonun bir önceki işinden artan negatif filmlerle çekmiş. Film sadece içeriği ile değil, müzikleri ile de çok büyük ilgi çekmiş. Yönetmenin devam eden iki sene boyunca sırasıyla serinin diğer iki filmini de çekebilmiş olmasından çıkarıyorum ki bu projenin tamamı zaten yönetmenin aklında en azından taslak olarak yatıyormuş.

İyi, Kötü ve Çirkin

Sergio Leone, serinin son iki filmi Birkaç Dolar İçin ve İyi, Kötü ve Çirkin‘i çektiğinde, bir zamanlar İtalyanlar western mi çekermiş hadi canım sende diyerek türün adını Spagetti Western’e çıkarıp kendilerinde alay eden Amerikalıların bile artık saygı duruşuna geçtiği bir gerçektir. Bu yüzdendir ki aynı oyuncular Amerika’da da western filmleri çekmişlerdir. Bunların en bilinenleri Dolar Üçlemesi’nde de görebileceğimiz Clint Eastwood ve Lee Van Cleef‘dir.

Tipik bir spagetti western filminin bazı özellikleri vardır. Bu özellikler elbette her filmde görülmez. Ayrıca bu çekim tekniklerinin Amerikan yapımı bazı western filmlerinde de görebiliriz. Spagetti westernler, Amerikan westernlerine kıyasla olayın hissiyatını sadece aktörün rol yapma yeteneği ile değil, filmin müziği ile de vermeye çalışır. Bu tip filmlerde oynayan aktörler ciddi anlamda anlattığı dönemi, rolü yaşar. Toz ise toz, çamur ise çamur akar yüzünden. Karakterler arasında tam anlamıyla iyi biri yoktur. Filmin iyi karakteri bile kısmen de olsa pisliktir, suça bulaşmıştır. Kadınlar filmde genelde hayat kadınıdır, eziktir. Ve vikipedi’nin ilginç tespitine göre bu filmlerde zenci oyuncu yok denecek kadar azdır, hakikaten de öyle.

Spagetti westernlerin en kült özelliği oyunculara yapılan zoomlardır. Ekranda sadece gözleri gösterip sesin başka bir taraftan gelmesi, oyuncuların bacak aralarından, koltuk altlarından karşıdaki sahneyi göstermesi, detaylara müthiş bir şekilde odaklanması gibi özellikleri vardır. (Bu teknikleri şimdi Quentine Tarantino kullanıyor.) Bir spagetti filminde kötü adam, sadece vurulup yere düşmez. Yere düşer, acı çeker, siz onun kirli çizmelerine bakarsınız, uzamış tırnaklarını görürsünüz. Yere akan kanı görürsünüz, yerde duran kovanı görürsünüz. Ayrıca filmlerde kullanılan çok ilginç silahlar da görebilirsiniz. Özellikle Sabata serisini izlemenizi tavsiye ederim.

Bu filmler İtalyan yapımı olmasına karşın çoğunluğu İspanya‘nın arazi yapısı çöl olan bölgelerinde çekilmiştir. Filmlerin hepsi İtalyanca çekilmiş olup, Dolar üçlemesi gibi bazı filmlerde İngilizce çekilmiştir.

Ennio Morricone

Yukarıda da anlattığım gibi belki de bu filmleri bu kadar baş tacı yapan diğer unsur da müzikleri olmuştur. Benim bu konuda gözüm kapalı söyleyebileceğim tek isim Ennio Morricone‘dir. O bir dahidir. Onun yaptıkları baş yapıtlardır. Benim de spagetti western’e ilgi duyma sebebimdir. Zaten aşağıdaki videolarda dinleyeceğiniz müziklerin tamamını Ennio Morricone yapmıştır. İtalyanlar’ın yine baş tacıdır. Müziklerde ıslık, trompet ve gitar olmazsa olmaz enstrümanlardır.

Hiç vakti olmayanlar için çok daha konsantre bir şekilde sunacak olursam, şu dört ismi anahtar kelime olarak kullanın: Ennio Morricone (besteci), Sergio Leone (yönetmen), Clint Eastwood (oyuncu), Lee Van Cheef (oyuncu)

Şu dört filmi de ölmeden izleyin:

  • Per Qualche Dollaro In Più – A Fistful of Dollars (Bir Avuç Dolar İçin) – Yönetmen: Sergio Leone (1964)
  • Per un pugno di dollari – For a Few Dollars More (Birkaç Dolar İçin) – Yönetmen: Sergio Leone (1965)
  • Il buono, il brutto, il cattivo – The Good, the Bad and the Ugly (İyi, Kötü ve Çirkin) – Yönetmen: Sergio Leone (1966)
  • Il MercenarioThe Mercenary (A Professional Gun) – Yönetmen: Sergio Corbucci (1968)

Şu filmleri de türü severseniz izleyin:

  • Once Upon a Time in the West (Batıda Kan Var) – Yönetmen: Sergio Leone (1968)
  • Django – Yönetmen: Sergio Corbucci (1966)
  • My Name is Nobody – Yönetmenler: Sergio Leone (1973)
  • A Fistful of Dynamite (Duck, You Sucker!) (Yabandan Gelen Adam) – Yönetmen: Sergio Leone (1971)
  • Sabata – Yönetmen: Gianfranco Parolini (1969)

İyi, Kötü ve Çirkin: The Good, The Bad and The Ugly Theme

İyi Kötü ve Çirkin: Ectasy Of Gold

Profesyonel Silahşör:  L Arena (Kill Bill II’den hatırlarsınız. Bu filmin yönetmeni Sergio Corbucci’dir ki kendisi de Leone’den sonra bence en iyi yönetmendir.)

Birkaç Dolar İçin: For A Few Dollars More Theme

Vahşi Belde: Wild Horde (Bu film Amerikan yapımıdır ancak müzikleri Ennio Morricone’a aittir.)

Batıda Kan Var: The Man With the Harmonica

Bir Avuç Dolar İçin: A Fistful Of Dollars Theme

Sabata: Ehi amico… c’è Sabata, hai chiuso (Kemal Sunal‘ın Umudumuz Şaban filminden hatırlarsınız Hey Amigo Çe Sabata‘yı. Bunun bestecisi Marcello Giombini’dir)

Yazımın son kısmında biraz da ülkemize değineyim. Benim izleyip hatırlayabildiğim tek kovboy filmi Cüneyt Arkın‘ın Sezercik‘le oynadığı Küçük Kovboy filmidir. Bunun müziklerinin tamamı Ennio Morricone’den çakmadır. Zaten film de İtalyan ortaklı çekilmiştir. Ha, bence başarılı bir filmdir orası ayrı.

Az önce hani kamera efeklerinden falan bahsetmiştim. Şu aşağıdaki videoda da yine Türkiye’de yapılmış bir spagetti western türü kovboy filminden bir sahne var. Müzik yine Enni Morricone’den çakmadır.

Kısa Sürsün Sessizlik

Birkaç gündür yazı yazamadım sevgili okur. Bunu sebebi hem okuldaki ve dışarıdaki işlerin biraz yoğunlaşmasıdır. Ayrıca bir de bugün girdiğim Calculus II vizesi vardı.

Aşağı yukarı son bir haftamın tamamında Calculus II vardı. Hayatımda hiçbir dersi bu kadar kafa takmamıştım ve hiçbir ders de bana bu kadar takmamıştı sevgili okur. Son iki gecedir uyuyamıyordum artık stresten. Bu neden böyle oluyor, ben de bilmiyorum. Bu şekilde olması bana da zevk vermiyor üstelik! Her neyse, iyisiyle kötüsüyle nihayet bu sabah 9’da sınava girdim. Sınav zor gibiydi. Afallamadım ama emin de olamıyorum. Umarım sonuçlar açıklanınca hayal kırıklığına uğramam. Olurda mezun olabilirsem yazacağım yazı, anlatacağım başarı öyküsü hakkında küçük küçük notlar alıyorum. Alper‘le buna dair bir çalışma içerisine girdim.

Üye Kartları

Sınav bitince tabi geriye yapacak büyük bir şey kalmıyor. Okulda yürütmekte olduğumuz işler var tabiki halen. Bunların iş yükü de giderek artıyor. Cuma günü mesela Doğa ve Çevre Kulübü Üye Kartları’nı hazırlayacağız. Ayrıca şu sıra Alper’le bir makale yazımı işine kalkıştık. Bakalım sonuçları ne olacak.

Eskirock Metal Fest. Vol. IV‘ü yapacağız bu arada 12 Mart’ta. Bununla ilgili çalışmalara başladık. Konseri duyururken Eskişehirli gruplara ağırlık vereceğiz dedik ancak bakalım başvurular tatminkar olmazsa şehirdışından gruplar da misafir edeceğiz. Ancak tabiki bu benim tek başıma verebileceğim bir karar değil. Hatta bu konserde ben isteyerek bu grup seçimi sürecinin dışında kaldım da diyebilirim.

Bugün uzun bir aradan sonra Handan Girginer hocamı ziyaret ettim bugün Yabancı Diller Yüksekokulu‘nda. Sağolsun İtalya yazılarımı çok beğenmiş. Cesaretlendirdi beni. Hocam, bir süre önce Kamboçya‘ya gitmişti. Oradan benim koleksiyona Kamboçya dilinde gazeteler getirmiş sağolsun. Bunlar da nadide parçalar olarak yerini aldılar koleksiyondaki 🙂 Bu arada Handan Hocam mükemmel bir seyyahtır. Avrupa’da gitmediği ülke yoktur. Kendisi bize anlattığına göre hayatını ve servetini bu yönde harcamıştır ve bundan da zerre pişmanlık duymamaktadır. Bakınız ben de bir şeye böyle bağlanıldığında inanılmaz saygı duyuyorum. İşte bu yüzdendir ki Handan Hoca’mı çok severim.

Bu hafta umarım mezun olduğum hafta olur sevgili okur. Çünkü yapılacak çok iş var ve benim de morale ihtiyacım var. Bu arada kardeşim Murat, Volkan‘ın benim birkaç sene önce kırdığım gitarını yeniden yapıp boyadı. Gitarı daha önce yaptırmıştık ama bir türlü verim alamamıştık. Bakalım, şimdilik iyi görünüyor. Murat bu ara enstrüman yapımı işine sardırmış vaziyette. Bir arkadaşının sevgilisi için yaptığı çilek gitarı yan tarafa koydum.

Hepsiburada.com bana çok büyük yanlış yaptı sevgili okur! Şöyle ki bundan epey bir süre önce Kill Bill II‘nin soundtrack albümünü plak formatında sipariş etmiştim. Bugün mesaj atmışlar, tedarik edemiyoruz kusura bakmayın diye. Acayip sinirlendim. Siparişi iptal etmeleri için mesaj yolladım, bakalım ne yapacaklar.

Bu akşamlık bu kadar sevgili okur. Takipte kal, kârlı çık 🙂

Bozuk Para Koleksiyonum

Koleksiyona yeni katılan arkadaşlar

Ayberk bugün sağolsun yurtdışından benim için getirdiği bozuk paraları verdi bana. Bir süre önce İtalya‘dan getirdiğim bozuk paralarla birlikte kataloglayıp diğerlerinin yanına atmadan senle de paylaşayım dedim sevgili okur. Ayberk’in getirdiği paralar arasında bir de 1977 basım 20 Sovyetler Birliği KOnEEK‘i var. Çok değerli oldu bu cidden. İtalya’dayken diğer katılımcılardan da onların ülkelerinde kullandıkları bozuk paralardan almıştım. Euro‘larda durum çok daha keyifli. Çünkü AB’de Euro kullanan her ülkenin kendi bozuk paraları var. Yani 10-15 farklı türde bozuk 1 Euro, 50 Euro cent var. İtalya’daki tüm süreçte elime 7 farklı 1 Euro geçti ama harcamak zorunda kaldım tabi zamanla.

Bunun yanında yakın zamanda da gazete koleksiyonumu paylaşayım diyorum. Tabi biraz zamana ihtiyacım olacak bunun için. Hangi gazetede hangi ülkeden kim tarafından getirildi, bunların kayıtlarını yenilemem gerek.

Elinde bu tip yerli yabancı bozuk para bulunan ve bu bozuk paralar kendisi için bir şey ifade etmeyen dostlar, okuyucular lütfen benimle iletişime geçin.

Proofhead FM, Ejderhalar, İtalya Filmi

İtalya dönüşü epey bir sıkıştı yine iş güç sevgili okur. Yapılması gereken çok fazla iş, çekilmesi gereken çok fazla dert var yine. Ama bu sıkışıklıkta dahi yine de kendime vakit ayırmaya önem veriyorum.

İtalya’dan geldiğim gün 1 TB‘lık harddiskimin çöktüğünü gördüm. İçerisindeki yüzlerce albüm gitmiş, binlerce klibim yalan olmuştu. Aşağı yukarı beş gündür parça parça da olsa bu albüm ve klipleri toparlamaya çalıştım yedeklerden. Ancak henüz yedeklemediğim bir klasörüm vardı. İçerisinde de yaptığımız işlerin tasarım dosyaları vs duruyordu. O klasörün gitmesi beni mahvetti. Neyse, yavaş yavaş da olsa telafi ediyorum.

FlatCast

Bir süredir 20 kadar arkadaşımla oluşturduğum bir sms listesinden şarkı isimleri paylaşıyorum. Bunu da bir radyo formatında yapıyorum. Komik oluyor bazen, bazen can sıkıcı oluyor, bazen listedekilerin de istek parça istediği falan oluyor. Listedekiler demişken kim bunlar hemen hatırlayalım: Alper, Ender, Erol, Sercan, İlker, Koray, Levent, Murat, Mustafa, Savaşalp, Ahmet, Merve, Aslan, Cihan, Ezgi, Halil, Orcan, Özge, Seval, Anıl ve Togay kardeşim. Uzun ama epey uzun süredir aklımda olan hatta bir ara Eskirock için denediğimiz ama sora bıraktığımız şu radyo yayını olayına girebilir miyim diye bir araştırma yaptım. Çok kısa sürede ücretsiz yayın yapmanıza izin veren bir siteye kayıt olup, yapmak istediğim şeyi yapabildiğimi gördüm. Yani bilgisayarımdan yaptığım yayını diğer bilgisayarımdan dinleyebildim 🙂 Güzel oldu.

Ancak bazı sorunlarım var. Birincisi dinleyiciler bir eklenti kurmak zorundalar. İkincisi ise yayın kalitesi birazcık düşük. Her neyse, şimdi bir kamuoyu yoklaması yapıp belki de haftanın bir günü birkaç saatlik radyo programları yapabilirim. Eğlenceli olur. Çok fazla kişinin dinlemesine de gerek yok üstelik. SMS radyomdan takip eden kişiler ve belki birkaç kişi daha fazlası yeter de artar bile 🙂

Ejderhalar dedim. Dünya üzerinde bir ejderhanın yaşabilmiş olma ihtimali var mıdır acaba? Olsa süper olurmuş. Neyse, blogun üzerindeki reklam banner’ına güzel bir ejderha koyayım diyorum. Aslında kararsızım. Belki de kolaj yapmalıyım çeşitli fotoğraf ve çizimlerden. Bu konuda yardım bekliyorum. Bana 990×180 piksel genişliğinde bir görsel lazım.

Hayır, İtalya'da Pisa Kulesi'ni görmedim.

Ve İtalya filmi demişim. İtalya’da elbette videolar da çektim. Bunların çoğunun arka planında ben konuşuyorum. Ama kendi sesim bana çok komik geliyor sevgili okur. Bu video blog olayını da o yüzden bir türlü cesaret edip koyamıyorum. Neyse, bu İtalya’da çektiğim videolardan kısım kısım alıp Hope To Find‘ın bir şarkısının altına ekleyeyim diyorum. Ne yaparım, nasıl yaparım bilmiyorum. Deneyeceğim bakalım.