Tag Archives: Kader

Bahar Geliyor Haberin Var Mı?

Baharın gelişiyle kendimi epey rahatlamış hissediyorum artık. Yakın zamanda yine Antalya taraflarına bir yolculuk yapacağım. Yalnız olmayacağım. İş yerinden yakın arkadaşım Yunus Emre ve çekirdek ailesiyle birlikte gideceğiz. Bu yolculuğun ya da orada geçireceğim zamanın dolunaya denk gelmesini çok istiyordum. Ancak şans işte, olmadı. Çünkü çok uzun süredir sahilde çekim yapmak istiyorum. Eğer daha önce seni aradığım sahillere benzer, ıssız bir yer bulabilirsem ışık kirliliğinden uzakta çekimler deneyeceğim.

ilkdordun

martdolunay

Yeşile çalan renkleriyle sıra dışı bir dolunay

Gökte seni görmek –üstelik bu ay daha büyük olarak– paha biçilmez. Ancak dün büyük bir talihsizlik yaşadım ve evde olduğum saatlerde gökyüzünü kaplayan bulutlar yüzünden tek bir kare bile çekim yapamadım. O yüzden Nazım Mustul tarafından yine Mart ayı içerisinde Eskişehir’de çekilen, ayın ilk dördün evresindeki bir fotoğrafını yukarıya ekliyorum. Bu fotoğraf, içerdiği çok yüksek detaylar sebebiyle kesinlikle burada ve astrofotoğrafçılıkla ilgilenen herkesin arşivinde bir “referans” olarak yer almayı hak ediyor. Tıklayarak tam boyutta görüntüleyebilirsiniz. Ustanın ellerine sağlık. Yine Nazım Mustul tarafından çekilen bu ayın dolunay fotoğrafını alışık olduğumuzdan çok farklı renklerle düzenlediği için aşağıya ekliyorum. Kendisini Instagram’dan takip edin muhakkak: www.instagram.com/nazimmustul

Geride bıraktığımız ay güzel şeyler oldu. Dostlarımız Hazal-Utku ile Betül-Mustafa, yeni evlerine taşındılar. Yeni bir eve taşınmak, bir şeylere yeniden başlamak ve o yenilenme hissi gerçekten paha biçilmez. Bilecik’ten Eskişehir’e geldiğim o ilk üç ay bu hisle, bu mutlulukla nasıl geldi geçti bazen düşününce cevap bulamıyorum. Şimdi bizimkiler de öyle hissediyordur. Yeni bir çatının altında uyanma hissi insana gizli saklı bir heyecan veriyor.

mart01Belki geç oldu yazmak için ama Kader‘le Mehmet Eskişehir’den ayrıldılar. Özellikle Kader’in hüznünü, günler boyunca yazıp çizdiği, paylaştığı şeyleri görünce kendi içimde şüpheye düştüm. Bir gün bu şehirden ayrılsam, onun kadar çok şey biriktirebilmiş olacak mıyım? Yukarıda yazdığım heyecanıma, tıpkı Kader’in ki gibi bir hüzün de eklenecek mi? Bir zamanlar yaptığın gibi kaçarak mı gideceğim, yoksa kavuşmak için koşarak mı?

mart02

Geride kalan ay içerisinde Mustafa ve Özge‘nin doğum günleri vardı. Doğum günü kutlamalarını artık yeni bir formata taşıdık. Böylece en azından böyle günlerde, herhangi bir gerilim yaşanmadan, doğru düzgün oturup sohbet edebiliyoruz. Bütün bir ayın dökümünü yapıyorum ya, bundan da bahsedeyim.

mart03

Evet, bu ay da o en kutsal, sana en yakın hissettiğim zamanlar yavaş yavaş sona eriyor. Ama sanma ki içimde sen eksiliyorsun. Ben senin her sabah otobüste, metroda, tramvayda, dolmuşta gördüğün isimsiz yol arkadaşınım. Sigaranı değiştirdiğini görürüm, saçını boyadığını bilirim, her güne biraz daha aydınlık başladıkça senin de yüzünün güzelleştiğini fark ederim. Bir gün gelmesen hasta oldun diye üzülür, bir dakika önce evden çıksan bana kırıldın sanarım, günüm cehennem olur. Ve benim tüm şiirlerimde senden bir harf bulunur.

Seni Bulmak

Atım

Gün kararmadan çıkan son haberciyle yolladım mesajımı. Sarayın merdivenlerinden kendim uğurladım haberciyi ve o karanlıkta bile seçilebilen simsiyah atını. Gün yavaşça battığı, karanlık şehrime yayıldığı için cevabını ertesi gün bekliyordum. Çünkü senin ülkende haberciler gece ata binmezdi. Çıkacağımız uzun yolculuklardan önce son bir kere görmek istedim seni. Bu haberci de işte bu haberi taşıyordu sana. Ülkelerimiz yakın sayılmazdı ama yolladığım adam eğer zamanında ilk varış noktasına yetişebilirse, buradan mesajım bir güvercinle sana iletilebilecekti. Öyle ya biz çağımızda haberleşmeye çok önem veriyorduk. Çift kanatları ejderhalarımız ve iyi eğitilmiş uçanlarımızla uzakları yakın edebiliyorduk.

Gecenin karanlığında sarayımın penceresinden karanlığı kolaçan ederken uzaktan gelen o bembemyaz güvercin sanki yıllardır benim ülkemde uçuyormuş gibi ilişiverdi pervaza. Hemen atıldım üzerine, korkmadı hayvan, iyi eğitilmiş zira. Bacağına meşin iplerle tutturulmuş olan küçük keseyi farkettim ve çözüverdim. Güvercin döndü son bir kez baktı ve senin ülkene doğru kanatlandı. Evet, bu mesajı bizzat sen yazmıştın. Kağıdı sizin ülkenizde üretilen kalın kağıtlardandı. Yazarken odandaki o kırmızı boyalı masaya yaslanmış olmalısın, kağıdın arka tarafında boya izleri seçilebiliyordu. Ve en önemlisi adını tamamlarken yaptığın o müthiş harf kıvrımları ve kuyruklardı. Bu yazı kesinlikle senin ellerinden çıkmıştı. Mesajını bir solukta okudum. Kabul etmiştin teklifimi ve ertesi gün vedalaşmak üzere buluşacaktık.

Ülkelerimize eşit uzaklıkta bulunan o geniş düzlükte buluşuruz diye umuyordum. Sen geldiğinde her zamanki şekilde yerini belli edecektin. Her zaman yakılmaya hazır bekleyen ve yandığında bir tür mavi duman çıkaran ateş şeritlerimiz cebinde duruyor olmalıydı.

Ertesi sabah erkenden yola çıktım. Yol boyunca yanımda kıvrılarak ilerleyen o dereyi geçtiğim yeri hatırlarsın. Burada sular epey yükseldiği için geçebilmek için suların en sığ olduğu yeni bir yer bulmam gerekti. Dereyi geçtikten sonra geriye bir saatlik yolum kalıyordu. Ancak bu sefer de yolumu üç hokkabaz kesti. Bunların ikisi gözbağcıydı. Ancak gözbağcılardan korunmak için yazdırdığım o tılsım sol omzuma halen yapışık olduğundan büyüleri toz gibi dağıldı. Sonuncusu ise bana birşey yapmadı. Arkasına dönüp bakmadı bile. Galiba bunlar senin ülkenden geliyorlardı.

Buluşacağımız geniş düzlüğe geldiğimde etrafta senin dumanını göremedim. Kendi ateş şeridimi yakıp beklemeye başladım. Bir süre bekledim herhalde o sırada çıkan rüzgar yerimi sana yanlış gösterdi. Bu sefer rüzgarı önüme alıp atımı daha ileri sürdüm ve bir şerit daha yaktım. O geniş düzlükte bakılmadık ağaç arkası, girilmedik oyuk, gidilmedik fundalık bırakmadım. Ama sen yoktun. Gideceğimiz uzun yolculuklardan önce seni göremeyecektim. Böyle düşünürken uzaktan senin mavi dumanını gördüm ama kaybolmak üzereydi. Hemen atımı o yöne sürdüm ama yoktun. Cebimdeki son şeridi de burada yaktım. Şeritler tükenince umutsuzca ülkeme doğru geri döndüm. Seni görememiştim, ve sana vereceğim o anahtarı verememiştim. Çaresizce aradım seni, bir takım kimseler gördüm. Ama soramadım onlara.

Ejderhalar sadece ülkeler arasında para taşımak için ve savaşlarda kullanılıyordu. Bunun dışında ejderha kullanmak yasaktı. Bu yüzden sınırdaki düzlükleri saymazsak yeterince engebeli olan topraklarımızda atla yolculuk yapmak çok sıkıntılı oluyordu.

Büyük bir düş kırıklığı ile sarayıma döndüğümde dün gece gelen güvercinin pencereme tünediğini görüp koşar adımlarla sarayın dokuzuncu katındaki odama çıktım. Güvercin yine ürkmedi. Mesajını aldım yine o keseden. Bu sefer aceleyle yazdığını farkettim. Harflere kuyruk eklememiştin zira. Aslında hemen hemen aynı zamanda buluşma yerine gelmemize rağmen sen işaretlerimi görememiştin. Rüzgar ve ağaçlar buna engel olmuştu. Sen işaret vermek istediğinde ise cebinde tek bir kibrit ve kav kaldığını görmüştün ve tek bir ateş yakabilmiştin. Ama mesajın böyle bitmiyordu elbette. Güneş batmadan yola çıkarsam seni görebileceğimi söylüyordun.

Ben de öyle yaptım. Ahırımdan en hızlı atımı seçtim ve bu sefer senin ülkene doğru yola çıktım. Dün yolladığım son haberci ilk varış noktasına kadar bana eşlik etti. Sonrasında yola yalnız devam ettim. Gündüz keşfettiğim kısa yollardan atımı hızlandırdım ve ülkendeki cadılar kazanlarını yeni yakmaya başlarken sınırlarınıza girdim. Sarayına yöneldim. Önümden en önce biri olmak üzere ikişerli beş sıradan oluşan bir kafile geçti. Bu adamlar başlarını sağa sola sallıyorlar, eski bir dilde böyle alenen ibadet ediyorlardı. ben bu şaşkınlıkla beklerken sen göründün uzaktan. Hasretle kucaklaştık ve bu sefer senin ülkendeki hanlardan birine gittik. Burada seni kimse tanımıyordu.

Sen kadehini şarapla doldurdun. Bu iyi bir tercihti gerçekten. Ben ise ejderha nefesiyle eritilmiş olan o bitkinin tohumlarının suyunu içtim. Ve sana hayatında yepyeni bir kapıyı açacak olan o anahtarı verdim. Sen anahtarın üzerindeki her bir çizgiyi, çiziği, eğriliği dikkatle inceledin. Zira hepsinin ayrı bir hikayesi vardı. Budala birinin eline verildiğinde burun kıvırıp yere atacağı o anahtarı sen yüreğine bastırdın. Bu beni fazlasıyla mutlu etti. Şarabın bittiğinde kadehin altında kaderin yatıyordu. Şaşkınlıkla baktık kaderine. Görülenleri bir kenara atıp, görülmeyenleri gördük. Kaderinin o loş ışıkta gözümüze böyle parlak görünmesi benim kadar seni de heyecanlandırdı.

O gece senle aynı ülkede yaşayan bir dostuma misafir olacaktım. Seni sarayına kadar bıraktım. Çıkacağımız uzun yolculuklar öncesi vedalaştık ve sen gittin, boynunda az önce verdiğim anahtar sallanıyordu. Metalin soğukluğu seni rahatsız etmemişti. Son bir kere daha baktıktan sonra ardından, tepedeki o kaeye doğru sürdüm atımı.

Uzun Hikaye… Karışık

Hayatımda herşeye yeniden anlam verip, yeniden değerini ölçüp biçtiğim bir dönemdeyim yine. Bunu da doğrudan mezuniyetime bağlıyorum.Hala diplomamı alamadım orası ayrı bir sıkıntı konusu gerçi.

Tedirginim artık. Geçmiş kararlarımın beni geleceğe taşıayabileceğinden şüpheliyim sevgili okur. Mesela cimriyim. Üç kuruşun hesabını yapıyorum. çevremdeki herkese de bundan dolayı itici geliyorum. Üstelik bu öyle boğuyor ki insanları, böyle sürüp gitmez diyorlar. Ama ben mutluyum. İstediğim şeyi istediğim zaman yapabiliyorum. Yapmak istediğim ve beni mutlu eden şeyleri yani. Plak alıyorum mesela. Mutlu oluyorum. Lego alıyorum mesela mutlu oluyorum. O zaman ben cimri değilim. Ama hayır cimriyim. Çünkü birkaç işi birden yapmaya çalışıyorum. Cebimde param olmuyor ama cimri oluyorum. lan parası olmayan adam cimri olabilir mi? Olabilir. Misal ben.

İşte bu yukarıda okuduğun paragraf benim iç sesim. Kafam karmaşık anlayacağın sevgili okur.

Masumiyet hakkında yazdığım yazımı yeniden okudum da ne kadar sönük bir yazı olduğunu görüp kendime sövdüm az önce. Cimri olmadan önce yani. Filmi bugün online film izlenen bir siteden yine izledim. Yine doldum, yine gözlerim doldu, yine içim doldu lan. Ciddi anlamda çok iyi bir film. Şu an Kader‘i izlemeye elim varmıyor. Masumiyet, bendeki tüm o masum anıları canlandırdı. Bekir oldum. Zagor‘a sövdüm yine eve dönerken. Üzüldüm.

Başlık da zaten Bekir’in o meşhur iki lafından biri: Uzun hikaye, karışık. O karaktere bir saygı duruşu yollamak istedim. Bekir gibi düşünmeye çalışıyorum mesela. Bana da kurtuluş kaçıştaymış gibi geliyor.

Sürekli genişleyen bir dünyam var. Ama bir eksen genişliyor hep. Bir eksen de milim oynama yok. Eksenleri eş zamanlı olarak genişletebilsem rahat rahat kurulacağım hayatımın üzerine. Ama yok. Bendeki duruma göre ya hep ayakta kalmak zorundayım ya da hep yatmak.

Evet planlarım var kısa vadede. Önce şu diplomayı alıp yüksek lisansa başvuracağım. Sonra Ankara‘da bir takım işlerim var. Ve bir de İzmir işi var. Ayrıca başlayıp da devam edemediğimiz bir klip var ki çok içimi acıtıyor. Tüm bunlar için yeterli para bakalım nasıl gelecek 🙂

Para konusunda düşüncelerim, en büyük mutluluk kaynağının para ve biraz akıl olduğu şeklindedir. Akıl şarttır. Ama para çok daha gereklidir. Parasız akıl eskiden işe yararmış ama bizim zamanımızda yaramıyor artık. Saygılar.

Masumiyet

Masumiyet (1997)

Hayatımda izlediğim en iyi 10 Türk Filmi’nden birini izledim geçen. Yalan söyleyip ahkam kesmeye de gerek yok, bugüne kadar duymamıştım ben bu filmi. Hiç haberim olmamıştı. Geçen gün Beyn.org‘da bir yazı gördüm bu filmden bir sahne ile ilgili olarak. Çok ilgimi çekti izleyeyim dedim.

Zeki Demirkubuz‘un 1997 yapımı olan bu filmi beni adeta büyüledi. Yani uzun bir süre filmdeki olay, dyaloglar, ifadeler ve duyguların etkisinde kaldım. Çok garip oldum. Film oyuncuları, hikayesi ve kalitesi ile doğrudan beynine kazınıyor insanın. Yönetmenlik sanatının da en az oyunculuk sanatı kadar önemli olduğunu bu film ispatlıyor kanımca.

Biraz araştırınca Zeki Demirkubuz’un bu filmde anlatılan olayların öncesindeki olayları anlatyan 2006 yapımı Kader diye bir filmi daha olduğunu öğrendim ancak o filmi daha izlemedim.

Yukarıda sözünü ettiğim sahne, Haluk Bilginer‘in oyunculuğunun muhtemelen zirve yaptığı bir sahnedir. Kır sahnesi olarak geçen bu tiradta Bilginer, anlattığı öyküyü adeta size yaşatıyor. Henüz ilk filmi olan Güven Kıraç‘ın da ondan kalır yanı yok. Filmin diğer başrol oyuncusu Derya Alabora‘ya ise zaten küçüklükten beri aşık olduğum için film benim için bir başyapıttan aşağısı olamıyor. Sözünü ettiğim kır sahnesi aşağıda yer alıyor. Filmi izlerim diyorsanız bile izleyin, spoiler olarak düşünmeyin. Sonuç olarak muhakkak izlenmesi gereken bir film bu.