Tag Archives: kars

Bendeki Bu Japon Merakının Kaynağı

japanBende bir aşk var sevgili okur, onu hep gözler önüne yaşadım. Sen de biliyorsun. Bu blogda sık sık Japonları okudun. Samurayları anlattım, öykülerime serpiştirdim. Kısık gözlerine övgüler yazdım.

Bendeki bu Japon ve Japon kültürü sevgisinin annemden genetik olarak aktarıldığını geçen gün keşfettim sevgili okur. Annemin, henüz evlenmeden önce yaptığı bir el işini buldum. Kars‘tan dönerken yanlarında getirmişler. Burada yan tarafta gördüğünüz çalışma tamamen renk renk boyanmış süpürge çöplerinden yapılmış. Uzunluğu yaklaşık 70 cm. civarında. Dikkatle bakınca üzerindeki tarihi, 26.04.1987 olarak okuyabiliyoruz. Annem bu yaptığı Japon kıza bir de isim vermiş: MABİ. Aradan geçen neredeyse 29 yıla rağmen bu kadar sağlam kalabilmesine inan çok şaşırdım. Gerçi üzeri ve siyah kumaş zemini tozlarla kaplıydı ama nemli bezle dikkatlice temizledik.

Şimdi boyanmış süpürge çöplerini de bir kere daha dikkatlice vernikledikten sonra güzel bir çerçeve içerisinde yerleştireceğiz.

Pazar Sabahı – Kasa Fanı İşleri – Kasetler

Pazar günlerini sevemiyorum. Gidecek olmanın verdiği o hüzün, sabahın ilk saatlerine bile bulaşıyor. Sabah erken kalksam, biliyorum ki bir sonraki sabah kalktığımda kendime söveceğim neden tatilde olsun, geç kalkmıyorum diye. Bu sabah olduğu gibi geç kalkınca da içimi pişmanlık kaplıyor, günün yarısı gitti bile diye.

Pazar günün iki tane güzel yanı var. TRT 1‘de her pazar sabahı Western fimleri oluyor. Bunu, bu bloga elli defa yazmışımdır belki de. Bu sabah da Dünya’nın en iyi western üçlemesinin ikinci filmi, Birkaç Dolar İçin (For A Few Dollars More) vardı. Sergio Leone‘un bir başyapıtı. Bunu izleyerek güne başlamak, gidecek olmanın verdiği o hüznü bir nebze olsun azalttı. Sonrasında kahvaltı için ekmek almaya gittim.

Annemler Kars‘ta olduğu için dün evi kontrol etmeye gittik. Uzunca bir süre orada olacaklar. Evdeki emektar bilgisayarı görünce aklıma geçen hafta yıllık izindeyken bilgisayarın kasasına monte ettiğim üç tane fan geldi. Bu arada emektar dediysem yanlış anlaşılmasın, tam bir canavardır! Bir de dün de Ender‘in bilgisayarındaki işlemci ve ekran kartı fanlarını temizlemiştik. O sebepten dolayı birkaç fotoğraf paylaşayım istedim. Özellikle mevsim yaz olduğunda ben bilgisayarımın kasa kapaklarını açardım. Bu sene açmayayım istedim. Oturdum kasanın içerisindeki tüm tozları temizledim. Ama bu esnada tornavida arka taraftaki 12 cm.lik fana çarptı ve pervanelerden bir tanesi kırıldı. Belli bir hız ve dengede döndüğü için bir kanadının eksik olması, inanılmaz bir titreşim ve gürültü yarattı.

Elimdeki eski güç kaynaklarının birinde, bendeki eski fandan bile daha kaliteli bir büyük fan buldum ve söktüm. Sonra kasaya monte ettim. Ancak, kasanın arkasındaki eski fanın güç kablosu üçlü, yeni takacağım fanın ise ikili idi. Burada yine renklerine bakarak hangi kablonun boşta kalacağını tespit ettim ve bağladım. Sorunsuz çalıştı.

fan01

Sonra kapak üzerine iki tane daha fan monte ettim. Bir tanesini işlemci fanınn üzerine denk gelen hava kanalının içerisinde çekiş amaçlı olarak, diğerini ise ekran kartı ile aynı hizada soğutma amacıyla bağladım. Yıllar önce bir fan da hard disklerin yan tarafına bağlamıştım. Böylece kasanın içerisinde çalışan fan sayısı; 3 adet 7 cm.lik harici, 1 adet 12 cm.lik arka kapakta, bir adet işlemci ve bir adet ekran kartı fanı şeklinde oldu.

fan02

Tabi bu sistem tam fakirlere göre 🙂 Paranız varsa doğrudan bir su soğutma sistemi kurabilirsiniz. Ama benim güç kaynağım çok iyi olduğu için kurduğum bu fan sistemi sorunsuzca çalışıyor (umarım uzun süre de çalışır).

Bir de yine geçen haftadan yazmayı unuttuğum bir şey daha vardı. Hazır yazıya başlamışken bunu da ilave edeyim. Biliyorsun sevgili okur, ben plak, CD ve kaset biriktiriyorum. Geçen hafta Eskişehir’in uzun süredir gitmediğim bir caddesinde eski bir müzik dükkanının önünde yığılı duran kasetleri gördüm. Hiç üşenmedim, yarım saat didikledim ve şu aşağıda gördüğün kasetleri ayıkladım sevgili okur. Orada dikkat ettiysen Destan grubunun bir kaseti var. Bunlar ilk çıktığında ben daha ilkokul dört ya da beşinci sınıftaydım. Ulan ne acayip günlerdi be. Çocukluktan kırılırken, eldeki tek imkan Kral TV imiş meğer. O da zaten Sivrihisar’da yoktu. Bursa’da dayımlara gittikçe önünden kalkmazdım resmen. Yıllar sonra kasedini bulup alınca taa o günlere gittim. O günlerdeki koca kafalı Mesut’u hatırladım. Gerçi şimdi de kafam pek küçük sayılmaz..

kaset

Proofhead Erzurum’da – 1. Bölüm –

Askerden döndükten sonra hızlı bir çalışma temposu içerisinde buldum kendimi. Hızlı başlamak çok yorucu olsa da iyi de oldu aslında. İlk defa yıllık izin kullanmıştım geçenlerde, hatta şu yazımda da anlatmıştım. Yıllık izinden sonra da dört gözle beklediğim bir diğer olay da çalıştığım Bakanlığın düzenleyeceği Çevre Denetçisi Eğitimi idi. Bu mevzuat gereğince katılmamız gereken bir eğitimdi ve işe başladığımız 2013 Ocak ayından beri beklediğimiz en önemli eğitimlerden birisiydi. Ancak olmadı. Askere gitmeden önce bu eğitim bir kere düzenlendi ve sadece 1 kişilik kadro açıldı miniş ilimiz Bilecik için. Eh böyle olunca ben de bu eğitimi alamadan askere gittim. Askerdeyken ara sıra Bakanlığın sitesini de takip ediyordum ancak Bakanlık ısrarla bu eğitimi düzenlemiyordu. Adeta benim askerden gelmemi bekliyordu. Ve aynen de öyle oldu. Ben askerden geldim ve yaklaşık bir ay sonra Eğitim ve Yayın Dairesi yeni eğitimi duyurdu: Çevre Denetçi Eğitimi, 20-26 Eylül 2014, Erzurum.

Bakanlık, önceleri eğitimleri Antalya’nın sezon dışında bomboş kalan otellerinde yapardı. Ancak ben askere gittikten sonra eğitimler Erzurum, Zonguldak, Afyon gibi çeşitli illerde yapılmaya başlandı. Çevre Denetçisi Eğitimi de Erzurum’da yapılacakmış işte.

Eğitime İl Müdürlüğümüzden gidecek personeller belirlendi. Planlarımızı yaptık, uçak biletlerimizi aldık ve yola çıkma vakti geldi. 20 Eylül Cumartesi sabahı İlkan Bey geldi Bilecik’ten, beni arabasıyla aldı ve tüm ekip Ankara’ya doğru yola çıktık.

Ankara’da önce Maltepe’ye, İlkan Beylerin evine gittik. Ev muhteşem bir yerde, muhteşem bir bahçeye sahip ve muhteşem bir 90’lar havasında bir evdi. Mobilyalar, aksesuarlar, kabinli müzik seti… Her biri muazzam güzellikteydi. Sağolsunlar, İlkan Beyin ailesiyle güzel bir yemek yedik. Sonra eve çok yakın olan metro durağına gittik. Planımız AŞTi’ye gidip, Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin Esenboğa Havaalanı’na giden BELKO AIR isimli servis aracına binmekti. Çok şanslıydık. Yaklaşık 5 dakika beklediğimiz metro durağından metroya binip aşağı yukarı 15 dakikalık bir yolculuktan sonra AŞTİ’ye ulaştık ve kalkmak üzere olan BELKO AIR servisini yakaladık. Araç biz bindikten sonra hareket etti. Bu servis aracının bileti 8 TL. Galiba HAVAŞ denilen servisin ücreti çok daha fazlaymış.

Havaalanına ulaştıktan sonra vakit kaybetmeden check-in yapmak üzere Anadolu Jet’in bankosuna yanaştık. Burada check-in işlemi sorunsuz bitti ve valizlerimizi teslim ettik. Daha sonra uçağın kalkacağı kapıya doğru yürüdük. Uçak saat 19.30 idi ve yaklaşık 40 dakikalık bir süremiz vardı. Ben de bu boş vaktimi Campanella’nın Güneş Ülkesi ile değerlendireyim istedim. Değerlendirdim de, ancak bu başka bir yazının konusu olacak.

Kalkış vakti geldi ve kapıya gittik. Uçağa geçtik. Anadolu Jet’in Ankara’dan Erzurum’a günde üç dört seferi vardı ve bindiğimiz sefer tamamen doluydu. Bir sürü Erzurumlu’nun arasında biz de uçaktaki yerlerimizi aldık.

Yaklaşık 65 dakikalık bir yolculuktan sonra Erzurum Havaalanı’na indik. Eğitimle ilgili söylemeyi unuttuğum bir diğer husus ise, biz uçak biletlerini aldıktan sonra eğitimin başlangıç tarihi bir gün ötelendi. Böylece biz Erzurum’a bir gün önceden gitmiş olacaktık. Yani bize gece konaklamak için bir yer lazımdı Erzurum’da. Yardımımıza Haktan Fire yetişti ve bize Erzurum Öğretmenevi’nde o gece kalmak üzere dört kişilik yer ayarladı.

Uçaktan inip havaalanının servisine bindik. Çünkü şehir merkezi havaalanından uzak kalıyor biraz. Şansımıza, yaklaşık 15-20 dakikalık bir yolculuktan sonra Öğretmenevi’nin çok yakınına indik servisten. Önce gidip eşyalarımızı yerleştirdik. Sonra da Erzurum’da mini bir keşfe çıktık.

Erzurum’a daha önceleri Kars’a giderken hep uğrardık. Ancak ilk defa bu şekilde gezme fırsatım oldu. Neredeyse Eskişehir kadar büyük bir şehir. Çok renkli bir ana caddesi var. Sağlı sollu dükkanlar dizili. Doğu’nun başkenti derler IMF6100_9486hep, çok doğru. Şehir tıpkı Eskişehir gibi bir öğrenci kenti, gezdiğimiz saatlerde hep gençler, muhtemelen öğrenciler, vardı sokaklarda. Yemek için çok fazla alternatif var. Türlü türlü cafeler, hemen her markanın logosu, mağazası var. Kentin tam göbeğinde ise Yakutiye Medresesi mükemmel bir biçimde yer alıyor ve şehrin kopamadığı o tarihi dokuyu da temsil ediyor.

IMF6100_9526IMF6100_9513IMF6100_9520

Gece öğretmenevi’nde uyuyamadım, muhtemelen üşüttüm. Sabahı zor ettim. Sonra İlkan Bey’le kahvaltıya geçtik. Kahvaltıdan sonra ekip olarak toplanıp önce Yakutiye Medresesi’ne gittik. Erzurum tarihi boyunca hüküm sürmüş tüm devletlere ve geleneksel Erzurum kültürüne ait geniş bir koleksiyona sahip bu medrese. Ancak ülkedeki tüm müzelerde olduğu gibi, burada da korkunç pahalı hediyelik eşya standından ne yazık ki uzak durduk. Medresede epey bir foto çektim. Sonra yavaş adımlarla hemen yakında bulunan Taşhan isimli yere geçtik. Burası işte Erzurum’un o meşhur oltu taşının satıldığı en önemli merkezlerden. Eğer sizde eşşek kadar taşlarla yapılmış gümüş yüzüklere ve takılara meraklıysanız buraya bir göz atın. Tespihlerde fiyatlar 70 liradan başlıyor.

IMF6100_9461IMF620140921_114108

Taşhan’dan sonra acıktığımızı farkettik ve askerliğini Erzurum’da yapan Suat Bey’in tavsiyesiyle YE GÖR isimli cağ kebapçısına gittik. Tüm cağ kebapçılarda olduğu gibi burada da masaya oturur oturmaz tabaklarımıza birer şiş koydular. Gerçekten çok iyiydi yediğimiz kebap. Kebaptan sonra yediğimiz kadayıf dolması isimli tatlıyı ise hiç sevmedim. Bir gün karşınıza çıkarsa boşuna para vermeyin bu tatlıya. Cağ kebabın işe şişi 7 lira. Tadın, gerçekten değer ama.

Renaissance Polat Erzurum Hotel

Yemekten sonra bu sefer de adını halen doğru söylediğimden emin olmadığım, Müceldili Konağı isimli kafeye gittik. Burada da biraz oturduktan sonra tekrar Öğretmenevi’ne dönük. Öğretmenevi’nde odaları boşaltma saati saat 10.00 olduğu için eşyalarımız emanetteydi. Eşyaşları alıp bir taksiciyle bizi kalacağımız Polat Renaissance Otel’e götürmesi için 30 TL’ye anlaştık. Erzurum şehir merkezinin dışında kalan otele gelmemiz yaklaşık 5 dakika sürdü. Taksici 5 lirayı geri verdi bu fazla diye.

Otele girdik. Otel Mariott grubuna ait. 2011 Universiade Kış Olimpiyatları esnasında yoğunlukla kullanılmış. Halen de atletizm takımları tarafından kamp için kullanılıyor. Otele kayıt yaptırıp İlkan Bey’le kalacağımız odaya çıktık. Sonra aşağı indim ve lobide Elvan Abeylegesse’yi gördüm. Kampa gelmiş o da herhalde.

O gün lobide bomboş oturmanın doyasıya keyfine vardık. Gece odaya çıktığımda hemen duşa girdim. Duştan çıkıp uyumak için uzandığımda ise üşüdüğümü farkettim. Evet, korktuğum başıma gelmişti ve hasta olmuştum.

Devamı gelecek…

IMF61. gün

Eğitimin ilk günü.

Neşe Ablam Vefat Etti

Bu bloga yazdığım kara yazılardan biri olacak yine bu yazı da. Nefret ediyorum buraya böyle şeyleri yazmayı, gözlerim doluyor detayları hatırladıkça. Dolayısı ile ara vererek yazacağım.

Canımdan çok sevdiğim Neşe Ablamın aniden, tutarsızca ve bizi ateşin ortasında bırakarak vefat etmesini anlatacağım.

Pazar günü akşamı Bursa’dan gelen bir telefon Neşe Ablamın yoğun bakıma alındığını haber veriyordu. Pazartesi sabahı annem erkenden Bursa’ya gitti. Bursa’daki hastanelerde yoğun bakım üniteleri tamamen dolu olduğu için ablamı İnegöl’deki Özel Medice Hastanesi’ne yollamışlar. Pazartesi öğle yemeğinden hemen sonra annem beni aradı ve durumun çok kritik olduğunu, Ferhat abimin desteğe ihtiyacı olduğunu söyleyip beni de İnegöl’e çağırdı.

Ben de sağolsun hocamızdan izin alıp apar topar İnegöl’e gittim. Oraya gittiğimde durumun hiç de iç açıcı olmadığını gördüm. Pazartesi’den çarşamba günü öğleye kadar durumunda hiç bir iyileşme olmadı. Bizler de hastanenin önünde beklemekten başka bir şey yapamadık. Bu o kadar acıydı ki anlatamam sevgili okur. Abimi ve 3 yaşındaki kızını düşündükçe, içeride yoğun bakımda yatan ablamı düşündükçe nefesim daralıyordu.

O üç günün inanın hiç bir şekilde tarifi yoktu. Ağlayan herkesi teselli etmeye çalışmak, umut vermeye çalışmak çok zordu. Salı günü öğlene doğru doktor abimi acil olarak aradı. Yanında ben de gittim doktorun odasına. Doktordan izin isteyip konuşmalarımızı kaydettim. Meğer ablam çok ağır bir beyin kanaması geçimiş. Bu kanamayı ilk 12 saatte tepsit etmek de tomografi ile imkansızmış. Yeni çektikleri bir tomografi ile bunu tespit etmiş doktor. Böylece önceki tecrübelerine dayanarak bize kurtulmasının neredeyse imkansız olduğunu söyledi. İşte ben o an ölümün kaçınılmaz olduğunu anladım. Bu gerçeği sadece ben ve abim biliyorduk. Defalarca ısrar etmeme rağmen izin vermedi, söyletmedi kimseye. İnsanların ve belki kendisinin de umudunu kırmak istemiyordu.

Çarşamba günü durum giderek kötüleşti ve öğlene doğru doktor bizi çağırdı. Dayım, abim (dayımın oğlu), ablamın abisi ve eniştesi içeri girdik. Doktorun yanında başka bir kadın doktor vardı. Kendisi bize hastanın beyin ölümü gerçekleşti, başınız sağolsun, dedi. O an hayatımın en kötü anlarından birisiydi sevgili okur. En kötü. O an orada yaşananlar belleğime o kadar kazındı ki herhanlde bir ömür boyu asla unutamayacağım. Ben bu anlarda da ses kayıdı almıştım. Ancak hiç bir zaman bu kayıtları dinleyebileceğimi sanmıyorum.

Fazla detay vermeden devam edeyim. Ablam resmi olarak saat 14.00’de beyin kanamasına bağlı olarak hayatını kaybetmişti. Ancak ülkemizdeki kanunlar gereğince halen makineye bağlı tutuluyordu. Halen şokta olan abim doktordan rica edip yoğun bakıma yanında ben olduğum halde girdi. İşte burada ablamı gördüm. Artık neredeyse tamamen ölmüş gibi yatıyordu. Kendimi çok zor tuttum. Abimi yukarı çıkardım, biraz uzaklaştım. Bu esnada doktor bizzat ve ismen beni çağırdı. Doktorun yanına gittim. Soğukkanlılığımı koruduğum için böyle bir şey yaptığını, kalbin de tahminen yarım saat içinde duracağını; dolayısı ile cenaze işlemlerine başlamamız gerektiğini söyledi.

Ablamın naaşı yıkanmadan önce son defa abime gösterildi. Burada artık dayanacak gücü kalmadığından yine ben de yanında gittim. Son kez gördüm. İşte bu görüşüm 4 yıl önce hayatımıza giren, bir kere bile küsmediğim, her gittiğimde beni krallar gibi ağırlayan, bir birimize sürekli takıldığımız ablamı son görüşüm oldu.

Cenaze önce abimin Bursa Merkez’deki evine getirildi. Hayatımda ilk defa bir cenaze evine bu şekile girdim. Bir daha böyle bir anı yaşamak nasip olmasın.

Ablamın mezarı kararlaştırıldığı üzere köyüne, Kars’a götürülecekti. Eve getirilen cenazeyi arabadan indirmeden hemen Kars’a doğru yola çıkardılar. Abimin yanında destek olmak için annem ve ben de hemen ardından iki tane de akrabamız bir arabaya binip cenaze aracının ardından Kars’a doğru yola çıktık. Şoförler bir hata yapıp yanlış bir rota belirlediler. Bu yüzden normalde otobüsle 19 saat süren Kars’a hususi araçla tam 22 saatte varabildik.

Perşembe günü saat 17.00 civarında köye geldik. Hiç vakit kaybetmeden hemen mezarlığa geçtik. (Bu esnada köyde bekleyen ablamın annesi babası kardeşleri ve diğer akrabalarımızın durumlarından bahsetmiyorum bile.) Mezar yeri açılmıştı. Bir grup cenaze namazını kılarken ben ve Haris, abimin koluna girip mezarın başına götürdük. Cenaze, mezara getirildi. Koyuldu. Abim eşine karşı son görevini yerine getirip birkaç kürek toprak attı ve bıraktı.

İşte böylece ablamı defnetmiş olduk.

Ertesi gün dedemi ziyaret ettim. Kars’tan Bursa’ya üç günde bir otobüs vardı. Cumartesi günü deannemle birlike otobüse bindik. 19 saatten sonra bu sabah (pazar) 07.15’de Eskişehir’e vardık.

Bir bütün olarak düşündüğümde hayatımın en kötü haftalarından birisiysi. Ben üzerimden bu acıyı, yorgunluğu, hüznü atmaya çalışıyorum. Ama ateş de düştüğü yeri yakıyor sevgili okur.

Ablama Allah rahmet eylesin. Mekânı cennet olsun. Geride kalan bizlere de sabır versin.

Annem Gitti

Annem ve kardeşim Kars‘a gitti. Çok yalnızım. Yapayalnızım sevgili okur. Bu yaz bu lanet yaz okulu ile kaldım bir başıma. Ne yapacağım?

Yazın Sercan ve Volkan ve Savaşalp ve İlker de olmasa Eskişehir’de çıldırırdım muhtemelen. Doğru lan. Onlarla takılırım bende.

Annemi çok severim sevgili okur. Küçük kardeşimi de çok severim. Şimdi onlar gidince ben de ortanca kardeşimi çok seveyim bari. Babam da evde bu arada. Yani işe gidiyor tabiki. Kardeşimin de çalıştığını ve eve gece geç geldiğini düşünürsem evde yalnızım demekki. Demek ki geçe gidebilirim eve.

Lan o kadar da yalnız değilim o zaman. Aha yazının gidişatı değişti.

Sevgili okur bu yaz annem yanımda olmasa da çok yalnız değilim. Tamam bu yazıyı boşa yazmış oldum. Halbuki yazıya başlarken aklımda bunlar yoktu.  Garip oldu.