Tag Archives: Kent Meydanı

Bursa’dan Yılın Son Ganimetleri!

16-17 Aralık günlerinde Cihan‘la birlikte Bursa‘ydık sevgili okur. Şu yazıda biraz bahsetmiştim hatırlarsan.

Cumartesi günü önce bursa17son003Seval‘le buluştuk Kent Meydanı‘nda. Seval’in vakti o gün biraz kısıtlı olduğu için yalnızca bir saat kadar muhabbet ettikten sonra bizi Heykel civarında bir yere götürdü. Yediğimiz içtiğimiz bizim olsun, ben sana burada Sönmez İşhanı‘nı nasıl keşfettiğimizi anlatacağım.

Yıllardır, Heykel denen yerde o küçücük dükkanda acele acele İskender Kebap yiyip çayımızı bile içemeden, musluk suyu doldurulmuş güğümden bir yudum su içip bir de üzerine güzel bir hesap ödedikten sonra yolun karşısındaki kestane şekeri satan yere girip kazık yeriz. Yıllardır Bursa rutinimiz böyleydi. Ancak bu sefer Alper‘in tavsiyesiyle Sönmez İşhanı’na girdik. Dört katlı ve her katında sahaflar, kitapçılar dopdolu! Yani şu lanet Dünya’nın unutulmuş cennetlerinden bir köşe.

Girişin hemen alt kat altında, -1 katında, bir sahaf bulduk. Gerçek anlamıyla bir sahaf! Eski kitaplar, efsane kitapların ilk baskıları, plaklar, kasetler, DVD’ler ve ilgimi alakamı çeken her şeyden bir tutam… Burada Indiana Jones üçlemesinin (dörtleme demeyin sakın) özel bir setini buldum. Toplamda dört DVD’den oluşan setteki bir DVD’de de bonus materyaller vardı. Türkçe altyazı seçeneğiyle birlikte hem de. Yine burada Kalan Müzik‘ten çıkan “Çerkes Ezgileri II” isimli derleme albümdü. Muhteşem bir derleme. Bunun ikincisi böyleyse acaba birincisi nasıldı? Şimdi internette ilkini arıyorum. Çerkes değilim ama iddia ediyorum, Çerkes Müziğini pek çok Çerkesten daha iyi bilirim. Yine burada, Ogün Sanlısoy‘un 1998 tarihli ilk albümü Korkma‘nın artık neredeyse bulması imkansız olan kaset versiyonunu, hem de ambalajlı olarak buldum.

bursa17son001

Inception filmi benim için çok ayrı, apayrı bir filmdir. Bu film, hiç gerçek olmamış bir hayatın, bir mutluluğun filmidir. Inception’ın çift diskli Bluray formatını bulunca aklım başımdan gitti. Son olarak da Vicente Amigo‘nun 2013 yılında çıkardığı, flamenko türünde en sevdiğim ve bütün şarkıları bana göre hit sayılabilecek albümü “Roma” tertemiz bir şekilde rafta onu almamı bekliyordu. Bu albümle ilgili blogda daha önce pek çok yazı yazmıştım. Ah Roma ah.

bursa17son004

0000000099985-1Daha sonra bir kat daha aşağıya inerken, yıllar önce okuduğum bir romanı gördüm vitrinde: “Bir Satanistin Anıları“. Cihan’a dönüp, “Bak ben bu kitabı Lise 2’deyken okumuştum” derken dükkanın sahibi çıkıp “Bu kitap gençliği satanizm belasından kurtaran kitaptır. Onun için yazdım ben.” dedi. “Nasıl yani?“, diye sordum. Meğer konuştuğum ihtiyar adam kitabın yazarı Erdem Katırcıoğlu‘ymuş. Yıllar önce kitabı okurken yazarını hep 30-35 yaşlarında bir genç olarak düşünürdüm. Bu güzel tanışmada Katırcıoğlu, kısaca neler yaptığından bahsetti. Diğer kitaplarını anlattı. Yazma sürecindeki araştırmalarından bahsetti ve ilk kez basılı olarak gördüğüm “The Satanic Bible“ı alıp gösterdi bir raftan. Kitabı yazma sürecinde yararlandığı kısımlar çizilmiş ve epey hırpalanmıştı. Ekledi, “Hayatımda okuduğum en etkileyici kitaptı.

bursa17son002Daha sonra en alt katta bir dükkana girdik. Burası tıka basa kaset ve plak dolu bir yerdi. Burada Pentagram’ın kısa süre önce yüksek bir fiyata aldığım kaseti Trail Blazer‘ı, çok komik fiyata aldım. Üstelik kondisyon olarak da çok temizdi. Daha sonra, özellikle bu yıl epey popüler olan LP‘nin Lost On You albümünü, sıfır CD’yi 8 TL’ye aldım. İnanılmaz! Yetmedi, birkaç önemli ve önemsiz albümü de CD olarak aldım. Epey de bir DVD film aldım yok fiyatına. Bir tane de kırk beşlik hediye etti dükkan sahibi.

bursa17son005.jpgBuradan bu ganimetle ayrıldık. Ertesi gün, Çılgın Koleksiyoncular Grubu‘nda tanıştığım, değerli insan Ergin Deliduman ile buluştuk Bursa’nın şirin (!) mahallesi Panayır‘da. Kadere bak sevgili okur, ben daha metal müzikle tanışmamışken ve hatta orta okulda falanken, Ergin üstat ve abisi, aynı mahallede oturan dayımların evine misafir olmuşlardı. Abisi o dönemde askerden izinli gelmişti. Benim kuzenim ise askere gitmek üzereydi. Abisi çok muazzam bağlama çalıyordu. Çocuk yaşımda etkilenmiştim. Hala hatırlıyorum. Biz Ergin’le buluşunca, kuzenim de geldi ve mahalle arkadaşıyla sohbet etmeye başladılar. Daha sonra kuzenim bana bu olayı anlatınca şok oldum 🙂 Eli açık, gönlü zengin dostum bana birkaç küçük hediye getirmişti sağ olsun. Sonbahar filminin orijinal DVD’si muhteşem bir hediye oldu. Ayrıca Queen, Moğollar ve Cem Karaca-Cahit Berkay’ın kasetlerini yığdı masaya. Metallica’nın Some Kind of Monster VCD’sini taa aylar önce istemiş, unutmuştum bile. Ama o unutmamış Çok büyük adam!

Bu koleksiyon işi, cidden çok ayrı, apayrı bir duygu sevgili okur. Cihan bunları okuyorsa bana kahkahayla gülüyordur. Çünkü bu hastalığın kitaplar için olanı da onda mevcut. O açıdan beni çok iyi anlar. İki hafta önce, Bursa’da güzel bir hafta sonu geçirdik sevgili okur özetle. Epey bir albüm, film topladık, toparladık. En güzel günler senin olsun.

Trakya Gezisi – Edirne Tekirdağ

edirne02Vay be! Günler olmuş bloga yazmayalı. Bu biraz tembellik, biraz vakitsizlik ve biraz da hastalık sonucu gelişen bir durum sevgili okur. Her neyse. Bu yazıda, geçen hafta sonu Alper‘le birlikte Sercan‘ı ziyaret ettiğimiz iki günlük Trakya gezimizden bahsedeceğim.

11 Haziran perşembe günü canım sıkkın bir şekilde işten eve döndüm. Yolda inip annemlere doğru yürürken Alper’i aradım. Hafta sonu Bursa‘ya gideceğimden bahsettim. Zira pazartesi günü Bursa’da iki günlük bir çalıştay vardı. Annemlerle hafta sonu gidip dayımlarda Sude ile vakit geçirecektik. Annemler ise İzmit‘e geçecekti. Alper sürpriz bir şekilde cuma akşamı Bursa’ya gideceğini ve birlikte gidebileceğimizi söyledi.

Böylece cuma akşamı buluşup her birlikte Bursa’ya doğru yola çıktık. Alper, hafta sonu Sercan’la buluşmak için İstanbul’a geçecekmiş. Hafta sonu Bursa’da yapacak bir işim olmadığını söyleyince beni de çağırdı. Böylece Sercan’a süper bir sürpriz yapabilecektik. Deniz otobüsüne bilet aldım hemen. Bursa-Yenikapı arası İDO‘nun seferleri vardı. Daha önce hiç deniz otobüsüne binmemiştim. Birkaç defa Çanakkale‘de feribota binmişliğim vardı.

O gece Bursa’da indik ve ertesi gün buluşmak üzere vedalaştık. Ertesi sabah erkenden kalktım ve saat 9’a doğru Alper ve babasıyla Kent Meydanı‘nda buluştuk. Buradan arabayla Mudanya‘ya gittik. İDO’nun iskelesi buradaydı. Saat 10’u biraz geçe feribota bindik. Şanslıydık. Feribotlar, deniz otobüslerinden çok daha iyiydi. Daha büyük ve daha rahattı. Alper’le koltuklarımıza oturduk. Biraz muhabbet, biraz sağı solu izleme, biraz uyku derken nihayet Yenikapı’ya geldik. Bursa’dan İstanbul’a gitmenin en iyi yolu kesinlikle İDO’nun seferleriymiş sevgili okur.

Yenikapı’da feribottan inip Sercan’ın bizi alabileceği yeri kestirmeye çalışıyorduk. Tabi Sercan’ın benim geleceğimden hala haberi yoktu. Alper tek taraflı olarak iletişim kurmaya çalışıyordu Sercan’la. Her neyse, aradan yarım saat geçmişti ki Sercan geldi iskelenin önüne. Alper önden gitti. Arkadan da ben gidip biniverdim arabaya. Sercan, “Ohaa, Mesut’ta gelmiş!” diye şaşkınlıkla bir kahkaha attı. Şaşkınlıkla bir süre yola devam ettik. Sercan’la birlikte arkadaşı Aşkın da arabadaydı. Aşkın’la tanıştık. Tıpkı onlar da bizim gibi açıklıktan kırılıyorlardı. O yüzden Forum İstanbul‘da bulunan IKEA Mağazası’na gittik. Niye böyle bir tercih yaptık? Çünkü Sercan kendine bir de koltuk alacaktı.

Sercan’ın aldığı koltuk

IKEA’nın önce restoran kısmına girdik. Yemeğimizi yerken iki günlük planımızı da yaptık burada. Epey bir yol yapacaktık. Neredeyse tüm Trakya’yı gezmiş olacaktık. Yemekten sonra Sercan’ın daha önceden almayı planladığı koltuğu aramak için mağazaya girdik. Neyse ki çok zorlanmadan bulduk. Mağazanın içinden çıkmamız 20 dakika sürdü! Koltuğu aldıktan sonra arabaya yükledik ve Edirne‘ye doğru yola çıktık.

Edirne! En son Keşan‘a gitmiştim askerdeyken. Biz Merkez’e gidecektik. İstanbul’dan Edirne’ye uzun bir yolculuk oldu. Yolda Penguen‘in yenilenmiş sayısını buldum arabada. Ahmet Ümit yazmaya başlamış! Ayrıca yine Kafa adında bir dergi gördüm. Başta karikatür dergisi sandım. Ancak başlı başına bir edebiyat dergisi çıktı. Yol boyu okuyup durdum. Pek çok farklı yazar vardı çünkü. Sonra uyumuşum.

edirne01Ne kadar yol gittik bilmiyorum, gözlerimizi açtık ve Selimiye Camii‘nin iki minaresini gördük. Bir dakika, Selimiye’nin dört minaresi yok muydu? Vardı! Burada Mimar Sinan‘ın dehasına şapka çıkardık. Kentin girişinden bakınca öndeki iki minarenin arkasına gizlenmiş diğer iki minareyi göremiyorsunuz. Kentin tam girişinden ve hatta her yerinden görülüyor bu cami. Kente yaklaştıkça solda ve arkadaki  minarenin biraz biraz görünmeye başladığını fark ettik. Sağdaki yine gizliydi.

Edirne‘de Karaağaç‘ta Sercan’ın sık sık gitti bir mekan varmış: Limon Kafe. Buraya gitmek için sırasıyla Tunca Köprüsü ve Meriç Köprüsü‘nün edirne04üzerinden geçtik. Epey yorulmuştuk ve akşam yemeği için Sercan’ın güzel planları vardı. O yüzden bu kafede yalnızca susuzluğumuzu giderdik. Sercan mekanı pek bir övmesine rağmen ben hiç sevmedim. Servis yavaş, fiyatlar pahalıydı. Daha sonra kalkıp Lozan Caddesi boyunca dolaştık. İşte Edirne’nin bu kısımlarını çok sevdim.

Nihayet akşam yemeğini yemek üzere yola çıktık. Edirne Merkez’de bulunan Meşhur Aydın Tava Ciğercisi‘ne gidecektik. Edirne’de Aydın ciğercisi 🙂 1998’de açılan bir işletmenin böylesine tutulmasına şaşırdım. Çarşıda iki dükkanın önünde kuyruk vardı.  İki dükkan da Aydın Tava Ciğercisi’ne aitmiş. edirne03Adamlar ilk dükkanın önünde kuyruk oluyor diye ikincisini açmışlar. Onun da önünde kuyruk var. Diğer ciğerciler ise bomboş! İlginç değil mi?

Kısa bir süre kuyrukta bekledikten sonra dışarıda bir masaya iliştik. Nihayet siparişlerimiz geldi. Masadaki ezme, domates, soğan ve diğer şeyler ücretsiz ve sınırsız olarak yenileniyor. Ciğeri ise kesinlikle tek porsiyon olarak söyleyin. Çok fazla geliyor çünkü. Buralarda alıştığımızın aksine ciğer küp küp değil, yaprak şeklinde kesiliyor. Tadı gayet güzel. Bir de muhakkak cacık sipariş edin. Harika.

Yemekten sonra kısa bir Edirne turu attık ve Sercan’ın her geldiğinde arabasını park ettiği o otoparktan arabayı alıp Tekirdağ’a doğru yola çıktık. Yemekten tıka basa doymuş olarak kalktığımız için sağa sola dönemiyor, adeta nefes alamıyorduk. Neyse, yol boyunca muhabbet ettik.

tekirdag01

Binemediğimiz Ranger’ın ışık oyunları

Yine biraz uyukladık ve Tekirdağ‘a geldik. Şansımıza 51. Kiraz Festivali vardı. Arabayı park etmemiz biraz zaman aldı. Bir adamın sigarasını bitirmesini bekledik ve nihayet park edebildik. Sahil boyunca irili ufaklı tezgahlar kurulmuştu. Çeşit çeşit şeyler satılıyordu. Çerez, meyve, kıyafet, oyuncak vs. Sahil boyunca yürüdük ve festival alanına geldik. Burada bir lunapark kuruluydu. Lan yalvardık yakardık Sercan’a, gel şu ranger’a binelim dedik. Binmedi. Biz de birazcık daha dolaştık ve Tekirdağ Merkez’de bulunan Look isimli mekana gittik. Burada ilk defa oturup ciddi ciddi bir beysbol maçı izledim. Hiç birimizin neler olup bittiği hakkında fikri yoktu. Öylece baktık.

tekirdag02

Gece yarısını biraz geçe toparlanıp kalktık ve bu sefer de Tekirdağ’ın ilçesi, Çerkezköy‘e doğru yola çıktık. Zira Aşkın burada oturuyordu ve biz de Aşkın’ın evinde kalacaktık. Yarı uykulu bir şekilde Aşkın’ın evine girdik. Fazla muhabbet etmeden yatakları serip uyuduk.

Lan nasıl güzel uyudum anlatamam. Böyle bir uykuyu uzun süredir arıyordum. Uyanıp diğerlerinin de uyanmasını bekledim. Sonra kahvaltı için Çerkezköy’ün merkezine indik. Aşkın’ın evi şehrin birazcık dışındaydı. Kahvaltıyı açık büfe olan bir yerde yaptık. Galiba ilk defa hepimiz açık büfenin hakkını verdik. Kahvaltıdan sonra Çerkezköy’ün biraz dışında oturan teyzemlere gittik. Teyzemlerin evine ilk defa geliyordum. Gürcan Abimin kızını da daha önce hiç görmemiştim. Biz oradayken teyzemin kızı Ayşe de geldi yanımıza. Yaklaşık yarım saat kadar teyzemlerde oturduktan sonra vedalaştık ve yine Tekirdağ’a doğru yola çıktık.

İki gün boyunca ilk defa yol bu kadar uzun geldi sevgili okur. Tekirdağ’a nihayet ulaştık ve Sercanlar’ın evine gittik. Önceki gün aldığımız koltuğun parçalarını yukarı çıkardık. Biraz dinlendik. Koltuğun montajını yaptık. Bir saat kadar oturduktan sonra Aşkın’la vedalaştık. Son defa, İstanbul’a doğru yola çıktık. İstanbul, dönüş yolu demekti. Yol boyunca muhabbet ettik.

Nihayet İstanbul’a girdik. Yine Forum İstanbul’a gittik. Sercan’ın işleri de vardı çünkü. Hayatımda bu kadar  saçma bir AVM görmedim. Karmakarışıktı. Tuvaleti bulmamız 1o dakika sürdü. Burada bir asker arkadaşımı gördüm, Gökhan. Adımı hatırlamadı 🙂 Acayip acıktığımız için yemek katını aramaya başladık. KFC Restoranı’nı da 15 dakikada bulduk. Üçümüz birlikte en son yıllar önce kova yemiştik. Güzel, abartılı bir yemek yedik. Dönüş saatimize iki saat kala Sercan’la vedalaştık, helalleştik.

Sercan gittikten sonra bu AVM’nin hemen yakınındaki metro istasyonuna gittik. Yenikapı’ya kolaylıkla gidebilecektik böylece. Gittik, jeton aldık ve metroya bindik. 15-20 dakikalık bir yolculuktan sonra Yenikapı’da indik. İDO’nun iskelesine gittik yürüyerek. Deniz otobüsünün saati yaklaşıyordu. Biraz oturduk Alper’le. İki günün değerlendirmesini yaptık, birer dondurma yedik.

İkimizde yorgunduk. Deniz otobüsüne bindikten sonra pek bir şey konuşmadık. Arkamda oturan çocuğun koltuğumu tekmelemesi bittikten sonra nihayet uyuyabildim. Alper uyandırdı ve “Gardaş geldik” dedi. Mudanya’da indik ve Alper’in ailesiyle buluştuk. Saat gece yarısını geçmişti, sağ olsunlar bizi almaya gelmişlerdi. Mudanya’dan Altıparmak‘a gittik. Alperler’e uğradık. Alpi eşyalarını aldı ve yine yola çıktık. Dayımlara uğrayıp önceki gün bıraktığımız annemleri aldık. Onlar Eskişehir’e dönerken ben de dayımlarda kalıp ertesi günün getireceği şeyleri düşünerek uykuya daldım.

Son zamanlarda geçirdiğim en harika hafta sonu bitmiş oldu böylece. Şimdi, yolculuk boyunca gördüğüm şeylerden kısa notlar aktaracağım sizlere:

  • Edirne’ye giderseniz muhakkak şu bahsettiğim ciğercide ciğer yiyin. Yanında cacık söylemeyi unutmayın.
  • İKEA’da İsveç köftesi diye satılan şeyin tek numarası üstüne döktükleri sos. Tadında özel bir şey yok.
  • KAFA Dergi’yi bir yerlerde görürseniz muhakkak inceleyin. Kapağı sizi aldatmasın. Güzel bir edebiyat dergisi. Yazarları çok seçme isimler.
  • Fiat Linea, çok saçma sapan bir araba. Ayağımızı yerden kesti evet, ama verdiği o saçma sapan arıza ile gözümde bitti tükendi.
  • Edirne’de tarihi köprüler var. Gerçekten muazzam eserler. Üzerinden geçecekseniz ileride bir yerlerde park ettikten sonra geri dönüp köprüleri inceleyin.
  • Mimariyle ilgileniyorsanız Selimiye Camii’yi muhakkak görün. Hakkında anlatılan sayısız efsaneyi de küçük araştırmalarla bulabilirsiniz.
  • Tekirdağ’a festival zamanı gidiyorsanız yanınızda Ranger’a binmekten korkmayan kişiler olduğundan emin olun 🙂

Yazı nihayet bitiyor. Bu güzel vakitler için Sercan’a ve Aşkın’a sonsuz teşekkürler. Ayrıca Alper’e de özel bir teşekkür 😉

Yıllık İzindeydim: Olaylar, Gelişmeler

Geride bıraktığımız hafta içi boyunca yıllık izindeydim sevgili okur. Bu, benim kısacık memurluk hayatımın ilk yıllık izni olduğu için heyecanlıydım. Yıllık iznimi tam da planladığım gibi geçirdim. Çoğunluğu evde, bir kısmı  Ankara‘da ve bir kısmı da Bursa‘da geçti bu sürenin. Çekirdek çitleyip TV izlemenin keyfine doyasıya vardım.

Mesnevi’nin bende bulunan kopyasından çok daha iyi bir kopyasını sadece 3 liraya aldım. O kadar mutluyum ki anlatamam. Kitap aslında 10 TL idi. Ancak İnsancıl Sahaf Kartımda biriken puanları düşünce sadece 3 lira verdim. Böylece Mesnevi’nin elimde iki farklı kopyası oldu. Bunlardan bir tanesi ikiz olduğu için çok değerli.

Bilgisayar parçaları biriktirme alışkanlığımın sonu nereye varacak bilmiyorum, ama Bursa’dan döndüğümde de yine bir kucak dolusu eski parça bulup getirdim. Bunların ileride boş bir vaktimde tüm soketlerini söküp galiba geriye kalanlarını elektronik geri dönüşüm firmalarından birine vereceğim. Bursa’da Ferhat Abim yine tekstil işine başlamış. Bir kesim atölyesi kurmuş, büyük markalara iş yapıyor. En son askerden önce görmüştüm dayımları. Askerden dönünce bir türlü gidememiştim yanlarına. Perşembe günü annem, Mustafa, Murat ve ben çıktık gittik. Cuma akşamı da döndük. Kısa ama güzel bir ziyaret oldu. Mangal bile yaptık. Bu arada şunu anlamış olduk ki bizim dizel motorlu Megane 2‘miz çok çok ekonomik yakıt tüketiyor. Hayran oldum.

vinoİzne çıkmadan önce bir VINN lazım olmuştu. Facebook’a duvara bir mesaj yazdım. Çok kısa süre içerisinde abartmıyorum en az on kişi haber bıraktı ve bana yardımcı olabileceklerini söylediler. Her birine ayrı ayrı teşekkür ederim. Burçino‘dan aldım VINN’ını ödünç olarak.

Seval‘le buluştuk cuma günü. Bursa’da özel bir çevre danışmanlı şirketinde çalışmaya başladı. Sözleşip öğle arasında Kent Meydanı‘nda buluştuk. Birlikte bir öğle yemeği yedik. Özlemişim Seval’i, o da beni özlemiş sağolsun. Yemek yedikten sonra pek bir vaktimiz kalmadığı için Seval’i uğurladım işine. Ben de gerisin geriye Panayır dolmuşuna binip dayımlara döndüm.

1287x929_vodafone_logo.jpgÖner Abim, dayımın oğlu olur, Vodafone Kurumsal’da çalışıyor. Turkcell‘den ardı ardına yediğim kazıkları anlattım ona. Vodafone’daki çok güzel fiyatlı tarifelerden bahsetti o da. Olur da birkaç ay içinde bir akıllı telefon alabilirsem, büyük ihtimalle Vodafone’a geçeceğim sevgili okur.

supernatural.jpgSupernatural izliyorum yine. Ben askerdeyken çıkan tüm bölümleri izleyip sezonu bitirmek üzereyim. Yeni sezon da yakında başlıyor ve harika bir sezon olacağa benziyor. Dokuzuncu sezon da çok iyimiş bu arada. Özellikle Crowley‘in bu kadar sempatik bir adama dönüşeceğini hayal bile edemezdim. Sezonu bitirmeme üç bölüm kaldı. Halen daha Castiel ile ilgili durumu çözebilmiş değilim.

Askerlik sonrası, elime çok fazla yeni kitap geçti. Bunları sağa sola tıkıştırıp durdum. Aslında oturup bir düzenlemek gerek. Bir de elimde olan bazı kitapları da, özellikle ders kitaplarını, artık elden çıkarmak istiyorum. Lan, atmaya kıyamıyorum. Sahaflar da almıyor. Ne yapacağım bilmiyorum. Galiba hepsi geri dönüşüme gidecek 😦 Kitaplığımda yer açmam gerekiyor.

332385_2Bugün Savaşalp‘le takıldık biraz. Esnaf Sarayı‘nda epey vakit geçirdik. Bir tane de yeni sahaf keşfettik. Bir de oyuncakçıya girdik. Askerden sonra kullanmaya başladığım Nokia 1200’a yeni bir kapak aldım. Eski kapak kırılmıştı. Ahmet Ümit‘in Kar Kokusu kitabını aldım.

Bir de Philip Reeve‘in Yürüyen Kentler serisinin 1. kitabını aldım. Umarım güzel bir seridir. Biraz okumaya başladım. Hemen sardı beni kitap. Gelecekte bir zamanda yaşadığımız kentler, mobil bir hale 234271_2geliyorlar. Altlarında birer tekerlekle dünya üzerinde dolaşmaya ve kendilerinden daha zayıf kentleri avlamaya, onların kaynaklarını kullanarak yaşamlarını devam ettirmeye çalışıyorlar. Tür olarak fantastik bilim kurgu diyebileceğimiz kitap aslında steampunk akımının da bir örneği sayılabilir.

Evde, sevdiklerimle ve Eskişehir’de zaman geçirmenin ne kadar kıymetli olduğunu bu beş günlük izin bana hatırlattı sevgili okur. Pazartesi yine Bilecik‘e dönmek zorundayım. Ne zaman kurtulurum bilmiyorum, ama bir süre daha bu hayata devam edeceğim. Bu hayata demişken, evet, Bilecik’e git gel yapmaya devam ediyoruz Hasan Hüseyin‘le. Şu an için işler yolunda. Gayet güzeliz. Öğrenciyken beş yıl boyunca her sabah ve akşam, yaz ve kış (kışın okul, yazın da yaz okulu) sürekli olarak günde 2 defa ikişer aktarma yaparak toplam 1 saat yol gittim. o yüzden şimdi arabayla Bilecik’e gidip gelmek çok koymuyor açıkçası. Umarım olabilecek en kısa sürede Eskişehir’de tam zamanlı olarak yaşamaya başlarım.

Kullandığım bu beş günü çıkarınca geriye 35 gün daha iznim kalıyor 🙂 Bunun 15 gününü yine bu yılın sonuna doğru kullanacağım.

IMG_20140912_152024.jpgEKLEME: 14.09.2014. Seval’le Bursa’da buluştuğumuzu eklemeyi unutmuşum. Onu da ilave ettim. Bir de Öner Abi’mle olan bir fotomuzu koydum.

Bursa’da da Buluştuk

Çarşamba günü Bursa‘ya gittim. Detayına fazla giremediğim bir hastalık durumu vardı. Hastane ile olan işlerimizin bittiği ve nispeten daha olumlu bir düzeye oluştuğu zaman Seval‘le ve Alper‘le buluşabilmem için uygun koşullar sağlanmış oldu.

Bir önceki gece yani çarşamba gecesi Ferhat abim ve arkadaşları ile buluştuk. Biraz gezip “Ünlülerin Çiğ Köftecisi Zeynel“den 3 porsiyon çiğ köfte yedik. İşte tam o sırada, yani çiğ köfteyi yiyip ıslak mendille elimi silerken aradı Seval. Konuşup ertesi gün buluşmak üzere sözleştik. Ertesi gün hastanede işlerimiz bittikten sonra Bursalıların “dolmuş” dediği taksidolmuşlardan birine Stadyum‘da ineceğimi söyleyerek bindim. Ancak uzaktan Zafer Plaza‘yı görünce Stadyum’u geçmiş olabileceğimizi düşünüp adama sordum. Adam da “tüh yav unuttum baya da geçtik abi” diyip Zafer Plaza’da indirdi beni. Seval’i aradım. Neyse ki zaten orada buluşacakmışız. Bir süre bekledikten sonra Seval ve Renginar geldiler. Hemen ardından Sarper arkadaşımız da geldi. Ben Sarper’le daha önce tanışmamıştım. Tanıştık. En son da Alper kardeşimiz çıktı geldi.

Tophane derler meşhurdur Bursa’da. Oraya çıktık. Bursa’nın sonsuz beton manzarasını izledik. Şehrin tam ortasında peydahlanan o anlamsız binaları Tophane’ye son çıktığımda görmemiştim. Son çıktığımda uzaktan Buttim‘in kulesi görünüyordu en yüksek bina olarak. Oysa birkaç sene içerisinde bu manzara tamamen değişmişti ve hali hazırda değişmeye de devam ediyordu. Alper’in cümlesi zaten manzarayı özetliyordu: Yeşil Bursa’nın bir tek mezarlıkları yeşil kalmış.

Tophane’den

Tophane’den sonra Yeşil Türbe‘ydi galiba, öyle bir yere doğru yola çıktık. Yolda giderken Renginar’la engin bir edebi akımlar tartışmasına girdik. Zira benim edebi akımlar konusunda backgroundum çok iyidir. Gerçi benim edebiyatın tüm dallarında backgroundum çok iyidir. Neyse, Renginar’ın da iyiymiş 🙂 Bir müddet dolanıp antika eşya satan dükkanların olduğu bir sokaktan yukarı doğru yürümeye başladık. Bu esnada hepimiz acıkmaya başlamıştık. O esnada Sarper yanımızdan ayrıldı vedalaşıp.

Bursa’da bunca yıldır gelip gittiğim halde adını duymadığım ama Bursa’nın meşhur lezzetlerinden olduğunu o gün öğrendiğim pideli köfteyi yemek üzere tamamı benzer dükkanlardan oluşan bir sokağa, Kayahan Çarşı‘sına, gittik. Burada bir dükkanın sokağa taşan masalarından birine oturduk. Renginar hariç hepimiz 1.5 pideli köfte söyledik. Bu esnada masaya koyulan turşu uzun süredir yediğim en lezetli turşu idi. O yüzden bitince bir tane daha istedik. Köfteli pide de lezzet olarak iyi bir seçim olabilirmiş onu öğrendim. Buraya arada sırada uğramakta fayda var yani. Fiyat olarak da uygun, hiç üzmüyor insanı. Yemekten sonra ikişer bardak çay içtik ve kalktık.

Yemekten sonra iyice rehavet çöken bedenlerimize biraz adrenalin pompalarsak sindirime yardımcı olur diye bir fikir ortaya attı Alper. Ben de atmış olabilirim. Neyse, karanlık sokaklardan geçip Darmstadt Caddesi boyunca ilerledik. Altıparmak‘a gelip buradan Kültür Park‘a geçtik. Kültür Park’ı görmeyeli neredeyse 6-7 sene olmuştu. Mekan çok değişmişti. Mesela fuhuş bitmişti bir kere. Ne bileyim, tipler mipler çok değişmişi. Açıkçası çok şaşırdım. Ranger‘a binelim diye çok yalvarmama rağmen binmedi bizimkiler. Biz de Crazy Dance denen o garip oyuncağa bindik. Buna daha önce de binmiştik Sercan, Merve, diğer Merve ve Burcu‘yla fena değildi. Seval’le Renginar bir kokpite sığdılar rahatça. Ancak Alper’le ben birlikte bir diğerine binince sıkışıp kaldık. Yani korumalıklar bir yana zaten sıkıştığımız için herhangi bir şekilde fırlayıp yaralanma ihtimalimiz yoktu. Alet çalışmaya başlayınca olanca ağırlığımızla bizi savurdu önce. Sonra bir çatırdama duyduk. Bu çatırdamalar senkronize olarak devam etti. Savrulduk da savrulduk. Nihayet yere inince zor bela inebildik aletten. Ama eğlenmiştik ve çakralarımız açılmıştı.

Parkın ortasında bir havuz var, bu havuzun üzerinde pedallı teknelerle dolaşılabiliyor. Buraya hemen Seval bir bilet aldı ve Alper’le beraber öne geçtik pedallara. Dümeni ele alan Alper bizi önce arkadan gelen bir tekneye çarptırdıktan sonra düzlüğe çıkarabildi. Yarım saat deliler gibi eğlendik lan! Saat 9’u geçerken dayımlara dönmek üzere araba bulabilir miyim diye bir şüphe düşmeye başladı içime.

Hep beraber bu sefer Kent Meydanı‘na gitmek üzere yola çıktık. Yolda Alper’le vedalaştık. Renginar ve Seval’le birlikte epey yol yürüdükten sonra nihayet Kent Meydanı’ndaki minibüs duraklarına ulaştık. Burada vedalaştıktan sonra beni dayımların mahalleye götürecek olan minibüse bindim.

Alperle ve Sevalle bu sene arkadaşlığımızın 6. yılını tamamlayacağız. Ancak hiçbiri ile daha önce Bursa’da bu şekilde buluşup eğlenmemiştik. Üstelik yepyeni arkadaşımız Renginar’ın da bizimle olması ve Sarper’le de tanışmış olmam bu güzel günü daha da güzel yaptı lan.

Pideli köfteyi mutlaka deneyin, hem ucuz hem lezzetli hem de muhabbeti güzel. Kültür Park’a gidince o havuzun üstündeki pedallı teknelere binin.

Bursa’ya Gittim

Şu yazımda hatırlayacağın üzere yazmıştım Bursa‘ya gideceğimi sevgili okur. Gittim, o Bursa’ya gittim; döndüm ve yazıyorum.

Cumartesi günü ailecek bindik arabaya. Bir tek Murat gelmeyecekti, o da People Bar da işe başlamıştı ve geceleri çalışacaktı. O sebepten Eskişehir’de kaldı. Neyse bir hazırlanıp çıktık yola. Hiç bir sıkıntı olmadan yola devam ettik. Taa ki bir sapak var Bursa’ya dönüyor. Onu kaçırana kadar! Orayı kaçırınca kendimizi sola dönüşün olmadığı bir otobanda Mudanya‘ya doğru giderken bulduk. Gittik bi 10-15 kilometre kadar, sonra bir Özdilek gördük ve oradaki sapaktan Bursa’ya döndük. Bu sefer de şehiriçi trafiğine girdik. Neyse uzatmayayım, 30 kilometre fazla yol gidip yaklaşık 40 dakika zaman kaybettikten sonra nihayet dayımların evine varabildik.

Saat daha öğlen olduğu için hava da epey bunaltıcı olduğu için ben uyudum sevgili okur. Akşam güneş battıktan sonra uyandırdılar. Ferhat abim ve bir arkadaşıyla Kent Meydanı‘na gittik. Oradaki bir telefoncuya şu yazımda bahsettiğim telefonu götürdük. Burada adam başka bir eski telefonun IMEI numarasını bizim telefona yükledi. Böylece telefon çalışmaya başladı. Bu işlem tabiki de yasal değil. Sonra eve döndük, yemek yedik. Bir süre daha evde durup Ferhat abimin iş yerinden arkadaşlarıyla buluşup yola çıkmak üzere bir Transporter‘a bindik. Adapazarı‘na gidiyorduk! Dört kişi arabaya bindik. Epey bir cips, kola falan aldık. Ben bir nasıl olduğunu anlamadığım bir salaklık sonucu Bursa ile Adapazarı arasını en fazla 1.5 saat olarak düşündüm. Yola da öyle rahat çıktım. Yol meğer 3 saatmiş! Saat 22.00’de Bursa’dan yola çıkıp saat 01.00’de gideceğimiz yere gittik. Bu esnada yolda belki de hayatımın işeme rekorlarından birini kırdım. Bunu da buraya yazarak biraz eşeklik ettim. Neyse, Adapazarı’nda abimin arkadaşlarının bir akrabasını ziyaret ettik. Bir saat kadar oturup yola çıktık Bursa’ya. Dönüş yolu gidiş yolundan daha eğlenceli sürdü. Yolda Ferhat abim iki tane büyük boy enerji içeceği içerek kendi çapında bir şov yaptı bize. Ben fazla bir şey yemedim. Ice Tea içtim, epey rahatlattı midemi.

Sabaha karşı 05.00’te eve geldik. Kapı kilitliydi. Ben de anahtar vardı ama her zaman yaptıklarının aksine bu sefer kapının da üstünü kitledikleri için eve giremedim. 10 dakika sonra annem uyanıp kapıyı açtı. O yorgunlukla kütük gibi uyumuşum. Bayramın ilk günü öğlen 12’de kalktım.

Zeynel Usta’nın dükkanında da asılı olan fotoğrafı

O gün de akşama kadar evde oturduk. Hiç bir şey yapmadık. Akşam yine güneş battıktan sonra dışarı çıktık. Önce abimin kızı Sude‘yi parka götürdük. 10 dakikası 1 lira olan bu özel parkta bir trambolin ve bir de tamamı şişme olan kaydıraklar vardı. Sude epey zıpladı, koştu, eğlendi. Daha sonra kızı eve bırakıp yine bir önceki günkü arkadaşlarla bu sefer Kent Meydanı’na gittik. Burada oturan bir arkadaşlarının evinde Kolpaçino Bomba‘nın ilk cd’sini izledik. Kızarmış tavuk yedik ayıptır söylemesi. Ve hayatımda yediğim en mükemmel çiğ köfteyi yedim Ünlülerin Çiğköftecisi Zeynel‘den. Zeynel Usta’nın aynı mükemmellikteki internet sitesini de ziyaret ettikten sonra artık söyleyecek bir söz bulamadım: http://www.zeynelusta.com/

Gece saat 02.00 gibi eve geldik ve hemen uyudum. Ertesi gün de yine saat 12.00’de kalktım. Bir önceki günden farklı olarak bugün evde ufak tamiratlar yaptım. Sonra öğlen çok acıktık. Mangal yapalım dedim. İçerisinde olduğum tüm mangal organizasyonlarında olduğu gibi bu sefer de mangalı yakmak bana düştü. Köfteci Yusuf‘tan kilosu 24 liradan bir buçuk kilo köfte ve üzerine de tavuk aldık. Toplamda 100 lira ödeyip çıktık. Sonra hemen mangalı yaktım. Yaklaşık iki saat içinde tamamen pişirip yemeye başlamıştık. Köfte cidden epey lezzetli olmuştu sevgili okur 😀

Mangalın sonlarına doğru Öner abimler geldiler. Saat akşama yaklaşırken Sude’nin Öner abimin ikiz kızlarından ayrılmak istememesi sonucu Öner abim Ferhat abimle bana akşamı onlarda geçirmeyi teklif etti. Doluştuk arabaya ve Öner abimin eve doğru yola çıktık. Yoldayken ertesi gün çok erken saatte gitmemiz gerekeceğine dair bir telefon alıp canımız sıkıldıysa da durum ilerleyen saatlerde yine başka bir telefonla düzeldi. İşte üç günlük tatilin en güzel kısmı da belki buydu. Akşam Öner abimin süper balkonunda Mehtap abla (yengem olur), Ferhat abim, Öner abim ve ben oturup sabaha kadar muhabbet ettik. Bu muhabbet esnasında Öner abimden süper iki tane çakı (bir tanesi pense de oluyor) ve bir de küçük şişe viski aldım koleksiyona. Acayip muhabbet oldu. 8 sene önce Öner abimlerin düğünde gördüğüm o kızı bile sordum. O derece süper muhabbet oldu. Sonlarına doğru Ferhat abim yorgunluğa dayanamayıp uyuyakaldı. Böyle rezillik görmedim lan 🙂 Uyurken de bir horluyor anlatamam 🙂

Kedi bunun aynısı

Neyse ertesi gün bu sefer sabah saat 09.00’da uyandım gayet dinç bir şekilde. Öner abimin felaket derecede asil bir kedisi var. İran kedisiymiş, kıllı, yumaklı, pörsük yüzlü bir kedi bu. Hayatta yılışmıyor adama. Mükemmel bir hayvan. Sabah girdi bir baktı yüzüme, saygılar abi, dedim. Yürüdü çıktı gitti. O derece cool. Sonra küçük kızlar uyandılar. Etrafımızı sardılar goblinler gibi yaramazlar 🙂 Kahvaltı faslını da hallettikten sonra artık dayımların evine dönme vakti gelmişti. Bir önceki gün yaptığımız gün gibi yine arabaya doluşarak, bu sefer Mehtap abla olmadan, dayımlara döndük. Biz geldikten aşağı yukarı yarım saat sonra da Eskişehir’e dönmek üzere saat 15.00’te yola çıktık.

Yol çok zor geçecek diye düşünürken, hayatımdaki en güzel Bursa’dan dönüşlerinden birini yaşadık. Yolculuk normal bir hızda seyretmemize rağmen çok kısa sürdü. Hiç bir sıkıntı da çıkmadı. Sıcaklık da o kadar etkilemedi. Mükemmeldi herşey.

Eve gelir gelmez kendimi banyoya attım sevgili okur. Üç gün içerisinde hiç duş alamamış olmanın verdiği bir iğrençlikle suyla buluştum. Böylece bayram tatilim bitmiş oldu.