Tag Archives: Kitab-ül Hiyel

Hafta Sonundan Süzülenler

Uzun süre sonra, çok uzun bir süre sonra ilk defa geçen hafta sonunda olduğu kadar dolu dolu bir hafta sonu yaşadım sevgili okur. Detayların pek çoğunu unuttum. Yeni başlayan hafta da çok yoğun devam ettiğinden ancak yazabildim. Yazmasam olmazdı.

3Kanat_CD_DigipackCuma günü süper başladı: Efendi‘nin ilk albümü Hangi Rüya nihayet yayımlandı. Bir süredir tanıtımıyla ilgili çalışıyorduk. 29 Nisan sabahı hem basılı CD olarak müzik marketlerde, hem de dijital platformlarda albüm yayına girdi. Tüm gün, bunun heyecanıyla su gibi aktı geçti. Haftanın son gününün vermiş olduğu o mutluluk adeta ikiye katlandı.

http://www.efendiband.com/

revenge

Aynı akşam Utku‘nun süper davetine icabet ettik. Bir cuma gecesinden beklenen her şey vardı. Ama çok daha fazlası için birkaç saat daha beklemek gerekti. Saat gece yarısına yaklaşmışken Sabhankra tam 9 senedir beklediğimiz yepyeni albümü REVENGE‘i yayımladı! Tam 9 sene dile kolay. Yıllardır bekliyordum. Şarkıların tamamını biliyordum ama yeni düzenlemelerin neredeyse hiç birinden haberim yoktu. Dolayısıyla 29 Nisan’ı 30 Nisan’a bağlayan gece sadece benim için değil, tüm Sabhankra fanları için unutulmaz bir gece oldu. Birkaç sene önce, şansa bak ki aynı gecede, yine güzel olaylar olmuştu. Sabhankra’nın yepyeni albümü başka bir yazının konusu olacak. Burada yazmaya başlarsam yazı bitmez.

Vakit epey geç olduktan sonra Utku sağ olsun eve bıraktı bizi. Aslında biraz daha abartıp film de izleyebilirdik şimdi düşünüyorum da. Filmden bahsetmişken hemen ekleyeyim. In the Heart of the Sea filmini izle sevgili okur. Sıkılmadan izleyeceğin, güzel bir macera filmi. Gerçi şimdilerde senin gözün Game Of Thrones‘dan başkasını görmüyordur değil mi 🙂 Aralara da Supernatural‘in bölümlerini çakıyorsundur, ohh. Ben de öyle yapıyorum, rahat ol. İkinci bölüm şu anda torrentte iniyor. İlk bölüm açıkçası çok da tatmin etmedi. Aralıksız devam edeceğini umduğum kalan dokuz bölümde utandırırlar umarım. Game Of Thrones bu şekilde başlamışken halen devam eden Supernatural’de sezon içinde verilen aralar canımı sıkıyor. Geçen yine 3 haftalık bir ara verdiler. Daha sonra geçiştirme bir bölüm geldi. Daha çok Darkness görmek istiyoruz. Dünya’nın en güzel elmacık kemiklerinden mahrum bırakmayın lan insanı!

efendistand

Cumartesi sabahı albümlerin satılacağı standı tasarlayıp deneme baskısını aldım. Albüm Eskişehir’deki satış noktalarında bu stantlarda satılacak. Daha sonra havanın iyi oluşunu fırsat bilip dolaşmaya çıktık. Hiç hesapta yokken muhteşem bir etkinliğin ortasında bulduk kendimizi. Espark’ın yanında kurulmuş olan kitap fuarına gittik. Sevdiğim sevmediğim, duyup duymadığım bir sürü yayınevi stant açmıştı. Birkaç kitap aldık. Bol bol promosyon doldurdular çantamıza. Tübitak Yayınları‘ndan iki tane güzel kitap aldık. Bunlardan “Petrol, Su ve İklim” özellikle aradığım bir kitaptı. Jules Verne‘in İthaki Koleksiyonu‘ndan bir kitap daha aldım. Ayrıca Kitab-ül Hiyel‘in yeni baskısını aldım İletişim Yayınları‘ndan. Puslu Kıtalar Atlası‘nın çizgi romanının özel ayracını bastırmışlar. Dört beş tane aldım.

kitaplar

fuar01 fuar02 fuar03 fuar04 fuar05 fuar06

Bu dolaşmadan sonra eve kafamızda efsane bir hamburger yapma fikriyle döndük. Hamburgerleri yapmamız yaklaşık bir saat sürdü. Söylemesi ayıptır, çok çok iyi oldu. Hamburgerin yanına bir de fırında mantar yaptım. Bunu ben yaptım bak! Hamburger yapımındaki bu başarımızı gördükten sonra daha da dışarıda hamburgere para vermem. Şaka lan, efsane piliç burger olursa veririm. Onu da yapmanın bir yolunu bulana kadar…

Aynı akşam saat 20.00’de Togay ve Volkan‘la buluştuk. Daha sonra sırasıyla Yağızhan ve Alper geldiler. Çok uzun süredir bu kadroyla buluşamıyorduk. Ne muhabbet ne muhabbet anlatamam! Öyle ki mekana sığamadık, başka bir yere geçtik. Burada Yağızhan’la birlikte o kadar güldük ki karnım ağrıdı. Alper ve Togay, birbirlerinden habersiz olarak kendi gruplarının yeni albümlerini masaya çıkardılar. Togay’ın grubu God Mode, İzmir’de ilk albümleri olan Hybrid Lying Machine nihayet yayımlanmıştı. Nihayet diyorum, çünkü albüm kaydedildikten sonra basım süreci biraz uzamıştı. Ama Togay, iş bitiriciliğiyle nihayet yeni albümü önümüze koyuvermişti. O anda masada iki tane gıcır gıcır albüm duruyordu. Her iki albüm de başlı başına birer yazının konuları olacak, merak etmeyin.

albumler

toplant

Gece saat 23.00 civarında ben Peyote‘ye geçtim. Neden? Çünkü burada Black Omen konseri vardı. Çok uzun süredir Black Omen’i sahnede izleyemiyordum. Türk Black Metal gruplarının en uzun süredir aktif olup en çok sayıda albüm kaydeden gruplarından birisi Black Omen. Melodik Black Metal alt türünde ise bana göre rakipleri yok. Eskişehir’de Black Metal konseri yapılabilecek Peyote’den başka bir mekan var mıdır bilmiyorum. İşte bu “tek olma” avantajını Peyote iyi kullanıyor ve dinleyiciyi kaliteli metal gruplarıyla sürekli olmasa da zaman zaman buluşturuyor. Black Omen konseri başlı başına bir yazının konusu olacak. Gece saat 01.30 civarında konser bitti. Tüm eski dostlar sarılıp kucaklaşıp ayrıldık. Başımı yastığa koyduğumda kulağımda Curtains Of Imaginary Vortex‘in giriş melodisi çalıyordu hala.

blackomen

Fotoyu kimin çektiğini bilmiyorum.

Pazar sabahı, saat 10.00 olmadan uyandım. Son bir yıldır yaptığımız en hızlı kahvaltıyı yaptık ve Alper geldi. Neden? Çünkü sezonu açıyorduk, pikniğe gidiyorduk. Ama bu sefer Utku’nun ayrıcalığından yararlanacaktık. Toplandık ve Utkular geldikten sonra “resmi piknik alanımıza” gittik. Burada pikniğe dair çok fazla detay vermeyeceğim. Bu konu, başka bir yazının da konusu olmayacak. Ancak çok uzun süredir bu kadar keyifli vakit geçirmiyorduk. Pazar günü sabah uyandığım andan itibaren beni sarıp sarmalayan o boğulmuşluk hissinden tamamen kurtuldum o gün. Akşam eve dönünce tüm bir hafta sonunun nasıl geçtiğini düşündüm. Tam 3 tane yeni albüm yayımlandı, kitap fuarı gezdik, pikniğe gittik, efsane bir hamburger yaptık, konsere gittim ve yakın arkadaşlarımla buluştum. Bu, bir hafta sonundan süzülebilecek en güzel anlardı işte.

Proofhead İstanbul’da!

Geçtiğimiz cuma ve hemen peşinden gelen hafta sonunda İstanbul‘daydım sevgili okur. Keyifli bir gezi oldu. Üç gün içerisinde şanssızlıklarım ve şanslılıklarım çeşit çeşitti. Bu yazıda bunları anlatacağım, hadi bakalım.

Perşembe akşamı mesai bitiminde hemen 5 dakika uzaklıktaki otogara gittim. Yol arkadaşım aynı dairede çalıştığım Yasin‘di. Koltuklarımız yanyana olduğundan epey bir yolu gırgır muhabbetle tükettik. Ancak İstanbul’a yaklaştıkça tıkanan trafiğin verdiği rehavetten olacak (gerçi epey de stress yaptı bende) bir ara uyumuşum. Uyandığımda Yasin arka koltuğa geçmişti. Ben de acayip terlemiştim, gömleğim sırılsıklam olmuştu. Trafik de tamamen durmuştu. Saat 22.00’yi geçtiği için trafikte kamyon ve tırlar çok fazla sayıdaydı. Buna bir de gurbetçilerin dönüş yolculuğu eklenmişti ve İstanbul’un içinde adeta ilerleyemez olmuştuk.

Arada olanları atlıyorum, saat 23.30’da Esenler Otogar‘da arabandan indim nihayet. Saat 17.30’da Bilecik‘ten binmiştik ve yolculuk bu hesaba göre yaklaşık 6 saat sürmüştü. Bunun çok net 2 saati İstanbul’un içerisindeydi. Esenler Otogar’da Nurettin Amca ve kuzenim Alper‘le buluştum. Alper topçudur bizim, İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘nin altyapısında oynuyor. Eve saat gece yarısını biraz geçe gittim. Halacığımla kucaklaştım. Halamlara en son 2011 yılı aralık ayında gitmiştim. O gün en son öğle yemeği yediğim için yaklaşık 12 saat süren bir açlığı bastırmam pek çabuk oldu. Çay çorba derken saat 2 gibi uyudum.

Image Hosted by ImageShack.usCuma günü 30 Ağustos Zafer Bayramı‘ydı. Saat 11 gibi uyandık Alper’le. Halamın kızı Cansu da uyanmıştı. Bu şekerlerle biraz muhabbet ettikten sonra kahvaltıya geçtik. Diğer yandan teyzemin oğlu, Cihan‘dan haber geldi. İstanbul’a gitme sebeplerimden biri de Cihan’la beraber yapacağımız bir işti. Her neyse, saat 15.00’te çıkıp şansımıza bir biri ardına gelen otobüslere binip Sefaköy Metrobüs Durağı‘nda Cihan’la buluştuk. Çok ısrar ettim ama siyah renkli bir metrobüse binmedik. Oradan Edirnekapı mıydı nereydi hatırlamıyorum, mezarlık falan olan bir yerin yakınında indik. Bu arada yazı boyunca farkedeceğiniz üzere İstanbul’u hiç bilmiyorum. Neyse, bekledik Alibeyköy‘e giden bir otobüs geldi. Buna binip halamlardan çıkarayak aldığım bilgisayar kasası kucağımızda olduğu halde Cihanlar’ın mahalleye geldik. Kasayı ve çantamı koyup Taksim‘e doğru yöneldik.

Image Hosted by ImageShack.us

O etkileyici fotolardan biri

Yolda giderken telefonla çeşitli konuşmalar yaptım. Gizem‘in Ankara’ya gittiğini öğrendim. Savaş Abi‘nin halen Batman‘da olduğunu unutup onu aradım buluşalım diye. Adam Batman’daymış 🙂 Sonra Alper‘le Sercan‘a Cihan’la çekildiğimiz birbirinden etkileyici fotoları yolladım.

Taksim gene Taksim sevgili okur. Şansıma epey bir sokak müzisyeni dinleme fırsatı buldum. Santur olunca bu iş oluyor arkadaş. Onu gördüm. Ha bir de kontrbas, o  olunca da oluyor. Bu da epey dikkat çekiyor. Tünel denilen yere gittik. Birkaç mağazaya girip çıktık. Biraz daha gidip Galata Kulesi‘ne vardık. Burada en büyüğünden beşer tane midye yedik. O anda bilmiyordum ama bu yediklerim İstanbul’da yediğim son midyeler olacaktı. Galata Kulesi’nin havasına çok kaptırdık kendimizi ve ertesi gün yapacağımız İhsan Oktay Anar‘ın İzinde gezisi için pek bir heyecanlandık. Taksim’deki önemli işlerimizi de hallettik bu arada.

Image Hosted by ImageShack.usImage Hosted by ImageShack.usImage Hosted by ImageShack.usDünya çok küçük sevgili okur. Taksim’de gittim Eskişehir’den arkadaşım Harun‘a rastladım 🙂 Tabi bonus saçları kestirmiş iş güç olunca, ama gördüğü yüzü unutmayan bu kardeşin, Harun’u da bir kilometreden tanıdı 🙂 Epey bir kucaklaştık, hasret giderdik.

Galata Kulesi’nden sonra artık yapacak pek bir şey kalmamıştı. Haa, dur bir saniye çok önemli bir kısmı unutmuşum: Sahaflar. Cihan beni Taksim’de bir aralığa soktu. Bir kapıdan geçtik ve dar bir pasaja girdik. Ulan her yer sahaftı! Burada çok fazla toz yuttum dersem ne demek istediğimi anlarsınız herhalde.

Image Hosted by ImageShack.us

Galata Kulesi

Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.us

Flashbacks Of A Fool filminden…

Akşam eve dönerken ıvır zıvır bir sürü şey aldık. Yine kıyıda köşede kalmış sahaflardan bulabildiklerimizi topladık. Sonra yine şansımıza zırt diye gelen otobüse atlayıp nihayet teyzemlere gidebildik. Gece epey şamatalı geçti. Cihan’la biz kuzen olmanın ötesinde iki kardeş gibiyiz. Hem yaşıt hem de kafadar olmamız, hem de annelerimizin aynı modeller olması sebebiyle bir birimize epey düşkünüzdür. Günün hasılatını tutup ertesi günün planlarını yapıp uykuya daldık.

Cumartesi sabahı erkenden kalktık. Ancak erkenden kalkmamız pek bir anlamsız oldu. Zira Cihan’ın saat 14.30’de bir iş görüşmesi çıktı. Neyse, planlarda uyarlamaları yapıp saatin gelmesini bekledik. Bulunduğumuz yere epey yakında olan bir alışveriş merkezine gittik. Cihan iş görüşmesindeyken ben de ilginç tasarımlı ürünlerin satıldığı bir mağazaya takıldım. Tasarımlar cidden ilginçti de fiyatlar çok daha ilginçti. Bu kadar kazık fiyatlar hayatımda görmedim lan! Oradan hemen D&R‘a geçtim. İçimden ufak bir hediye almak geldi. Görür görmez de aldım.

Image Hosted by ImageShack.us

İşte bu o torba

Ben tam çıkıyordum ki Cihan da geldi. Beraberce Kadıköy’e geçmek için vapura binmek üzere gidiyorduk ki yolda büyükçe bir torba gördük. Şöyle göz ucuyla baktığımızda içerisinin tepeleme kitap dolu olduğunu gördük. Cihan hiç tereddüt etmedi sırtladı! Nöbetleşe taşıyarak zaten yakın olan eve geri döndük hemen bu torba, hatta çuvalla.

Sonra yine bir hışımla yola çıktık. Bu sefer pek vakit kaybetmeyelim diye ümit ediyorduk ki Fener civarında trafik dondu. Biz de mecburen otobüsten indik oralarda bir yerde. Vapura bineceğimiz yere kadar yürüdük. İyi ki de yürüdük. Zira bu yürüyüş esnasında Cihan bana İhsan Oktay kitaplarında geçen pek çok yeri tarif etti. Uzun İhsan‘ın izini yol üstündeki evlerde aradık.

Image Hosted by ImageShack.usİleride bir yerde güzel bir balık ekmek yedim. Hakkaten güzeldi lan. Sonra birden bire etrafımızı onlarca Güney Koreli sarıp Gangnam Style dansı yapmaya başladı. Meğer Günye Kore günü müymüş neymiş, bir şeyler varmış. Etrafta bir sürü Gizem’e, İlker‘e, Taner‘e ve Ramazan‘a benzeyen adam ve kadın vardı. Ha, bir de çok fazla Suriyeli ve Mısırlı turist vardı sevgili okur. İnanamadım. 25 senedir İstanbul’da yaşayan Cihan da inanamıyormuş bu kadar fazla olduklarına.

Telefonumun kılıfının mıknatısı kırıldığı için yeni bir cepli flip kılıf aldım 10 liraya. Çok iyi lan 🙂 Oradan da koştuk koştuk yakaladık vapuru. Karşıya geçerken iki tane küçük ve salak kız çocuğunun boğuşmalarına katladık. Vapur yanaşınca hemen atladık indik.

Image Hosted by ImageShack.usBurada hedefimiz Hammer Müzik‘ti. Çünkü almak istediğim iki parça ürün Türkiye’de sadece burada vardı. Hammer’ı ararken farkettik ki Fenerbahçe‘nin maçı varmış, her yerde bir sürü fener formalı vatandaş vardı. Akmar Pasajı‘na geldik. Birazcık dolandık falan ama nihayet bulduk mekanı. Ne alacağımı bildiğim için doğrudan istedim oradaki ismi Enes olan arkadaştan: In Flames – Subterranean (özel basım) cd’si ve Ghost B.C. – Infestissumam özel baskı plağı. Hammer Müzik’in internette yazan fiyatlarıyla dükkandaki fiyatlar Image Hosted by ImageShack.usarasında çok fark var. Dükkandan alırken mutlaka fiyat sorun, epey indirimli oluyor. Sağolsun Enes, çok güzel bir fiyat verdi. Ben de aldım iki parça ürünü. Bir de güzel paket yaptı. Bu iki albüm için de ayrı birer yazı yazacağım. Pasajdan çıkarken yine çok orijinal bir sahaf bulduk. Cihan’la oradan da epey bir şey aldık.  Yükümüz iyice arttı. Ancak gün daha bitmemişti. Hemen vapura atlayıp bu sefer daha güzel bir yerde oturarak gün batımını izledik. Karşı kıyıya indiğimizde yine her yer Koreli, Suriyeli ve Mısırlı turistlerle doluydu.

Image Hosted by ImageShack.us

Cihan çekti bu fotoğrafı

Yükümüze aldırış etmeden ara sokaklara daldık. Cihan bana bulabildiği her adresi ve konumu gösterdi. Puslu Kıtalar Atlası‘dan, Kitab-ül Hiyel‘den falan. Tarihi Mısır Çarşısı‘na girdik. Oradan çıktık yine acayip bir sokağa girdik. İhsan Oktay Anar’ın izinde gezimiz çok eğlenceli ve biraz yorucu geçti. Bunu özel bir yazı olarak yazmak istedim. Ancak sonra vazgeçtim. Sadece bu yazıda anlattıklarımla sınırlı kalsın istedim. Gerisi sadece Cihan’ın ve benim hafızamda…

Image Hosted by ImageShack.usCumartesi günü böylece bitti. Pek bir olay olmadı. Pazar sabahı saat 10 gibi kalktım. Kahvaltıya yeni başlamıştık ki Utku aradı. Utku çok yakın zamanda evlenip balayına Prag‘a gitmişti. Nikahına gidememiştim, ama evlendikten sonra göreyim diye aramıştım bir önceki gün. Neyse, Utku’yla da bir önceki gün Cihan’la gittiğimiz alışveriş merkezinde buluşmaya karar verdik. Cihan’la beraber gittik biraz da gecikerek. Utku ve eşi Hazal bizi bekliyorlardı. Epey bir muhabbet ettik. Starbucks‘a gittik. Cihan özellikle çay istedi, ben de özellikle Ice Tea içtim. Kadın pek bir şaşırdı kasada duran.

Utku’yla evlilik, doların durumu, emlak piyasası, mühendislik, Gaziosman Paşa, eğitim sistemi, Eskişehir’deki anılarımız ve bilimum konu hakkında bol kahkahalı bir sohbete karıştık. Bu esnada yine cuma günü aradığım ancak ulaşamadığım Funda aradı. Funda’yla biraz konuştuk. Sonra hep beraber kalktık. Kayatürk ailesini uğurlayıp Cihan’la eve geçtik.

Üç günde elimde bir bilgisayar kasası da olmak üzere epey bir kitap cd falan biriktiğinden, bir de teyzem bir poşet kıyafet doldurduğundan eşyalarım dağlar kadar oldu. Bunun üzerine Cihan’la en ucuzundan bir valiz aldık asker boy. Metro‘nun servisine binip otogar’a gittik. Burada servisten inerken Cihan yeni aldığımız valizi parçaladı sağolsun 🙂 Hemen oradan tedarik ettiğimiz imkanlarla bu sorunu da hallettik ve nihayet otobüsüm geldi. Ben yine 5-6 saatlik bir yolculuğa kendimi hazırladım.

Ne mi oldu? 4 saat 15 dakikaya geldik Bilecik’e 🙂 Şansıma otobüs aktı geldi. Hiç trafiğe falan takılmadı. Böylece İstanbul seyahatim de bitmiş oldu. Aldığım kitaplardan bahsetmedim hiç, evet haklısınız. Bunlarla da ilgili bir yazı yazacağım sevgili okur. O yazıyı bekle. Yazıyı İstanbul temalı çok güzel bir parça ile bitiriyorum: Laleler Şehri.

İhsan Oktay Anar – Yedinci Gün

2007’de çıkan Suskunlar‘dan sonra tam 5 sene sürdü Yedinci Gün için bekleyişimiz. Bekleyişimiz diyorum zira İhsan Oktay Anar‘ı seven, okuyan, canı sıkıldıkça herhangi bir kitabını rastgele açıp ortasından okumaya başlayan hayran sayısı tahmin ettiğinizden çok daha fazla.

Yedinci Gün, yine klasik bir İhsan Oktay Anar düşü olmuş. İhsan Hoca, yine utanmadan sıkılmadan başrölü eline almış ve çok da iyi yapmış! Kitabın belki kaç sayfasına yüzümdeki o hayranlığı ifade eden tebessümle baktım hatırlamıyorum. Amat‘tan itibaren sürekli yükselttiği çıtayı bu kitapta aynı yerde tutmayı başarmış. Çok daha rahat yazdığını diğer kitaplardan farklı olarak çıkarabildim bu sefer. Şüphesiz bu ustalığın, erbaplığın bir amaresinden başka bir şey değildir.

Kitapta kendine ettiği onca bedduayı, hakareti okurken kahkahalar attım. Hiç bir tarih kitabının, hiç bir tarihçinin anlatamayacağı akıcılıkta bir Avrupa Tarihi‘ni bir felsefeci olan İhsan Hoca o kadar güzel anlatıyor ki kitabın son bölümünde, kitabı elinde tutan en bön insan bile bu ustalığa şapka çıkarmalıdır.

Hans-El, Gret-El, Mikael, Rafael ve Gabriel‘in adlarını okurken kendi kendime, İşte bunlar hep İhsan Oktay Anar, dedim. Suskunlar’dan alışkındık aşk hikayelerine. Bu kitapta İhsan Hoca bize bir değil iki aşk hikayesi anlatıyor. Bu kadar az sayfaya bu kadar çok şeyi nasıl sığdırabildiği de bir muamma doğrusu.

Tıklayınca “kocaman” oluyor

Biz, her kitapta yepyeni bir “ilmi” öğrendik. Puslu Kıtalar Atlası‘nda “lağımcı (tünelci)” olduk, Kitab-ül Hiyel‘de “makine mühendisi”, Amat‘ta en kaşarlısından “denizciler”, Suskunlar’da yedi düvele nam saldık “müzisyen” olduk ve bu kitap bizi artık göklere çıkardı; “pilot” olduk, havacılığı öğrendik. Öyle senede birkaç kitap yazan, hırkalı yazarlara inat, İhsan Hoca aralıklarla ama okuyucuyu doyuran; uzun süre de etkisini kaybettirmeyen kitaplar yayınlasın. Gerçek yazarlık budur. Gerçek yazarlık kaleminden dökülen her sözcüğe saatler harcamaktır bana göre.

Yukarıda da belirttiğim üzere bu kitap da klasik bir İhsan Oktay Anar romanı olmuş. Yine o Osmanlıca sözcükler, yine o hayret verici kurgu, yine o fantastik ögeler, yine o açık saçık ve bir o kadar komik anlatımlar ve yine o Osmanlı Devri! Kitabın geçtiği dönemler 2. Abdülhamit‘in İstibdat Dönemi ve Cumhuriyet’in ilk yılları bu arada. Yazılan her sözcüğün, girilen her şifrenin, okunan her duanın, edilen her bedduanın bir anlamı olduğu, ileride okuyacaklarımızla ilintili olduğu bir kurgu var yine. “Yedi Uyurlar” efsanesini alıp “İstihbarat Dairesi” memurları yapmaya kim cesaret edebilir? Üstelik yanlarındaki o köpek detayını bile es geçmeden.

Bugün bile halen tartıştığımız savaş, barış, ölmek, şehit olmak kavramlarını fantastik bir öyküye koymak kimin aklına gelirdi ki? Kimsenin söylemeye cesaret edemeyeceği şeyleri, üstelik adı “Yedinci Gün” olan bir kitapta söylemeye kim cesaret edebilirdi ki?

Dojira‘ya olan aşkıyla İhsan Sait, bu hayatta benim, hatta sensin sevgili okur. Dojira belki çok uzaklarda, ama ona kavuşma isteğinin gözümüzü kör ettiği o anın iğrençliğini, biz söylemeye çekinirken, İhsan Hoca kendi adını verdiği karakteriyle anlatabilecek kadar açık ve çekincesiz.

Ortalama bir insan tipi yaratıyor önce: Bulgur pilavı, kuru fasülye, turşu yiyen. Sonra bu adamı ulusun kurtuluşu ilan ediyor, tehlikeli bir şeyler sezmiş olacak ki bu adama “Reis-i cumhur” olma hakkından vazgeçeceğine dair kağıt imzalatıyor. İhsan Oktay Anar okuyucuları, bu ilginç çıkışlara hiç şaşırmıyorlar. Bembeyaz vücutlu kadınları kaba saba adamlara aşık ettirdiği zamanları tebessümle okuyoruz.

Kitabın pek çok blogda şimdiden yorumları, incelemeleri ve bin bir türlü eleştirisi şu anda mevcut. Rahatlıkla söyleyebiliyorum ki beklentilerimi karşılayan bir kitap oldu. Sonu en azından benim beklediğim şekilde bitti. Ortalama 40. sayfadan sonra zaten akıp gidiyor kitap. Bıçak gibi kesiliyor olay akışları, ama hoca bunun altyapısını belki 20 sayfa önceden verdiği için hiç abes gelmiyor insana.

“Suskunlar”ı bitirdiğimde İhsan Oktay Anar’ın ustalık eseridir demiştik. Yedinci Gün, bu ünvanı korumaya devam ediyor bana göre. İhsan Hoca daha iyisini yapana kadar galiba en iyisi bu!

Sahne, Beste, Eurovizyon, Finaller

Okuyucu, umarım böyle iki üç konuyu birleştirip yazdığım yazılardan sıkılmıyorsundur. Az daha dişimizi sıkalım şu finaller bir geçsin, ondan sonra yine ağzımızın tadıyla yazarız be 🙂

The Wolfman

Eh madem final dedik, finallerle devam edelim. Geldi dayandı yine o iki haftalık azap! Dua etmekten ki kefereyseniz öyle bir şansınız da olmuyor, ve ders çalışmaktan başka yapacak bir şeyinizin olmadığı bu zamanlar insanın hayatından teknik olarak 75 gün götürüyormuş! (kaynak: İsviçreli bilim adamları) Benim genelde sınav zamanı baş gösteren şu entellektüel yanım sayesinde cumadan beri bir kitap bitirdim ve iki film izledim. Hıyarım ben! Kitap, hepinizin bildiği gibi hayatımın yazarlarından olan İhsan Oktay Anar‘ın Kitab-ül Hiyel isimli romanıydı. Mükemmelden daha mükemmel bir eser! Okuyun, okutun. Filmlerden de ilki uzun süredir beklediğim ve nihayet bir şekilde izlediğim (ne şekilde olduğunu sormayın) “The Wolfman – Kurt Adam” filmiydi. Malum vampir – kurtadam efsanelerinin hastası olan bendeniz için harika bir film oldu. Bu filmde vampirler yok ama kurtadamlar var. Çok da kral oyuncular var. Anthony baba ve Elrond rolünde oynayan Hugo Weaving var bir kere. İzleyin kesin yani. Diğer film, aslında bu üç bölümlük bir mini dizi, Comanche Moon. Bunda da yine LOTR’dan bildiğimiz Eomer‘i oynayan Karl Urban var başrolde. Ama ben hiç sevmedim bu western’i. Hem de hiç! Ne amacı belli, ne başı belli. Bir kitaptan uyarlanmış. Demek ki kitap da işe yaramazmış.

Akif hocamız, abimiz, canımız

Kültür sanat aktivitelerim bunlar. Şimdi de müzik 🙂 Geçen hafta sahneye çıktık uzun süre sonra. Tabi buna sahneye çıkmak denirse 🙂 Bizim okulda uzun zamandan beri planladığımız Çevre Şenliği‘ni yaptık. Katılım görevli 30 kişi haricinde çok azdı ama olsun. En azından gelecek seneler için fikir vermiş oldu. Katılan herkese (sadece kantinin önünde otururlarken arka tarafa şemsiye taşımak için çağırdığımda ’30 kişi var görevli ödül alırken almasını biliyosunuz’ diyip yardım etmeyen ve yemek dağıtılırken gidip en önce alan o üç dört kişiyi dahil etmiyorum ki bir tanesini de epey severdim) teşekkür ederim. Doğan‘a, Levent‘e, Doğancan‘a, Melih‘e ve  Sefa‘ya ayrıca teşekkür ederim. Melih sağolsun elimizdeki amfi kısa devre yapınca hemen yenisini ayarladı. Doğancan’da sağolsun ekipmanlarıyla destek oldu. Teşekkür ederim tekrardan.

Sahne için 12 parça hazırlamıştık. Ama işte aksilikler falan olunca 5 tane çalıp indik. Bizden sonra Cadı Katı çıktı. Onları izlemeye kimse kalmadı. Gelin diye çağırılan grubu kimse dinlemedi. Biz de en son 5-6 kişi kalmıştık. O şekilde dinledik, eğlendik. Burada bir öz eleştiri. Belki de yaptığımız organizasyondaki en büyük hata: Organizasyondan arda kalanları toplamak için kimsenin ortada olmayışıydı. Ertesi gün temizlendi heralde. Ama dediğim gibi müzik sistemi hariç aksaklık olmadı. Bir sonraki sene için güzel bir tecrübe oldu. Açık havada çalmak çok zevkliymiş onu farkettim. Sonra bizim Akif Hoca‘yla Ömer Hoca‘nın gençlik yıllarında birer headbanger olduğunu keşfettik. O da güzel oldu valla.

Aha da biz

Müzikle ilgili bir küçük gelişme de İzmir’e Serkan‘a yolladığım beste oldu. Melodisini Serkan’ın yaptığı bir melodiye söz yazıp beste yapmıştım. Geçen gün istedi ve sağolsun geri aradı beğenmiş, kullanacakmış. Hadi bakalım ne çıkar ortaya. İnsan seviniyor tabi. Müzik bir ruhsa sözcükler de buna giydirilen beden oluyor. Bakalım ikimizin yaratacağı bu varlık neye benzeyecek 🙂 (çarpılma garantili) Buradan hareketle Volkan‘la birlikte kaydettiğimiz pikipov‘a geri döndüm. Galiba bu yaz ona da birşeyler yapacağım. Hem artık Halil‘de kankamız olduğuna göre işimiz daha kolay.

Şu geçenlerde çektiğimiz daha doğrusu adam gibi çekemediğimiz kısa film bana yeni bir cesaret verdi, fikrimi Volkan’a anlatana kadar bekleyin.

Bu yaz yine arkadaşlarımın taşınma göçünme yazı olacak. Volkan, ev arkadaşları ayrıldığı için eve çıkacak galiba. Koray‘la ev arkadaşı da evi genişletecekler. Ve nihayet Sercan da eve çıkabilmek için son kozlarını oynayacak. Bu arada Sercan’a 30 lira borcum var. Bugün yarın icracılarla dayanır kapıma.

Yazın langırt masası yapıyoruz Sercan’la. Maddi manevi yardım bekleriz. Autocad bilen bir arkadaş elimdeki şu planları çizer mi? Ya da bana hızlandırılmış bir kursla Autocad öğretecek biri var mı? İhtiyacım olan şey istediğim uzunlukta bir çizgi çizebilmek, istediğim çapta bir daire çizebilmek, çizdiklerimi silebilmek, taşıyabilmek. Bu kadar işte. Lan mimarlıktan okuyan varsa bunu lütfen bana bir yardım edin.

Harbi Lena bu işte

Son olarak da bu yazıyı Eurovizyon hakkında yazarak bitireyim. Azerbaycan‘la aramızda yıllardır diğer ülkelerde görüp sövdüğümüz o puan dostluğunu görmek mutlu etti 🙂 Almanya‘daki hatunun adının Lena olması içimde bir yerleri kıpırdaştırdı ama Almanya’nın karı meraklısı ülkelerce birinci yapıldığı da gün gibi ortada değil mi 🙂 Yani ne bileyim İzlanda‘nın parçası iyiydi mesela. Ama yarım tonluk bir bayan söyleyince tabi aynı espirisi kalmıyor. Bizi temsil eden ve 2. olan maNga‘ya da tebrikler. Almanya’nın – kadın güzelliği – sayesinde elde ettiği yarışmanın pek çok kişiye göre birincisi oldular. Yalnız bu emo imajı ne lan? Allah aşkına o ne iş? Sevgili okur yavaş yavaş bitiyor Eurovizyon’da artık kimin kime oy vereceği belli resmen. Aklıma takılan bir nokta da, ulan bizden her sene Rusya’ya, Ermenistan’a, Yunanistan’a kim oy veriyor ya? Akrabalık falan mı var? Akrabalık varsa bize niye oy çıkmıyor? Her neyse, uzun bir yazı olmasın. Öpüyorum alayınızı 🙂

Çevre Sorunlarına Öğrenci Yaklaşımları Sempozyumu – ODTÜ

Bakalım bu üç günü nasıl özetleyeceğim buraya. İstanbul‘da trende gözlerini kapatan açtığımda kendimi Ankara‘da buldum ve inmemize yaklaşık on dakika falan vardı. Evet başarmıştım ve yolu uykuya yedirmiştim. Sabah tren garına indik. ODTÜ‘den bir arkadaş bizi karşılamaya geldi. Diğer ekibimizin gelmesini beklerken garda ODTÜ’den gelen arkadaşımıza dedik ki ya biz çok yorgunuz, ölüyoruz eğer kalacağımız yer belliyse gidelim bir eşyalarımızı koyup öyle gelelim. Onlarda daha hazır değil diyince bizde yapacak birşey yok diyip bekledik. Diğer ekibimiz de gelince hep beraber ODTÜ’ye gittik. hayatımda ilk defa ODTÜ’ye gitmiştim. Ormanlık, ağaçlık bir yer 🙂

Mekana gittik, kaydımızı yaptırdık. Sunumların başlamasını bekledik, bekledik ama o yorgunluk bizi yendi. Biz de ne yapalım ne edelim derken kulüp başkanımız Elif, dümene geçti ve belki de hayatının sevap grafiğindeki en büyük sıçramayı yaptı. Konum itibariyle ODTÜ, Ankara’nın biraz dışında kalıyordu. Elif’in evi de Sincan‘da idi. Elif bizi aldı kendi evine götürdü. Yol, yorgunluğun etkisiyle epey acıklı ve ızdıraplı geçti. Ama eve vardığımızda arka bahçemden benzin çıkmış gibi (bakın petrol değil, direk işlenmişi benzin!) sevindim. Sırayla tuvalete ve banyoya girdik. Gerçi tuvalete sadece Oğuz‘la ben girdik. Lan nasıl mükemmel oldu varya off. Banyonun ardından yeniden espiri yapabildiğimi farkettim, ne biliyim birisi komik bir şeyler diyince gülebildiğimi falan farkettim.

Çevre Politikaları Atölyesi

Hemen ardından evden çıkıp doğru ODTÜ’ye yollandık. İlk oturumu kaçırmıştık ama ikinci ve benim de merak ettiğim Çevre ve Felsefe oturumuna yetişmiştik. Bu sunumlardan bir tek Ekofeminizm ilgimi çekti. Ancak sonradan onun da saçma bir temele oturtulduğu kanısına vardım kendimce. (Ekofeminizm, kadın ve doğa ilişkisini anlatan ve bu ikisinin çifte sömürüsünü dile getiren terim. ) Sunumlardan sonra çimlere oturduk ve Çevre Politikaları Atölyesi başladı. Güzel bir atölye, bir önce gittiğimiz Exitcom‘da çalışan bir çevre mühendisi olan Özlem’le tanıştım bu atölyede.

İlk günün akşamı kalacak yer problemi yaşandı ufak çaplı. Sonradan bazı tarafımızca ve onların tarafınca bazı gereksiz hareketler oldu. Bunlara girmeyeceğim, karşılıklı iki taraf da üzüldü. Ancak sonradan bunları hallettik. Sabahtan beri birşey yemediğimiz için artık açlığımız son haddindeydi. Saat gece 10 gibi yemeğe gidebildik. Yukarıda sözünü ettiğim arkadaş Özlem’le Hosta‘da karşılaştık. Birlikte yedik. Bu arada sevgili okur, Ankara’nın Eskişehir’e göre nasıl da pahalı olduğunu unutmuşum lan. Neyse yemekten sonra ben bizim ekibin diğer yarısına yanımdaki 1. sınıftan arkadaşları götürdüm. Sonra da Kızılay’da bir yerde bir kaç saat birlikte oturup bir durum değerlendirmesi yaptık.

Bahsetmezsem ayıp olur. Sempozyumun birinci günü Ali isiminde 10 numara bir arkadaşla tanıştık. Kendisi coğrafya bölümünde okuyormuş. Sağolsun gittiği güne kadar bizimle takıldı. O gece de yanımızdaydı. Neyse mekandan çıkıp yorgun beyinlerimizle kaldığımız yere döndük. Afyonluların Konukevi. Konum olarak da şansıma Ankara’nın tek bildiğim yerindeymiş, Özge Abla‘ların evin hemen yanında 😀 O gece Ali, ben ve Mustafa Kemal birlikte kaldık. Yorgunluktan hiçbir şeye dikkat etmedim valla. Yalnız klozetin sifonu çalışmıyordu. İhtiyacımı Ermanların odadan giderdim ertesi gün. (Böyle işe yaramaz bir detayı neden verdim ki?)

2. günün sabahı dinlenmiş olarak uyanıp tekrar ODTÜ’ye geldik. Sunumlar yapıldı yine. Bizim Murat’lar da sunum yaptılar. Helal olsun kendilerine. Bir de bugün yapılan bir tohum sunumu vardı. O çok kral olmuştu. Bir de Food, Inc. diye bir filmcik izledik. Hakikaten güzeldi, torrente attım hatta. Bugün de 2 farklı atölyeye katıldım. İlk atölye Organik Tarım mı? Endüstriyel Tarım mı? atölyesi oldu. Güzel şeyler öğrendim. Diğer atölye de Kentleşme ve Çevre atölyesiydi. Bu da güzel oldu kanımca. İkinci günün sonunda bu sefer organizasyona katılanlardan ayrı takılmak istemedik. Zira adımız kapris üniversitesine çıkmıştı 🙂 Kaprisliyiz lan biz. Neyse, Telwe denen bir yere gittik. Buranın bir alt katı var. Mükemmel bir yer. Zaten girdiğimizde sahnedeki herifler Street Spirit çalıyorlardı, Oğuz’la kendimizden geçtik. Sonra gittim istedim bir de Turn The Page çaldılar. Yuh dedim kendimce.

Fırfırsız 10 El Kazanan Adam!

Sonra dabtışakıstıs başladı. O ara ben de bir langırt masası gördüm. Bizimkilerle langırta başladık. O kadar ateşle ve zevkle oynadık ki sağdan soldan oyun teklifleri aldık. Hepsini de yendik. Yetkin’e buradan selamlar. Diskodan sonra sıra bir diğer canlı gruba geldi. Bu adamlarda piyasada dönen rock ne varsa çaldılar. Zıpladık atladık bildiğin. Erzurum, Mersin, Eskişehir ve Ankara durmadık yerimizde. Bu zıplamaların acısı ertesi gün ve hatta bugün de halen devam ediyor. Diyeceğim gece epey bir eğlendik. Sonra ekibimizi toplayıp ayrıldık. Kaldığımız yere dönüp Oğuzların mükemmel oyunu Köylü-Vampir-Büyücü isimli oyunu oynadık. Saat 4 gibi bitti. Yenildik vampilere. Sonra ben bizim birinci sınıflarla birlikte kaldım. Şunu da öğrendim: Uykusuzluk öldürür!

Sunum yaparken kaptırdığım bir an

Son gün nispeten daha bir yorgun uyandım. Ancak son gün olmasının verdiği dirençle kalkıp hazırlandık. Sonra işte gittik yine ODTÜ’ye. Candan‘la birlikte sunum yapmaktan vazgeçmiştik ancak tamamen hazırlıksız olarak Serbest Kürsü‘de yapalım madem dedik. Ancak dediğim gibi bu bir sunum olmadı. Etik üzerine yaptığımız çalışmadan ve tam da o esnada dağıtılan Çevre Denetim Yönetmeliği’nden konuştuk. Güzel oldu. Hoş oldu.

Bizden sonra bir arkadaş çıkıp ordumuzun güneydoğu ve doğuda byolojik silah kullandığına dair bazı iddialar ortaya attı. Bu beni çok rahatsız etti. Son olarak da bir sonraki ÇSOY Forumu’nun nerede yapılacağına karar verip ayrıldık ODTÜ’den. Zira vaktimiz yaklaşıyordu. Kızılay’da Anadolu Üniversitesi Konukevi‘ne (çok sağolsunlar) eşyalarımızı bırakıp çok yakında bulunan Burger King‘de yemek yedik. İşte o yemekten sonra benim bacağım ağrımaya başladı. Halen de ağrıyor.

Sonra Kızılay’da gezdik. 5 tane Jules Verne kitabı aldım. Sonra İhsan Oktay Anar‘ın Kitab-ül Hiyel‘ini de aldım nihayet. 5 liraya 3 tane plak aldım ve birisinden orjinal ispanyolca Çilli Bom çıktı 🙂 Flamenko tarzında, Ergin‘e dinleteceğim. Oğuz’a kitap alırken aşırı yakışıklı bir tiple karşılaştık. Herif, Zar Adam isimli kitabı şu cümlelerle özetledi: “Abi bi adam var. İki tene zar atıyo. Üç iki geliyo. Üçüncü binanın ikinci katına çıkıyo. Karıya tecavüz ediyo sonra öldürüyo.” Herifin aklında kalanlara bakar mısın 😀

Aldık verdik, gezdik tozduk. Sonra da soluğu garda aldık. Son kontrollerimizi yaptık. Aldığımız kitapları imzaladık birbirimize. Hızlı trene bindik ve döndük evimize 6 gün sonra nihayet. Tren garında Sercan karşıladı sağolsun. Minibüse binene kadar Sercan’la bir durum değerlendirmesi yaptım. Sonra eve geldim. Uyudum. Oh mis.