Tag Archives: Kızılay

Proofhead Ankara’da!

Peki neden? Bunca işin gücün arasında Ankara‘da ne işin var Proofhead? Çünkü çalıştığım Bakanlık burada bir eğitim düzenledi. Daha önce hiç yapmazdı, Ankara’da eğitim düzenlemezdi. En azından böyle üç günlük bir eğitim hiç olmadı. Bu bir ilk. Bana denk gelen bir ilk…

Ankara’da olmaktan memnun muyum? Burada olmazsam, nerede olmak zorunda kalacağımı bildiğim için memnunum. Neden bilmiyorum, Ankara benim korktuğum; sokaklarında gezerken içimin sızladığı bir şehir. Bu histen kurtulamıyorum. Şehir huzursuz ediyor o yüzden.

Salı günü trene bindiğimde bir süredir grup olarak yaşadığımız eski sevgiliyle karşılaşma korkumu yendiğimi gördüm fark ettim. Yanıma oturan kişi hemen uyumaya başlayınca, ben de trende bulduğum dergiyi ilk satırından son satırına dek okudum. Aralıksız müzik dinledim. Ankara Garı’na girip üç beş adım atmıştım ki eğitimde birlikte konaklayacağım arkadaşım ve adaşım, Mesut’u gördüm garda. Meğer aynı trenle gelmişiz. Mesut’la birlikte taksiye atlayıp otele geldik.

anka03

Otelin terasından Anıtkabir görünüyor

anka04

Otelin önündeki Central Park

anka05

Ankara Tıp ve Hacettepe

Otel, Kızılay‘a çok yakın, yürüme mesafesinde bir yerde, Bera Hotel. Güzel, mütevazi bir hotel. En güzel yanı da internetin sınırsız, ücretsiz  ve her yerde çekiyor olması. Üstelik odalar da bir de lan kablosu var, doğrudan kabloyla bağlanabiliyorsunuz. Harika lan! (LAN’lı espri yaptım.)

Saat 18.30 civarında otele geldik ve yerleştik. Akşam yemeğinden sonra odaya çıktık. Mesut’un söylediğine göre yaklaşık 2.5-3 saat bilgisayar başında kalmışım. O süre içerisinde bir mahkeme savunması hazırladım. Sonra gece yarısı uyuduk.

Bugün, yani salı günü, eğitimin başlama saatinden hemen önce, dün gece yazdıklarımı iş yerine yolladım. Daha sonra eğitim başladı. Konu, kimyasallar ve bunların sınıflandırılması, etiketlendirilmesine ilişkin hususlardı. Mesleki detayları anlatmıyorum.

anka01Akşam ders bittikten sonra epey vaktimiz olduğunu fark ettik ve Kızılay’a gittik. Burada sürekli uğradığım iki plakçı, üç tane de sahaf ve kitapçı var. Bunlara gittim yine. Jules Verne koleksiyonuma eksik birkaç parça bulup aldım. Bu arada, Jules Verne’nin eserlerinden oluşan, Alfa Yayınlarından çıkan, sekiz kitaplık yeni bir seri yayımlandığını gördüm: Olağanüstü Yolculuklar. Lanet olsun ki, bir süre sonra, en azından İthaki serisini tamamladıktan anka02sonra, bu seriyi de almak zorunda kalacağım. Ben bu yeni yayın evine söverken sağ olsun, bu dakikalarda Mesut adaşım, bana eşlik etti. Bu gezintiden sonra otele döndük ve ben yeni bir savunma yazısı hazırladım. Savunma yazısı, dünküne çok benzediği için daha az vaktimi aldı. Yemeğe yalnız indim. Yemekte, Balıkesir’den muhteşem bir insanla tanıştım. Aralıksız üç saat muhabbet ettik. Sonra izin isteyip odaya çıktım ve bu yazıyı yazmaya başladım.

Ankara’da işim cuma günü bitecek. Dolayısıyla epey vaktim var. Umarım eğitimler biraz daha çabuk biter de planlarımı gerçekleştirebilirim. Yeni planlarda, yeni olaylarda  görüşmek üzere sevgili okur.

12.12.12’yi Değerlendirmek

Dün yaşadığımız gün yüzyılda bir yaşanan, üç tane 12 sayısının yanyana gelmesiyle göze hoş görünen bir tarihti. 11.11.11 kadar atarlı bir tarih değildi belki ama yine de güzeldi. Malumunuz insanlar böyle tarihleri evlenmek için kullanırlar. Benzer şekilde aylar öncesinden hesabını yapıp, bu tarihte doğurmak üzere çocuk yapanların da sayısı hiç de az değildir diye düşünüyorum (mart’ın başında yapsanız sezeryanla falan tam denk geliyor). Her neyse, tüm bu hesabın kitabın yanında ben de madem böyle güzel bir tarih geliyor, bunu evde kös kös oturarak değil de ilerideki yaşamımda yeri olacak bir olay için harcayayım istedim.

Çarşamba günü, yani 12.12.12’de sabah 8’de Yüksek Hızlı Tren‘e atlayıp Ankara‘ya gittim. Gar’da Merve karşıladı. Oradan Kızılay‘a geçtik ve kuzenim Ferit‘le buluştum. Ferit, hani şu yazımda evlenen kuzenimdir. Ankara’ya Çevre ve Şehircilik Bakanlığı‘na atama evraklarımı vermek üzere gelmiştim. Bakanlıklar‘da, Başbakanlık binası ile karşı karşıya bulunan ve Kızılay Alışveriş Merkezi‘nden beş dakika yürüme mesafesindeki Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Binası’na gittik. Bu binanın 3. katındaki Atama Dairesi Başkanlığı‘na çıktım. Buradaki işim tam olarak 3 dakika sürdü. İstenen tüm belgeleri verip giriş katına geri indim. Onaylanan belgelerimi buradaki Gelen Evraklar Birimi‘ne teslim ettim. 21 Aralık’tan sonra adresime yollanacak olan tebligatı beklemeye başladım ve böylece Bakanlık’taki işim bitmiş oldu.

Pazartesi günü altı yılda sadece 2 kere kesmek zorunda kaldığım sakallarıma artık tamamen veda ettiğimden suratıma alışmam epey zamanımı aldı. Tabi benim bu alışma sürecim başta Alper, Merve, Akif Hoca ve Nesimi abi olmak üzere herkesi epey “neşelendirdi“. Neyse, Bakanlık’taki işim bittikten sonra hemen kahvaltı yapmak üzere Kızılay’a geri indik. Burada taşlaşmış simitle sunulan bir kahvaltı tabağı eşliğinde epey muhabbet ettik. Kahvaltıdan sonra abartıp bir de tatlı yemeye karar verdik ve bu sefer de diğer kuzenimin çalıştığı yere, Özsüt Pastanesi‘ne gittik. Burada çalışan kuzenim, baba tarafından en komik kuzenimdir. Halamın oğlu, Olgun abim, bizi büyük bir misafirperverlikle karşıladı.

Burada yaklaşık yarım saat kaldıktan sonra hepsiyle vedalaşıp Karanfil Sokak‘a geçtik. Ankara’ya her geldiğimde uğradığım bir dükkan var. Oraya uğrayıp yine bir kontrol ettim ve Jules Verne kitaplığıma iki yeni kitap daha aldım.

Sağda solda takıldık epey. Özge Abla ile buluştuk. Belimdeki epey eskidiği için bir de kemer aldım. Böyle böyle akşam saat 18.00 oldu. Ankara’nın en kuytu köşelerinden devam ederek nihayet gara ulaştık ve ben 19.00 treni ile evime döndüm. Şansıma yanıma kimse oturmadı yol boyunca. Yayıldıkça yayıldım, bir garip oldum.

Böyle değerlendirdim işte 12.12.12’yi sevgili okuyucu. Kulübemden dışarı başımı uzattım, iki farklı renk gördüm. Bir tanesi çok yakınımda idi. Bir tanesi ise ben kafamı uzattığımda üzerime bulaştı. Ben bir yandan üzerimdeki renge bulanırken yakınımdaki rengi göremez oldum.

B Rh – Kan Bulmak

Kızılay

Zor. Hakkaten zor yani. A’nın negatifini gördüm, sıfırın negatifini gördüm. Ama B’nin negatifini bir tek annemde görmüştüm. AB grubunun negatifi de kardeşim Murat‘ta var. Anneme gireceği ameliyat öncesinde B Rh (-) kan lazım oldu üç ünite. Sonradan öğrendiğimize göre bu tip ameliyatlarda hep isteniyormuş. Ulan madem öyle bir aydır annemin hangi gün ameliyat olacağı belliydi, neden önceden söylemediniz de bizi son dakika sıkıntıya soktunuz?

İşin en komik yanı, babam sabah arayıp kan lazım bul dedi. Tüm arkadaşlarımı aradım, Sercan‘ı, Seval‘i falan. Onlar da araştıracağız dediler. Neyse öğlene doğru babam bulmuş. Emniyetten bir anons yapmışlar. Bir de Kızılay‘da varmış. Hastanenin bu noktadaki politikası ticarethane mantığıyla. Yani kendi ellerinde var ama biz kullandıktan sonra eksiği yerine koymak durumundalarmış. Biz de aynı mantıklar en kötü ihtimalle B Rh (-) alıp yerine benim ve kardeşimin verebileceğini söyledik. ( A Rh – ve AB Rh – bizim gruplar da, değerli yani 🙂 )

Velhasıl kelam hallettik kan olayını. Sıkıntısızca kapandı. Ancak ben en büyük şoku daha sonra yaşadım. Zira en yakınımdaki adamın kan grubu meğer annemle aynıymış: VOLKAN! Ben bunun kanını A Rh + falan zannediyordum. Meğer uygunmuş. Bu da bana önemli bir ders verdi. Titreyip kendime geldim. Bu yazıya yorum yapacaksınız kan grubunuzu da yazın.

Çevre Sorunlarına Öğrenci Yaklaşımları Sempozyumu – ODTÜ

Bakalım bu üç günü nasıl özetleyeceğim buraya. İstanbul‘da trende gözlerini kapatan açtığımda kendimi Ankara‘da buldum ve inmemize yaklaşık on dakika falan vardı. Evet başarmıştım ve yolu uykuya yedirmiştim. Sabah tren garına indik. ODTÜ‘den bir arkadaş bizi karşılamaya geldi. Diğer ekibimizin gelmesini beklerken garda ODTÜ’den gelen arkadaşımıza dedik ki ya biz çok yorgunuz, ölüyoruz eğer kalacağımız yer belliyse gidelim bir eşyalarımızı koyup öyle gelelim. Onlarda daha hazır değil diyince bizde yapacak birşey yok diyip bekledik. Diğer ekibimiz de gelince hep beraber ODTÜ’ye gittik. hayatımda ilk defa ODTÜ’ye gitmiştim. Ormanlık, ağaçlık bir yer 🙂

Mekana gittik, kaydımızı yaptırdık. Sunumların başlamasını bekledik, bekledik ama o yorgunluk bizi yendi. Biz de ne yapalım ne edelim derken kulüp başkanımız Elif, dümene geçti ve belki de hayatının sevap grafiğindeki en büyük sıçramayı yaptı. Konum itibariyle ODTÜ, Ankara’nın biraz dışında kalıyordu. Elif’in evi de Sincan‘da idi. Elif bizi aldı kendi evine götürdü. Yol, yorgunluğun etkisiyle epey acıklı ve ızdıraplı geçti. Ama eve vardığımızda arka bahçemden benzin çıkmış gibi (bakın petrol değil, direk işlenmişi benzin!) sevindim. Sırayla tuvalete ve banyoya girdik. Gerçi tuvalete sadece Oğuz‘la ben girdik. Lan nasıl mükemmel oldu varya off. Banyonun ardından yeniden espiri yapabildiğimi farkettim, ne biliyim birisi komik bir şeyler diyince gülebildiğimi falan farkettim.

Çevre Politikaları Atölyesi

Hemen ardından evden çıkıp doğru ODTÜ’ye yollandık. İlk oturumu kaçırmıştık ama ikinci ve benim de merak ettiğim Çevre ve Felsefe oturumuna yetişmiştik. Bu sunumlardan bir tek Ekofeminizm ilgimi çekti. Ancak sonradan onun da saçma bir temele oturtulduğu kanısına vardım kendimce. (Ekofeminizm, kadın ve doğa ilişkisini anlatan ve bu ikisinin çifte sömürüsünü dile getiren terim. ) Sunumlardan sonra çimlere oturduk ve Çevre Politikaları Atölyesi başladı. Güzel bir atölye, bir önce gittiğimiz Exitcom‘da çalışan bir çevre mühendisi olan Özlem’le tanıştım bu atölyede.

İlk günün akşamı kalacak yer problemi yaşandı ufak çaplı. Sonradan bazı tarafımızca ve onların tarafınca bazı gereksiz hareketler oldu. Bunlara girmeyeceğim, karşılıklı iki taraf da üzüldü. Ancak sonradan bunları hallettik. Sabahtan beri birşey yemediğimiz için artık açlığımız son haddindeydi. Saat gece 10 gibi yemeğe gidebildik. Yukarıda sözünü ettiğim arkadaş Özlem’le Hosta‘da karşılaştık. Birlikte yedik. Bu arada sevgili okur, Ankara’nın Eskişehir’e göre nasıl da pahalı olduğunu unutmuşum lan. Neyse yemekten sonra ben bizim ekibin diğer yarısına yanımdaki 1. sınıftan arkadaşları götürdüm. Sonra da Kızılay’da bir yerde bir kaç saat birlikte oturup bir durum değerlendirmesi yaptık.

Bahsetmezsem ayıp olur. Sempozyumun birinci günü Ali isiminde 10 numara bir arkadaşla tanıştık. Kendisi coğrafya bölümünde okuyormuş. Sağolsun gittiği güne kadar bizimle takıldı. O gece de yanımızdaydı. Neyse mekandan çıkıp yorgun beyinlerimizle kaldığımız yere döndük. Afyonluların Konukevi. Konum olarak da şansıma Ankara’nın tek bildiğim yerindeymiş, Özge Abla‘ların evin hemen yanında 😀 O gece Ali, ben ve Mustafa Kemal birlikte kaldık. Yorgunluktan hiçbir şeye dikkat etmedim valla. Yalnız klozetin sifonu çalışmıyordu. İhtiyacımı Ermanların odadan giderdim ertesi gün. (Böyle işe yaramaz bir detayı neden verdim ki?)

2. günün sabahı dinlenmiş olarak uyanıp tekrar ODTÜ’ye geldik. Sunumlar yapıldı yine. Bizim Murat’lar da sunum yaptılar. Helal olsun kendilerine. Bir de bugün yapılan bir tohum sunumu vardı. O çok kral olmuştu. Bir de Food, Inc. diye bir filmcik izledik. Hakikaten güzeldi, torrente attım hatta. Bugün de 2 farklı atölyeye katıldım. İlk atölye Organik Tarım mı? Endüstriyel Tarım mı? atölyesi oldu. Güzel şeyler öğrendim. Diğer atölye de Kentleşme ve Çevre atölyesiydi. Bu da güzel oldu kanımca. İkinci günün sonunda bu sefer organizasyona katılanlardan ayrı takılmak istemedik. Zira adımız kapris üniversitesine çıkmıştı 🙂 Kaprisliyiz lan biz. Neyse, Telwe denen bir yere gittik. Buranın bir alt katı var. Mükemmel bir yer. Zaten girdiğimizde sahnedeki herifler Street Spirit çalıyorlardı, Oğuz’la kendimizden geçtik. Sonra gittim istedim bir de Turn The Page çaldılar. Yuh dedim kendimce.

Fırfırsız 10 El Kazanan Adam!

Sonra dabtışakıstıs başladı. O ara ben de bir langırt masası gördüm. Bizimkilerle langırta başladık. O kadar ateşle ve zevkle oynadık ki sağdan soldan oyun teklifleri aldık. Hepsini de yendik. Yetkin’e buradan selamlar. Diskodan sonra sıra bir diğer canlı gruba geldi. Bu adamlarda piyasada dönen rock ne varsa çaldılar. Zıpladık atladık bildiğin. Erzurum, Mersin, Eskişehir ve Ankara durmadık yerimizde. Bu zıplamaların acısı ertesi gün ve hatta bugün de halen devam ediyor. Diyeceğim gece epey bir eğlendik. Sonra ekibimizi toplayıp ayrıldık. Kaldığımız yere dönüp Oğuzların mükemmel oyunu Köylü-Vampir-Büyücü isimli oyunu oynadık. Saat 4 gibi bitti. Yenildik vampilere. Sonra ben bizim birinci sınıflarla birlikte kaldım. Şunu da öğrendim: Uykusuzluk öldürür!

Sunum yaparken kaptırdığım bir an

Son gün nispeten daha bir yorgun uyandım. Ancak son gün olmasının verdiği dirençle kalkıp hazırlandık. Sonra işte gittik yine ODTÜ’ye. Candan‘la birlikte sunum yapmaktan vazgeçmiştik ancak tamamen hazırlıksız olarak Serbest Kürsü‘de yapalım madem dedik. Ancak dediğim gibi bu bir sunum olmadı. Etik üzerine yaptığımız çalışmadan ve tam da o esnada dağıtılan Çevre Denetim Yönetmeliği’nden konuştuk. Güzel oldu. Hoş oldu.

Bizden sonra bir arkadaş çıkıp ordumuzun güneydoğu ve doğuda byolojik silah kullandığına dair bazı iddialar ortaya attı. Bu beni çok rahatsız etti. Son olarak da bir sonraki ÇSOY Forumu’nun nerede yapılacağına karar verip ayrıldık ODTÜ’den. Zira vaktimiz yaklaşıyordu. Kızılay’da Anadolu Üniversitesi Konukevi‘ne (çok sağolsunlar) eşyalarımızı bırakıp çok yakında bulunan Burger King‘de yemek yedik. İşte o yemekten sonra benim bacağım ağrımaya başladı. Halen de ağrıyor.

Sonra Kızılay’da gezdik. 5 tane Jules Verne kitabı aldım. Sonra İhsan Oktay Anar‘ın Kitab-ül Hiyel‘ini de aldım nihayet. 5 liraya 3 tane plak aldım ve birisinden orjinal ispanyolca Çilli Bom çıktı 🙂 Flamenko tarzında, Ergin‘e dinleteceğim. Oğuz’a kitap alırken aşırı yakışıklı bir tiple karşılaştık. Herif, Zar Adam isimli kitabı şu cümlelerle özetledi: “Abi bi adam var. İki tene zar atıyo. Üç iki geliyo. Üçüncü binanın ikinci katına çıkıyo. Karıya tecavüz ediyo sonra öldürüyo.” Herifin aklında kalanlara bakar mısın 😀

Aldık verdik, gezdik tozduk. Sonra da soluğu garda aldık. Son kontrollerimizi yaptık. Aldığımız kitapları imzaladık birbirimize. Hızlı trene bindik ve döndük evimize 6 gün sonra nihayet. Tren garında Sercan karşıladı sağolsun. Minibüse binene kadar Sercan’la bir durum değerlendirmesi yaptım. Sonra eve geldim. Uyudum. Oh mis.

Konur Sokak Yaz Okulu Değerlendirmesi

Bu yazıyı en güzel fotoğraflarıma bezeyeceğim :)

Bu yazıyı en güzel fotoğraflarıma bezeyeceğim 🙂

Geç de olsa yazmasam ayıp olurdu bu değerlendirmeyi. Burada sadece proje ile ilgili değil, benimle ilgili bir değerlendirme de yer alıyor.

:: Bu yaz okulu öncelikle bana mimarlık disiplini hakkında bilmediğim pek çok şey öğretti.

:: Bu yaz okulunda bol bol Photoshop alıştırması yaptım 🙂

:: Uzun süre sonra bilgisayar başında sabahlamanın verdiği o hazzı duydum 🙂

:: Nedense o bir haftalık süre boyunca şu iki şarkıyı defalarca dinledim; Dream Theater – Forsaken ve Dream Theater – These Walls

:: Kızılay‘ı artık epey biliyorum yav 🙂

:: Ankara dönerinin meşhurluğundan umudu kestim, tırt! Bir daha şu Aba Piknik, Hosta Piknik tarzı yerlere gitmeyeceğim. Ayrıca Ankara çok pahalı bir şehir kardeşim.

:: Şu bir haftada dinlemediğim ve görmediğim kadar devrimci gördüm, dinledim.Yeni şeyler öğrendim. Bildiğim şeylerin bazılarının da şüpheli olduğunu farkettim.

:: Ülkemizdeki diğer Çevre Mühendisliği bölümlerinin içeriği hakkında bilgi sahibi oldum. Ayrıca TMMOB Çevre Mühendisleri Odası ile acayip içli dışlı oldum.

:: Uzun süre sonra ilk kez canlı canlı türkü dinledim. İyi oldu bak bu.

:: Türkiye’de bürokrasinin nasıl lanet bir şey olduğuna tekrar tekrar kanaat getirdim. Herkesin yanlışın ne olduğunu görüp de neden birşey yapmadığına canlı canlı tanık oldum.

Vallaha gerçek!

Vallaha gerçek!

:: Yaptığımız projeye destek olan belediyenin asıl amacı neydi sorusunu sormaya başladım şu günlerde.

:: Hep merak ettiğim meşhur “Çin Çin Mahallesi“ni gördüm, ama onlar beni görmedi:)

:: Ankara Kalesi‘nde acayip film çekileceği kanısına vardım.

:: Kendini dinletmek istiyorsan bağırman gerektiğini anladım sunum yaptığımız gün.

:: Projenin sunumunu yaptığımız gün ortaya somut bir şeyler koyamadığımız için çok üzüldüm. Sonradan belediyenin bizim yaptıklarımızdan yararlanıp bunu yapacağını öğrenince biraz üzüntüm azaldı. Emeğimiz boşa gitmeyecek en azından, değil mi?

:: Halen daha keşke o bir hafta içerisinde en azından kaldırım işgalleri için elle tutulur birşey yapabilseydik diye hayıflanıyorum.

:: Şu soru çok hoşuma gitti: “Acaba Konur Sokak, solcuların kendini tatmin ettiği bir korunmuş bölge midir?” Öyle değildir diyorum ama sormadan da edemiyorum neden başka sokaklarda da aynı şeyler olmuyor? İnsanların kendilerini demokratik ve medeni bir biçimde ifade etmeleri, gördükleri eksiklikleri dile getirmeleri çok güzel ama bundan herhangi bir şekilde masum insanların canının yanmasını kabullenemiyorum yav.

:: Bir insanın nasıl,

hem ciddi bir mevki sahibi hem çok tatlı hem de çok samimi olabileceğini (Burçak Abla),

ilk bakışta insanın çekindiği ama perdeler kalkınca sımsıcak biri olabileceğini (Yeşim Hoca),

yıllarca hoca olarak görülürken bir anda sıkı bir arkadaşa, dosta dönüştüğünü (Ozan Hoca),

bütün meslektaşları ile aynı tutulmayacağına (mimarlık okuyan tüm arkadaşlar),

gerçekten içinden geldiği gibi, kasmadan davranabileceğine (Mustafa Kemal)

şahit oldum. Bunu daha da uzatabilirdim ama başka şeyler de yazayım.

:: Yaptığımız projenin sonunda aklıma gelen birkaç “şık ve ucuz fikirler”den birkaçı;

  • Sokakta var olan çöp kutusu problemi (sokakta çöp kutusu yok, daha doğrusu Kızılay’da hiç bir yerde yok) Eskişehir’de uygulanan geri dönüşüm torbası modeli ile çözülebilir. Böylelikle bu gayet ucuz ve içi çöp dolu çöp torbalarını kimse çalar diye ya da içine bomba koyar diye endişelenmeye de gerek kalmaz. Bu dediğim yöntem çok basit metal çerçevelerin içine yırtılması zor çöp poşetlerini tutturmaktan ibaret. Bunlar da belediye görevlilerince belli saatlerde toplanır.
  • Konur Sokak’ta hatta Kızılay’ın hiç bir yerinde engelli vatandaşlar için kolaylıklar yok. Özellikle Eskişehir’i bildiğim için bunu rahatlıkla söyleyebiliyorum. Konur Sokak’ta ki neredeyse hiçbir dükkana engellilerin yardım almadan girmesi mümkün değil. Ancak Mülkiyeliler Lokali, sadece bahçe girişindeki basamağı iptal edip rampa yaptırsa Konur Sokak’ta engellilerin engelsizce girip çıkabildiği yegane mekân olurdu.
Dua edenler: Tuğba ve Mustafa Kemal -------- Dua edilen: İmparator Jüstinyen anısına dikilen dikili taş!

Dua edenler: Tuğba ve Mustafa Kemal Dua edilen: İmparator Jüstinyen anısına dikilen dikili taş!

:: Projeye neden İnşaat Mühendisliği ve Şehir Bölge Planlamacılığı disiplinlerinden öğrencilerin katılmadığını o gün bu gündür hala düşünmekteyim.

:: Bu bir haftalık süre içerisinde Ankara’da iyi para harcadım. Ama aldıklarım belki size ıvır zıvır olarak gelebilir. Annem öyle dedi zira 🙂 4 tane 45’lik, bir tane de 33’lük plak aldım. 2 tane kitap (İhsan Oktay Anar‘ın kitapları) aldım. Haa, bir de imzalı kitabım oldu (Ötekilerin ‘Çevre’si).  3 tane de kaset aldım. Aklıma gelmeyen birçok şey var ama yazamıyorum.

:: Meşhur Hayri Plak‘a gittim ama birşey almadım.

:: Bu bir haftalık süre içerisinde 3 kilo aldım! Yuh bana.

:: Uzun süredir düşündüm, şimdi cevap veriyorum: Evet, işporta Konur’dan çıkartılmalı.

:: Konuştuğumuz, sokağın eski sakinlerinin düşüncesinin aksine Konur’u eski haline getirmek için bence halen geç değil.

:: Belediye bu sokak işgallerinin yasal olmadığını biliyor da neden yaptırım gücünü kullanmıyor?

:: Yaz okulu boyunca bence hepsi çok faydalı birçok sunum dinledik. Ama nedense ben halen daha Erdal Kurttaş‘ın yaptığı o sunumun etkisinden kurtulamadım. Neden acaba?

:: Bence faydalı mıydı bu yaz okulu? Evet öyleydi. Yine olsa gider miydim? Evet giderdim 🙂