Tag Archives: konak

Proofhead Balkanlar’da 2 – Belgrad

İlk bölümü okumak için tıklayın. Yazının ilk bölümü şimdiden birilerinin işine yaramaya başlamış bile. Balca’dan çok güzel bir geri dönüş aldım. Teşekkür ederim. Bu kısım biraz uzun oldu ama gezinin de en keyifli kısmıydı.

Çılgın bir açlıkla şehre ayak bastık. Kalacak yeri önceden rezerve ettiğimiz için aklımızda ilk olarak yemek vardı. Tüm o saatler süren yolculuk bizi acıktırmıştı. Şansımıza çok merkezi bir yerde boşluk bulup aracımızı park ettik. Yürüme mesafesindeki Republic Square (Cumhuriyet Meydanı) ulaştık. Burada Sırpların meşhur Prensleri Mihailo’nun  (Miloş) heykeli var. Heykelin bulunduğu alan şehrin buluşma noktası olmuş. Hemen yakında Knez Mhailova Caddesi var ki burada o Avrupa şehri havasını hemen hissedebiliyorsunuz. Biz bu şekilde açlıktan kırılarak ama tüm detayları da atlamadan dolaşa dolaşa Restoran Prolece’ye geldik. Sokağa yayılmış, sevimli, geleneksel yemeklerin de bulunduğu bir mekan burası.

balk44

Republic Square

balk40

Knez Mihailova

balk41

Tıkla büyüsün

İşletmeci sekiz kişilik kafilemizi görünce koşarak geldi yanımıza, şaka yok. Okumaya devam et

Durum Hikayesi Denemesi: Konak

Erzurum‘da şu yazımda bahsi geçen eğitimler esnasında ders aralarında Gizem‘le birlikte bir yazı yazma yarışına giriştik. Şu aşağıda gördüğünüz ve okuyacağınız hikayeciği de o zaman yazmıştım. Sonra Eskişehir’e gelince bir de daktilo ile yazdım üşenmeyip. Şimdi bir de üşenmeden buraya yazacağım.

Sonbaharın son rüzgârları saçlarımı savuruyor. Yukarıya, tırmanacağım şu upuzun yokuşa bakıyorum. Yol uzuyor, dikleşiyor ve devleşiyor artık. Ah, o uzun yolların beliğimde bıraktığı izler… İşte bakıyorum tüm hayatım önümde uzanıyor. Bu mücadele, bu tırmanış, bu çabalarım…

Yokuşun tepesinde büyük yeşil bir konak, belli belirsiz duruyor. Dimdik tepede sanki bir iğnenin ucuna konmuş gibi, eğreti duruyor. Etrafı bir sıra ağaçla, meşe olmalılar, çevrilmiş. Tıpkı konak gibi, bunlar da belli belirsizler. Yer yer renkleri, konağın yeşiline karışıyor, konak saçaklı bir teke giymiş izlenimini uyandırıyor. Geniş bir balkon konağın beline takılmış bir kemer gibi sanki beyaz renkte boyanmış parmaklıkları var. Bu beyazlık, yeşil rengin üzerinde bu denli uzaktan bile belli oluyor. Başımda esen şu rüzgâr muhtemelen bu balkonu da sarmış. Uzun uzun bakıyorum, neyi görmek istediğimi de bilmiyorum aslında. Rüzgâr esiyor, fark ediyorum. İçim ürperiyor. Kıpırtılar var balkonun içerisinde. Saksılar dizilmiş parmaklıkların arasına sıra sıra. O narin boyunları çoktan kırılmıştır bu rüzgârda, diye geçiriyorum içimden. Gözlerim dalıyor uzaktaki bir balkona. Sonra aniden beynimdeki o bulanıklık dağılıyor, her şey netleşiyor. Öyle ya, düşüne düşüne gelmişim bile. Tanrım… Kıyamet kopuyor sanki balkonun kapısı açıldığında. Güzelliği ayak bileklerinden yakalıyor gözlerim. Nasıl zarif. Tam da bu konakta yaşamaya layık diyorum. Balkona çıkmış ve parmaklıklara yaslanarak bana bakıyor. Sağıma soluma bakıyorum. Hayır, benden başka kimse yok ortalıkta. Saçlarını rüzgârda Daktilo versiyonunu okumak için tıklayın.savurdukça kokusu içime doluyormuş gibi hissediyorum. Böyle bir güzellik ancak düşlerde görülür diyorum kendime. Sonra bir seslenme duyuyorum, kalbim duracak sanki. Hey sana diyorum, defol git buradan. Donuyorum, kıpırdayamıyorum. İşte gerçek kıyamet bu oluyor. Rüzgâr uğulduyor. Sertleşiyor, ağaçlar titreşiyor. Balkonun kapısı müthiş bir gürültüyle çarpıyor adeta suratıma. Eğreti duran konak yalpalanıyor. Aniden balkon kopuveriyor konaktan. Korkarak kaçmaya başlıyorum yokuş aşağıya doğru. Konak yıkılıyor ve peşimden geliyor sanki. Kaçıyorum, rüzgâr yüzüme çarpıyor. Ayağım takılıyor ve kapaklanıyorum. Balkonun parmaklıkları üzerimden geçiyor. Son bir hamle ile kalkmaya uğraşırken korkunç bir acı hissediyorum.

Yataktan büyük bir korku ile sıçrıyorum. Hemen karnımı kontrol ediyorum. Bir tarafımda yara bere yok, ter içerisinde kalmışım. Yanımda dönüyor ve uyanıyor. Korkma, diyor. Alnımdaki terleri siliyor. Ne gördün, diye soruyor. Seni, diyorum. Beni öldürmeye çalışıyordun.