Tag Archives: koray

29 Mart Eskişehir Pentagram Akustik

17545219_10150793627169975_1295992163512144504_o

– Merhaba, grupla görüşme imkanımız olabilir mi acaba?
– Pek sanmıyorum arkadaşlar.
– Ama biz çok seviyoruz, yani cidden seviyoruz. Başımıza da ne geldiyse bu yüzden geldi.
– Hımm, o zaman siz üçünüz buyurun.

Bu blogda daha önce pek çok defa Pentagram’ı okudun sevgili okur. Hatta Pentagram’a ait konser değerlendirmesi bile okudun. Ama ilk defa bu kadar büyük bir mutlulukla yazıyorum Pentagram’ı.

Sevgili okur, 29 Mart 2017 gecesi tüm dertleri üç beş saatliğine unutup kendimizi dünyanın tek gerçek güzelliği olan müziğin kollarına bıraktık. Çok sevdiğimiz Pentagram, kuruluşunun 30. yılına özel olarak yayımladığı “AKUSTİK” albümü ve akustik turnesiyle ülkeyi dolaşmaya başladı. İzmir, Ankara ve İstanbul’dan sonra sıra Eskişehir’deydi. Bu albümü ve turneleri, normal bir Pentagram konserinden ve albümünden bir adım öne geçiren şey kadroda gruba emek vermiş eski grup elemanları olan Demir Demirkan, Ogün Sanlısoy ve The Magnificent Murat İlkan’ın da bulunmasıdır. İşte biz de Eskişehir’de, Pentagram akustik konseri haberini öğrendiğimizde, ilk çığlığımızı Demir Demirkan’ı Pentagram’la sahnede izleme ihtimali için atmıştık Alper’le. Demir Demirkan’ın Eskişehir konserinde sahne almayacağı netleşti gerçi sonradan, ama bu durum bizim bir an için bile tereddüt etmemize yol açmadı. Öyle ya, Ogün Sanlısoy, Gökalp Ergen ve kişisel olarak da hayranı olduğumuz Murat İlkan’ı aynı sahnede bir daha izleme şansımız olmayacaktı.

01

Alper sağ olsun biletleri aldı. Ben de yeni yayımlanan akustik albümü aldım. Hali hazırda arşivimde yer alan diğer albümlerle çantamı doldurdum ve 29 Mart akşamı evden çıktım. Konser, 222 Park’ta yapılacaktı. Ahh, bu mekanda ne güzel anılarımız vardı sevgili okur. Düzenlediğimiz ve katıldığımız onlarca etkinlik geldi yol boyunca aklıma. Özgür Abi‘nin kulaklarını çınlattım.

Saat 20.00’de önce Koray’la buluştuk. Birlikte mekana geçerek kuyruğa girip kapı açılışını beklemeye başladık. Daha sonra Alper ve Mustafa da koşarak geldiler. Kapı açıldı ve içeri girdik. Düşün, öyle heyecanlıyız ki daha performansa 1,5 saat var ve biz içeride bekliyoruz. İçeride okuldan arkadaşımız olan diğer bir Mustafa’yla karşılaştık. O kadar saat aynı yerde ayrılmadan bekledim lan. Bizimkilerle muhabbet ede ede geçti zaman. Düşün hepsi en az birer kere dışarı çıktı. Ama ben çıkmadım ben, Yaşar Usta.

Dersime iyi çalışmıştım ve grubun daha önce verdiği üç konserin de incelemelerini okumuştum. Çalacakları parçaları ve sıralamayı aşağı yukarı biliyordum. Tam da beklediğim gibi başladı konser. Grup tam vaktinde sahnede yerlerini aldılar. Saydığım isimlere ilave olarak gruba sahnede Ozan Tügen de eşlik etti ki, kimse kusura bakmasın, kapasite olarak en iyi oydu diyebilirim. Ama orada gerçek bir yıldız vardı ve herkes kim olduğunu biliyordu.

02

Önce grubun Eskişehir konseri çalma listesini vereyim:

  1. Apokalips
  2. Lions In A Cage
  3. Fly Forever
  4. Şeytan Bunun Neresinde
  5. Uzakta
  6. No One Wins The Fight
  7. For The One Unchanging
  8. Gündüz Gece
  9. Geçmişin Yükü
  10. 1000s In The Eastland
  11. Anatolia
  12. In Esir Like An Eagle
  13. Doğmadan Önce
  14. Give Me Something To Kill The Pain
  15. Dark Is The Sunlight
  16. This Too Will Pass
  17. Bir
  18. Sonsuz
  19. Bir
  20. Gündüz Gece

03

Evet, tam yirmi şarkı çaldılar! Sonsuz’u çaldıktan sonra seyircinin ısrarı üzerine yine Bir’i çaldılar ve ardından Gündüz Gece’yi de eklediler. Ancak bizi bitiren olay “This Too Will Pass” olmuştu. Alper’le birlikte en sevdiğimiz Pentagram şarkısıdır This Too Will Pass. (Gerçi bazen de Lions In A Cage oluyor.) Daha önceki akustik konserlerinde çalınmamıştı. Albümde de yoktu zaten. Grubun Eskişehir’de ilk defa bu şarkıyı çalmaları ,bizim için gecenin Top 3 anından ilki olmuştu. Şarkıyı duymaya başlayınca kendimi kaybedip zıplamaya başladım. Enteresandır.

Yazı bir konser hakkında olduğu için, yirmi parçanın her birine ayrı ayrı yorum yazmak mümkün değil. O yüzden olayın tamamıyla ilgili özet halinde, değerlendirmeler yapacağım. Belki de hayranı olduğumuz için bilmiyorum, bana göre Murat İlkan gecenin yıldızı oldu. Ozan Tügen’i de unutmuyorum. Gecenin şaşırtan ismi ise Gökalp Ergen oldu. Pentagram’ın daha önceki Eskişehir konserinde hastaydı ve konserde kendisi de bunu dile getirmişti. Bu seferki akustik konserde inanılmaz işler yaptı. Mest olduk. Lions In A Cage’in aralarında “fifty years behind a wall” kısımlarını bu ülkede söyleyebilecek üç kişiden biri olduğunu gösterdi. Hem çaldı hem söyledi. Çalmak söylemek derken, bazı anlarda sahne dört tane akustik gitar oldu. Üç kişi ritim çaldı, bir kişi solo attı. Soloları Metin Türkcan, Hakan Utangaç ve Ozan Tügen değişmeli olarak çaldılar. Hakan Utangaç her solo attığında kalabalık çılgına döndü. Hakan abi, Ogün Sanlısoy’la birlikteki sahnede en karizma duran kişiydi. Haa, bir de Gündüz Gece’de Ozan Tügen’in cura solosuyla Tarkan Gözübüyük’ün bass solosu epey alkış aldı. Bu arada yine bak konusu açıldı. Ozan Tügen gece boyunca gruba back vokal, piyano, cura, ritim ve solo gitarda eşlik etti. Adam!

Gündüz gece! #PentagramAkustik #pentagram #mezarkabul

Gündüz gece! #PentagramAkustik #pentagram #mezarkabul

Üç vokalist de ağırlıklı olarak kendi dönemlerinde yazılan şarkıları seslendirdiler. Cenk Ünnü hariç herkes back vokallere katkı sağladı. Her şey çok güzeldi lan. Murat İlkan’ın şarkılara tıpkı bizim gibi “tadına bakılacak tatlar” olarak yaklaşması bizi mest etti. “Hadi şimdi şöyle güzel bir Anatolia yapalım mı?” ya da “En nefis parçalardan olan In Esir Like An Eagle” gibi anonsları duydukça Alper sırıttı durdu. Bir ara Mustafa kayboldu yanımızdan, sonra yanında kız arkadaşıyla döndü.

Unutmadan, bizim için gecedeki bir diğer kahraman da Tuğba’dan emanet aldığı iPhone 7 ile konserdeki en süper şarkıları kaydeden Koray gardaşımız oldu. Önümüzdeki iki Suriyeli ise konseri izlemekten çok canlı yayımlamayı tercih ettiler. Gerçi bunu yapan çok kişi varmış Alper söyledi. Salonda kaç kişi vardı emin değilim ama iki tane öküz vardı ki bunlar kapalı alanda, hınca hınç dolu salonda sigara içmekten hiç utanmadılar.

Gece yarısı geçti, tahminim saat 00.30 civarında iş bitti. O anda grubun fotoğraflarını çeken kişi dikkatimi çekti. “Lan dedim bu Levan!” Sabhankra’nın da fotoğraflarını çeken kişi. İstanbul’da tanışmak istiyordum ama şansa bak, Eskişehir’de tanıştık. Bu arada konser boyunca, salonun sağ tarafında kule arkasında grubu izleyen Janset’i de fark ettik. Bilmeyenler için, Janset büyük bir Pentagram hayranıdır.

Sahne bitip de grup kulise geçtiğinde biz de hemen kulisin kapısına seğirttik. Kapıda mekânın görevlileri soru sormaya bile imkan vermeyen bir açıyla bekliyorlardı. Neden sonra kapıda bir kadın belirdi. Boynunda asılı “ALL ACCESS” kartını görüp kıskandım. Neyse, yazının o en başında okuduğun diyalog vardı ya, işte bu aşamada o diyalogu yaşadık ve bam bam bam! İçerideyiz. İşte bu da gecenin Top 3 anlarından ikincisi olmuştu. Yukarı çıktık ve abilerimizi dinlenirken yakaladık. Çantama doldurduğum ne kadar albüm varsa döktüm önlerine. O dakikadan sonrası Allah Allah! Koray bir yandan, Alper bir yandan, ben diğer yandan albümleri imzalatmaya başladık. Çok kral adamlar, en ufak tepki göstermeden, aksine büyük bir sevecenlikle albümlerimizi imzalamaya başladılar. Şu an grubun aktif kadrosunda benim en sevdiğim adam Hakan Utangaç mesela. Ona “This Too Will Pass” parçasını sordum. Kim yazdı bunu, dedim. Tarkan abi’yle ikisinin şarkısıymış. Dedim, “Unspoken” bizim en sevdiğimiz albüm. Aaa, onun yeri çok ayrı tabi, dedi. Muhtemelen o da en çok Unspoken’ı seviyor 🙂

06

alper07

En son Murat İlkan’ın yanına gittik. Bundan birkaç ay önce Murat İlkan, Metin Türkcan’la birlikte yine bir akustik projeyle birlikte Eskişehir’de sahne almıştı. O konserde kendisine eşi Alper İlkan ile Melisa Uzunarslan da eşlik ediyordu. O konserden önce Murat İlkan’a ve Metin Türkcan’a kendi solo albümlerini imzalatmıştık. “Murat abi bizi hatırladın mı Eskişehir konserinden?” diye sorduk. Baktı “Tamam ya hatırladım” dedi. “Abi o konserde eksik kalan albümler vardı imzalamadığın, onları da şimdi imzalatalım”. Murat Abi bizi kahkahalara boğan ve gecenin Top 3 anlarının sonuncusunu yaşatan o cevabı verdi: “Ooo lan Mesut, aştın sende kendini haa”. Sonra sağ olsun albümlerimizi isimlerimize imzaladı. Alper’in albümü de imzalarken yine bombayı patlattı: “Alper de en sevdiğim isimdir!

010

Kasetler hariç hepsi imzalıdır.

Şimdi bunları sana anlatıyorum sevgili okur. Belki saçma geliyor, belki komik geliyor. Ama inan ben aylar sonra geriye dönüp bunları okuduğumda o anki coşkuyu tekrar yaşıyorum. Samimi olarak yazıyorum.

Saat 01.00’i çoktan geçmişti. Az önce bizi içeri alan hanım efendiyle göz göze gelince artık kulisten çıkalım dedik. O da bizi arşivimiz için tebrik etti. Çıkarken Levan’la Savaş Abi’ye selam gönderdim. İletir herhalde.

Daha nice Pentagramlara diyorum ve yazıyı burada bitiriyorum. Fotoğrafları Koray çekti. Video da Instagramdan. Sevgiyle kal sevgili okur.

Lions in a cage. #pentagramakustik2017 @pentagramofficial #muratilkan #222park

A post shared by Mesut Proofhead Çiftçi (@proofhead) on

Teşekkürler Eskişehir! #PentagramAkustik #pentagram #mezarkabul

Yılın Son Dolunay’ı Sürprizi!

teklif04

Yalnızca gecelerde değil, sabahları işe giderken de dolunay!

Yok, yine unutmadım. Ancak bu sefer biraz meşguldüm. Nasıl mıydı? Harika. Bir dolunayda olabilecek güzelliklerin pek çoğu vardı. Üstelik yine unutulmazdı. Fakat bu sefer unutulmaz yapan sen ya da ben değilim. Bu dolunay’da sahnede Alper vardı!

Sahne derken ciddiydim. Eskişehir’de bir mekanda, sokak hayvanları yararına düzenlenen bir etkinlikte Efendi grubuyla sahneye çıktılar. Konserin en ön plana çıkan özelliği ise girişlerin bilet yerine “mama” ile yapılıyor olmasıydı. Yani miktarı ve çeşidi size kalmakla birlikte, girişte kedi veya köpek maması bağışı yapıyorsunuz. İsminizi ve ne kadar bağış yaptığınızı da not ediyorlar.

Neyse, dönelim sürprize. Alper, nihayet Selda‘yla evlenmeye karar verdiğinde ilk sorduğum soru “beyaz eşyayı ne marka alacaksın?” olmuştu. O ise bu sorumu yanıtsız bırakıp evlilik teklifi için yaptığı planı anlatmaya başladı. Plan iyiydi, yeterli ve samimiydi. Ufak tefek birkaç detayı da konuşup hallettik.

Konser günü dolunay gökte, bulutların arasından bir görünüp bir saklanıyordu. Mekana geldiğimizde saat 20.45 civarındaydı. Geldiğimizde gördük ki bizim ekibin tamamına yakını oradaydı. biz de hemen her Efendi konserinde yaptığımız gibi sahnenin en önüne konuşlandık ve beklemeye başladık. Kısa süre sonra yanımıza Koray, Murat ve Gökçe de geldi. Bizim çocuklar sahnede hazırlıklarını yaparken biz süper komik ve keyifli bir muhabbete başlamıştık bile. Ancak çok az kişinin olacaklardan haberi vardı.

teklif02

Selda, arkadaşlarıyla gelip yanımıza oturdu. Bu esnada İstanbul’dan Eskişehir’e gelen Fatih Abi‘ler de mekana gelmişlerdi. Daracık bir alanda epey kalabalık olmuştuk. Şarkılar ardı ardına geçerken Alper’le göz temasını kaybetmiyorduk. Yalnızca ben değil Caner ve Mustafa da bir yandan Alper’i kesiyordu. Ancak Alper’in kestiği tek bir isim vardı o da Selda’ydı.

teklif03

Profket

Grup, İstanbul’da Sonbahar‘ı da çalıp bize söylettikten sonra Alper, Utku‘dan mikrofonu istedi. Selda’nın arkadaşları tam bu anda kayda girdiler! Üç dört farklı açıdan Alper’i videoya almaya başladılar. Ulan meğer bunlar hazırlıklıymış! Alper, ah gardaşım, olanca heyecanıyla tane tane konuşmaya başladı. O an bizim suratlarımızı görmen lazımdı sevgili okur. Hepimiz sırıtarak sahneyi izliyorduk, ağızlarımız kulaklarımızda. Alper sözünü bitirdi. Kar beyaz bir kediciği Selda’ya uzattı. Kediciğin boynunda bir tek taş vardı. O esnada Aykut, sahnenin arkasında bulunan perdeyi indirdi ve “BENİMLE EVLENİR MİSİN?” yazısı açığa çıktı.

teklif01

Alkış kıyamet görmen lazım! Selda, gayet soğukkanlı bir şekilde konuşmasını yaptı ve kabul etti. Sonra bunlar birlikte sahneye döndüler. Efendi  ve Selda, birlikte “Haydi Söyle” çalmaya ve söylemeye başladılar.

teklif05

Caner yanıma geldi “Abi sen biliyor muydun?” diye sordu. Meğer çok az kişi biliyormuş. Efendi sahneden inince önce Fatih abilerle sonra Alperle ve Efendi’yle kucaklaştık. İyi dileklerimiz ilettik. Bir ayaz başlamıştı ki dışarıda sorma. Güle oynaya, biraz da duygulanmış olarak Utku’nun arabaya yürümeye başladık. Dolunay tepeden ışıldıyordu. Cep telefonuma bir mesaj geldi. Titreyerek açtım, baktım ve içime inanılmaz bir mutluluk yayıldı. Ulan dedim, tam zamanında, tam da seni düşünürken.

teklif

Tolga Abi’den.

Bu Seneki Dragon Maceramız

Kısa sürdü. Evet, yazının iki kelimelik özeti bu aslında. İlk defa takım kurmakta bu kadar zorlandık. İlk defa bu kadar tırmaladık ve uğraşımız çok kısa sürdü ne yazık ki. Yazının devamı sizi çok şaşırtacak.

196418_340Bu sene Dragon Yarışları için iki tarih açıklandı: İlki 19 Mayıs, ikincisi ise 4 Hazirandı. Biz daha önceki iştiraklerimizden dolayı bu yarışları büyük ilgiyle takip eder ve takım sporlarına olan ilgimizi göstermekten çekinmeyiz. Her sene ilk olarak yaptığımız üzere, takıma adam almadan önce takım kaptanını seçtik. Kaptanımız Emre olacaktı. Sonra, önceki yıllarda kullandığımız takım adını değiştirdik ve Caner’in önerisiyle The North Remembers yaptık.

Bu sene daha önceki yıllardaki ekibimizden geriye Alper, Volkan, Emre, Koray, Murat ve ben kalmıştık. Takımda en az 3 tanesi bayan olmak üzere 11 kişi olması gerekiyor. Biz de eksik olan oyuncuları birer ikişer tamamlamaya başladık. Önce Alper’in kardeşi Caner’i ve Murat’ın bir arkadaşını aldık takıma. Daha sonra bizim bölümden arkadaşımız İlayda dahil oldu. Emre’nin kız arkadaşı Göksu ve Göksu’nun bir arkadaşını daha alınca takım tamamlanmış oldu.

19 Mayıs yarışı öncesindeki cumartesi günü prova yapmak için yollara döküldük. Ancak son dakikada Murat’ın arkadaşının, Göksu’nun arkadaşının gelemeyeceğini öğrendik. Hemen yakın arkadaşımız Özlem ile Utku kardeşimizi aradık. Utku yardımımıza koştu. Üstelik sadece kendisi değil, yanın da bir de arkadaşını getirdi sağ olsun. Yapacak bir şey yok diyerek bu halde antrenmana doğru yola çıktık. Özlem işten geç çıktığı için, Volkan’da sınavı olduğu için antrenmana gelemedi. Böylece asıl yarışta olacak dört kürekçimiz antrenmana çıkmadı.

Aslında tamtamcı olarak düşündüğümüz Göksu’yu, arkadaşı ve Özlem gelmediği mecburen küreğe kaydırdık. Murat’ın gelmeyen arkadaşı ile Volkan’ın yerine de Utku ve misafiri olan kardeşimiz geçtiler. Antrenmanı müthiş rüzgarlı ve yağmurlu bir havada yaptık, bitirdik. Ceyhun sağ olsun çok yardımcı oldu bize.

19 Mayıs günü, Eskişehirli bir şehidimiz olduğu için tüm etkinlikler iptal edildi, yarış olmadı. Olsun dedik, bizim için önemli olan 4 Haziran’daki yarış. Ekibe son halini verip yarışı beklemeye başladık. Yarıştan hemen önceki cumartesi günü son antrenman için organizasyon ekibi duyuru yaptı. O hafta sonu takımdaki herkesin işi vardı ve ne yazık ki antrenmana gidemedik. Olsun,  dedim yine. Hayatlarındaki ilk küreği yarış esnasında çekecek olan takımı iyi motive edip bir de senkronize olmalarını sağlarsak yine olur bu iş dedim.

Yarıştan bir hafta önce Murat ilk bombayı patlattı: Açık öğretim sınavları olduğu için yarışa gelemiyormuş. Onun yerine Caner’in bölümden bir kardeşimiz katıldı ekibe, Tarık. Murat’a epey bir sövdükten sonra bu sefer de Göksu’nun arkadaşının takımda olamayacağını öğrendik. Böylece bu arkadaş da elini küreğe sürmeden takımdan ayrıldı. Bunun üzerine İlayda hemen devreye girip bir arkadaşını takıma dahil etti. Tamam dedik, artık giren çıkan olmaz herhalde. Ne de olsa yarış yarın olacaktı.

Oldu. Murat’ın arkadaşı cumartesi günleri çalıştığını söyleyerek takımdan ayrıldı. Eli küreğe değmeden takımdan ayrılan bir kişi daha! Yine ben, üstelik dışarıda oldum halde söve söve küçük kardeşim Mustafa’yı çağırdım. Böylece bu sorunu çözmüş olduk. Oh, dedik ve arkamıza yaslandık. Nihayet rahat bir nefes aldık, dedik.

Telefon çaldı. Tedirgin olup bir birimize baktık. WatsApp grubunda yazan Koray’dı! İşi çıkmış gelemiyormuş! Yuh dedim artık bu nedir lan? Koray’ın da Murat gibi ayrılması sebebiyle takımdaki tecrübeli sayısı bir anda 4 kişiye düşmüş oldu. Teknede yalnızca iki sıra tecrübeli adam kalmıştı artık. Geriye kalanların hepsi ilk defa yarış günü yarışacaklardı (Caner ve İlayda hariç, onlar antrenmana katıldı). Koray takımdan ayrılınca yapacak bir şey kalmadı diye düşünürken sağ olsun yine İlayda koştu yardıma ve Alper Alp kardeşimizi takıma çağırdı. Ulan dedim, artık tamam. Bu saatten sonra takımdan çıkmak yasaktır. Yarın yarışta görüşürüz. O gece Alper’de kaldım. İç huzuruyla uyandım. Aylar sonra ilk defa yüzüme çarpan güneşle uyandım. Nasıl mutlu oldum anlatamam!

Yarış sabahı içimde müthiş bir huzurla uyandım. Lan dedim, çok badireler atlattık ama oldu be, nihayet suya inebileceğiz. Hatta bir önceki gün bastırdığım takım logosunu falan düşünüp mutlu oldum. Gidip Uğurluoğlu kardeşleri uyandırdım. Airguitar’la Opeth çaldık sabah sabah. Derken telefon çaldı. Baktım Emre mesaj atmış. İlayda’nın ayarladığı kız arkadaşının ev arkadaşı hastanelik olduğundan ve kızın başında hastanede ondan başka bekleyecek kimse olmadığın yarışa gelemiyormuş. Eh, yarışa bir saat kaldığı için ve eksik kadroyla yarışamayacağımız için bu yolun sonu demekti. Tüm sürecin başından beri suskunluğunu koruyan Alper, yutkundu ve ağzından tek bir sözcük çıktı: BETÜL!

Aslında en başından beri takıma dahil etmek istediğimiz üç isim vardı: Togay, Utku ve Betül. Ancak bu arkadaşlarımız kendileri de istemelerine rağmen çeşitli sebeplerle katılamamışlardı. İşte şans ya Betül’ün o gün işi iptal olmuş. Çaresizlik anımızda Betül’ü online gören Alper hemen teklifi yaptı ve 20 dakika sonra Betül’ü de almış şekilde, iki arabayla yola çıkmıştık bile.

north

Yarışın ön elemesinin yapılacağı Sarısungur Göleti’ne vardığımızda müthiş bir kalabalık vardı. Bu zamana kadar gördüğüm en yoğun katılımdı bu. Yaklaşık 30 takım olduğu söyleniyordu. Kuralar için takım kaptanı çağrıldığında, umarım ikinci dörtlü içerisinde yer alırız diyordum. Ama olmadı. Takım kaptanımız gitti 1 numarayı çektik. Yani günün ilk yarışında biz olacaktık. Etrafta her sene olduğu gibi pek çok iddialı takım da vardı. Bunlar ayakkabısından eldivenine bir örnek kuşanıp gelmişlerdi.

Tekneye binmeden önce oradaki bir hocamızdan takım fotoğrafı çekmesini rica ettik. İşte bu yazı da sırf bu fotoyu beklediğim için böyle gecikti. Fotodan sonra tekneye bindik. Takımın yarısından çoğu, antrenman dahi yapmadan yarışacaktı. Bu müthiş bir dezavantajdı ama dragon yarışının en güzel yönü de buydu aslında. Şansın hep vardı. Önemli olan koordine olmaktı. Biz ilk sırada yarışacaktık ama şansımıza bizimle birlikte yarışacak takımlardan biri de D-Dragons isimli takımdı. Bunlar, Demir Döküm Grubu’nun özel bir takımıydı. Bizimle birlikte gölete inip başlangıç noktasına geldiklerini gören bizim çocuklar acayip tedirgin oldular ve işte bu moral bozukluğu bizim bu sene ki maceramızın sonu oldu.

north2

Yarış başladı. Beş dakika boyunca inanılmaz bir hırsla kürek çektik Alper’le. Alper’in anlık olarak ayağının kaymasına rağmen hemen toparladı. Önceki yılların aksine bu sefer en önde olduğumuz için takımı izleyemedik. Hiç olmaması gereken oldu ve önde kopup giden iki takımı görünce bizim çocuklar çekmeyi bıraktılar. Bu, daha önce hiç başımıza gelmemişti.

Ancak sonuçta ilk defa kürek çekmişlerdi. Kürek tutmayı dahi bir saat önce öğrenmişti çoğu. Yarıştan sonra herkese teşekkür ettik ve kurduğumuz gruptan çıkmamalarını tembihledik. Bir kere daha gördük ki antrenman her şey demekmiş.

Bakalım, Eylül ayında bir yarış daha olacak. O yarışa da katılacağız. Kim bilir, belki sefer şansımızı epey zorlarız 🙂

Sercan’lı Bir Haftasonu

En son Kasım’ın sonunda, düğündeyken görüşmüştük Sercan‘la. O günden bugüne de işten güçten aşktan, bir türlü görüşme fırsatı bulamamıştık. Geçen hafta, 23 Nisan’ın perşembeye denk gelmesini bilen Sercan’ın şirketi, cumayı da bağlayarak dört günlük bir boşluk yaratmış çalışanlarına. İşte bu boşluğa sığmaya çalışan Sercan’ımız, kendisi birazcık şişmandır, Eskişehir’e gelmeye karar vermiş.

Tekirdağ‘dan önce Ankara’ya geçmiş uçakla. Sonra da 23 Nisan akşamı nihayet Eskişehir’e gelmiş. Ertesi gün işe gideceğim için geldiği akşam aramadı Sercan. Ancak 24 Nisan akşamı işten döndükten kısa bir süre sonra Alper aradı koordinatları verdi ve nihayet Sercan’la aylar sonra buluşmak üzere çarşıya çıktık.

sercono02Adalar’daki uğrak mekanımız olan Sağlık Pide‘de buluştuk, karşımızda kalabalık bir ekip vardı: Sercan’la birlikte Alper, Koray, Özgür ve Özlem de vardı. Merve‘yle bu ekibin yanına dahil olduk. Sercan’a bir önceki gün gelmesinden dolayı epey sövdüm. Sonra tabi sohbettir muhabbettir derken kızgınlıklar unutuldu, hancıya şarap ve kuzu butları söylendi, kurta da kemirmesi için kemik söyledi Sercan.

triviaYemekten sonra kendimizi bilmez bir halde Espark‘ın yanındaki Kahve Diyarı‘na geçtik. Burada saatlerce oturduk, gülüştük. Bir diğer kardeşimiz Volkan‘ı da aradık, çıktı geldi hemen. Volkan gelmeden önce Alper’le Trivia Crack oynadık. Ben yendim. Sonra Volkan gelince Alper ve Volkan birlikte oldular ve beni yendiler. Ama şansları da yardım etti. Bana şans “hiç” yardım etmedi.

Gece saat ona doğru biz kalktık ve eve geçtik; Sercan, Alper, Koray, Volkan ve ekibin geri kalanı (aslında ben ve Merve hariç diğerleri) eğlenceye devam etmişler. Acayip eğlenmişler. Bunu da ertesi gün saat sabah 10’u biraz geçe gittiğimiz toplu kahvaltıda öğrendik. Evet, yine en son Sercan’layken toplu bir kahvaltı yapmıştık. Hatta o zaman Seval de vardı, ah canım benim. Onu da andık.

Kahvaltıdan sonra beklenen oldu ve bizim eve geçtik. Sercan ve Koray, Sercan’ın bir önceki gece feneri söndürdüğü yerden eşyalarını alıp bize geçtiler. Öncesinde biz de Alper’lere gidip Caner‘in klarnetini aldık. Sonra bize geçip klarnet gitar, fife gitar, melodika gitar, melodika fife ve bilimum enstrümanlarla eğlenmeye başladık. Sercan ve Koray geldikten kısa bir süre sonra aklıma bir fikir geldi: Stüdyoya gitmek!

sercono01Yarım saat içerisinde hazırlığımızı yaptık ve stüdyoya geldik. Biraz bekledikten sonra stüdyoya girdik ve eğlenceli bir stüdyo oldu. “Öyle dertli dertli bakma, gören olmaz, duyan olmaz” dedi Koray. Stüdyodan sonra Koray yanımızdan ayrıldı.

Biz de Alper ve Sercan’la birlikte yeniden bizim eve geçtik. Gece Sercan ve Alper bizde kalacaktı. Geçenlerde Merve’nin bana aldığı mezuniyet hediyesini görünce Alper’in tüm ilgisi alakası buna kaydı. Şimdi bu hediyenin ne olduğunu söylemiyorum. Çünkü yakında bununla da ilgili bir yazı yazacağım. Alper, Sercan ve ben, oturup bu hediyeyle uğraştık. Epey de iyi iş çıkardık.

Uzun süredir vakit bulup da film izleyemiyorduk. Alper’in tavsiyesiyle “Gone Girl“ü izlemeye başladık. Allah belasını versin, o ne biçim bir sondu lan öyle? Film çok iyi ilerliyor, ilerliyor, sizi ekranın başına kitliyor. Ancak öyle bir sonla bitiyor ki anlatamam. Evet, anlatmayacağım. İzleyin görün.

Ertesi sabah saat on bire doğru uyandık. Özlem ve Koray’a haber verdik. Sercan öğlen iki buçukta Ankara’ya geçecekti. Daha önce hiç gitmediğim bir mekana, Madame Teras Cafe Bistro‘ya kahvaltıya gittik. Burada açık büfe kahvaltı servisi vardı. Haftaiçinde madamserpme kahvaltı da aoluyormuş ancak haftasonu sadece açık büfe varmış. Eskişehir’in tüm kalantorları da buradaydı. Kapıda park etmiş halde onlarca biemdabılyular, audiler vardı. Bunların arasına Alper’in efsane Flash Gordon‘ını park ettik.

Kahvaltı epey uzun sürdü. Bir kahvaltı süresi kadar da sofrada muhabbet ettik. Saat ikiye doğru yine topluca, bu sefer Otogar’a doğru yola çıktık. Yolda biz askerlik muhabbeti yaptıkça Alper müziğin sesini arttırdı.

sercono03Nihayet bu hareketli ve eğlenceli hafta sonumuzun sebebi, Sercanımızı yolcu ettik. Sercan’ı yolcu ettikten sonra Alper bir krallık yapıp bizi Batıkent’e bıraktı. Çünkü amcamlar Eskişehir’e gelmişlerdi.

Amcamlarla da bir süre oturup sohbet ettikten sonra, onları da Bursa’ya yolcu ettik ve her güzel şey gibi, haftasonu bitmiş oldu.

despic

Bu Aralar Hayatım Şu Şekilde Akıyor

Sevgili okur, nihayet şu kaza bela işlerini yavaş yavaş atlattım. Kardeşim eve çıktı ve durumu da giderek iyileşiyor.

Geçenlerde Ankara‘dan aldığım bir kitaba, Saatleri Ayarlama Enstitüsü‘ne doyuyorum bu ara. Doyuyorum, çünkü gerçekten leziz bir kitap. Kitaptan vakit buldukça işlerimi de yapıyorum. Dün Eskişehir’de epey bir işim vardı mesela, o yüzden çok koşturmacalı bir gün yaşadım.

77 parçalı bir hediye hazırlıyorum, onun için bir çerçeve yaptırdım. Daha sonra Esnaf Sarayı‘ndan alınacak bir kaç ıvır zıvır vardı onları aldım. Tüm bu işleri yaparken sağolsun Alper ve Burçin‘i de benim de sürükledim. Alper’le uzun, ciddi ve geleceğe yönelik konuşmalar yaptık kendi hayatlarımızla alakalı olarak. Geçenler de şu yazıda gösterdiğim bir batarya vardı hani, şişmişti. Dün işte gittim, “ORIGINAL” markalı orijinal olmayan bir batarya aldım 10 liraya. Uzun zamandır DVD kapağı bastırmıyordum, dün dört tane bastırdım. Bir de Mustafa‘nın sıra arkadaşı ile buluştum. Lise 1 ders notu fotokopi çektirdik 🙂 Sonra’da Orbay ile buluşup tam bir saatte eve geldik. Sonra başka bir iş için yine dışarı çıktık. Saat gece 01.00’de geldim eve.

Yazının bundan sonraki kısımlarında birer cümle ile de olsa bütün arkadaşlarımın neler yaptıklarından bahsedeceğim. Bu hafta vize haftası olduğu için hiçbiriyle görüşemedim. Volkan, bu ara iyi maşallah. Karides tava yapmıştı geçen günlerde hatta. Yanda görüyorsunuz. Alper, yeni grubu Efendi Band ile yeni bir kayıt olayına girdi. Bugün yarın, Youtube‘a yüklerler, ben de paylaşırım. Togay da aynı şekilde yepyeni bir grupla çok sert işler yapıyor. Dün, yeni çıkaracakları EP’den üç şarkı dinledim. Vay be, dedim. Cuma gecesi de bir kere vay be demiştim. Yağızhan‘ın bu hafta vizeleri var. Ender‘in kurduğu yeni grupta ikisi ve hatta Japon asıllı davulcuları Onur‘u da sayarsak üçü, acayip işler peşinden gidiyorlar. Onun da kokusu yakında çıkacak merak etmeyin, epey şaşıracağız. Savaşalp, harıl harıl ders çalışıyor, vizelere hazırlanıyor. Ders notu yolladım epeyce. Sercan, Turizm Jandarması oldu. Plajda yapıyor askerliğini. Koray ise İstanbul’da. Keyfi yerinde, tam da olmasını beklediğimiz gibi süper rahat bir askerlik yapıyor. İkisine de buradan sevgilerimi yolluyorum.

Dün Alper’le konuşurken de söyledim. Deftones‘un her şarkısı sevişme soundtrack’i olarak kullanılabilir. Change ve  Diamond Eyes’ı ne zaman dinlesem acayip bir moda giriyorum örneğin. Ey Deftones, sevmeye, sevilmeye, sevişmeye ne kadar da uygunsun!

Cuma gecesi çok iyi bir geceydi bu arada. Vay be, dedim diye yukarıya yazmıştım hani. İşte bu vay be’nin haricinde geceye Savaş Abi‘nin yaptığı iki krallık damgasını vurdu. Bunlardan biri şu: Spectrasonics Omnisphere VST’si saniyede 880 kb hızla benim olmaya başladı 🙂 6 çift katmalı disklik bu muhteşem VST’ye Savaş abi sayesinde sahip oluyorum.

Son olarak, tezgahlı daire testere alacağım sevgili okur. Fiyat araştırmalarım devam ediyor. Bizim işlerde bu alete çok ciddi ihtiyaç oluyor. Bu aleti de aldıktan sonra herhalde ihtiyacım olan tüm aletleri almış olacağım. Marka ve model önerilerinizi bekliyorum.

Yazıya fotoşopun gücü isimli şu güzide çalışma ile son veriyorum.

“O” Sıfatı, Çorum, Ahmet, Sercan

O gecelerde yaşayan, o rüzgarı hisseden ve o kapıdan ardına bakmadan çıkan o çocuğum ben. O zamanlarda yaşamış olsaydın sende, görebilirdin beni. O kızı sevmiyorum, diyince gülerdik birlikte. O çocukta beni iten bir şey var, derdim ve kahkahalara boğulurduk. Ama “hadi anlatsana o akşamı” diyince de gözlerim dolardı.

Yollar uzuyor peşim sıra. Uzaklara gidiyorum. O birkaç dakikalık konuşma, uzun süre sonra seni öyle görmek, daha da zorlaştırdı herşeyi. Kendime sordum, hayatı panik içerisinde yaşamak mı doğru olan? Yoksa herşeyi boşverip bir sana “doymaya” çalışmak mı? Bir seni duymaya çalışmak mı?

Çorum‘dayım sevgili okur. Aday Memur Eğitimi sebebiyle bu yıl Bakanlık yeni atanan tüm meslek gruplarından memurları burada, Anitta Hotel‘de topladı. Uzun bir eğitim olacak. Oda arkadaşım şu yazıda yakışıklı bir fotoğrafını gördüğün adam, Emre.

Sabah 07.45 treni ile önce Ankara’ya geçtim. Buradan da Emre ile buluşup önce AŞTİ‘ye geçtik. Kamil Koç‘un Rahat Hat arabası ile yaklaşık 3 saat 45 dakikalık bir yolculukla Çorum Otogar‘ına geldik. Kalacağımız otel hemen otogarın yanında olduğu için, yaklaşık 135 saniyelik bir yürüyüş sonucu otele vardık. Hiç beklemeden kayıt yaptırıp odaya çıktık. İkimiz de 01yorgunluktan bitap düştük ve öylece uyuyakaldık. Uyandığımızda Sinem‘i aradım. O da çıkıp gelmişti. Sinem’le lobide buluştuk. Sonra biraz oyalanıp yemeğe geçtik. Oteldeki ilk gün olmasından kelli, ciddi anlamda abartı bir yemek yedik. Sonra biraz otelde takıldık ve havanın güzel oluşuna daha fazla kayıtsız kalamayıp otelden dışarı çıktık. Hemen yakınlarda bir alışveriş merkezi ve üst katında Vatan Bilgisayar var. Oraya gittik. Bu arada netbookun şarj kablosunun prizle bağlantı kısmını unutmuşum. Yarın gidip buradan bir tane alacağım.

Nasıl bir şanstır bilmiyorum, Sinem’in de benim de cep telefonlarımız bozuldu. Benim yedek bir telefonum vardı. Sinem’in telefon benimkinden daha kötü halde olduğu için yedeği Sinem’e verdim. Yarın belki bir telefon alabiliriz Sinem’e.

Dün, Çorum’a gelmeden önce, Eskişehir’de işlerimi halledeyim dedim. Önce Ahmet‘le buluştuk. Uzun süredir görüşmüyorduk. Hakan‘la beraber geldiler. Buluştuk, gezdik dolaştık biraz. Ahmet, mezun olacağı için biraz buruk bir heyecan yaşıyordu. Neler yapacağına dair muhabbet ettik. Öğlene doğru ikisini de yolcu edip Orhan Abi‘nin yanına gittim. Orada otururken Sercan, Tuğba, Koray ve bir arkadaşlarını gördüm. Dershanede gözetmenlik işinden çıkıyorlardı. Bunlarla birlikte Adalar‘a doğru yürüdük biraz. Koray ve Tuğba yanımızdan ayrıldılar. Biz üçümüz de Espark‘a doğru yürümeye başladık. Sercan sağolsun Espark’ta benimle birlikte epey dolaştı. Orada işlerimizi hallettikten sonra rotamızı çarşıya çevirdik. Tam çarşıdayken annemden bir telefon geldi. Çok uzun süredir beklediğimiz üzere çamaşır makinemiz bozulmuştu.

camasirmak.jpgBabamla iletişim kurup buluştum çarşıda Sercan’a da veda edip. Arçelik‘ten şu model çamaşır makinesini aldık babamla. Bu makine 7 kg kapasiteli. Bir üst modeli var, 8 kg olan. Aralarındaki tek fark, 8 kg olan yorgan da yıkayabiliyor. Onun dışında birebir aynı. Dün birine anlattığım için yazıyorum. Makine çok çevreci 🙂 En üst enerji verimliliği sınıfında, A+++. Minimum su sarfiyatıyla çalışıyor. Ayrıca daha az çamaşır için daha az suyla daha kısa sürede yıkama yapabiliyor.

Birazdan uyurum herhalde. Buradayken, daha sık yazabileceğimi düşünüyorum bloga. Yarının hepimize güzellikler getirmesini ve “o” hasrete dayanabilme gücü vermesini diliyorum.

7 Mart 2013 – Pentagram Eskişehir Konseri

Eh, uzun zaman olmuştu bir konser yazısı yazmayalı. Elimden geldiğince detaylı olarak yazmaya çalışacağım ki gelmeyenler pişman olsunlar 🙂

Image Hosted by ImageShack.usAynı gün Bilecik‘te akşam 17.00’de işten çıkıp Eskişehir‘e giden ilk arabaya bindim. Eve gelene kadar yaşadıklarımı bir sonraki yazıda anlatacağım. Eve geldikten sonra hızlıca almam gereken eşyaları alıp karnımı da doyurduktan sonra Alper‘e geçtim. Ertesi gün Antalya‘ya gideceğim için valizimi Alper’e bıraktım. Saat 21.00 civarında 222 Park‘a gittik. Burada İzmir‘den Barış Abi, Togay, Volkan ve Halil‘le buluştuk. Barış Abi “Bu Toprağın Metalikacıları” isimli belgesel için bizimle kısa bir çekim yaptı. Burada özellikle yer ayarlama konusunda yardımlarından dolayı Özgür Abi‘ye derin saygılarımı sunarım. Bu çekimden hemen sonra konser için kapılar açıldı.

Image Hosted by ImageShack.usAlper’e beraber kuyruğa girdiğimizde Koray ve Yakup‘u gördük. Bu adamları da uzun süredir görmüyordum. Dördümüz içeri girmek üzere beklemeye başladık. Sıra geldiğinde girdik içeri ve sahne önünde 4. sıraya kadar gelebildik ve demir atıp beklemeye başladık. Ben bilmiyordum, ancak bir de ön grup varmış meğer Pentagram‘dan önce: MEKANİK.

Mekanik

Bu grubun adını olumlu ve olumsuz pek çok yorumun içinde duyduğum için açıkçası merak ediyordum. Saat 22.00’yi biraz geçe Mekanik sahneye çıktı. Dediğim gibi daha önce hiç dinlememiştim, bana tarz olarak ilk dönem Metallica‘yı fazlasıyla anımsattı. Metallica konusunda benden daha bilgili olan Alper ise grubun tarzını fazlasıyla Metallica ve dönemdaşlarına benzetti. Ancak o da ben de bir konuda hemfikirdik, adamlar güzel yapıyorlar işlerini. Seek And Destroy çaldılar, müthişti. Overkill çaldılar, Yakup epey coştu. Kendi besteleri de fena değildi. Türkçe sözlü olması bilakis bir avantaj olmuş besteleri açısından. Sahne olarak da ben yeterli buldum. Ancak bir talihsizlik yaşadılar ve son şarkılarını çalamadılar, gitaristlerinin amfisi devre dışı kaldı. Mekanik sahneden alkışlarla indi ve saat 23.00’ü beklemeye başladı herkes.

Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.usSaat 23.00’e doğru salonu bir akustik Sonsuz dinletisi doldurdu. Tüm salon aynı anda şarkıyı söylemeye başladık. Şarkı bittiğinde Gökalp ve devamında diğer grup üyeleri sahneyi doldurdu ve Pentagram sahneye çıktı.

Her konserde Alper’le girdiğimiz iddiaya bu sefer Koray ve Yakup’u da dahil ettik: Pentagram konsere hangi şarkı ile başlayacak? Evi arabayı satıp tüm paramı “Sand” e yatırdım. Alper, Koray ve Yakup başka başka şarkılar söylediler. Pentagram “Sand”in ilk notalarını çalmaya başladığında artık zengin bir adam olmuştum. Pentagram şöyle bir playlist hazırlamış gece için:

  1. Sand
  2. 1000 In The Eastland
  3. Doğmadan Önce
  4. Unspoken
  5. Wasteland: Burada ses sisteminde bir arıza oldu, şarkının yarısına kadar baslar yoktu.
  6. It’s Down Again
  7. Give Me Something To Kill The Pain
  8. Disturbing The Peace
  9. Geçmişin Yükü
  10. Bu Alemi Gören Sensin: Hakan Utangaç vokale geçti.
  11. Şeytan Bunun Neresinde
  12. Anatolia (Türkçe): Burada da iddiaya girdik İngilizce mi söyler Türkçe mi diye. Yine ben kazandım.
  13. Beyond Insanity
  14. Now and Nevermore
  15. Gündüz Gece
  16. Apokalips
  17. Tigris + Bir

Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.us

Konserle ilgili üzüldüğüm bazı şeyler var. İlki Hakan Utangaç‘ın sadece bir şarkı söylemesi oldu. Rotten Dogs söyleseydi mesela çok farklı olurdu herşey. İkinci olarak Alper de ben de This Too Will Pass ile Behind The Veil‘i çalmalarını bekledik. Ama çalmadılar. Çok üzüldük. Bir de 18 şarkıdan 7 tanesi Türkçe idi. Türkçe parçaların ardarda gelmesi biraz üzdü, özellikle This Too Will Pass için çok ümitlenmişken…

Image Hosted by ImageShack.us5 kişilik grubun 3 üyesi hastaydı. Vokal Gökalp Ergen, hastalığını performansına yansıtmamaya çalışsa da sahnede fazla hareket edemedi. Grubun en iyisi hiç şüphesiz Tarkan Gözübüyük idi. Ayrıca Cenk Ünnü‘yü de hiçbir zaman unutmuyoruz. Hakan Utangaç, iki yanında birer LED ampül bulunan komik bir gözlük takıyordu 🙂 Tüm fanlar için onun yeri ayrıdır ve ne olursa olsun Pentagram, Hakan Utangaç’sız olmaz, olamaz.

Konser hiç ara vermeden yaklaşık 2 saat sürdü ve müthiş bir şekilde bitti. Performanstan sonra dışarıda uzun süredir görüşmediğimiz epey bir adamla görüştüm. Serkan Abi, Ali, Serdar bunlardan bir kaçı. Bu şekilde muhabbet ederken kardeşim Murat yanıma geldi ve gruba imzalatmak üzere yanımda taşıdığım albümlerini istedi. Böylece hep beraber 222 Park’ın yan tarafından bekleyen tur otobüsüne gittik.

Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.us

Şansımıza Gökalp Ergen otobüsün kapısındaydı ve hiç sıkıntı yaratmadan uzattığım MMXII albümünü imzaladı. Sonrasında sırasıyla Cenk Ünnü, Hakan Utangaç ve Tarkan Gözübüyük de geldiler ve albümü imzaladılar. Alper de efsane Bir albümünü yaratıcılarına imzalattı. Burada epey bir fotoğraf çektirdik. Eklediğim fotoğraflarn bir tanesini ben çektim. Gerisi Metin Ünlü‘ye ve Kağan Kılıç‘a aittir.

Sonuç olarak güzel bir konser oldu. Pentagram seven sevmeyen tüm metalci kitlenin de orada olması ayrıca güzeldi. Bu konuda en güzel cümleyi de Serkan Abi söyledi herhalde: “Biz çocukken adamlar metal müzik yapıyorlardı.

İmzalı MMXII Albümüm (Metin Türkcan hariç)

Pentagram’a saygı duymak gerek. Merak edenler için benim kameramdan Pentagram 7 Mart 2013 Eskişehir konseri: (Bu bir Proofhead.net hizmetidir.)

Image Hosted by ImageShack.usImage Hosted by ImageShack.usImage Hosted by ImageShack.usImage Hosted by ImageShack.usImage Hosted by ImageShack.usImage Hosted by ImageShack.usImage Hosted by ImageShack.us

Antalya Günlükleri 1. Gün – Papillon Ayscha Hotel

31718891Önümüzdeki hafta Pazartesi gününe kadar Antalya‘da olacağım sevgili okur. Bu bir haftalık sürecin tamamını da seninle paylaşacağım. Burada bulunma sebebim biri Orman ve Su İşleri Bakanlığı, diğeri de Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından düzenlenen iki eğitim. Bu eğitimler atıksu mevzuatı ve su kalitesi izleme ile ilgili durumlar. Burada kaldığım süre içerisinde çok fazla teknik detaya girmeyeceğim. Onun yerine değerlendirmelerde bulunacağım.

İlk eğitimi Belek‘te Papilion Ayscha Hotel‘de Orman ve Su İşleri Bakanlığı 29-31 Ocak 2013 tarihleri arasında düzenliyor. Bu yazımda yolculuğumun ilk gününü ve otelde neler yaptığımı anlatacağım. 28 Ocak gecesi Sercan, Volkan ve Koray‘la birlikte Anadolu Üniversitesi Yunus Emre Kampüsü önüne çıktık. Saat gece 01.00 idi. Sağolsunlar üçü de beni uğurlamaya gelmişlerdi. Saat 01.00’de otogardan kalkan Kamil Koç Antalya arabasına almıştım biletimi. Kampüsün önünde beklerken ufak bir tedirginlik yaşadım, acaba beni almadan gitti mi diye. Sonradan otobüs çıktı geldi. O sırada köpeklerin saldırısından kaçınan bizler de rahat bir nefes aldık ve bizimkiler beni uğurlayıp gittiler. (Bu buluşmamız Sercan’ı hayatımda uzun yıllar boyunca son görüşüm olacaktı. Sercan’la bir sonraki karşılaşmamız kabuğunu kırmaya çalışan bir Anadolu şehrinin yeni açılmış bir süpermarketinde, yıllar sonra olacaktı. Önce bir birimizi tanımayacak, sonra benim kucağımdaki tosun oğlanı Sercan bana benzeteceği için beni de zincirleme olarak tanıyacaktı. Bu da onunla son defa görüşmemiz olacaktı.)

Otobüse saat 01.20 civarında bindim. Zaten uyumayı dört gözle beklediğim için herhalde bir yarım saat içinde uyudum. Gözümü açtığımda Afyon’da Kolaylı Tesisleri‘nde yarım saat mola vermiştik. Yine uyurum diyordum ki bir teyze epey yüksek sesle şikayetlerde bulundu. Uyutmadı beni. Neyse ki mola bittiğinde ben de yine uyumaya başladım. Sonrası da yok zaten. Gözümü açtığımda saat sabah 8 olmuştu. Ben sabah 7 civarında inerim diye planlarken saat 8 olmuştu ve halen yarım saatlik yolumuz vardı. Saat tam 08.35’de Antalya Otogarı‘na indim. Buraya en son şu yazımı yazdığım gün gelmiştik konsere. Hiç bir şey yapmadan bir 10 dakika bekledim. Yavaş yavaş kendime geldikten, elimin ayağımın uyuşukluğu geçtikten sonra ilçeler terminaline girdim. Gideceğim otel Belek’te olduğu için, önce Serik ilçesine, oradan da Belek beldesine geçmem gerekiyordu. Ben de öyle yaptım. Serik’e giden otobüse tam hareket edecekken saat 09.00’da bindim. Yolculuğun ne kadar süreceğini bilmiyordum. O yolculuk tam 1 saat sürdü ve saat 10.05’te bir yol kenarında indik iki kişi. Belek’e giden arabalar buradan geçiyormuş zira. Bu adamla tanıştık. Kendisinin de benimle aynı otele aynı sebepten gittiğini öğrendim. Daha sonra aynı otele farklı bir toplantı için giden iki kişiyle daha tanıştım ve dört kişilik bir grup olarak bindik Belek arabasına. 10.45 diye not almışım, işte o saatte indik minibüsten. Burada epey yağmur yağmış olacak ki yerlerde göletler vardı. Nihayet otele saat tam 11.00’de girdik.

Papillion Ayscha Hotel, müthiş bir otel sevgili okur. Görüntü, iç tasarım, tasarımdaki detaylar, hizmetleri ve personeli on numara, beş yıldız! Odamı tek kişilik istemiştim. Şansıma gayet güzel bir oda denk geldi. Odaya yerleşmeden önce tek tek tüm detaylarını fotoğrafladım. Bu işi neden yaptığımı Alper, Volkan ve Sercan biliyorlar. Daha sonra odaya yerleştim.

Saat 12.30’da yemek vakti geldi. Hemen koşarak gittim. Koştum yani. Yemekten sonra bir ağırlık çökmedi. Şaşırdım nasıl çökmedi diye. Bilakis uykum açıldı, kendime geldim. Biraz odada uyurum belki diye çıktım. Fakat tam o anda bir şey oldu. Sabahtan beri kapkara olan gökyüzü bir güneş açtı ki aklım almadı! Önce bir duş alayım dedim, sonra canım sıkıldı. Oturdum klip izlemeye başladım bilgisayardan. Saat biraz ilerledikten sonra Facebook’ta Ergin, Gamze ve Savaş Abi ile sohbete başladık. Savaş Abi bana inanılması güç bir jest yaptı.
Gözlerim doldu. Ağlamaklı oldum ve o ruh haliyle akşam yemeği için aşağıya indim.

Hayatımda yediğim en güzel çoban kavurmayı yedim yemekte. Gerisi önemli değil. Bu arada tüm restorant personeline 10 puan verdim, özellikle de adı Hüseyin olan personele samimiyeti için ayrıca 5 puan daha verdim. Yemekten sonra lobiye geçtim. Sabahtan beri içimi kemiren şeyi nihayet dile getirip rahatladım: Bu koskoca otelde yapayalnızdım. Bu duyguyla yukarı çıktım. İnternete girmeye çalıştım, sıkıntı yaratınca aşağıya geri indim.

Şu anda lobideyim ve bu satırları yazıyorum. Lobi, tahmini 40 metre uzunluğunda ve 15 metre genişliğinde ferah bir yer. Parlak ışıkları söndürdüler. Loş bir aydınlık var. Malarda mumlar yanıyor. Piyano çalan hoş bir hanım var. Gayet neşeli şeyler çalıyor. Ama kaç kişi dinliyor bilmiyorum. Otelde 3 tane futbol takımı var, kamp yapıyorlarmış. Bunlar Hırvat, Kazak ve Azeri futbol takımları. Her bir sporcu da takımlarına ait renklerde eşofmanları ile dolaşıyor ortalıkta. Bizimkinden farklı olarak iki bakanlığın daha eğitim ve toplantısı varmış otelde. Her yer küçük çocukla dolu. Dolayısı ile arada bir tamamen uyumsuzca çocuk çığlıkları yükseliyor. Ardından bir anne ya da baba “aaa çok ayıp” diyerek çocuğuna bakıyor, sonra dönüp muhabbetine devam ediyor. Oturma gruplarının dizilişleri biraz alakasız olsa da muhtemelen önceki etkinliklerden birbirlerini tanıdıkları için olacak, genel anlamda lobide bir kaynaşma var. Şu ana kadar kulağıma 5 farklı dil geldi: Türkçe, Angaralı Türhçesi, Azerice, Hırvatça ve Rusça. Kazaklar belki Kazakça da konuşuyorlardır. Ama Rusça bazı sözcükleri yakaladığım için Rusça yazdım. Azeriler ile Kazaklar anlaşabiliyorlar Rusça sayesinde. Otelde de genel olarak Türkçe dışında üç dil kullanılmış: İngilizce, Almanca ve Rusça.

Futbolcu gençlerin istisnasız hepsi ya “ayfonlarıyla” takılıyor ya da tabletleriyle. Arka masada Hırvatlar bir tür kağıt oyunu oynuyorlar. Duvarlarda garip seramik süslemeler var. Geldiğimden beri National Geographic WILD kanalı açık. Yalnızlığım aslında büyük bir avantaja dönüştü. İnanılmaz gözlem yapmaya başladım. Herkese eşit uzaklıkta sayılabilecek bir yerde, Kazak futbolcuların yanında oturuyorum. Buradan lobinin dörtte üçünü görebiliyorum.

Muhtemelen birazdan çıkıp uyurum. Yarın sabah eğitim başlıyor. sevgili okur. Yarından itibaren fotoğraf da ekleyeceğim. Bu seferlik idare et. Şimdilik bu kadar.

Kaldığık otelin web sayfası: http://www.papillon.com.tr/hotels.asp?hotelID=2&hotel=PAPILLON-AYSCHA—Belek

2012 Yılımın Değerlendirmesi

özSabhankra – Tribute Band

Tüm yıl boyunca bir sürü yazı yazdım. Sizler de okudunuz, yorum yaptınız. Hepinize teşekkür ederim. Tıpkı bir önce yaptığım gibi bu sene de geride bıraktığımız yıla dair bir değerlendirme yazısı yazacağım. Bu yazımda kısa notlar halinde 2012’yi özetleyeceğim. Bunu aylar bazında yapacağım. Yazının sonunda bir takım istatistiksel bilgiler de vereceğim sizlere. Her ayda olan herşeyi buraya yazmayacağım elbette. Sadece bloga o zaman yazdığım başlıkları tarayıp en kayda değer olanları aktaracağım.

OCAK 2012

Bu ayda tam 27 yazı yazmışım. Bu çok iyi bir performansmış. Bu ayın şüphesiz en büyük olayı mezun olmamdı.

ŞUBAT 2012

Ocağa göre nispeten daha sakin bir ay olmuş. 20 yazı yazmışım. Yüksek lisansa başlamam bu ayın en önemli gelişmesi oldu. Ayrıca KPSS kursuna da gitmeye karar verip kayıt oldum.

MART 2012

21 yazı yazmışım bu ay da. Hayatımın sıradan bir zamanıydı. Tek eğlencem, cuma günleri gittiğim Bilim Etiği dersleri idi.

NİSAN 2012

Elbetteki yeni televizyonum bu ayın en güzel gelişmesi oldu. O kadar ay geçti, halen daha oynatamadığı bir video çıkmadı. Bloga 17 yazı yazmışım. Yazı sayısının az olmasının sebebi bu ay içerisinde özellikle iş yerinde çok fazla yapılacak şeyin olmasıydı.

MAYIS 2012

Bu ay 19 yazı yazmışım. Bu ay yılın en kötü zamanı idi. Çünkü Neşe ablam vefat etti. Bunun etkilerini üzerimizden yeni yeni atabildik. Özellikle ölümü sonrasında yaşananlar bizi en az ölümü kadar üzdü. Bu ay içerisinde yıllar sonra ilk defa Kars’a da gittim. Dedemi gördüm yıllar sonra.

HAZİRAN 2012

17 yazı yazdığım bir diğer ay daha olmuş. Okulun kapanması, tatilin başlaması derken eğlenceli bir ay olmuş. KPSS hazırlıklarına da tam gaz devam ettiğim bir aydı bu ay.

TEMMUZ 2012

Yaz sıcağının en güzel zamanlarıydı ah ulan ah. KPSS falan da geçtikten sonra bir rahatlamıştım ki sormayın gitsin. Hayatımın temmuz ayları hep böyle dolu dolu geçmişti. Bu ay da toplam 20 yazı yazmışım bloga. Gangnam Style, bu ay piyasaya çıktı.

AĞUSTOS 2012

Bu ay 14 yazı yazarak yılın en düşük ikinci ayını geçirmişim. Bu ayın en güzel iki olayı Mustafa ile barışmam ve İhsan Oktay Anar‘ın Yedinci Gün kitabı idi.

EYLÜL 2012

Yılın en düşük ayıymış bu ay, 13 yazı yazabilmişim. Bu çok kötü bir ortalama. Yıllardır bu ortalamaya düşmemiştim. Ancak bunun en büyük sebebi neredeyse ayın 10 gününü arazi çalışmasıyla geçirmemiz oldu.

EKİM 2012

Bu ay 16 yazı yazmışım. Epey de yer gezmişim. Güzel bir ay olmuş. Eğlenmişiz epey.

KASIM 2012

18 yazı ile geçtirdiğim bir ay olmuş. Çok güzel bir aydı. Midi klavye almam, Eskirock Konseri, hayatımızdaki en güzel haftasonu tatili ve tabiki yerleştirilme sonucum bu ayın en müthiş olaylarıydı.

ARALIK 2012

Yılın son ayını 15 yazı ile tamamladım. Bunun sebebi de hem atanma işleri ile uğraşmam hem de dayımların bize gelmeleriydi. Sude ile oynadım bir hafta boyunca 🙂 Ancak yılın en güzel ayı bu ay oldu. Çok fazla mutluluk yaşadım. Geçen sene olduğu gibi bu sene de en çok okunan yazım aralık ayı içerisinde okundu. En çok görüntülenme rekorumu bu ayda kırdım.

Bu yılın en popüler yazısı Hepimiz Hackerız: Windows 7 0xC004F200 Hatasını Çözdüm yazısı oldu. Bana en çok ziyaretçi Facebook üzerinden gelmiş. 96 farklı ülkeden ziyaretçi gelmiş. Türkiye haricinde en çok okur Amerika Birleşik Devletleri, Almanya, Rusya, Bosna Hersek’ten gelmiş. Bu yıl bana en çok yorumu kardeşim Alper yapmış.

Geçen sene kendime bazı hedefler koymuştum Bakalım bunların hangilerinde ne durumdayım?

  • Klavye çalmayı epey ilerletmek (Evet, geçen seneye göre epey ilerledim)
  • İkinci bir yabancı dili temel düzeyde de olsa konuşabilmek (Almanca hariç) (Evet, Rusça öğrendim.)
  • Radyo yayınlarını düzenli hale getirebilmek (Hayır, bu olmadı işte.)
  • Godspel’in albümünü yayınlayabilmek (Hayır, bu da olmadı işte. Ancak yakın zamanda tamam gibi)
  • Alper’le planımızın yarısını tamamen halledebilmek (Evet, bu oldu. Planın yarısını hallettik.)
  • Doğa ve Çevre Kulübü ile Çevşen 3′ü efsane olacak şekilde organize edebilmek (Efsane olmadı belki ama hallettik)
  • Rock Kulübü ile AU Rock Konserleri Vol. II etkinliğini düzenleyebilmek. (Hayır, olmadı.)
  • Eskirock Metal Fest Vol. IV’ü yapabilmek (Evet, hem 4’ü hem de 5’i yaptık.)
  • Kendime bir şekilde bir IPod Touch alabilmek :) (Bu olmadı malesef, ancak bir noktadan sonra ben de vazgeçtim)

Ve şimdi de gelecek sene kontrol edebilmek adına yine bazı hedefler koyuyorum:

  • Yüksek lisans tezimi hazırlamak
  • Klavyede Sabhankra’nın Cursed Sword’u çalabiliyor duruma gelmek
  • Yeni bir işlemci ve anakart almak
  • Öğrenim Kredisi borcumu tamamen ödemek
  • Alper’le birlikte planın diğer yarısına dair somut adımlar atmak
  • Godspel’in albümünü yayınlamak
  • Samsung Galaxy Note II ya da benzeri bir alet alabilmek
  • Uygulamalı Matematik dersini geçmek
  • İşimle ilgili o hedefi gerçekleştirmek

Şimdi de bu yılın en güzel anlarının fotoğraflarını koyuyorum.

Image Hosted by ImageShack.us

Çanakkale Kolin Hotel

Image Hosted by ImageShack.us

İstanbul Mitsubishi Road Trip ekibi

Image Hosted by ImageShack.us

Çanakkale 57. Alay Şehitliği

Image Hosted by ImageShack.us

Dragon Yarışları

Image Hosted by ImageShack.us

Sercan Mezuniyet

Image Hosted by ImageShack.us

Sercan Merve mezuniyet

Image Hosted by ImageShack.us

Çanakkale Anzak Koyu

Image Hosted by ImageShack.us

Çanakkale Şehitleri Abidesi üzerindeyiz

Unuttuğum olaylar ve fotoğraflar olabilir, onları da güncelleme ile eklerim. Bu yeni yılın hepimize uğurlar ve başarılar getirmesi dileğiyle sevgili dostlar, okuyucular.

GNCTRKCLL Dragon Yarışları’nda Nasıl Elendik?

Önceki senelerdeki Dragon Yarışı maceramızı hafızan iyiyse hatırlayacaksın sevgili okur. Şu yazılarımda bahsetmiştim hani: 1. yazı, 2. yazı, 3. yazı

Bu sene de gnctrkcll‘in düzenlediği yarışlara bir önceki ekibimize yeni isimler ekleyerek katılmaya karar verdik. Takımımızın adı tıpkı bir önceki sefer de olduğu gibi “Pirates of Porsuk” olarak belirlendi. Ancak yarış öncesinde özellikle Pirates sözcüğünün telaffuzu ile sıkıntılar yaşanınca adımızı “Porsuk Korsanları” olarak değiştirdik.

Sarısungur Göleti’nde ön elemeye giderken

Ekibimizde geçen sene yer alan kardeşlerimiz Emre, Turgut, Atila ve Ersil bu sene yoktular. Ayrıca yine değerli arkadaşlarımız Meltem ve Filiz ile Filiz’in kardeşi de bu sene bizimle birlikte değillerdi. Biz de yeni isimleri takımımıza davet ettik. Bu sene hanım kürekçilerimiz Ezgi ve Esra oldular. Sercan’ın bölüm arkadaşları olan bu kızlarla çok kısa sürede aynı frekansta olduğumuzu anlayınca sanki kırk yıldır aynı takımda kürek çekiyormuşuz gibi oldu, kaynaştık. Hemen ardından Togay ve Emre kardeşlerimizi bağladık ki ikisi de fiziksel olarak tipik kürekçilerdi, hatta Emre eski OGÜ takımındandı. Geçen seneki ekibimizin yedekleri Sercan ve Murat‘ı da ilk 10’a aldık. Geriye bir tek tamtamcı kalıyordu. Tamtamcımızı da antrenmana gittiğimiz gün tamamen şans eseri olarak bulduk: Ezgi! Ezgi’yi hani Doğa ve Çevre Kulübü ile yaptığımız işlerden hatırlarsın belki sevgili okur. Ve böylece “Porsuk Korsanları” şu kadro ile yarışa hazır hale geldi:

:: Tamtam: Ezgi
:: İlk sıra: 2Emre – 1Togay
:: İkinci sıra: 4Koray – 3Murat
:: Orta sıra: 6Sercan – 5Alper
:: Dördüncü sıra: 8Esra – 7Ezgi
:: Son sıra: 10Volkan – 9ben

Geçen hafta perşembe günü ilk ve tek antrenmanımıza çıktık. Şansımıza kalabalık değildi ve çok rahat bir antrenman oldu. Aralıklarla iki tur yaptık. Oturma düzenini ve taktiklerimizi konuştuk, anlaştık ve ilk elemenin yapılacağı cumartesi gününü beklemeye başladık.

Cumartesi gözümü Alper‘in odada açtım. Yerde Sercan, Sercan’ın yanında da Alper yatıyordu. Uyandık, hazırlandık. Tüm takım Açıköğretim Fakültesi’nin yanındaki otoparkta toplandık. Üç araç olarak Sarısungur Göleti‘ne doğru yola çıktık. Gölete vardığımızda ortamın cidden kalabalık olduğunu gördüm. Geçen seferden farklı olarak takım kaptanlığı bu sefer Volkan‘daydı. Kuramızı çekti ve ilk sırada güçlü bir takımla, Uçan Hollandalı, yarıştığımız bir tablo çıkardı ortaya. Başa gelen çekilir diyip son hazırlıklarımızı da yaptıktan sonra kayığa doluştuk. Alper kayığa ters oturarak yandaki ekipte “bunlar işi bilmiyor” izlenimi uyandırdı. Neyse, kurbanlık koyun modunda başlama noktasına ilerledik.

Başlangıç noktasında iyi bir çıkış yapıp kısa sürede öne geçmeyi başardık. Tempomuzu uzun süre koruduktan sonra yavaş yavaş yorulmaya başladık. Bitişe çok az bir süre kala yandaki ekip de bizi yakalamaya başladı. Biz de gizli silahımız olan Atak hamlesini yaptık. Teknedeki herkes son gücüyle küreklere asıldı ve yarım boy farkla yarışı kazandık. Tekneden ininceye kadar bekledik. Ancak kıyıya yanaşır yanamaz herkes birbirine sarılmaya tebrik etmeye başladı. Sevinçten Alper’le kucaklaşıp zıplamaya başladık. Evet, ilk turu geçmiş ve ertesi gün Porsuk‘da yarışmaya hak kazanmıştık. Kısa bir süre sonra toplarlanıp ertesi günü düşünerek Sarısungur Göleti’nden ayrıldık. Ön elemeyi nasıl kazandığımızı şu videoda izleyebilirsiniz.

Pazar günü saat 10.00’da Adalar‘da eski belediye binasının önünde gnctrkcll etkinlikleri çoktan başlamıştı. Biz de gecikmelerle saat 10.15 civarında orada olabildik. En erken gelen Volkan, Sercan ve Alper’e takım adına beklettiğimiz için özür diliyorum. Kabul edin lan n’olur.

Murat ve Alper Kahvaltıda

Hazırlıklarımızı yaptıktan sonra Porsuk’ta küçük bir ısınma turu attık ve hepimiz aç olduğumuz için ekip olarak kahvaltı yapmaya gittik. Barlar Sokağı‘nda Public Tube‘da epey iddalı bir kahvaltı yaptık. İddialı olan kahvaltı değil, yan masada yenmemiş olarak duran patates kızartmaları ile sosisleri aşırabilecek kadar aç olan bizlerdik. Kahvaltıdan sonra yarış alanına döndük ve kurayı beklemeye başladık. Kurada Anadolu Hazırlık isimli takım çıktı karşımıza. Yarışma sırası olarak da 3. sırayı çektik. İç kulvarda yarışacaktık.

Zaman aktı gitti ve sıra bizim yarışımıza geldik sevgili okur. O ana kadar ufak tefek heyecanlanan ben, o anda heyecandan midemin bulandığını hissettim ilk defa. İskeleden hareket ettik başlangıç noktasına doğru. Yol boyunca taktiklerimizi tekrar tekrar gözden geçirdik. Ve nihayet başlama noktasına geldik. Heyecan hepimizi sarmıştı. İki takım aynı hizaya gelince start verildi ve tempoyla asıldık küreklere. Diğer ekip bizden yarım boy kadar önde gidiyordu. Volkan’la beraber takıma komut veriyorduk ve hızlanmadan tempoyu korumaya çalışıyorduk. İlk taktiğimizi tam da beklediğimiz yerde ilk virajda gerçekleştirdik ve yarım boy önce geçtik. Bir süre böyle gittikten sonra yorulmalar başladı takımımızda. Kısa süreli bir kaostan sonra yine komutla takımı dengede tutmaya çalışırken bu sefer diğer ekip öne geçti. Böylece elimizde son bir hamle şansımız kalmıştı ve uygun zamanı beklemeye başladık. Kararlaştırdığımız nokta geldiğinde Volkan’la birlikte son gücümüzle “aataaaakkk”diye bağırdık. Ancak antrenmanlarda ve bir önceki yarışta olan sıçrama olmadı bu sefer. Atağımız bir işe yaramadı. Son metrelerde iskelenin iki yanındaki insanlara bakabildim.

Yarışın en zor anlarında birisi

Yüzümde dehşet verici bir ifade olmalıydı herhalde. 30-40 santimlik bir farkla yarışı kaybettik. Bitiş noktasını geçtikten sonra yan takımın tamtamcısı suya düştü. Onun düştüğünü görünce kürekçilerinden birisi de suya atladı. Ancak o an ki hayal kırıklığı ile bunların hiçbirine dikkat edemedim. Halbuki bu durum diskalifiye sebebiydi, yarış öncesinde verilen kural listesinde o şekilde yazıyordu.

İki an çok etkilemişti beni sevgili okur. İlki az önce bahsettiğim an, yarışın bitimine birkaç metre kala iskeledeki insanlara baktığım andı. Yüzümdeki o ifadeyi düşündüm. Diğer an ise kaybettikten sonra iskeleye giderken kayıktaki o andı.

Yarıştan sonra sahneye çağrıldık. İki cümle birşeyler söyledi Volkan. Sonra bir fotoğrafımızı çekip verdiler. Toplarlanıp oradan ayrıldık.

Yarıştan sonra şu sitede şöyle bir haber çıktı. Bu da ekip olarak bizi biraz düşündürdü gerçek olabilir mi diye.

Tıklayınca büyüyor abisi!

EKLEME: Sakarya Gazetesi’nin 08.10.2012 tarihli baskısında çıkan haberimiz: