Tag Archives: Levent

3. Baskı Çıktı: Müjgan!

Taa geçen sene kaydettiğimiz bir videomuz vardı sevgili okur. Yağızhan ve Ender‘le birlikte yaptığımız akustik projeden çıkan ilk şarkı, şarkıcık: Müjgan. Diğer besteleri yayımlamadan önce bu kısa şarkıyı, kayıt ve video prodüksiyonu imkanlarımızı test etmek için yapmıştık. Yağızhan bu şarkıyı, Sadri Alışık‘ın aynı isimli filminde okuduğu Ah Müjgan Ahh isimli şiirden esinlenerek besteledi. Sözler de şiirden.

Videoyu Getik Kafe‘de kaydettikten sonra kayıt işi beklediğimizden daha çetrefilli oldu. Kaydın uzaması, videoda kopukluklar olması, okulların başlaması, bizim iş güç derken video bir kenarda boynu bükük kaldı. Sağ olsun Yağızhan geçtiğimiz günlerde kendine bir boşluk yaratıp videoyu montajlayabilmiş. Ellerine ve emeğine sağlık. Tabi böyle bir şarkı kaydedip de blogda yayımlamamak olmazdı.

Kısa bir iş olmasına rağmen epey kişinin emeği var, her birine teşekkür ediyoruz. Video çekimi ve yönetmeliği için Levent‘e, miks için de Ufuk Abi‘ye sevgilerimi iletiyoruz Üçüncü Baskı olarak. Bilmiyorum, belki ileride başka parçalar da yayımlarız. Belki de yayımlamayız. Bilmiyorum.

 

Getik Kafe & Aydın Afacan Söyleşisi

getikkafelogoBu yazı iki bölümden oluşacak. İlk bölümde, günlerdir bir türlü yazmaya fırsat bulamadığım, yepyeni mekanımızdan, Getik Kafe‘mizden bahsedeceğim.

2015 yılının ortalarından itibaren Ender ve Aysun‘la birlikte yazar / çizer kadrosu içerisinde yer aldığımız Getik Fanzin kitlemizin yeni bir mekanı var: Getik Kafe. Önceki aylarda, dergi toplantılarımızı çeşitli mekanlarda yapıyorduk. Her toplantıda biraz daha genişleyen topluluğumuzun sığacağı bir mekan bulmak da giderek zorlaşıyordu. Demek ki editörümüz Levent‘in de böyle bir planı varmış ki bir ay gibi kısa bir sürede kafenin yerini buldu, dekore etti ve açılışını yaptı. Helal olsun başkanımıza 🙂

getikkafe2

Getik Kafe nerede? Getik Kafe, Eskişehir’in merkezinde yer alan Haller Gençlik Merkezi‘ne 130 saniye uzaklıkta yer alıyor. Haller Gençlik Merkezi’nin eski tren geçidi tarafında yer alan Odea Bank‘ın aralığında yer alıyor. Her tarzdan müşteriyi yakalamak için ortamı adeta bir popüler kültür pornografisi setine dönüştüren kafelerin aksine, belirli bir çizgide ve sadece bu kafeye özel olarak tasarlanmış görsellerle, sade dekorasyonuyla dikkat çekiyor. Getik Dergi’nin yayımlanmış tüm sayılarına ve diğer pek çok fanzine ulaşabilir, okuyabilirsiniz. Getik’in eski sayılarını merak eden birkaç arkadaşım vardı. Buraya giderek basılı dergilere göz atabilirsiniz.

getikkafe

Bizde giderek bir alışkanlığa dönüştü Getik. Hem çok sevdiğimiz bir arkadaşımızın yeri olması hem de emek verdiğimiz bir oluşumun karargahı diyebileceğimiz için. Umarım uzun yıllar aynı heyecanla bu işleri yapmaya devam edebiliriz.

aydinafacanYazının ikinci bölümü ise şimdi başlıyor. Geçtiğimiz pazar günü Getik Kafe’nin ilk etkinliği yapıldı: Şair Aydın Afacan‘la Mitos ve Şiir Üzerine. Daha önce birkaç yazarın konuk olduğu söyleşilere katılmıştım. Bunlar okuduğum, bildiğim bazı yazarlardı. Ancak bir şairin katıldığı, “mitos ve şiir üzerine” yapılan böyle bir söyleşinin nasıl olabileceğini açıkçası çok hayal edemedim. Acaba şair bize şiirlerini mi okuyacak, şiirlerinde ne anlatmak istediğinden falan mı bahsedecek diye düşünerek gittim kafeye. Aynı günün sabahında Bursa’daydım oysa ki. Sabah erkenden Bursa’dan yola çıkıp doğruca kafeye geldim.

Geldiğimde etkinlik başlamak üzereydi. Aydın Afacan ve arkadaşımız Emre, bir masanın arkasına geçtiler ve Şair Afacan başladı anlatmaya. Mitoloji, hayatımda en eksik olduğum konulardan biridir. Söyleşi tam da bu konudan başladığı için can kulağıyla dinlemeye başladım. Çok ciddi bir hata yaptım, yanıma kağıt kalem almadım. Şair o kadar değerli bilgiler, o kadar güzel anekdotlar ve mitlerden bahsetti ki. Şu an düşünüyorum çok az kısmı aklımda kalmış.

20160612_133405

Bir şairden hiç beklemediğim şekilde, tam bir romancı gibi konuşuyordu Afacan. Bu kadar mitoloji bilen biri, bu kadar ciddi araştırmalar yapan birinin yazabileceği öyküleri düşünüp durdum hep. Hatta bir ara sorayım istedim hiç öykü yazmayı denemiş mi diye. Şairin anlattığı onlarca mit arasından telefona not ettiğim bir mit vardı mesela, sizinle de paylaşayım.

Milattan önce yaşamış ressam Zeuxis ile aynı dönemde yaşayan Efesli ressam Parrhasius arasında kimin daha iyi resim çizebileceğiyle ilgili bir bahis vardır. Her iki ressam da resimlerini çizdikten sonra Zeuxis ve Parrhaius, tabloların üzerinde birer perde olduğu halde buluşurlar. Önce Zeuxis resmin önündeki perdeyi kaldırır. Çok güzel bir üzüm resmi çizmiştir. Öyle ki kuşlar gerçek sanıp tabloyu gagalamaya başlarlar. Bunun üzerine Parrhaius, Zeuxis’e bir de onun tablosuna bakmasına söyler. Tablodaki perdeyi kaldırmaya çalışan Zeuxis elinin boşlukta sallandığını görünce anlar: Parrhaius meğer perde resmi çizmiş! Bunun üzerine Zeuxis, bahsi kaybettiğini kabul eder ve ekler: Ben kuşları kandırdım ama sen de beni kandırdın. Helal olsun gardaşım sana adamsın, der.

20160612_144713

Söyleşi son olarak Aydın Afacan’ın kendi şiirlerinden birkaç tanesini okumasıyla son buldu. Bunlar Panta Rei, Azer, Kerem ile Aslı ve Setenay isimli şiirleriydi.

Panta rei sevgilim, her şey akar.
Dünya rüzgârlı bir kitap,
Sayfalar, hevesler, çarşılar akar.
Irmağa özenir söz; kavis ve girdap,
Yeryüzü anılardır.
İşte, bir sıradağ eğilip bakar da,
Yollar dillenir.
Gün yanığı düşler, tirşe efsaneler akar.

Son olarak şairin yayımlanmış olan kitaplarından da bahsederek yazıyı bitiyorum. Hepinizi Getik Kafe’ye bekliyoruz sevgili okur. Çok yakında yepyeni etkinliklerimiz de olacak. Takipte kalın.

afacan

Getik.org Projesi

getikAltı aydır yayın hayatına devam eden, her ay bir öncekinden daha fazla okuyucuya ulaşan, hatta artık Eskişehir dışında da yayımlanmaya başlayan dergimiz Getik Fanzin‘in internet sitesi getik.org bugün değilse de yarın ya da öbür gün, yani çok kısa süre içerisinde yayına başlayacak sevgili okur.

Bir süredir sitenin bazı temel ayarlamalarıyla uğraşıyorum. Editörümüz Levent sağ olsun, yayımlanan tüm sayılarımızı son bir defa daha kontrol ederek bana gönderdi. İlk etapta tüm sayılardaki öyküleri, muhtemelen bir ay içerisinde de tüm içerikleri sitede yayınlamış olacağız.

Bu site projesi, uzun süre sonra başladığım yeni bir proje olduğu için beni epey heyecanlandırdı. Aklımda pek çok fikir var ancak elbette ki site sadece benim değil, tüm dergi ekibimizin olacağı için mutlak bir toplantıya ihtiyacımız var. Bunu da önümüzdeki ay içerisinde yapacağız. Rutin olarak yapıyoruz zaten.

Peki sitede neler olacak? Bir kere, tüm sosyal platformlardaki hesaplarımıza doğrudan tek bir adresten erişebileceksiniz. Yayımlanan tüm sayılarımızı PDF formatında indirerek arşivleyebilecek ya da ISSUU platformundan online olarak okuyabileceksiniz. Olur ya, dergiyi sırf bir kişi için okuyor da olabilirsiniz. Tüm içerikleri yazara göre, türe göre ve tarihe göre okuyabileceksiniz. Ayrıca isteyen yazarlarımız hakkında kişisel bilgilere de ulaşabileceksiniz. Elbette en önemli şey derginin dağıtım noktaları. Site sayesinde Eskişehir’de ve Ankara’da ve hatta İstanbul’da dergimizi nereden bulabileceğinizi öğrenebileceksiniz.

Ender ve Aysun‘la birlikte yazdığımız öyküler genelde iki sayıya bölünmüş oluyor. Bazı okurlar bir sonraki ay çıkan dergiyi bulamayabiliyorlar. İşte site sayesinde öyküleri kopmadan okuyabilecekler.

Heyecanlıyım sevgili okur. Site yavaş yavaş doluyor, heyecanım artıyor. Getik ailesinin heyecanı artıyor…

Getik Fanzin Yeni Sayı ve Yeni Öykümüz

getikeylulGeçtiğimiz gün dördüncü sayısı yayımlanan güzide fanzinimiz Getik Fanzinde bu ay yeni bir öyküyle karşına çıktık sevgili okur. Bu ay diğer sayılardan farklı olarak siyah beyaz basıldı Getik Fanzin. Ve yine Eskişehir’deki hemen hemen tüm sahaflarda ve kitapçılarda takipçilerini bekliyor. Hatta ben bu yazıyı yazmak için epey geciktiğimden, muhtemelen bitmiştir.

Levent‘in dediğine göre okurlardan en çok geri dönüşü bu sayı için almışız. Bu, tüm ekibimiz için gayet iyi bir haber. Bir de Levent’in anlattığı bir olay var ki Ender‘i, Aysun‘u ve beni inanılmaz mutlu etti. Levent’in annesi yeni sayımız yayımlandığında Levent’i arıyor ve dergiyi henüz okuyamadığından bahsediyor ve ekliyor: Yalnızca Gilruzların öyküyü okudum, çok beğendim. Levent soruyor, anne onlar kim, Ender-Aysun-Mesut üçlüsü mü? 11913231_10204944026585768_636865568_nAnnesi cevap veriyor, Evet adlarını unuttum da geçen sayıdaki öykülerini hatırlıyorum, bir de Aysun’un çizimlerinden anladım onlar olduğunu.

Aysun’un resimlerinin bizim öykülerimizle bu şekilde bütünleşmiş olması bizi uzun vadede daha da güzel işler yapmak için epey cesaretlendirdi. Yazdığın öyküleri çizmesi için bir çizer bulmanın ne demek olduğunu en iyi Selçuk C. bilir, bana destek verecektir bu yazıyı okursa.

kgc

Dergimizin bu ay ki sayısının kapağında korku ve gerilim filmlerinin ünlü yönetmeni Wes Craven yer alıyor. Geçen sayıda olduğu gibi bu sayıda da Kat 3 Daire 8 bölümünde Wes Craven ve korku sineması üzerine güzel bir muhabbeti var Levent ve Emre’nin. Bunun dışında Limbo isminde güzel bir oyunun incelemesi de dikkati çekenlerden.

Bu sayıda ilk defa bir yazarımız (Samet Aydilek) QR kod kullandı. Ben bu QR kodları yıllar önce IDEA Magazine‘de kullanıyordum ve çok iyi bir geri dönüş sağlıyordu bana. Özellikle siyah beyaz sayılarda, kullandığımız görsellerin renkli hallerini gösterebilmek için bundan sonraki sayılarda kullanmaya karar verdik. Bir şeyi daha belirtmekte fayda var, bu sayı siyah beyaz olacağını için herhalde, biz hariç diğer tüm yazarlar (ve hatta dergideki fotoğrafların da hepsi) bilinçli olarak orijinal siyah beyaz olan görsellerden seçildi.

Dergimizin yeni sayısını buraya tıklayarak okuyabilirsiniz. Dergimize ait diğer bağlantılar da aşağıda yer alıyor. Bizi takip edin!

Facebook grubu: https://www.facebook.com/getikfanzin

Instagram profili: https://instagram.com/getikdergi/

ISSUU profili: http://issuu.com/getikfanzin

Bir Pazar Günü Neşesi!

Geri dönecek olmanın verdiği can sıkıntısıyla uyandın değil mi? Ben de öyle uyandım. Unuttum mu sandın? Hayır, hep aklımdasın. Pazar günü sendromu, off Bilecik. Bugün de yapılacak çok iş var. Geride bıraktığım hafta da epey işler yapmıştım.

Bu sabah erkenden uyandım ve uzun süredir izlemeye vakit bulamadığım Supernatural bölümlerini izledim. Güldürdü yine sonofabitch’ler 😉 Geride bıraktığım hafta içerisinde iki güzel film izledim: The Dyatlov Pass Incident ve Predestination. Özellikle Volkan ve Alper‘in şiddetle tavsiye ettiği Predestination, şu son dönemde izleyebileceğim en iyi filmmiş meğer! Kurgunun karmaşıklığı, filmin sonunda tüm bu karmaşıklığın tek dokunuşla, tek bir kare ile çözülmesi ve bizim ekran başındaki “ööeeff” nidalarımız… Inception‘dan sonra beni besleyebilecek yeni bir kaynağım daha oldu sevgili okur. Predestination, muhakkak izlenmesi gereken bir film.

02

piyangoBu haftasonu annemlere gidecektim ama onlar bir sürpriz yapıp bana geldiler sağolsunlar. Böylece Jules Verne arşivimi bloga taşıma işi biraz daha gecikmiş oldu eve gidemediğim için. Ancak her işte bir “kelebek etkisi” vardır. Bu işin etkisi de külliyata kattığım 5 yeni kitap oldu sevgili okur. Geçen hafta yazdığım şu yazıda bahsettiğim kitaplara ek olarak, tamamen şans eseri olarak internette 4 tanesi İnkilap Aka Yayınları’ndan Ferid Namık Hansoy çevirisi olmak üzere toplam 5 tane Jules Verne kitabı daha buldum ve sipariş ettim, hem de komik bir fiyata. Uskurlu Ada, Robensenler 03Okulu, Fransa Yolu, Mathias Sandorf ve Bir Piyango Bileti isimli Verne romanlarından Uskulu Ada’yı ilk defa gördüm yalan yok. Uskur, gemi pervanesi demek. Pervaneli Ada, diye çevrilmiş bir roman da yayımlanmadı. Bu sebepten dolayı elimdeki kitabı bitirip bu romana başlayayım diyorum. Gerçi Puslu Kıtalar Atlası’nın çizgi romanıyla epey vakit geçireceğim gibi duruyor, neyse. Bu arada blogu geçmişe doğru taradığımda elimdeki Jules Verne külliyatına ilişkin daha önceden, üç beş ay önceden, yüklediğim fotoğrafları buldum. Epey bir kitap saydım, göğsümü gere gere koleksiyonum var diyebilirim yani 🙂

04
01 Geçen hafta çok sevimli bir misafirim vardı. Kucağında The Jester Race plağı ve kulağında kulaklıkla gördüğünüz bu şekerlemenin adı İpek. Onu ipek böceği diye sevseler de, ben dayısı olarak, doğumundan beri hep Michelin lastiklerinin her bir eklemi tombik tombik, boğum boğum olan o şeker maskotuna benzetir, öyle severim. Büyüdüğünde de In Flames dinler umarım.

Büyük bir şans eseri, çocukken annemlerin sesimi kaydettiği kaseti buldum sevgili okur! Yıllar önce, uzun yıllar önce, Biz Sivrihisar’da iken böyle bir kaset olduğundan bahsederdi annem hep. Geçtiğimiz gün adeta varlığını unuttuğum bir çekmece bir sürü eski kaset buldum. İçeriklerini merak edip yanıma aldım. ki tanesinin bantları kopmuştu ve mekanizmaları ölmüştü. kasettBunları yeni kaset kutularına aktarıp bantlarını temizledim. Tahmin ettiğim üzere, şu fotoğrafta gördüğünüz beyaz kasetin içerisinden bebiş Mesut’un kahkaha sesleri çıktı. İnsanın 25 sene önceki kendi sesini duyması, garip bir his yahu.

yySabahtan beri Talat Bey‘in bilgisayarıyla uğraşıyorum. Bugüne kadar format atmak, düzeltilmek üzere arkadaşlarımın bana verdiği tüm bilgisayarlar gibi bu da problemli çıktı. Bakalım nasıl düzelecek. Format işlemi devam ederken, dışarı çıkıp birkaç sahaf gezdik Merve’yle. Güncel basım bir Türkçe Sözlük ile İletişim Yayınları‘ndan çıkmış Yeryüzünün Yüzleri isimli foto albümünü aldım. Kitapçı da bana İmge Yayınevi‘nin yayınladığı bir öykü ve eleştiri dergisinin eski bir sayısını hediye etti. Edebiyat Dergileri’nin en güzel yanı, tarihten bağımsız olmaları. Hatta belki de eskidikçe daha da değerlenmeleridir.

hemanVolkan ve Levent için ders notlarımı upload ediyorum bir yandan ama bir türlü bitmiyor. Yağızhan’ı arıyorum telefonu açmıyor. Talat Bey’in bilgisayarı ekrana görüntü vermiyor ve klavyesi çalışmıyor. Mehmet‘e iki haftadır Heman’in Türkçe dublajlı bölümlerini vereceğim ama imkanım olmuyor ne yazık ki. Neyse, Mehmet affet beni.

Bu pazarın neşesi az önce aldığım küçük Lego paketi oldu. Bir süreliğine keyfimi yerine getirecek. Hafta sonu yine bitti, üç beş saat sonra yatacağım ve yeni hafta başlayacak. Yeni haftanda kolaylıklar diliyorum sevgili okur. Kendine dikkat et olur mu? Olur.

Olaylar: 1984, Buluşmalar

Marmaris’le alakalı şu fotoğrafı koymayı unutmuşum. Biz çekerken çok eğlenmiştik. Blogta da bulunsun istedim.

Tıklayınca büyür

Evet, eğitime gittiğim gün okumaya başladığım ve eğitimden dönerken yolda bitirdiğim muhteşem bir romandan bahsedeyim biraz da: 1984. George Orwell‘in kült romanı. Daha önce okumamıştım. Çok büyük hata yapmışım. Kurgu müthiş! Detaylar inanılmaz. Kitap çok akıcı bir biçimde ilerliyor, olaylar aniden gelişiyor. Kitabın sonlarına doğru biraz sıkıldığım bölümler oldu gerçi ama kitabın genelini büyük bir keyifle okudum.

Kısaca kitabı özetlemek istiyorum. Kitap bir kurgu dünyasında geçiyor. 1984 yılında Dünya’da üç büyük devlet vardır. Bu devletler sosyalizm benzeri bir yönetimle yönetiliyor, halk adeta robotlaştırılmış. Olayların geçti ülke olan Okyanusya‘da iktidarda olan ve “Parti” diye adlandırılan yapı, İngiliz Sosyalizmi -ingsos- sistemi ile halkı her anlamda kontrol etmektedir. Öyle ki Parti, geçmişi değiştirebilmekte böylece insanların kıyaslayabileceği bir kanıt kalmadığı için daima yanılmaz olan Parti olmaktadır. Kitaptan bununla ilgili müthiş bir örnek vereyim. Parti, halka dağıtılacak günlük çikolata hakkını 30 gramdan 20 grama düşürüyor. Halka bu şekilde duyuruluyor. Ertesi gün halk, günlük çikolata hakkının “20 grama çıkarılmasını kutlamak için” sokaklara dökülüp sevinç gösterileri yapıyor. Yani kimse bir gün önce olanları hatırlamıyor, hatırlamak istemiyor, kanıtlayamıyor.

Big Brother Is Watching You!

Big Brother Is Watching You – Büyük Birader Seni İzliyor!” Bu mottoyu muhakkak duymuşsunuzdur. İşte, büyük birader kavramının çıkışı da bu kitaptır. Sürekli izlenen, evlerine yerleştirilmiş tele-ekran denilen cihazlarla sürekli takip edilen bir toplum. 1984, okunması gereken bir kitap. Zaten Dünya Edebiyatı’na da bir kült olarak geçmiş durumda. Kitap 1949 yılında yazılmasına karşın Türkçe’ye 1984 yılında çevrilmiş, tam da kitabın adıyla aynı tarihte. Ve yine tam da 1984 yılında kitabın filmi çekilmiş. Filmde John Hurt başrolde oynuyor. Kitap Türkiye’de Can Yayınları‘ndan çıkıyor ve sürekli basımı yapılıyor.

Kitapla ilgili çok fazla detay vermeyeceğim. Çünkü bahsettiğim filmi de buldum ve izleyeceğim. Filmi de izledikten sonra bütüncül bir 1984 yazısı yazmak çok daha iyi olacak.

Cumartesi akşamı bizimkilerle birlikte, belki de aylar sonra tam kadro olarak, Pilot Bar‘da buluştuk. Uzun süredir görüşemeyince konuşacak o kadar çok ve o kadar farklı konular oldu ki. Alper, Togay, Volkan, Levent, sahnede olan Yağız, Ender, Mert, Korhan ve yeni klavyeci dostumuz Burak ile gece boyu mükemmel muhabbetler daldık çıktık. Levent’le neredeyse bir yıldır görüşmüyorduk mesela. Koskoca ekipte geriye bir tek Togay ve benim metalci kaldığımız gerçeğiyle yüzleştik bir süre. Sonra Alperler’in grupla ilgili konuştuk. Hatırlarsanız şu yazımda bahsettiğim klipleri yayımlanmıştı geçtiğimiz gün. Volkan okulda  harikalar yarattığından bahsetti. Yağızlar sahneye çıktılar, güzel güzel söylediler, eğlendik. Ben bunlara iki senedir Bora Duran İnsan’ı çaldıramıyordum.  O gece bir sürpriz yaptılar ve hepimiz bana bir sürpriz yapıp çalacaklarını beklerken yine çalmadılar. Bu, inanılmaz bir sürpriz oldu. Çok teşekkür ederim 🙂 Şu aşağıdaki video aynı gece çekildi. Yağızhan şarkıyı söylerken kimin gözlerinin içine bakıyorsun?

Buluşmalar bugün de devam etti. Çok uzun süre sonra önce dayımın yanına, sonra Arzu Hoca‘nın evine, Togay’ın evine gittim. Neredeyse iki yıl sonra Ufuk kardeşimle karşılaştım yolda. Togay’ın evinde, hayatımda görüp keşke benim olsa diye heveslendiğim, en çok heveslendiğim o gitarı gördüm. Resmen kıskandım, yanlışlıkla yere falan düşürmek istedim gitarı ama gitar o kadar iyi ki kıyamadım yere düşürmeye bile. Oradan Orhan Abi‘ye uğradım. Daha sonra da en son askere gitmeden önce gördüğüm Ahmet‘le buluştum. Ahmet’le yine ne biçim muhabbetler ettik. Öeff 🙂

Togay ve ben depresifken.

 

Yanından ayrıldığım herkes beni sonsuzluğa uğurlar gibi veda ediyor anlamadım bu işi bir türlü.

Matematik ve Makus Talihim Üzerine

Lise 2

Geçen gün Bilecik otogarında Calculus II dersini geçtiğim hocam Mehmet Koç ile karşılaşınca aklıma böyle bir yazı yazmak geldi. Uzun olacak biraz, umarım keyifle okursunuz.

İlkokuldayken en korktuğum ders hep matematikti. O sebeptendir, matematiğim hep 4 olmuştur. Yalnızca Lise 1’de, o da ikinci dönemde 5 düşmüştü yıl sonu notum. Bu korku ve tedirginlik, Lise 2. sınıfta bende hayatımın ızdırabına dönüşmüştü.

Lise 2’de kulakları çınlasın Matematik dersimize giren bir Cevat Hocamız vardı. Çok sert bir görüntüsü ve tarzı vardı ders anlatırken. Aslında çok merhametli biriydi ama işte o görüntü elimi ayağıma dolaştırmaya yeter de artardı benim. O sebeptendir Matematiğim ilk dönem 3 düşmüştü karneme. Sadece matematik değil, Geometri ve Analitik Geometri‘de de aynı korkuyu yaşıyordum. Üstelik o derslere farklı hocalar girmesine rağmen. O yıllarda bana sorsanız en büyük derdin nedir diye, herhalde ÖSS’den önce matematiği söylerdim. Lise 2’de bir gün analitik geometri dersinde hocanın sınıfta yaptığı çok büyük bir rencide etme operasyonu ile lise hayatımın sonuna kadar geometri benim için “öcü” olmuştu. Gerçi sonradan analitik geometriyi inleye inleye de olsa oturup kendi başıma çözmüş ve aslında normal geometriden farkının ne olduğunu çözebilmiştim. Lise 3’te mezun olurken analitik geometrim çok iyidir ama normal geometride çuvallarım diye dolaşıyordum ortalıkta. Lise 2’nin ikinci dönemi kaza bela matematiği 4 düşürmeyi başarmıştım.

Lise 3

Lise 3’te dershaneye başladım. İçimden dua ediyordum, dershanede bana matematiği sevdirecek bir hoca çıksın diye. Ama olmadı. Burada da şansım tutmadı. Hoca iyi biriydi ama yine o yapamayanı ezen bakışları, bunları zaten biliyor olmanız lazım tavırları yüzünden dersten tamamen koptum. Okulda da işler pek yolunda gitmiyordu. Zira pek çoğunuzun da yaptığı gibi, okulun ikinci dönemi arada aldığım raporlarla bir de geçirdiğim bir kaza ile yalan oldu. İlk dönem 4 düşen matematiğim ikinci dönemde 2 düştü ve yıl sonu notum 3 oldu.

Bu son gelişme benim bir duygunun adını çok net koymama vesile oldu: Matematikten nefret ediyordum. ÖSS‘de tercih yaparken oturup bölümlerde okunan derslere ve içeriklerine baktım. Kimya ve biyolojiyi epey sevdiğimden genelde içeriği bu olan programları tercih etmeyi planlıyordum. Yoğun şekilde matematik ve fizik içerenlerden de ne olursa olsun kaçıyordum. O yüzdendir ki hiç bir fizik, matematik, elektronik mühendisliği bölümlerini yazmadım. Hoş aldığım puanla Eskişehir’de bir elektronik mühendisliği bölümüne yerleşmem zaten mümkün de olmayacaktı. Çevre Mühendisliği bu açıdan nispeten daha uygundu bana. Tamam, fizik ve matematik vardı programda ancak bir mühendislik programında olması gereken temel düzeydeydi. Ya da ben öyle sanıyordum.

Hayatımın ilk ızdırabı olan Calculus I ile daha üniversite hazırlık sınıfındayken tanıştım. Bir gün okuldan çıkıp en yakın arkadaşlarımdan Mert‘in evine gitmiştik. Ev arkadaşı vardı onun Uğurcan isminde. Malzeme mühendisliğinde okuyordu ve I. sınıftı. Yani Calculus I alıyordu. Kitabı ilk defa orada elime aldım. Bu elime alma halinin yıllar süreceğini çok sonraları anladım.

Üniversitedeki ilk yılım

Calculus I, matematik dersinin en salakça versiyonuydu. Bütün mühendislik fakültesi (endüstri mühendisleri hariç) ortak aldığımız için yaklaşık 200 kişi, dört beş farklı sınıfta dersi takip ederdik. Aşırı başarılı bir sistem (!) olan Sanal Sınıf sistemi ile alırdık bu dersi. Yani siz karanlık bir sınıfta oturuyorsunuz, hoparlörden hocanın sesi geliyor, projeksiyonla tahtaya hocanın yazdıkları yansıyor ve ders İngilizce. Böyle bir matematik öğretme sistemi olamayacağı kesindi. Bunu herkes biliyordu, ancak kimse başka bir alternatif bulamıyordu bu duruma. Lafı uzatmayayım, 1. sınıfın ilk dönemi ben ve neredeyse tanıdığım herkes (Ergin ve Alper hariç) kaldık Calculus I’den. Dersten her sene bu kadar çok kalan olduğu için her dönem ve her yaz okulunda istisnasız açılıyordu ders.  Ardarda tam dört dönem Calculus I aldım ve hepsinde de kaldım. Son kaldığımda ikinci sınıfın ilk dönemiydi. O dönemde bir karar verdim ve Calculus’u bir daha dönem içerisinde almamaya, sadece yaz okulunda almaya karar verdim. Dediğimi de yaptım, ikinci sınıfı bitirdiğim yaz  okulunda yani tam beş dönem sonunda, tam sınırdan DD ile geçebildim. Tabiki bu geçişte efsane hocam Sedat Telçeken’in bana verdiği manevi desteği asla unutamam. Hatta bloga o zaman yazdığım yazıma yorum bile bırakmıştı. Bu yazıların tümüne yazının sonunda link vereceğim. Bu arada Calculus I’i geçtiğimde Lineer Cebir ve Sayısal Yöntemler dersini, bölüm başkanımız Erdem Hoca’dan, çoktan geçmiştim. Linner Cebir’i ortalama bir başarılı ile, sınırdan DD ile geçmiştim. Ama geçmiştim.

Sırada Calculus II vardı. Bu daha büyük bir baş belasıydı ama dersi geçmiş olanlara sorduğumda Calculus I’den daha kolay cevabını veriyorlardı. Bu dersi de yine dönem içerisinde almayıp 3. sınıfın yaz okulunda aldım. Tahmin edebileceğiniz gibi kaldım bundan da. Dördüncü sınıfta da yine güz ve bahar dönemlerinde hiç Calculus II almadan geçtim. Bu arada diferansiyel denklemler dersini de geçtim, hem de CD gibi bir notla. Diferansiyel denklemler dersi ile ilgili maceramı alt paragraflarda bulacaksınız. O yaz artık yüksek lisans için tüm hazırlıklarımı yapmıştım. Yaz okulunda Calculus II’yi verip mezun olacak ve yüksek lisansa başlayacaktım. Ama olmadı. O zaman hatırlıyorum, Levent‘le beraber neredeyse 15 gün çalışmıştık. Ama sınavda olmadı. Sınav çok iyi geçmesine rağmen doğru çözdüğümü sandığım sorulardan üç tanesi yanlış olunca benim okul da tek dersten uzamış oldu. O zaman üzüntüden hastanelik olmuştum. Sağolsun annem, Alper falan çok kahrımı çekmişlerdi.

İkinci sınıf ilk dönem

Uzattığım dönemde artık tek bir dersim vardı: Calculus II. Kendimden üç hatta dört dönem altlarla birlikte aynı dersi alıyordum. Ama bu sefer epey hırslıydım. İlk vize 13 gelmişti. Bu beni acayip öfkelendirmişti ve artık sinirli biriydim. O sinirle ikinci vizeden 46 aldım. Evet, işler yoluna giriyordu. Çünkü hayatımda Calculus’tan aldığım en yüksek not 40’tı. Onu da Calculus I’i geçtiğim zaman finalden almıştım. Her neyse, dönem içerisinde üç tane kısa sınav olacaktık. Benim bu sınavlarımdan ilki biraz kötüydü. Ancak ikinci ve özellikle üçüncüsü çok iyiyidi. Üçüncü kısa sınavdan 90 alınca içimden “artık bu lanet dersi veriyorum lan galiba” demeye başlamıştım. Ve final günü, adeta savaşa uğurlanır gibi gittim sınava. Sınav orta zorluktaydı. Bir Calculus efsanesi Atalay Barkana tarafından hazırlanmıştı ve beni bekliyordu. O sınavda efsane oldum. Calculus’tan alıp alabildiğim en yüksek notu, 50, aldım ve ders CC düştü. Artık mezun olmuştum.

Calculus I’i geçtiğim dönem, ikinci sınıf yaz okulu

Diplomamı aldığım gün yüksek lisansa başvurdum. Aha! Bir baktım ki ders programında Uygulamalı Matematik diye bir ders var. Ulan bitmedi mi bu matematikten çektiğim? Hayır bitmedi, dedi bir ses. Bu dersi Diferansiyel Denklemler dersini de aldığım hocamız Doç. Dr. Yılmaz Dereli veriyordu. Diferansiyel denklemler dersini aldığım dönem ders cuma günü öğleden sonra tam 4 saatti! Hayatımın o dönemi benim için apayrı bir ızdıraptı. Dersten tek kelime anlamıyordum. Bunun verdiği huzursuzluk ve ızdırapla kavruluyordum adeta. İlk vizeden 20 almıştım. Görünen o ki bu dersten de kalacaktım. Ama hayır lan! Direndim, ne yaptım ettim vizeden 40 aldım. Ortalama bir hesapla finalden 50 almam gerekiyordu. Ama nasıl? Finali, mezuniyet töreninden hemen sonraki pazartesi sabahıydı. O sabah erkenden okula gittim. Burcu sağolsun erkenden gelmişti. Oturdu bana bildiği herşeyi anlattı. Sonra kim söyledi, nereden duydum hatırlamıyorum, bir duyum aldım. Hoca sınavda tam 8 tane Laplace sorusu sormuş diye. Lan dedim, doğrudur belki. Oturdum, herşeyi bırakıp Laplace çalıştm. Sınava çok az kala son sayfayı çalıştığımı sanarak bir çevirdim ki yaprağı yepyeni bir konu çıktı karşıma: Ters Laplace. Haydi bakalım.

Üçüncü sınıf yaz okulu

Okulu uzattığım dönem ve nihayet Calculus II’yi geçiyorum

Sınava girdim. Hakikaten de hoca 8 tane Laplace sormuştu, ama hepsi ters laplace’tı. Ulan dedim, ben bu işi bırakmam. Oturdum tek tek şıkların laplace’larını almaya başladım. Böylece tersten giderek soruyu elde etmeye çalıştım. Böyle böyle sekiz soruyu da çözdüm. İki soruyu da hesap makinesi ile değer verip çözdüm. Tam ben bitirmiştim ki hoca sınıfa gelip hesap makinesi yasak diye uyarı yaptı 😀 10 soru işaretleyip sınavdan çıktım. Sonuç açıklandığında gördüm ki hepsi doğru ve 50 alarak dersi geçtim.

Adam’s Calculus

Uygulamalı Matematik dersi ise hayatımda alıp alacağım son matematik dersiydi ve en az Calculus kadar lanetti. İlk aldığımız dönemde Emre hariç hepimiz kaldık dersten. Umutlarımızı tam bir sene sonraya, bu geçtiğimiz bahar dönemine bıraktık. Bu dönemde ilk vizeye geçen seneden deneyimli olarak çok iyi hazırlandık ve ben vizeden 48 aldım. Finali iple çekerken çok kötü bir gelişme oldu ve aday memurluk eğitimi tam da finalin olduğu hafta yapılmak üzere açıklandı. Oturup kara kara düşündüm lan ne yapacağım diye. Çorum‘da sınavdan bir önceki gün, finale giremeyip dersten kalmayı ve işi bir sene daha uzatmayı tam göze almıştım ki Şemre ve Şahin aklıma süper bir fikir soktular. Bütünleme sınavına girebilmek için finale girip boş kağıt vermek yetiyordu. Çorum’dan kalkıp Eskişehir’e sınava gidersem böyle bir şansım olacaktı. Sınav ertesi gün sabah 10’da idi. Şansımızı denemek istedik. Hemen sorumlu bakanlık müşavirimiz Zekeriya Sevim‘e de konuyu anlattım. Sağolsun kendisi bana bir günlük izin verdi ve aynı gün öğlen Eskişehir’e doğru yola çıktım. Geceyi Alper’de geçirdim. Ertesi gün sınava girdim. Gece Alper’le neredeyse hiç çalışmadığımızdan boş kağıda yakın bir kağıt verdim. Hemen vakit kaybetmeden Çorum’a doğru gerisin geri yola çıktım. Gece saat 9 gibi Çorum’a geri döndüm. Yolda gelirken hocanın sınavları çoktan okuduğunu ve kaldığımı öğrendim. Ama üzülmedim, zira bütünlemeye girebilecektim. Bütünleme sınavına Özlem ve Büşra ile çalıştık. Sınavdan önceki son akşam da kendim oturup evde deliler gibi ezberledim bildiğim herşeyi. Heyecanlı bir bekleyişten sonra sınav zamanı geldi ve girdik. Müthişti! Tek kelime ile müthişti! Hocanın sorduğu dört sorunun iki tanesini çok net çözüp sonuç bulmuş, bir soruyu yarına kadar net çözmüştüm. Geçebilmek için almam gereken 40’ı rahatlıkla alabilirdim. Öyle de oldu. Sınavdan tam 70 alıp, hayatımda (lise de dahil) bir matematik sınavından aldığım en yüksek notu aldım ve alıp alacağım son matematik dersini BB ile geçtim. Bu noktada da yine manevi desteğinden dolayı Yılmaz Hocama çok teşekkür ederim. Ayrıca Özlem, Büşra ve Alper’e de teşekkür ederim. Ayrıca anneme de teşekkür ederim. Yüksek lisansta derslerim bitti artık, geriye bir tek tez ve seminer dersi kaldı.

Artık bir daha herhangi bir matematik dersi almayacağım. Şunu rahatlıkla söyleyebiliyorum, mesleğimi yapabilmem için gerekli olan matematiği biliyorum. Fazlasını da inanın hiç merak etmiyorum. Matematikle 2007 yılında başlayan ilişkimizin nihayet 2013’te bitmiş olması beni yepyeni bir insan yaptı resmen. Artık aklımın bir köşesinde hep “ne olacak lan bu matematik?” sorusu olmadığı için o kadar mutluyum ki 🙂

Bloga daha önce Calculus I, Calculus II ve bilimum matematik içerikli olarak yazdığım yazılar aşağıdaki gibidir.

  1. https://proofhead.wordpress.com/2011/09/19/ders-sectim/
  2. https://proofhead.wordpress.com/2009/08/21/yaz-okulu-bitti/
  3. https://proofhead.wordpress.com/2012/04/04/uygulamali-matematik-sinavindan-cuvallayan-adam/
  4. https://proofhead.wordpress.com/2009/02/20/kimler-okurmus-seni-a-spaceim/
  5. https://proofhead.wordpress.com/2009/02/13/ne-bu-lan-boyle/
  6. https://proofhead.wordpress.com/2012/01/21/nihayet-calculus-iiyi-gectim/
  7. https://proofhead.wordpress.com/2011/12/28/calculus-ii-telafi-sinavi/
  8. https://proofhead.wordpress.com/2010/08/25/calculus-iiden-nasil-kaldim/
  9. https://proofhead.wordpress.com/2009/08/24/sonunda-calculus-1i-gectim/
  10. https://proofhead.wordpress.com/2012/06/16/yuksek-matematikten-nasil-kaldik/
  11. https://proofhead.wordpress.com/2011/12/06/nasil-onur-belgesi-alamadim/
  12. https://proofhead.wordpress.com/2011/11/16/dert-tasa-sikinti-var/

DÇK Çevre Şenliği 2012 – 1. Kısım

afis

Bundan 3 yıl öncesinde o zamanki dönem arkadaşlarım Murat, Oğuz, Seda, Elif ve şimdi adını hatırlayamadığım aşağı yukarı 10 kişilik bir ekiple 1. Çevre Şenliği‘ni düzenlemiştik sevgili okur. Pek bir heyecanlı, pek bir meraklıydık 🙂 Hatta yaptığımız işin geleceğinden o kadar emindik ki etkinliğin adını “1. Geleneksel Çevre Şenliği” koymuştuk.

Bu sene o ekipten sadece Elif ve ben kalmıştık. Ancak yanımızda yepyeni bir ekip vardı. Bu ekiple yeni bir çevre şenliği düzenlemek için yaklaşık 2 ay öncesinden çalışmalara başlamıştık. 28 Nisan’ı büyük bir heyecan ve gerginlikle bekliyorduk 🙂 Sayılı gün çabuk geldi geçti ve 27 Nisan gecesi konuklarımızdan ilki olan EKOIQ dergisi editörü Duygu Yazıcıoğlu‘nu karşılayarak resmi olarak başlamış olduk Çevşen 2012‘ye 🙂

Etkinlikten önceki gün ana sponsorumuzla çok ciddi bir sıkıntı yaşamıştık. Hepimizde bunun stresi vardı. Ayrıca birkaç gün önce de diğer üniversitelerden gelen arkadaşlarımızın kalacak yerleri ile alakalı bir sıkıntı baş göstermişti. O kadar derde tasaya rağmen etkinlik günü tüm bu dertler mucizevi gelişmelerle çözülecek ve bize sıkıntı veremeyecekti artık.

27 Nisan gecesi Alper ve Levent, değerli konuğumuz Duygu Yazıcıoğlu’nu karşılayıp Odunpazarı‘nda Abacı Butik Otel‘e yerleştirdiler. 28 Nisan sabahı Levent ile birlikte diğer üniversitelerden gelen arkadaşlarımızı karşıladık kampüsün önünde. Dokuz Eylül, Bahçeşehir ve Yıldız Teknik Üniversitesi‘nden üçer kişilik ekipler gelmişti. Daha sonra Levent, arkadaşlarımızı kahvaltıya götürürken ben de Alper’e geçip üstümü başımı değiştirip yine Alper’le okula, etkinliğin yapılacağı Salon 2009‘a geçtim. Salon’da gerekli hazırlıkları yaptık. Salon’a ilk gelen Elif olmuştu bu arada 🙂 (İki tane Elif vardı ekibimizde, bu da küçük olan Elif idi.)

Salonda hazırlıkları yoluna koyup, Alper’le birlikte önce Duygu Hanım’ı kaldığı otelden aldık; oradan da otogara geçtik. Zira diğer bir konuğumuz Prof. Dr. İrfan Erdoğan gelecekti. İrfan Hoca’yı da karşıladıktan sonra hızla etkinlik alanına doğru yola çıktık. Alper İrfan Hoca ile konuştu yol boyunca. Ben de Duygu Hanım’a sorular sordum. Salona geldiğimizde tek eksiğin biz olduğunu gördük. Sağolsunlar dekanımız Prof. Dr. Tuncay Döğeroğlu ile bölüm başkanımız Prof. Dr. Erdem Albek bizleri yalnız bırakmamışlardı. Etkinliği başlatmak üzere derhal salona geçtik. Kısa bir süre sonra kulüp danışmanımız Doç. Dr. Müfide Banar da gelip bizleri mutlu etti 🙂

04 29O günün sunucularını Ahmet Ali ve Şerare olarak belirlemiştik sevgili okur. Sağolsunlar, program boyunca sunuculuğu üstlendiler. Dışarıdaki kayıt masasında ise değişmeli olarak neredeyse herkes görev yaptı. Katılımcılar için epey bir malzeme hazırlamıştık. Bunları dağıttılar. Fakültemizin en alakasız ve pasif bölümü olduğumuzu bir kere daha kanıtladık, ona çok üzüldüm. Kendi bölümümüzden katılım çok azdı. Şikayet etmeyi seven ama icraatten pek hoşlanmayan arkadaşlarımız etkinliğe çok az ilgi gösterdiler. Ancak gelen arkadaşlarımızın da hakkını yemeyeyim, hepsine çok teşekkür ederim kendi adıma.

01 47İlk önce dekanımız Tuncay Hoca konuştu. Konuşmasına bir haber ile başladı. Önümüzdeki dönemde Mühendislik Mimarlık Fakültemiz, Mimarlık Bölümü‘nün ayrılması ile sadece Mühendislik Fakültesi‘ne dönüşecekmiş! (Bununla ilgili detaylı bir araştırma yapıp bloga bir yazı yazacağım.) Tuncay Hoca ve Erdem Hoca konuşmalarını kısa tutup sözü ilk konuğumuz olan Prof. Dr. İrfan Erdoğan’a verdiler. Konuğumuzun adını duyup sunum yapmaktan çekinen birkaç bağlantımız olduğundan açıkçası merakla bekliyorduk neler olacağını. Erdoğan sunumuna başladığında ben bir sıkıntıyı çözmek üzere dışarı çıkmak zorunda kaldım. Ancak kahve arasına çıkanlardan farklı ve etkileyici bir sunum yaptığını öğrendim. Konuklarımıza da sorduğumda da genelde olumlu dönüşler aldım. Bu arada son stajımı birlikte yaptığım İTÜ‘den İbrahim de süpriz yapıp gelmişti.

Kısa bir aradan sonra etkinliğimizin panel kısmı başladı. Bu sefer Duygu Yazıcıoğlu ve bizden her zaman desteğini esirgemeyen hocamız Yard. Doç. Dr. Ozan Devrim Yay panelistler olarak sahneye çıktılar. Panel yöneticisi de Ahmet Ali oldu. Gayet keyifli bir 1.5 saatten sonra öğle yemeği faslına geçtik. Biz Duygu Hanım’ı ve Prof. Dr. Erdoğan’ı Eskişehir’imizin meşhur Balaban Kebabı‘ndan yemek üzere Alper’le birlikte önceden anlaştığımız bir yere bıraktık. Sonra salona geri geldik. Arada bir iletişim kopukluğu yaşandığından ikinci yarı birazcık geç başladı.

İkinci yarının hemen başında son sözü söylemek üzere sahneye çıktım. Burada 3 arkadaşımıza “bir yıllık EKOIQ dergisi aboneliği” hediye ettik çekilişle. Ayrıca katılan tüm kulüplerimizi de EKOIQ dağıtım listesine eklettirdik. Böylece küçük de olsa bir teşekkür etme fırsatı yakaladık. Ayrıca bu fırsatı bize sunan Duygu Hanım’a da ne kadar teşekkür etsek azdır hani 🙂

Diğer üniversitelerden gelen arkadaşlarımız birer temsilci seçip yine çok kısa olarak düşüncelerini paylaştılar bizlerle sağolsunlar. Daha sonra toplu fotoğraf çektirip atölye çalışmalarına başladık.

Başladık dedim ama Alper, Volkan ve ben toplanma hazırlıklarını başlattık. Salonu, eşyalarımızı falan toplarladık. Böylelikle tahminimizden de yarım saat geç olacak şekilde atölyeler bitti. Akşam için misafirlerimizin kalacak yerlerini ayarlayıp organizasyonu yaptıktan sonra Duygu Hanım’ı ve İrfan Hoca’yı Alper’le yine otogara bıraktık. Burada vedalaştık. Sağ olsunlar bizi hiç yormadılar ve iyi ki çağırmışız dedik 🙂

Levent, salondaki işleri halledip Mustafa ve Volkan ile birlikte misafirleri evlerine dağıtırken Alper ve ben de geri gelip bir gün sonraki piknik için alışveriş yaptık sevgili okur.

02 4405 24Alışverişten sonra hemen bizim eve geldik. Volkan da arkamızdan yetişti geldi. Önce bir yemek yedik, maç izledik. Sonra ertesi gün için köfte hazırlamaya başladık. O gece tam 260 tane köfte hazırladık sevgili okur! Volkan, Alper, annem ve ben tam 260 tane köfte hazırladık! En sevdiğim eşofmanımı yırttım o esnada.

Köfte faslı bittikten sonra bir dışarı çıktık. Ama biz çıktığımızda diğer ekip yorulup evlerine dağılmıştı. Hayatımda gördüğüm en kalabalık cumartesiydi sevgili okur. O hafta sonu Eskişehir’de çok fazla etkinlik vardı. En önemlisi de ralli vardı. Otellerde yer yoktu. Barlar Sokağı taşıyordu! 222 Park’ta ayakta durmaya yer yoktu. Öyle bir gündü işte.

03 37Gece geç saatte Saim kardeşimizin yanına gidip birer çay içtik. Sonra Alper’e geçip öyle bir uyumuşuz ki öyle yani!

Böylelikle etkinliğin ilk günü bitmiş oldu sevgili okur. İkinci günü piknikte olanları da bir sonraki yazıda bulacaksın.

Etkinliğin ilk günü ile ilgili Anadolu Üniversitesi e-gazete’de çıkan haber.

Tas Kebabı Kola

 

İnternet bağlantımda bu akşam bir sorun var sevgili okur. Kopmalar yaşıyorum. Neden oluyor anlayabilmiş değilim. Turkcell Superonline ne yapıyorsun, bana da bilgi ver.

Sıkıntılıyım sevgili okur. Kafamda onlarca şeyi tartıp, kurutuyorum. Ölçüp biçiyorum ama yine de bu sıkıntılarım bitmiyor. Bu yazımda biraz da bu sıkıntıları unutabilmek adına bir takım sözcükleri yanyana getirmeyi deneyeceğim.

Biliyorsun KPSS‘ye hazırlanıyorum. Artık buna ne kadar hazırlanmak denirse… Deneme sınavları oluyor, yaprak testler oluyor. Tüm bunlar beni tedirgin ediyor. Mesela cumartesi günü yine bir deneme olduk. Neden bilmiyorum, korkuyorum lan artık. Cevaplarımı kontrol edeyim dedim az önce. Türkçe’yi kontrol ettim 3 yanlış çıktı. Sonra matematiğe bakamadm. Kitapçık şurada duruyor, belki birazdan içimden gelir de bakarım diye umutla bekliyor zavallıcık.

Çalıştığım ortamda şimdi yeni bir döneme girdik. Ben bu döneme “hesap kitap abonman” dönemi demeye karar verdim. Yapılacak bir sürü iş baş gösterdi yine. Bunlar ne zamana bitecek, ne zamana kafam rahat olacak kestiremiyorum. Sadece yapmak gerek anlaşılan. Mantığını aramadan yapmak. Ama bunu da benim vicdanım kaldırmıyor. Dolayısı ile kendi içimde büyük bir vicdan muhasebesi yaşıyorum.

Bu ara yine çerkez müziklerine sardırdım. Çalışırken açıyorum bir yandan ufak ufak çalıyor. Hepsi dans müziği olduğu için melodikliği had safhada. Hayatın anlamı bana göre melodilerdedir sevgili okur. Düşün bakalım sence de öyle değil mi?

Normal işimin yanında bir de Doğa ve Çevre Kulübü ile yapacağımız bir etkinliğin organizasyon sıkıntıları var. Levent‘le birlikte bugün yine koşuşturduk. Alper eğer araç desteği sağlamasaydı mahvolmuştuk sevgili okur.

Mesela bak sana sevgili okur diyorum. Sana karşı doğrudan ve samimi bir hitap kullanıyorum. Çünkü ben bunun çok daha güçlü olduğuna inanıyorum. Şuraya kadar yazdığım 250 sözcükten belki bir tanesini bile okumayacak sevgili okurlarım da olacak. Ama sevgili okur sen, bu kardeşinin yine bunaldığı, canının sıkkın olduğu bir anda onu dinlediğin için benden taraf artı puan kazanacaksın.

Bugün mesela Togay ve Yağız‘la buluştum. Mervik, Togay ve Yağız’la Hera’da birkaç saat öldürdüm. Ama güzel bir “birkaç saat” oldu. Dolayısı ile faydalı bir iş için ölmüş oldu.

Tas kebabı

Dolmuşta gelirken daha geçen Yağız’a anlattığım “dolmuşta o kadar boş yer varken bu kız niye benim yanıma oturdu tribi“ni bir kez daha yaşadım. Eve geldim sonra. Ayıptır söylemesi annem tas kebabı ile patates püresi yapmıştı. Ufak kardeşimi gidip kola almaya ikna edemedim. Hava karardı diye evden çıkmadı lan çocuk. Kolasız, ayransız yedim yemeğimi. İçeri geçerken kaktüsümün rahatsızlandığını gördüm. Hayvancağız saksısında boynunu bükmüş, birkaç yaprağı da sararmıştı. Yarın bir bakım yapayım diye aklımın bir ucuna not ettim.

Kafamı yeterince dağıtabildiğime göre herkese iyi geceler diliyorum, sevgili okur.

 

Bugün Epey İş Çıkardım!

 

Bugün epey farklı işler yaptım, tamamını da bitirdim sevgili okur. Sırf kendi egomu tatmin etmek için şimdi bunları seninle de paylaşıyorum.

Sabah Selami Abi aradı, dün söz verdiğim ama eve geç geldiğim için yapamadığım internet sitesi işini bir çırpıda hallediverdim. Burada bir büyük teşekkürü de Sercan‘a yolluyorum. Neden bilmiyorum ama godaddy.com‘dan benim kredi kartım ile bi b.k alamıyorum. Neyse, yarın Sercan’la buluşup parasını vereceğim. Ha, ne yaptığımı soruyorsanız, çok basit bir işti. http://naturelpipo.com/

Vehici İmmenso‘ya benden istediği sponsorluk dosyasını yolladım. Çok mutlu oldu, beni de sevindirdi.

Doğa ve Çevre Kulübü‘nün pazartesi günü dağıtacağımız fotoğraflı kimlik kartlarını hazırladım. Eksikleri tamamladım. Baskıya gönderilecek tabakaları bitirip kulüp başkanımız Levent‘e yolladım.

Pazartesi günü yapacağımız üye toplantısı için basit bir afiş hazırladım. Tüm bunları internet sitemize de yerleştirdim. Kulübün sitesine yeni bir kısım daha ekledim. Ancak wordpress‘e bir türlü marquee kodunu yediremedim. Yarın bir daha deneyeceğim.

Eskirock Üye Kartı için başvuru yapanlara mail attım. Eğer siz de Eskirock Üye Kartı almak istiyorsanız yarın saat 15:00’de Adalar Hera Cafe‘ye gelin.

Annemle birlikte odamdaki fotoğraf çerçevelerini yeniledim sevgili okur. Eski birkaç fotoğrafı onarmak için aldım. Yeni fotoğraflar ekledim. Çerçevelerimi sağlamlaştırdım.

Kodak M1033 marka modelli fotoğraf makinemin driver‘ını geçen internette aradım. Saatlerce aramama rağmen saçma sapan sitelerle uğraştım. Bugün driver cd’sini buldum ve blogda daha önce makineyi alırken yazdığım yazıya ekledim driver linkini. Birilerinin işine yarar lan kesin. Gerçi upload halen devam ediyor. Ama bitecek birkaç dakikaya.