Tag Archives: Luisa

İtalyan Yemekleri Üzerine Bir Yazı – 1

İtalya’ya gelmeden önce başta Akif Hoca olmak üzere pek çok kişiden İtalyan mutfağına dair övgülü sözler duymuştum. Aynı şekilde başta Özlem Hoca olmak üzere az sayıdaki kişiyle de konuşunca tamamen tırt bir mutfak olduğuna dair fikirler edinmiştim. İtalya’da kaldığım sürece yiyip içtiklerimi not tutacağım ve elimden geldiğince sizi fikir sahibi yapmaya çalışacağım.

İlk gün otele yerleştikten sonra açlık epey bastırdı. Dışarı çıktım amacım bir büfe, bir market vs bulmaktı. Önce bir büfe benzeri ama sadece gazete ve su satan bir yerden su aldım. Lan su istedim herif bana asidi kaçmış maden suyu gibi bir su verdi. Yani açınca tısladı falan. Meğer bu sofra suyu ile kaynak suyu ayırımı burada çok ciddi imiş. Her neyse, önce birkaç restoran yazan yerin fiyat tabelalarına baktım. Bunların kalın olacakları belliydi. En azından ilk günden gerek yok dedim. Sonra yemişken iyi bir yerde yerim diyerek buraları pas geçtim. Bir de sıkıntım: Pancet. Yani domuz. Bizdeki ekmek arası döner olayı gibi burada da salam veriyorlar. Adamın birine yaklaştım “Is it pork or kind of it?” dedim. Bana supreno, probobilo gibi bir şeyler söyledi. Sonra “Pancet” dedim. Aahh, si si dedi. Ben de hadi si ordan dedim 🙂 Demedim lan şaka yaptım, ayıp olur.

Bana bunu kim söylemişti bilmiyorum ama birisi bir zamanlar “McDonald’s, Burger King falan olmasa inan Asya’da, Avrupa’da aç kalırsın” demişti. Hakikaten doğruymuş. Sonuç olarak bu hayvandan iğreniyorum.

Her neyse, gittim Mc Donald’s’tan Big King Menü yedim. Fiyatı 6.90 Euro. Yalnız burada bu herifler her şeye para alıyor. Ketçap ve mayonez her biri 0,20 Euro. Tadı da bildiğin Mc Donald’s.

İlk yemeğimi böylece yedikten sonra Luisa’nın gün içerisinde bana o inanılmaz İtalyan aksanlı İngilizcesi ile söylediği saat olan 20.00’de aşağı indim. Dediğim gibi aksandan dolayı sadece saat 20.00 ve lobiyi anlayabildim. Ne olacak acaba, diye aşağı indiğimde katılımcıların bazıları da gelmişti. Hemen mutfağa geçtik ve akşam yemeği faslı başladı. Hâlbuki daha birkaç saat önce hamburger yemiştim ben. Neyse.

Önce pasta diyerekten önümüze bir tür domates soslu makarnayı getirdiler. Masada rendelenmiş peynir duruyordu tıpkı tuz gibiydi. Makarnayı önce bu peyniri dökmeden yedim, tadı güzeldi. Ama peyniri dökünce tadı acayip bozuldu. Doğru dürüst yiyemedim. Makarna faslı bitince bu sefer deniz ürünleri faslı başladı.

Marul ile Arapların “Reyhaaan” dedikleri bir şeyi salata yapıp getirdiler. Ben bir şey diyemeden hemen bir tanesi zeytinyağı ile sirkeyi döktü üzerine. Tadına baktım, fena değildi. Daha sonra sofraya kalamar, bir tür balık (sapsarı), ıstakoz, karides’ten oluşan kocaman bir tabak geldi önümüze. Bunların hiçbirini ne yalan söyleyeyim yememiştim daha önce. Her birinden önce limonsuz, sonra da limonlayarak tattım. Kalamar limonsuz güzeldi. Limonla daha da güzel oldu. O sapsarı balık limonsuz iğrenç tattı. Tadını şöyle tarif edebilirim, nalburdan şu küçük çivilerden, yeni olanlarından, bir avuç alıp ağzınıza atın. Alacağınız metalik tat muhtemelen bu balığınki ile aynı olacaktır. Limon dökünce de aynı tadın limonlusunu alacaksınız. Daha sonra karidesi tattım. Tadı ilk başta kötü gelmedi.  Sonradan bunu da sevemedim. Iskatozdan da bir parça aldım. Bu da sarmadı. Bunun tadı güzeldi gerçi ama yemesi zahmetliydi.

Yanımda Filistinli bir profesör vardı. Adam o az önce bahsettiğim koca tabağın neredeyse tamamını yedi. Bu arada şu ana kadar gördüğüm katılımcıların tamamı Müslüman ülkelerden geliyor. Acayip seçiciler. Sürekli “halal, halal?” diye soruyorlar.

İkinci günün sabahında “kahvaltı” dedikleri olay için aşağı indim otelin salonuna. Yiyim böyle kahvaltıyı sevgili okur. Etimek’i, bildiğimiz Etimek’i alıyorlar, üzerine tereyağı ile reçel sürüp yiyorlar. Aha kahvaltı. Dolayısı ile yalan oldu bu da.

Öğle yemeğinden önce kahve arasında o ana kadar İtalya’da yediğim en lezzetli şeyleri yedim. Bizdeki eklerin karşılığı olan bu küçük pastacıkların üzerine bir şekilde mandalina, limon ve ananas monte etmişler. Çok başarılı idi. Bu arada bu konuyu birkaç sene önce Yusuf Hoca ile konuşmuştuk. Burada adam gibi içme suyu yok lan. Yani suları gazları. Gazsız olanların da tadı bir yumuşak içilemiyor. Bizde sular “natural spring water”, oysa bunlarda “natural mineral water”. Bizdeki sulara sadece fiziksel arıtma yaptığımızı, kimyasal bir şey eklemediğimizi anlattım.

pazartesi öğle yemeği

Öğle yemeğini iple çekiyordum. Önüme şöyle güzel bir İtalyan yemeği koyarlar diye umut ediyordum. Ama yine olmadı. Yani bu İtalyanlar’ın muhtemelen pizza hariç tüm yemekleri kolaylıkla hazırlanabilen, makarnadır, salatadır, balıktır hep o tip şeyler. Neyse, buradaki Coca Cola’lar bizdeki Pepsi’nin tadı ile aynı. Şekerli. Öğlen yemeğinin ana yemeği peynirle pişmiş olan pirinçti. Pirinçler sararmıştı. Patates de vardı ve ikisi de lezzetliydi. Dediğim gibi yine salata vardı. Çeri domates, yeşil ve siyah domates ve küçük turplar vardı sofrada. Çok fazla domates yiyorlar. Domatesleri üç tür: Yeşil, kırmızı ve siyah. Siyah olan bu adanın özel bir ürünüymüş. Tadı da çok iyi. Ve peynir. Bir Karslı olarak peynirsiz sofraya oturmadığımdan bu adamların da peynir olayını çok beğendim. En aşağı 4 çeşit peynirleri var.  Rengi en sarı olan en yağlı ve lezzetli olandı. Bizdeki kaşara benzeyen de çok iyi. Bir de normal beyaz peynir var. Bu öğle yemeğine bir noktadan sonra sadece peynir ile devam ettim.

Pazartesi akşamı yine makarna vardı. Makarnanın içine peynir doldurmuşlar. Hiç sevmedim. İnan hele domates sosuyla falan hiç sevemedim. Salata yedim bol bol.

2. gün öğle yemeği

salı öğle yemeği

Salı günü yediğim öğle yemeği çok başarılıydı. Gerçekten çok iyiydi. Bizdeki midyeyi kabuklarıyla birlikte mercimeğin içinde pişirmişler. Tadı süper. Ama elbette kabukları yemekten ayırmanız lazım. Yumurta, bezelye ve peynir ile baklava şeklinde ama daha ince olarak hazırlanan kek kıvamında atıştırmalıklar vardı. Bunlar mükemmeldi işte. Harikaydılar. Yine bol salata, domates aldık. Çok iyi bir öğle yemeğiydi gerçekten İtalya’ya geldiğimden beri yediğim komple olarak en güzel yemekti bu.

Salı günü akşamında ise bu sefer sebzeli makarna vardı. Heriflerin makarnaya olan bağımlığına deli oluyorum lan. Yedim bunu da. Ama hakkını vereyim çok iyiydi. Galiba bu da şu ana kadar yediğim en güzel makarna oldu. Herkes de aynı şeyi söyledi. Sonra da tavuk budu geldi. Annemin birazcık yaktığı tavuklar gibi tadıyordu. Ama lezzetliydi.

3. gün öğle yemeği

çarşamba öğle yemeği

Çarşamba günü öğle yemeğinde nihayet pizza yedim. Peynirli, domatesli ve İtalyanca adını bilmediğim bir şeyli bu pizza müthiş lezzetliydi. Çok iyiydi, harikaydı. Alper olsa bahse varım en az 10 çeyrek yerdi. Pizzanın yanında bu sefer bir değişiklik (!) yapıp makarna, peynir, salata ve domates vardı. Adamlar peynire bal döküp yiyorlar çok garip. Bir tür garip sebzeli, patatesli ve peynirli olmak üzere üç tür börek vardı. Patatesli hariç hiçbiri beş para etmezdi. Allahtan pizzadan üç dilim aldım da aç kalmadım. Adamlara yazık diyorum cidden. Bildiğin abur cuburla, ıvır zıvırla besleniyorlar. Dört gündür buradayım, bir yudum çorba içemedim lan. Şöyle süper bir kavurma olsa, şehriyeli pilav olsa, ah ulan ah…

Yazının devamı için tıklayınız.

Proofhead İtalya’da! – 1. Gün

İtalya yolculuğumun ilk kısmı Türkiye’den evimden ayrılıp Roma’ya kadar geçen kısımdan oluşuyor.

Geçtiğimiz cuma günü saat sabah 11.00’de İsmail Ayaz ile yola çıktım. Sözde VIP koltuk olduğu için 38 liralık evlat acısı bir bilet parası ödedim. Yolda can sıkıntısı ve tam beş buçuk saat süren yolculuktan dolayı 4 film izledim. Kimisinin ortasında kapandı, kimisini dönüşümlü izledim falan. Ama Oxford Murders ve Indiana Jones ve Kristal Kafatası Krallığı filmi çok iyiydi.

Otobüste başıma bir de ilginç bir olay geldi. İzmit’ten otobüse orta yaşlı bir adam bindi. Adam bana o kadar tanıdık geldi ki ama bir türlü çıkaramadım kim olduğunu. Sonradan aklıma biri geldi ama emin olamadım. Otobüsten inince dayanamadım sordum ve haklı çıktım. Adam yani Ertunç dayı, aslında annemin öz dayısı çıktı 🙂

Esenler’de bir süre bekledim ve halamın eşi Nurettin Amcam beni almaya geldi. Halamlara geçtik. Burada o gece ve cumartesi gecesi kalıp dinledim. Pazar sabahı saat 06.30’da evden çıktık. Saat 07.00 gibi havaalanına geldik. Burada havaalanında çalışan bir akrabamız ile içeri girdim. Ne yapacağımı bilmiyordum açıkçası. Önce sorup soruşturup THY’de check-in denen işlemi yaptım. Burada valizimi verdim ve Cagliari’ye bağlantılı uçuşum işlendi valizin üzerine. Adam bana artık valizle uğraşmama gerek kalmadığını söyledi.

Bu işlemde internet biletimi yazdırdım. Daha sonra yurtdışına çıkarken ödenen 15 liralık harç parasını ödedim. Daha sonra artık kapılara giden gidişe yaklaşırken birden müthiş bir şey fark ettim! Biletin üzerinde kalkış saati olarak 07.20 yazıyordu ama saat 07.40 civarındaydı. O an başımdan aşağıya kaynar sular döküldü uçağı kaçırdım diye. Sonra orada gişedeki memura sorunca “Hayır, o saat gittiğiniz yerin saatine göre, bu uçak 08.20’de kalkacak” dedi. Lan nasıl rahatladım anlatamam. Neyse epey bir yürüyüp çıkış yapacağım kapının önüne gelince acayip bir kuyruk gördüm. Neyse üstümüzü başımızı çıkardık, aradılar falan. Daha sonra dış kapıya geldim. Tam bileti verdim dışarı çıkacakken bizi uçağa götürecek olan otobüs dolduğu için ikinci otobüsü beklemem gerektiğini söyledi görevli. Neyse bir süre sonra otobüs geldi bindim ve uçağın yanına gittik. Uçağa bindim. Bir de baktım ki tüm uçak Japon! Lan nasıl iş anlamadım. Koltuğum koridor tarafındaydı.

En nihayetinde uçak süper bir kalkış yaparak havalandı sevgili okur. Yolculuğum çok sessiz geçti. Kimse ile konuşmadım. Hostesle biraz konuştuk sadece. Bu arada buradan tüm THY aşçılarına özellikle de arkadaşım Sevinç’e bir selam yollayayım, uçakta kahvaltı olarak verdikleri menü süper sevgili okur. Lan habire yedim içtim. Bir mantarlı yumurta vardı öff süperdi 🙂

Uçak artık Roma’ya geldiğinde kemerimizi falan bağladık inişe başladık. İndik indik indik en son yere konduk. Sonra en az (bak yemin ediyorum en az) 10 dakika pilot uçağı yerde sürdü. Gittik gittik gittik ve nihayet durduk bir yerde.

Hemen atladım doğru pasaport geçişine gittim. Adam yeşil pasaportumu aldı, suratıma baktı. Mührü bastı geçti. Daha sonra sıra biletimi almaya gelmişti. Alitalia isimli hava yolu şirketinin yeşil amblemini nerede görsem gittim yardım istedim lan. Ama kimse doğru dürüst İngilizce bilmiyor. En son bir kız buldum hem çok güzel hem de çok iyi İngilizce konuşuyor. Onun yardımıyla gittim Terminal 1’i ve gişeyi buldum, yazdırdım bileti. Burada bana sordu memur “cam mı koridor mu abi” diye. Dedim “Cam ver güzelim.

O güzel kız da sağolsun cam kenarı verdi. Daha sonra hızla kontrolden geçip uçağın kalkacağı kapıya gidip yine 2 saat bekledim. Bu esnada tanıdık gelen tek şey bir büfede çalan Sad But True oldu. İki saat sonra kapıyı açtılar ve yavaş yavaş almaya başladılar bizi. Lan şansıma yine tam bana geldi kadın “prego, mrego, osso, üsso” bişeyler dedi. Ben de “English please” dedim. O da “Please wait” dedi. Yani yine beklemeye başladım. Bir 10 dakika kadar bekledim ve otobüs yine geldi. Bu anda bendeki “küçük kızların bana kitlenerek bakması” özelliğimin uluslar arası olduğunu gördüm. Üzüldüm kendime.

Bu arada Roma’da cep telefonumu açınca Turkcell’den mesaj geldi. Ücretsiz arayın açalım yurtdışı aramalara diye. Aradım ben de. Açtırdım. Tarife çok basit. Eğer Türkiye’yi ararsan dakikası 1 lira. Seni Türkiye’den ararsalar arayana dakikası 1 lira yazıyor, sana da arama başına 1 lira yazıyor. Ama olsun, annemi aradım. Dayım da beni aradı. Görüştüm süper oldu.

İtalya’da Roma’dan kalkıp Cagliari’ye gelen uçakta yerim arkalardaydı sevgili okur. Cam kenarı olması süper oldu. Tam kalkış anında video çektim. Süper fotoğraflar çektim.

Bu uçakta inerken basınç kötü etkiledi ve sol kulağım ağrıdı. Halen ufak ufak ağrıyor. Bu arada iki uçak yolculuğum boyunca da aralıksız Sabhankra dinledim.

Uçak nihayet Cagliari’ye indi. Ama uçağın kapısını açmadılar. Bir süre bekledik. Önce İtalyanca sonra da İngilizce olduğunu iddia ettikleri bir dilde bir şeyler dediler. Lan İngilizceyi çok hızlı ve çok bozuk konuşuyorlar, bir halt anlamadım. Tam o anda arkamdan “hay ulan lan hadi be” diye bir ses duyunca hemen döndüm. Baktım adama, Abi Türk müsün, diye sordum. Evet kardeşim, dedi. Sonra uçağın kapısı açılana kadar konuştuk. Bunlar iki arkadaş, başka bir için gelmişler. Neyse vedalaştık. Havaalanına girdim. Baktım valizler geliyor. Bekledim, bekledim benim ki gelmedi. Sonradan dank etti, o iki Türk’ten biri dedi, senin uçuşun uluslar arası olduğu için git o bölümden bak diye. Neyse o bölüme gittim. Oradaki yine İngilizce bilmeyen adam İstanbul dedim. Haa, Stanbule, Stanbule dedi ve bir düğmeye bastı. Benim valiz çıktı geldi önüme.

Hemen aldım valizi, doğru dışarı çıktım. Orada elinde “Forgea International” yazan bir adam, Mr. Cario, beni bekliyordu. Kısaca selamlaştık. Hemen arabaya gittik. Bindim arabaya. Hareket ettik. Yolda çok az konuştuk. Otelin önüne geldik, hemen ayrıldı.

Otel burası

Otele girdim, resepsiyona yaklaştım. Dedim ben misafiriyim Forgea’nın. Orada duran sarışın mükemmel hatun, güldü falan sonra çıkardı 210 numaralı odayı verdi.

Odaya çıktım, oda sade ama güzel döşenmiş. Tek kişi kalacağım odada çift kişilik bir yatak, kitaplık, çalışma masası, uydu alıcı, dolap, bol bol çekmece falan var. Fena değil yani.

Oda da biraz durduktan sonra Luisa ki kendisi bu sistemin organizatörüdür, o aradı aşağı lobiden. İndim aşağı. Tuncay Hoca’mın hediyesini ilettim. Aldı, açtı baktı. İtalyanca bir şeyler konuştular resepsiyondaki hatunla. Beğendi galiba. Sonra facebook’a girip Alperler’le konuştum. Özledim hepsini.

Daha sonra dışarı çıktım. Cagliari’yi hızlıca üstünkörü olarak dolaştım ve buranın Akif Hoca’nın ben giderken tarif ettiği yer olmadığını gördüm. Her şey çok pahalıydı lan.

Yani şaraplar falan pahalı, market göremedim hiç. Pizzacıları gözüm kesmedi ilk etapta ben de kalktım Mc Donald’s’a gideyim dedim bari ilk günlük. Lan McKing menü aldım 7 Euro!

Bu arada burada çok fazla zenci var. Yani her yerde var. Garip.

Bu faslı da halledip az önce otele döndüm. Oturup bu yazıyı yazdım. Şu an lobideyim. Mümkün olduğunca her günü bu şekilde anlatacağım. Çektiğim fotoları da yazıya eklemek sıkıntı olabileceğinden şimdilik facebook hesabıma yükleyeceğim. Eve dönünce sadece video ve fotoğraftan oluşan bir post daha hazırlayacağım.

Hepinizi seviyorum. Bu arada poofhead.net yazınca İtalya’da açılıyor lan 🙂