Tag Archives: massimo

Proofhead İtalya’da! – 5. ve 6. Gün

Sabah 8’de uyanıp bir süre tuvalette kaldım. Sonra aşağı indim. Dün Mısırlı oğlan benden Türk Lirası istemişti. Onu verdim. Canım birşey istemedi. Dolayısı ile kahvaltıyı çok az yaptım. Alper süper bir haber verdi. Ona sevindim. Ezgi‘yle konuştuk sağolsun. Merve aradı onunla konuştuk. Öner Abim de aramıştı dün. Gördüğün gibi eş dost arıyor sevgili okur.

Bugünkü derslerde yine tanıdık bir yüz, Elena Garbarino‘yu gördüm. Hiç değişmemiş. Yunanlı Profesör Geoge Anastasakis de gelmişti. Selamlaştık her ikisiyle de.

Bevilacqua‘nın sunumu çok iyiydi. Aynı benim gibi ders anlatıyor. Bu arada kendisinin 4 tane patenti varmış. Çok kıskandım adamı. Helezyonik bir su kaydırağından içerisinde ince ve kalın parçacıklar olan suyu akıtınca suyun savurma etkisiyle bunlar ayrılıyor. Suyun da bir özümleme kapasitesi var, diyor Bevilacqua. Dolayısı ile amacı ne olursa olsun devirdaim sularının muhakkak senede en az bir kere tamamen değiştirilmesi gerektiğini söyledi.

Öğleden sonra gelen adam tam bir felaketti. İngilizcesi çok kötü. Yani adam İngilizce biliyor ama İngilizce’yi İtalyanca konuşuyordu. Ancak adam sonradan bir açıldı, bir süper anlatmaya başladı adama hayran kaldım. Epey anladım anlattıklarını, çevre mühendisliği konularıydı zaten.

Bir türlü anlamayamıyorum ama. Almanlar Alman’a, İngilizler İngiliz’e benziyor da bu İtalyanlar neden Türklere benziyor? Adamın adı Aldo mesela, ama adamda gayet bildiğin Ekrem tipi var. Kadının adı Irene ama Türkiye’de görsen kesin Begüm der sarılırsın.

Mısırlı kızın hayatını mahvettim. Onu Paris Hilton‘un varlığından haberdar ettim. Bilmiyormuş bu ismi hiç. Yazık oldu kıza.

Ders bitince yine otele döndük. Yemekten önce şehri biraz daha dolaştık, sahilde filan oturduk. Otele dönüp yemeği yedikten sonra da dışarı çıktım. Koleksiyona bir şeyler aldım. Dar sokaklarda dolaştım. Bir saat kadar gezip otele döndüm ve odama çıktım. Valizimi düzenledim falan. Sonra acayip uykum geldi. Uyudum.

Ertesi sabah erkenden uyandım. Mısırlı kız ve oğlan sahilde yürüyelim demişlerdi. Ben de kalktım lobiye indim. Ama uyumuş puştlar, dolayısı ile lobide bağlı ve adı Şampiyon (kampioonee) olan itle oynadım biraz. Oynadım dediysem elimi sürmedim, gözlerimle kontrol ettim. Yerden birkaç santim yükseldi ve gözlerinden ışıklar saçmaya başladı. Sonra öldü.

Yarın dönüyorum. Roma‘da yaklaşık 5.5 saatim olacak. (Bu şekilde yazmışım not defterine ama yalan oldu o hayal) Mısırlılar Vatikan‘a gitmeyi teklif ettiler. Ben de kabul ettim. Az kalsın unutuyordum. Dün Faslı dostum Raşit bana kadehten acayip sesler çıkarmayı öğretti. Türkiye’de bunu bir tek Mıstığa, Merve’ye ve Alper’e öğreteceğim.

Neden bilmiyorum ama bu cuma günü acayip canım sıkkın lan burada. Hem ağız tadı ile sövemiyorum da burada. Yani elbette sürekli sövüp durmadım ama bazen sinirlendiğim anlar oldu yolda falan. Faslı profesör Türkçe küfürleri anlıyor. Başka şeyleri değil ama küfürleri. Adam gülüyor, seni anladım Mesut, diyor. Anlaşılan ya hiç sövmemek lazım ya da yaratıcı olmak.

Cuma günü normalde akşam yine 5’e kadardı ders. Ancak artık biz isyan ettik. Yav izin verin bari bir yarım gün gezebilelim, dedik. Tamam, dediler. Test yaptılar. Testten sonra da sertifikalarımızı dağıttılar. Herkesle vedalaştık. Dostum Massimo‘ya da veda ettim. Sonra hemen otele döndük.

Forgea‘nın sekreteri Tamara ile anlaştık ben, Bosnalı kız ve Mısırlı kız. Dördümüz birlikte Cagliari’nin iç kısımlarına doğru hareket ettik. Geçen sefer gece gittiğimiz o müthiş kaleyi bu sefer gündüz gözüyle gördük. Kalenin içindeki sokaklarda dolaştık. Atmosfer inanılmazdı sevgili okur.

Kalenin eski bina yapılarını üniversiteler kullanıyor derslik olaraktan. Ayrıca burada Cagliari Katedrali yer alıyor. Hayatımda gördüğüm en mükemmel, en olağanüstü kilise idi bu. Şansımıza noel ayini provasına denk geldik. Kilisedeki orgu bir görsen sevgili okur, ah bir görebilsen. Mermerden işlenmiş Hz. Meryem, Hz. İsa ve bilimum papaların heykelleri, azizlerinin resimleri hem mozaik hem de yağlı boya olarak her biri çok güzeldi. Kiliseye girdiğinizde her iki yanınızda mozaleler var. Burada anlayabildiğim kadarı ile katedrali inşa edenlerin mezarları varmış. Katedral 1200 yılında yapılmış. Üç çok keskin ve yüksek çan sesi, sonra daha uzun ve daha az sesli çan sesleri katedralin çağrı şekli. Bu arada Hz. Meryem’e de Madonna diyormuş İtalyanlar. Bunu yeni öğrendim.

Sardunya Bölgesi Bayrağı

Katedralden sonra yine kalenin içindeki dar sokaklarda dolaştık. Nihayet şehre indik. Orada aşağıya limana kadar uzanan bir caddede sağlı sollu uzanan onlarca mağazanın ve sokak satıcılarının olduğu bir yere geldik. Kendime bir Sardenia Region bayrağı aldım. Üzerinde başında bir bez bağlı 4 zenci resmi var. Uzun yıllar önce Afrika’dan buraya başlarında bu şekilde bez bağlı olan adamlar gemilerle istilaya gelmişler. Bu bezlere “mori” diyorlar. Bayrak da onu simgeliyor. Resmi binalarda üç tane bayrak asılı. Bir tanesi Avrupa Birliği bayrağı, bir tanesi İtalya bayrağı ve bir tanesi de Sardunya Bölgesi bayrağı.

Yanımızda bulunan İtalyan Tamara ile epey sohbet ettik. Spagetti Western‘lerden bahsettik. Filmlerin İtalyanca adlarını ezberlediğimden çok iyi anlaştık. İlk önce ne dediğimi anlamadı, ancak sonradan açıldı o da. Benim ilgime çok mutlu olduğunu söyledi. Daha sonra gidip bir İtalyan Café’sinde kapuçino içtik. Hayatımda içtiğim en güzel kapuçino da bu işte. Türkiye’dekilerle arasında çok fark var. Hem lezzet hem de üslup olarak yani.

Kahveden sonra yine otele döndük. Kısa süre sonra yemeğe indik. İlk gün gelen menünün aynısı vardı.

Yemekten sonra zaten saat 23.00’e yaklaşmıştı. Gece yarısına kadar lobide oturup çektiğimiz fotoğrafları paylaştık. Birbirimize adres, telefon vs bilgilerimizi verdik. Herkesle vedalaşıp odama çıktım nihayet. Acayip yorulmuştum ve yarın sabah 10’da ayrılacaktım. Duş alıp uyudum.

 

Proofhead İtalya’da! – 4. Gün

Cagliari Limanı

Bu sabah 7.30’da lobiden aradılar yine. Mısırlı kız aradı, kahvaltıdan sonra kısa bir sahil turu yapacaklarmış, olur dedim ben de. Hazırlanıp aşağı indim. Kahvaltıyı yaptım. Sonra hemen çıktık. Limana doğru gittik. Biraz dolaşıp fotoğraf çektim. Sonra döndük hemen otele. Yine saat 9.00’da eğitimin verildiği yere geldik. Çok güzel bir konuşmacı vardı, ilgiyle izledim yani dinledim. Bu kadının da aksanını yedim lan: “yuman elta (human health), regulaşon (regulation), aktoli (actually), verşon (version)”

Burada şehir içinde en çok yolcunun olduğu hatlarda çalışan otobüsler elektrikle çalışıyor. Dolayısı ile yoğun otobüs trafiğine rağmen sıfır emisyon var. Otobüsler tıpkı tramvay gibi elektriği tepelerinden kablolarla alıyorlar. Biraz daha uzak yerlere çalışan otobüsler az sayıda olduğundan bunlar normal dizelle çalışıyorlar. Ayrıca smart car dedikleri küçücük ve sadece iki kişinin binebileceği araçları kullanan çok fazla kişi var. Bunlar lüksten vazgeçemeyip, çevresel etkinin boyutlarını azaltmayı tercih edenler işte. Trafikte öncelik yayalara ait, ışık sizin için yanmasa bile tüm arabalar durup geçmenizi bekliyor. Bu adada gördüğüm İtalyan gençlerinin tamamına yakını aşırı yakışıklı, aşırı güzel. Bağırıyor, kahkaha atıyor ve yaşlı İtalyanları rahatsız ediyorlar. Zaten fazla da genç yok. Çoğunluk orta yaş üzerinde.

Bana inanmayacaksınız ama burada da ortamın bilgisayarcı çocuğu ben oldum. Şöyle ki bir modeli oluşturmak için bir program kurmak gerekiyordu. İtalyanlar beceremedi. Ben kurdum lan! Vallaha billaha ben kurdum! Dediler ki “you know Italian”, ben de dedim ki “no, I know computer language”. Senin anlayacağın artist bile oldum burada.

Fas’ın İngilizce karşılığı Morocco, Fasça’daki yani Arapça’daki karşılığı ise Magrip. Türkçe’de de kullandığımız Magrip ve Maşruk’un hikayesini dinledim. Magrip, Kuzey Afrika’yı temsil ediyormuş, Maşruk ise Orta Doğu’yu. Güneş Maşruk’ta doğup Magrip’te batarmış, bu iki sevgili asla kavuşamazmış. Tamam, virgülden sonrasını şu anda ben uydurdum.

Dersten sonra önce alışverişe gittik. Hep Çin malı lan! Birkaç güzel İtalyan malı hediyelik aldım. Sonra kurstaki bazı İtalyanlarla buluştuk. Benim arkadaşım olan Massimo gelmemişti. Büyük bir grup olduğumuzdan zor oldu eğlenmek. Sonra zaten bir plan yapıp dağıldık. Daha sonra buluşmaya karar verdik. Otele döndüm ben de. Bir dakikalığına elektrik kesildi otelde ve internet gitti. Elektrik geldi ama internet bir daha da gelmedi. Resepsiyondaki hatuna sordum, yarın gelir dedi. Ben de çıktım yattım.

Proofhead İtalya’da! – 3. Gün

Sardinya Bölgesi'nin bayrağı

Birkaç günlük de olsa insan özlüyor lan sevdiklerini. Buraya diğer ülkelerden gelenlere bakıyorum, inceliyorum. Benim de içinde olduğum bir grup sürekli konuşma, paylaşma ve ülkesini anlatma halinde. Ama birkaç kişi de var ki bunlar hep sessiz. Fotoğraf çekmiyorlar ve samimi olmuyorlar. Ama ben bugün hepsinin maskesini indirip özlerine indim sevgili okur. Ermenistanlı ile bile arkadaş oldum, samimi oldum. Bugün Bosnalı kızın biraz Rusça bildiğini öğrendim. Ermenistanlı da biliyordu. Lan böylece ortada başkalarıyla ortak bir konuşamayan bir ben kaldım. Bildiğin başımda anten, popomda kuyruk uzaylı oldum burada. İyi ki İngilizce var. Ermeni ile konuşmayı dedim bugün. Sonra birden kaptırdık. Türkçe’deki ve Ermenice’deki benzer kelimeleri bulmaya çalıştık. Epey samimi olduk adamla. Oranın Enerji Bakanlığı’nda bir tür müdürmüş.

İtalyanlar çok konuşuyorlar. Tekerleme gibi geliyor söyledikleri. Otelde bir İtalyan teyze var. Tek kelime anlaşamıyoruz ama beni her gördüğünde gülüyor, gözlerini kırpıştırıyor. Faslılar da çok şakacı, sürekli kralları ile ilgili fıkralar anlatıyorlar.

Lavabolarda tıpa var. Halen önce lavaboyu suyla doldurup sonra elini yüzünü yıkayanlar varmış. Klozetlerde musluk yok. Ama yeteri kadar tuvalet kağıdı var. İlle de su isteyenler için klozetin yanında klozete benzer bir şey var bir tür lavabo ama klozet seviyesinde. Artık gerisi hayal gücünüze kalmış. Bizdeki gibi yuvarlak prizler yok. Bizdeki iki bacaklı düz fişlerin üç bacaklısını kullanıyorlar. Ortadaki topraklama için.

Ekspresso adındaki zehiri ve meyve suyu içerek geçiyor kahve araları. Bosnalı kızla muhabbet ediyoruz. Faslı profesörle ve İtalyan Massimo ile konuşuyorum. Dediğim gibi kahve çok acı, dolayısı ile adamı zıplatıyor, uyandırıyor. Zaten küçücük bir bardağa yarısına kadar dolduruyorlar. Bu eğitim merkezinin bahçesi cidden güzel sevgili okur. Şimdi bu bahçe bizim orada olsa mesela Volkan şu bankta oturur sigara içemez, Sercan şu kaydırağa benzeyen şeyden kaymaya çalışır, Merve oradaki çiçeklerin yanında seksek oynar, Alper’le Turgut da şu ağaca çıkmaya çalışırdı. Ben de merdivenin başında mangal yapardım.

Bugün Turgay’la Yağızkaan’ın İzmir’deki konserden fotolarını gördüm. Önder, Hail Ceylan ve Ufuk’u da katarak ve unuttuklarıma da, hepsine selam yolluyorum Cagliari’den. Özellikle Togay’ın Sabhankra tişörtü giydiği fotoğraf çok duygulandırdı.

Araplar bana sık sık Gümüş dizisini soruyorlar. Kıvanç Tatlıtuğ demeye çalışıyorlar. Aksi gibi ben de bu dizi hakkında tek kelime bilmiyorum. Araplar, Türk dizilerini kendilerine daha yakın buluyorlarmış.

Bu arada bugün Antonio Zukka’nın sunumu vardı. Süper geçti. Meğer bizim Zukka, Sardunya’da kendi alanında iyi bilinen biriymiş. Adam sınıfa gelince sınıftaki İtalyanlar bir heyecanlandılar falan. Zukka, diğerleri gibi oturmayı bırakıp ayağa kalktı ve sınıfı dolaştı. Dolayısı ile herkesi ayık tuttu.

Kahve arasında benden kahve falı bakmamı istediler. Ben de bu Türk kahvesi değil, olmaz dedim. Laf aramızda Türk kahvesi olsaydı da bakamazdım zaten.

Dersler bitince yine otele döndük. Hemen hazırlanıp dışarı çıktık. Tunuslu kadın, Mısırlı ve Bosnalı kızlar, ben, Ermenistanlı amca ve Faslı profesörden oluşan bir ekiple önce otobüse binebilmek için bilet aldık. Burada biletler saatlik. Biz iki saatlik bilet için 2 Euro ödedik. Ama gideceğimiz yer 15 dakika uzaklıktaydı. Neyse, yolda epey sıkıntı oldu. Sakat bir yere geldik. Köprü yakınlarında bir yerlerdi ve hayat kadınları bekleşiyordu. Araplar hemen çekindiler falan 🙂 Neyse en nihayetinde gitmeye çalıştığımız süpermarkete gittik.

Sistem, tarz aynı bizim Eskişehir’deki Neo Alışveriş Merkezi. İçeride Carrefour değil ama bir İtalyan süpermarketi var. Dışarıda da mağazalar yer alıyor.

Akif Hoca’ya 2 şişe şarap bir şişe kampari aldım. Bizim çocuklara romlu çikolata aldım. Gene bir tür İtalyan çikolatası aldım. Akif Hoca’nın paradan biraz arttı. Geri vermeyeceğim 🙂 Ona sevindim dönerken de 🙂

Neyse döndük, yine akşam yemeğini yedik ve doğruca odama çıktım bu yazıyı yazabilmek için. İtalyan yemekleri hakkında yazdığım yazının ilk kısmını yarın yayınlıyorum.

Hepinizi seviyorum.

Ciao.

Proofhead İtalya’da! – 2. Gün

Geçen seneki filmin aynısı oynuyor sevgili okur.

Sabah 7’de lobiden biri arayıp İtalyanca bir şeyler söyledi. Bir şey anlamayıp kapattım. Saat 7.30’da kalkıp aşağı inmek için hazırlandım. Saat 8.00 gibi aşağı indim. Hemen kahvaltıya geçtim. Dün tanıştığım Araplar çoktan yapmıştı kahvaltılarını. Ben de hemen kahvaltı dedikleri şeyi yedim. Sonra lobiye geçip internete girdim. Bugünkü tüm katılımcıları gördüm sevgili okur. Ermenistanlı bir amca ve Bosnalı bir kız haricinde herkes Arapça konuşuyor. Kendi aralarında anlaşabiliyorlar, sonra da benim anlamam için İngilizceye çeviriyor biri. Ben Fas’tan gelenlerle kanka oldum. Mısırlılarla aram iyi, Bosnalı hatunla konuşuyoruz sürekli. İyi yani iletişimim herkesle. Filistinli bir de profesör var. Çok yemek yiyor ve çok komik biri.

Saat 9.30’da Mercedes Vito marka iki araç ile bizi iki grup olarak kursun yapılacağı yere götürdüler. Yolculuk 15 dakika sürdü. Burası bizdeki Halk Eğitim Merkezi türü bir yer. Koridorları tamamen cam, böylelikle dışarıdaki güzel bahçeyi görebiliyorsunuz.

Geçen sene bizi okulda yapılan workshop’tan tanıdık yüzler gördüm. Alper hemen hatırlacaktır Bevelaqua, Zukko ve o karizmatik sesli adamı. Tarzları hep aynı sevgili okur: İnişsiz çıkışsız dümdüz ninni gibi bir ses tonu ve İtalyan aksanlı bir İngilizce. (Örnek sözcükler: in respekto, importante, stoppa, depositov, pozişon, opiynon, posible, espiloreyşın, diskripşone, formeşion, posibo, olzo.) Work-shop’un programını da verdiler. Bu programa göre her gün sabah 9.00 akşam 17.00 buradayız. Hep beraber konuşup bir öğleden sonra bize ekstra zaman vermelerini istemeye karar verdik. Kursu alan 30 kişi var. Bunların 11 tanesi yurtdışından kalanlar İtalyan. Yeri gelmişken yazayım; bir kişi Ermenistan’dan, bir kişi Filistin’den, bir kişi Bosna Hersek’ten, iki kişi Mısır’dan, bir kişi Nijerya’dan, iki kişi Tunus’tan, iki kişi Fas’tan gelmiş. Burada yaşça en küçük benim. Diğerleri hep amca, abi, teyze ve abla. Bu arada Faslılar bizim Akif Hoca’yı sordular. Unutamamışlar.

Burada hep yağdığı söylenen yağmurla bugün tanıştık. Öğle arasında çılgınlar gibi yağmur yağdı. Muhtemelen bu adadaki en iyi İngilizce konuşan adamla tanıştım bugün kursta. Adam da beni İtalyan sandı. İtalyanca bir şey sordu. Öyle başladık konuşmaya. Lan bildiğin samimi olduk, mis gibi sohbet ettik. Adı da Massimo. Bir bu adam ve lobideki hatunun söyledikleri kusursuz geliyor. Gerisi hep İtalyan aksanı. Massimo ile ülkesindeki durumu konuştuk. Çevre cezaları durumu Türkiye ile aynı. Bunların yaklaşımı da “iyi bir adam”, “çocukları var okuyor yazıktır”, “şimdi buraya ceza yazsak insanlar işsiz kalacak” şeklindeymiş. Bu sebepten dolayı olması gereken sistemin cezaların düşük ama kati suretle yazıldığı şeklinde olması gerektiğini söyledi. Bu arada bizim okula helal olsun. Bizim bölüme helal olsun. Valla çok iyi öğrenmişiz BREF, BAT, EIA gibi terimleri. İtalyanların bir kısmı ile Araplar konuya çok uzak. Adam bir ders çevresel etki değerlendirmesini anlattı.

Mısırlılar demiştim. Bir tanesiyle konuştuk epey. Adam Arapça gibi konuşuyor. Mesela “thirty”i garibim “terrdie” diye telaffuz ediyor. Dolayıs ile adama hep evet hayır soruları sordum. Bu arada Mısırlılar Fatih Sultan Mehmet’e “Muhammad Fetih” diyorlar. Filistinli bana Tayyip Erdoğan’ın ülkelerinde çok sevildiğini söylediler. “He is kind of a model” dedi. Ben de “what kind of model?” dedim.

Bu arada Ermenistanlı kimse ile konuşmuyor. Öğlen yemeği civarında hemen herkesle samimi oldum sayılır bu herif hariç. Ve şunu da fark ettim ki burada bir günlük kirli sakal çok moda.

Öğle yemeğini detaylı anlatmıyorum zira başlı başına İtalyan yemekleri ile ilgili bir yazı yazacağım.

Bevilaqua, bu kursun final sınavını İtalyan stili değil, uluslar arası stilde yapacağını söyleyince İtalyan öğrenciler çok üzüldü. İtalyan stilinde tek tip soru kağıdı oluyormuş ve kopya çekmek serbestmiş. Ama uluslar arası stilde kopya yasak ve birkaç tip soru grubu varmış. Bizdeki sistem yani.

Akşam saat 18.00 gibi dersler bitti ve bizi yine otele getirdiler. Dünden farklı olarak bu sefer organize olup yemeğe kadar olan vaktimizi gezerek geçirdik. Çok fazla yere gittik lan. Çok fotoğraf çektim. Video çektim deli gibi. Tüm pazar yerlerini gözümde işaretledim.

Bu adada çok fazla zenci var. Hepsi Afrikalı ve hiçbiri sağlam ayakkabı gibi durmuyor. Her yerde bu adamlar. Dönercideler (evet Hindistanlılar döner satıyor), pizzacıdalar, tezgahtarlar, her yerdeler.

Arkadamki kalenin giriş yapısı

Burada bir de çok iyi korunmuş bir kale yapısı var. Zenginler bunun içindeki sokaklarda yaşıyorlar. Eski bir kilisede bir de ayin gördük. Ayin mi desem, dans mı desem artık bilemedim. Epey gezdik içinde. İtalyan gençleri aynı bizim gençler. Aşırı yakışıklı ve aşırı güzel hepsi. Cep telefonundan şarkı dinliyorlar.

Otele geri dönüp akşam yemeğini yedik. Ve sonra lobide sağolsunlar beni seven eş dostla görüştüm facebook’tan. Şimdi odamdayım ve yatacağım. İkinci günüm de böylece bitti.

DÜZELTME: Dünkü yazımda unuttuğum birkaç kısım var. İlki Atatürk havaalanında son noktada iken annemle ve Merve ile görüştüm ve Sercan da aradı onunla da görüştüm. İtalya’dayken de herkesi aradım ama önce kimseye ulaşamadım. Sonra yine Merve’yi aradım ve ulaştım. Daha sonra annemleri arayabildim.

NOT: Burada internet çok yavaş olduğundan işlerimi hızlıca yapmak zorundayım. Dolayısı ile çok fotoğraf ekleyemiyorum yazılarıma. Türkiye’ye gelince hepsini yeniden düzenleyip çektiğim tüm videoları da yayınlayacağım.