Tag Archives: Mehmet

Konya’da Karamanlıca Dili Keşfi

sille03Önceki hafta, Konya‘ya yaptığım ziyaretle ilgili yazdığım yazı çok ilgi gördü. Okuyan herkese teşekkürler. O yazının içerisinde Konya’da Sille Mahallesi’nde yer alan “Aya Eleni Kilisesi” hakkında da birkaç kelime yazmıştım. Bu yazıda esasen bu kilisenin kitabesinden yola çıkarak, aslında kolaylıkla okuyabileceğimiz bir dilden, Karamanlidika ya da Karamanlıca denilen artık ölü sayılabilecek bir dilden bahsedeceğim.

sille01Mehmet ve Emrecan, Sille’ye gideceğimizi söylediğinde heyecanlanmıştım. Çünkü burada yer alan antik sayılabilecek bir kilisenin varlığından haberdardım. Sille’ye ulaşıp bomboş sokaklarda dolaşmaya başladık. Bir süre sonra çocuklar bana kiliseyi gösterdiğinde şaka yapıyorlar sandım. Çünkü yapılışı bu kadar eski olan bir kilisenin halen ibadet edilebilecek kadar sağlam olması ilginçti. Sonradan anladım ki yapıldığı iddia edilen 327 yılından bugüne kadar pek çok tadilat görmüş. Yapılış tarihinden ve kilisenin tadilat geçmişinden bahsedebilmemizi sağlayan ve aslında bu yazının da konusu olan şey ise 1833 tarihli kitabesi.

1833 tarihi bile epey eski bir tarih. Bugün Sivrihisar‘da bulunan Ermeni Kilisesi‘nin 1881 yılında yapıldığını biliyoruz. Yıllarca süren mezbelelik halinden şu son beş on yıldır kurtulmuş (çok da iyi yapılamayan bir restorasyon sayesinde) durumda. Oysa bu kilisenin, Bizans’ın Hristiyanlıkla neredeyse tanıştığı yaşta olduğu iddia ediliyor. O dönem Bizans’ın efsane imparatoru Konstantin‘in annesi Helena, Hacı olmaya karar veriyor. Bunun için de Kudüs’e giderken Konya’ya uğruyor. Kalıntılarını bugün bile kilisenin sağında solunda gördüğümüz ve ilk Hıristiyanlık çağlarına ait antik oyma mabetleri görüyor. Bir iddiaya göre orada kaldığı süre içerisinde kiliseyi yaptırıyor, bir iddiaya göre ise hac yoluna devam edip dönene kadar bitirmelerini emrediyor. Konya’da İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün sitesinde bile bu bilgi yer alırken Prof. Dr. Semavi EYİCE‘nin 1975 yılı Ocak ayında yayımladığı “Anadolu’da Karamanlıca Kitabeler” isimli makalesinde ise şöyle bir iddia yer alıyor:

sille05

Dolayısıyla kilisenin aslında benim de ilk anda anlam veremediğim şekliyle, o kadar da eski olmadığı kanaatine varmış durumdayım.

İşte bu kilisenin kapısının üzerinde bir kitabe yer alıyor. Şöyle dikkatlice bakınca, yazan sözcükleri okuyabildiğinizi, Türkçe kelimelere benzetebildiğinizi fark ediyorsunuz. O kadar şanslıydım ki Konya’ya gitmeden kısa süre önce ekşi şeylerde okuduğum ve ilgimi çektiği için alfabesini döküp çalıştığım Karamanlidika dilinin halen en büyük örneklerinden bir tanesi sayılan bir kitabe, üstelik ülkede bu dilde yazılmış on altı adet kitabeden birisine rastlamıştım (Semavi Hoca’nın çalışmasında 9 tanesi yer alıyor).

Karamanlidika ya da Karamanca, bu bölgelerde (Nevşehir, Niğde, Konya) yaşayan Hristiyan Türklere ait bir dil. Bu kişiler, yüzlerce yıldır yaşadıkları topraklarda konuştukları Türkçe’yi, Yunan harfleriyle yazmayı tercih etmişler. Çevrilen kitabelerde ve bu dilde yazılan kitaplarda sözcükler Türkçe. Sadece benim tespit ettiğim kadarıyla kişilerin isimleriyle ay isimleri Yunanca.

sille06

ekşi şeyler’de bulduğum örnek bir Karamanlıca yazı

Dilin özünün Türkçe olması, ancak yazılan harflerin Yunan alfabesi olması nedeniyle bazıları Karamanlıca’yı ayrı bir dil olarak kabul etmiyorlar. Bu durumun “Türkçe’yi Kiril alfabesiyle yazmaktan ne farkı var?” diyorlar. МЕСУТ ПРООФХЕАД ЧИФТЧИ gibi.

Bu kısımda yine Prof. Dr. EYİCE’nin çalışmasından yararlanarak kitabede ne yazdığını açıklayalım.

sille02sille04

sille07

327 tarikinte pou serrif ekklisemizi
Aya Eleni Mihail arhangelos ismine kourtou temeli
Hale ekklesiamızın outzntzou tamiri
Sefketlou Soultan Mahmout efentimiz ihsan eileti emri
Epitropos zarraf Ha Elia oltou tekmil nazırı
Mihael arhangelosun sefaati-ilan Haktaale
Imtat eten (n) ere ve zehmet çekennere vere eciri
Sine . 1833 : Feb 12
a ô

Şu haliyle okunduğunda bile az çok anlayabiliyoruz anlatılmak isteneni, ancak yine de günümüz Türkçesiyle ifade etmek gerekirse:

327 tarihinde bu şerif kilisemizi
Aya Eleni Mikhaik Arkhangelos ismine kurdu temeli
Halen kilisemizin üçüncü tamiri
Şevketlu Sultan Mahmud efendimiz ihsan eyledi emri
Epitropos sarraf Hacı Elia oldu tekmil nazırı
Mikhail Arkhangelos’un şefaatiylen Hak ta’ala
İmdat edenlere ve zahmet çekenlere vere ecri
Sille Sene 1833, şubat (Fevruarios) 12
a ô (en son satırdaki bu harfler grek alfabesinin ilk ve son harfleri olup her şeyin başı ve sonu anlamında Hristiyalarda kabul edilen bir işarettir)

Bu yazıları okumak benim için birazcık da bu yazıyı yazmak için yaptığım araştırmalar sayesinde giderek daha kolay oldu. Bir de Grek alfabesindeki çoğu harfin Kiril alfabesiyle aynı olduğunu fark ettim. Dolayısıyla alfabenin de şöyle bir listesini yapmak gerekirse:

sille08sille09

Ülkemizde böyle bir dil, böyle hazine var. Kim bilir belki uzak bir köyde, kahvehane bahçesinde bulunan bir dikili taş görürsünüz bir gün. Belki de üzerinde yazanlar size tanıdık gelir. Hatta okumak için heyecanla arabadan inersiniz telefonu yere düşürüp camını kırmak pahasına. Yüzlerce yıl önceden size gelen birkaç kelimeyi, bir mesajı okuyup anlamanın verdiği o hazla gözünüz görmez olur hiç bir şeyi…

 

Proofhead Konya’da!

Geçtiğimiz hafta hayatımda ilk defa Konya’daydım sevgili okur. Atıksu arıtma tesisleriyle ilgili bir eğitime katılmak üzere pazartesi günü yüksek hızlı trenle Konya’ya gittim. Eskişehir’den Konya’ya her gün üç sefer düzenliyor TCDD. Ancak yer bulmak neredeyse imkânsız. Eğer Eskişehir-Konya şeklinde değil de İstanbul-Konya şeklinde aratırsanız yer bulabiliyorsunuz. Yani TCDD, Eskişehir’e çifte standart uygulayıp kota vermiyor. Bu da böyle biline.

Yarım saatlik bir gecikmeyle İstanbul-Konya treni geldi. Aynı trene Kocaeli’den iki arkadaşımız ve Bilecik’ten de Murat Abi’yle Olgun binmişlerdi. Böylece toplamda beş kişilik küçük bir kafile olarak yaklaşık iki saat süren bir yolculuktan sonra Konya Gar’ında indik. Hiç vakit kaybetmeden etkinliğin yapılacağı Bayır Diamond Hotel’e geçtik.

konya12Öğleden önce etkinliğin açılış konuşmaları yapılmıştı ve öğleden sonra ise ilk oturumu başlıyordu. Eşyalarımı odaya atıp hemen salona indim. Üç grup halinde katıldığımız etkinlik boyunca ağırlıklı olarak çevre mühendisliğinin konusu olan atıksu arıtımına ilişkin fiziksel, kimyasal ve biyolojik süreçleri ayrıntılı bir şekilde tartıştık. Eğitim boyunca Murat Abi’yle aynı sınıftaydık ve ayna yana oturduk.

Oda arkadaşımla daha önce Antalya’da tanışmıştık. Sağ olsun hiçbir sorun yaşamadık. Ancak beş gün boyunca otel odasının geçmek bilmeyen küf kokusuna maruz kaldık. Gün içerisinde Kütahya’dan Ferit ve Gürcan’la buluştuk, muhabbet ettik. Akşam yemeğini ise Murat Abi’yle yedikten sonra otelin civarında ufak bir tur attık. Ölesiye yorulmuştum ve hemen uyudum.

konya20

Ben – Emre Can – Mehmet

Ertesi sabah erkenden derse gittik. Akşama da kadar da otelde geçti. Akşam ise Gelibolu’dan asker arkadaşlarım Mehmet ve Emre Can geldiler otelin kapısına dayandılar 🙂 O saate kadar yemek yemediğim için bunlara hemen bildikleri en iyi etli ekmek yapan yere çekmelerini söyledim. Havzan denilen yere gittik. Burada Emre Can, Konya’nın sıralı güzellikleri etli ekmek, Mevlâna, bıçak arası ve Konya böreğini söyledi. Bunların içinden bir tek Konya böreği denilen peynirli pideyi yememiştim. Aman yarabbim o nasıl lezzetli bir pideydi öyle anlatamam. Fırıncı getirip koca küreği masaya yanaştırınca insanın gözleri yuvalarından fırlıyor.

Yemek faslı epey keyifli geçti. En son 2014 yılı temmuz ayında gördüğüm bu iki kardeşimle hasret giderdik. Asker arkadaşı olunca konu da hep askerlik oldu. Belki herkes kendisi için aynısı söyler ama bizim bölük gerçekten bir acayipti. Çok sıra dışı, akıl almaz adamlar vardı. O günleri konuşmaya başlayınca aklıma askerliğin geceleri geldi. Bizden sonra olan olayları ağzı açık dinledim. Umur’la birlikte ruhumuz bile duymadan, bölükte olan bitenleri konuştuk hep. Gülmekten karnımız ağrıdı.

konya13Yemekten sonra Sille denilen yere geçtik. Burası -iddia edildiği üzere- Türkiye’nin en eski kilisesi olan Aya Eleni Kilisesi’nin de bulunduğu bir mahalle. Neredeyse 6000 yıllık yerleşik bir tarihi var. Burada 327 yılında yaptırılan kilise, tarih boyunca pek çok onarım gördüğü için bugün halen ayakta kalabilmiş. Bu kiliseyle ve kilisenin Karamanlıca dilinde yazılmış kitabesiyle ilgili apayrı, çok ilginç bir yazı yazacağım. O yüzden detaya girmiyorum. Kiliseden sonra Sille’yi tepeden gören Chic isminde bir mekâna gittik oturduk ve aramızda apayrı bir muhabbet başladı. Bizim çocukların bu sıralar peşinde oldukları bazı çalışmalar varmış. Öyle ilginç şeyler anlattılar ki büyük ihtimalle bunları derleyip bir öykü içerisinde bloğa yazacağım. Son günlerde yaptığım en ilginç ve en keyifli muhabbetlerden birisiydi.

Bu arada söylemeyi unuttum, Konya’ya geldiğimiz günün akşamından gideceğimiz güne kadar sis hiç eksik olmadı. Sisle beraber üzerimize çöken ve genzimizi yakan bir kömür kokusu vardı hep. Atmosfer bilimciler bu duruma “smog” diyorlar. İşte Sille’ye gittiğimiz gece vaktinde de sis nedeniyle bir noktadan sonra arabanın içinden bir metre önümüzü göremez olmuştuk. Dakikalar boyunca yola böyle devam ettikten sonra nihayet şehir merkezine gelince hava açıldı. Saat gece yarısını geçe ismini hatırlayamadığım ama Konya’da meşhur olan bir künefeciye gittik. Ben hayatımda böyle bir künefe sunumu görmedim. Eğer bir daha gidersem Konya’ya, bu mekâna yine gideceğim.

Gecenin köründe otele dönüp hemen uyudum. Çarşamba sabahı derse girdikten sonra Ferit ve Gürcan’la birlikte nihayet iki gündür gitme planları yaptığımız Mevlâna Müzesi’ne doğru yola çıktık. Otele çok yakındı ve dolmuşla 10 dakikada vardık.

konya17

Mevlâna Müzesi ve buradaki dergâh, muhtemelen ülkedeki en kutsal yerlerden birisi. Yani yıllardır o şekilde duyduk gidenlerden. Ancak ben buraya ilk defa gelmeme rağmen, orta ölçekli bir Anadolu Müzesi oluşumundan başka bir şey göremedim. Mevlana’ya ait olduğu söylenen birkaç parça eşya dışında buraya atfedilen maneviyata ve “Ne Olursan Ol, Yine Gel” mottosuna uygun pek bir düzenleme göremedim. Yıllar önce Alper’le birlikte Afyon’da ziyaret ettiğimiz Mevlevihane de bile daha çok heyecanlandığımızı hatırlıyorum.

konya16

konya14Mevlana’nın bahçesinde bulunan müzeden hiçbir şey almayın. Çünkü 100 metre dışarıda bulunan hediyelik eşya satıcılarında aynı ürünler neredeyse üçte bir fiyatına var. Biz de buralardaki dükkanlardan ufak tefek şeyler aldıktan sonra Ferit’in çok methettiği bir dükkâna gittik. “Hurmacı” ismindeki bu dükkân, hayatımda görüp duymadığım kadar çok çeşitte hurma satıyordu. İlginiz varsa, tadını seviyorsanız muhakkak buraya uğrayın. Yaklaşık olarak yumruğumun içini dolduracak kadar büyük bir hurma vardı mesela. Tekini 5 TL’ye satıyorlardı.

Buradan yola devam edip Rampalı Çarşı denilen ve Konya sahaflarının yoğun olarak bulunduğu bir işhanına ulaştık. Hızlıca turladık ancak dikkatimizi çeken bir kitap olmadığından çıktık ve otele döndük. Öğle yemeğinden sonra bizi bir teknik geziye

konya18

Barbaros Abi

götürdüler. Burada biraz fazla vakit geçirip rüzgârı da yiyince adam akıllı sersemledim ve akşamı zor ettim. Akşam yemeği için Konya Büyükşehir Belediyesi’ne ait bir restorana, geleneksel Konya yemekleri yemek üzere gittik. Farklı gruplarda olduğumuz için o güne kadar pek denk gelemediğimiz Barbaros Abi, eşi, Gürcan ve Ferit’le birlikte aynı masaya oturduk. Konya’nın meşhur yemekleri birbiri ardına gelmeye başladı. Mesela biz bamya çorbasını yıllarca Sivrihisar’da içtik. Meğer Konyalıların da meşhur yemeğiymiş. Çorba ve ana yemeği bir kenara bırakıyorum ve burada “etli yaprak sarması” için bir parantez açıyorum. Hayatımda yediğim en lezzetli yaprak sarmasını yedim, çok net. Bu mekâna sırf yaprak sarması yemek için gelinir sevgili okur. Yediğimiz tüm yemekler gerçekten ve şaşırtıcı şekilde güzeldi, ancak şu yaprak sarması ah…

konya19

Perşembe günü akşamüzeri bir plan yaptık. Eğitim biter bitmez Gürcan ve Ferit’le hemen, önceki gün gittiğimiz merkeze gidecektik. Ancak tam o saatte Ferit, sırra kadem basınca plan yattı. Bir süre otelde amaçsızca bekledik. O gece tüm ekibi Mevlana Müzesi yakınlarındaki bir merkeze, sema gösterisi için götürdüler. Hayatımda ilk defa gerçek bir sema gösterisi izleyecektim. Gösterinin yapılacağı yere gittik. Yerlerimize oturduk. Sonra sırasıyla müzisyenler, semazenler ve dedeler çıktılar. Müzik yavaştan başlayıp semazenler dönmeye başlayınca eş zamanlı olarak bir ekranda söyledikleri ilahiler hem Türkçe, hem Arapça hem de İngilizce olarak verilmeye başlandı. Bir noktadan sonra aslında bu ritüelin ciddi anlamda bir kendinden geçme hali olduğunu anladım. Bu hal her birimizi ciddi anlamda etkiledi. Gece bittiğinde epey yorulmuştuk. Gürcan odasına çıktı. Biz de Ferit’le bir yarım saat kadar otelin yakınındaki Kulesite AVM’ye gittik. Burada yüz metreden daha uzun bir kulenin ucunda, tıpkı bir zamanlar Ankara’da bulunan Atakule’ye benzer bir restoran ve seyir terası vardı. Yazının ortalarında bir yerlerde beş gün boyunca aralıksız sis vardı yazmıştım. Haklıydım. Haklı olduğumu da en tepeye seyir terasına çıkınca anladım. Konya yoktu. Sadece sonsuz bir sis vardı çünkü. O moral bozukluğuyla aşağı indik. Otele döndük ve uyuduk.

konya15

Ertesi sabah eğitim yine hız kesmeden başladı ve inan saat 15’e kadar aralıksız sürdü. Son kısımda küçük bir sertifika töreni vardı. Törenden sonra Ferit’le karnımızı doyurduk. Sonra da birlikte gara geçtik. Ferit’in treni benden önce olduğu için önce onu yolcu ettim. Sonra da yine aynı trenle döneceğim Olgun ve Murat Abi’yi beklemeye başladım.

sultaniGünler önce Kocaeli’den Eskişehir’e dönerken, bir tren garında başladığım kitabım “Sultanı Öldürmek” elimdeydi. Ahmet Ümit’in en meşhur polisiye romanlarından bir tanesiydi bu. Saat geldi ve tren gelmedi. Gecikti. Aşağı yukarı yarım saatlik bir gecikmeyle yola çıktık. Ve bir tren yolculuğunda okumaya başladığım kitabı yine bir tren yolculuğunda bitirdim.

Eskişehir’e dönünce yolda Ayşe’ye uğrayıp günlerdir beklediğimiz müjdeyi aldım.

Konya’ya yaptığım beş günlük ziyaret böylece bitmiş oldu. Misafirperverlikleri için kıymetli kardeşlerim Mehmet ve Emre Can’a, eğitim boyunca yan yana olduğumuz kıymetli dostum Ferit’e, tanışıp hemen samimi olduğumuz Gürcan’a, Murat Abi’ye, Olgun’a ve pek tabii ki büyüğümüz abimiz Barbaros Abi’ye selamlar, sevgiler ve teşekkürler. Konya güzel şehir.

Tesadüfler: Ufuk Bulut’la Tanışma, İmzalı EP, Asia Minor Fan

Geride bıraktığımız ay içerisinde hayli ilginç tesadüfler yaşadım sevgili okur. Yıllık iznimi evde geçirmemin en büyük faydası, arşivlerimi düzenleme imkanı oldu. Varlığını unuttuğum pek çok belgeyi de bu sayede gün yüzüne çıkarabildim.

Ufuk Bulut’la Tanışma

Ufuk Bulut, şu an için Eskişehir’deki en aktif prova ve en profesyonel kayıt stüdyosunu işleten, sevdiğimiz, saydığımız bir arkadaşımız, abimiz. Sağ olsun Eskişehir’de çalışmaya başladığından beri irili ufaklı pek çok iyiliği geçti bize. Çok şey öğrendik. Efendi‘nin albüm kayıtlarında en büyük emeği o verdi. Pek çok parçaya değerli katkıları oldu. Bir dönem Yağızhan da yanında çalıştı. Özellikle kayıt işleriyle ilgili epey bir fikir edindik.

Ufuk Abi’yle tanışmamız aslında, çok daha öncesine dayanıyormuş. Ben bunu birkaç gün önce fark ettim. Yıllar önce, 2010 yılında ben daha üçüncü sınıftayken öğrencilik hayatımın en güzel okul gezisine gitmiştik. Ankara’da ODTÜ‘de Çevre Sorunlarına Öğrenci Yaklaşımı Sempozyumu (ÇSÖY) adıyla geleneksel olarak düzenlenen bir sempozyuma katılmıştık. 23 Nisan 2010 günü, sempozyumun ilk günü oturumları bittikten sonra akşam Ankara’da, gezmeye çıktık. Sağ olsun o dönem Ankara’da organizasyonu yapan arkadaşlar bize eşlik etmişti. Mekanın birinde canlı müzik yapıldığını görünce o mekana gitmiştik. Burada, şimdilerde Çevre Mühendisleri Odası Başkanı olan Baran Bozoğlu‘yla tanışmış epey de bir sohbet etmiştik.

ufukabiler

O akşam sahnede iki müzisyen akustik bir performans sergiliyordu. Tek gitar ve perküsyon setiyle harikalar yaratıyorlardı. Bir süre sonra ilgim iyice onlara kaydı ve ben sahnenin ön kısmına gittim. Tam da o anda Turn The Page çalmaya başladılar. Kapattım gözlerimi ve söylemeye başladım. Bir süre sonra omzumda bir el hissettim. Bir baktım Baran Abi. O da gelmiş kaptırmış kendisini. İyi ki akıl edip grubun bir fotoğrafını çekmişim. Tahmin edebileceğiniz üzere o iki müzisyen, yıllar sonra Eskişehir’de tekrar tanışacağım Ufuk ve Gökhan Bulut kardeşlerdi. Ben bu durumu, arşivleri düzenlerken şans eseri fotoğrafı görünce fark ettim. İnanılmaz bir andı. Hediye etmek için fotoğrafı bastırdım ve geçen uğradığımda bıraktım dükkana. Her ikisine de buradan selam olsun. uzun yıllar arkadaş kalabilmek dileğiyle 🙂

Sahafta Satılan İmzalı Sabhankra EP’si

Bir gruba eğer kendi isminle albüm imzalatıyorsan, o materyal artık çok daha kıymetli, çok daha paha biçilmez olur. En azından benim için öyle. Satmak şöyle dursun, kutusundan çıkarmaya bile kıyamadığım bir sürü ismime imzalı albümüm var.

sabhankraimzali

Sabhankra‘nın en iyi şarkılarından ikisini barındıran Our Kingdom Shall Rise EP’sini Eskişehir’de bir sahafta bulduk Mehmet‘le. Mehmet, albümün kutusunu açtığında iç yüzeydeki kartonetin, grubun tüm üyeleri tarafından ŞAFAK ismindeki bir müziksever adına imzalandığını gördü. İnanamadım. Hemen aldım. Hiç bırakır mıyım kurda kuşa? Yahu neden? Neden ismine imzalattığın bir albümü satarsın? Hem de üç kuruşa, bir sahafta…

Asia Minor’ın Kolaj Çalışması

Savaş Sungur sayesinde keşfedip dinlemeye başladığım ve hatta Between Flesh And Divine albümünün yeni basım plağını aldığım Asia Minor son bir iki yıldır toparlanıp üzerindeki ölü toprağını atıyor sevgili okur.

Grubun Facebook sayfası şu sıralar çok hareketli. En son 1981 yılında çıkardıkları albümden sonra geçen günlerde üçüncü albümlerinin müjdesini verdiler. Grubun davulcusu da değişiyormuş. Tüm bu gelişmeleri takip ederken Savaş Sungur, grup tarafından yayımlanan bir kolaj çalışmasını gönderdi. Bakınca ne göreyim? BEN!

asiaminorkolaj

Şu yazımda kullandığım ve grubun plağını tutarken çekilen fotoğrafım ile gatefold plağın iç kısmını gösteren fotoğrafımı yaptıkları güzel kolajın içerisine dahil etmişler. Çok mutlu oldum. Üstelik fotoğrafların altında yer alan blogun adresini de silmemişler. Böyle de krallar. Bunu görünce tabi ki daha bir sahiplendim grubu. Yeni albümlerini hevesle beklemeye başladım. Nightwind gibi bir şarkı daha yaparlar mı bilemiyorum ama aradan geçen neredeyse kırk seneden sonra boş cd çıkartsalar alacak durumdayım. Haydi bakalım.

Antalya – Bilecik – Özgür’ün Düğünü

Geçen hafta, belki de çok uzun süredir peş peşe gelen bir yoğunluğun ardından, küçük bir mola verebilmek için elime geçen en iyi fırsattı sevgili okur. Hizmet içi eğitimlerin değişmez adresinde, Antalya‘daydım. Hafta bitene kadar da orada kaldım.

Atıksu arıtma tesislerinin nihai çıkış noktaları olan, arıtılmış atıksuların deşarj noktalarına SAİS adı verilen, sürekli izleme sistemleri kurulması gerekiyor. Bununla ilgili bir mevzuat, bu süreçle ilgili bilinmesi gereken bazı teknik meseleler var. Yapılan eğitim bunlara yönelikti. 22 Nisan’ı 23 Nisan’a bağlayan gece yola çıktım. Antalya’ya gece gitmek kadar keyifli bir şey yok. Özellikle yola çıkacağım gün, akşam üzeri ayranları içmeye başlıyorum. Böylece gece yarısı bindiğim otobüste koltuğa oturunca uykuya dalabiliyorum. O gece de öyle oldu. Gece 00.30’da bindim otobüse. Sabah 07.00 civarı gözümü Antalya Otogarı‘nda açtım. Hemen karşıdaki Kamil Koç şehir içi servisine bindim. Lara‘ya giden servisin son durağı olan Güzeloba‘da inip taksiye bindim. Böylece saat 08.30 civarı kalacağımız otele geldim.

antalya0419

Bu otele yıllar önce, başka bir eğitim kapsamında da gelmiştim. Aradan geçen yıllarda otel fiziksel olarak epey yıpranmış, eskimişti. Ben sabah erken saatte otele geldiğimde, çalıştığım kurumdan henüz kimse gelmemişti. Sağ olsunlar, resepsiyondan bana odamı verdiler hemen. Eşyalarımı bırakıp kahvaltıya geçtim. Öğleden sonra da Bilecik‘ten oda arkadaşım Olgun geldi. Olgun’la beraber yıllardır hiç yapmadığım bir şey yaptım  ve denize gittim! Bizi görmeliydin 🙂 Koşarak denize girdik, sonra hiç bozuntuya vermeyip koşarak denizden çıktık. Buz gibiydi su! Dayanamadık yüzmeye. Günün geri kalan kısmı, nispeten boş olan otelin havuzunda geçti. Eğitim ertesi gün başlayacağı için asıl yoğunluk akşam saatlerinde oluyordu. İnsanlar o saatlerde geliyorlardı.

Eğitimin ilk günü sabah 08.00’de kalktık. Eğitim, sonra yemek ve sonra tekrar eğitimden oluşan bir programdan sonra ilk gün bitti. Biz de vaktimizi yine otelin imkanlarından ki bu sefer çok daha kalabalık bir şekilde, faydalanarak geçirdik. Eskişehir’den birlikte geldiğimiz Hülya Hanım‘la birlikte vakit geçirdik. Sonra Olgun bizi otelin etkinliğine çağırdı. Etkinlikten sonra da gün bitti zaten.

İkinci gün bir teknik gezi vardı. Sabahtan Hülya Hanım, öğleden sonra da Olgun ve ben katıldık bu geziye. Akşam hiçbir şey yapmadan, Galatasaray maçını izledik. Sonra da uyudum. Cuma günü eğitimin son günüydü, sınav vardı. Sınavdan sonra otogar için transferi bekledik. Transfer hareket saatine bir saat kalaydı. Başta bir tereddüt ettik acaba yetişecek miyiz diye. Ancak çok rahat bir şekilde yetiştik. Bu arada haberiniz olsun, Antalya’da otellerden kalkan transfer araçları Otogarın içine giremiyor. Yasak.

pacificrimSaat 13.00’te yine Kamil Koç’un Bursa otobüsüne bindik. Gündüz yapılan uzun yolculuklar inanılmaz sıkıcı oluyor malum. Harry Potter ve Melez Prens ile Pacific Rim isimli filmleri izledim. Bu arada, otobüsün lastiklerine bir şeyler oldu. Bir yarım saat tamiratla gitti. Bir de kırk beş dakikalık mola verdik. Yetmedi bir de Seyitgazi ilçesinin Kırka Mahallesi’nde 15 dakikalık bir ihtiyaç molası verdik. Böyle dura dura saat 20.00 civarında Eskişehir’e ulaştık. Dönüş yolunu saymazsak, otelde geçirdiğim zamana göre galiba hayatımın en keyifli Antalya iki Antalya eğitiminden birisiydi. (Diğeri çok daha unutulmazdı.)

O akşam evde, yorgunluktan bayılmış bir halde geçti. Öylece oturduk. Ertesi sabah yine erkenden, bu sefer de Bilecik’e gitmek için yola çıktım. Çünkü canımız İsmail Abimizin  biricik oğlu, Özgür kardeşimizin düğünü vardı! Ve bu, neredeyse bir buçuk yıldır görmediğim Bilecikli dostları görmek için harika bir fırsattı. Eskişehir Otogar’da, Bilecik’e ekspres olarak giden minibüsler var. Saat 09.00’da hareket edecek olan araca, Bahri ve kendim için bilet aldım. Bilecik’e birlikte gitme planını haftalar öncesinden Bahri’yle yapmıştık. Planımız tıkır tıkır işledi ve saat 10.15 civarında, Bilecik’te can dostum Şemre bizi karşıladı. Herifi aylardır görmemenin verdiği özlemle epey bir kucaklaştık. Sonra kahvaltıya gittik.

bilecik0419

Bilecik nasıl? Bilecik aynı. Ufak tefek değişen yerler var. Ama aynı. Zaten bir buçuk yılda ne kadar değişebilir? Kahvaltıdan sonra lojmana gittik. Kurumun bahçesindeydi lojmanlar. Orada Yasin, Hamdullah Abi ve Ramazan‘la karşılaştık. Yakın arkadaşların zillerine bastım. Şanssızlığıma evde yoktular. Evde olan Talat Bey‘le görüştük.

Sonra düğüne geçtik. Düğünde birkaç kişi hariç, dairedeki tüm arkadaşlar katılmışlardı. Gerçekten, herkesi bir arada iş stresinden uzakta görmenin en iyi yolu buydu sanırım: Düğünler. Bir türlü tanışma fırsatı bulamadığım İl Müdürüyle de tanıştım. Yeşim Hanım tanıştırdı bizi. Sonrasında Özgür’le ve gelin hanımla selamlaştık takı merasiminde 🙂

ozgurdugun

Şansımıza Muhsin de aynı gün Eskişehir’e dönecekmiş. Düğünde biraz daha vakit geçirdik. Çıkmadan önce Özgür ve Sinem‘in yanına gidip biraz sohbet ettim. Fotoğraf çekindik. Mehmet de oradaydı. Onunla da konuştuk. Daha sonra mutluluklar dileyip Muhsin, Bahri ve ben birlikte Eskişehir’e doğru yola çıktık. Sağ olsun Muhsin bizi çabucak getirdi. İtiraf ediyorum, Bilecik’te geçirdiğim birkaç saat yetmedi bana. Galiba ben de özlemişim şehri biraz. Aylardır bir türlü görüşemediğim Emre kardeşimle yine doyamadık sohbetlere…

Bilecik’teki dostlara buradan selamlar, değerli kardeşim Özgür’e de ömür boyu mutluluklar dilerim.

Levent Yüksel Konseri – 20 Mart IF Eskişehir

blx-get_fileMüthiş bir dolunay gecesinde, harika bir konser izledik sevgili okur. Yıllar önce verdiğim sözü nihayet tutabilmenin verdiği mutluluk, dostlarla birlikte olmanın huzuru ve siyatik ağrısının sızısıyla birlikte unutulmaz bir gece oldu gerçekten 🙂

Eskişehir‘de yeni açılan IF Performance Hall, çok kısa sürede bir biri ardında bombaları patlattı sevgili okur. Aldığımız haberlere göre, her biri tıka basa dolu bir sürü konser gerçekleştirdiler. Özellikle Mart ayına neredeyse boş gün kalmayacak şekilde doldurmuşlar ki bu konserlerin en dikkat çekici olanlarından birisiydi Levent Yüksel. Şubat ayının ilk haftalarında bileti aldım. Odaya bir köşeye koydum ve sessiz sedasız konser gününü beklemeye başladık.

Konser günü iş yerinden heyecanla çıkıp eve geldim. Ufak bir antrenmandan sonra, hemen üzerimi değiştirip fırsat olursa imzalatırım diye Levent Yüksel’in Med Cezir albümünü aldım. İmza için kalem bile aldım. Sonra da Utku ve Hazal‘la buluştum. Doğruca gidip Merve‘yi de aldık. Oradan da sözleştiğimiz mekana geçtik. Konserin kapı açılışı 21.00 idi. Bir şeyler yedikten sonra saat 20.00 civarında IF Performance Hall’e gidecektik. Bir saat önceden evet, çünkü önceki konserlerden tecrübeli olanlar kapıda inanılmaz kuyruk olduğunu, arkalarda kalanların konseri de arkalarda izlemeye çalıştığından bahsetmişti.

Yemek yiyeceğimiz mekana birkaç metre kala Hazal, Utku’ya internetten aldıkları biletin çıktısını alıp almadığını sordu. O anda başımdan aşağıya kaynar sular döküldü ve bir çığlık attım: Biletleri evde unutmuştum ! Hemen yemek yiyeceğimiz mekana girdik. Caner bizi bekliyordu içeride. Ekip yemeği sipariş ederken biz Caner’le arabaya atlayıp gerisin geri eve geldik bileti almak için. Sonra alıp hızlıca mekana geri döndük. Biz masaya oturduğumuz anda da yemekler geldi 🙂 O esnada Alper de işten dönmüştü. Koray ve Özlem de uğrayıp kalkmışlardı.

levyuk04

Neyse, yemekten sonra hep birlikte konserin yapılacağı mekana gittik. Üçüncü kattaki mekanın önündeki kuyruk katları aşıp merdivenlerden inip zemine ulaşmıştı bile. Üstelik daha saat 20.00 idi. O sırada IF’nin Instagram hesabında konserin 23.00’te başlayacağı şeklinde bir post gördük. Dedik olamaz. Neyse bekledik. Biraz önümüzde duran Burak‘la konuştuk, lafladık. Taa yukarılardan Mehmet koptu geldi yanımıza. Onunla sohbet ettik biraz da. Saat 21’de kapı açıldı. Kısım kısım içeri alındık. İçerisi küçüktü. İşin kötüsü bir de ortadan bölüp ön kısma loca ayırmışlardı. Böylece 20 kişi için 3 metrelik bir mesafe ayrılmışken, 400 kişi için de aynı 3 metrelik bir mesafe bırakılmış. Haliyle sıkışık bir halde beklemeye başladık. Saat nihayet 22.00 olduğunda, inşallah daha önce yazdıkları gibi saat 22.00’de başlar konser, son dakikada dedikleri çok mantıksız, diyerek beklemeye başladık. Öyle ya, kapıyı açıp fon müziğiyle sıkış tepiş tam iki saat bekletmek müthiş saçma ve fiyasko bir hareket olurdu değil mi? Ama oldu sevgili okur… Okumaya devam et

Black Omen – 30 Nisan Peyote Konseri

bo2Black Omen, bu blogda defalarca okuduğun, Türkiye’de tarzının en iyi gruplarında biri sevgili okur. 2004 yılında Mehmet‘in elime sıkıştırdığı demoları ile tanıyıp takip etmeye başladığım grup, bugün 3 albüm kaydetmiş ve Melodik/Senfonik Black Metal tarzının Türkiye’deki en köklü gruplarından birisi.

Sahnede izlemeyeli çok uzun zaman olmuştu Black Omen’i. 30 Nisan’daki bu konserlerini ilk duyduğumda epey heyecanlandım. Bir etkinliğe gidilebilecek en güzel zaman olan cumartesi gecesine denk gelmesi, konsere katılmayı farz kılıyordu.

bo01Etkinlik akşamında Peyote’de pek çok tanıdık sima gördüm. Eskişehir’de gerçekleşen metal organizasyonlarında gördüğümüz hemen tüm müzikseverler oradaydı. Mekanın kapısında önce Black Omen vokalisti Karahan‘la, daha sonra Serkan abi, Ali ve Tolga‘yla karşılaştık. Kapı açılışının saat 22.00’de olduğunu öğrendik. Ancak bir Peyote klasiği olduğu üzere, konserin gece yarısına doğru başlayacağı konuşuluyordu.

Konser salonuna girdiğimde sahnede yanan iki şamdan karşıladı beni. İnsanlar yavaş yavaş sahne önünde yerlerini alıyordu. Çok uzun beklememize gerek kalmadı ve Black Omen elemanları birer birer sahnedeki yerlerini aldılar. Saat gece yarısına yaklaşmışken konser başladı.

bo4

Grup üç albümde de parçalar çaldı. Konserde, daha önce bir Black Omen konserinde görmediğim üç farklı olay oldu. İlk olarak grubun davulcusu ve yakın arkadaşımız Onur, efsane parça Loki‘den önce bir davul solo gerçekleştirdi. Açıkçası bunu başka konserlerinde de yapıyor mudur bilmiyorum ama insanları şaşırtan ve insanların hızını arttıran bir atraksiyondu bu. Zaten devamında patlayan Loki ile Black Omen, ezmeye başladı. Aşağıdaki videoda o anki performanslarını izleyebilirsiniz.

Black Omen, köklü bir beste grubu olduğundan konserlerinde hiç cover çalmıyordu. İşte ilk defa bu konserde, Dissection‘dan Night’s Blood çaldılar. Bu cover’ı Gülay ve Umut‘la birlikte dinledik. Jon abimizin anısına cehenneme selam çaktık.

Grup hiç ara vermeden sahnede kaldı. “Artık bitti” dediklerinde ise seyirciden inanılmaz bir bağırış çağırış yükseldi. Bir Black Metal konserinde böylesini beklemezdiniz. Bir kısım seyirci Night’s Blood bir kısım ise Black Candle‘ı yeniden çalmalarını istiyordu. Bunun üzerinde bir kere daha Black Candle’ı çalmaya başladılar. Bu da o gecenin unutulmazlarından bir tanesiydi.

bo3

Konser bittiğinde Sertan Hoca‘yla ayak üstü lafladım ve görebildiğim diğer tüm dostlarla vedalaştım. Favori parçalarım Black Candle, Loki, When The Sun Rises ve Curtains Of Imaginary Vortex‘i canlı canlı dinlemenin huzuruyla mekandan çıktım. Gruba ve organizasyona bir kere daha teşekkür ederim. Şimdi yazı biterken sizi şöyle efsane bir girişe sahip olan Loki’yle baş başa bırakıyorum:

Fotoğrafları, grubun Facebook profilinden aldım.

Hammer Müzik Kampanyasından Aldıklarım

albumsBu albümleri alalı birkaç hafta oluyor sevgili okur. Ancak buraya yazmaya fırsatım olmamıştı. Ülke gündemindeki karışıklıktan açıkçası yazmak da çok içimden gelmedi. Olsun, bu yazı geç olsun ama yol gösterici olsun.

Geçen haftalarda Hammer Müzik harika bir kampanya yaptı. Firmanın bastığı tüm eski metal albümleri 5 liradan satışa sunuldu. Facebook’ta görür görmez hemen ulaştım Enes Abi‘ye. Listelediği albümlerden beş tanesini ayırttım. Kadıköy’deki kardeşim Keyb ile irtibat kurdum ve yaklaşık bir saat sonra Keyb, adını gönderdiğim tüm albümleri benim için almıştı bile.

Ertesi gün de kargoya verdi kardeşim sağolsun. Yurtiçi Kargo‘nun fahiş kargo ücretini saymazsak sorunsuz sıkıntısız bir alışveriş tamamlanmış oldu. Şimdi gelelim bu güzel albümlerin neler olduklarına:

Cem Köksal – “…Just Set Me Free!!” : Virtüöz Cem Köksal‘ın 2004 yılında çıkan ilk albümü. Bu albümü ilk kez Earthquake Part 1 isimli parça ile tanımıştım lisedeyken. Hatta Köksal’ın bu parçayı çalarken çekilmiş bir de videosu dolaşıyordu ortalıkta. Daha sonra Winding Road ve  Kalbim Bomboş‘u (özellikle bu ikincisini) keşfettim. Albümün en müthiş özelliği vokallerde Murat İlkan‘ın olması. Açık konuşmak gerekirse bu albümden sonra Cem Köksal’ı pek takip etmedim. Tarz olarak Hard Rock, Heavy Metal etkileşimli diyebilirim. Ama albümün içerisinde baya baya klasik müzik eserleri de yer alıyor. Hatta Mozart’a ithaf edilen bir parça (For Amadeus) bile var. Arşivde muhakkak bulunması gereken bir albüm. CD formatında bonus olarak Kalbim Bomboş ve Winding Road parçalarının videoları yer alıyor. Bir de imzalı Cem Köksal penası hediyeli.

Let It Flow – The Momentary Touches To The Depths: İzmirli metal gruplarının en iyilerindendir bana göre Let It Flow. Grupla ilk tanışmam tam  da albüme adını veren bu parçayı keşfetmemle oldu. Blue Jean dergisinin verdiği CD’yi Mehmet‘ten ödünç alıp bilgisayarıma mp3 olarak çevirip kaydetmiştim. Burada bu şarkıyı döndürüp döndürüp dinliyordum. Yıllar sonra evime internet geldiğinde bir gün aklıma geldi, lan bunun albümü var mıdır nedir ne değildir, diye. Albümü de bulup indirmiştim. Nihayet orijinal albümü de alabildim. Zaten buraya kadar bahsettiğim iki albüm de lisedeyken tanıştığım albümler olduğundan ne zaman dinlesem, yazsam o günlere dönüyorum. Albüm 2006’da çıktı. Tarz olarak Katatonia‘yı anımsatıyor ama progresiflik de var.

Witchtrap – Witching Black: Yıllar önce Serkan evini taşırken bazı değerli eşyalarını bana vermişti bir süre muhafaza etmem için. O eşyaların arasında vardı bu albüm. Albümün kapağını ve digipack baskısını çok beğenmiştim. Serkan’dan bana hediye etmesini istediğimde istersen her şeyi al ama bu albümü veremem. Çünkü bir daha bulamam demişti. Haklıydı. Çok uzun süre internette araştırdım. İkinci ellerine baktım. Yoktu. Ta ki Hammer Müzik deposundan çıkartıp kampanyaya yapana kadar. Aldım hemen bir tane. Albüme adını veren parça Witching Black, bugüne kadar kaydedilmiş en iyi 10 Türk metal parçası arasında gösteriliyordu. Kaynağını bulamadım yarım saattir. O listeyi bir bulsam ekleyeceğim bu yazının yanına. Albüm, Türkiye’nin ilk black metal gruplarından birinin yayımladığı yasal ilk black metal albümüdür(1997’de). Pure black tarzındadır.

Catharsis – DEA: Hiç dinlemediğim bir grubun hiç bilmediğim bir albümü bu. Grup Rus asıllı bir grupmuş. Albümü önce Rusya’da çıkarmışlar. Ancak international baskısını Hammer Müzik yapmış. Albüm çok tipik bir power metal albümü. Klavye melodilerine bayıldım özellikle. My Love, The Phiery parçası geldi mesela şu an aklıma. Parça başlarındaki akustik introlar nefis. Muhtemelen bu albümle ilgili ilerleyen dönemlerde başka keşiflerim de olacak.

Radical Noise – Plan-B: Bu topraklarda kaydedilen en iyi hardcore albümlerinden birisidir. Plan-B’yi belki albüm olarak baştan sonra dinlememiş olabilirsiniz. Ancak “Bazen”i büyük olasılıkla dinlemişsinizdir. Albümle ilk olarak nasıl tanıştım hatırlamıyorum bile. Ama daha önce ikinci el CDsini almıştım. CD çalışmamıştı. Yaşadığım hayal kırıklığını düşünün. Neyse ki artık elimde hem kaseti hem de CD’si mevcut. Hardcore dinlemeseniz bile muhakkak arşivinizde olması gereken bir albüm bu. Albümün çıktığı yıl 2000. Tam 15 sene olmuş. 15 sene önce ben 12 yaşındaydım. Bırakın bu albümü, Dünya’dan bile haberim yoktu 🙂 İnternet yoktu, dinleyiciye bu kadar çabuk ulaşma imkanı yoktu grupların. Yani yapılan işler tamemen gönül vermişlikle yapılıyordu. Albümde boş parça yok diyebilirim.

Hammer Müzik’e muhteşem kampanyası için teşekkür ederim bir kere daha. Böylesine harika albümlere komik rakamlara ulaşmamızı sağladığı için.

Bir Pazar Günü Neşesi!

Geri dönecek olmanın verdiği can sıkıntısıyla uyandın değil mi? Ben de öyle uyandım. Unuttum mu sandın? Hayır, hep aklımdasın. Pazar günü sendromu, off Bilecik. Bugün de yapılacak çok iş var. Geride bıraktığım hafta da epey işler yapmıştım.

Bu sabah erkenden uyandım ve uzun süredir izlemeye vakit bulamadığım Supernatural bölümlerini izledim. Güldürdü yine sonofabitch’ler 😉 Geride bıraktığım hafta içerisinde iki güzel film izledim: The Dyatlov Pass Incident ve Predestination. Özellikle Volkan ve Alper‘in şiddetle tavsiye ettiği Predestination, şu son dönemde izleyebileceğim en iyi filmmiş meğer! Kurgunun karmaşıklığı, filmin sonunda tüm bu karmaşıklığın tek dokunuşla, tek bir kare ile çözülmesi ve bizim ekran başındaki “ööeeff” nidalarımız… Inception‘dan sonra beni besleyebilecek yeni bir kaynağım daha oldu sevgili okur. Predestination, muhakkak izlenmesi gereken bir film.

02

piyangoBu haftasonu annemlere gidecektim ama onlar bir sürpriz yapıp bana geldiler sağolsunlar. Böylece Jules Verne arşivimi bloga taşıma işi biraz daha gecikmiş oldu eve gidemediğim için. Ancak her işte bir “kelebek etkisi” vardır. Bu işin etkisi de külliyata kattığım 5 yeni kitap oldu sevgili okur. Geçen hafta yazdığım şu yazıda bahsettiğim kitaplara ek olarak, tamamen şans eseri olarak internette 4 tanesi İnkilap Aka Yayınları’ndan Ferid Namık Hansoy çevirisi olmak üzere toplam 5 tane Jules Verne kitabı daha buldum ve sipariş ettim, hem de komik bir fiyata. Uskurlu Ada, Robensenler 03Okulu, Fransa Yolu, Mathias Sandorf ve Bir Piyango Bileti isimli Verne romanlarından Uskulu Ada’yı ilk defa gördüm yalan yok. Uskur, gemi pervanesi demek. Pervaneli Ada, diye çevrilmiş bir roman da yayımlanmadı. Bu sebepten dolayı elimdeki kitabı bitirip bu romana başlayayım diyorum. Gerçi Puslu Kıtalar Atlası’nın çizgi romanıyla epey vakit geçireceğim gibi duruyor, neyse. Bu arada blogu geçmişe doğru taradığımda elimdeki Jules Verne külliyatına ilişkin daha önceden, üç beş ay önceden, yüklediğim fotoğrafları buldum. Epey bir kitap saydım, göğsümü gere gere koleksiyonum var diyebilirim yani 🙂

04
01 Geçen hafta çok sevimli bir misafirim vardı. Kucağında The Jester Race plağı ve kulağında kulaklıkla gördüğünüz bu şekerlemenin adı İpek. Onu ipek böceği diye sevseler de, ben dayısı olarak, doğumundan beri hep Michelin lastiklerinin her bir eklemi tombik tombik, boğum boğum olan o şeker maskotuna benzetir, öyle severim. Büyüdüğünde de In Flames dinler umarım.

Büyük bir şans eseri, çocukken annemlerin sesimi kaydettiği kaseti buldum sevgili okur! Yıllar önce, uzun yıllar önce, Biz Sivrihisar’da iken böyle bir kaset olduğundan bahsederdi annem hep. Geçtiğimiz gün adeta varlığını unuttuğum bir çekmece bir sürü eski kaset buldum. İçeriklerini merak edip yanıma aldım. ki tanesinin bantları kopmuştu ve mekanizmaları ölmüştü. kasettBunları yeni kaset kutularına aktarıp bantlarını temizledim. Tahmin ettiğim üzere, şu fotoğrafta gördüğünüz beyaz kasetin içerisinden bebiş Mesut’un kahkaha sesleri çıktı. İnsanın 25 sene önceki kendi sesini duyması, garip bir his yahu.

yySabahtan beri Talat Bey‘in bilgisayarıyla uğraşıyorum. Bugüne kadar format atmak, düzeltilmek üzere arkadaşlarımın bana verdiği tüm bilgisayarlar gibi bu da problemli çıktı. Bakalım nasıl düzelecek. Format işlemi devam ederken, dışarı çıkıp birkaç sahaf gezdik Merve’yle. Güncel basım bir Türkçe Sözlük ile İletişim Yayınları‘ndan çıkmış Yeryüzünün Yüzleri isimli foto albümünü aldım. Kitapçı da bana İmge Yayınevi‘nin yayınladığı bir öykü ve eleştiri dergisinin eski bir sayısını hediye etti. Edebiyat Dergileri’nin en güzel yanı, tarihten bağımsız olmaları. Hatta belki de eskidikçe daha da değerlenmeleridir.

hemanVolkan ve Levent için ders notlarımı upload ediyorum bir yandan ama bir türlü bitmiyor. Yağızhan’ı arıyorum telefonu açmıyor. Talat Bey’in bilgisayarı ekrana görüntü vermiyor ve klavyesi çalışmıyor. Mehmet‘e iki haftadır Heman’in Türkçe dublajlı bölümlerini vereceğim ama imkanım olmuyor ne yazık ki. Neyse, Mehmet affet beni.

Bu pazarın neşesi az önce aldığım küçük Lego paketi oldu. Bir süreliğine keyfimi yerine getirecek. Hafta sonu yine bitti, üç beş saat sonra yatacağım ve yeni hafta başlayacak. Yeni haftanda kolaylıklar diliyorum sevgili okur. Kendine dikkat et olur mu? Olur.

Sabhankra – Seers Memoir (2014)

Ve aradan çok uzun zaman geçtikten sonra Sabhankra‘mız nihayet yepyeni albümü ile karşımızda sevgili okur!

Grup, 2011 yılında Swords Of The Night isimli dört parçalık EP’sini yayımladığından beri müthiş bir özlemle yeni parçaların ve yeni bir albümün haberini bekliyorduk. Aradan geçen 3 yıllık süreçte grup sadece 3 tane cover parça yayımladı. 2007 yılında kaydedilen ancak bir türlü dinleyiciyle buluşamayan albüm Revenge‘in tam da bu dönemde çıkacağına kesin gözüyle bakıyordum. Ancak olmadı. Sabhankra, çok daha iyi bir sürpriz yaparak yepyeni 10 şarkıdan oluşan müthiş bir albüm yayımladı: Seers Memoir!

Albümün yayımlanma süreci yaklaşık iki yıl sürdü. İlk parçalar yazılmaya başladığında çok kısa sampleları dinleme şansım olmuştu ve tutulmuştum adeta. Albüm kapağı da da yayımlandıktan sonra geri sayıma başlamıştım. Albüm ilk etapta yine bir EP olarak yayımlanacaktı ancak sonradan albüm olarak yayımlanmasına karar verildi ve  2014’ün son aylarında albüm nihayet yayımlandı, hem de Rus bir firma Haarbn Productions tarafından.

1546169_10152785289374871_1168176377985885292_nAlbümle ilgili değerlendirmelere geçmeden önce grubun güncel kadrosundan bahsetmekte fayda var. Grubun 2012-2013 yılları arasındaki durgunluğunun sebebi Savaş‘ın askerde oluşuydu. Nihayet bu süreç bitti ve grup hem konserlerine hem de kayıt çalışmalarına süratle devam etti. Askerlik sonrası dönemde grubun soundu giderek sertleşti hatta bazı parçalarında black metal havasına girdi. Ben bu süreçte o çok sevdiğim klavye melodilerinin azalacağını düşüyordum ancak yanıldım, yanıldığıma da çok sevindim. 2013 yılı içerisinde grup çok sevgili klavyecisi Elif ile ayrıldı ve yola dört kişiyle devam etme kararı aldı. Seers Memoir, Sabhankra’nın dört kişilik kadrosuyla kaydettiği ilk albüm oldu. Grubun bu albümü kaydeden kadrosu; Savaş (gitar-vokal), Süha (gitar), Gürkan (bass) ve Mehmet (davul) şeklinde. Ayrıca eski grup elemanlarından ve hemen hemen tüm albümlerde halen gruba destek veren Sinan da iki parçada solo gitar olarak konuk edilmiş.

On parçalık albümün açılış parçası en iyi Sabhankra introsu olan Pyron. Albüm yayımlanmadan çok önce, albümden dinlediğim ilk parça. Sert gitar riffleriyle desteklenen, mükemmel klavye melodileri. Bir Sabhankra klasiği, dinledikçe sarmalayan bir melodi. Hiç Sabhankra dinlemeyen, metal müzik bile dinlemeyen insanlara dinlettiğimde istisnasız “harika bir melodi” yorumu aldığım bir parça. Albümün genel havasına uygun bir intro parçası olmuş.

İkinci parça Against The False Gods, albümün çıkış parçası olarak seçildi ve klip çekildi. Çok gaz bir girişle başlıyor, aynı gazla devam ediyor. Albümde vokal olarak en başarılı parça bu. Melodikliğe yine laf yok. Klip çekilmiş olması bu parçayı çok daha dikkat çekici hale getirmiş. Sabhankra yıllardır klip de çekmiyordu. Özlediğimiz dostlarımızı yeniden görmenin mutluluğunu da yaşamış olduk bu videoyla. Şarkının hissettirdiği en yoğun duygu öfke. Klipte de bu öfkeyi görebiliyoruz. Albümdeki en iyi sololardan birini duyuyoruz yine. Parçada klavye etkisi çok az. Aslında klavyeli bir grubun çıkış parçası olarak salt gitar parçası seçmesi beni biraz düşündürdü başlarda, ancak melodiklik zaten fazlasıyla ön planda olduğu için gayet güzel bir seçim olduğu kanısına vardım.

We March, albümdeki uzun parçalardan biri. Yaklaşık yedi buçuk dakika. Tam ad parçanın adına yaraşır bir şekilde yürüyüşe geçmiş bir ordunun ayak sesleriyle başlıyor, bu yürüyüş yaklaşık bir dakika sürdükten sonra gerçekten Sabhankra’ya ait olan, o tanıdık melodileri duymaya başlıyoruz. Sonra 4.34’te en iyi, en gaz Sabhankra melodilerinden biri başlıyor. Daha önce samplelarda dinlediğim ve sonunu çok merak ettiğim o melodi. Meğer sonu, başından daha efsaneymiş! Parçanın başında yürüyüşe geçen ordu, parçanın burasında savaş düzeni alıyor. Düşünsenize bu parçayı dinliyor, kendinizi o askerlerin arasında hissediyor ve olayların akışını melodiye göre kafanızda hayal ediyorsunuz. Ve tam 6.19’da hücuma kalkıyorsunuz! We March, tam bir konser şarkısı sevgili okur. Umarım konserde dinleme fırsatını da sizlerle paylaşacağım günler gelecek.

Albüme adını veren parça Seers Memoir, albümdeki en iyi girişe sahip şarkı. Parçadaki en harika melodiyi parçanın en başına koyarak dinleyiciyi kitleme fikri hangisinden çıktı bilmiyorum ama harika bir fikirmiş 🙂 Evet, ilk defa clean back vokalleri duyuyoruz, “people rise and ruler dies” çığlığyla da Savaş Sungur’un özlediğimiz o vokaline kavuşuyoruz. Scream vokal, bu şekilde clean vokalle desteklendiğinde acayip hoşuma gidiyor. Albümün en iyi ikinci solosu Seers Memoir’in solosu bence. Hemen ardından gitarlar biraz geri plana çekiliyor ve az önce tadımlık duyduğumuz Savaş Sungur çığlıkları ve klavye ön plana çıkıyorlar. Parça bitebileceği en güzel şekilde, böylece bitiyor.

The Windshaper‘ı ilk dinlediğim anı hatırlıyorum, Bilecik’ten Eskişehir’e içimde büyük bir öfkeyle dönüyordum. (Gerçi sonradan o öfkeyi aldılar içimden, pamuk gibi oldum) The Windshaper, albümdeki en ilginç parça bana göre. Soundunda mı formülünde mi kaydında mı bilmiyorum, diğer parçalardan çok farklı geliyor bana. Çok sert, tam bir gitar parçası, en farklı Sabhankra sololarından birini içeriyor, melodik değil bence daha çok teknik bir parça.

Time Of War, albümün en uzun ve en sevdiğim iki parçasından biri! İçerdiği tüm ögeleriyle tam bir Sabhankra parçası. Taa, şurada yazmıştım efsane olacağını. Albümdeki en hızlı parçalardan, davul performansı en harika parça, melodikliği tavan yapan parça! Çok sert bir vokal girişiyle başlıyor ve çok uzun süre devam eden bir blastla devam ediyor. We March’la birlikte, bu albümün konser parçalarından. Yaklaşık dokuz dakikalık sürenin ilk dört buçuk dakikası büyük bir öfke gösterisine sahne oluyor ve hemen ardından, albümdeki en uzun solo başlıyor. Solo bitiyor, altıncı dakikayla birlikte, bugüne kadar duyduğumuz en harika ve en huzur verici Sabhankra melodilerinden birisi başlıyor Savaş Sungur’un clean vokaliyle birlikte. Ve sonrasında film kopuyor, ne zaman dinlesem gözlerimi kapatıp çok uzaklarda olduğumu düşündüren o kısım başlıyor. Sabhankra’yı sevme nedenimiz olan mükemmel klavye melodileri. Şu anda bu yazıyı yazarken üçüncü defa o kısmı yeniden başlatıyorum. “Blood on my hands, blood on my chest, blood in my eyes, it gets dark” Savaşçı, böylece yere düşüyor ve gözleri kararıyor. Herşey tam da Sabhankra’nın kurguladığı gibi oluyor.

Dancing With Death, bu albümle birlikte iyice yerleşmeye başlayan hızlı girişler ve blastlar formülüne göre yapılmış bir şarkı. Sabhankra şarkılarını dinlerken, değerlendirirken kendimce böyle formüller üretiyorum sevgili okur. Bir şarkılarını anlatırken bu şekilde tarif ediyorum. Bazı parçalarda ağırlık gitarlarda, bazılarında klavyede, bazılarında vokallerde veya davullarda oluyor. Dancing With Death, Mehmet’in canına okuyan parçalardan biri olmalı çünkü albümdeki en hızlı parçalardan 🙂 Melodik değil, en azından diğer parçalar kadar değil. Solosu gayet güzel.

100_9857 copyFate Is Already Written, girişiyle değil, hemen ardından gelen screamle vuruyor. Bunu görebiliyorum, yazının başında grubun bazı parçalarının black metal havasında olduğunu söylemiştim. İşte bu giriş de aynen bana İskandinav bir black metal grubunu dinliyormuş hissi yaşatıyor. Sinan’ın attığı solo başladığında ben bu hisse iyice kapılıyorum. Evet, bu albümdeki en kuzey parça bu bence 🙂 Gürkan’la başka bir albümle ilgili konuşurken bana bu benzetmeyi yapmıştı, “çok kuzey” bir parça demişti. İşte Fate Is Already Written da çok kuzey bir parça sevgili okur. Şunu da ilave edeyim, Sabhankra farkında mıdır bilmiyorum ama çok sert parçaları normalden daha uzun kayıt sürelerine sahip.

A Star To Shine, albümün en iyi parçası ve aşkımın şarkısı. Sabhankra’nın ağlatan şarkılarından. Albümdeki istisnasız en sert parça. Albümdeki en karanlık parça. Albümdeki en iyi nakarata sahip parça bu. “And now she is a star to shine, embracing me and she lightens my night”. Vokaller detah metal parçalarından alışık olduğumuz screamlerden biraz daha farklı olarak daha çok black metal parçalarının vokalleri ayarında. Bu parçayı albüm yayımlanmadan çok önce dinliyordum. O günden bugüne bir kere bile sıkılmadan, parça bitmeden dinlemeyi bırakmadım. Albümde süre olarak en uzun parça. Beşinci dakikadan itibaren slow bir kısım başlıyor, burada clean vokalle Savaş Sungur, Tanrılara acısını hafifletmeleri içi yalvarıyor, bakıyor olacak gibi değil, içimizi yakan bir umutsuzlukla parçayı bitiriyor. A Star To Shine, sadece bu albümün değil, Sabhankra diskografisinin de en iyi şarkılarından birisi. Bir sonraki klibin çekileceği şarkı da kesinlikle bu olmalı. Hatta ben kendi adıma bu olur diye düşünüyordum. Çok merak ettiniz değil mi? Şuraya tıklayıp dinleyin.

Ve albümün kapanış parçası, outro’su, Easing The Pain, savaşan, yaralanan, yorgun düşen, sevdiğini kaybeden, umudunu kaybeden herkese yazılmış adeta. Huzur verici bir solo ve klavye altyapısı. Çok kısa süren bir solonun ardından yine aynı dinginlik. Sabhankra, kimbilir ne kadar süre sonra çıkaracağı bir sonraki albümünden önce daha güzel veda edemezdi herhalde.

Albüm, bir Rus firması olan Haarbn Productions tarafından basıldı. Türkiye’ye ilk etapta sınırlı sayıda getirildi. Biz de Eskişehirli Sabhankra dostları olarak kendi imzalı kopyalarımızı edindik tabiki 🙂 Albüm kapağı Marta Sokolowska tarafından yapılmış. Albümün mix ve masteringi Barbaros Ali Kaynak tarafından ki kendisine hemen her Sabhankra albümünde rastalarız, yapılmış. Albümün kartonet tasarımı Tunay Komut tarafından hazırlanmış ve fotoğraflar da dostumuz Doğukan Binici ve Mustafa Serbes tarafından çekilmiş.

Albüm uzun süredir beklediğim bir albüm olduğundan benim için çok değerli. Albümü çok değerli yapan bir diğer şey ise Teşekkürler kısmında adımın yer alması oldu! Grup Mesut ‘Proofhead’ Çiftçi‘ye, ülkedeki en büyük hayranlarına, teşekkür etmiş 🙂 Seers Memoir, hayatımın en önemli albümlerinden oldu bile.

100_9862 copy

Albümü grubun sosyal profilleri üzerinden, şu adresten, sabhankra@gmail.com adresini kullanarak ya da benimle iletişim kurarak sipariş edebilirsiniz.

https://www.facebook.com/SabhankraBand
http://sabhankra.bandcamp.com/
http://www.sabhankra.net/
http://www.myspace.com/sabhankra   0004208291_10

Eskirock Metal Fest Vol. III – Kısım 2

Önceki gün ilk kısmını yayınladığım konser yazısının bugün de ikinci ve son kısmını yazıyorum.

24 Ekim günü öncesinde bir sürü atraksiyon yaşamamıza rağmen nihayet konserin başlama saati gelmişti ve Çanakkaleli dostlarımız BLACKMAIL sahneye çıkmıştı. Grubu daha önce dinlememiştim ama Cihan Abi‘yi tanıyorduk hepimiz. Sahne şovu olarak epey bir hazırlık yapmışlardı. Performanstan hemen önce logolarını ateşe verip önünde fotoğraf çektirdiler fanları ile. Kendim de nacizane davulla uğraştığımdan konser boyunca özellikle izlediğim adamlar davulculardır. Bu grubun davulcusu sahneye koluna bağladığı yeşil lazerlerle çıktı. Çalarken acayip ışık oyunları oluşturdu. Cihan Abi’yi tanıyorduk dediğim gibi ve önceden Akademik Uyarı ile olan performanslarını biliyorduk. Dolayısı ile grubunun da nasıl olacağını kestirebiliyorduk. Yanıltmadılar da sağolsunlar. Tarz olarak hardrock yapan grup yanılmıyorsam bir iki parça da Pantera‘dan, Motörhead’den çalıp insanları iyice coşturdu. Cihan Abi’nin gitar vokal yaptığı Blackmail ilk sahne alan grup olarak çok beğeni topladı.

Black Mail – Cowboys from Hell (Pantera Cover live @ 222 ) izlemek için tıklayın.

53290133Blackmail sahneden inince sahne sırası bir önceki yazımda da belirttiğim üzere bizzat davet ettiğim İstanbullu dostlarımız Baht‘a geldi. Grubun davulcusu gruptan ayrı olarak gün içinde otobüsle İzmir’den gelmişti. Sahne almadan önce Baht’ın parçalarının davul trafiğinin olağanüstü yoğunluğundan ve karmaşıklığından kendisine başarılar dileyip üzerime düşeni yaptım. Az sonra bu arkadaş bizi kitleyecekti zira. Performanstan önce davulla ilgili küçük bir sıkıntı yaşasak da sağolsun Sabhankra‘dan kardeşimiz Mehmet‘in sayesinde bu sıkıntıyı giderdik ve Baht nihayet performansına çok hızlı bir girişle, The Trauma ile başladı. Baht’ın bu davetkar parçası ile yavaş yavaş kitle karışmaya başladı.45328641 Trauma’dan hemen sonra bizim de Eskirock Metal Fest Vol. III Compilation Album‘e koyduğumuz ve en sevdiğimiz Baht parçası olan Sacred Enigmageldi. Sacred Enigma ile kendimi kaybettim sevgili okur. Çok iyiydi. Bu parçadan sonra yan tarafa geçmem gerekti. Bir parça kaçırdım bu esnada. Hürriyet Eskişehir‘den geldiler yardım organizasyonumuz hakkında bilgi almak için. Bu işi halledip hemen Baht’a döndüm. Alper, Sercan ve ben kitlenmiş vaziyette grubun davulcusunu izledik. Süper teknik çalıyordu hayran bıraktı. Zaten bu adam sahneden indikten sonra hatıra olarak bir bagetini alıp bir bira ısmarladım. Grup yeni bestelerini de çaldı. Yalnız sahnede çok hareket etmediler. Gitaristlerin bu kadar gaz parçalar çalıp nasıl hareketsiz kalabildiklerine şaşırdım 🙂 Bu videoda sözünü ettiğim efsane parça Sacred Enigma var.

44034179

58983424Baht’tan sonra Sabhankra’ya sıra geldi. Galaksideki en hasta Sabhankra fanı olduğum, Sabhankra Eskişehir Yetkili Bayiolduğum için bu konserin diğer iki konserimize göre değeri çok daha fazladır gözümde. Bu konser için Sabhankra’yı biraz da şansın yardımıyla çıkarabilmiştik sahneye. Sağolsun yine ekip arkadaşlarım benim ısrarlarım üzerine desteklemişlerdi beni. Bu konser için 6 grupla yola çıkıp 4 grupla yolun sonuna geldiğimizden bu kararımız bizi inanılmaz sevindirmişti. Bir fan olarak sevdiğim grubun tüm albümlerini alıp, dinleyip, ezberleyip, unutmaya çalışıp tekrar ezbeleyerek yapmam gereken herşeyi yaptığıma inanıyorum. Yapabileceğim son bir şey kalmıştı. O da bu gruba, Türkiye’nin en iyi belki de 5 metal grubundan biri olan Sabhankra’ya bir sahne organize etmekti. Eskirock Metal Fest. III’de işte Sabhankra sahnedeydi. Sahnelerinden hemen önce Halil sahneye çıkıp birkaç cümle ile bitirmesini tembihlediğimiz açıklamayı uzun bir paragrafa tamamlayıp, paragrafa hangi cümle ile başlamak doğrudur sorusunu sordu 🙂 Halil’den hemen sonra Powercraft ile macera başladı. Ortam karıştı bir anda. Bir anda yanımda 10 kişi buldum. 65954807Powercraft bitince Our Kingdom Shall Risebaşladı gazıyla. Hey, hey, hey diye bağıra bağıra eşlik ettik. OKSR ile ortam iyice ısındı, önceki gruplarda kenarlarda kalmayı tercih edenler birer ikişer kapılmaya başladılar. Parçanın sonunda ortalık karıştı. Atmosfer tam ayarına geldi. Bir sonraki parça biz daha dinlenemeden You Will Die olarak geldi. Burada sakatlandım, omzum düştü. Bir sonraki parça The Hunt oldu ve bu parçaya Savaş abi 99031156mükemmel bir çığlıkla girdi. Şimdi Sabhankra sahnedeyken tüylerimi diken diken eden üç an oldu. Bu anlatacağım ilki. Parçanın solosu tüm ekip olarak ezberimizde olduğundan oooo’larla eşlik ettik. Lan çok efsane oldu sevgili okur. Bu parçaya en son EP’den It’s All A Lie isimli parçayı bağlayıp çaldılar. Bu parçanın normal trafiğinde giderken birden gaza basılan bir yeri var. Orada işte çok yorulduğumu hissedip durdum biraz. Bu parçadan hemen sonra Farewell‘i çalmaya başladılar. Ancak burada ses sisteminin azizliğine uğradılar ve gitarlar duyulmadı hiç. Ben parçayı ezbere bildiğimden anladım durumu.

20735539Sabhankra sahnedeyken gerçekleşen ikinci tüylerimi diken diken olay da Sorrowland‘i çalmaları oldu. Mehmet bir de parçanın davullarını girişte biraz değiştirip çaldı, daha bir hoş oldu. Az önce kafa sallayan bizler omuz omuza sallanmaya başladık. Savaş Abi’nin screamlerden sonra brutalde de tokatladığı parça bu oldu, çok açık. Soloyu biraz değiştirip çalsa da bence tüm seyirci bu parçadan çok etkilendi. Parça bitince zaten alkış tufanı koptu. Buried In Dust başladığında yine tüm ekip kopmuş bir şekilde sallanmaya başladık. Şarkı sözlere başladığında bende artık bağırmaktan kısılmış sesimle çok daha iyi çığlık atabildiğimi farkettim. Yağızhan‘ın yüzüme bakıp “Bire bir söylüyorsun hacım” dediğini gördüm 🙂 Heralde lan. Bu arada Mehmet’le kesiştik bi ara. Parçanın sonunu Savaş Abi yine puşt gülüşü ile biz de ooooo’lar ile bitirdik. Çok efsane oldu. Biraz zorlasam belki bu da tüylerimi diken diken eden son an olabilirdi. Alkış kıyamet koptu.

25870927Sabhankra son olarak Tomorrow Never Comes‘ı çalmaya başladı. Bu da Yağız ve Ufuk‘un beklediği parça idi. Gene ortalık karıştı. Bi acayip olduk. Artık erkek kadın demeden herkes ortadaydı lan. Çok iyiydi. Parçanın sonunda yine durmayıp çok kısa bir elveda ile son EP’nin efsane parçası The Moonlight başlayınca Alper ve ben ağlamaya başladık mutluluktan. Bir konser bundan güzel bitemezdi. İşte bu da tüylerimi diken diken eden son an oldu. O an hepimiz o ana kadar çektiğimiz derdi sıkıntıyı unutup sallanmaya başladık. Bir metal grubu bestesini çalıyor, seyirciler hep bir ağızdan melodisine eşlik ediyor, tüyleriniz dikiliyor, bu organizasyonu siz ve dostlarınız yapıyor, herkes çok mutlu memnun. Sabhankra işte bu ruh hali içinde bırakıp beni indi sahneden.

55125964

16516775Sabhankra’dan sonra ise kapanışı çok yakın dostlarımız olan Garmadh grubu yapacaktı. Serkan bu konser için çok emek vermişti sağolsun. Garmadh yine o sıradışı makyajı ile çıktı sahneye. Bu sefer Onur da makyajlıydı üstelik. Onur bu konserin en iyi davulcusu oldu zira hihat kullanmadan bitirdi konseri. Ağzımızı açık bırakmadı çünkü Onur’un kalitesini biliyorduk zaten 🙂 Garmadh efsane kadrosundan bir eksikle, Jinn olmadan çıktı sahneye, ama Jinn’in yerine çalan arkadaş da 47745458sağolsun iyi çaldı. Intro olarak yine Katastrophe‘un başındaki top tüfek sesleri ile titretip three two one ile girdiler olaya. Sabhankra’nın basçısı Mert o anda yanımdaydı ve çok beğendi grubu. Garmadh çalarken sahnenin önü çok iyiydi. Sonlara doğru mekanı terkeden seyirci yok gibiydi etkinlik bitince herkes toptan ayrıldı mekandan. Garmadh hem yeni besteleri hem de yayınladığı parçaları çaldı. Bu esnada organizasyonla ilgili bir takım durumlarla ilgilenmek zorunda kaldığım için tamamını izleyemedim. Performansları bittiğinde gidip tebrik ettim, hak ediyorlardı bence.

Konserde Sabhankra sahnedeyken Volkan rahatsızlanıp hastaneye gitmişti. Dün ortaya çıktı ki kardeşimizin apantisti patlamış, çok ciddi bir tehlike atlatmış. Bugün gittim gördüm, soranlara selamı var. Tedavisi devam ediyor.

23549810

Konserden sonra Volkan’ın hastaneye yattığını yanına da Sercan’ın gittiğini ama bir refakatçiden başka kimseyi almadıklarını öğrendik.

Konser gece yarısına doğru bitti. Tüm gruplar çok memnun kaldıklarını söyledikler. Blackmail grubunu daha önceden uğurlamıştık. Garmadh’la da vedalaşamadan ayrılmışlar. İstanbullu gruplarımızı alıp Togay, Yağız ve Ufuk‘la birlikte tren garı yakınındaki Maçka Çorbacısı‘na gittik. Çorba içtik. Öff, nefisti bence. Sonra biraz oturup gara geçtik. Garda kimimiz uyukladı, kimimiz muhabbet etti. Kimimiz Türkiye’nin her yerinde metal konserlerinin nasıl yapıldığını tartıştı. Baht’tan Bilgehan‘la otururken önümüzdeki sırada oturan sektöre uzak ama ilgi duyduğu belli olan bir arkadaşın sorularını yanıtladık. Oturduk, oturduk ve nihayet tren saati geldi.

Baht sağolsun sahneden çok memnun kaldığını belirtti. Biz de kendilerine zorluk çıkarmadıkları için ve çok iyi performansları için teşekkür ettik. Savaş Abi trene binmeden önce bir grubun bir fana verebileceğini en iyi hediyeyi verdi bana, çok gizli. Ayrıca Sabhankra’nın tişörtlerden aldık. Patch bıraktı bizlere. Grup ile vedalaşmamız da çok duygusal oldu. Savaş abi gözyaşlarını gizlemeye çalışırken Elif ve Mert ağladıkları belli olmasın diye çoktan trene binmişlerdi. Süha üşüdüğü için tepki veremedi. Mehmet daha sonra İstanbul’a döneceği için çok önceden ayrılmıştı.

92495107Tren hareket edince etkinlik de resmi olarak, pazar günü saat 14.45te başladığı yerde, tren garında bitmiş oldu.

Yanımıza Gürkan kardeşimizi alarak Togaylar’a geçtik. Uyuduk. Ertesi sabah da Gürkan’ı yolcu ettim Uşak’a birliğine teslim olması için. Bu konserin ardından hepimizin söylediği tek şey “çok iyi” oldu.

Herkesin merak ettiği sorunun yanıtını vermeyeceğim. Depremzedeler için beklediğimizin çok üstünde bir yardım topladık. Bunu da ihtiyaç malzemesi olarak yolladık. Bu konuda art niyetli düşünen hıyarlar da dikkat etsinler bir taraflarını kesmesinler.

Bu arada konserden bir gün sonra akşam Tuna Abi’ler albümlerini yayınladılar. Bir de bağış hareketi başlattılar. Grubun facebook sayfasından detayları görebilirsiniz.

Bugün Hürriyet Gazetesi’nde etkinliğimizin haberi çıktı. Haberde birkaç yazım hatası vardı onları düzelttim yanlış bilgi vermemek için. Onu da aşağıda görebilirsiniz.

konserdKonser boyunca yanımızda olan yazının içerisinde adı geçen ya da geçmeyen tüm kardeşlerimiz, Murat, Savaşalp, Alper, Sercan ve şu an adlarını unuttuğum o üç kardeşimize çok teşekkür ederiz. Ayrıca Mehmet‘e zil sehpaları, Yağız ve Ufuk’a da jackları için teşekkür ederiz. Konser boyunca fotoğraf çeken Doğukan, fotoğraflarını yükledikçe ben de bu yazıyı güncelleyeceğim. Ayrıca Sercan‘a hem fotoğraf hem de Sabhankra videoları için teşekkürü bir borç bilirim.

Haddinden fazla uzun oldu. Buraya kadar okuduysanız çok teşekkür ederim. Bu yazı ile bir yorum rekoru kırmak istiyorum destek verirseniz minnettar kalırım.

Konser Fotoğrafları:

559695271871164660515734