Tag Archives: mert

2016 Yılımın Özeti

Kan, şiddet, göz yaşı ve umutsuzlukla dolu, lanet olası bir yılı geride bıraktık sevgili okur. Kutuplaşan bir toplum, vahşetin hızla normalleşme sürecine girip insanların haber dinlemekten sıkılıp TV8’e hatta yetmiyormuş gibi 8,5’a koştuğu, aşşağılık yalanların hayatları mahvettiği bir yıl bitti. İyi şeyler de oldu muhakkak. Ancak kötülük o kadar fazlaydı ki geriye baktığımda bir tutam saçtan ve eğrelti birkaç nottan başka bir şey kalmadı aklımda.

My Resort‘un her yıl yeni okuyucuları olduğundan bir kere daha bahsetmekten üşenmiyorum. Şu an okumakta olduğun “Yılımın Özeti” bu blogun geleneksel yazılarından birisi ve hatta en sevilenidir. Her yıl 31 Aralık tarihi, hem yılın son günü hem de benim meslek hayatımın yıl dönümüdür. Geride bıraktığımız 31 Aralıkla birlikte çalışma hayatımın 4. yılı da bitmiş oldu.

Şimdi blogun istatistikleriyle beraber bütün bir yıl boyunca buralarda, hayatımda neler olup bitmiş şöyle bir bakalım. Okumaya devam et

Mert’le Buluşma & Enneagram Testi

mert04En son dört yıl önce görmüştüm Mert’i. Üniversitede, hazırlık sınıfında tanıştığım ilk arkadaşım, dostumdur. Uzun süre görüşemeyip bir araya gelince bıraktığınız yerden devam eden arkadaşlıklarınız vardır ya işte bu tam da öyle bir şey.

Mert, Malzeme Mühendisliği Bölümü’ndeydi okulda. Eskişehir’e de yıllar sonra bu bölümden arkadaşı, aslında benim de arkadaşım, Duygu’nun düğünü için gelmiş. Galiba Mert’in sayesinde, Malzeme Mühendisliği’nden çok fazla arkadaşım vardı okuldayken.

Duygu’nun düğününe katıldıkları günün akşamında buluştuk Peyote’de. Mert, Yalçın, Volkan ve ben. Görüşemediğimiz süre içerisinde ikimizin de hayatı o kadar çok değişmişti ki anlattıkça biz bile şaşırıyorduk bu duruma. Sonra Merve de geldi dahil oldu yanımıza. Mert’in sayesinde belki de yıllar sonra kumpir yedim hiç aklımda yokken.

Bunları daha sonra tekrar Peyote’ye bıraktım ve ayrıldım. Ben ayrıldıktan sonra Mert’in keyfi çok yerindeydi. Çünkü birkaç gün sonra çıkacağı seyahat onu heyecanlandırıyordu. Benim aklımda ise az önce bana bahsettiği Enneagram Testi dolaşıp duruyordu. Enneagram, Dünya’nın en iyi kişilik analizli testlerinden birisiymiş. O güne kadar Mert’ten başka kimseden duymamıştım bu testin adını. Mert, o kadar ciddiye alıyordu ki bu testi, çalıştığı iş yerine personel alacakları zaman bile bu testi uyguluyorlarmış.

Enneagram, kişilikleri 9 gruba-tipe- ayırıyor. Her bir tip için size onar önerme sunuyor. Siz, bu önermelere olabildiğince dürüst cevap veriyorsunuz. Hangi grubun önermelerine daha fazla sayıda cevap vermişseniz o grubun temsil ettiği kişiliğe sahip olduğunuz ortaya çıkıyor.

Testin emsallerinden farkı, bu dokuz gruptan hiç birini bir diğerine üstün tutmuyor oluşu. Her grubun çok iyi ve çok kötü yönleri var. Bu dokuz grubun her birine “Tip” deniyor. Bu tipler sırasıyla; mükemmeliyetçi (reformcu), yardımsever (yardımcı), başarı odaklı (başaran), özgün (bireyci), araştırmacı, sorgulayıcı (sadık), maceracı (hevesli), meydan okuyan ve barışçı. Tiplerin adları çevirilere göre farklılık gösterse de temsil ettiği kişilik özellikleri değişmiyor. Sıralamaya göre her tip kendinden bir önceki veya bir sonraki tipe benzer özellikler gösteriyor. Aşağıdaki şemadan da bunu anlayabiliyoruz.

mert01

Mert ve arkadaşları, bu testi çok benimsemişler ve hayatlarındaki insanları da artık Tiplere göre ayırabiliyorlar. Buluştuğumuzda Volkan merakına daha fazla dayanamadı ve hemen bir test yaptı. Volkan testi yaparken Mert, Volkan’ın çıkacak sonucunu tahmin etti. Ve Volkan testi bitirdiğinde tam da Mert’in dediği Tip olarak çıktı.

mert02

Mert ve Yalçın’dan ayrıldıktan sonra eve gidene kadar “acaba ben hangi tipim” diye düşünüp durdum. Testi açıp yapmaya başladım ve çıkan sonuç beni biraz şaşırttı. Çünkü Mert’in anlattığına  ve hatta Volkan’ın da test sonucundan anladığımız kadarıyla, çıkan sonucun belli bir tip üzerine yoğunlaşması gerekiyordu. Ya da birbirine yakın tiplerin puanlarının yüksek olması gerekiyordu. Ancak benim sonucumda;

Tip 8 – Meydan Okuyan – 10 puan
Tip 6 – Sadık – 9 puan
Tip 1 – Reformcu – 9 puan

olarak çıktı. Bu sonuca Mert çok şaşırdı. Çünkü o da ben de sonucun Tip 1 ya da Tip 2 çıkacağından emindik adeta.  Ama Tip 8 çıktım. Dokuz grubun her birinin özelliklerini yazmak yerine benim sonucumda çıkan tiplerin tanımlarına bakalım:

Tip 1 Mükemmeliyetçi (Reformcu)
Doğru olanı yapmak ve dünyayı mükemmel hale getirmek isterler. Standartları yüksektir. Yaptıkları ne olursa olsun, iç sesleri onlara “mükemmel” diyene kadar, sabırla çalışırlar. Bunu başkalarından da beklerler, aksi halde ise büyük hayal kırıklığı yaşarlar.

Tip 6 Sorgulayıcı (Sadık)
Kendilerinin ve çevresindekilerin güvenliği için, herşeye önce şüpheyle yaklaşırlar. Problemleri önceden görüp, önlem almak isterler. Altıların güvenlerini kazanmak çok zordur, ama güvendikten sonra o kişiye kendilerini adarlar.

Tip 8 Meydan Okuyan
Güçlü olmaktan, kontrolü ellerinde tutmaktan ve etki bırakmaktan hoşlanırlar. Adaleti sağlamak için mücadele ederler. Kararlıdırlar, inisiyatif alır ve işi sonuçlandırırlar. İnsanlara aldırmadan akıllarından geçeni söyler ve öfkelerini dışa yansıtırlar.

Bu tiplerin tanımların beni ne kadar temsil ettiği konusunda kararsız kalınca etrafımdaki yakın arkadaşlarıma sordum. Büyük bir kısmı Tip 8 olduğumu teyit ettiler. Ancak Tip 8 olduğum kadar Tip 1 olduğumu da eklediler.

mert03

Enneagram Testi Sonucum

Üşenmem ben, 90 önermenin hepsine cevap veririm diyorsanız buraya tıklayarak siz de testini yapabilirsiniz. Sonucunuzu da yorumlar kısmında paylaşabilirsiniz.

Evet, enneagram testi şaşırtmaya devam ediyor. Acaba siz hangi Tipsiniz?

Gojira’nın Yeni Videoları

Eğer iyi bir metal müzik dinleyicisi isen bunu kaçırmış olman zaten imkansız sevgili okur. Ben yine de hem bloga kazandırmış olayım hem de hala duymamış olan varsa sebeplenip sevaba gireyim diye bu yazıyı yazıyorum.

Son yılların çok dikkat çeken gruplarından Gojira, Fransız metalinin Dünya’daki yüz akı olarak özellikle 2012’deki L’Enfant Sauvage albümünden beri dikkatimi çekiyor. Grubun yaptığı müziğin yanında, çektiği çok başarılı müzik videoları da grubun bu ilgi çekiciliğinde büyük paya sahip. L’Enfant Sauvage albümünden tam üç video yayımlandı. Bunlar albümle aynı adı taşıyan L’Enfant Sauvage, Born In Winter ve Explosia. Bunun dışında aynı albümden üç tane lirik video ve bir tane de live video yayımlandı. Böylece grup toplamda 11 parçalık albümden tam 7 parçaya video hazırlamış oldu. Bu, muhteşem bir istatistik. Bunlardan L’Enfant Sauvage, yayımlandığı Mayıs 2012’den bugüne yaklaşık üç milyon üç yüz bin defa izlenmiş.

Şimdi, tam dört yıl sonra bu yıl içerisinde Haziran ayında  grubun son albümü “Magma” yayımlanmış olacak. Bu albüm henüz çıkmadan albümden iki parçaya klip çekildi ve yayımlandı bile.

Bundan yaklaşık bir ay önce “Stranded” isimli parçanın klibi yayımlandığında kıyamet koptu! Bir anda profiller Gojira paylaşımlarıyla dolmaya başladı ve herkesin hem fikir olduğu şey “gelecek albümün hiç de boş bir albüm olmayacağı” idi. Stranded’i özellikle olağanüstü vokal performası ve klipteki sıra dışı anlatımı sayesinde sürekli dinlemeye ve izlemeye başladım.

Çok geçmedi, iki hafta sonra grup yepyeni ve çok daha etkili bir bomba patlattı: “Silvera“. Bir önceki parça bir ayda yaklaşık iki milyon izlenmeye sahipken; Silvera, yayımlandığı iki haftalık süre içerisinde şu anda yaklaşık bir milyon üç yüz bin izlenmeye sahip. Muhtelemen grubun en çok izlenen videosu olacak birkaç ay içerisinde. Muhteşem bir riff’le başlıyor ve parça bunun üzerine kurulmuş. Vokal yine çok çok başarılı. Klip ise Stranded’tan daha vahşi ve gruba has o “simgesel anlatımlarla” dolup taşıyor. Klibi Drew Cox çekmiş ve performans sahneleri çok başarılı. Parçada ikinci dakikadan itibaren başlayan solo aklımı başımdan alıyor. Özellikle şu son iki haftadır.

Haziran’ın 17’sinde yayımlanacak olan Magma, kesinlikle grubun diskografisindeki en önemli albümlerden birisi olacak. Klip çekilen bu iki şarkı ayarında başka şarkılar da içeriyorsa ve grup akıllıca davranıp bu şarkılara klip çekerse albüm patlar gider ben buraya yazmış olayım.

Yazı burada bitiyor. Gojira, muhteşem videolar çekmeye devam eder umarım. Albüm çıkana kadar bir başka video daha yayımlanır mı bilmiyorum ama albüm çıktıktan sonra mutlaka birkaç video daha gelecektir. Bekliyoruz bakalım. Grubun resmi Youtube kanalından bir gün önce şu video yayımlandı. Albümün konsepti hakkında fikir veriyor.

time to open your eyes to this genocide
when you clear your mind you see it all
you’re receiving the gold of a better life
when you change yourself, you change the world

goj01

Düzeltme: Albümün çıkış tarihini yanlış yazmışım. Düzelttim. 09.06.2016

Olaylar: 1984, Buluşmalar

Marmaris’le alakalı şu fotoğrafı koymayı unutmuşum. Biz çekerken çok eğlenmiştik. Blogta da bulunsun istedim.

Tıklayınca büyür

Evet, eğitime gittiğim gün okumaya başladığım ve eğitimden dönerken yolda bitirdiğim muhteşem bir romandan bahsedeyim biraz da: 1984. George Orwell‘in kült romanı. Daha önce okumamıştım. Çok büyük hata yapmışım. Kurgu müthiş! Detaylar inanılmaz. Kitap çok akıcı bir biçimde ilerliyor, olaylar aniden gelişiyor. Kitabın sonlarına doğru biraz sıkıldığım bölümler oldu gerçi ama kitabın genelini büyük bir keyifle okudum.

Kısaca kitabı özetlemek istiyorum. Kitap bir kurgu dünyasında geçiyor. 1984 yılında Dünya’da üç büyük devlet vardır. Bu devletler sosyalizm benzeri bir yönetimle yönetiliyor, halk adeta robotlaştırılmış. Olayların geçti ülke olan Okyanusya‘da iktidarda olan ve “Parti” diye adlandırılan yapı, İngiliz Sosyalizmi -ingsos- sistemi ile halkı her anlamda kontrol etmektedir. Öyle ki Parti, geçmişi değiştirebilmekte böylece insanların kıyaslayabileceği bir kanıt kalmadığı için daima yanılmaz olan Parti olmaktadır. Kitaptan bununla ilgili müthiş bir örnek vereyim. Parti, halka dağıtılacak günlük çikolata hakkını 30 gramdan 20 grama düşürüyor. Halka bu şekilde duyuruluyor. Ertesi gün halk, günlük çikolata hakkının “20 grama çıkarılmasını kutlamak için” sokaklara dökülüp sevinç gösterileri yapıyor. Yani kimse bir gün önce olanları hatırlamıyor, hatırlamak istemiyor, kanıtlayamıyor.

Big Brother Is Watching You!

Big Brother Is Watching You – Büyük Birader Seni İzliyor!” Bu mottoyu muhakkak duymuşsunuzdur. İşte, büyük birader kavramının çıkışı da bu kitaptır. Sürekli izlenen, evlerine yerleştirilmiş tele-ekran denilen cihazlarla sürekli takip edilen bir toplum. 1984, okunması gereken bir kitap. Zaten Dünya Edebiyatı’na da bir kült olarak geçmiş durumda. Kitap 1949 yılında yazılmasına karşın Türkçe’ye 1984 yılında çevrilmiş, tam da kitabın adıyla aynı tarihte. Ve yine tam da 1984 yılında kitabın filmi çekilmiş. Filmde John Hurt başrolde oynuyor. Kitap Türkiye’de Can Yayınları‘ndan çıkıyor ve sürekli basımı yapılıyor.

Kitapla ilgili çok fazla detay vermeyeceğim. Çünkü bahsettiğim filmi de buldum ve izleyeceğim. Filmi de izledikten sonra bütüncül bir 1984 yazısı yazmak çok daha iyi olacak.

Cumartesi akşamı bizimkilerle birlikte, belki de aylar sonra tam kadro olarak, Pilot Bar‘da buluştuk. Uzun süredir görüşemeyince konuşacak o kadar çok ve o kadar farklı konular oldu ki. Alper, Togay, Volkan, Levent, sahnede olan Yağız, Ender, Mert, Korhan ve yeni klavyeci dostumuz Burak ile gece boyu mükemmel muhabbetler daldık çıktık. Levent’le neredeyse bir yıldır görüşmüyorduk mesela. Koskoca ekipte geriye bir tek Togay ve benim metalci kaldığımız gerçeğiyle yüzleştik bir süre. Sonra Alperler’in grupla ilgili konuştuk. Hatırlarsanız şu yazımda bahsettiğim klipleri yayımlanmıştı geçtiğimiz gün. Volkan okulda  harikalar yarattığından bahsetti. Yağızlar sahneye çıktılar, güzel güzel söylediler, eğlendik. Ben bunlara iki senedir Bora Duran İnsan’ı çaldıramıyordum.  O gece bir sürpriz yaptılar ve hepimiz bana bir sürpriz yapıp çalacaklarını beklerken yine çalmadılar. Bu, inanılmaz bir sürpriz oldu. Çok teşekkür ederim 🙂 Şu aşağıdaki video aynı gece çekildi. Yağızhan şarkıyı söylerken kimin gözlerinin içine bakıyorsun?

Buluşmalar bugün de devam etti. Çok uzun süre sonra önce dayımın yanına, sonra Arzu Hoca‘nın evine, Togay’ın evine gittim. Neredeyse iki yıl sonra Ufuk kardeşimle karşılaştım yolda. Togay’ın evinde, hayatımda görüp keşke benim olsa diye heveslendiğim, en çok heveslendiğim o gitarı gördüm. Resmen kıskandım, yanlışlıkla yere falan düşürmek istedim gitarı ama gitar o kadar iyi ki kıyamadım yere düşürmeye bile. Oradan Orhan Abi‘ye uğradım. Daha sonra da en son askere gitmeden önce gördüğüm Ahmet‘le buluştum. Ahmet’le yine ne biçim muhabbetler ettik. Öeff 🙂

Togay ve ben depresifken.

 

Yanından ayrıldığım herkes beni sonsuzluğa uğurlar gibi veda ediyor anlamadım bu işi bir türlü.

Hope To Find – Our Story About You (2014)

Gecikmiş albüm değerlendirmelerinin blogu, Proofhead My Resort’e hoş geldiniz! Bu yazımızda da aylar önce çıkan bir albümü inceleyeceğiz.

Hope To Find, yakın takipçilerin hatırlayacağı üzere, blogda sıkça bahsettiğim, yazılarda adı ve şarkıları çokça geçen bir gruptur. En değerli gruplarım listesinde yer alır. Bunda hem grup üyeleriyle olan dostluğum hem de, ve en çok da, çok kaliteli işler yapıyor olmalarının payı çok yüksektir. Özellikle 2009’da yayınladıkları ilk çalışmaları Still Constant’tan sonra gözümüzü kulağımızı gruba çevirip yeni bir şeyler yayımlamaları için beklemeye başladık. O EP’yi aldığım günü hatırlıyorum, Hera Cafe‘de. Albümün digipack baskısı, tasarımı beni çok etkilemişti. O dönemde yaptığımız konserde de Hope To Find harika bir performans sergilemişti. Şansa bakın ki grubun bu EP’deki kadrosuyla vereceği son konseri de organize etmek yine bize kısmet olmuştu.

promo

Still Constant’tan sonra bir dönem grubun gitaristi Zafer abiyle çalışma imkanımız olmuştu Godspel grubunun besteleriyle alakalı olarak. İşte bu yeni albümün ilk seslerini de o vakti duymuştuk. Grupta Still Constant çıktıktan sonra birkaç yıl içinde ciddi değişiklikler olmuştu. Gruba yeni bir vokalist gelmiş, grubun davulcusu ve basçısı gruptan ayrılmıştı. Gruba katılan yeni vokalistin de bir süre gruptan uzakta kalması sebebiyle Hope To Find bir duraksama yaşamıştı. Ancak kısa süre sonra yeni bir davulcu bulundu. Bir süre sonra da yeni bir basçı bulundu ki bu basçı efsane bir adamdı, Koray Ergünay, benim gözümde. Daha önce sahnede izlemiştim.

Okumaya devam et

Matematik ve Makus Talihim Üzerine

Lise 2

Geçen gün Bilecik otogarında Calculus II dersini geçtiğim hocam Mehmet Koç ile karşılaşınca aklıma böyle bir yazı yazmak geldi. Uzun olacak biraz, umarım keyifle okursunuz.

İlkokuldayken en korktuğum ders hep matematikti. O sebeptendir, matematiğim hep 4 olmuştur. Yalnızca Lise 1’de, o da ikinci dönemde 5 düşmüştü yıl sonu notum. Bu korku ve tedirginlik, Lise 2. sınıfta bende hayatımın ızdırabına dönüşmüştü.

Lise 2’de kulakları çınlasın Matematik dersimize giren bir Cevat Hocamız vardı. Çok sert bir görüntüsü ve tarzı vardı ders anlatırken. Aslında çok merhametli biriydi ama işte o görüntü elimi ayağıma dolaştırmaya yeter de artardı benim. O sebeptendir Matematiğim ilk dönem 3 düşmüştü karneme. Sadece matematik değil, Geometri ve Analitik Geometri‘de de aynı korkuyu yaşıyordum. Üstelik o derslere farklı hocalar girmesine rağmen. O yıllarda bana sorsanız en büyük derdin nedir diye, herhalde ÖSS’den önce matematiği söylerdim. Lise 2’de bir gün analitik geometri dersinde hocanın sınıfta yaptığı çok büyük bir rencide etme operasyonu ile lise hayatımın sonuna kadar geometri benim için “öcü” olmuştu. Gerçi sonradan analitik geometriyi inleye inleye de olsa oturup kendi başıma çözmüş ve aslında normal geometriden farkının ne olduğunu çözebilmiştim. Lise 3’te mezun olurken analitik geometrim çok iyidir ama normal geometride çuvallarım diye dolaşıyordum ortalıkta. Lise 2’nin ikinci dönemi kaza bela matematiği 4 düşürmeyi başarmıştım.

Lise 3

Lise 3’te dershaneye başladım. İçimden dua ediyordum, dershanede bana matematiği sevdirecek bir hoca çıksın diye. Ama olmadı. Burada da şansım tutmadı. Hoca iyi biriydi ama yine o yapamayanı ezen bakışları, bunları zaten biliyor olmanız lazım tavırları yüzünden dersten tamamen koptum. Okulda da işler pek yolunda gitmiyordu. Zira pek çoğunuzun da yaptığı gibi, okulun ikinci dönemi arada aldığım raporlarla bir de geçirdiğim bir kaza ile yalan oldu. İlk dönem 4 düşen matematiğim ikinci dönemde 2 düştü ve yıl sonu notum 3 oldu.

Bu son gelişme benim bir duygunun adını çok net koymama vesile oldu: Matematikten nefret ediyordum. ÖSS‘de tercih yaparken oturup bölümlerde okunan derslere ve içeriklerine baktım. Kimya ve biyolojiyi epey sevdiğimden genelde içeriği bu olan programları tercih etmeyi planlıyordum. Yoğun şekilde matematik ve fizik içerenlerden de ne olursa olsun kaçıyordum. O yüzdendir ki hiç bir fizik, matematik, elektronik mühendisliği bölümlerini yazmadım. Hoş aldığım puanla Eskişehir’de bir elektronik mühendisliği bölümüne yerleşmem zaten mümkün de olmayacaktı. Çevre Mühendisliği bu açıdan nispeten daha uygundu bana. Tamam, fizik ve matematik vardı programda ancak bir mühendislik programında olması gereken temel düzeydeydi. Ya da ben öyle sanıyordum.

Hayatımın ilk ızdırabı olan Calculus I ile daha üniversite hazırlık sınıfındayken tanıştım. Bir gün okuldan çıkıp en yakın arkadaşlarımdan Mert‘in evine gitmiştik. Ev arkadaşı vardı onun Uğurcan isminde. Malzeme mühendisliğinde okuyordu ve I. sınıftı. Yani Calculus I alıyordu. Kitabı ilk defa orada elime aldım. Bu elime alma halinin yıllar süreceğini çok sonraları anladım.

Üniversitedeki ilk yılım

Calculus I, matematik dersinin en salakça versiyonuydu. Bütün mühendislik fakültesi (endüstri mühendisleri hariç) ortak aldığımız için yaklaşık 200 kişi, dört beş farklı sınıfta dersi takip ederdik. Aşırı başarılı bir sistem (!) olan Sanal Sınıf sistemi ile alırdık bu dersi. Yani siz karanlık bir sınıfta oturuyorsunuz, hoparlörden hocanın sesi geliyor, projeksiyonla tahtaya hocanın yazdıkları yansıyor ve ders İngilizce. Böyle bir matematik öğretme sistemi olamayacağı kesindi. Bunu herkes biliyordu, ancak kimse başka bir alternatif bulamıyordu bu duruma. Lafı uzatmayayım, 1. sınıfın ilk dönemi ben ve neredeyse tanıdığım herkes (Ergin ve Alper hariç) kaldık Calculus I’den. Dersten her sene bu kadar çok kalan olduğu için her dönem ve her yaz okulunda istisnasız açılıyordu ders.  Ardarda tam dört dönem Calculus I aldım ve hepsinde de kaldım. Son kaldığımda ikinci sınıfın ilk dönemiydi. O dönemde bir karar verdim ve Calculus’u bir daha dönem içerisinde almamaya, sadece yaz okulunda almaya karar verdim. Dediğimi de yaptım, ikinci sınıfı bitirdiğim yaz  okulunda yani tam beş dönem sonunda, tam sınırdan DD ile geçebildim. Tabiki bu geçişte efsane hocam Sedat Telçeken’in bana verdiği manevi desteği asla unutamam. Hatta bloga o zaman yazdığım yazıma yorum bile bırakmıştı. Bu yazıların tümüne yazının sonunda link vereceğim. Bu arada Calculus I’i geçtiğimde Lineer Cebir ve Sayısal Yöntemler dersini, bölüm başkanımız Erdem Hoca’dan, çoktan geçmiştim. Linner Cebir’i ortalama bir başarılı ile, sınırdan DD ile geçmiştim. Ama geçmiştim.

Sırada Calculus II vardı. Bu daha büyük bir baş belasıydı ama dersi geçmiş olanlara sorduğumda Calculus I’den daha kolay cevabını veriyorlardı. Bu dersi de yine dönem içerisinde almayıp 3. sınıfın yaz okulunda aldım. Tahmin edebileceğiniz gibi kaldım bundan da. Dördüncü sınıfta da yine güz ve bahar dönemlerinde hiç Calculus II almadan geçtim. Bu arada diferansiyel denklemler dersini de geçtim, hem de CD gibi bir notla. Diferansiyel denklemler dersi ile ilgili maceramı alt paragraflarda bulacaksınız. O yaz artık yüksek lisans için tüm hazırlıklarımı yapmıştım. Yaz okulunda Calculus II’yi verip mezun olacak ve yüksek lisansa başlayacaktım. Ama olmadı. O zaman hatırlıyorum, Levent‘le beraber neredeyse 15 gün çalışmıştık. Ama sınavda olmadı. Sınav çok iyi geçmesine rağmen doğru çözdüğümü sandığım sorulardan üç tanesi yanlış olunca benim okul da tek dersten uzamış oldu. O zaman üzüntüden hastanelik olmuştum. Sağolsun annem, Alper falan çok kahrımı çekmişlerdi.

İkinci sınıf ilk dönem

Uzattığım dönemde artık tek bir dersim vardı: Calculus II. Kendimden üç hatta dört dönem altlarla birlikte aynı dersi alıyordum. Ama bu sefer epey hırslıydım. İlk vize 13 gelmişti. Bu beni acayip öfkelendirmişti ve artık sinirli biriydim. O sinirle ikinci vizeden 46 aldım. Evet, işler yoluna giriyordu. Çünkü hayatımda Calculus’tan aldığım en yüksek not 40’tı. Onu da Calculus I’i geçtiğim zaman finalden almıştım. Her neyse, dönem içerisinde üç tane kısa sınav olacaktık. Benim bu sınavlarımdan ilki biraz kötüydü. Ancak ikinci ve özellikle üçüncüsü çok iyiyidi. Üçüncü kısa sınavdan 90 alınca içimden “artık bu lanet dersi veriyorum lan galiba” demeye başlamıştım. Ve final günü, adeta savaşa uğurlanır gibi gittim sınava. Sınav orta zorluktaydı. Bir Calculus efsanesi Atalay Barkana tarafından hazırlanmıştı ve beni bekliyordu. O sınavda efsane oldum. Calculus’tan alıp alabildiğim en yüksek notu, 50, aldım ve ders CC düştü. Artık mezun olmuştum.

Calculus I’i geçtiğim dönem, ikinci sınıf yaz okulu

Diplomamı aldığım gün yüksek lisansa başvurdum. Aha! Bir baktım ki ders programında Uygulamalı Matematik diye bir ders var. Ulan bitmedi mi bu matematikten çektiğim? Hayır bitmedi, dedi bir ses. Bu dersi Diferansiyel Denklemler dersini de aldığım hocamız Doç. Dr. Yılmaz Dereli veriyordu. Diferansiyel denklemler dersini aldığım dönem ders cuma günü öğleden sonra tam 4 saatti! Hayatımın o dönemi benim için apayrı bir ızdıraptı. Dersten tek kelime anlamıyordum. Bunun verdiği huzursuzluk ve ızdırapla kavruluyordum adeta. İlk vizeden 20 almıştım. Görünen o ki bu dersten de kalacaktım. Ama hayır lan! Direndim, ne yaptım ettim vizeden 40 aldım. Ortalama bir hesapla finalden 50 almam gerekiyordu. Ama nasıl? Finali, mezuniyet töreninden hemen sonraki pazartesi sabahıydı. O sabah erkenden okula gittim. Burcu sağolsun erkenden gelmişti. Oturdu bana bildiği herşeyi anlattı. Sonra kim söyledi, nereden duydum hatırlamıyorum, bir duyum aldım. Hoca sınavda tam 8 tane Laplace sorusu sormuş diye. Lan dedim, doğrudur belki. Oturdum, herşeyi bırakıp Laplace çalıştm. Sınava çok az kala son sayfayı çalıştığımı sanarak bir çevirdim ki yaprağı yepyeni bir konu çıktı karşıma: Ters Laplace. Haydi bakalım.

Üçüncü sınıf yaz okulu

Okulu uzattığım dönem ve nihayet Calculus II’yi geçiyorum

Sınava girdim. Hakikaten de hoca 8 tane Laplace sormuştu, ama hepsi ters laplace’tı. Ulan dedim, ben bu işi bırakmam. Oturdum tek tek şıkların laplace’larını almaya başladım. Böylece tersten giderek soruyu elde etmeye çalıştım. Böyle böyle sekiz soruyu da çözdüm. İki soruyu da hesap makinesi ile değer verip çözdüm. Tam ben bitirmiştim ki hoca sınıfa gelip hesap makinesi yasak diye uyarı yaptı 😀 10 soru işaretleyip sınavdan çıktım. Sonuç açıklandığında gördüm ki hepsi doğru ve 50 alarak dersi geçtim.

Adam’s Calculus

Uygulamalı Matematik dersi ise hayatımda alıp alacağım son matematik dersiydi ve en az Calculus kadar lanetti. İlk aldığımız dönemde Emre hariç hepimiz kaldık dersten. Umutlarımızı tam bir sene sonraya, bu geçtiğimiz bahar dönemine bıraktık. Bu dönemde ilk vizeye geçen seneden deneyimli olarak çok iyi hazırlandık ve ben vizeden 48 aldım. Finali iple çekerken çok kötü bir gelişme oldu ve aday memurluk eğitimi tam da finalin olduğu hafta yapılmak üzere açıklandı. Oturup kara kara düşündüm lan ne yapacağım diye. Çorum‘da sınavdan bir önceki gün, finale giremeyip dersten kalmayı ve işi bir sene daha uzatmayı tam göze almıştım ki Şemre ve Şahin aklıma süper bir fikir soktular. Bütünleme sınavına girebilmek için finale girip boş kağıt vermek yetiyordu. Çorum’dan kalkıp Eskişehir’e sınava gidersem böyle bir şansım olacaktı. Sınav ertesi gün sabah 10’da idi. Şansımızı denemek istedik. Hemen sorumlu bakanlık müşavirimiz Zekeriya Sevim‘e de konuyu anlattım. Sağolsun kendisi bana bir günlük izin verdi ve aynı gün öğlen Eskişehir’e doğru yola çıktım. Geceyi Alper’de geçirdim. Ertesi gün sınava girdim. Gece Alper’le neredeyse hiç çalışmadığımızdan boş kağıda yakın bir kağıt verdim. Hemen vakit kaybetmeden Çorum’a doğru gerisin geri yola çıktım. Gece saat 9 gibi Çorum’a geri döndüm. Yolda gelirken hocanın sınavları çoktan okuduğunu ve kaldığımı öğrendim. Ama üzülmedim, zira bütünlemeye girebilecektim. Bütünleme sınavına Özlem ve Büşra ile çalıştık. Sınavdan önceki son akşam da kendim oturup evde deliler gibi ezberledim bildiğim herşeyi. Heyecanlı bir bekleyişten sonra sınav zamanı geldi ve girdik. Müthişti! Tek kelime ile müthişti! Hocanın sorduğu dört sorunun iki tanesini çok net çözüp sonuç bulmuş, bir soruyu yarına kadar net çözmüştüm. Geçebilmek için almam gereken 40’ı rahatlıkla alabilirdim. Öyle de oldu. Sınavdan tam 70 alıp, hayatımda (lise de dahil) bir matematik sınavından aldığım en yüksek notu aldım ve alıp alacağım son matematik dersini BB ile geçtim. Bu noktada da yine manevi desteğinden dolayı Yılmaz Hocama çok teşekkür ederim. Ayrıca Özlem, Büşra ve Alper’e de teşekkür ederim. Ayrıca anneme de teşekkür ederim. Yüksek lisansta derslerim bitti artık, geriye bir tek tez ve seminer dersi kaldı.

Artık bir daha herhangi bir matematik dersi almayacağım. Şunu rahatlıkla söyleyebiliyorum, mesleğimi yapabilmem için gerekli olan matematiği biliyorum. Fazlasını da inanın hiç merak etmiyorum. Matematikle 2007 yılında başlayan ilişkimizin nihayet 2013’te bitmiş olması beni yepyeni bir insan yaptı resmen. Artık aklımın bir köşesinde hep “ne olacak lan bu matematik?” sorusu olmadığı için o kadar mutluyum ki 🙂

Bloga daha önce Calculus I, Calculus II ve bilimum matematik içerikli olarak yazdığım yazılar aşağıdaki gibidir.

  1. https://proofhead.wordpress.com/2011/09/19/ders-sectim/
  2. https://proofhead.wordpress.com/2009/08/21/yaz-okulu-bitti/
  3. https://proofhead.wordpress.com/2012/04/04/uygulamali-matematik-sinavindan-cuvallayan-adam/
  4. https://proofhead.wordpress.com/2009/02/20/kimler-okurmus-seni-a-spaceim/
  5. https://proofhead.wordpress.com/2009/02/13/ne-bu-lan-boyle/
  6. https://proofhead.wordpress.com/2012/01/21/nihayet-calculus-iiyi-gectim/
  7. https://proofhead.wordpress.com/2011/12/28/calculus-ii-telafi-sinavi/
  8. https://proofhead.wordpress.com/2010/08/25/calculus-iiden-nasil-kaldim/
  9. https://proofhead.wordpress.com/2009/08/24/sonunda-calculus-1i-gectim/
  10. https://proofhead.wordpress.com/2012/06/16/yuksek-matematikten-nasil-kaldik/
  11. https://proofhead.wordpress.com/2011/12/06/nasil-onur-belgesi-alamadim/
  12. https://proofhead.wordpress.com/2011/11/16/dert-tasa-sikinti-var/

2012 Yılımın Değerlendirmesi

özSabhankra – Tribute Band

Tüm yıl boyunca bir sürü yazı yazdım. Sizler de okudunuz, yorum yaptınız. Hepinize teşekkür ederim. Tıpkı bir önce yaptığım gibi bu sene de geride bıraktığımız yıla dair bir değerlendirme yazısı yazacağım. Bu yazımda kısa notlar halinde 2012’yi özetleyeceğim. Bunu aylar bazında yapacağım. Yazının sonunda bir takım istatistiksel bilgiler de vereceğim sizlere. Her ayda olan herşeyi buraya yazmayacağım elbette. Sadece bloga o zaman yazdığım başlıkları tarayıp en kayda değer olanları aktaracağım.

OCAK 2012

Bu ayda tam 27 yazı yazmışım. Bu çok iyi bir performansmış. Bu ayın şüphesiz en büyük olayı mezun olmamdı.

ŞUBAT 2012

Ocağa göre nispeten daha sakin bir ay olmuş. 20 yazı yazmışım. Yüksek lisansa başlamam bu ayın en önemli gelişmesi oldu. Ayrıca KPSS kursuna da gitmeye karar verip kayıt oldum.

MART 2012

21 yazı yazmışım bu ay da. Hayatımın sıradan bir zamanıydı. Tek eğlencem, cuma günleri gittiğim Bilim Etiği dersleri idi.

NİSAN 2012

Elbetteki yeni televizyonum bu ayın en güzel gelişmesi oldu. O kadar ay geçti, halen daha oynatamadığı bir video çıkmadı. Bloga 17 yazı yazmışım. Yazı sayısının az olmasının sebebi bu ay içerisinde özellikle iş yerinde çok fazla yapılacak şeyin olmasıydı.

MAYIS 2012

Bu ay 19 yazı yazmışım. Bu ay yılın en kötü zamanı idi. Çünkü Neşe ablam vefat etti. Bunun etkilerini üzerimizden yeni yeni atabildik. Özellikle ölümü sonrasında yaşananlar bizi en az ölümü kadar üzdü. Bu ay içerisinde yıllar sonra ilk defa Kars’a da gittim. Dedemi gördüm yıllar sonra.

HAZİRAN 2012

17 yazı yazdığım bir diğer ay daha olmuş. Okulun kapanması, tatilin başlaması derken eğlenceli bir ay olmuş. KPSS hazırlıklarına da tam gaz devam ettiğim bir aydı bu ay.

TEMMUZ 2012

Yaz sıcağının en güzel zamanlarıydı ah ulan ah. KPSS falan da geçtikten sonra bir rahatlamıştım ki sormayın gitsin. Hayatımın temmuz ayları hep böyle dolu dolu geçmişti. Bu ay da toplam 20 yazı yazmışım bloga. Gangnam Style, bu ay piyasaya çıktı.

AĞUSTOS 2012

Bu ay 14 yazı yazarak yılın en düşük ikinci ayını geçirmişim. Bu ayın en güzel iki olayı Mustafa ile barışmam ve İhsan Oktay Anar‘ın Yedinci Gün kitabı idi.

EYLÜL 2012

Yılın en düşük ayıymış bu ay, 13 yazı yazabilmişim. Bu çok kötü bir ortalama. Yıllardır bu ortalamaya düşmemiştim. Ancak bunun en büyük sebebi neredeyse ayın 10 gününü arazi çalışmasıyla geçirmemiz oldu.

EKİM 2012

Bu ay 16 yazı yazmışım. Epey de yer gezmişim. Güzel bir ay olmuş. Eğlenmişiz epey.

KASIM 2012

18 yazı ile geçtirdiğim bir ay olmuş. Çok güzel bir aydı. Midi klavye almam, Eskirock Konseri, hayatımızdaki en güzel haftasonu tatili ve tabiki yerleştirilme sonucum bu ayın en müthiş olaylarıydı.

ARALIK 2012

Yılın son ayını 15 yazı ile tamamladım. Bunun sebebi de hem atanma işleri ile uğraşmam hem de dayımların bize gelmeleriydi. Sude ile oynadım bir hafta boyunca 🙂 Ancak yılın en güzel ayı bu ay oldu. Çok fazla mutluluk yaşadım. Geçen sene olduğu gibi bu sene de en çok okunan yazım aralık ayı içerisinde okundu. En çok görüntülenme rekorumu bu ayda kırdım.

Bu yılın en popüler yazısı Hepimiz Hackerız: Windows 7 0xC004F200 Hatasını Çözdüm yazısı oldu. Bana en çok ziyaretçi Facebook üzerinden gelmiş. 96 farklı ülkeden ziyaretçi gelmiş. Türkiye haricinde en çok okur Amerika Birleşik Devletleri, Almanya, Rusya, Bosna Hersek’ten gelmiş. Bu yıl bana en çok yorumu kardeşim Alper yapmış.

Geçen sene kendime bazı hedefler koymuştum Bakalım bunların hangilerinde ne durumdayım?

  • Klavye çalmayı epey ilerletmek (Evet, geçen seneye göre epey ilerledim)
  • İkinci bir yabancı dili temel düzeyde de olsa konuşabilmek (Almanca hariç) (Evet, Rusça öğrendim.)
  • Radyo yayınlarını düzenli hale getirebilmek (Hayır, bu olmadı işte.)
  • Godspel’in albümünü yayınlayabilmek (Hayır, bu da olmadı işte. Ancak yakın zamanda tamam gibi)
  • Alper’le planımızın yarısını tamamen halledebilmek (Evet, bu oldu. Planın yarısını hallettik.)
  • Doğa ve Çevre Kulübü ile Çevşen 3′ü efsane olacak şekilde organize edebilmek (Efsane olmadı belki ama hallettik)
  • Rock Kulübü ile AU Rock Konserleri Vol. II etkinliğini düzenleyebilmek. (Hayır, olmadı.)
  • Eskirock Metal Fest Vol. IV’ü yapabilmek (Evet, hem 4’ü hem de 5’i yaptık.)
  • Kendime bir şekilde bir IPod Touch alabilmek :) (Bu olmadı malesef, ancak bir noktadan sonra ben de vazgeçtim)

Ve şimdi de gelecek sene kontrol edebilmek adına yine bazı hedefler koyuyorum:

  • Yüksek lisans tezimi hazırlamak
  • Klavyede Sabhankra’nın Cursed Sword’u çalabiliyor duruma gelmek
  • Yeni bir işlemci ve anakart almak
  • Öğrenim Kredisi borcumu tamamen ödemek
  • Alper’le birlikte planın diğer yarısına dair somut adımlar atmak
  • Godspel’in albümünü yayınlamak
  • Samsung Galaxy Note II ya da benzeri bir alet alabilmek
  • Uygulamalı Matematik dersini geçmek
  • İşimle ilgili o hedefi gerçekleştirmek

Şimdi de bu yılın en güzel anlarının fotoğraflarını koyuyorum.

Image Hosted by ImageShack.us

Çanakkale Kolin Hotel

Image Hosted by ImageShack.us

İstanbul Mitsubishi Road Trip ekibi

Image Hosted by ImageShack.us

Çanakkale 57. Alay Şehitliği

Image Hosted by ImageShack.us

Dragon Yarışları

Image Hosted by ImageShack.us

Sercan Mezuniyet

Image Hosted by ImageShack.us

Sercan Merve mezuniyet

Image Hosted by ImageShack.us

Çanakkale Anzak Koyu

Image Hosted by ImageShack.us

Çanakkale Şehitleri Abidesi üzerindeyiz

Unuttuğum olaylar ve fotoğraflar olabilir, onları da güncelleme ile eklerim. Bu yeni yılın hepimize uğurlar ve başarılar getirmesi dileğiyle sevgili dostlar, okuyucular.

Mert’le Bir Pazar Günü

Mert‘i bilmeyenler şu yazıma hızlıca göz atarak hatırlayabilirler. İşte o Mert bu hafta sonu Eskişehir’e geldi ve gelmişken de bizle buluşmasa olmazdı!

Pazar sabahı Volkan‘ı aradım yapmayı planladığımız bir fotoğraf çekimi için. O da Mert’le birlikte kahvaltı yaptıklarını söyledi ve beni de çağırdı. Ben de Alper ve Sercan‘a buluşma saatimizi bildirip doğruca Volkan ve Mert’in yanına gittim.

Ben gittiğimde kahvaltılarını bitirmişlerdi ve kalkmaya hazırlanıyorlardı. Mert hesabı ödemek üzere kasaya gittiğinde ben de peşi sıra gittim. Kasadaki kız Mert’in kredi kartını geri uzatıp limitinin yeterli olmadığını söyledi. Mert çok şaşırdı. Nasıl olur, olmaz derken hesabı halledip doğruca bir Garanti Bankamatiği‘ne gittik. Provizyonda bekleyen işlemi görünce gözlerimiz faltaşı gibi açıldı! Az önce kahvaltı için Mert’in hesabından 15 TL yerine yanlışlıkla 150 000 TL çekilmeye çalışılmış, dolayısı ile kartın limitinden tam 150 kat daha fazla olan bu miktar kartı tıkamıştı 🙂

Elbetteki böyle bir parayı pos makinesiyle ne mekan çekebilirdi ne de Mert ödeyebilirdi. Ufak çaplı bir telefon trafiğinden sonra bu sorunu halledip Espark‘a doğru yola çıktık. Uzun süredir üstüme başıma birşeyler almıyordum. Hazır hep beraberken alışveriş yapalım dedik.

Mert’le ben önce Colin’s‘ten birer pantolon aldık. Oradan sağa sola baka baka C&A‘ya geçtik. Oradan da yine ucuz bir şeyler bulup aldık kazak falan. Sonra en alt kata indik MUDO‘ya. Ben alacağımı aldığım için orada sadece baktık sağa sola. En fazla 150 liraya mal edilebilecek bir masayı 1800 liraya sattıklarını görünce içim sızladı. Hele hele pano diye 75 liraya sattıkları şeyleri görünce içim ayrı bir kan ağladı.

Buradan çıkıp Kahve Diyarı‘na gittik. Gnctrkcll kampanyası vardı zira bir alana bir bedava. Bzi oradayken Alper ve Sercan da geldiler yanımıza. Epey oturduk, sonra Duygu da çıktı geldi. Ben bir süre sonra kalıp kardeşimin yanına gittim. Sonra tekrar aradım Volkan’la Alper’i. Volkan’la Mert Espark’ta kalıp ayakkabı alıyorlarmış. Ben de onların yanına gittim.

Alper – Mert – Sercan

Espark’ta buluşup 222’ye gittik. Mert ve Duygu, Efes Pilsen Blues Fest için bilet aldılar. Sonra Duygu’yu uğurlayıp biz de Volkan’lara doğru yola çıktık. Eve geldiğimizde Alper ve ben ve hatta Volkan da, Mert’in aldığı ayakkabılara hayran kaldık. Alper bize tavuklu pilav yaptı, onu yedik.

Sonra saat 20.00’de Prison Bar‘a gittik. Niye gittik? Çünkü Furkan Hoca‘mızın grubu Floyd Trio (Pink Floyd Tribute) sahne alacaktı. Biz de fotoğraf çektirecektik. Üstelik yanımızda da bir Pink Floyd tutkunu, Mert vardı. Mert’in kuzeni Alper‘de geldi ve tam da o sıralarda müzik başladı. Grup az bilinenden çok bilinene doğru bir playlist hazırlamıştı.

Yaklaşık 2 saat kadar kahkahalı bir sohbetimiz oldu. Ben gruptan feyz alıp tüm sevdiklerime mesajlar attım. Şarkılar önerdim. Dertlerini dinledim. Sözler verdim. Neler yaptım neler. Nihayet kalkmaya karar verdik ve o ayazda yamula yumula yürümeye başladık. Espark’ta ayrıldım bizimkilerden ve eve geldim.

Mert’i özlemişim.

Proofhead Ankara Konservatuvar Düğün Salonları’nda!

Geçtiğimiz pazar günü Ankara‘da halamın oğlu Yavuz abimin düğünü vardı sevgili okur. Uzun yıllar birlikte olduğu sevgilisi Yasemin ile nihayet “dünya evine” giriyorlardı. Tabii bu mutlu günlerinde ben de onları yalnız bırakamazdım.

Pazar sabahı erkenden halamların evinin önüne geldik babam, Ahmet amcam, Kurban amca ve Mert ile. Mert, Yavuz abimin amcasının oğlu olur bu arada. Kendisi Konya’da Çevre Mühendisliği Bölümü okuyacak bir meslektaş adayımız. Her neyse, biz bu kadro ile bir gece önce halamların evinde değil de, Mertler de kaldığımız için sabah da kalkıp erkenden düğün evine geçtik. Yavuz abi, kardeşi Oğuz, Mert, büyük amcaları ve ben önce kalkıp gelin arabası süsletmeye gittik.

Gelin arabası süsleme işi kadar saçma ve bedava para kazanılan bir iş daha görmedim ben sevgili okur. Biz gerçi para vermedik, zira araba süsleme parası, Yavuz abinin ödediği 7 bin liralık düğün paketinin içerisindeymiş. Bu pakete ayrıca düğün fotoğrafları, gelin damat albümü de ilaveymiş. Gerçi düğün esnasında çekilen fotoğrafları çerçevesizler 10 TL, çerçeveliler 20 TL olmak üzere gayet fahiş fiyatlardan sattılar, o nasıl oldu bilmiyorum bak.

Neyse, arabayı süsletip önceki gün giremediğim eve, halamların evine nihayet girdim. Uzun süredir göremediğim bir cümle akrabayı gördükten sonra gelini almak için yaklaşık 45 km uzaklıktaki Çubuk ilçesine gideceğimizi öğrendim. Senede bir gün, o da düğünde falan giydiğim takım elbisemi giydim yine.

O davulcu!

Ondan sonra toplamda beş araba kalktık yola çıktık Çubuk’a doğru. Ben, Ahmet amcamla birlikte Mertlerin arabasına bindim. O sıcakta takım elbise yaktı kavurdu bizi ne yalan söyliyim. Düğün evi beklediğimden biraz daha sönüktü. Bir davulcu ve zurnacı tutmuşlar. Davul zurna ile karşılandık. Davulcu da zurnacı da Ankaralı olduğundan bizim Kars havalarını çalmalarını beklemedik, onlar da çalmadılar zaten. Gelin nihayet kapıda göründüğünde bir alkış koptu. Arabaya bindiler. Klasik gelin arabasını bilirsiniz. Arka koltukta gelin damat ve bir yancı, ön tarafta şoför ve bir – bazen iki – yancı, doluşur giderler. Ama bu sefer öyle olmadı. Arabaya sadece Yavuz abim ve Yasemin bindiler.

Buradan yine Çubuk’un içinde yer alan kuaföre gittik. Gelini buraya bıraktıktan sonra biz yine aynı ekiple 5 araba olarak Ankara’ya, Mamak‘a döndük. Acayip bir sohbet faslı başladı. Zaten babamlar ne zaman buluşsalar hepsi birbirinden komik geçmiş hikayeler anlatılır. Bizlerin de gülmekten karınlarımız ağrır. Yemek falan da yedikten sonra bu sefer yine gelini kuaförden alıp önce fotoğraf çekimine Dikmen Vadisi‘ne, sonra da düğün salonuna götürmek üzere bu sefer Yavuz abim, büyük amcası ve ben yola çıktık yine Çubuk’a doğru. Hemen ardımızdan bir araba ile de Atilla abi, Mert ve fotoğrafçı geldiler. Yine epey bir yol gittikten sonra Çubuk’a vardık. Bu yolculuklarımızda daha önce görmediğim bir teröre şahit oldum sevgili okur: Gelin arabası önü kesme terörü. Lan çoluğun çocuğun korkusu yok! Arabanın önüne, sağına soluna, sileceğine atlıyorlar, manyak gibi camları yumrukluyorlardı. Üstelik düğün sezonu ve hafta sonu olduğu için neredeyse her trafik ışığında bir çete vardı. Bakın çete diyorum, durum o kadar ciddiydi yani.

Çekime hazırlanırken

Neyse, gelini Çubuk’tan alıp bu sefer fotoğraf çektirmek için Dikmen Vadisi denen o süper yere doğru yola çıktık. Lan ne güzel mekanmış! Son günlerin en moda düğün fotoğrafı çektirme mekanıymış üstelik onu öğrendik. Bizden hariç en az 6 tane daha yeni çift fotoğraf çektiriyorlardı. Çimlerde yatan, fıskiyeye bakan, havaya atlayan, merdivende oturan… Buradaki işimiz de yaklaşık 1 saat sürdü. Saat 19.30’da başlayacak düğüne geç kalmamız söz konusu olabilirdi artık. Yola iki araç olarak yine devam ettik. Ben öndeki araçta Atilla abi ve Seyfettin amca ile birlikteydim.

Bahsettiğim mahalle

Yolda giderken ne oldu, nasıl oldu bilmiyorum, diğer arabadan Yavuz abi aradı ve dedesinin de elini öpmek istediklerini söyledi. Biz tamam dedik ama dedenin oturduğu ev, Ankara’nın en kötü yerindeydi. Ulucanlar Cezaevi ile Ankara Kalesi arasındaki mahallede oturuyorlardı. Bu mahalleye çekine çekine gittik. Zira az önce bahsettiğim gelin arabası teröristlerinin kaynağı zaten bu mahalleymiş 🙂 Arabayı sessizce mahalleye soktuk. Cezaevinin duvarlarının yanına yanaştık. Gelin ve damat dedelerinin evine doğru giderken Mert’le ben de ürkek bakışlarla arabanın yanında bekledik. Bir süre sonra geri döndüklerinde hemen tam gaz Ankara trafiğine daldık. Burada da yine yer yer tacizlere uğrayıp nihayet düğün salonuna ulaşabildik. Derin bir oh çektikten sonra ben salona girdim. Bütün sülalem düğündeydi adeta. Yanımda babam da olduğundan benim tanımadığım onlarca insan, Aytekin’in oğlu diye benle de tanıştılar.

Ortalıkta dolaşan şöyle bir tosun vardı.

Düğün biraz da gecikmeyle saat 20.00’ye doğru başladı. Önce Ankara havaları çaldı epey bir süre. Sonra bizim halay havaları başladı. Burada da yine bizim halaylarla gaza gelen Ankaralıların “zılgıtları” ile şaşkına döndük. Kısa bir süre sonra sahneye bir hanım çıktı. Sima olarak acayip sevdiğim bir insana benzettim kendisini. Bu hanım da epey bir Ankara havası söyledi. Sonra türkülerle devam etti. Bu hanım sahneden indikten sonra pasta kesildi. Bir süre disko müziğine dönüldü. Mr. Saxobeat bile çaldılar! Galiba ondan sonra da takı töreni oldu.

Sahneye son çıkan eleman ise yine önce Ankara havaları ile başladı. “Performansı” esnasında aralarda söylediği komiklikler, şakalar ile seyirciyi kendisinde tutmayı daima başardı. Birkaç parça Ankara havası söyledikten sonra herif 180 derece döndü ve önce Azeri havalarıyla, ardından da bizim sözsüz

Böyle bir bakış yakaladım

Terekeme halaylarıyla adeta bayram havası estirdi. Düğün yeni başlıyordu sanki. Halayla süper hızla döndü. Sarhoşlar vardı ortamda bir iki tane. Onlarda epey dolandıktan sonra ortadan kayboldular. Pist 4 kuzenime kaldı. Bunlar da yine çılgınlar gibi halay çektiler, Azeri oynadılar. Lan hepsine helal olsun!

Ben Cansu Ferit

Düğün bittiğinde bir süre karışıklık oldu, kim nereye gidecek bilemedik falan, sonra yine aynı düzen kalktık Mamak’a Yavuz abinin yeni evine geldik. Gelini burada evine uğurladıktan sonra herkes uyuyacağı eve doğru yola çıktı. Biz de yine Mertler de kaldık.

Düğün güzeldi kısacası. Ömür boyu mutluluklar diliyorum Yavuz abime ve Yasemin’e 🙂

Bir Doğum Günüm Böyle Geçti

Malum dün doğum günümdü sevgili okur.

Yıllar geçtikçe insanın doğum günlerinden olan beklentisi giderek azalıyor, belki sen de bunun farkındasındır. Dün de aynen öyle oldu. Çok bir şey beklediğim bir gün değildi. Zaten pek bir şey de olmadı. Ama en nihayetinde güzel bir gündü, dostlarla hep birlikte olduk.

Sabahtan Alper ve Betül‘le buluşup iki haftadır devam eden arazi çalışmalarımızı bitirmek üzere Kırka tarafına gittik. Örnek alınacak kuyulardan örnekleri aldıktan sonra Ovacık Köyü‘ne bağlı İnlice Mahallesi‘nde oturan muhtar Arif amcamıza ziyarete gittik. Bahçede oturup adam başı üç bardak çay içtik. Bir ara Arif amca bahçeye dadanan gelinciği vurmak üzere tüfeğine falan davrandı, çok da dua ettik ama bir şey olmadı.

Buradan sonra iki haftadır topladığımız tüm numuneleri teslim etmek üzere Afyon‘a doğru yola çıktık. Yol, bol müzik ve bol sohbetle geçti. Afyon’da önce ortak çalıştığımız hocanın laboratuvarına gittik. Örneklerimizi bırakıp boş kapları toparlayıp arabaya yükledik ve bu sefer şehir merkezine doğru yola çıktık.

Şu yazımdan hatırlayacağınız kazığı yediğimizden dolayı bu sefer doğrudan Afium‘a gittik. Burada bir süre mağazaları gezip tişörtlere falan baktık. Ya güzel tişört bulamadık, ya da uçuk fiyatlara dudak büktük. Vay be. Sonra da ayıptır söylemesi Sbarro‘ya geçtik. Alper ve ben kendimize birer Mega Menü söyledik. Betül de 2 kişilik pizza aldı. Hepsini karıştırıp yedik. Deliler gibi doyduk.

Sonra Betül’ün TEMA‘dan bir arkadaşı olan Doktor Yusuf’la buluştuk. Daha sonra da şehir merkezine geri döndük. Burada bir mevlevihane vardı: Sultan Divanı Mevlevihane Müzesi. Burayı gezdik biraz. Sonra eski bir hamamdan dönüştürülmüş bir kültür sanat evine gittik. Burada da oyalandıktan sonra, birer meyveli soda, üç litre de soğuk su alıp Eskişehir’e doğru yola çıktık.

Eskişehir’e saat 18.30 civarında girdik. Aşağı yukarı 1 saat kadar laboratuvardaki analiz işlemleri sürdü. Sonra ben bizimkilerle vedalaşıp Hera‘ya doğru koşar adım yürümeye başladım. Hera’ya geldiğimde Yağız, Volkan ve Togay‘ın beni beklediğini gördüm. Biraz muhabbet ettik. Birer çay içtik. Sonra da kalkıp Peyote‘ye doğru hareket ettik. Peyote’yi çaldığı müziklerden hiçbir şey anlamadığım için pek sevemesem de şu an için, Mert‘le de orada buluşacağımız için kalkıp gittik. Şu yazımda anlatmıştım Mert’in diploma hikayesini. Diplomasını bu sabah gelip almış, artık mezun olmuştu.

Peyote’de çok güldük. Volkan ve Togay’ın şakaları bizi kırdı geçirdi. Zavallı Yağız’ın gülmekten karnı sızladı. Ah çocuk! Şakalar o kadar komikti yani. Saat ilerledi, Togay ve Yağız kalktı gittiler. Biz de Volkan’la Mert’i bekledik.

Yarım saat kadar sonra Mert geldi. Mert’i epey özlemiştim. Oturduk, konuştuk epey. Daha sonra Mert’in kuzeni Alper ve arkadaşı Eda da bize katıldılar. Ancak ben birkaç dakika sonra kalktım, zira artık iki haftanın yorgunluğu bitirmişti beni.

Eve geldiğimde saat 10’u geçmişti. Çok bir şey yapamadım. Canım epey sıkılıyordu. Oturdum tek tek facebook’tan doğum günümü kutlayan dostlara, değerli insanlara cevap yazdım. Her cevap yazdığım kişi de aklıma o kişiyle ilgili bir anım geldi. Pek bir mutlu oldum. Ve işte doğum günümün en mutlu anları da bunlardı. Afyon’dan dönerken bir yer görmüştüm tam da güneş batarken. Derbent Köyü‘nün girişindeki durağa konulmuş ahşap bir banktı bu. Güneş batarken son ışıkları bu banka değiyordu. Lan dedim içimden, genelde kendimle lanlı lunlu konuşurum, keşke insan her akşam gelse bu banka otursa, dedim. Yaşlanmaz valla insan, diye de ekledim kendime.

Benim kendime yaptırdığım tişört

Doğum günümde kendime bir hediye verdim. Uzun süredir arayıp da bulamadığım, en son olarak kendim yaptırdığım bir tişört bu. In Flames‘in Trigger videosunda Anders’in giydiği tişört. Yaz olduğu için siyahı tercih etmedim yalnız. Evet, doğum günüm kutlu olsun.

Anders’in klipte giydiği tişört

Bundan önceki son dört yılın doğum günü yazılarına bakmak isteyenler aşağıdaki linklere tıklayabilirler:

2011 yılı yazısı
2010 yılı yazısı
2009 yılı yazısı
2008 yılı yazısı (yayın tarihine bakmayın. Diğer blogdan aktardığım için öyle görünüyor)