Tag Archives: merve

Salda Gölü – Doğum Günü – Antalya

Uzun zaman oldu yine yazmayalı sevgili okur. Ama inan vakit bulamadım. Biraz uzun bir gezi yazısı olacak bu okuyacağın. Yazı içerisinde çok ciddi ve çok önemli tespitlere, tavsiyelere yer vereceğim. Okumanda fayda var yani. Ben yazarken çok eğleneceğim umarım okurken de sen eğlenirsin.

O hafta sonu için Alper’in birkaç gün önce yaptığı teklifin cazipliğine dayanamadım ve yıllık izin almayı düşündüğüm hafta için yaptığım planı değiştirdim. Daha doğrusu  bu planda küçük bir değişiklik yaptım diyelim. Biz, Antalya’ya gitmeyi planlıyorduk. Ancak Alper’in teklifi bizi yola iki gün daha önce çıkardı. Burdur’a, Salda Gölü’ne gidiyorduk ve sabah saat 05:00’te yola çıkmıştık bile! Bu kadar çabuk karar alıp yola revan olmanın verdiği keyifle güneye, “el değmemiş” topraklara gidiyorduk!

İki araçta toplam altı kişiydik. Birkaç gün önce elimizdeki malzemeyi kontrol edip Dechatlon’dan yeni malzemeler almıştık. Ben bu mağazaya ilk defa, iki buçuk yıl önce İzmir’de gitmiştim. Ancak geçen sürede, özellikle de internet mağazasıyla, ülkede outdoor sporları yapan herkes için vazgeçilmez bir platform olmuş Dechatlon. Çadırlarımızı, matlarımızı ve birkaç ufak tefek eksiğimizi tamamladık. Yanımıza üç tane taşınabilir güç kaynağı, bir tane 12 volt akü, iki tane şarjlı LED ışıldak, küçük tüp, mangal, dört tane katlanabilir sandalye, üç tane çadır, bir tane şişme yatak ve şu an aklıma gelmeyen iki bagaj dolusu malzemeyi aldık. Okumaya devam et

Reklamlar

Muhteşem Dolunayın Etkileri!

owlproofheadCuma gecesi Utku‘nun doğum günüydü, kutladık. Cumartesi gecesi de Dolunay‘ın gecesiydi. Onu da kutladık. Bu işin giderek benden çıkması ve eşe dosta yayılması ne yalan söyleyeyim hoşuma gidiyor. Gözlerini kaldırıp gökyüzünde seni görenlerin aklına ben geliyorum; bir bütün benliğimle, kelimelerimle ve dertli dertli şarkılarımla ben…

dolunayscreen

Dolunay

Ah keşke o yüksek makamlarından bir ayrılsan, burnunu birazcık aşağı eğsen ve o güzide yörüngenden bir çıksan da yanıma gelsen, seni tanıştıracağım öyle güzel bir insan var ki sen bile hayran olacaksın. Bak dün gece, cümle kuşlar uyurken, dağlar, aşlar, ağaçlar sayıklayıp dururken adını, birkaç çift göz yine seni arıyordu göklerde. Kimi ben gibi gafletten, kimi de hasretten o güzel varlığının hissine.

Yine gittim her şeyin başladığı o yere. Kucağında uyudum sandım dalımda dururken. Uykusuz gözlerle bir sağa, bir sola bir de başımı kaldırıp sana baktım. O şefkatin başka hiçbir yüzde yok. Bunu bir tek ben biliyorum.

Geçen hafta salı günü Ankara‘ya gittim Bakanlığa. Bitmiş, ölmüş. Heyecan kalmamış, yeni bir şeyler bekliyor herkes. Sonumuz hayır olsun. Yolculuğun en güzel kısmı sabah Alper‘le yaptığımız kahvaltıydı. Haa bir de Stefan Zweig‘in Satranç isimli öyküsünü okudum. Yazarın okuduğum ilk kitabıydı bu. satrancHazal‘ın tavsiyesiyle aldım. Güzeldi gerçekten. Olağanüstü değildi evet ama güzeldi. Bu ara kitapyurdu.com isimli siteden alıyorum kitapları. Acayip indirimler yapıyor. Bir de bu Yapı Kredi Yayınları‘nın Modern Klasikler Dizisi‘nde nereden baksan sekiz on tane Zweig kitabı var. En çok satan ilk dört tanesini almıştım. Sırayla okuyacağım. Okudukça yazarım. Sen seversin edebiyat sohbetlerini.

Taa askerde, 1 Nisan 2014’te Seval‘in beni ziyaret ettiği gün getirdiği beyaz renkli Sony kulaklarım bozulmuştu. Bir süredir kardeşim Mustafa ve Savaş Sungur‘un şiddetle tavsiye ettiği Sennheiser‘ın çeşitli modellerini inceliyordum. sennheiserGeçen gün harika bir indirim denk getirip birikmiş bonuslarımın da katkılarıyla CX500 modelli kulaklığı aldım. Bu kulaklık aldığım ilk kulak içi tipteki kulaklık. Alışmam biraz zor oldu ama şu an gayet memnunum. Ses olarak da çok başarılı buluyorum. Basslar az geldi başlarda. Ancak kulaklıkla verilen dört farklı silikon başlıktan bir tanesi tam istediğim kaliteyi yakalamamı sağladı. Kılıfı, sargısı ve toplam kalitesiyle, gayet memnun kaldığım bir alışveriş oldu.

Az önce, YÖKDİL sınavından geldim. Kolaydı. Keşke çalışsaymışım. Çok pişmanım çalışmadığım için. YDS’nin aksine bu sınavda kelime bilgisi çok etkilemedi beni. Yalnız paragraflardan bazıları çok karmaşıktı. Bir de üç dört tane devrik cümle yapısı vardı. Uyanıklar o yapıları da tıpkı soru cümlelerine benzetmişler. Çok kötü gelmez sonuç. Ama çok da iyi bir şey beklemiyorum açıkçası. Sınavdan bahsetmişken, geçen hafta Alper’in tavsiyesiyle bir başvuru yaptım. Ne olduğunu ve nasıl sonuçlandığını “aşılmaz” tabularım yüzünden daha sonra anlatacağım.

miklosMüzik. Evet biraz da müzik. Şu sıralar Miklos Rozsa‘nın El Cid filmi soundtracklerine sarmış durumdayım. Aslında bu müzikleri sen de biliyorsun. Nereden? Cüneyt Arkın‘ın kült filmleri Battalgazi serisinden. Şu senfoni beni benden alıyor, yere göğe sığamıyorum. Nasıl anlatsam sana bilemiyorum. Böylesi bir ruh, böylesi bir destansılık, ahh! Cüneyt Arkın’ın tarihi filmlerinde özellikle de Battalgazi serisinde Miklos Rozsa’nın El Cid ve Ben-Hur filmleri için yaptığı soundtrackler kullanılmış. Bu aslında güzel bir şey. Düşünsene, Avrupa’nın en saygın senfoni orkestrasını dinlemeye annemle gitsek, orkestra Miklos Rozsa çalsa, annem bile dinlediği şeyden etkilenecek, bu müzik ona bir şeyler anımsatacak. Harika!

Son olarak, Wonder Woman‘ı izledik. Allah’ım gülüşü aynı sen! Bilerek o ön iki dişini gösterecek şekilde bırakılan bir ağız, duru bir güzellik ve enteresan bir çekim gücü (astronomik espri yaptım). Velhasıl, DC’nin yaptığı en iyi film galiba bu olmuş. İşin içine bir de çok sevdiğim 1. Dünya Savaşı‘ atmosferini serpiştirmişler. Osmanlının falan adı geçiyor. Sümerler’in de adı geçiyor ama ne alaka çözemedim. Gerçi başka bir yerde  de saçmalayıp Nazi falan dediler, şaşırdık. Bir daha izlemek şart. Merve, Mustafa  ve Hafize açıkça söylemediler ama pek beğenmediler filmi. ne yalan söyleyeyim ben de iki buçuk saat sürecek bir film beklemiyordum. Film, antik bir havada başlıyor. Bu kısımlarda epey sıkıldım. Ancak ne zaman ki savaşın içerisine dahil oldular, koltuğumda daha bir kuruldum. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarına ilişkin filmlere bayılıyorum sevgili okur. Özellikle ikinci dünya savaşı teması, bu yöndeki kitaplar, filmler ve belgeseller her zaman ilgimi cezbetmiştir ki bunu sana da anlatmıştım, bir Umur‘a bir de sana.

Evet, bu aylık bu kadar. Kendine iyi bak. İzimden ayrılma.

WONDER WOMAN

Bütün filmin hikayesi bu fotoğrafla başlıyor

Proofhead Safranbolu’da!

Yazıları, iş işten geçtikten sonra yazmak yönünde ciddi bir eğilimi olan blog, Proofhead My Resort’ten herkese sevgiler!

Ben geçen hafta neredeydim? Safranbolu‘daydım. Orada “Kalıcı Organik Kirleticiler(KOK) ve KOK Stoklarının Bertarafı“na yönelik bir eğitim çalışması vardı. Yasin‘le birlikte bu eğitime Bilecik adına katıldı. Bir de iş yerinden arkadaşımız, Satberk abimizin kızı Merve de kendi çalıştığı firma adına katıldı. Böylece üç kişilik bir ekip olarak orada bulunacaktık.

Pazarı pazartesiye bağlayan gece Eskişehir Otogar‘dan yola çıktım. Neden bu saatte? Çünkü Eskişehir’den Safranbolu’ya bir tek bu saatte otobüs vardı. Yalnızdım. Yasin ve Merve de aynı araca Bilecik‘ten bineceklerdi. Küçük bir çanta dışında pek bir şey almadım yanıma. Eşim, bari bir pantolon daha alsaydın, dedi. Güldüm, yahu ne gerek var, dedim…

Otobüse bindikten 10 dakika sonra, henüz Eskişehir’den çıkmamışken muavin servis yaptı. Kola istedim, istemez olaydım. Gecenin karanlığında elim çarptı ve bir yudum alamadan olduğu gibi üzerime döktüm! Bak daha yolculuğun 10. dakikasındayım!

Kurulamak, silmek için hiçbir şey yoktu. Muavin kolanın döküldüğünü gördü, yüzüme baktı. Peçete getirir misin, dedim. Gitti iki tane peçete getirdi. O peçeteler koltuğun üzerinde biriken kolayı emdirmeye yetti ancak. Neyse uzatmayayım, muavinin her seferinde iki tane getirip bırakması sebebiyle tam dört defa peçete istedim. O tek tek getirmekten bıkmadı, inadına ben de isteyip durdum lan. İşin kötüsü pantolonun altı da olduğu gibi ıslandığı için, dünyanın en iğrenç hissiyle Bilecik’e kadar gitmek zorunda kaldım. Hayatımın en çileli üç Bilecik yolculuğundan birisiydi. Tam gece yarısı Bilecik Otogarı‘na girdik. Hemen indim ve Yasin’den istediğim peçetelerle ıslak mendilleri aldım. Bu arada Satberk abi de kızını yolcu etmek için gelmişti. Görüştük, vedalaştık. Otobüs fazla oyalanmadı ve yola devam ettik. Bu esnada birkaç saat geçtiği için koltuk ve pantolonum kurumaya başlamıştı. Allahtan yanımda oturan yoktu da yan koltukta nispeten daha rahat gidebildim. Merve uyuduktan sonra Yasin arkamdaki koltuğa geçti. Biraz sohbet ettik ve biz de uyuduk. Gözümü açtığımda Karabük Otogarı‘ndaydık. Gözümü geri kapattım. Sanki birkaç dakika geçti ve bu sefer muavin, Safranbolu geçmiş olsun, dedi. Lan dedim bu kadar yakın mıymış! Hakikaten yakınmış. Neredeyse iç içeler.

safran01Otele geldiğimizde saat 05.00’e yaklaşıyordu. Hilton Garden Inn Hotel‘de kalacaktık. Aklımda uykudan başka bir şey olmadığı için bu kısımları hatırlamıyorum. Odaya girdim ve uyudum. Saat 09.00 civarında uyanınca, nihayet bir oh diyebildim. Arayıp Yasin’i de uyandırdıktan sonra kahvaltıya geçtik. Kahvaltıyı hep birlikte tamamlayıp Safranbolu’yu gezmeye çıktık. Ancak nereye gideceğimiz konusunda en ufak bir fikrimiz bile yoktu. Bir aşağı bir yukarı yürüyüp işin olmayacağını anlayınca tekrar otele dönüp yardım isteyelim dedik. İşte bu an, şansımızın döndüğü an oldu.

Otelin girişinde kahvesini yudumlayan bir bey bizi görünce selam verdi. Otelin Genel Müdürü Onur İslam! Kendisi Karabük’e gideceğini ama istersek bizi “Eski Çarşı” denilen ve o meşhur evlerin bulunduğu yere bırakabileceğini söyledi. Lan şansa bak!

Atladık arabaya. Onur Bey’le birlikte Safranbolu’nun kalbine doğru yol almaya başladık. Safranbolu halkı, yazları ve kışları farklı yerlerde konaklıyormuş. Yani en azından eskiden böyleymiş. Hak yazları daha yukarıda bulunan ve şimdi şehrin modern yakası olan kısımlardaki bağ evlerinde kalırken, kışın Eski Çarşı dedikleri o konaklara çekilirmiş. Bizi Eski Çarşı’nın tam göbeğindeki otobüs durağına bıraktı Onur Bey. Burası gezmeye başlamak için iyi bir nokta. Hemen bitişiğinde Tarihi Cinci Hamamı yer alıyor. Hala hizmet veriyor, masaj, kese ve bilumum hamam hizmeti varmış.

safran00

Hüsnü Çoban’ın ilk defa geldiği sahne

safran14Hamamın iki yanından şehrin alt mahallelerine iniliyor. Sağ tarafta yukarı doğru bir yol çıkıyor. Burada sırasıyla Ziraat Bankası ve Hüsnü Çoban başkomiserimin haksız yere sürüldüğü karakol binası yer alıyor. Aynı yolu tepeye kadar izlediğinizde Kent Tarihi Müzesi karşınıza çıkıyor. Zaten kentte sarı rengi, en yüksek tepede yer alması ve heybetli mimarisiyle hemen dikkati çekiyor burası. Burada geçmişten günümüze Safranbolu temasıyla bir takım eserler sergileniyor. Müzenin giriş katındaki bilişim sergisini ise pek çok büyük şehirde dahi bulamazsınız. En altta zemin katta, kentte geçmişte yürütülen ve artık kaybolmaya yüz tutmuş mesleklere ilişkin canlandırmalar var.

Kent Tarihi Müzesi’nin arkasında bir saat kulesi var. Buraya müzeye girerken verdiğiniz bileti göstererek girebiliyorsunuz. Bu saat kulesi, Anadolu’daki en eski saat müzesi. Mekanik aksamı hala çalışır durumda. Hala bakımı yapılıyor ve işliyor. İngiliz malı. Bakımını 55 yıldır üslenen bir üstat tarafından saat kulesine ve Safranbolu’ya dair pek çok bilgi veriliyor. Bugün Anadolu’da pek çok şehirde saat kulesi vardır, diyor. Ancak pek azı ilk kurulduğu mekanizmayla çalışmaktadır, diye de ekliyor. 1797 yılında İzzet Mehmet Paşa‘nın İngiltere’den getirttiği mekanizma tıkır işliyor. O dönemden bu döneme saat kulesine bakım işini üstlenen dördüncü kuşak imiş usta.

safran02Biz, önce Demirciler Çarşısı‘na gittik. Burada birkaç dükkanda halen demir işleri yapılıyor. Bakır eşya satanlar ise bunun ticaretini yapan kişiler. Yani gördüğünüz eşyaların hiçbiri bunlar tarafından yapılmamış. Alınıp satılan türde eşyalar. Dolayısıyla gürz, kılıç, miğfer, balta vb. eşyalar görünce heyecanlanmayın. Fiyatları da absürt pahalı zaten. Demirciler çarşısında ilgimi çeken bir detayı aktarayım hemen. Bir dükkanda dış kapı tutamağı yapıyorlar. Bunların kiminin üzerinde bildiğimiz şekliyle pentagram, kimisinde de Davud yıldızı yer alıyor. Ustaya sordum, “Davud yıldızı neden usta? Biz de böyle bir motif yok?“. Usta hiç beklemediğim bir cevap verdi: O yıldız, Hz. Davud’un yıldızı, bizim ustamızdır o. Doğru ya, Kutsal metinlerde Davud’un demirciliğin piri olduğu bahsi vardır.

Kentin daha aşağı mahallelerinde Rumlar kalıyormuş. Yukarı mahallelerde ise Türkler. Nüfus mübadelesi olunca Rumlar çekilip gitmişler. Bizimkiler de ilk iş, onlardan kalan kiliseyi camiye çevirmişler. Caminin kubbesine bakınca çok net anlaşılıyor.

Çarşının iç kısımlarında, Cinci Hanı‘na yakın bir yerde, Kaymakamlar Müzesi var. Ha unutmadan ekleyeyim, tüm müzelere giriş 2 lira. Kaymakamlar Müzesi önemli. Çünkü tipik bir Safranbolu konağının içini gezme fırsatı sağlıyor. Konaklarda üç kat var. Burada odalarda sensör var. Sizi görünce, odalara yerleştirilen maketler hareket etmeye başlıyor. Bazı odalardaki setler korku filmlerini andırıyor. Yine odalardan bazılarının içerisindeki dolaplarda banyo yapmaya yarayan tekneler var. Her odaya ortadaki büyük bir salondan giriliyor. Yani evlenen çocuklar, baba evinde kendi odalarında yaşamaya devam edebiliyor. Bu şekilde tasarlanmış. Evler hakkındaki en büyük özellik, kot farkından yararlanıp hiç bir konağın bir diğerinin güneşini kesmeyecek şekilde inşa edilmiş olmasıymış. Pencere sayıları bilerek bol tutulmuş. Bol güneş alsın diye. Özetle, Kaymakamlar Müzesi, muhakkak görülmesi gereken bir yer.

safran13Müzeden çıkıp rampa aşağı beş dakika yürüyünce meşhur Cinci Hanı’na geliyorsunuz. Halen otel olarak işletiliyor. Buraya da giriş paralı. İçeride ne var? Hiçbir şey. Ama şehrin göbeğinde dönemin mimari özelliklerini yansıtması bakımından güzel. Buranın en büyük avantajı en üst katına çıktığınızda gördüğünüz manzara. Aman diyeyim, en üst merdivene çıkınca karşınıza çıkacak olan kapıyı sakın çalmayın. Zira burası da otelin bir odası 🙂

safran12

Cinci Hanı’ndan panoramik. Tıkla büyüsün

Cinci Hanı’ndan çıkınca, şehrin içerisinde kaybolmayı deneyin. Tam karşıda bir PTT Şubesi var. Kendinize bir kart atabilirsiniz. Küçük dükkanlar göreceksiniz. Her birinde, birbirinin aynısı hediyelikler var. Çoğu Çin malı. İlginç bir şeyler bulmak zor. Diyeceksiniz ki lokum? Safranlı lokum bana biraz hikaye geldi. Yılda toplam üretiminin “30 kg” olduğunu (evet, tüm Safranbolu’da ve hatta Türkiye’de) düşünürsek bu baharatın. Yediğiniz beş gramlık lokumun içerisindeki safran yüzdesi herhalde sıfırdır, yoktur. Zira tadında Eskişehir’de yediğim lokumdan farklı bir tat yoktu. Ben ki hiç bir şeyin tadını unutmayan biriyim, bu kadar da iddialıyım. Ha güzel lokum yok mu? Var tabi, yaban mersinini bir deneyin derim.

Gördüğümüz yerleri Yasin Göynük’e benzetti, ben Odunpazarı’na, Merve ise Hamamönü’ne. İç turizmde ne yazık ki gidebildiğimiz en ileri nokta da bu: buzdolabı süsü. Belki Eskişehir’e ilk defa gelen biri için “Balmumu Müzesi” ilgi çekici bir yer olabilir ama ne bileyim, Safranbolu’da benim ilgimi çeken çok az şey oldu.

Otel hakkında pek bir şey yazmadım. Küçük bir otel. Onur Bey’in jesti sayesinde dört yıldızı aldı benden 🙂 Ancak konaklama hizmeti dışında başka hiçbir hizmet vermiyor, otelde oturup tv izlemekten başka bir şey yapmadık. Sezonda değildik diyemeyeceğim zira Safranbolu için bir sezon kavramı yok.

Son gün, Hıdırlık Tepesi denen bir yere çıktık. Burada bize Safranbolulu bir bey eşlik etti. Bu yazıyı yazarken aralara serpiştirdiğim bilgilerin çoğunu, onun tepeden şehri anlatımı esnasında öğrendim. Şahsına münhasır biriydi sağ olsun. Arada ince ince giydiriyordu. Mesela Cinci Hanı ve Hamamı’nın, Padişah Deli İbrahim‘i okuyup üfleyen Cinci Hoca tarafından yaptırıldığından bahsetti. Kahkahalarla dinledik.

safran23

Hıdırlık Tepesi Panoramik. Tıkla büyüsün.

safran24

Safranbolu’daki ilk gün otelde öğle yemeği yiyemediğimiz için (daha doğrusu çorbaya 16 lira vermek istemediğimiz) için otelden ayrılıp şehrin içerisinde indik. Burada “peruhi” ve “haluşka” denen yemekleri tattık. Fena değiller. Ama yemekten daha çok meze gibi düşünülebilir. Meşhur kuyu kebabı varmış, onu yiyecek mekanı bulamadık, göremedik.

Eskişehir ve Bilecik’e giden başka bir araç olmadığı için, cuma sabahı saat 10.30’da Safranbolu Otogarı’ndan yola çıktık. Eskişehir’e varmam saat 18:15’i buldu. Otobüsten indiğimde elim ayağım titriyordu yorgunluktan. Özetle sevgili okur, Safranbolu kaçmak için güzel bir kent. Aracınız da varsa bir iki günde tamamen keşfedip tadına varabilirsiniz.

safran17

Kent Müzesi Girişi – Yasin ve ben

Murat İlkan & Metin Türkcan Akustik Konseri

mi05
İyi konserlerin yazılarını geç yazan blog, Proofhead My Resort’ten merhaba sevgili okur.

18 Kasım gecesi, çok uzun süre sonra hayranı olduğumuz bir sesi dinleme şansımız oldu yeniden. Pentagram‘ın efsane vokalisti, Cem Köksal‘la yaptığı şarkılar dillere pelesenk olmuş adam, muthiş insan Murat İlkan Eskişehir’e geldi. Pentagram’ın ezbere bildiğimiz hemen her şarkısını onun sesiyle beynimize kazıdığımızdan, “Kalbim bomboş!” çığlıklarını atarken onun sesine eşlik ettiğimizden bu konseri kaçırmamız olanaksızdı. Biz de elimizde avucumuzda ne var ne yoksa toplayıp o gece konserin yapılacağı mekana gittik. Elimizde avucumuzda ne varsa derken neyi kastettiğimi birazdan anlayacaksın.

Mekana gayet kalabalık ve organize olmuş bir kadroyla gittik. Başta Alper olmak üzere Merve, Utku, Hazal, Volkan, Murat ve Gökçe‘den oluşan ekibimize bir de yakın arkadaşımız Mustafa dahil olunca sahne önünü biz doldurmuş olduk. Mekanda oturmak için yer yoktu eyvallah da yaslanmak için masa da yoktu. Akustik konser olunca zaten fazla atraksiyona girilemeyeceğinden sabit durmak yetiyordu. Ancak özellikle mont ve çantalar sıkıntı oldu.

Neyse, biz mekana gittiğimizde saat 21.00 civarıydı. Aynı günün sabahında organizasyonu yapan dostlarımız Murat ve Özcan Brothers‘ı Pilot Bar‘da yakaladım. Konser öncesinde bir fan buluşması olup olmayacağını öğrendim böylece. Akşamki programın detaylarını kestirebildikten sonra iş mekana gidip beklemeye kaldı.

13071948_10154115780073630_5346793829956951623_o

Bir gözüm Murat abi‘nin üzerinde beklemeye başladım. 10 dakika sonra Murat abi eliyle beni işaret etti ve çağırdı. Hazırdık, Murat İlkan ve Metin Türkcan‘ın mi01yanına gidiyorduk! Alper’le birlikte mekanın üst katındaki kulise doğru çıktık. İşte, hayranı olduğumuz ses, taze metalciliğimizin en büyük kahramanı Murat İlkan karşımızdaydı. Kuliste eşi Alper İlkan, Metin Türkcan ve aslında o gecenin
de en büyük sürprizlerinden birisi olacak Melisa Uzunarslan ona eşlik diyordu. Kısa bir selamlaşma faslından sonra elimizde ve avucumuzdakileri dökmeye başladık: 2 tane plak, 1 tane DVD ve bir sürü CD. Murat İlkan ve Metin Türkcan büyük bir ilgiyle ve samimiyetle tüm bu materyallerimizi imzaladılar. Murat İlkan’ın sol anahtarı şeklindeki imzasına dikkat edin lütfen 🙂 Konsere gitmeden mi02iki tane CD kalemi hazırlamıştım. Ancak orada ne hikmetse kalemlerin ikisi de yazmadılar! Eğer organizatör Murat Abimiz bir kalem daha bulup gelmeseydi ağlayarak ayrılmak zorunda kalacaktık.

Murat İlkan’a ilk solo albümü Fanus’un plağını ve Pentagram’la birlikte yaptığı işleri imzalattım. Metin Türkcan’a ise yine ilk solo albümünün CD’sini ve yıllar önce Pentagram’la konsere geldiğinde grubun diğer üyelerinin imzalayıp onun imzalamadığı CD’yi imzalattım.

mi04

Tüm bu imza ve sohbet faslından sonra birer fotoğraf çektirip kulisten ayrıldık ve o gazla aşağıda beklemeye başladık. Herkes ayakta beklemekten şikâyetçiydi ama benim dünyayı gördüğüm duyduğum yoktu mutluluktan. Bir süre sonra sırasıyla Metin Türkcan, Alper İlkan, Melisa Uzunarslan ve Murat İlkan sahneye çıktılar.

Rahatsızlığının Murat İlkan’ı yorduğu çok belliydi. Hareketlerini de bir miktar kısıtlamıştı. Ancak sesine hiçbir şey olmamıştı! En ufak bir tereddüt yoktu hiçbir şarkıda. Çalma listeleri de harikaydı. İlk çaldıkları şarkı haricinde, listede boş şarkı yoktu. İlk şarkıyı bilmiyordum çünkü 🙂 Özellikle kendi albümünün çıkış şarkısı Yaramaz Çocuk’a tüm salon eşlik etti. Pentagram’dan da söyledi. Her şarkıyı aslında salon da onunla birlikte söyledi. Pink Floyd’lar da ise özellikle solo kısımlarında Melisa Uzunarslan’ın kemandaki ustalığı alkışlara boğuldu. Metin Türkcan da kendi albümden bir şarkı söyledi. Ancak gecenin sürprizini yine Melisa Uzunarslan yaptı ve Kaan Tangöze’nin Bekle Dedi Gitti isimli parçasını söyledi. Ne söylemek! Yaşattı resmen! Jestleri, mimikleri ve sesiyle yaptıklarını dinleyip izledikten sonra bu ismi not ettik telefonlarımıza. Ancak salaklık edip kaydetmedik bu performası.

mi03

Murat İlkan’a sahnede bir ara kim olduğunu anlamadığımız birisi eşlik etti. Gereksiz bir eşlikti bence, Murat abinin ihtiyacı yoktu zira 🙂 Konser boyunca seyirciyle en az etkileşime geçen isim Murat İlkan’ın eşi ve bass gitaristi Alper İlkan’dı. Neden bilmiyorum ama yüzünü pek az defa tebessüm ederken görebildik.

mi06

Neyse, her şey süper giderken pek çok konserde olduğu gibi bu konser de bazı aksilikler yaşadığım için erken ayrılmak zorunda kaldım. Zira ben ne zaman bir konserde eğlensem mutlaka bir şeyler bir tarafımı çekiştirir.

Velhasıl, son zamanlarda gittiğim en iyi konserdi diyebilirim Murat İlkan ve Metin Türkcan Akustik Proje için. Konserde pek çok şarkıyı 4K kalitesinde videoya çektim. Ancak bu boyuttaki videoları işlemek biraz zaman aldığından ortaya çok da istediğim gibi bir video çıkmadı.

mi07

Uzun Hikayeler: Taşınma, Doğum Günü ve Dolunay

tasinma04
Bu yazıyı çok uzun zamandır erteleye erteleye bugüne kadar geldim. Neredeyse yirmi günlük bir yazı bu. 19 Temmuz 2016’da, hayatımın en güzel akşamlarından birini yaşadım. Doğum günüm dolunaya rastladı ve iki yıldır oturduğum evden taşınıp yeni bir eve geçtim.

Doğum günümün Temmuz ayı dolunayına rastlaması zaten beni epey heyecanlandırmıştı. Dolunaylardan başka tutunacak bir şey kalmadığı için, bu muhakeme gününün hoş tesadüfü, beni fazlasıyla mutlu etmeye yetti.

Bir süredir ev arıyorduk. Ancak emlakçıların komisyon pişkinliğinin artık dayanılmaz boyutlara ulaşması sebebiyle, öfkelenip güzel bir ev bulmak konusunda umudumu kesmiştim. Eski evin bir sonraki kirası son gün yaklaştıkça tedirginliğimiz artmıştı. Şansımıza, umudu kestiğimiz günün akşamı, bambaşka bir mahallede, Vişnelik Mahallesi‘nde tam da aradığımız gibi bir ev bulduk. İlanı gördüğümüz akşam hiç vakit kaybetmeden evi gezdik. Aynı gece evin sahibiyle epey uzun bir konuşma yapıp heyecanla ertesi sabahı beklemeye başladık. Çok uzun süre sonra ilk defa heyecandan uyuyamadım. Ertesi gün, evi tutmuştuk bile 🙂 Artık yeni bir ev sahibimiz ve arkadaşımız vardı: Selim.

tasinma07

Taşınma günü olarak 18 Temmuz’u seçmemize rağmen nakliye firmasının özrü ile 19 Temmuz gecesine kaldı iş. Neden gece? Çünkü tramvayın geçtiği caddelerdeki evlere nakliye asansörü kurulmasına ancak gece 01.00’den sonra izin veriliyormuş. 19 Temmuz günü iş yerinde heyecandan duramadım. Akşam adeta koşarak eski eve gittim. Günlerdir Merve, Hazal ve Utku‘nun  insan üstü gayretiyle tüm eşyalar kolilenmişti. Bir gün önceden de Murat Abi‘ye mobilyaları söktürmüştüm. Her şey hazırdı yani. O arada Yağızhan aradı.

Abi çok acil Pilot Bar‘da buluşmamız lazım, dedi. Lan, dedim. Akşam taşınacağım ne Pilot’u? Abi sahne durumu var, hemen konuşalım bağlayalım, dedi. Hesapladım. Nakliye aracı saat 23.00’de gelecekti. O arada bir kaç saat zamanım vardı. Peki, dedim Yağızhan’a. Hemen görüşüp eve dönmek için aceleyle çıktık evden. Yolda aklımda en büyük sıkıntı beliriverdi: Yeni taşınacağımız evin önünde park etmiş araçlar olacaktı. Gece 01.00’de bunların sahiplerini nereden bulup kaldıracaktık? Kaldıramazsak asansör kurulamazdı ki?

Mekana girdik Merve’yle. Bir anda tanıdığım bütün yüzler bana döndü ve İyi ki doğdun şarkısı söylemeye başladı! Hayatımın ilk sürpriz doğum günü kutlamasıydı bu. Abartmıyorum, ciddiyim. Yağız, Ender, Hazal, Utku, Uğur, Burcu, İpektoş, Şevkiye ve Betül oradaydı. Bir süre sonra yanlarına adaşım Mesut, Murat ve Gökçe de katıldılar. Doğum günü hediyesi olarak aldığım iki plak, başka bir yazının konusu olacak. Ama Şevkiye ve Betül’ün aldığı Pentagram plağıyla, Hazal ve Utku’nun aldığı Savatage plağı için teşekkür ederim buradan onlara. Ayrıca Burcu’nun babasının yaptığı Hürkuş uçağının merchandise şapkası için de ayrıca teşekkür ederim.

tasinma08

Doğum günüm

Bu sürpriz doğum günü kutlamasından sonra, Uğur’la birlikte eşyaların olduğu eve döndük. Nakliyeciler geldi. Yükleme başladı. Kazasız belasız bittiğinde saat 01.00 civarındaydı. Hızlıca bomboş daireyi temizledik ve önde biz arkada kamyon olduğu halde yeni eve doğru yola koyulduk.

tasinma05

Yeni evimin dolunay manzarası

tasinma06

O saatte yollar bomboş tabi. Geldik yeni eve. Murat ve Mustafa, süper bir iş başarıp evin önündeki park etmiş araçları çektirmişler. Rahatça yerleşti nakliyeciler. Ancak bu sefer de asansörün uzunluğu yetmedi. Yeni bir asansör çağırdılar. Eşyaları indirmeye daha doğrusu çıkarmaya başladılar. Bu asansör sistemi süper bir iş cidden. Salonun penceresini söküp kurdular ve tüm evin eşyasını buradan çektiler.

tasinma03

tasinma00

Darbe girişimini izlerken Volkan da Amerika’da müze geziyordu. Watsap grubundan anlık olarak haberdar ettik

Aynı günün sabahında, iki yıldır beyaz eşya dükkanında bekleyen ancak yer darlığı sebebiyle kullanamadığımız buzdolabını da getirtmek istemiştik yeni eve. Ancak kat asansörüne sığmadığından ve apartmanın merdivenleri de çok dar olduğundan bunu taşımak için de akşamı beklememiz gerekmişti. Buzdolabı da sorunsuzca çıkıp kurulacağı yere bırakıldıktan sonra saat 04.00 civarında iş bitti. Ertesi sabah işe gidecektim. Çünkü 15 Temmuz darbe girişiminden dolayı izinlerimiz iptal edilmişti. Bu darbe girişimine dair bir şeyler yazmak istiyorum aslında. Bunu da bir başka yazıya bırakayım şimdilik. Darbe girişiminin yapıldığı akşam da Utku ve Hazalla koli yapıyorduk. Olaylar olunca ağzımız açık halde televizyonu izlemeye devam ettik.

Evi taşıdıktan sonraki gün yeni eve geldiğimde yapılacak bir dünya iş olduğunu gördüm. O gün tarih 20 Temmuzdu. Heh işte, bak bugün 7 Ağustos olmuş. Hala o işler bitmedi. Neden? Çünkü okumayı öğrendiğim 7 yaşımdan beri biriktirdiğim kitaplarım, buna ilave dvdler, cdler ve bilumum ıvır zıvırdan oluşan, iki yıldır annemlerin evinde bekleyen devasa bir mal varlığım vardı. Bunlar için yeni evin bir odasını tahsis etmiştim. Bak günler geçti. Halen buraya bir çeki düzen verebilmiş değilim. Yavaş ama güzel bir şekilde ilerliyor. Pek çok noktada kontrolü ele aldım.

tasinma11tasinma10tasinma12

Yeni evde, ilk bağlanan şey internet ve tv oldu. Apartmanda kablo dünya hizmeti vardı. Ben bu kadar çabuk gelip bağlayacaklarını hiç düşünmüyordum. Şu ana kadar en ufak bir sıkıntı yaşamadım. Televizyonda da süper belgesel kanalları var. Evin içinde pek çok yerde irili ufaklı tadilatlar yapmak ve elektrik hatları çekmek gerekti. Güzel oldu sevgili okur.

Yazıya koyacağım görselleri seçmek de epey zor oldu. Bir de doğum günü yazılarının geleneksel özelliği olarak geçmiş yılların doğum günü yazılarını koyuyorum buraya.

tasinma13

Şu an ki manzaram

Geçmiş doğum günümü kutlayan herkese teşekkür ederim. Bu yazı, yeni evin oturma odasında yazdığım ilk yazı oldu. Umarım bu yeni yaşımda her şey çok daha iyi olur. He unutmadan bir üzücü gelişme oldu bu süreçte. İlkan Abi Tokat’a tayin oldu. Şu aşağıdaki fotoğraf da hep birlikte geçirdiğimiz son iş günümüzden. Onun gidişini, benim de geçmiş doğum günümü kutlamıştık. Umarım Tokat’taki hayatın Bilecik çukurundan çok daha iyi geçer sevgili abim 😦
tasinma09

Japon Balıklarımla Tanışın

japonba01

İmpru ve İsimsiz Kahraman

Aylar önce aklıma bir fikir saplanmıştı. Neden bir çift Japon balığı almıyordum ki? Arkadaşlarımın düşündüğünün aksine, ben hayvanları çok severim. Özellikle de balıkları. Akvaryumun içerisinde amaçsızca dolaşan bir çift balığı izlemekten daha güzel ve rahatlatıcı başka ne olabilir ki? Bir şey olabilir belki.

Yıllar önce izlediğim komik bir balık videosu vardı. Halen aklıma geldikçe gülerim. Az önce araştırdım. Bulabilseydim ekleyecektim hatta. Ancak Japon balıklarının akvaryum balıkçılığında en popüler balıklar olması sebebiyle internette bunlarla ilgili yüzlerce sayfa bilgiye ulaşılabiliyor. Literatürde Carassius auratus olarak yer alan Japon balıklarına Dünya’da Goldfish (altın balık) deniliyormuş.

Benim aldığım kuyruğu düz olan türe Suriye Japonu deniyor. Zaten akvaryumcularda en çok satılan ve en ucuz tür de bu tür. Akvaryumcular bunları üç dört farklı boyda satıyorlar.

Balığı almadan önce ne şekilde yetiştirebileceğimize ilişkin ufak araştırmalar yaptım. Yalan yok planım bir fanusta iki tane küçük boy balık yetiştirmekti. Ancak Japon balıkları ve hatta tüm balıkları fanusta, kavanozda yetiştirmek bu zavallı hayvanların sürekli şaşı bakmasını sağlayıp bir süre sonra kör olmalarına sebep oluyormuş. Hayvanlara işkence etmekten başka bir işe de yaramıyormuş. Tercihen orta boy ölçekte bir akvaryumda birkaç tane beslemek en iyisiymiş. Isıtıcı almaya gerek yok. Havalandırma motoru suyun kalitesini arttıracağı için tavsiye ediliyormuş. Bir de başka türlerle birlikte beslenmemesi gerekiyormuş. Yalnızca kendi akranı olan Japon balıklarıyla birlikte tutulması gerekiyormuş.

japonba03

Üç dört gün önce Ahmet, Burak ve Mustafa‘yla konuşurken aklıma yeniden Japon balığı alma fikri geldi ve bunlara sordum. Balığın bir tanesine ortaklaşa isim seçmelerini istedim. Böylece balıklardan birine, henüz almamışken, o gece isim verdik: İmpuru. Diğer balığın adını koymayı hiç istemedim. O yüzden önce “isimsiz” olarak düşündüm. Sonra da “İsimsiz Kahraman” olarak adını koymuş bulundum. Pulları daha bir parlak ve turuncu olan İsimsiz Kahraman, birazcık daha açık renkli olan ise İmpuru.

Merve‘yle birlikte balıkları ve akvaryumlarını almaya gittik Esnaf Sarayı‘na. İstediğimiz akvaryum setini ve balıkları çok kısa bir araştırmadan sonra bulduk, aldık ve geldik. Yaşam alanlarını hazırladıktan sonra akvaryuma koyduk ve havalandırma motorunu çalıştırdık. Akşamdan beri bakıp duruyorum ne yapıyorlar diye. Ara sıra motoru durduruyorum. Suyun sakinliği hoşlarına gidiyor, daha bir canlanıveriyorlar.

Şu yüzümüze bir türlü gülmeyen hayatta, böyle miniş miniş şeylerle mutlu olmaya çalışıyoruz. Umarım bu şeker balıklar, yazıldığı gibi uzun yıllar yaşayabiliyordur. Böyle bir birlikteliğe ihtiyacımız var çünkü.

japonba02

Soldaki İmpuru, sağdaki ise İsimsiz Kahraman

Mert’le Buluşma & Enneagram Testi

mert04En son dört yıl önce görmüştüm Mert’i. Üniversitede, hazırlık sınıfında tanıştığım ilk arkadaşım, dostumdur. Uzun süre görüşemeyip bir araya gelince bıraktığınız yerden devam eden arkadaşlıklarınız vardır ya işte bu tam da öyle bir şey.

Mert, Malzeme Mühendisliği Bölümü’ndeydi okulda. Galiba Mert’in sayesinde, Malzeme Mühendisliği’nden çok fazla arkadaşım vardı okuldayken.

Mert’ten haber aldığım günün akşamında buluştuk Peyote’de. Mert, Yalçın, Volkan ve ben. Görüşemediğimiz süre içerisinde ikimizin de hayatı o kadar çok değişmişti ki anlattıkça biz bile şaşırıyorduk bu duruma. Sonra Merve de geldi dahil oldu yanımıza. Mert’in sayesinde belki de yıllar sonra kumpir yedim hiç aklımda yokken.

Bunları daha sonra tekrar Peyote’ye bıraktım ve ayrıldım. Ben ayrıldıktan sonra Mert’in keyfi çok yerindeydi. Çünkü birkaç gün sonra çıkacağı seyahat onu heyecanlandırıyordu. Benim aklımda ise az önce bana bahsettiği Enneagram Testi dolaşıp duruyordu. Enneagram, Dünya’nın en iyi kişilik analizli testlerinden birisiymiş. O güne kadar Mert’ten başka kimseden duymamıştım bu testin adını. Mert, o kadar ciddiye alıyordu ki bu testi, çalıştığı iş yerine personel alacakları zaman bile bu testi uyguluyorlarmış.

Enneagram, kişilikleri 9 gruba-tipe- ayırıyor. Her bir tip için size onar önerme sunuyor. Siz, bu önermelere olabildiğince dürüst cevap veriyorsunuz. Hangi grubun önermelerine daha fazla sayıda cevap vermişseniz o grubun temsil ettiği kişiliğe sahip olduğunuz ortaya çıkıyor.

Testin emsallerinden farkı, bu dokuz gruptan hiç birini bir diğerine üstün tutmuyor oluşu. Her grubun çok iyi ve çok kötü yönleri var. Bu dokuz grubun her birine “Tip” deniyor. Bu tipler sırasıyla; mükemmeliyetçi (reformcu), yardımsever (yardımcı), başarı odaklı (başaran), özgün (bireyci), araştırmacı, sorgulayıcı (sadık), maceracı (hevesli), meydan okuyan ve barışçı. Tiplerin adları çevirilere göre farklılık gösterse de temsil ettiği kişilik özellikleri değişmiyor. Sıralamaya göre her tip kendinden bir önceki veya bir sonraki tipe benzer özellikler gösteriyor. Aşağıdaki şemadan da bunu anlayabiliyoruz.

mert01

Mert ve arkadaşları, bu testi çok benimsemişler ve hayatlarındaki insanları da artık Tiplere göre ayırabiliyorlar. Buluştuğumuzda Volkan merakına daha fazla dayanamadı ve hemen bir test yaptı. Volkan testi yaparken Mert, Volkan’ın çıkacak sonucunu tahmin etti. Ve Volkan testi bitirdiğinde tam da Mert’in dediği Tip olarak çıktı.

mert02

Mert ve Yalçın’dan ayrıldıktan sonra eve gidene kadar “acaba ben hangi tipim” diye düşünüp durdum. Testi açıp yapmaya başladım ve çıkan sonuç beni biraz şaşırttı. Çünkü Mert’in anlattığına  ve hatta Volkan’ın da test sonucundan anladığımız kadarıyla, çıkan sonucun belli bir tip üzerine yoğunlaşması gerekiyordu. Ya da birbirine yakın tiplerin puanlarının yüksek olması gerekiyordu. Ancak benim sonucumda;

Tip 8 – Meydan Okuyan – 10 puan
Tip 6 – Sadık – 9 puan
Tip 1 – Reformcu – 9 puan

olarak çıktı. Bu sonuca Mert çok şaşırdı. Çünkü o da ben de sonucun Tip 1 ya da Tip 2 çıkacağından emindik adeta.  Ama Tip 8 çıktım. Dokuz grubun her birinin özelliklerini yazmak yerine benim sonucumda çıkan tiplerin tanımlarına bakalım:

Tip 1 Mükemmeliyetçi (Reformcu)
Doğru olanı yapmak ve dünyayı mükemmel hale getirmek isterler. Standartları yüksektir. Yaptıkları ne olursa olsun, iç sesleri onlara “mükemmel” diyene kadar, sabırla çalışırlar. Bunu başkalarından da beklerler, aksi halde ise büyük hayal kırıklığı yaşarlar.

Tip 6 Sorgulayıcı (Sadık)
Kendilerinin ve çevresindekilerin güvenliği için, herşeye önce şüpheyle yaklaşırlar. Problemleri önceden görüp, önlem almak isterler. Altıların güvenlerini kazanmak çok zordur, ama güvendikten sonra o kişiye kendilerini adarlar.

Tip 8 Meydan Okuyan
Güçlü olmaktan, kontrolü ellerinde tutmaktan ve etki bırakmaktan hoşlanırlar. Adaleti sağlamak için mücadele ederler. Kararlıdırlar, inisiyatif alır ve işi sonuçlandırırlar. İnsanlara aldırmadan akıllarından geçeni söyler ve öfkelerini dışa yansıtırlar.

Bu tiplerin tanımların beni ne kadar temsil ettiği konusunda kararsız kalınca etrafımdaki yakın arkadaşlarıma sordum. Büyük bir kısmı Tip 8 olduğumu teyit ettiler. Ancak Tip 8 olduğum kadar Tip 1 olduğumu da eklediler.

mert03

Enneagram Testi Sonucum

Üşenmem ben, 90 önermenin hepsine cevap veririm diyorsanız buraya tıklayarak siz de testini yapabilirsiniz. Sonucunuzu da yorumlar kısmında paylaşabilirsiniz.

Evet, enneagram testi şaşırtmaya devam ediyor. Acaba siz hangi Tipsiniz?

Dünya’da İlk ve Tek: El Dokuması In Flames Halısı

hali12

Bir grubun fanı olmak çok emek ister sevgili okur. Bu iş sadece, internetten mp3 inidirip dinlemekle olmuyor ne yazık ki. Sevdiğini, fanı olduğunu söylediğin grup için desteğini hem maddi hem de manevi olarak göstermek zorundasındır.

Bir noktadan sonra, bu sevginin boyutları da değişiyor elbette. Artık grubun CD’lerini, plaklarını, DVD’lerini, kasetlerini, röportajı çıkmış dergileri, posterlerini toplamanın ötesinde daha eşsiz şeylerin peşine düşmeye başlıyorsun. Yaratıcılığın ve maddi gücün ölçüsünde de koleksiyonunu genişletebiliyorsun.

hali01

Merve, böyle bir halı dokuma fikriyle bana geldiğinde benim aklımda hemen In Flames‘in Come Clarity albümünün logosu geldi. Bu logo, grubun Come Clarity albümüyle birlikte kullanmaya başladığı logo ve en iyi logosu bence. Önce logonun desenini dokuma altlığının üzerine geçmemiz gerekiyordu. Bu yüzden logoyu metrekare cinsinden ayarlayarak baskısını aldım ve dokuma altlığına çizdim. Daha sonra farklı renklerde ipler aldık. Resimde gördüğün ve boyutları hakkında az çok fikir sahibi olduğun halı için 8 yumak gri, 3 yumak mavi ve 2 yumak da sarı ip kullandık.

İşte, bu In Flames halısını yapmaya yaklaşık bir yıl önce başladık. Yavaş yavaş ama sabırla dokumaya devam etti Merve. Üzerindeki her bir ilmek elle atıldı. Arada sırada arkadaşlarımız geldiğinde onlar da birkaç ilmek atarak destek oldular sağ olsunlar. Bu fotoğrafta görülen aşamaya gelinceye kadar kesinlikle makine kullanmadık. Tamamen el işidir. Hatta örme işi bittikten sonra arka kısmındaki dikişleri bile kendimiz elimizle diktik. Annem, Merve ve ben, nihayet bu halıyı bitirebildik.

hali08Dokuma işlemi bittikten sonra, altlığın kenarlarından artan kısımlarını halının altına doğru katlayarak önce sıcak silikonla yapıştırdık. Daha sonra üzerine pazen diye tabir edilen bezle kapatıp kenarlarından dikerek sabit ve daha sağlam durmasını sağladık. Biraz da üzerindeki örgülerden kırptık seviyelerini eşitlemek için ve nihayet bir yıl önce yapmaya başladığımız halı bitmiş oldu. Emeği ve sabrı için sevgili eşime çok teşekkür ederim. Dokuma işi bittikten sonra halıya son şeklini vermemizde yardımcı olan anneme de çok teşekkür ederim.

hali07

Dokuma bittiğinde sıra altlığı kesmeye gelmişti

hali09

Dokumanın arkadan görünüşü

hali10

Halının bitmiş hali

Bu halıyı, tanıdığım tüm In Flames fanlarının şerefine burada gösteriyorum. Belki de bir gün gerçekten In Flames grubunun üyelerine de gösterme fırsatım olur. O gün geldiğinde muhakkak senin de haberin olacak sevgili okur. Yazıyı, Come Clarity albümünden bir baş yapıt ile bitiriyorum! In Flames We Trust!

hali11

Proofhead Hırvatistan’daydı!

01
Aslında gezi kategorisindeki yazıları çok fazla geciktirmek hem benim hem de okuyucu için sevimsiz oluyor. Yazıya asıl tadı veren detayları unutuyorum zamanla. Ancak geçen cumartesi yaşanan katliamdan sonra bilgisayarı bile açmak gelmedi içimden. Kaldı ki facebook’a da giremeyince iyice boş verdim.

5 Ekim Pazartesi sabahı Hırvatistan‘a gittim sevgili okur. Zagreb‘te Bakanlığımızın da paydaşı olduğu bir AB Projesi kapsamında, Çevre Denetimlerinin Planlanması konulu bir çalıştaya katıldım.

Pazartesi günü 12.15 treniyle Ankara‘ya gittik. Burada Merve‘yle vedalaştım ve Belko Air‘e bindim Gar’ın önündeki durağından. Burada Ankara Arena‘nın hemen önünden, Türkiye Motorsiklet Federasyonu binasının karşısından yer alıyor durak. Buradan Belko Air’e bindim ve yaklaşık kırk dakika sonra Esenboğa Havalimanı‘nda İç Hatlar Terminali’ne indim. Buraya son gelişimden beri değişen hayatımı düşündüm 🙂 İç Hatlar Terminali’ne geldim çünkü Zagreb’e İstanbul aktarmalı olarak gidecektim.

Bakanlıkta görevli Hatice Hanım ile terminal girişinde buluştuk. Uçak saat 16.00’da kalkacaktı. Hava alanı içerisinde işlemleri bitirdikten sonra uçuş saatini beklemeye koyulduk ve nihayet yolcuları uçağa almaya başladılar. Uçak kalkış süresinden yaklaşık 15 dakika sonra havalandı. Ankara’dan İstanbul’a uçakla gitmek nasıl olur diye hep düşünmüşümdür. Süper oluyormuş sevgili okur. 45 dakika sürüyor yolculuk. Uçak kalktıktan sonra hostesler ikram servisine başladılar. İkram servisi bittiğinde, ekmek çarpsın yalanım varsa, pilot anons geçti: İniş için alçalmaya başlıyoruz. Çok şaşırdım bu kadar kısa sürmesine her 06şeyin. Ancak iniş için alçalmaya başlayan pilot bir süre iniş yapamadı. Muhtemelen pistte sıra gelmedi bir türlü. Marmara Denizi üzerinde bir “U” çizdik. Bunu uçağın ekranındaki rota haritasından anladım. Bu gecikme bizi giderek tedirgin etmeye başladı çünkü bağlantılı uçuşumuza kırk dakika kalmıştı. Uçak hava alanına indikten sonra uçaktan inişimiz 15 dakikayı buldu. Koşa koşa pasaport kontrolüne girdik. Burada da yanlışlıkla engelli önceliği olan sıraya girmişiz. Burada da epey vakit kaybettik. Zagreb uçağı için son çağrı anonsunu duyunca kapıya doğru koşmaya başladık. Hostesler bizi görünce içeriye “son iki yolcu da geldi” diye anons geçtiler. Uçaktaki yerimize geçtiğimizde uçak kalkış için hareket etmeye başlamıştı.

Burada beş kişilik ekibimizin diğer üç üyesi ile de tanıştık. İzmir’den Mehmet Ali Bey, Tekirdağ’dan Kaan Bey ve Edirne’den Yener Bey. Bunlar hava alanına bizden önce gelmişler ve bizim gelmemizi bekliyorlarmış sağ olsunlar. Yerlerimize geçtik ve uçak kalkış için piste girdi. Ankara uçağının aksine fazla oyalanmadan kalktık. Uçakta yine en arka koltuk denk gelince içimden gülmek geldi 🙂 Havanın batıya doğru yavaş yavaş kararmasını bulutların üzerinden izleye izleye Zagreb’e indik sevgili okur.

15

Zagreb, Hırvatistan’ın başkenti. Başkent olunca insan büyükçe bir hava alanı bekliyor. Yok lan nerede? Avrupa Birliği bayrağı ve Hırvatistan yazısını görüp bir salona giriyorsunuz. İki bankoda iki polis bekliyor pasaport kontrolü için. Aha bunları geçin, Avrupa’dasınız. Pasaport kontrolünde gri renkli hizmet pasaportundan olacak, çok bir sıkıntı yaşamadım. Polis çok fazla soru da sormadı. Gülümsedi, kaşeledi ve welcome dedi. Bu esnada arkamızda bekleyen üç kişilik bir grubu fark ettim. Ben nereden bilecektim ki bu hanımlar ertesi gün eğitimde önümüzdeki sırada oturacaklar?

20

Kuna

Burada Kaan Bey, hususi pasaportuyla ve Schengen vizesiyle giriş yaptı. Pasaport kontrolünde onu biraz beklettiler. Birkaç ilave belge daha istediler ama sonunda sıkıntı çıkmadı. Böylece nihayet çantamdaki 150 ml.lik deodorant ve tentürdiyot şişesi ile Hırvatistan’a ayak bastım. Tentürdiyot ne için mi? Şurayı okuyun. Terminalden çıkıp hemen ilk danışma ofisine girdim. Burada kalacağımız otelin yerini, nerede para dönüşümü yapacağımızı ve nereden taksi bulabileceğimizi sordum. Hırvatlar, ne kadar AB üyesi olsalar da para birimleri Euro değil, Kuna. Yanımda Euro vardı ancak Kuna yoktu haliyle. Danışmadaki kız bize değişimi hava alanında yaparsak çok zarar edeceğimizi, şehir merkezinde gerçek kur üzerinden yapmamızı söyledi. Şehir merkezine gitmenin tek yolu da taksiymiş o saatte. Ancak taksiye hava alanının önünden binmeyin, biraz yürüyüp ileriden binin dedi.

Okumaya devam et

Sercan’ın Ziyaretinin Gecikmiş Yazısı

serc01
Bayram tatili başladığında bizi heyecanlandıran asıl olay Sercan‘ın Eskişehir’e gelecek olmasıydı. Bir önceki ziyaretinde, şehre geldikten iki gün sonra görüşebilmiştik çünkü. Biz bu duruma epey sövmüştük. Dolayısıyla Sercan da bu sefer eşşeğini sağlam kazığa bağlıyor ve gelişini bize an be an haber veriyordu. 19 Eylül Cumartesi gecesi geldi Sercan. Önce hayattaki en yakın arkadaşı Özlem’le buluşmuşlar. Sonra biz gittik yanlarına ve aylar sonra Hangover‘da kucaklaştık Sercan’la. Görmeyeli epey şişmanlamış, pardon “kalantorlaşmış“tı. Böyle söyleyince daha cool oluyor.

Aynı gece Peyote‘de saçlar, yerlerde saçlar” isimli extreme şarkısıyla ortamlarda tanınmaya başlayan Kalben‘in konseri vardı. Alperler tüm ekip olarak oradaydılar ve Sercan da yanlarına gidecekti. Ancak biz gitmek istemediğimizden o gecelik Sercan’la vedalaştık.

serc02

Ertesi sabah güne geleneksel kahvaltı organizasyonumuzla başladık. Her zamanki mekanımıza gittik. Beşimiz, kahvaltıdan sonra bizim eve geçtik. Biz geçtikten sonra Caner, kısa süre önce evlenen dostlarımız Aykut ve Ece ile Aykut’un abisi Burak ve kız arkadaşı bize geldiler. Böylece evin kısa tarihindeki en kalabalık günlerden biri yaşandı. Salonun ortasında kurulu duran elektro davuldan dolayı biraz sıkışsak da eğlenceli oldu her şey. Sercan gelirken akustik gitarını da getirdiği için evde toplam da iki tane akustik gitar, kurulu bir davul, çeşitli perküsyon aletleri vardı. Epey bir şarkı çaldık. Davula bir ben geçtim, bir Aykut geçti. Alper ve Sercan gitar çaldılar. Repertuardaki tüm şarkıları çaldık. Özlem, ufak çaplı da olsa davulculuk kariyerine başlamış oldu. Aralıksız stick control çalıştı.

serc05

Akşam saat 18.00 civarı evdeki herkes, Sercan ve Özlem hariç, gittiler. Ayrıldılar gittiler. Biz de Üniversite Caddesi’ndeki Köfteci Yusuf‘a gittik. Güzel bir yemekten sonra doğruca Adalar’a gittik. Burada hep gittiğim Adımlar Kitabevi‘ne gittik. Sonradan yanımıza Sercan’ın ve Özlem’in arkadaşı olan üç sevimli kız (ikisi Sercan’ın iş arkadaşı, biri de Özlem’in arkadaşı) daha geldiler. İlaç sektöründen küçük ev aletlerine kadar uzanan geniş bir muhabbet oldu.

Sonra bize geçtik. Alper de buraya geldi. Geç saatlere kadar oturduk. Film izlemeyi düşündük ancak saat cidden çok geç olduğu için vazgeçtik. (Bundan sonraki iki gece boyunca üç tane film izleyecektik.) Kalktılar ve gittiler.

Ertesi gün ben hasta oldum. Bir önceki gece üşüttüğüm için hasta oldum. Evden çıkamadım bir süre. Çünkü hastaydım. İnanmadılar bana. Naz yapıyorsun, dediler ama ben hastaydım cidden. Neyse, sabahtan Sercan’la Özlem geldiler. Ardından da Alper geldi. Merve müthiş bir kahvaltı hazırladı. Kahvaltının ortalarına doğru Selda da gelip bize katıldı. Ben hasta olduğum için çok eğlenemedim. Gitar falan çaldık. Sonra pikniğe gitmeye karar verdik. Ben hasta olduğum için itiraz ettim önce. Ama ne olduysa oldu ve bu itirazdan üç saat sonra, Regülatör’de,  mangalın başında buldum kendimi.

serc03

Piknik efsane oldu. Caner ve Aykut’un abisi Burak da bize katıldılar. Ben açık havada kendime geldim. Hani hastaydın sen, demeye başladılar. Derler bunlar sevgili okur, inanmazlar. Piknikten sonra eve geçtik. Sercan’la Alper de yanımıza daha sonra gelmek üzere ayrıldılar bizden. Taa gece yarısı geldiler. Oturduk film izledik. Sonra nasıl uyumuşuz görmen lazım.

Ertesi gün Alper yine gitti. Biz de Sercan’la ne yaptık hatırlamıyorum sabahtan. Ama öğleden sonra annemlere gittik. Sercan bir süre sonra bizi bırakıp çarşıya döndü. Benim bir kitaplık projesi vardı. Biz de Murat’la onu yaptık ve tekrar Sercan’ın yanına döndük. Uzun süredir KFC yemediğimiz için Espark’tan üç tane menü alıp eve geçtik. Evde acayip keyifli bir ortam oldu yine. Alper yine gece geldi yanımıza. Bir film daha izledik ve ertesi gün Sercan’ı yolcu etmek üzere uyuduk.

serc04

Son sabah pek bir hüzünlüydük. Dört günümüz öyle hızlı, öyle keyifli geçmişti ki (benim hastalanmam hariç) sanki tatil bitiyormuş gibi üzüldük. Bu yazıyı yazarken uzun uzun düşündüm. Unuttuğum bir şeyler oldu mu diye. Muhakkak oldu. Eminim buna. Arada bir yerde yaptığımız bir kahvaltı vardı mesela. Oradan Özlem’in evine geçmiştik. Hatta televizyonda da Harry Potter vardı. Galiba son gündü., net hatırlamıyorum. Sercan’ın bagajdan ilaç eşantiyonlarını ne zaman almıştık o da bir bilinmez soru. Bu arada Özlem’le de epey özleşmişiz. Özlem, Sercan ve Merve’nin sınıf arkadaşıdır. Benim ve Alper’in de okuldaki projeden arkadaşımız.

Bu yazı çok gecikti. Neden böyle oldu? Çünkü olaylar hep üst üste geldi. Sercan gittikten hemen sonra bayram oldu. Eskişehir, Ankara derken iş uzadı. Sonra yeni hafta başladı ve ben ayağımı deldim. O sebepten dolayı yazı gecikti. Yazmasam olmazdı, ben kendimi affetmezdim.

Bir araya gelmek iyi oluyor. Sadece muhabbetinden değil, ortaya çıkan işler açısından da iyi oluyor sevgili okur. Mesela Alper’le yakın zamanda bir cover video kaydedebiliriz. Ayrıca izlenecek pek çok yeni film tavsiyesi aldım. Ve satın alınacak yeni yeni şeyler keşfettim, çoğu salakça ama olsun.

serc06Bu arada izlediğimiz üç film şunlardı: İtirazım Var (2014), Mortdecai (2015) ve Dracula Untold (2014). Bunlardan en beğendiğimiz Onur Ünlü‘nün yazıp yönettiği İtirazım Var oldu. Müthiş bir film. Harika mesajlar, göndermeler içeriyor. Mortdecai, Johnny Depp‘in vasat filmlerinde birisi. Gwyneth Paltrow‘un “alımlılığı” için izlenmeye değer. Dracula Untold ise güzel başlayıp tırt bitiyor, o kadar getirip getirip filmi bir hiçe bağlamışlar. Tarihsel olarak da tırtlamış. Özetle tırt.

Sercan’ın bu ziyaretinden bize miras bıraktığı en iyi tespit, artık şişman insanlara şişman değil, “kalantor” dememiz gerektiği oldu. En azından, Sercan artık şişman değil, kalantor. Ayrıca çok havalı ve iletişim becerileri çok üst düzeyde. Helal olsun kardeşimize. Seni çok seviyoruz.

NOT: Mutlaka unuttuğum detaylar var. Bunları eklemeler şeklinde yazıya ilave ederim hatırladıkça. Mesela Sercan’la En Zayıf Halka‘yı izlerken denk gelip de gülmekten öldüğümüz şöyle bir an vardı televizyonda: