Tag Archives: merve

Şile Ağva Kerpe Kefken Gezisi

Şu yazımda anlattığım düğün macerasından sonra, dönüş yolunu biraz daha eğlenceli hale getirmek niyetindeydik. Düğünün ertesi sabahı erkenden yola çıktık. Hedefimiz sırasıyla Şile, Ağva, Kerpe ve Kefken‘e gitmekti.

Gittiğimiz düğünün gerçekleştiği Tekirdağ‘dan İstanbul‘a dönüşümüz çok problemsiz oldu. İstanbul’da ise köprü trafiğine takıldık. Bakım çalışması nedeniyle müthiş bir yoğunluk vardı. Planımız şu şekildeydi. Önce Şile’ye uğrayacak, ilçe merkezinde biraz dolaşacaktık. Sonra Ağva’ya uğrayacak, eğer denizi ve plajı beğenirsek biraz denize girecektik. Daha sonra o gece konaklayacağımız Kerpe’ye geçecektik. Ertesi gün ise Kefken’e uğrayıp buradan Ceyhun‘u geri İstanbul’a uğurlayıp biz yola devam edecektik.

kefkenmap

Rotamız

Böylece üç araçlık bir konvoy olarak yola çıktık. Elbette İstanbul’da, o trafikte bunu yapmak fazlasıyla zor bir olaydı. Arabanın yakıtı da azalınca Alper, Koray, Merve ve benden oluşan ekibimizle bir istasyona girdik. Burada hem yakıt aldık hem de bozulan sinyallerden birini tamir ettik. Tam hareket edecektik ki Alper’in telefonunun olmadığını fark ettik! Arabanın altını üstüne getirmemize rağmen telefon çıkmadı. Defalarca aradık, telefon çalmasına rağmen ne biz sesini duyduk, ne de bir başkası cevap verdi. Galiba yolculuğumuzun ilk hırsızlık olayıyla karşı karşıyaydık. İstasyondaki çalışanlardan yardım istedik. Alper, araçtan inmeden telefonuyla oynadığını çok iyi hatırlıyordu. Galiba yakıt alıp lavaboya gittiğimiz sırada birileri aldı diye düşünmeye başladık. Son çare olarak kameralara bakmaya karar verdik. Tam o anda aracın ön kısmında göğsün üstünde telefonu gördüm. Beyefendi, telefonu tamamen sessize alıp oraya bırakmış ve unutmuş. O kısım da camın en önüne denk geldiği için görememişiz.

sile01sile02

Böylece hırsızlık heyecanımızı yatıştırıp yol devam ettik. Geldik çıktık Şile’ye. Özgür bize öncülük etti. Girdik Şile’ye. Lan bomboş bir yer. Denizin içerisinde birkaç güzel kayalık ve bir burçtan başka bir şey yoktu. Okumaya devam et

Ülkü ve Sercan’ın Düğünü

sercono02

Söz konusu Sercan olduğunda akan sular duruyor elbette. Bu bloga her yıl bir başka dostumuzun, kardeşimizin düğün haberini yazıyorum. Yaşıtlarımızın, okul arkadaşlarımızın hemen hepsi birer ikişer evlenmeye, evli olanlar da çocuk sahibi olmaya başladılar. Tüm bu kalabalık grup içerisinde Sercan’ın yeri çok ayrıdır. Blogun, çok az sayıdaki “Çok Yazarlı” yazılarından birisine daha hoş geldin sevgili okur. Düğün şimdi başlıyor.

Sercan, belki de birkaç sene önce evleneceğine kendisi bile şüpheyle bakarken hayatının aşkını buluverdi. Olaylar çok hızlı gelişti. Bizler daha Ülkü‘yü birkaç kere görebilmişken ve hatta hala tanışmamış olanlar varken, Sercan davetiyeyi yollayıverdi Whatsapp‘tan!

Okumaya devam et

Okuyucu Geri Dönüşü: Merve ve Tolkien Mirası

Geçtiğimiz günlerde blogda yazdığım şu yazımın altına Merve ismindeki bir okuyucumdan yorum geldi:

merveyardim.JPG

Aynı okuyucu, blog üzerindeki bağlantıyı kullanarak Instagram profilime de ulaşıp oradan da yardım istedi. Ben de kendisine yardım edeceğimi söyledim ve daha önceki çalışmada hazırladığım görseli gönderdim. Nasıl bastıracaklarını da tarif eden bir e-postanın ekinde gönderdim. Merve’den, işin sonunda yaptıkları kutunun fotoğraflarını benimle de paylaşmalarını istedim.

Aradan birkaç gün geçtikten sonra, o da kendi kitapları için bu kutudan yapmış ve benimle de paylaştı 🙂 İşte, değerli takipçim Merve’nin yaptığı Tolkien Mirası kutusu!

Daha önce de yazmıştım. Bu blogta yer alan her başlık için, her proje için çekinmeden yardım isteyebilirsiniz. Yazıların altına bırakılan yorumlardan anında haberim oluyor. Ayrıca, sosyal medya profillerim üzerinden ulaşabilir, sadece projeler için değil, yazıların içeriği hakkında fikilerinizi iletebilirsiniz.

İlgin için teşekkür ederim Merve 🙂

Levent Yüksel Konseri – 20 Mart IF Eskişehir

blx-get_fileMüthiş bir dolunay gecesinde, harika bir konser izledik sevgili okur. Yıllar önce verdiğim sözü nihayet tutabilmenin verdiği mutluluk, dostlarla birlikte olmanın huzuru ve siyatik ağrısının sızısıyla birlikte unutulmaz bir gece oldu gerçekten 🙂

Eskişehir‘de yeni açılan IF Performance Hall, çok kısa sürede bir biri ardında bombaları patlattı sevgili okur. Aldığımız haberlere göre, her biri tıka basa dolu bir sürü konser gerçekleştirdiler. Özellikle Mart ayına neredeyse boş gün kalmayacak şekilde doldurmuşlar ki bu konserlerin en dikkat çekici olanlarından birisiydi Levent Yüksel. Şubat ayının ilk haftalarında bileti aldım. Odaya bir köşeye koydum ve sessiz sedasız konser gününü beklemeye başladık.

Konser günü iş yerinden heyecanla çıkıp eve geldim. Ufak bir antrenmandan sonra, hemen üzerimi değiştirip fırsat olursa imzalatırım diye Levent Yüksel’in Med Cezir albümünü aldım. İmza için kalem bile aldım. Sonra da Utku ve Hazal‘la buluştum. Doğruca gidip Merve‘yi de aldık. Oradan da sözleştiğimiz mekana geçtik. Konserin kapı açılışı 21.00 idi. Bir şeyler yedikten sonra saat 20.00 civarında IF Performance Hall’e gidecektik. Bir saat önceden evet, çünkü önceki konserlerden tecrübeli olanlar kapıda inanılmaz kuyruk olduğunu, arkalarda kalanların konseri de arkalarda izlemeye çalıştığından bahsetmişti.

Yemek yiyeceğimiz mekana birkaç metre kala Hazal, Utku’ya internetten aldıkları biletin çıktısını alıp almadığını sordu. O anda başımdan aşağıya kaynar sular döküldü ve bir çığlık attım: Biletleri evde unutmuştum ! Hemen yemek yiyeceğimiz mekana girdik. Caner bizi bekliyordu içeride. Ekip yemeği sipariş ederken biz Caner’le arabaya atlayıp gerisin geri eve geldik bileti almak için. Sonra alıp hızlıca mekana geri döndük. Biz masaya oturduğumuz anda da yemekler geldi 🙂 O esnada Alper de işten dönmüştü. Koray ve Özlem de uğrayıp kalkmışlardı.

levyuk04

Neyse, yemekten sonra hep birlikte konserin yapılacağı mekana gittik. Üçüncü kattaki mekanın önündeki kuyruk katları aşıp merdivenlerden inip zemine ulaşmıştı bile. Üstelik daha saat 20.00 idi. O sırada IF’nin Instagram hesabında konserin 23.00’te başlayacağı şeklinde bir post gördük. Dedik olamaz. Neyse bekledik. Biraz önümüzde duran Burak‘la konuştuk, lafladık. Taa yukarılardan Mehmet koptu geldi yanımıza. Onunla sohbet ettik biraz da. Saat 21’de kapı açıldı. Kısım kısım içeri alındık. İçerisi küçüktü. İşin kötüsü bir de ortadan bölüp ön kısma loca ayırmışlardı. Böylece 20 kişi için 3 metrelik bir mesafe ayrılmışken, 400 kişi için de aynı 3 metrelik bir mesafe bırakılmış. Haliyle sıkışık bir halde beklemeye başladık. Saat nihayet 22.00 olduğunda, inşallah daha önce yazdıkları gibi saat 22.00’de başlar konser, son dakikada dedikleri çok mantıksız, diyerek beklemeye başladık. Öyle ya, kapıyı açıp fon müziğiyle sıkış tepiş tam iki saat bekletmek müthiş saçma ve fiyasko bir hareket olurdu değil mi? Ama oldu sevgili okur… Okumaya devam et

Klarnet Aldık – Laboratuvar Temizliği

Klarnet Aldık

labklar03Murat ne zamandır klarnet çalmayı öğrenmek istiyor. Nereden nasıl bulmuşsa bir sibemol klarnet bulmuş kendine. Ancak bu düzendeki bir klarnetle bizim piyasadaki parçaları çalabilmek çok zor. Zira bizdeki klarnetler çok büyük oranda ve hatta klasik müzik hariç, tamemen “sol klarnet“lerden ibaret.

Yıllardır alışveriş yaptığım bir dükkan var. Öyle çok süslü, abartılı bir yer değil. Ama ihtiyacınız olabilecek her şey var burada. Ayrıca kendi imal ettikleri enstrümanları da satıyorlar. Bu şekilde pek çok arkadaşıma ve kendime, onlarca farklı malzeme ve enstrüman aldım buradan. Yine buraya yolum düştü geçenlerde. Biraz konuştuk. Elinde labklar02çok temiz bir ikinci el sol klarnet olduğunu öğrendim. Öylesine bir de fiyat aldım.

Daha sonra Murat’la buluşup aylardır ilmek ilmek işlediği klarnet planıyla ilgili son durumu kontrol ettik. Bir pazar günü buluşup birlikte gittik. Murat geçen zamanda biraz biraz öğrenmiş klarnet çalmayı ama ben hiç bilmiyordum. Hiç bir fikrim de yok. Ulan nasıl yaparız deneriz, derken, dükkana bir klarnet hocası girmesin mi? Satıcı dayı da şaşırdı, Amma şanslıymışsın, dedi Murat’a. Daha sonra pazarlığa giriştik. Satıcı ilk etapta bir yüz lira düştü. Bu da elimizdeki paradan 200 lira daha yüksek bir fiyattı. Tam bu anda üzerindeki pelerinini savurarak Merve girdi içeri ve “100 lira da benden” dedi. Merve’nin bu çıkışı, satıcı dayıyı epey duygulandırdı. Yav, yenge 100 lira veriyorsa ben de bir 50 lira düşüyorum, dedi. Artık son vuruşu yapmanın zamanı gelmişti. Çıkardım bir 50 lira da ben koydum ve klarneti aldık!

O anda orada bulunan klarnet hocası üstat bizi çok teşvik etti. Aldığımız klarneti uzun yıllar değiştirmeye gerek kalmadan kullanabileceğimizi söyledi. Bakalım göreceğiz.

Laboratuvar Temizliği

Birkaç ay önce şu yazımda, doktora çalışmalarına başladığımı, bu sebeple de laboratuvar çalışmalarımın olacağından bahsetmiştim. Hatta sağ olsun, bir arkadaşım da bunu duyunca küçük bir hediyeyle beni şımartmıştı.

Şimdi, arazi  ve laboratuvar çalışmaları periyodik olarak yürüyecek. Ancak geçen seferki çalışmada fark ettiğimiz bir durum vardı. Laboratuvar epey dağınıktı. Eski dönemlerini bildiğimiz için bu dağınıklıkta bizi fazlasıyla üzmüş ve yormuştu. Bir şeyler yapmak gerekiyordu. Arzu Hoca‘yla da konuştuktan sonra Merve‘yle birlikte bir temizlik planladık.

labklar05

Ekip buydu işte.

Geçen cumartesi günü, Merve ve eşi Ahmet, ben ve dört yüksek lisans öğrencisi arkadaşla (Ümit, Ulvi, İlkin ve Samir) birlikte sabah saat 10’da laboratuvara geldik. Ahmet ve Merve, yıllardır kullanılan test kitlerine daldılar. Onları düzenleyip her bir dolap için etiketleme yaptılar. Ben de diğerleriyle gereksiz yer kaplayan her şeyi atmaya başladım. Atma işi bitince bulaşığa giriştik. Daha sonra, bir sonraki arazi çalışması için hazırlık yaptık. O da bitince herkes gitti. Bu arada Tarık Abi, kendi arazi çalışmasında topladığı 10 istasyona ait su numuneleriyle çıktı geldi. Saat 18.00 civarıydı. O gelince hemen numunelerinin analizlerine başladım. Sağ olsun bir kısmında yardımcı oldu. Sonra tekrar Ankara’ya döneceği için gitti.

labklar04

Saat tam 21.00

Saat 21.00’i biraz geçe tüm analizleri bitirdim. Laboratuvarın tertemiz, derli toplu olması bana inanılmaz keyif veriyordu. Ancak yorgunluğun da etkisiyle iyice tükenmiş vaziyetteydim. O saatte, kampüs ve civarında herhangi bir toplu taşıma aracı kalmadığından Alper‘i aradım. Alper’i aradıktan sonra kampüsün dışına yürümeye başladım. Lan uzaktan uzaktan çığlık sesleri geliyor. Tövbe tövbe, gece gece kimin sesi bu, dedim. Yürüdükçe çığlıklar yerlerini toplu haykırmalara bıraktı ve giderek anlaşılabilir hale gelen tezahüratlara dönüştü. Kampüsün tam çıkışındaki sahada bir Amerikan Futbolu maçı devam ediyordu. Anadolu Üniversitesi takımı Anadolu Rangers ile başka bir takımın maçı vardı. Hayatımda ilk defa canlı olarak bir Amerikan Futbolu maçı izledim. Bir süre sonra Alper çıktı geldi sağ olsun. Durdu o  da izlemeye başladı. Sonra yola devam ettik.

Evet sevgili okur, bu sene laboratuvar çalışmaları olacak hayatımda. “Renk katacağından” eminim. Ayrıca yine eminim ki oralardan da epey olaylar, komik anılar çıkacaktık. Okumak için takipte ol. Sevgilerle.

labklar01

Bitti, gidiyorum.

Senforock Eskişehir – Şef Musa Göçmen

Eskişehir’de uzun süredir bu kadar yoğun katılımlı bir müzikal organizasyon olmamıştı sevgili okur. 25 Ocak Cuma gecesi, Atatürk Kültür Merkezi‘nde (AKM) mekanının mevcut kapasitesinin çok çok üzerinde, yüzlerce rock müziksever tıklım tıkış, müthiş bir gece yaşadı. Şef Musa Göçmen yönetimindeki Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Senfoni Orkestrası ile Musa Hoca’nın arkadaşlarından oluşan rock grubu, Senforock projesiyle şehrimize misafir oldular.

Etkinliğin haberini hafta başında, tamamen şans eseri olarak bir billboard’da gördüm. Hemen biletler için biletal.com‘a baktım ama nafile. Tükenmişti. Yılmadım, taa gittim etkinliğin yapılacağı mekandan, AKM’den sordum. Orada da bilet satışı yokmuş. Son bir umutla çarşıdaki Turgut Özakman Sahnesi‘ne gittim. Ancak şans bize gülmüyordu sevgili okur. Yer yoktu.

Her şeyi göze alıp, cuma akşamı saat 19.15’te AKM’ye gittik. Kapıdan “koltuksuz” yazan biletlerden aldık. Beş lira yahu! Beş lira! Eskişehir’de operaya, tiyatroya gitmek beş lira sevgili okur. Yani öyle çok büyük bir lüks ve ayrıcalık değil. Sen de faydalan. Bu mekanlar, bizim yani halkın. Bu konserler, bu gösterimler her biri bu şehrin değerleridir. Sahip çıkalım.

Evet sosyal mesajımızı da verdikten sonra, sıraya girmek üzere yukarı çıktık. Tam o anda bir ses “Mesut” diye bağırdı. Bir döndüm baktım ki bizim Yeşim Hanım! Aman yarabbim! Hem de burada? Çok şaşırdım, çok sevindim. Ben Eskişehir’de yaşadığım halde bilet bulamamışken, onlar kalkıp Bilecik’ten hem de bilet alarak gelmişler. Ayak üstü sohbet ettik biraz. Sonra giderek uzayan kuyruğa geçmek üzere ayrıldık.

Kuyrukta beklerken arkadaş stoğumun en az yarısını görmüşümdür sevgili okur. Lise, üniversite, iş hayatı ve gündelik hayatta tanıdığım onlarca arkadaşımı gördüm selamlaştık, konuştuk. Tüm bunlar biz sırada beklerken oldu. Saat 20.00’yi biraz geçe biletli seyirciler dolduktan sonra sıra biletsiz-koltuksuz– olan bizlere gelmişti. O anons geldi ve içeriye yığıldık. Bak ben, 2004’ten beri Eskişehir’deyim. İlk defa bir konserde merdivene oturdum, beni bırak, salonun üçte biri de merdivenlerde oturdu. Koskoca mekan, silme, tıklım tıkış doluydu. Yani çoğu yerde bir kişinin geçebileceği boşluk bile kalmamıştı. Bir de salonun en üstlerinde olunca aşağıya doğru uzanan, insan tarlasına bakar gibiydik. Müthiş bir heyecanla beklemeye koyulduk.

Orkestra yerini aldı. Rock grubu yerleşti ve Musa Göçmen olağanüstü enerjisiyle sahneye fırladı. Biz bu adamı çok seviyoruz. Farklı projelerde, üçüncü defa izliyordum o gece kendisini. Şef, fazla oyalanmadan geceye hızlı bir giriş yaptı ve ilk şarkı: Metallica‘dan Master Of Puppets başladı. O ana kadar herkes düzenlemelerin nasıl olacağı konusunda heyecanlıydı. Bol distortionlı bir girişi duyunca şaşırdık ve daha da çok heyecanladık. Bu noktada, biz açıkçası senfoninin daha baskın olacağını hissederken, ya düzenlemeler gereği ya da genel miksin o şekilde ayarlanmasından dolayı Rock grubunu orkestraya daha baskın duyduk. Şikayet etmedik tabi ki 🙂 Şimdi bu noktadan sonrası, konser esnasında aldığım notlarla, şarkı şarkı ilerleyerek yazacağım.

  • Metallica – Master Of Puppes: Şarkı boyunca, davul ve vokalde ufak aksaklıklar duyduk. Bunlar ses sistemiyle alakalı hatalardı diye tahmin ediyorum.
  • Iron Maiden – Fear Of The Dark: Konserdeki en efsane düzenlemelerden birisiydi bu. Tüm seyirci, giriş kısmında koro olarak eşlik etti. Muazzam anlardı…
  • Ronnie James Dio – Holy Diver: Vokalde Bora Biçer, bir anda tüm kafaların kalkmasını sağladı. Gecenin en iyisi de oydu zaten.
  • Slayer – Seasons In The Abyss
  • Scorpions – Wind Of Change: Vokalde Zerrin Mete‘yi dinledik bu parçada. Parçanın olağanüstü melodisine tüm seyircinin ıslıkla eşlik etmesini sağladı. Herkese telefonunun ışıklarını açmalarını bizzat söyledi. Tek eksiklik, o güzelim soloyu çalan flütün duyulmaması oldu. Neden? Çünkü o esnada elektrik gitarın sesi epey bastırıyordu.
  • Deep Purple – Smoke On The Water: Seyircinin alkış tutarak dinlediği bir parça oldu. Vokaller gayet başarılıydı.
  • AC/DC – Highway To Hell: O ana kadar ki en etkileyici girişi yaptı orkestra. Waoov diyerek yerimden fırlamaya çalıştım. Çok iyiydi çok.
  • Accept – Balls To The Wall: Ben hiç bir zaman iyi bir Accept dinleyicisi olmadım. Yalan yok, parçayı da o kadar keyifle dinlemedim. Kötü müydü? Değildi. Ama burada orkestra biraz daha sönük kaldı.
  • Manowar – Hail and Kill: Aklıma Volkan‘ı getirdi bu parça. Vokalist müthiş screamleriyle seyirciden alkış aldı parça boyunca.

Evet, konserin ilk yarısı bu şekildeydi. İki şarkıda bir vokalistler değişti. Böylece parçaları farklı seslerden dinlemiş olduk. Dakikalardır merdivende neredeyse kıpırdayamadan oturduğumuz için her yerimiz tutulmuş halde dışarı çıktık. Komşum da olan, Üstat Aydın YAVAŞ‘ı görüp biraz sohbet ettik. Bu esnada Yeşim Hanım geldi yanımıza. Onunla muhabbete devam ederken, aranın bittiğini fark edip hemen yerimize, merdiven basamağına koştuk ki ne görelim kapılmış 😦 Ne yapacağız nereye oturacağız ederken mucizevi şekilde yer açıldı ve Betül-Mustafa ile Merve-ben olacak şekilde birer basamağa çöktük.

Konserin ikinci yarısında bile salon neredeyse hiç eksilmemişti. Bu kısımda Türkçe şarkılar vardı çünkü. Kitlenin büyük kısmı o parçaları da bekliyordu. Baştan söyleyeyim Türkçe şarkılardaki orkestral düzenlemeler, ilk kısma göre çok daha güçlü ve başarılıydı. Konseri izleyen hemen her yaştan dinleyici, torununu getiren dedeler, kızıyla gelen teyzeler, yaşıtlarımız, çocuklar, abilerimiz, ablalarımız herkes büyük bir ilgiyle bu ikinci kısmı dinledi ve çoğunlukla da eşlik etti. Bu kısımda çalan şarkılar ve bunlara dair küçük notlarım ise şu şekilde:

  • Barış Manço – Dönence: Koray Ergünay üstadın bas gitarını iyiden iyiye hissettirdiği, süper bir giriş oldu. Koray Hoca, yalnızca kendi özel, el yapımı bas gitarlarıyla sahne alıyor. Kendisini yıllar önce Eskişehir’de Volkan Yırtıcı ile birlikte ağırlamıştık. O günden beri de takip ediyoruz.
  • Cem Karaca – Tamirci Çırağı: Özellikle giriş kısmındaki brass’lar ile parça müthiş yüksek bir etki bıraktı bende. Musa Şef, bu brass düzenlemelerini ilerleyen parçalarda da ustalıkla kullanmış.
  • Erkin Koray – Arap Saçı: Konserdeki en başarılı düzenlemelerden birisiydi. Özellikle son kısmında dinleyenleri de işin içine katıp tüm salona şarkıyı söylettiler.
  • Üç Hürel – Bir Sevmek Bin Defa Ölmek Demekmiş: Yine giriş kısmında brass’ların yaptığı yürüyüşler, o çıkışlar falan harikaydı. Bir noktadan sonra dikkatimi sadece onlara verdim. Özellikle nakarattaki partisyonları muazzamdı. Bravo. bence Musa Şef, bu parçayı bu düzenlemeyle kaydedip bir single vs. yayımlayabilir.
  • Fikret Kızılok – Yeter ki
  • Edip Akbayram – Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz: “Yaylılara bravo” diye not almışım. Buna da tüm salon eşlik etti.
  • Edip Akbayram – Aldırma Gönül: Parçanın girişinde aksak bir geçiş var. Ben o kısmı hiç sevemedim. Akmadı parça, oralarda hep bir tıkandı. Öyle hissettim yani.
  • Barış Manço – Sarı Çizmeli Mehmet Ağa: Yine Koray Ergünay ve slap vuruşlarıyla aklımız yerinden oynadı 🙂
  • Erkin Koray – Estarabim:  Diğer parçalarda yazmadım ama bundan önceki her parçada bir müzisyen, belli bir part’la ön plana çıktı. Bu parçada da davulcu Ayhan Aydın, uzunca bir atakla seyirciden alkış aldı. Parçaya bütün salon eşlik etti. Kimsede enerji bitmiyordu.
  • Barış Manço – Kara Sevda: Zerrin Mete yine seyirciyi avucuna aldı. Gecenin en enerjik ve hatta en yıkım anıydı. O sıkış tepiş oturan seyircinin tamamı ayağa kalktı. Lan kimse itiraz etmedi ya! Müthiş bir andı. Kara Sevda’nın ilk riffi duyulduğunda herkes çığlığı bastı. Musa Göçmen keyiften dört köşeydi. Arka kısımdan yıllardır tanıdığımız, Eskişehir’de de defalarca ağırladığımız Hicri Bozdağ bile çıkıp geldi. Orkestra müthişti, grup müthiş. Her şeyiyle kusursuz bir performanstı. Çok büyük ihtimalle bunu kısa sürede yayımlarlar.
  • Erkin Koray – Fesupanallah: Yıkıldı ortalık. Başka da bir şey yazmaya gerek yok ama yazayım. Ayakta olan kimse oturmadı. Sanki milli marş gibiydi ya. Nasıl anlatsam bilemiyorum 🙂

Musa Şef, artık bitti dedi ama biter miydi hiç? Zerrin Mete ve diğer vokalistler hep birlikte Kara Sevda’yı söylediler. Yav ayaktaydı herkes. Sanki konser yeni başlıyordu. Böyle bir şey olamazdı sevgili okur.

Parça bitti. Çiçekler takdim edildi. Toparlandık çıkıyoruz. Hoppa, bu sefer de Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz başlamasın mı? Başladı. En az ilki kadar güzeldi.

Velhasıl, gece olabilecek en güzel şekilde bitti. O kalabalıkla, mekandan çıkmamız herhalde bir on dakika sürdü. Her birimiz mest olmuş halde en yakın çorbacıya gittik. İçtiğimiz o berbat çorba bile moralimizi bozamadı sevgili okur.

Konsere dair birkaç ufak değerlendirme yaparak bitiriyorum. Müzisyenlerin ve vokallerin isimleri zaten afişte yazıyor. Her birinin eline emeğine sağlık. “Senforock” adı altında yapılan bu organizasyondaki ses sistemi, en azından bizim izlediğimiz konserde, biraz yetersizdi. Arada sistemden dip sesler, gürültüler, ciyaklamalar duyduk 🙂 Bir de Musa Şef’im, bence orkestranın etkisini birazcık daha arttırabilir. Yer yer elektrik gitarlar senfoniyi bastırdı. Tek keşkem, vokallerin arasında Murat İlkan’ın da olmasıydı. Ahh, Murat İlkan olsaydı, belki de o gece bu işin nirvanasını görmüş olacaktık. Kısmet artık ileri ki konserlere. Eskişehir böyle güzel konserleri hak ediyor. Ahh Eskişehir…

senforock04

Ekleme: Şimdi öğrendim. 1200 kişilik salonda tam 2000 kişi varmış. Bu açıdan da bir rekor.

Ekleme 2: Süper gelişmeler  var sevgili okur. 

Doktora Yeterlik Sınavı

eutrophication

Göllerde trofik seviyeler

Aşağı yukarı geçen yazdan beri aklıma geldikçe karnımın ağrımaya başladığı bir olaydı bu. Dört dönemin ardından, almam gereken tüm dersleri alıp verdikten ve ortalama şartını da sağladıktan sonra, geçen sene Eylül ayında yeni dönem başlayınca zorunlu olarak tek bir ders alabildim: DYS000 Doktora Yeterlik Sınavı.

Bu sınavda teori olarak, lisans ve eğer yapmışsanız yüksek lisans eğitiminiz boyunca gördüğünüz tüm akademik konulardan, yani bölümünüzün içeriğinizden sorumlusunuz. Bu arada yeri gelmişken söylemekte fayda var. Doktora yapmak için “illaki yüksek lisans yapmış olmak” gibi bir şart yok. Benzer şekilde yüksek lisans ve doktora, illaki mezun olduğunuz bölümle alakalı ana bilim dalı üzerinden yapılmak zorunda değil. Burada ki olay şu: Eğer mezun olduğunuz bölümün ana bilim dalından yüksek lisans yaparsanız, mesleki unvanınızın önüne bir “yüksek/uzman” ön unvanı alırsınız yani mesleki bir uzmanlık kazanırsınız. Örneğin, Kimya Mühendisliği Bölümünden mezun bir kişi, yine Kimya Mühendisliği Ana Bilim Dalından yüksek yaparsa “Kimya Yüksek Mühendisi” olur. Eğer bu kişi yüksek lisansını Kimya Ana Bilim Dalından yaparsa ya da bambaşka bir alandan, örneğin İşletme Yönetim Ana Bilim Dalından yaparsa, ne yazık ki kimya yüksek mühendisi unvanı alamıyor. Bunlara verilen unvan “Bilim Uzmanı” oluyor.  Yüksek lisans yapınca, mühendislere, mimarlara “yüksek”, kimyager ve biyologlara ise “uzman” unvanı veriliyor. Doktora da ise durum farklı. Doktora, akademik bir yeterlik olduğundan, ana bilim dalı fark etmeksizin, isminizin önüne (mesleki unvanınızın değil) bir “Doktor” titri alıyorsunuz. Bu unvanı hayatınız boyunca kullanabilirsiniz. Yani örneğin “Emekli Yüksek Mühendis” demezsiniz ama örneğin Dr. Ali ÇELİK ismini çekinmeden kullanabilirsiniz. Bu noktada şunu ayırt etmekte yarar var. Her doktor, doçent ve profesör, mesleki olarak yüksek ya da uzman olmak durumunda değil. Çoğunlukla öyledir ama o şekilde bir zorunluluk yoktur. Bu anlattığım bilgilerin her biri Yükseköğretim Kanunu, Bazı Lise Okul Ve Fakülte Mezunlarına Unvan Verilmesi Hakkında Kanun ve Mühendislik ve Mimarlık Hakkında Kanun gibi mevzuatlarda da yazıyor.

9789944341745Gelelim benim macerama. Doktora yeterlik sınavının dönem sonunda yapılacak olduğunu bilmek, Eylül’den Ocak’a kadar bir ızdırap dönemi başlattı bana. Boşta olduğum her saniye aklıma bu sınav gelip durdu. Ne olacaktı? Ne soracaklardı? Bu yüzden özellikle çalışmayı düşündüğüm alanda, Ekoloji alanında kaynak toplama dönemine girdim. Eğer ekoloji alanında doktora yapmak gibi bir planınız varsa ve hatta bir adım ileriye taşıyayım bu ifadeyi, doğa bilimleri alanında bir çalışma yapmak niyetindeyseniz kitaplığınızda bulunması gereken en temel kaynak Eugene Odum‘un, Ekolojinin Temel İlkeleri isimli başucu kaynağıdır. Çok üst kalitede bir çeviriyle dilimize kazandırılan bu eser, klasik metodla “şu şudur, bu buna denir” yaklaşımını bir kenara bırakıp, Odum’un yer yer öyküleyici anlatımıyla, güncel örnekleriyle ve konuları bir birleri içerisinde ustalıkla harmanlaması sayesinde akıp gidiyor. Zaten bu şekilde de emsallerinden sıyrılıyor. Bu kitabı muhakkak kütüphanenizde bulundurun. Bu eseri geçen yıl Cengiz TÜRE hocam sayesinde tanıyıp almıştım. Kendisinin bu kitapla ilgili müthiş bir tespiti var. O da şöyle: “Arkadaşlar, bu kitabı gerçekten anlayan kişi Dünya’yı anlar ve yönetir.” Böylesine iddialı bir söylemdi işte. Ben de doktora yeterlik sınavı için ağırlıklı olarak bu kaynaktan yararlandım. Bunun yanında bütün bölümleri olmasa da, çok kıymetli hocam Ülker Bakır ÖĞÜTVEREN‘in dilimize kazandırdığı Çevre Mühendisliği’nde Temel İşlemler ve Süreçler isimli alanında tek olan kaynağa da göz gezdirdim. Eşimin biyolog olması sebebiyle evde de pek çok Ekoloji kitabı vardı. Bunların da ilgili bölümlerine göz attım.

tabletleGeçen yıl geliştirdiğim ders çalışma metoduyla yol aldım. Tabletime harici olarak klavye ve mouse bağladım. Bir yandan Word uygulamasını açıp diğer yandan da okuduğum kısımlardaki önemli noktaları elle yazmak yerine Word’e hızlıca, kısa cümlelerle aktardım. Dosyaları buluta kaydettiğimden, istediğim yerden ulaşıp çalışmak mümkün oluyordu. Dahası bu içeriği başlıklara göre sınıflandırmak da mümkün oldu. Bu şekilde “çok önemli” ya da “ilk defa gördüğüm” bilgilerden oluşan yaklaşık 15-20 sayfa not oldu.

Sadece Türkçe değil, pek çok İngilizce dokümanı da inceledim elbette. Hatta okuduğum hemen hemen tüm Türkçe kaynaklarda, “Seki Diski” ölçüm prosedürü yanlış tarif ediliyordu. Bunun doğrusunu EPA’nın bir kılavuzundan öğrendim. Şansıma da sınavda soruldu. Bu toparladığım makaleler, uygulama kılavuzları falan epey bir birikince bunların hem dijitallerini, hem de basılı hallerini arşivledim.

cevre-muhendisligine-giris-nobelkitap_com_46233Bir diğer önemli kitap, aslında sadece doktora yeterlik için değil, bir çevre mühendisinin kitaplığında muhakkak yer alması gerektiği için önemli. O da Aarne Vesilind‘ın Çevre Mühendisliğine Giriş isimli kitabı. Bu kitap da Türkiye’nin farklı üniversitelerinden Çevre Mühendisliği bölümü öğretim elemanları tarafından Türkçe’ye kazandırılmış.

Sınava Tarık Abi‘yle birlikte girdik. Kendisi bizim Bakanlıkta çalışıyor. Geçen sene Arzu Hoca sayesinde tanıştık. Birlikte dersler aldık. Bu sene de birlikte yeterlik sınavına girdik. Yeterlik sınavı iki aşamadan oluşuyor. Önce yazılı sınava giriyorsunuz. Yazılı sınavda 70 puan barajını geçerseniz, sizi sözlü sınava alıyorlar. Bizim yazılı ve sözlü sınavlarımız ardı ardına iki günde yapıldı. İlk gün yazılı sınava girdik. Sınav bittikten sonra sonuçları öğrenemedik ama. Çünkü soruları hazırlayan hocalar, ertesi gün sözlü sınava geldiklerinde okuyacaklardı. İşte o yüzden ertesi güne epey tedirgin başladık. Tarık Abi, o gece Kütahya’da kaldığından sabah onun gelmesini bekledim. Hava nasıl soğuktu… Her yer buz. Yollar bile buza çekmiş. Neyse, sabah saat 08.30 civarı geldi. Hemen okula gittik. Jürideki hocalar kağıtları okuyorlardı. İyi kötü her soruya bir şeyler yazmıştım. Serdar Hoca‘nın sorduğunu tahmin ettiğim bir rezervuar sorusu vardı. Ondan biraz emin değildim.

Biz sözlü sınavın yapılacağı salonda beklerken jürideki hocaların sesleri duyulmaya başladı. Salona geçtiler. Tarık Abi’yle birlikte içeri girdik. Hocamız bizi tanıttıktan sonra ben dışarı çıktım. Tarık Abi’nin sınavı başladı. Kaç dakika geçti bilmiyorum. Bana birkaç saat gibi geldi. Sonra beni davet ettiler, Tarık Abi çıktı.

Sınav kısmı her şeyiyle hatırlayacağım bir anı olarak belleğimde yer etti. Başlardaki heyecanım sonlara doğru birazcık paniğe bıraktı yerini. Sonra tabi bir rahatlama geldi. Cevap veremediğim sorular oldu. Özellikle azot BOİ’si sorusu halen ciğerimi parçalıyor. Sorulan her soruyu not aldılar. İhtiyatı elden bırakmadan durumu kurtarmaya çalıştım. Galiba bunda da başarılı oldum.

Sınav bitip dışarı çıkınca jüri bu sefer de puanlama için müsaade istedi. Daha sonra ikimizi de içeri çağırıp güzel haberi verdiler: Olmuştu, sözlüyü ve dolayısıyla yeterliği de geçmiştik.

92e0c3e513bc73daef28998f19adcc85

Sınavı geçince biz. (Foto temsilidir)

Sonrasında meşaleleri yaktık! Nasıl mutluyuz anlatamam. Oradaki arkadaşlarımla kucaklaştık. Merve de, Esra da, Esengül Hocam ve Semra Hocam da tebrik ettiler. Gören herkes tebrik etti. Sonra Tarık Abi’yle de kucaklaştık. Çünkü bu hazırlık döneminde epey bir birimize destek olmuştuk. Böylece başlayan dostluğumuzun uzun yıllar devam etmesi dileğiyle. Ne kadar heyecanlandıysak bir tane bile fotoğraf çekmemişiz. O yüzden tam da o anda kendimizi hissettiğimiz şekilde bir fotoğraf koyuyorum.

Özetle, aylardır tırım tırım tırstığım, çok korktuğum, günler boyu kitap karıştırdığım yeterlik sınavını nihayet atlatmıştım. Şimdi önümde koskoca bir doktora tezi süreci duruyor. Şimdi bakınca fark ediyorum. Bu, bana daha  da korkunç geliyor…

Proofhead Balkanlar’da 1 – Kosova, Makedonya

Ağustos’un 3’ünde başlayıp 10’unda biten, sekiz günlük bir Balkan turu yaptık sevgili okur. Toplamda 6 ülkede 8 şehri gezdik ve harika vakit geçirdik. Blogdaki en uzun gezi yazılarından bir tanesi olacak bu. O yüzden, üç bölüm halinde yayımlayacağım. Daha önce giden arkadaşların kendi tecrübeleriyle karşılaştırabileceği, gitmeyen ancak gitmeyi düşünenler için de faydalı önerilerle dolu bir yazı olacak. Nihayet bayramdan, seyrandan, işten, güçten vakit bulup yazmaya başlıyorum. Hadi bakalım.

Mart ayında yolculuğa karar verip Bülent Abi ve Filiz Hoca‘nın fikirleriyle şekillenmeye başlayan yolculuğumuz için bütçe hazırlıklarına başladık. Bülent Abi ve Filiz Hoca, çıkacağımız yolculuğun bir benzerini daha önce yaptıkları için rotayı ve buna bağlı olan konaklamaları ayarlama işini sahiplendiler. Bülent Abi’nin özellikle Balkanlar tecrübesi çok fazla olduğu için, açıkçası yolculuğa ona güvenerek çıkacaktık. Yolculuğumuzun ilk durağı Kosova olacaktı. Kosova’da başkent Priştine‘ye indikten sonra bir araç kiralayıp kiraladığımız araçla Makedonya‘ya Üsküp‘e geçecektik. Daha sonra da asıl hedefimiz olan Sırbistan‘ın başkenti Belgrad‘a geçecektik. Doğrudan Priştine’den geçemiyorduk. Neden? Okumaya devam et

Gerçek Bir Doğum Günü Sürprizi: 30 Yaş

18 Temmuz’u 19 Temmuz’a bağlayan gece saat 00:01’de telefonum çaldı. Arayan Alper‘di. Büyük bir panikle telefonu açtım. İyi ki doğdun, şarkısını duyunca paniğim yerini şaşkınlığa ve mutluluğa bıraktı. Böylece, bu yıl doğum günümü ilk kutlayan biricik kardeşim Alper oldu.

19 Temmuz’da doğmak, dünyanın en iyi burcu yengece denk geldiği için çok iyi bir durum. Ancak yaz tatili ve Dünya Fenerbahçeliler Günü’ne (19.07) denk geldiği için de çok kötü bir durum. İş yerinde tüm gün sessiz sakin geçti. Akşam mesai bitimine yakın, ilk sürprizi yaptılar iş arkadaşlarım sağ olsunlar 🙂 19 Temmuz aynı zamanda sevgili Veysel Abi‘mizin de doğum günüydü. Eskişehir’deki iş yerimde yaşadığım her ilk, benim için unutulmaz oluyor sevgili okur. Bu doğum günü de o unutulmazların arasında yerini aldı. Veyse Abi ile birlikte pastamızı kestik, mumlarımızı üfledik. Her bir arkadaşıma ayrı ayrı teşekkür ederim.

Aynı akşam evde de küçük bir kutlamayla günü tamamladık. Fazla bir atraksiyona girmedik. Çünkü hemen herkes şehir dışında, tatildeydi. Alper Kelebekler Vadisi‘ne doğru yola koyulmuştu. Sercan tatildeydi, otelden fotoğraf gönderiyordu. Utku ve Hazal yurt dışındaydı. Mustafa ve Betül kamptalardı. Sertan ve Ayşe‘nin düğün telaşı devam ediyordu. Yeni evlenen Hafize ve Mustafa balayındaydı. Ahmet‘in nerede olduğunu ise bilen yoktu. Herkes bir yerlerdeydi. Ben ise Temmuz doğumlu olmanın yalnızlığını yaşıyordum. Üstelik artık otuz yaşındaydım. O zamanlar olmak istediğim yaşta. Bu düşünceyle tüm akşamım ve gecem geçti.

Ertesi sabah inanılmaz yoğun bir gün olarak devam etti mesai. Sabahtan göreve gidip geldikten sonra resmi yazışmalarla uğraşıp durdum. Mesai çıkışında Merve‘yle buluşup biraz dolaştık. Yemek yedik. Saat 20.00’ye doğru balkonda çitlemek için çekirdek alıp eve geldik. Dış kapının üst kilidinin normalin dışında kilitlenmiş olduğunu fark ettim. Bunun tek bir açıklaması vardı: Eve hırsız girmişti!

bir001Aklıma yıllar önce Ferhat abimin evine giren hırsız geldi. Kapıyı açar açmaz elindeki tornavidayla saldırmış, savurduğu tornavida abimin kazağını yırtmıştı. Birkaç santim önde olsa karnını deşecekti yani. Hırsızı orada yakalayıp diğer kuzenim Cihat’la birlikte bayıltana kadar dövmüşlerdi. Birkaç saniyede aklıma gelen bu senaryoyla birlikte alt kilidi açıp eve adımımı attım ve duyduğum çığlıklarla korkudan yere düştüm: SÜRPRİZZZZZ!

Şehir dışında olduğunu sandığım Alperler (Ankara’dan geldiler), Koray, Ahmet, Yeşim, Sertan, Ayşe, bizim çocuklar Murat, Mustafa ve Gökçe meğer iki gündür çok büyük bir organizasyonun içindelermiş. Gerçek bir sürpriz olması için hiç ummadığım bir anda yani ertesi gün yapmak istemişler kutlamayı. Merve, tüm ekibin koordinasyonunu sağlamış. Korkudan kalbimin çarpması durup da kendime geldikten sonra, nihayet bir009salona geçtim. Üzerine smokin giymiş simsiyah bir doğum günü pastası, üzerinde altın sarısı upuzun mumlarla duruyordu. Kurabiyelerin üzerinde ise ben vardım! İki tane eşşek kadar balonla 30 yazmışlardı. Lan hayatımda ilk defa uçan balonum oldu: Üç ve Sıfır. Tam pastayı üfleyecektim ki beni durdular ve kapı çaldı. Hani “Evim Şahane” benzeri programlarda gözleri kapalı olarak yenilenmiş evlerine giren insanların attığı bir çığlık var. Heh işte. O çığlıktan attım. Tatilde sandığımız Sercan karşımızdaydı! Herif benim için tatilini bitirip Eskişehir’e gelmişti. Şaşkınlıktan aptallaşmıştım.

bir004

Ne yediğine dikkat edeceksin

Nihayet pastanın başına geçtim ve aklımdan o tek dileği geçirip mumları üfledim. Çok zaman geçmemişti ki bir diğer Mustafa ve Kübra geldiler. Ev, tarihinde hiç olmadığı kadar kalabalıktı artık. Üç tane Mustafa vardı evde.

bir002

bir000Yazının buraya kadar olan kısmında belki de en dikkat çekici şey pasta değil mi? Şimdi hazır ol: Bu pasta tamamen evde ve elde imal edildi. Merve’nin pasta imalatında geldiği noktayı görebiliyorsun değil mi sevgili okur? Ellerine sağlık. Limonatayı da Ayşe’nin yaptığını söylemezsem olmaz 🙂

bir003

Çok yakında yayında…

bir010Doğum gününden sonraki hafta sonumuz Sercan’la birlikte ve dopdolu geçti. Pazartesi sabahı Sercan’la önce iş yerime gittik. Daha sonra da onu tren garından İstanbul’a yolcu ettim. Canım kardeşim, geçen yaz yapamadığımızı bu yaz yapabildik sayende.

Otuz yaş elbette önemli. Hayatımın bu önemli yol ayrımını, böylesine güzel bir sürprizle hatırlayacağım için çok mutluyum. Bu yazıyı da yine “hatırlamak” için yazdım. Unutmak istemediğim için, tebessüm etmek için yazdım. O gün orada olan herkesle birlikte buraya kadar okuyan senin için de keyifli olmuştur umarım. Öpüyorum.

Hafize ve Mustafa’nın Düğünü

Yılar geçiyor sevgili okur. Herkes birer ikişer evleniyor, yetmiyor çoluğa çocuğa karışıyor. Ama bu yaz, özellikle bu 2018 yazı, önceki yıllara göre daha da bir yoğun geçiyor düğünlerle.

13 Temmuz Cuma günü, mesai çıkışı Merve‘yle birlikte Ahmet‘le buluştuk ve Sivrihisar‘a doğru yola çıktık. Çünkü Hafize ve Mustafa‘nın kına geceleri vardı. Çocukluğumda da pek çok düğüne katıldığım, Dörtyol Düğün Salonu‘na gidiyorduk. Burası, o yıllarda uzak mahallemizden “keşif” gezilerine geldiğimiz, Sivrihisar’ın tam girişinde olan bir mekandı. Geçen yıllar boyunca bir de otel açılmıştı. Onun dışında değişen pek bir şey yoktu.

Saat 19.00’u biraz geçe Sivrihisar’a ulaştık. Hafize’nin ailesi ile Ahmet’in ailesi Sivrihisar’da komşuydular. Oturdukları siteye girdik ve burada bizi Hafize’nin abisi karşıladı sağ olsun. Sivrihisar’ın meşhur bamya çorbasının da olduğu düğün yemeğinden ikram ettiler. Aman yarabbi! O nasıl bir çorbaydı öyle… Merve’nin içmediği  çorbasıyla birlikte, iki porsiyondan çok içtim. İnanılmazdı! Bilmeyenler için bamya çorbası, kilosu 150 liradan satılan, çorbalık özel bamyadan yapılıyor. Aklınıza bamya yemeği gelmesin sakın. Sadece düğünler ikram edilecek kadar değerli bir yemektir. İşte Hafizeler de sağ olsunlar bunun hakkını fazlasıyla vermişlerdi.

Yemek faslından sonra kına gecesinin yapılacağı salona geçtik. Ve damadımız, biricik oğlumuz, kardeşimiz Mustafa’yı inanılmaz bir soğukkanlılıkla beklerken bulduk. Bu soğukkanlılık, bizde ufak çaplı bir gülme krizine yol açtı. Neyse, bekledik, zaman geçti ve nihayet kına gecesi başladı. Ama ne oyunlar sevgili okur! Ama ne oynamak! Aklına gelen tüm oyun havaları çaldı. Ahmet, efsane oyuna girişlerini yaptı birkaç defa. Sonra birden paatt diye elektrik kesildi. Dedik, eğlence durmasın, telefon ışığında davul çalalım oynayalım. Ama beceremedik. Çaresiz bekledik elektriğin gelmesini. Elektrik geldi. Ama çok sürmedi yine kesildi. Üçüncü defa geldiğinde kına gecesinin son kısmına geçildi. Bu faslı da atlattıktan sonra eş dost yavaş yavaş çekildi ve biz geriye yaklaşık 15 kişilik bir topluluk olarak kaldık.

O gece Sivrihisar’da kalmaya karar verdik. yarın sabah erkenden gelin çıkarma olacaktı. Oradan da Eskişehir’e geçecektik. Tekrar Ahmetler’in oturduğu siteye geçtik. Burada da yine düğün yemeğine düştük. En bol kısmından bamya çorbası ve kavurmanın tadını çıkardık. Gece saat 2’ye kadar da Ahmetler’de sohbet muhabbet devam etti. Ahmet’in annesi Feyza hocamız hepimizin lisede öğretmeni ve fahri annesidir, ellerinden öperim.

Ertesi sabah saat 07.00’de uyanıp sokağa baktım. Hafizeler hemen yan apartmanda oturduğu için gelin almaya geldiklerinde kolaylıkla görebilecektim. Kimsecikler yoktu. Saat 07.30’da sesler duymaya başladık ve 5 dakikada hazırlanıp aşağıya indik. O an bir şok yaşadık! Çünkü kimsecikler yoktu! Yerdeki dökülmüş su izinden gelin ve damadın çoktan ayrıldığını anladık. Hemen Mustafa’yı aradım. Bu akıllılar, heyecandan bizi unutmuşlar 🙂 Neyse, kısa sürede Mustafa’nın kardeşi Kenan ve eniştesi, sağ olsun gelip bizi aldılar ve Eskişehir’e doğru yola çıktık. Hayatımın en hızlı Sivrihisar-Eskişehir yolculuğu oldu bu. Yer uçağı Toyota Corolla‘yla 140 km’den aşağı düşmeyerek yaklaşık 40 dakikada Eskişehir’e girdik. Gelin arabasını yakaladık. Şehrin girişinde yolcuların yerleri ve araçları değiştirip herkesi iş bölümü dahilinde ilgili rotalara yolladık. Ben de eve geldim. Çünkü düğünde biz de sahne alacaktık ve hazırlık yapmak gerekiyordu. Bu düğün için yeni bir grup kurduk. Grupta benle birlikte Alper, Ender ve Murat da yer alıyordu. Kısa bir program hazırladık. Bizden sonra oyun havaları deva edecekti.

Evin kapısına geldiğimde anahtarı Merve’de unuttuğumu fark edip gerisin geriye, kuaföre gittim. Tekrar eve geldim. Hızlı bir şekilde davul setini toparlayıp hazırladım. Tam bu sırada İstanbul’dan Keyb ve Gizem geldiler. Birlikte mini bir kahvaltı yaptıktan sonra saat 12.00’ye doğru Lidya Park Düğün Salonu‘na geldik. Düğünün başlamasına dakikalar kala sahnemizi kurduk. Gelin ve damadı beklemeye başladık. Onların da salona gelmesiyle düğün başladı. İlk dansın ardından, sıra bize geldi.

Düğün için hazırladığımız dans parçalarını bir biri ardına çalmaya başladık. Sağ olsun misafirler de müziğimize danslarıyla eşlik ettiler. Son parçada da Mustafa, Hafize’ye bir sürpriz yaparak Duman‘ın “Senden Daha Güzel” parçasını söyledi. Mustafa’yı tanıyan kimse böyle bir şey beklemediği için büyük sükse oldu 🙂 Böylece sahnemizin sonuna geldik. Müzik hiç durmadı ve oyun havalarıyla devam etti.

Düğünün sonuna doğru, Sivrihisar’dan gelen tüm arkadaşları toplayıp bizim eve getirdik. Gelin ve damat da kıyafetlerini değiştirmek için kendi evlerine geçtiler. Bizim evde birkaç saat dinledikten sonra, yine hep birlikte Winterfell’e gittik. Taze gelin ve damatla birlikte burada da akşama kadar oturup sohbet ettik. Şunu anladım ki en güzel düğünler, öğlen başlayıp öğleden sonra bitenlermiş sevgili okur. İnsana kendini toparlaması için zaman kalıyor.

Böylece iki gün, şipşak geldi geçti sevgili okur. Güldük, eğlendik, oynadık, yorulduk. Hafize ve Mustafa da uzun yıllardır devam eden birlikteliklerini nihayet nikahla daha da sağlamlaştırdılar. Umarım nice güzel, uzun ve mutlu yıllarda birlikte olurlar. Bir yastıkta kocarlar. Mutlulukları ve dostluğumuz daim olur. Şimdi Sivrihisar ekibimizden geriye Ahmet ve Muammer‘in düğünleri kaldı. En azından bu yaz olacak düğünler. Aksi gibi Muammer’in düğünü de Ahmet’le aynı tarihlerde olacak. İnan bana, Ahmet’in düğününde de en az Mustafa’nın düğünü kadar atraksiyonlar olacak. Gör bak 🙂