Tag Archives: Mesut

Gece Bitmek Üzereydi

burnt_out_by_chryssalis-d39trayGece bitmek üzereydi. Yatağımı terk etmeye karar verdiğimde yatak henüz ısınmamıştı bile. Gözümü kırpmamıştım. Böyle zamanlarda uyumaya çalışmak ıstırap veriyor bana. Pijamanın verdiği rahatlığı bozmaya gönlüm elvermeyince öylece, üzerimde incecik bir pijama olduğu halde balkona çıktım. Hava durgundu. Tek bir yaprak kımıldamıyordu. Güneş çok uzaklardan gelişini belli etmeye başlamıştı ve sokaklarda insanlar tek tük, orada burada göze çarpmaya başlamıştı. Elleri ceplerinde, hızlı hızlı yürüyorlardı. Birkaç saat sonra uyanacak olan bana baktım. Yatağımda mışıl mışıl uyuyordum. Hüznüm yastığıma taşmış öylece uyumuştum. Kim bilir hangi düşleri görüyor, kimlerle konuşuyor, nerelerde geziyor ve kimin ellerini tutuyordum? Balkonla odayı birbirinden ayıran duvardaki tek pencereden kendimi seyrettim bir süre. Sonra yüzümü yine sokağa çevirdim. Uzaklardan bir arabanın gürültüsü geliyordu kulağıma. Oysa yatağımdaki ben, belki de şu an, çok uzak bir ormanın gölgesinde, senin yanında uzanıyordum.

Bu evi çok severek kiralamıştım. O gün heyecandan ölmek üzereydik. Karanlıkta, göz gözü görmezken bu balkona çıkmış ve şehrin ışıklarına hayran kalmıştık. Detaylara takılmadan aklımda sen olduğun halde hemen tutmuştum evi. Şimdi bu duvarlar, kaçıp sığındığım şu balkon bile bana yükleniyordu.

Pijamanın hafifliğiyle süzüldüm yeniden içeri. Uyuyan beni seyrettim birkaç dakika. Ne kadar da üzülüyordum senin için Mesût, şeytanın oğlu. Aldığın her haberle biraz daha yıkılıyorsun günden güne. Yavaş yavaş girdiğin bu yol seni hiç mutlu olmayacağımız bir sona doğru götürüyor. Bizler, aslında seniz ve seni sevenleriz.

Koridordan yaklaşan cılız ışığı gördüm. Titreyerek geldi başında durdu. Sağa sola baktı. Bir kere daha bana baktı. Uzaktan izleyebiliyordum sadece. O cılızlıktan bir el uzandı. Karanlığı keser gibi parladı. Yatağa biraz daha gömüldüm. İzliyor ve çaresizce izliyordum. Yastığın burnuma yaptığı o baskıdan kurtulabilmenin imkan yoktu. Felç olmuş gibiydim. Gözlerimi bile açamıyordum oysa ki gözlerim yuvalarından çıkacaktı neredeyse.

O pencerenin ardından benim ölümümü izledim. Kıpırdayamadan. Yanıyordum. O şarkı geliyordu nedense aklıma. “Ateşler içerisinde geçen bunca zaman yeterli değil miydi?” Gitmek için neyi bekliyordum ki?

Reklamlar

Antalya’da Sulu Bir Macera

Lobiye girdiğimizde gözlerimiz kamaştı. Öyle ahenkten ya da göz alıcı şeylerden dolayı değil ama. Evet, ortada bir göz alıcılığı vardı ancak bu durum tamamen ortamın ve ortamdaki nesnelerin bembeyaz rengiyle alakalıydı. Resepsiyonun uzattığı kalem bile beyaz renkteydi. Yüksek tavanlı odanın içerisinde renkli olan tek şey akvaryumunda salınan turuncu renkli Japoncuk ile “Hoş Geldiniz” diyen görevlinin yemyeşil gözleriydi.

Kısa süreli bir şaşkınlıktan sonra nihayet kaydımızı yaptırabilmiştik ve odalarımıza doğru yola çıktık. Biz kimdik? Erdem Abi, Murat Abi ve ben. Farklı katlarda, farklı odalara yerleşecektik. Aşağıdaki bembeyaz hengameden sonra asansöre binip ufuktaki denizin rengini görünce içim ferahladı. Ancak asansör kata gelip simsiyah halılarla kaplı bir koridora çıkınca ilk defa küfrettim.

Odanın kapısını açıp odaya girdiğimde ise başımın döndüğünü hissettim. Odada her yerin ve her şeyin bembeyaz olmasına ilave olarak bir de üç duvarı kaplayan devasa aynalar vardı. İki duvarın tam ortasında durup aynaya baktığımda iç içe geçmiş milyonlarca beni gördüm. Bu görüntüye birazcık bakmak başımı döndürdü.

İlk gün böyle geçti. Yorgunluktan pek bir şey yapamadım. Bir süredir okumakta olduğum serinin son kitabını okudum. Sonra uykum geldi ve bembeyaz yatağa uzandım. Tam bir simetriyle ortaladım yatağımı, hep böyle yaparım. Gözlerim kapanırken dışarıda, uzaklardan geçen bir motorsikletin sesini duyduğumu hatırlıyorum.

Sabah uyandığımda yatağın sol yanında uyandım. Sağ yanımdaki boş kısma elimi koyduğumda hala sıcacık olduğunu fark ettim. Demek ki uyanmadan hemen önce sola dönmüşüm ve orada uyanmışım.

Antalya’ya yine bir eğitim programı için gelmiştik  ve bu sefer dört küsür yıllık meslek hayatımın “en çok arkadaşa denk geldiğim eğitimi” oldu. Birlikte gittiğimiz ekip haricinde Ersil, adaşım Mesut, Ahmet, Ferit, Harika ve Cemil Bey şu an aklıma gelenler. İnan bir o kadar da buraya yazmadığım var.

İkinci gün bu saydığım ekibin bir kısmıyla otelin lobisinde buluşup dertleştik. Evet, bizler sıradan insanlar gibi sohbet etmeyiz, dertleşiriz. Çünkü hepimiz dert erbabıyız 🙂 Gecenin bir köründe odaya çıktığımda burnuma aşina olmadığım bir koku geldi. Baktığımda balkon kapısının aralık olduğunu gördüm. Gidip kapıyı kapattım. Banyoya yeni bırakılmış havlulardan birinden geliyordu bu koku. Gayet hoş bir parfümdü. Ama ben küfrettim. Muhtemelen daha önce bir kadının kullandığı bu havluyu yıkamadan odama getiren kişiye kızdım için için.

Saate baktım iyice geç olmuştu. Dedim ki bir duş alayım. Duşa girdim. Kaynar suyun buharı tüm kabini doldurdu. Hızlıca yıkandım  ve çıktım. Havluyu almak için lavabo aynasının üzerindeki rafa uzanınca kalbim durdu adeta. Aynanın buğusuna iki sözcük yazılmıştı: “Merak Ediyorum…

Hemen havluyu üzerime sarıp odanın içerisinde geçtim. Duşa girerken banyonun kapısını açık bırakmış olacaktım ki içerideki aynaların da bir kısmı buğulanmıştı. Ama ne başka bir şey yazılıydı ne de odada kimse vardı. Üzerimi giyinip yatağa uzandım. Sonradan aklıma geldi. Muhtemelen benden önce kalan kişilerin marifetiydi bu. Cama sürülen bazı maddelerin yalnızca özel durumlarda okunabildiğini biliyordum. Bazen iş yerinde ben de yapıyordum böyle şeyler. Muhtemelen bu yazı da öyle bir “şakadan” kalmaydı. Uyudum ama ışığı açık bırakarak…

Ertesi gün Ersil’e, Talat Bey’e, Erdem Abi’ye ya da Mesut’a durumdan bahsetmeyi düşündüm. Sonra vazgeçtim. Bu arada otelde gerçekten kaliteli yemek çıkıyordu. Takdir ettim. Yeme içme faslı, ders faslı falan derken gün boyunca odama uğramadım. Söylemezsem olmaz, Talat Bey‘le falezlere gittik. Güneş henüz batmamıştı ve manzara harikaydı. Akşam da yemekten sonra, Ahmet ve Ferit’le, birkaç yıl önce Halil Abi‘yle birlikte gezdiğimiz sokaklarda dolaştık. Kaleiçi‘nde gezdik.

Gece odaya döndüğümde ertesi gün döneceğimiz için biraz heyecanlıydım. Bu tür eğitimlere otomobille gelmek harika oluyor. Müthiş bir hareket kolaylığı sağlıyor. Valizimi toparlayıp ertesi gün hareket etmek için gerekli olan her şeyi hazırlamıştım. Kitabım, notlarım ve tılsımım. Gözüm karşımdaki duvarda yer alan büyük aynana takıldı. İlk gün yaptığım ve başımı döndüren o hareketimi anımsadım ve yine odanın tam ortasına geçtim. Kollarımı iki yana doğru açtım. Önümdeki ve arkamdaki aynalarda duran binlerce ben de aynısını yaptılar. Kollarımı kanat çırpar gibi sallanmaya başlayınca, diğer benler de aynısını yapmaya başladılar. Başım dönmüyor bilakis çok eğleniyordum.

Bir saniyeden daha bir kısa bir süre orada duran benlerden birinin kollarını sallamadığını gördüm ya da gördüm sandım. Ürpererek durdum. Yine aynı hareketi yaptım  ve yine aynı görüntüyü bu sefer daha uzun süre gördüm. Altıncı sıradaki ben, ben değildim zira yaptığım şeyi yapmıyordum. Küfrettim ama korkudan. Parasını misli misli ödetmeyeceklerini bilsem önümdeki aynayı parçalardım o anda. Korkup hemen yatağın yönünü değiştirdim çeke çeke. Bir önceki gece ışıklar açık uyumuştum. Bu sefer televizyonu da açık bıraktım. Arada bir başımı kaldırıp aynaya bakıyordum ve iç içe geçmiş binlerce benin de aynısını yaptığını görüyorum. Altıncı sıradaki bile. Böyle böyle uyumuşum.

Sabah telefonum hiç olmadığı kadar yüksek bir sesle çalıyordu ya da bana öyle gelmişti. Arayan Murat Abi’ydi, yola çıkacaktık ve ben geç kalmıştım. Kurduğum iki alarmı da duymamıştım. Alarmlardan bir tanesi çalmamıştı ve diğeri ise susturulmuştu! Bunu ben yapmamıştım. Murat Abi’nin telefonunu açtığım an gözüm valizimin üzerine bırakılan bir notta yazan birkaç sözcüğe ilişti, yutkundum ve telefona cevap veremeden kapattım: Hala merak ediyorum…

Herkes Dolunay’ın Farkında

Yalnızca gerçek dostlar farkında her dolunayda neler hissettiğimi, neler yaşadığımı. Bu dolunayda da bana verdikleri desteğe hayran kalmamak elde değil. Utku, Alper, Sercan, Volkan‘a buradan sevgiler. Bu yazıdaki fotoğrafları benim için onlar çektiler.

01mesut

Eskişehir

02volkan

Denizli

03alper

Çanakkale

04sercan

Tekirdağ

05utku

İzmir

Tatilin faydalarından biri de birikenleri ayıklayıp yenilere yer açmak oldu. Upuzun listeleri erittim birkaç gecede. Ama halen daha Getik Dergi’nin yeni sayısının basılamaması üzmüyor değil. “Her şeyimiz var. Bunları yerinde kullanabilirsek mükemmel sonuçlar elde edeceğiz.” 

Japon balıklarımdan bahsedeyim biraz da. Evde olduğum süre onlara yaradı. Akvaryumlarını temizledim geçen gün. Hava motoru akvaryumun boyutuna göre biraz fazla güçlü sanırım. Suyun içerisinde epey bir akım oluşturuyor. O yüzden hava giriş borusunun ucuna küçük bir musluk bağladım. Bu sayede vereceği hava miktarını ayarlayabiliyorum. Bir de yemlerini değiştirdim sevimlilerin. Bunlara ben daha önceden daha basit bir yem veriyordum. Arada bir de bezelye veriyordum. Bugün gidip bulabildiğim en kaliteli yemlerden aldım. Yeşil ve kırmızı renkli, bir mercimek büyüklüğünde ve yassılar bu yemler. Epey besleyicilermiş. Akvaryumun üzerine bırakmamla birlikte İmpuru çılgınca saldırdı. Hemen ardından İsimsiz Kahraman da atladı yemlerin üzerine. İlk defa yediklerinden mi yoksa gerçekten çok iyi bir yem mi ilerleyen zamanda göreceğiz bakalım. Kısacası bu ay ki dolunayın en karlı çıkanları Japon balıklarım oldu. Geriye bize ne kaldı? Hüzünlü şarkılar çok yakında My Resort’te!

Antalya Dönüşü ve Hödükler

Yazının ilk kısmı için buraya tıklayın.

business_logoEğitimin ilk günü yemekten sonra lobide oturarak ve pis yedili oynayarak geçti. Gece yarısına doğru uyudum. Ertesi gün, eğitimin ikinci gününe müthiş dinlenmiş olarak uyandım. Hatta uzun süredir böyle deliksiz uyumamıştım sevgili okur. Resmen yatağa girdiğim gibi çıktım. Saat 09.00’a doğru kahvaltıya gittik. Sonra saat 10.00’da eğitim başladı.

İkinci günün teknik eğitimi yarım gündü. Öğlen eğitim bittiğinde, eğitim sorumlusu Nesrin ÇOBANOĞLU’yla biraz muhabbett ettik. Meğer kendisiyle hemşeriymişiz! Kars Arpaçaylıymış! Ve bir efsanenin, Murat ÇOBANOĞLU’nun öz kızıymış! Biz böyle heyecanla sohbet ederken Kars İl Müdürlüğü’nden de iki kişi daha geldi. Bunlar da dahil oldular sohbetimize. Bu eğitimin en keyifli anlarından birisiydi bu dakikalar. lifekinetik

Günün diğer yarısında Life Kinetik isimli bir kişsel gelişim programının demosu vardı. Beynin her iki yarısını da etkin bir şekilde kullanımını sağlamaya yönelik egzersizler içeriyordu bu program. Akdeniz Üniversitesi’nden Doç. Dr. Selma CİVAR YAVUZ ve asistanı, Life Kinetik programının ne olduğuna dair güzel bilgiler verdiler, eğlenceli bir de sunum yaptılar. Almanya’da pek çok futbol takımı bu programı sporcularında uyguluyormuş. Hatta ülkemizde de Ankaragücü ve Antalyaspor gibi takımlarda uygulanmaya başlamış.

Bazen çalıştığınız kurumda, iş yerinde sizlerle birlikte çalışan insanların hödüklükleri, cahillikleri sizi şaşırtır ve utandırır sevgili okur. Sürekli olarak bu insanlarla bir arada olunca ya da toplantı ve eğitimlerde böyle tiplerle, ağzından çıkanı kulağı duymayan, haddini aşan boş boğazlarla karşılaşınca canınız sıkılır. İşte bu eğitimin bende çoğunlukla uyandırdığı his bu oldu. Alakalı alakasız her şeye itiraz eden, 30 yıl öncesinin mantığıyla iş görmeye çalışan, misafir olarak gelen hocaya bile haddini aşan laflar atan tiplerle aynı Bakanlık bünyesinde çalışmak çok kötü. Çok üzüldüm. İlk defa bir eğitimde, bu tiplerle aynı kurumun bünyesinde çalıştığım için çok üzüldüm.

İkinci günün sonunda yemekten sonra yine lobiye indim. Burada önceki günden bitiremediğim işler vardı. Onları bitirmeye uğraştım. Sonra yeniden pis yedili oynadık. Bu oyunun en efsane olayı, masada benim oturduğum sandalyenin arkasında biriken yancılar oldu. Birkaç el sonra oynadığım oyuna tamamen bunlar hakim olmaya başladılar. Elimdeki kartlardan alıp atmaya falan başladılar 🙂 Yancılığın bokunu çıkartmak derler ya, aynen o şekilde yani. Sonra kalktım Erdem abiyle yer değiştirdim. Oyuna yeniden dönebildim böylece. Son elde de yedi atarak bitirdim.

Oyundan sonra yine yatmaya gittik. Bir önceki gece kadar olmasa da yine iyi bir uyku çektim. Eğitimin son günü sabah uyandığımda oda arkadaşım çoktan gitmişti. Iğdır’a Antalya’dan tek sefer olduğu için erken çıkmak zorunda kaldı. Kahvaltıya yalnız indim. Kahvaltıdan sonra saat 9.30 gibi salona girdiğimde eğitimin çoktan başladığını gördüm. Eğer bugün erken başlayacakmış. Sağolsun Talat Müdürüm, ikimizin de otel faturasını almış. Sabah erkenden gitmek zorunda kalan adaşım oda arkadaşımın faturasını da ben aldım. Öğlene kadar aralıksız ders yaptık. Aradan önce de sertifikalarımız aldık. Sonra odaya çıkıp eşyalarımı aldım ve otelden çıkış yaptım.

Öğleden sonra 14.30’a kadar devam etti ders. Ders bitiminde aceleyle çıkıp Kemer’den Antalya Otogarı’na gitmek üzere yola çıktık. Şansımıza hemen bir otobüs geldi. Yaklaşık bir saat sürdü yol. Böylece saat Kamil Koç’un saat 15.30’daki Eskişehir arabasına yetişemedik. Biz de daha iyi bir alternatif bulamadığımız için saat 18.30’daki arabaya bilet aldık. Böylece Antalya Otogarı’nda öldürülecek tam 2.5 saatimiz oldu.

Bomboş geçirdik bu vakti. Epey goygoy yaptık. Sonra bir de baktım ki saat gelmiş, araba yanaşmış perona. Bindik, yerleştik. Biraz kitap okudum. Sonra otobüsün film arşivinden Troll Hunter isimli, daha önceden de izlediğim, filmi izlemeye başladım. Güzel film lan, keyifle izledim.

Filmden sonra uyudum. Off, nasıl uyumuşum. Elim ayağım şişmiş, boynum tutulmuş. Afyon Otogarı’ndan hareket etmek üzereyken bir ara uyandım. Yunus Emre ağzıma bir çikolatalı kestane şekeri tıkıştırdı, nefisti tadı. Sonra ben yine uyumuşum. Gözümü açtığımda Osmangazi Üniversitesi’nin oralardaydı otobüs. Yavaştan toparlanmaya çalıştım. Otobüs otogara girdi. Antalya’da bindiğimden beri koltuğumdan hiç kalkmadığımı fark ettim. Ayaklarımın üzerine basınca acımaya başladı.

Erdem Abi ve Yunus Emre de eşyalarını aldıktan sonra hızlıca servislerin kalkacağı yere doğru gittik. Hareket etmek üzere olan bir servise bindik. Ancak Yunus Emre binmedi bir sonraki servisi beklemek için. Servis beş dakika sonra Haller Gençlik Merkezi’ne vardı. Burada inip beş dakikada eve ulaştım. Saat gece 02:00 olmuştu. Hızlıca üzerimi değiştirip yatağa atladım. Yayıla yayıla uykuya daldım.

_MG_9201 Eğitimin ardından aklımda kalan birkaç şeyi de yazayım. Grand Haber Hotel, şimdiye kadar eğitim için gittiğim otellerden en yetersizi idi. Teknik imkanları berbattı. Projeksiyonu kötü, ses sistemi kötü, ışık sistemi çok kötüydü. Özellikle son gün iki defa elektrikler kesildi aniden. Tüm sistem kapandı. Acayip zaman kaybı yaşadık. İkinci gün mikrofonlarda çok sorun yaşandı, yine zaman kaybettik. Otelde odalarda internet parayla! Sadece lobide ücretsiz internet var. Ancak o da inanılmaz yavaş, çekilmez bir dert oluyor. Yemek, içmek konuları kişiye göre değişeceğinden yorum yapmıyorum. Eğitim süresince Talat Bey’in telefonuyla çektiğimiz birkaç fotoğraf haricinde hiç foto çekmedim. Fotosu çekilecek bir durumla da karşılaşmadım.

Gizem’in Gözünden Bir Uçak Tecrübesi

Merhaba sevgili okur, bu yazıyı sizler için Gizem hazırladı. Ben Erzurum‘la ilgili bir seyahat yazısı hazırlayınca çok heveslenmiş yazmaya. Bari demiş, ben de uçağa ilk kez binen birinin hissettiklerini yazayım, demiş. Dolayısı ile yazının bundan sonra okuyacağınız kısmı onun kaleminden çıkmıştır. Ben sadece ufak tefek düzeltmeler yaptım.

Merhaba sevgili okur.” Proofhead size hep böyle sesleniyor. Sağolsun ricamı kırmadı ve benim de bir yazımı yayımlamayı kabul etti.

Bu yazıyı okuyacak pek çok kişi gibi ben de uçağa hiç binmemiştim, geçen hafta Erzurum’a gidene kadar. Uçakla gideceğimiz belli olduktan sonra itiraf etmeliyim, uçağa binecek olmanın heyecanı, eğitimin heyecanının biraz önüne geçti. Evet, bu beklediğim ve istediğim bir eğitimdi ancak işte hep dalga geçerler ya, “uçacak olmanın heyecanı” başkaydı. İçim pıtırdadı 🙂

Uçak biletlerini internetten aldım. Alırken epey dikkat ettim. Neyse ki hallettim. Sonra tarihte bir düzeltme yapmam gerekti. Daha önce birkaç defa uçakla yolculuk etmeye çok yaklaştım ancak annem yükseklik korkusundan dolayı kesinlikle uçağa binmeyi reddettiği için hevesim kursağımda kaldı.

Erzurum yolculuğumuza Bilecik’ten hareket ederek başladık. İlkan Bey‘in arabasıyla önce Eskişehir‘e gittik. Oradan Mesut‘u aldık. Esneye esneye bindi arabaya ve yola devam ettik. Durgun ve sessiz bir yolculuk başladı ancak Ankara’ya yaklaştıkça sohbet mükemmelleşti. Yanıma aldığım şirin kitabını açtım. Ankara’da önce İlkan Bey’in evine uğradık, güzel bir yemek yedik. Sonra da metroyla AŞTİ‘ye gittik. Burada Mesut HAVAŞ‘a bineriz diye düşünüyordu ancak HAVAŞ seferlerinin belediye tarafından Ankara’da durdurulmasından dolayı BELKO AIR denilen otobüse bindik. İyiymiş bunlar da. Hem de daha ucuzlar. Benim şansıma, kesinlikle benim şansıma, AŞTİ’ye varır varmaz tam kalmak üzere olan bir otobüse bindik. Birazcık gecikseydik beki de yarım saat daha beklerdik.

Daha önce Esenboğa Havalimanı‘na birkaç kez gelmiştim. Ancak hep karşılama için. İlk defa yolcu ben olacaktım. Yolculuk öncesinde uçak kazalarını araştırdım durdum internette. Biliyorum komik. Ancak ne bileyim işte kendimce gerilimi tırmandırmak istiyordum 🙂 İnternette okudum da okudum. Acaba nasıl olur diye düşünüyordum hep. Neyse ki yalnız başıma değildim.

ucakselfGittik, check in‘e girdik, oturacağımız koltukları seçecektik. Görevliye aynı kurumda çalıştığımızı söyledik. Yanyana koltuk istedik ama görevli üzgün olduğunu ve uçakta hiç yan yana koltuk kalmadığını söyledi. Koltuklarımız artarda ve tam orta sıradaydı. Yani tren vagonları gibi artarda oturacaktık. Uçağın kalkış saatini beklerken birkaç fotoğraf çektim. Çok özel parçam Suddenly‘i dinledim. Yavaş yavaş hava karardı ve check in’den sonra kalkış için beklediğimiz yaklaşık 45 dakikalık süre doldu. Kapı açıldı. Biz yine grup olarak bindik uçağa.

Uçağa yanaşan körüğün içinden geçtik ve kabine girdik. Uçağın içi epey kalabalıktı, koltuklar dimdikti ve arasındaki mesafe çok azdı. Bir kutunun içindeydik adeta. Herkes aceleyle yerleşmeye çalışıyordu.

IMF620140921_114108

İşte bizim ekibimiz 🙂

Baktım, Mesut hepimizin önünde gidiyordu. Sonra İlkan Bey, sonra Sinem ve en son sırada, uçağın da en son koltuğunda ben vardım. Şansımı bir deneyeyim istedim. Yanımda oturab beye acaba arkadaşımla yer değiştirebilir misiniz diye sordum ve Mesut’u gösterdim. Muhtemelen en arkada oturmaktansa daha önlerde oturmayı tercih etti ve kabul etti. Mesut’a seslendim ve yanıma çağırdım. Kapının açılmasını beklerken bana demişti, eğer yanında oturacak kişi kabul ederse ben yanına otururum sorun yok, demişti. Ben orta koltukta epey daralacağım için koridor tarafına geçtim ve oturduk. Heyecanla bekliyordum. Kulaklığımı taktım yine ve müziğin sıcaklığının içime yayılmasını bekledim: Suddenly!

Mesut’u benden iyi bilirsiniz muhtemelen. Her konu hakkında fikri vardır, bunu ona söyleyince de kızar hatta, bir şey bilmiyorum der. (Proofhead’in notu: Aynen öyle, bir şey bildiğimi iddia etmiyorum. Aslında burayı silecektim ama söz verdim bir şey silmeyeceğim diye o yüzden kaldı) Neyse, ben sormadan o anlatmaya başladı. Bak dedi, şimdi hosteslerin hareketlerine bak.  Robotlaşmış bir şekilde hareketler yapıyorlar, acil çıkış kapılarını gösteriyorlar 🙂 Sonra önceki gece araştırdığım şeyleri anlattım Mesut’a. Kahkahalarla dinledi ve epey dalga geçti benimle. Sonra kendi uçak maceralarından bahsetti. Keşke cam kenarında olsaydım yeryüzünü görebilirdim diye düşündüm.

Kalkış anı geldi çattı. Uçak tam da anlattıkları gibi aniden hızlandı ve muhtemelen tekerleğin yerden kesildiği o ilk anı tam da tarif ettikleri gibi hissettim. Yanımda daha tecrübeli olan Mesut bile gayet hoşnut oldu. Ön tarafta İlkan Bey falan döndü baktı gülerek 🙂 Bu hisse aslında yabancı değilmişim. Küçükken bir kere Ranger’a binmiştim. Onda da aynen tepe noktasından başladığı noktaya dönerken bu hissiyatı yaşıyordum. Böylece bu mükemmel Erzurum yolculuğu gerçekten başlamış oldu.

Yolculuğum çok iyi geçti. Mesut’un aşağıda okuduğu bir kitap vardı: Güneş. (Proofhead’in notu: Aslında Güneş Ülkesi olacak.) Biraz o kitabı anlattırdım. Eğer bir kitabı ya da filmi merak ediyor ve fikir sahibi olmak istiyorsanız Mesut’tan anlatmasını isteyen. O ağzından tükürükler saça saça, heyecanla anlatışından sonra muhakkak okumam/izlemem gerek diye düşünürsünüz. Bu esnada ikramlar oldu. Tatlı yok mu, diye sordu bir ses. Tatlıyı da sonra yeriz caanım diye taklit yaptı Mesut.

Yolculuk topu topu bir saat sürdü zaten. Pilot anonsları da benim için bir merak konusuydu. Çünkü bunlarla da çok dalga geçiliyordu. Aynen dalga geçildiği gibi de çıktı. Bu kadar gevrek gevrek konuşan, cool bir anons daha duymamıştım. Kahkahalarla güldük buna da. İniş için alçalmaya başladığımızda yine heyecanlandım. Uçağın ilk tekerleğinin yere değdiği anda takır tukur sesler geldi, aslında daha fazla sarsılmayı bekliyordum. Kemerimi çözdüm, Mesut kızdı. Anonsu bekle dedi. Taktım geri. Hostesler gelip geçerken hep gülümsüyordu. Buna dikkat ettim özellikle. Hatunlar hep gülümsediler. Ben de hep gülümsedim, mutluydum çünkü.

Uçak tamamen durunca indik bir çırpıda. Hatta uçaktan ilk ben indim. Sonra valizleri almak için havaalanının içine geçtik. Valizler bantlar üzerinde kaymaya başladı. Ancak benim ki ortalıkta yoktu. Ufak bir tedircinlik geçiriyordum ki valizim göründü ufukta. Heh, dedim, işte şimdi tam olarak herşey sorunsuz ve mükemmel bir şekilde bitti. Hepimiz tekerlekli valizleri sürüklerken Mesut astı çantasını omzuna önden önden yürümeye başladı 🙂

Bu güzel yolculuktan sonra bir sonraki uçuşu heyecanla beklemeye başladım. Elbette ki Proofhead’e teşekkür ederim hem bana olan desteği için hem de blogunda yazımı yayınlamama izin verdiiğ için.

Evet sevgili okur, Gizem’in yazıp yolladıkları bu kadar. Ben okurken çok eğlendim şahsen. Tıpkı benim hissettiklerimi hissetmiş 🙂 Bu tip ilk tecrübe yazılarını yazmayı ben de çok seviyorum. Bu yazıda yalnızca yazım yanlışlarını düzelttim. Bir de anahtar kelimeleri seçtim.

Proofhead Erzurum’da – 2. Bölüm –

İlk bölümü okumak için buraya tıklayabilirsiniz.

Gezi yazılarını yazmayı çok seviyorum. Yazarken sanki yeniden yaşıyormuş gibi hissetmek harika bir duygu çünkü. Yazının önceki bölümünde harika uçak yolculuğu, otele yerleştiğimiz ilk gün ve geceyi hastalanarak kapattığımdan bahsetmiştim.

Yazının ikinci ve son bölümüne hoş geldiniz. Bu biraz uzun bir bölüm olabilir. Üşenmeden okumanızı tavsiye ederim. Eğitimin ilk gününe gece uyuyamamış, gece sürekli sağa sola dönmüş ve üzerimde müthiş bir yorgunluk birikmiş olarak uyandım. Gece, vücudum bu hava değişimini kaldıramamış olacak ki yatağa alışmam çok uzun sürmüştü.

01Bir de önceki yazıda olması gereken bazı detaylar var. Örneğin ilk defa bir eğitime bu kadar kalabalık katıldık: dört kişi. Eğitim bittiğinde anlayacaktım ki şimdiye kadar ki en güzel eğitim buymuş. Gizem‘e ve İlkan Abi‘ye bu noktada teşekkürü bir borç biliyorum. Hastalığım süresince Gizem’in taşıdığı sıcak içecekler için minnettarım. Ayrıca, ilk defa bir eğitime okul arkadaşımla, üstelik üç tanesiyle birden, birlikte katıldık. Kardeşim Ersil Giresun’dan, Şevkiye Eskişehir’den ve Ayşe Harika da Erzincan’dan bu eğitime katıldılar.

09

Ben Atilla Ersil

Eğitimin ilk günü genelde hastalığımla geçti. Pek bir şey yapmadık. Akşam eğitimden sonra hep birlikte lobide oturduk. Yemekler falan çok eğlenceli geçti. Akşamın konusu Gizem’in müthiş iştahı oldu. Eğlendik, diyorum ya. Bir gün önce, otele gelmeden hemen önce, gittiğimiz Müceldili Konağı isimli mekanda Ersil’i görmüştüm. Sonra otele yerleştiğimiz akşam da lobide bir süre sohbet etmiştik. Yine okuldan bir diğer arkadaşımız Atilla’nın Erzurum Atatürk Üniversitesi‘nde araştırma görevlisi olduğunu söyledi bana. Böylece Atilla ile iletişim kurup ertesi gün için sözleştik. İlk gün akşam yemekten önce İlkan Bey spora gitti. Gizem de yanında getirdiği Şirinler Romanı’nı okuyacağını söyleyip (buna bir anlam veremedim) odasına çekildi. Tam o sırada işte Ersil, Atilla’nın geldiğini haber verdi. Atilla ile epey muhabbet ettik. Sonra yemeğe geçtik. Yemekten sonra da bir müddet takıldık ancak benim rahatsızlığım artınca ayrılmak durumunda kaldım. O ana kadar neden düşünemedim bilmiyorum, otelin marketine gidip bir ağrı kesici ve soğuk algınlığı ilacı alıp içtim. Sonra da vedalaşıp ayrıldım. O gece aldığım duşun, içtiğim ilacın ve uyumadn hemen önce içtiğim gizli formülün (annemin çantama önceden koyduğu) etkisiyle süper uyudum. Ertesi güne yine hasta, ancak çok daha az hasta olarak uyandım.

11Eğitimin ikinci günü çok iyiydi yine. Oturumları izlerken Gizem’le aramızda bir durum hikayesi yazma yarışı başladı. Neden bilmiyorum, bana çok iyi hikayeler yazabileceğini iddia etti. Hodri meydan, dedim. Bu yarışın sonucunu ileride öğreneceksiniz. Öğleden sonra kişisel gelişim eğitimi vardı. Bu güne damgasını vuran olay Bolu’yu Afyon’un yanında sanan teyze oldu. Kişisel gelişim eğitimi de klişesel bir eğitim olmaktan öte gidemedi kanımca. Ufak da olsa yeni fikirler vermedi değil ama.

10

Ders aralarını değerlendirme yöntemi

İkinci günün akşamında Şevkiye ve eşi adaşım Mesut‘la buluştum. Ortam çok iyiydi, Gizem ve İlkan Abi’nin de katılmasıyla muhabbet çok daha iyi oldu. Yemekten sonra uzun süre oturup sohbet ettik. İşte Şevkiye ile Mesut’un o mükemmel planlarını da burada öğrendim. Şu Mesut çok kıyak adam yahu 🙂

O gece de mükemmel bitti. Ulan ne olursa olsun, sağlık çok başka bir şey arkadaş. Kendimi biraz iyi hissedince moralim düzeldi. O gece de kalın pijamalar giyinip yatağa uzandım ve kütük gibi uyudum huzurla.

Çarşamba günü hastalıktan tamamen kurtulmuş olarak, ancak gariptir kart bir sesle uyandım. Bu arada üç gündür her öğünde aralıksız çorba içtim yemeklerde. Sadece tek bir çeşit yemek aldım, çok yemedim, yiyemedim de zaten. Eğitimlerde çÇarşamba günü tamamen bir konuya, e-denetim uygulamasına ayrılmıştı. Şöyle bir değerlendirme yaptım ki bu uygulama tam anlamıyla çalışmayı becerebilirse çevre yönetimi ve denetimi işlerimizi müthiş kolaylaştıracak. Günün devamında kendi adıma bir sıkıntı yaşadım ve günüm zehir oldu. Neyse ki etrafımda melekler var ve beni bu durumdan kurtardılar. Gizem’in çok yemek yemesine nispet olarak şöyle bir yarışa girdik: İkimiz de birbirimizin en çok sevdiği ve tesadüfen bir diğerimizin de hiç sevmediği iki tatlıyı alıp yemeye çalıştık. Ağzımda büyüyen fındıklı kakaolu kek parçalarını hatırladıkça halen kendimi kötü hissediyorum. Bu gün de böylece bitti, her şey telafi edilebilir oldu.

03

Şevkiye ve Gizem

Perşembe günü için çok heyecanlıydık çünkü taa eğitimin ilk gününde Genel Müdür Yardımcımız, Aziziye ve Mecidiye Tabyalarına düzenlenecek bir gezinin sözünü vermişti. Öğleden önce sinirli bir hanım sunum yaptı ancak hepimizin aklı gezideydi, yalan yok. Saat 14.00’te otelin önünden dolmuşlara bindik ve önce Aziziye Tabyası’na gittik. Buradan Mecidiye Tabyası’na geçtik ve en son da Erzurum Şehitliği‘ne uğradık ve gezimiz bitti. Burayı hızlıca geçtim, çünkü bu gezilerim ayrı bir yazının konusu olacak.

04

Tadilatta Çifte Minare

14Bizi çarşının göbeğinde bırakıp saat 18.00’de toplamak üzere ayrıldılar. İlkan Abi ve Gizem’le önce Erzurum Kalesi‘ni dolaştık. Baya bildiğiniz etrafını dolaştık. Buradan şehre hakim tepelerdeki tabyalar olağanüstü görünüyordu. Sonra Erzurum’un en meşhur ve iddialı Meşhur Tortum Koç Cağ Kebap‘a gittik. Cağ Kebabın mucidi imiş bu işletme. İçeri girdiğimizde bizi yediği 28 Cağ kebapla rekor kıran İzzet Yıldızhan posteri karşıladı. Çok iyiydi, evet, çok lezzetliydi. Burada gerçekten çok iyi fiyata çok lezzetli bir cağ kebap yedik.

05.jpg

İzzet Yıldızhan 28 Cağ Yedi

07Sonra hep birlikte (Gizem, İlkan Abi, Şevkiye, Mesut ve Mustafa Abi) Erzurum Evleri denen yere geçtik. Mesut’un kiraladığı araba bu gezimizde yardımımıza yetişti, harika oldu. Erzurum Evleri’ne dair de çok detay vermeyeyim, bu da yine ayrı bir yazı olacak.

06Gece saat 21’e doğru otele döndük. Sonra ne oldu nasıl oldu anlamadım, bir anda çalıştığı şubenin, şube müdürümün, odamın falan değiştiğini öğrendim ve hatta öğrendik. Çok canımız sıkıldı. Bir birimizi teselli etmek durumunda kaldık. Ne yazık ki bu moral bozukluğu tüm gece devam etti. Ancak yine de son gece olduğu için geceyi hep birlikte bitirmeye karar verdik. Topluca lobide oturduk. Gizem bateri çalmaya merak sardı. Sadece biz değil, bizimle birlikte farklı illerden pek çok kişi o gece lobide takıldı. Otel yönetimi de son gecemiz olduğunu anlamış olacak ki lobi son kişi kalkana kadar kapatmadı, ışıklar söndürmedi, müzik yayınını kesmedi. Bir önceki gün yemekte yaptığımız Son Samuray muhabbetinden olacak, oturup Son Samuray’ı izledik telefondan Gizem’le. Sonra gıcığın uykusu geldi ve yarıda kesti 🙂

Eğitimin son günü sabahı Gizem ve Şevkiyeler ayrıldılar. Geride İlkan Abi ve ben kaldık. Denizli’den arkadaşım Orhan‘a, Denizli’deki kardeşim Turgut‘a vermesi için bir mektup yazıp bıraktım. Son ders de bittikten sonra Ersil, İlkan Abi ve ben çarşıya indik. Önce yemek yedik. Sonra Eskişehir’den Mustafa Abi de katıldı bize. Yemekten kalktıktan sonra soğuk algınlığı yüzünden rahatsız olduğu için İlkan Abi’yi öğretmenevine bıraktık dinlensin diye. Ersil de ablasıyla buluşmak için ayrıldı. Mustafa Abi’yle ben Erzurum’da bir tura çıktık. Erzurum Kongresi Binası‘na gittik ama nafile. Bir buçuk ay sonra açılacakmış. Biz de önce Taşhan‘a gittik. Bu Taşhan’a daha önce iki defa, Erzurum’a geldiğimiz ilk gün ve gezi için çıktığımız gün gelmiştik. Ben son defa bir uğrayıp bir iki parça hediye aldım. Daha önce aldığım kemikten yapılma kutuya ilave oldu bunlar da. Sonra Müceldili Konağı’na geçtik. 08Buradayken Ersil ve İlkan Abi de katıldılar bize. Sonra günlerdir Erzurum’da gözümüzün önünde duran ama keşfetmemizi bekleyen o hediyelik eşyacıya girdik. Müthiş orijinal bir iki hediye aldım. Buradan Erzurum’un en büyük alışveriş merkezi olan Paladium’a geçtik. Atilla ile buluştuk yeniden. Kendime daha önce Çorum’daki eğitimde de yaptığım gibi yine bir ejderha buldum aldım. Koçum benim 🙂

Sonra öğretmenevine gittik tekrar. Valizlerimizi sağolsun İlkan Abi’nin odasına bırakmıştık. İlkan Abi ertesi gün gideceği için bir gece daha öğretmenevinde kalacaktı. Mustafa Abi ile benim uçağım aynı akşam saat 21.30’da kalkıyordu o akşam. Öğretmenevinde biraz oturmuştuk ki İlkan Abi’nin kardeşi Serkan geldi Tunceli’den. Çok kafa bir adam. Onunla da biraz sohbet ettik ve saat 19.30 civarında bir taksiye atlayıp havaalanına gittik. Havaalanındaki zamanımız beklemekle geçti. Uçağa önceden check-in yaptığımızdan ve ikimizde cam kenarı seçtiğimizden uçakta ayrıldık birbirimizden. Şansıma yanımdaki iki koltuk da boş kalınca yayıla yayıla uçtum. Öeff, ne biçim uçtum. Öyle böyle uçmadım 🙂 Adeta bir astronot oldum. Neyse, uçak Ankara’ya indi. Hemen AŞTİ’ye geçip Eskişehir’e giden Kütahya ASTUR‘a bindik. Binerken Sivrihisar’da mola veriyor musunuz, diye sorduk. Onlar da hayır dediler. Ancak düzenbaz herifler Ankara’dan yola çıkalı henüz 1.5 saat olmuşken gelip Sivrihisar’da yarım saat mola verdiler. Gece de Eskişehir Otogar’da indirmediler. Saat 03.30 civarında şehiriçinde bir yerde indim.

Eve geçtim ve hemen uyudum. Üzerimde hala Erzurum’un kokusu, ağzımda hala cağ kebabının tadı vardı.

NOT: Bu yazıdan sonra, Erzurum’la ilgili olarak aşağıdaki yazıları da okuyacaksınız.

  1. Proofhead’in Gözünden Erzurum Gezi Rehberi
  2. Gizem’in Gözünden Bir Uçak Tecrübesi
  3. Durum Hikayesi Denemesi: Konak

Hammer Müzik İle Bir Alışveriş Deneyimi

Eh, metal müzikseverler için Türkiye’de yaşamak biraz sıkıntılı bir durumdur. Ülkemizi çok sevmemizin dışında, bu sıkıntıların kaynağı sosyal yapı ve ülkemizin yer aldığı ekonomik bloktur. Sosyal yapı sebebiyle yaşadığımız sıkıntıları bir kenara bırakıp ekonomik yapıya dönelim.

Türkiye’de herhangi bir Avrupa ülkesinden bile daha zor oluyor metal gruplarının albümlerini bulmak. Bulgaristan‘da bile ne albümleri, ne grupların sınırlı sayıda basılan albümlerini bulabilirken, söz konusu ülkemiz olunca çok ciddi bir sıkıntı yaşıyoruz. Gerçi şimdiki durum, bundan bir on sene öncesine göre çok daha iyi. En azından internetin gücünü kullanabiliyoruz şimdi.

Hammer Müzik, Türkiye’nin en köklü extreme müzik firmalarından birisiydi. Zamanında Zihni Müzik‘le birlikte ülkemizdeki pek çok grubun albümünü basmış, yine yurt dışından da pek çok extreme metal grubunu ülkemize tanıtan firma olmuş. Ancak malum, piyasa şartları değişince albüm basma işine son vermişler. Şu anda Türkiye’de metal müzik mağazası olarak muhtemelen en büyük ve erişilebilir arşive sahipler.

Şu yazımda anlattığım İstanbul seyahatimde buraya uğradım ve çok değerli iki albümü özel basım CD ve plak formatlarında aldım. In Flames – Subterranean (özel basım) cd’si ve Ghost B.C. – Infestissumam özel baskı plağı.

www.hammermuzik.com adresinden ulaşabileceğimiz sitede, arşivlerinde yer alan albümlerin listesine ulaşabiliyoruz. Burada fiyatlar da yazıyor. İşin en güzel yanı bu fiyatlar kredi kartı ile mail order yoluyla almak isteyenler için hazırlanmış. Eğer alışveriş için Hammer Müzik’e giderseniz daha ucuz fiyatlarla karşılacaksınız. Söz gelimi, ben aldığım iki ürün için üç haneli bir fiyat hesapladım internet sitesinden bakıp. Ancak gittiğimde iki haneli (hem de gayet güzel bir indirimle) bir fiyat ödedim. Hee, şimdi diyeceksiniz Mesut aldığı malların fiyatlarını neden yazmadı? Bilerek yazmadım. Girip siz de bakın diye Hammer Müzik’in sitesine.

Bu aldığım iki üründen Ghost B.C.’nin plağını, bir önceki yazıda inceledim. Buraya tıklayıp okuyabilirsiniz. Bir sonraki gidişime kadar umarım ellerine daha çok In Flames materyali geçer. Özellikle Reroute The Remain albümünü bulamıyorum. Bir de 1999 öncesi döneme ait plakları yine az sayıda olduğu için bulunmuyor Türkiye’de.

Hammer Müzik’in arşivinin %99’u sıfır ürünlerden oluşuyor. Yeri Kadıköy‘de, Akmar Pasajı‘nda. Biz gittiğimizde Cihan‘la epey bir dolandık, ama bulduk yani. Çok zor bir yerde değil. İstanbullular zaten biliyordurlar  da benim gibi İstanbul dışında yaşayan, ama arada İstanbul’a gezmeye giden metal müzikseverlerin mutlaka uğraması gereken bir yer.

Proofhead Bolu Yedigöller’de!

1 Mayıs resmi tatilini değerlendirmenin en güzel yollarından birisi piknik yapmaktır. Önceki senelerde de aynısını yapardım, bu sene de aynısını yaptım. Organizasyon aşamasında yaşanan olayları atlayıp doğrudan piknik gününü anlatmaya başlıyorum.

1 Mayıs Çarşamba sabahı saat 7.30’da önceden kararlaştırdığımız kahvehanenin önünde toplandık. Bu kahvehane, Haktan Fire’ın sürekli olarak takıldığı, marjinal bir kahveydi. Sabah uyandım ve akabinde Şemre’yi de uyandırdım alt kattan. Hazırlandık ve elimizde bir mangalla buluşma yerine doğru gittik. Onur Abi ve Muhsin’de dahil oldular yolda. Kahvenin önünde İlkan Bey ve Haktan Fire ile buluştuk. Biz bazı ufak ayarlamaları yaparken Sinem ve Nurcan da gelip bize dâhil oldular.

Gidiş güzergahı

Piknik için gitmeyi hedeflediğimiz yer Bolu Yedigöller Milli Parkı’ydı. Bu park, ülkenin ilk milli parklarından birisi. İki araçla (Muhsin ve İlkan Beyin araçları) gidecektik. Yolda Ramazan ve Sibel’i de aldık. Yakıtı da aldıktan sonra yolculuk başladı. Gidiş yolunda önde İlkan Beyin arabasında Haktan Fire, Onur Abi, Şemre ve ben vardık. Diğer arabada ise ekibin geriye kalanı oturuyordu. Toplamda 10 kişiydik.

Onur Abi

Toplamda 260 kilometrelik uzun bir mesafeydi gideceğimiz yol. Ortalamaya vurunca üç buçuk saate gidiliyor gibi görünse de bizim gidişimiz dört saatten daha uzun sürdü. Bu uzun süre içerisinde üç defa uzun molalar verdik. Piknik alışverişini Sakarya il sınırları içerisinde, yol üzerindeki yeni açılan bir marketten yaptık. Alışverişten sonra hiç durmadan yola devam ettik. Yolun da zaten en sıkıntılı kısmı bu kısımdı.

Uzunca bir süre doğanın içinde yolculuk yaptık. Yolculuğun son 40 kilometresi tamamen bozuk yollardan oluşuyordu. Bu mesafeyi araçla bir saatlik bir sürede alabiliyorsunuz ancak. Toprak ve bol virajlı yollardan geçtik. İyi şoför değilseniz burada araç kullanmayı düşünmeyin bile. Toz çok ciddi bir problem. Yolun bozuk olması çok ciddi bir diğer problem.

Tam “ulan bu kadar yol için değdi mi acaba?” diye düşünmeye başladığınız anda Milli Park levhasını görüyorsunuz. Bu levhayı gördükten sonra da yaklaşık 15 dakikalık bir yolculuk yapıyorsunuz. 15 dakikalık bu yolculuğun ardından park girişine geliyorsunuz. İçeriye giriş ücretli. Otomobil 10 lira, araçsız geldiyseniz de 3 lira. Siz içeri girince bekçi hemen aracınıza hortumla iyice bir su tutuyor. Aracın üzerinden akan çamurları görmeniz lazım! O noktada biz Muhsin ile İlkan Bey’i araçlarla aşağıya yolladık uygun bir yer bulmaları için. Biz de yaya olarak parkın içerisinde aşağıya doğru sürecek olan yeni bir 15 dakikalık yolculuğa başladık. Epey bir yürüdükten sonra nihayet, nihayet başka insanların da bulunduğu o piknik alanına ulaştık. Burada tuvalet ve lavabo yer alıyor. Ancak herhangi bir sosyal tesis yok. Herhangi bir market vs. de yok.

Göle sıfır bir konumda, hiç vakit kaybetmeden yan yana olduğu halde iki mangalı da yakmaya başladım. Başladım diyorum çünkü hayatımdaki tüm pikniklerde olduğu gibi bu piknikte de mangal işi bana kaldı. Erzurumlugillerden olduğu için Haktan Fire da yanımda semaver olayına girişti. Aşağı yukarı 15-20 dakikalık bir hazırlıktan sonra mangal faslı biber ve patlıcan közleme ile başladı. Bu esnada Şemre ve Muhsin mangalın civarında dolaşıyorlardı. Açlığın insanı nasıl terbiye ettiğini gözlerindeki kıvılcımlardan anlayabiliyordum.

Bilecik’ten neredeyse 300 kilometre uzaklıktaydık. Yedigöller Milli Parkı’na gidenlerin ilk fark edeceği şey çok derin bir çanağın tam ortasında olduklarıdır. Evet, telefon ve bilimum iletişim cihazları daha parkın kapısına geldiğinizde çoktan sinyal yitirmiş olacaklar. Yani şehirden kaçmak istiyorsanız gelip burada hayattan tamamen izole bir şekilde takılabilirsiniz. Müthiş bir kamp mekanı olmasına rağmen kamp yapmak yasak. Göllerde alabalık varmış. Avlanmak da yasak ancak pek çok kişinin oltayla balık tutmaya çalıştığına şahit olduk.

Yedigöller’de gerçekten de yedi tane göl varmış: Büyük Göl, Kuru Göl, Derin Göl, Serin Göl, Nazlı Göl, Sazlı Göl, İnce Göl. Bunlarla ilgili olarak anlatılan bir de hikaye var. Kim anlattı hatırlamıyorum ama hikaye şu şekilde. Sözüm ona bir zamanlar yedi tane çift varmış. Bu yedi karı koca bu bölgeye gelmişler. Şu an her bir gölün yer aldığı konumlarda ayrı ayrı gecelemişler. Sabah hiçbirinden haber alınmamış ve bulundukları yerlerde bu göller oluşmuş. (Ya da işte o şekilde bir su birikintisi falan oluşmuş.) Bu göllere de o çiftlerin özellikleri ad olarak verilmiş. Mesela Nazlı Göl’ün olduğu yerde konaklayan çiftte kadın çok nazlıymış. Ya da Sazlı Göl’ün olduğu yerde konaklayan çiftte adam saz çalıyormuş. Böyle bir efsanesi varmış işte Yedigöller’in.

Yemek faslı tabi ki pikniğin en eğlenceli kısmıdır. Bizim için de öyle oldu. Mangallar çift olmasına rağmen hiç durmadılar, çalıştılar zavallıcıklar. Haktan Fire bir yandan çay yaptı sürekli. Yemek nihayet bitip son adam da karnını doyurunca bu sefer Yedigöller’de bir keşif turuna çıktık.

Gülen Kaya isminde bir kaya varmış. Sağda solda gördüğümüz oklar ormanın derinliklerini gösteriyordu bu kaya için. Biz de tereddüt etmeden yola koyulduk. Karşımıza gülen kaya diye baya normal, sıradan bir kaya çıktı. Oradan yakınlardaki bir şelaleye gittik. Burada da bir dilek çeşmesi varmış. Buz gibi suyu vardı yeminle. Ve bu çeşmenin yakınlarında insanlık tarihine geçecek bir keşif yaptım: Bir kaynak buldum! Kaynağı bulup, etrafını iyice temizledim. Su yolunu da açtıktan sonra adını “Mesut” koyup oradan ayrıldım. Bir gün eğer bu dilek çeşmesine giderseniz hemen yanındaki Mesut Kaynağı’nı da bulun. Benim yerime selam verin.

Mesut Kaynağı’nı binlerce yıl boyunca akacağı yeni yatağında bırakıp yolumuza devam ettik. Onur Abi’yle birlikte Orta Dünya’ya açılan bir delik bulduk. Bataklıklara falan rastladık. Biraz daha ilerleyince uzaktan ork sesleri işittik. Elimde kılıcım ve baltam vardı, o açıdan çok tedirgin olmadık. Biraz daha turladıktan sonra aynı delikten tekrar Yedigöller’e döndük. Her zaman olduğu gibi bu sefer de fantastik olaylar yakamızı bırakmamıştı işte.

Mesut Kaynağı

Dönüş güzergahı

Biz geriye döndüğümüzde Haktan Abi, Muhsin, Şemre ve İlkan Bey çoktan eşyaları toparlamışlardı. Yola çıkmaya hazırdık. İşte bu noktada çok kritik bir hata yaptık ve dönüşü Mengen üzerinden yapmaya karar verdik. Böyle bir seçim yapmamızın sebebi yolun geldiğimiz yoldan daha düzgün olacağını umuyor olmamızdı. Ancak maalesef umutlarımız boşa çıktı ve geldiğimiz yoldan daha uzun ve daha kötü bir yola, dahası hiçbir levha vs. olmayan bir yola çıktık. Bu hata bize tam 100 kilometre fazla yola mâl oldu. 360 kilometreye çıktı toplam yolumuz ve 5 saat sürdü.

Dönüş yolunda sinirler gerilmiş, yorgunluk gözlerden akar olmuştu. Gece mola verdiğimiz bir yerde mekandan taşan taverna havaları bir nebze olsun uykularımızı açtı. Bu arada dönüş yolunda aynı araçlara yine aynı kişiler bindi. Dönüş yolunun bir kısmında sadece Ramazan ile Haktan Fire yer değiştirdiler. Artık iyiden iyiye yorulduğumuz dakikalarda İlkan Bey’in arabada çalan doksanlar pop CD’si imdadımıza yetişti. Yıllar sonra Snap’ten Rhythm Is A Dancer dinledim. Yolculuğumuzun sonlarına doğru “metçi baks” çalmaya başladı. Aklıma gelen komik Antalya anıları eşliğinde gece saat 01.00’e doğru Bilecik’e girdik. Misafirhaneye girdiğim anda aklımda olan iki şeyden biri uyumaktı. Uyudum ve bu uzun gün böylece bitmiş oldu.