Tag Archives: Muhsin

Antalya – Bilecik – Özgür’ün Düğünü

Geçen hafta, belki de çok uzun süredir peş peşe gelen bir yoğunluğun ardından, küçük bir mola verebilmek için elime geçen en iyi fırsattı sevgili okur. Hizmet içi eğitimlerin değişmez adresinde, Antalya‘daydım. Hafta bitene kadar da orada kaldım.

Atıksu arıtma tesislerinin nihai çıkış noktaları olan, arıtılmış atıksuların deşarj noktalarına SAİS adı verilen, sürekli izleme sistemleri kurulması gerekiyor. Bununla ilgili bir mevzuat, bu süreçle ilgili bilinmesi gereken bazı teknik meseleler var. Yapılan eğitim bunlara yönelikti. 22 Nisan’ı 23 Nisan’a bağlayan gece yola çıktım. Antalya’ya gece gitmek kadar keyifli bir şey yok. Özellikle yola çıkacağım gün, akşam üzeri ayranları içmeye başlıyorum. Böylece gece yarısı bindiğim otobüste koltuğa oturunca uykuya dalabiliyorum. O gece de öyle oldu. Gece 00.30’da bindim otobüse. Sabah 07.00 civarı gözümü Antalya Otogarı‘nda açtım. Hemen karşıdaki Kamil Koç şehir içi servisine bindim. Lara‘ya giden servisin son durağı olan Güzeloba‘da inip taksiye bindim. Böylece saat 08.30 civarı kalacağımız otele geldim.

antalya0419

Bu otele yıllar önce, başka bir eğitim kapsamında da gelmiştim. Aradan geçen yıllarda otel fiziksel olarak epey yıpranmış, eskimişti. Ben sabah erken saatte otele geldiğimde, çalıştığım kurumdan henüz kimse gelmemişti. Sağ olsunlar, resepsiyondan bana odamı verdiler hemen. Eşyalarımı bırakıp kahvaltıya geçtim. Öğleden sonra da Bilecik‘ten oda arkadaşım Olgun geldi. Olgun’la beraber yıllardır hiç yapmadığım bir şey yaptım  ve denize gittim! Bizi görmeliydin 🙂 Koşarak denize girdik, sonra hiç bozuntuya vermeyip koşarak denizden çıktık. Buz gibiydi su! Dayanamadık yüzmeye. Günün geri kalan kısmı, nispeten boş olan otelin havuzunda geçti. Eğitim ertesi gün başlayacağı için asıl yoğunluk akşam saatlerinde oluyordu. İnsanlar o saatlerde geliyorlardı.

Eğitimin ilk günü sabah 08.00’de kalktık. Eğitim, sonra yemek ve sonra tekrar eğitimden oluşan bir programdan sonra ilk gün bitti. Biz de vaktimizi yine otelin imkanlarından ki bu sefer çok daha kalabalık bir şekilde, faydalanarak geçirdik. Eskişehir’den birlikte geldiğimiz Hülya Hanım‘la birlikte vakit geçirdik. Sonra Olgun bizi otelin etkinliğine çağırdı. Etkinlikten sonra da gün bitti zaten.

İkinci gün bir teknik gezi vardı. Sabahtan Hülya Hanım, öğleden sonra da Olgun ve ben katıldık bu geziye. Akşam hiçbir şey yapmadan, Galatasaray maçını izledik. Sonra da uyudum. Cuma günü eğitimin son günüydü, sınav vardı. Sınavdan sonra otogar için transferi bekledik. Transfer hareket saatine bir saat kalaydı. Başta bir tereddüt ettik acaba yetişecek miyiz diye. Ancak çok rahat bir şekilde yetiştik. Bu arada haberiniz olsun, Antalya’da otellerden kalkan transfer araçları Otogarın içine giremiyor. Yasak.

pacificrimSaat 13.00’te yine Kamil Koç’un Bursa otobüsüne bindik. Gündüz yapılan uzun yolculuklar inanılmaz sıkıcı oluyor malum. Harry Potter ve Melez Prens ile Pacific Rim isimli filmleri izledim. Bu arada, otobüsün lastiklerine bir şeyler oldu. Bir yarım saat tamiratla gitti. Bir de kırk beş dakikalık mola verdik. Yetmedi bir de Seyitgazi ilçesinin Kırka Mahallesi’nde 15 dakikalık bir ihtiyaç molası verdik. Böyle dura dura saat 20.00 civarında Eskişehir’e ulaştık. Dönüş yolunu saymazsak, otelde geçirdiğim zamana göre galiba hayatımın en keyifli Antalya iki Antalya eğitiminden birisiydi. (Diğeri çok daha unutulmazdı.)

O akşam evde, yorgunluktan bayılmış bir halde geçti. Öylece oturduk. Ertesi sabah yine erkenden, bu sefer de Bilecik’e gitmek için yola çıktım. Çünkü canımız İsmail Abimizin  biricik oğlu, Özgür kardeşimizin düğünü vardı! Ve bu, neredeyse bir buçuk yıldır görmediğim Bilecikli dostları görmek için harika bir fırsattı. Eskişehir Otogar’da, Bilecik’e ekspres olarak giden minibüsler var. Saat 09.00’da hareket edecek olan araca, Bahri ve kendim için bilet aldım. Bilecik’e birlikte gitme planını haftalar öncesinden Bahri’yle yapmıştık. Planımız tıkır tıkır işledi ve saat 10.15 civarında, Bilecik’te can dostum Şemre bizi karşıladı. Herifi aylardır görmemenin verdiği özlemle epey bir kucaklaştık. Sonra kahvaltıya gittik.

bilecik0419

Bilecik nasıl? Bilecik aynı. Ufak tefek değişen yerler var. Ama aynı. Zaten bir buçuk yılda ne kadar değişebilir? Kahvaltıdan sonra lojmana gittik. Kurumun bahçesindeydi lojmanlar. Orada Yasin, Hamdullah Abi ve Ramazan‘la karşılaştık. Yakın arkadaşların zillerine bastım. Şanssızlığıma evde yoktular. Evde olan Talat Bey‘le görüştük.

Sonra düğüne geçtik. Düğünde birkaç kişi hariç, dairedeki tüm arkadaşlar katılmışlardı. Gerçekten, herkesi bir arada iş stresinden uzakta görmenin en iyi yolu buydu sanırım: Düğünler. Bir türlü tanışma fırsatı bulamadığım İl Müdürüyle de tanıştım. Yeşim Hanım tanıştırdı bizi. Sonrasında Özgür’le ve gelin hanımla selamlaştık takı merasiminde 🙂

ozgurdugun

Şansımıza Muhsin de aynı gün Eskişehir’e dönecekmiş. Düğünde biraz daha vakit geçirdik. Çıkmadan önce Özgür ve Sinem‘in yanına gidip biraz sohbet ettim. Fotoğraf çekindik. Mehmet de oradaydı. Onunla da konuştuk. Daha sonra mutluluklar dileyip Muhsin, Bahri ve ben birlikte Eskişehir’e doğru yola çıktık. Sağ olsun Muhsin bizi çabucak getirdi. İtiraf ediyorum, Bilecik’te geçirdiğim birkaç saat yetmedi bana. Galiba ben de özlemişim şehri biraz. Aylardır bir türlü görüşemediğim Emre kardeşimle yine doyamadık sohbetlere…

Bilecik’teki dostlara buradan selamlar, değerli kardeşim Özgür’e de ömür boyu mutluluklar dilerim.

2014 Yılımın Değerlendirmesi

Yıllar bir biri ardına geçiyor, hayatlarımız değişiyor sevgili okur. Hayatımın belki de en önemli yılıydı 2014 ve en çabuk geçen yılı oldu.

Her yıl yazdığım ve geride bıraktığım yılı değerlendirdiğim yazılardan birisi olacak bu da. Geçen sene yazdığım, 2013 Yılı Değerlendirmesi‘ni okudum az önce. Blogun en hantal yılı olarak bahsetmişim. Ancak, bu yıl beş yıllık My Resort Tarihinin en kötü yılı olmuş, onu anladım. Çünkü altı ay süren bir askerlik ve bir ay süren bir evlilik sürecinde tamamen blogdan uzaktaydım. Tek bir kelime yazmadım. Haliyle reytingler de düştü. Ancak olsun, bunu dert etmiyorum. İnternet alışkanlıklarında belirli dönemler vardır. Örneğin 2000’lerin başında forum siteleri çok revaçtaydı. Sonra sözlükler birden moda oldular. Sonra blog dönemi başladı. Akıllı telefonlarla birlikte bu sefer de fotoğraf ağırlıklı içeriklerin yer aldığı sosyal profil siteleri popülerleşti. Dolayısı ile kişisel blogların artık iki kuşak geride kaldığını söylemek hiç de yanlış olmaz. Özellikle video ve fotoğraf paylaşımlarına olan ilgi bu denli yoğunken kelimelere ilgi gösteren okuyucuların sayısı ciddi oranda azaldı. Okumaya devam et

Bit Pazarı’nda Bulduğum Kasetler

Bugün eve dönerken Muhsin‘le Hasan Hüseyin‘e anlatınca buraya da yazayım dedim. İki hafta kardeşim Mustafa’nın toplantısı için okuluna gittim. Toplantı bittikten sonra da okulun çok yakınında her hafta pazar günü kurulan bit pazarına uğradım. Yanımda annem de vardı ve o ilk defa geliyordu. Müthiş bir şaşkınlıkla etrafı izlemeye koyuldu. Aklınıza gelebilecek her türlü ürünün satıldığı bir kapalı pazar burası. Ben genelde kaset, cd, dvd, plak, kitap ve elektronik eşyalara göz atıyorum. Yine aynı şekilde, annemle kendimize yol aça aça ilerlerken sere serilmiş bir örtünün üzerinde Diken‘in Hedef Büyük isimli albümün kasetini gördüm. Hemen yanında bir Kramp albümü duruyordu. Biraz daha dikkatli bakınca örtünün üzerinde küçük çaplı bir arşivin yatmakta olduğunu gördüm. Örtüdeki tüm kasetler için (yaklaşık 20 kaset, kaplı ve kapsız) 10 lira verdim.

Albümlerde yer alan gruplar Pagan, Diken, Kramp, Whisky, Therapy?, The Cranberries, Ascraeus, Offspring, The Rocky Soundtrack, Hazzyhill, Rashit, Xentrix, Suspect, U2. Ayrıca Sertap Erener’in de Here I Am ve Every Way That I Can single’ları da var.

kaset

Eve gelip her bir kaseti tek tek denedim, hepsi çalıştı. Kaplarını ve kartonetlerini dikkatlice temizledim. Şimdi de arşivimde kuzu kuzu yatıyorlar. Özetle sevgili okur, arşivciysen bit pazarına arada bir uğramakta fayda var. Yazının başındaki ankete de oy verebilirsiniz.

Proofhead Bolu Yedigöller’de!

1 Mayıs resmi tatilini değerlendirmenin en güzel yollarından birisi piknik yapmaktır. Önceki senelerde de aynısını yapardım, bu sene de aynısını yaptım. Organizasyon aşamasında yaşanan olayları atlayıp doğrudan piknik gününü anlatmaya başlıyorum.

1 Mayıs Çarşamba sabahı saat 7.30’da önceden kararlaştırdığımız kahvehanenin önünde toplandık. Bu kahvehane, Haktan Fire’ın sürekli olarak takıldığı, marjinal bir kahveydi. Sabah uyandım ve akabinde Şemre’yi de uyandırdım alt kattan. Hazırlandık ve elimizde bir mangalla buluşma yerine doğru gittik. Onur Abi ve Muhsin’de dahil oldular yolda. Kahvenin önünde İlkan Bey ve Haktan Fire ile buluştuk. Biz bazı ufak ayarlamaları yaparken Sinem ve Nurcan da gelip bize dâhil oldular.

Gidiş güzergahı

Piknik için gitmeyi hedeflediğimiz yer Bolu Yedigöller Milli Parkı’ydı. Bu park, ülkenin ilk milli parklarından birisi. İki araçla (Muhsin ve İlkan Beyin araçları) gidecektik. Yolda Ramazan ve Sibel’i de aldık. Yakıtı da aldıktan sonra yolculuk başladı. Gidiş yolunda önde İlkan Beyin arabasında Haktan Fire, Onur Abi, Şemre ve ben vardık. Diğer arabada ise ekibin geriye kalanı oturuyordu. Toplamda 10 kişiydik.

Onur Abi

Toplamda 260 kilometrelik uzun bir mesafeydi gideceğimiz yol. Ortalamaya vurunca üç buçuk saate gidiliyor gibi görünse de bizim gidişimiz dört saatten daha uzun sürdü. Bu uzun süre içerisinde üç defa uzun molalar verdik. Piknik alışverişini Sakarya il sınırları içerisinde, yol üzerindeki yeni açılan bir marketten yaptık. Alışverişten sonra hiç durmadan yola devam ettik. Yolun da zaten en sıkıntılı kısmı bu kısımdı.

Uzunca bir süre doğanın içinde yolculuk yaptık. Yolculuğun son 40 kilometresi tamamen bozuk yollardan oluşuyordu. Bu mesafeyi araçla bir saatlik bir sürede alabiliyorsunuz ancak. Toprak ve bol virajlı yollardan geçtik. İyi şoför değilseniz burada araç kullanmayı düşünmeyin bile. Toz çok ciddi bir problem. Yolun bozuk olması çok ciddi bir diğer problem.

Tam “ulan bu kadar yol için değdi mi acaba?” diye düşünmeye başladığınız anda Milli Park levhasını görüyorsunuz. Bu levhayı gördükten sonra da yaklaşık 15 dakikalık bir yolculuk yapıyorsunuz. 15 dakikalık bu yolculuğun ardından park girişine geliyorsunuz. İçeriye giriş ücretli. Otomobil 10 lira, araçsız geldiyseniz de 3 lira. Siz içeri girince bekçi hemen aracınıza hortumla iyice bir su tutuyor. Aracın üzerinden akan çamurları görmeniz lazım! O noktada biz Muhsin ile İlkan Bey’i araçlarla aşağıya yolladık uygun bir yer bulmaları için. Biz de yaya olarak parkın içerisinde aşağıya doğru sürecek olan yeni bir 15 dakikalık yolculuğa başladık. Epey bir yürüdükten sonra nihayet, nihayet başka insanların da bulunduğu o piknik alanına ulaştık. Burada tuvalet ve lavabo yer alıyor. Ancak herhangi bir sosyal tesis yok. Herhangi bir market vs. de yok.

Göle sıfır bir konumda, hiç vakit kaybetmeden yan yana olduğu halde iki mangalı da yakmaya başladım. Başladım diyorum çünkü hayatımdaki tüm pikniklerde olduğu gibi bu piknikte de mangal işi bana kaldı. Erzurumlugillerden olduğu için Haktan Fire da yanımda semaver olayına girişti. Aşağı yukarı 15-20 dakikalık bir hazırlıktan sonra mangal faslı biber ve patlıcan közleme ile başladı. Bu esnada Şemre ve Muhsin mangalın civarında dolaşıyorlardı. Açlığın insanı nasıl terbiye ettiğini gözlerindeki kıvılcımlardan anlayabiliyordum.

Bilecik’ten neredeyse 300 kilometre uzaklıktaydık. Yedigöller Milli Parkı’na gidenlerin ilk fark edeceği şey çok derin bir çanağın tam ortasında olduklarıdır. Evet, telefon ve bilimum iletişim cihazları daha parkın kapısına geldiğinizde çoktan sinyal yitirmiş olacaklar. Yani şehirden kaçmak istiyorsanız gelip burada hayattan tamamen izole bir şekilde takılabilirsiniz. Müthiş bir kamp mekanı olmasına rağmen kamp yapmak yasak. Göllerde alabalık varmış. Avlanmak da yasak ancak pek çok kişinin oltayla balık tutmaya çalıştığına şahit olduk.

Yedigöller’de gerçekten de yedi tane göl varmış: Büyük Göl, Kuru Göl, Derin Göl, Serin Göl, Nazlı Göl, Sazlı Göl, İnce Göl. Bunlarla ilgili olarak anlatılan bir de hikaye var. Kim anlattı hatırlamıyorum ama hikaye şu şekilde. Sözüm ona bir zamanlar yedi tane çift varmış. Bu yedi karı koca bu bölgeye gelmişler. Şu an her bir gölün yer aldığı konumlarda ayrı ayrı gecelemişler. Sabah hiçbirinden haber alınmamış ve bulundukları yerlerde bu göller oluşmuş. (Ya da işte o şekilde bir su birikintisi falan oluşmuş.) Bu göllere de o çiftlerin özellikleri ad olarak verilmiş. Mesela Nazlı Göl’ün olduğu yerde konaklayan çiftte kadın çok nazlıymış. Ya da Sazlı Göl’ün olduğu yerde konaklayan çiftte adam saz çalıyormuş. Böyle bir efsanesi varmış işte Yedigöller’in.

Yemek faslı tabi ki pikniğin en eğlenceli kısmıdır. Bizim için de öyle oldu. Mangallar çift olmasına rağmen hiç durmadılar, çalıştılar zavallıcıklar. Haktan Fire bir yandan çay yaptı sürekli. Yemek nihayet bitip son adam da karnını doyurunca bu sefer Yedigöller’de bir keşif turuna çıktık.

Gülen Kaya isminde bir kaya varmış. Sağda solda gördüğümüz oklar ormanın derinliklerini gösteriyordu bu kaya için. Biz de tereddüt etmeden yola koyulduk. Karşımıza gülen kaya diye baya normal, sıradan bir kaya çıktı. Oradan yakınlardaki bir şelaleye gittik. Burada da bir dilek çeşmesi varmış. Buz gibi suyu vardı yeminle. Ve bu çeşmenin yakınlarında insanlık tarihine geçecek bir keşif yaptım: Bir kaynak buldum! Kaynağı bulup, etrafını iyice temizledim. Su yolunu da açtıktan sonra adını “Mesut” koyup oradan ayrıldım. Bir gün eğer bu dilek çeşmesine giderseniz hemen yanındaki Mesut Kaynağı’nı da bulun. Benim yerime selam verin.

Mesut Kaynağı’nı binlerce yıl boyunca akacağı yeni yatağında bırakıp yolumuza devam ettik. Onur Abi’yle birlikte Orta Dünya’ya açılan bir delik bulduk. Bataklıklara falan rastladık. Biraz daha ilerleyince uzaktan ork sesleri işittik. Elimde kılıcım ve baltam vardı, o açıdan çok tedirgin olmadık. Biraz daha turladıktan sonra aynı delikten tekrar Yedigöller’e döndük. Her zaman olduğu gibi bu sefer de fantastik olaylar yakamızı bırakmamıştı işte.

Mesut Kaynağı

Dönüş güzergahı

Biz geriye döndüğümüzde Haktan Abi, Muhsin, Şemre ve İlkan Bey çoktan eşyaları toparlamışlardı. Yola çıkmaya hazırdık. İşte bu noktada çok kritik bir hata yaptık ve dönüşü Mengen üzerinden yapmaya karar verdik. Böyle bir seçim yapmamızın sebebi yolun geldiğimiz yoldan daha düzgün olacağını umuyor olmamızdı. Ancak maalesef umutlarımız boşa çıktı ve geldiğimiz yoldan daha uzun ve daha kötü bir yola, dahası hiçbir levha vs. olmayan bir yola çıktık. Bu hata bize tam 100 kilometre fazla yola mâl oldu. 360 kilometreye çıktı toplam yolumuz ve 5 saat sürdü.

Dönüş yolunda sinirler gerilmiş, yorgunluk gözlerden akar olmuştu. Gece mola verdiğimiz bir yerde mekandan taşan taverna havaları bir nebze olsun uykularımızı açtı. Bu arada dönüş yolunda aynı araçlara yine aynı kişiler bindi. Dönüş yolunun bir kısmında sadece Ramazan ile Haktan Fire yer değiştirdiler. Artık iyiden iyiye yorulduğumuz dakikalarda İlkan Bey’in arabada çalan doksanlar pop CD’si imdadımıza yetişti. Yıllar sonra Snap’ten Rhythm Is A Dancer dinledim. Yolculuğumuzun sonlarına doğru “metçi baks” çalmaya başladı. Aklıma gelen komik Antalya anıları eşliğinde gece saat 01.00’e doğru Bilecik’e girdik. Misafirhaneye girdiğim anda aklımda olan iki şeyden biri uyumaktı. Uyudum ve bu uzun gün böylece bitmiş oldu.

Hayatımın Yolu

En temiz havanın bile henüz ciğerlere çekilmesinden saatler önce çıkmaya başladım bu tepeye. Kim bilir kaç bin yıldır gururla yükselen bu garip kaya parçasının kendinden aşağıda uzanan ovaya bu denli kibirle bakmasını doğal karşıladım. Ancak şimdi de izin vermiyordu bana geçmem için. Bunu doğal karşılayamazdım.

Düşündüm. Yolculuğumun adı “Hayat” olacaksa işte bu kibirli kaya parçası da hayatta karşıma çıkan ilk zorluk olmalıydı. Düşündüm. Hayatta karşıma çıkan ilk zorluk Muhsin’di. Eski evimizde üst katımızda otururdu Muhsin ve ailesi. Hayatımın altı ayı bu çocuğun bana yaptığı kalleşliklere katlanmakla geçmişti. Altı yaşında bir insan yavrusu olarak işte nefreti ilk bu çocuğa karşı hissetmiştim. Kayaya baktım. Muhsin’in hayali sanki kayayla bütünleşmiş ve yine o kibirli duruşu sergiliyordu. Çocukken yaptığım şeyi yaptım. Arkamı kayaya dönüp 20 adım daha fazla yürüdüm ve hemen çaprazımda bulunan daha düz bir kayanın üzerinden geçtim. Muhsin arkamda onu umursamayıp yoluma devam ettiğimi görünce belki de yüzlerce metre yerin altındaki kökleri çatırdadı öfkeden. Ancak yine de dönüp tek kelime etmedim.

Cinebonus'un yolladığı doğum günü görseli

Güneşin yakıcı ışınları henüz beni kavurmaya başlamadan önce sabahın o serin havası çarptı yüzüme. Bu serinliği az çok bilirsiniz. Üşümezsiniz ama biraz sonra daha çok üşüyecekmişsiniz gibi titrersiniz. Bunun verdiği heyecan bambaşkadır. Tepenin halen gölgede kalmış yerleri bir anda karanlık gelmeye başladı gözlerime. Bu anı biliyordum. Bu anı daha önce yaşamıştım. Şimdi hissettiğim şey belki biraz yorgunluktu ancak bir önceki tecrübem de hissettiğim şey aşktı. Tüm bedenim tepeden tırnağa aşkla doluydu. Bu hikâye de hayatımın ilk aşkıyla ilgiliydi. Güneş o kente tırmandığım tepenin ardından doğuyordu. Kendimce bir plan yapmıştım. Güneş doğarken tam o tepenin zirvesinde olacaktım. Böylelikle o güneşi ben doğurmuş olacaktım. Aynı günün akşamında da güneş batarken benimle olmasını isteyecektim. Bu fikir o zaman bana teoride de pratikte de mükemmel gibi gözükmüştü. Dediğimi yaptım. Güneşin doğuşuna yetiştim. Güneşi o gün ben yükselttim sevdiğimin üzerine. Ama o akşam kimse gelmedi. Benimle doğan güneş öksüz battı. Üstelik bu da yetmezmiş gibi yorgunluktan kayanın birisinin üzerinde sızmıştım. Bu sızmanın bedelini tam 2 sene bel ağrısı çekerek ödedim geceleri. Bu hikâyemden de yeteri kadar sevmek gerektiğini çıkarmıştım. Aklımda bunlarla yürümeye devam ettim.

Güneş seyirlik bir konuma gelmişti. Daha öğlene çok vardı. Acıktığımı anladım. Karnım bunu bana işaret ediyordu. Saatlerdir hareketime güç veren bacaklarım artık sızlamaya başlamıştı. Ancak bu yolculuğun adını hayat koyunca yanıma alacağım birkaç lokma yiyeceğe ne ad vereceğimi bilemedim. Ya da dinlenerek harcadığım dakikaları hayatımın hangi anıyla karşılayacaktım? O yüzden yanıma yiyecek almadım. Dinlemek için mola vermeyeceğime dair söz verdim.  Bunca yıldır yanımda yürüyen dostlarımla da vedalaşmadan ayrıldım. Tıpkı ani bir ölümün kolumdan tutup çekiştirmesini taklit eder gibi apar topar çıktım.

Bir süredir omzumda benimle seyahat eden, olan bitenden habersiz bir arıyı fark ettim. Bu yorgunlukla bir de canımın yanması fikri önce epey canımı sıktı. Sonra düşündüm. Hayat’ta farkında olarak ya da farkında olmadan ilk arkadaşım bu arıydı. Belki buradan kilometrelerce uzakta yaşıyordu. Ama şimdi benim yanımdaydı. Biraz da işimi sansa bırakıp arıyı kovmadım. Arı bir müddet benimle geldi. Sonra uçup gitti. Ben yine insan olmanın verdiği o tiksinti ile elimle omzumu silktim birkaç defa. Arı, tıpkı hayatımdaki ilk arkadaşım Ersin gibiydi. Şans eseri karşılaştırmıştı hayat bizi. Etrafımızda bizim yaşlarımızda onlarca çocuk vardı. Ama biz birbirimizi seçmiştik arkadaş olmak için. Kendimizi bilmeden birkaç sene kardeş gibi büyüdük. Sonra Ersin başka ben ise başka bir yere gittim. Şimdi düşündüğümde o günler hayal gibi, gördüğüm bir rüya gibi geliyor bana. Zihnimin en kuytu yerlerinde üzerini kaplayan tozdan okunmuyorlar bile. Ersin’i özlüyorum aradan geçen bunca yıla rağmen. Benim hatırlamayıp da onun hatırladığı neler vardır diye merak ediyorum.

Güneş tepede yakmaya başlayacaktı birazdan beni. Önümdeki yola baktım. Geride bıraktığım yola baktım. Bu yolculuk bitmeyecekti. Yaşadıklarım işte buraya kadar gelmeme izin veriyordu. Biraz daha ileri gitmeme ne bacaklarım ne de zihnim izin veriyordu. Bir an düşündüm. Hayatımın geldiğim yere kadar olan kısmını izlemiştim. Şimdi ileriye gitmeye çalışmak filmin sonunu görmek olurdu. Öyleyse bu yolculuğa neden çıkmıştım? Bu hikâyeleri neden anlattım?

Durdum. Durdum ve geriye döndüm. Zamanın akışına paralel yürümeye başladım. Anlattığım hikayeleri ve anlatamadığım nicelerini yeniden yaşadım. Aylar boyunca geceleri ağrılar çektim. Muhsin’in kibirli bakışlarına katlandım. Onu bir daha sevdim. Ve yeniden doğdum.

Yeniden doğmanın dayanılmaz hafifliği ile anneme biraz daha sarıldım. Ve bu yazıyı yayınlamak için tam 24 sene bekledim. 24 sene önce bu gece dünyaya gelmiştim çünkü.

Doğum günüm kutlu olsun.