Tag Archives: Murat İlkan

2020 Yılımın Özeti

Mad Max: Fury Road filmini ilk kez sinemada izlerken filmin ilk aksiyon sahnesiyle koltuğumdan öne doğru fırlamış, bir daha da geriye yaslanamamıştım. İşte öyle bir yıl oldu 2020.

Blogun geleneksel yıl özeti yazısına hoş geldiniz. Bu özet yazıları, yıllardır her yılın sonunda yazdığım bir tür hesaplaşma, skor tutma, istatistik verme, racon kesme, kuyruğu kıstırma ve yazılması en uzun süren yazılar oluyor. Haydi, türümüzün son birkaç yüzyıldır yaşadığı en sıkıntılı yıllardan biri ve belki de en sıkıntılısı olan 2020 yılını nasıl geçirmişim hatırlayalım.

Bu yıl önceki yıla göre blogla daha çok ilgilenmeme rağmen, okuyucu sayımız biraz düşmüş. Ancak yazı sayısının önceki yıla göre ciddi oranda da arttığını söylemek lazım. Toplamda 80 yazı yayımlanmış blogda. Blogun son dört ayında WordPress ciddi bir güncelleme alarak “Blok” tasarımına geçti. Bunu okuyucu olarak siz fark etmediniz. Ancak içerik üreticisi olarak ben, ilk aylarda çok ciddi sıkıntı çektim. Ancak sonradan uyum sağlamayı başardım ve yazılar gelmeye devam etti. Tam 10 sene önce yazdığım “İyi Bir Münazara İçin İpuçları” isimli yazım bu yılında reyting rekortmeni. Hemen ardından Türkiye’nin belki de ilk ve tek Gillette Blue 3 ve Mach 3 koleksiyoncusu olmamı ispatlar şekilde, “Gillette Tıraş Bıçakları Kullanıcı Deneyimleri” isimli yazım en çok okunan yazım oldu. Ciddi bir sağlık problemi yaşadıktan sonra yazdığım “Bir Reflü Macerası” yazım en çok okunan üçüncü yazı oldu. Buna çok sevindim çünkü internette çok az yerde bulunabilen bir diyet ve yasaklılar listesini yayımladım bu yazıda. Umarım okuyan herkesin işine yaramıştır o liste. Google’a “münazara” yazarak bana ulaşan çok ciddi sayıda okuyucu olması sevindirici. Çünkü ben yıllar önce yazdığım o yazıma ek olarak bir yazı daha yazdım ve ilk yazıyı okuyan okuyucuların bu ikincisini de okumasını görmek iyi. Bloga en çok ziyaretçiyi arama motorları göndermiş. Bunun dışında sırasıyla Facebook, Twitter, Linkedin ve Instagram okuyucu göndermiş. Bu sene birkaç özel yazı için ilk defa reklam vereceğim. Bugüne kadar reklamdan bir kuruş kazanmadım. Ancak yıl içerisinde bazı özel yazılar yazmayı planlıyorum. Bunlar için reklam vereceğim. Bir de yakında My Resort için bir Instagram hesabı açmayı düşünüyorum. Ancak yazılarıma link veremeyeceğim için bunu nasıl yaparım ya da neye yarar, bunu iyice planlamam lazım.

İhsan Oktay Anar‘ın çeşitli dergilerde yayımlanmış küçük öykülerini derlediğim şu iki dosya (İhsan Oktay Anar’ın Minik Öyküleri Derlemesi ve İhsan Oktay Anar Minik Öyküler Derlemesi 2: Rabnûma) bu yıl en çok indirilen içerikler olmuşlar. Bu yıl onun İngilizce basılan tek kitabı olan The Book Of Devices‘ı aldım. Blogda en çok tıklanan görseller yüksek lisans diplomam ve reflü beslenme alışkanlıkları listesi olmuş. Haa bir de Gandalf var tabi. Bu yıl ülkemizden sonra en çok okuyucu ABD, Almanya ve can Azerbaycan’dan gelmiş. İngiltere’den yapılan 86 girişin ise en az yarısının bizim Seval olduğundan eminim 🙂

Şimdi gelelim aylık performanslara ve yaşananlara:

Ocak 2020: Yıl içerisindeki en kötü yazım performansı bu ay olmuş sadece 3 yazı! Bunlardan bir tanesi de zaten 2019 yılımın özetiydi.
:: Geçen yılın en büyük müzikal keşiflerinden birisi olan Altın Gün ön plana çıkmış. Bana göre şimdiye dek çektiğimiz en iyi cover videolarından birini çekmişiz ve Altın Gün yorumuyla “Kolbastı” çalmışız. Sağ olsun Cem‘in bağlama da akmış gitmiş valla 🙂
:: Yıllar sonra nihayet blogun arka planını değiştirmişim. Ayrıca Gillette tıraş bıçağı koleksiyonum için de ayrı bir sayfa açmışım.

Ocak 2020’de kullandığım üst resim

Şubat 2020: Toplam 5 yazı. Eh, fena değil. Bu ay yılın hareketlenmeye başladığı, Covid-19‘un duyulmaya başlandığı bir aydı. Başımıza neler geleceğinden habersiz, öylece bekliyorduk.
:: Alper ve Özge nişanlandı. Bu yılın ilk düğün/dernek haberi Alperler’den geldi. Hep birlikte Ankara’ya gittik. Böylece Özge’nin ailesiyle de tanışma imkanımız oldu. Yıl içerisinde de pek çok arkadaşımızın güzel haberlerini almaya devam ettik.
:: Kendime nihayet bir masaüstü bilgisayar toplayabildim. Tabi bu gelişmede en büyük pay Kerem Bey‘in ve Lütfi Abi‘nin. Sağ olsun Kerem Bey’in bir kıyıda kalmış emektar bilgisayarını aldıktan sonra ram ve SSD takviyesi yaparak şu anda da kullandığım bilgisayarı hayata döndürmüş oldum.
:: Yağız ve Alper’le birlikte, şimdiye kadar yaptığımız en prodüksiyonlu videomuzu yaptık. Yıllardır severek dinlediğim büyük üstat Ennio Morricone’yi de andık böylece.
:: Kendime bir 75-300 odak uzunluklu zoom lens aldım. Böylece özellikle dolunaylarda çok daha güzel görüntüler çekebilmeye başladım.

Mart 2020: Bu ay toplam 8 yazı yazdım. Ayrıca çok fazla sayıda eski yazımı da güncelledim. Özellikle eski görsellerin linkleri öldüğü için blogun arka planında epey hummalı bir çalışma devam ediyor. Ülkede de bu aydan itibaren Covid salgını ciddi bir boyuta taşınmıştı. Yakın zamanda iki arkadaşımız HazalUtku ve BetülMustafa yeni evlerine taşındılar. Ayrıca bu ay Antalya’ya bir eğitim çıkmıştı, Yunus Emre‘yle birlikte gidecektik. Ancak Covid nedeniyle iptal edildi.
:: Orta Dünya’ya ait yepyeni kitaplar yayımlandı ve ben hepsini kitaplığıma ekledim. Şu anda birkaç eksik dışında gayet iddialı bir Orta Dünya kitaplığım oldu.
:: Ali Sami Yen‘e bir kere daha, bu sefer de Alperler’le gittim. Orada Özlem ve Ceyhun da ekibe katılınca müthiş bir gün ve müthiş bir maç oldu. Galatasaray’ımızın o yıl seyirciyle oynadığı son maçtı bu. Bir hafta sonra tüm ülkede Covid alarmları çalmaya başladı.

:: Çok uzun süredir arşivime katmak istediğim Daft Punk‘ın Random Access Memories isimli albümünün plağını nihayet alabildim.
:: Yıllardır karşılaştığım en kötü virüs bilgisayarıma bulaştı. Hep duyduğum ama bir şehir efsanesi olarak dinlediğim .remk virüsü bilgisayarıma bulaşıp tüm dosyalarımı şifreledi ve şifre için benden 980 dolar para istediler. Neyse ki (hala şükrediyorum) %99 oranında yedeklerim sayesinde kayıpsız olarak kurtuldum. Ancak bu bana yaklaşık 1 haftaya mal oldu.

Nisan 2020: Pandemi ülkeyi kasıp kavurmaya başladı. Evlere kapandık. İşe dönüşümlü olarak gidiyoruz. Karamsarlığın en üst düzeyde olduğu bir aydı. Arkadaşlarımız bir biri ardına evlilik tarihlerini ertelediler. Bu ay 8 yazı yazmışım.

:: Yıllar sonra arşivden bulunca Hobbit’in orijinal illüstrasyonlarını yayımladım. Eğer gözden kaçıran varsa muhakkak indirip arşivlesin.
:: Ülkemizin rock ve metal müzik kültüründe önemli bir paya ve yere sahip olan Çağlan Tekil bu ay hayatını kaybetti. Geçirdiği beyin kanaması sonucu bir sürede komada yaşam savaşı verdi ancak daha fazla dayanamadı. Bu yazıda “Şimdi ardından Head Bang ne olur, yeni sayı yayımlanır mı, yoksa Baron’la birlikte bu efsane de ölümsüzlüğe doğru yelken açar mı bilmiyorum.” demiştim. Birkaç ay sonra Head Bang son bir sürpriz yapacaktı.
:: Mach3 koleksiyonuma iki önemli parça eklemişim.
:: Bir süredir uğraştığım fotoğraf stoklama işlemini nihayet yapabilmişim. Bu sayede ayın çok daha net fotoğraflarını çekebiliyorum.
:: Halen daha hayatımızın en büyük maceralarından biri olarak nitelendirdiğimiz Gelibolu Maceramıza ait yıllar sonra bir keşif yaptım. Üstelik yıllar önce yazılan yazılardaki görselleri de güncelledim.

2012 Aralık

Mayıs 2020: Pandemi tüm ülkede devam ediyor. Nisan ayına göre biraz daha iyiye gidiyor durum. Bu ay yine 8 yazı yazmışım. “Evde kal“manın en büyük faydalarından birisi bu oldu. Bir de elbette bu yılın bizim için en büyük, en önemli ve en güzel olayı var: Mert Ekin dünyaya geldi.
:: İhsan Oktay Anar’ın daha önce hiç okumadığım bir öyküsünü keşfettim: Rabnûma. Yıllardır üstadın kaleminden yeni şeyler okumuyoruz. Bu öyküsü de 1989 yılında kaleme aldığı bir öykü. Tarzının oturmaya başladığı dönemler. Hoca bu öyküden 5 yıl sonra da Puslu Kıtalar Atlası’nın yayımlayacak.

:: Aylardır beklediğimiz mucize gerçek oldu ve sevgili yavrumuz Mert Ekin dünyaya geldi. Pandeminin ortasında, gözden uzak ve tedirgin geçen birkaç günün ardından yuvasına geldi. Ben bu satırları yazarken Mert’in 8 aylık olmasına birkaç gün kaldı. Buraya da yeni doğan değil de şimdiki halinin bir fotoğrafını ekliyorum. Yılbaşında çektik.
:: Bu yılın en iyi projelerinden birini daha başarıyla tamamladım. Mini vidalama makinesi yaptım. Bu projeyi yaparken bana destek olan Türker, Süha ve Murat‘a bir kere daha teşekkür ederim.
:: Bu yılın en gurur verici çalışmasına imza attık hem de neredeyse tüm arkadaş gurubumuz bir arada! 19 Mayıs’ta “Hoş Gelişler Ola” marşını çaldık hep birlikte ve ortaya yıllar sonra bile keyifle hatırlayacağımız güzel bir video çıktı. Emeği geçen tüm dostlara bir kere daha teşekkür ederim. Bu arada üç kardeş birlikte yer aldığımız ilk müzik videomuz da bu oldu.

:: Murat İlkan‘ın Fanus albümünün hatalı basılan ilk plağını aldım. Hem Murat İlkan’ı çok sevmem hem de koleksiyon değeri olan bir ürün olduğu için hiç kaçırmadım. Plak dinlenebiliyor ancak mastering’i çok yetersiz ve parçalarda çok ciddi hatalar var.
:: Nereden esti bilmiyorum ama daktilo alırken dikkat edilecek konulara ilişkin güzel bir yazı yazmışım. Bu sene çok okunan bir yazı olmadı ama reytinglerinin giderek arttığını görüyorum. Birkaç seneye blogun önemli yazılarından birisi olabilir.

Haziran 2020: Bu ay sadece 4 yazı yazmışım. Rehavet oldu tabi. Bütün ülke de tıpkı benim gibi rehavete kapıldı. 1 Haziran’da pandemi yasakları sona erdi. Covid 19’da tünelin ucunda birazcık ışık görmüşken, vak’a sayılarını nihayet 100’ün altına düşürmüşken ve tam da tedbirlerin korunması gerektiği yaz sezonun açılışıyla tüm tedbirler kalktı. Aylardır kapalı kalan halk bir anda hiç olmayacağı kadar dolaşıma çıktı. Bankalar insanlar tatile gitsin diye kredi verdi. Tatil sezonuyla çakışmasın diye üniversite sınavı ertelendi. Bunun bedelini de elbette birkaç ay sonra çok daha şiddetli bir şekilde ödeyecektik.

:: Mustafa, Massive Agressive isimli iç dekorasyon butiğini açtı. Başlangıçta steampunk esintili objelerde kısa sürede Instagram’da beğenileri toplamayı başardı. Her geçen gün satış ağını da genişletiyor.
:: Alper’le birlikte en sevdiğimiz Türk gruplarından olan Pentagram’ın en sevdiğimiz iki şarkı This Too Will Pass ve Lions In A Cage’i coverladık.
:: Yıllardır istediğim ancak bir türlü fırsat bulamadığım bir şeyi yaptım ve kendi el yazımı bir fonta dönüştürdüm.
:: Ülkemizde basınında da yer alan ancak kimsenin tek bir kare fotoğrafını bulamadığı dergiyi Seval sayesinde Almanya’dan buldum. Seval’in Almanya’dan bana yaptığı son iyilik bu olacaktı. Çünkü bir süre sonra İngiltere’ye taşınacaktı.

Temmuz: Bu ay blogda 7 yazı yazmışım. Önceki yıllarda genede tatile falan gittiğimiz için Temmuz pek yoğun geçmezdi ancak bu sene Covid’den dolayı evlerde kaldığımızdan fena bir ortalama değil.

:: Biricik dostum Selçuk Ceylan‘ın yepyeni iki kitabını daha okudum. Selçuk’un yazdığı kitap sayısı 6’ya ulaştı.
:: Yılın en iyi dolunayını yılın en sevdiğim ayında yaşadım. Ender ve Alper’le birlikte Ghost’un Ritual parçasını coverladık.
:: Büyük üstat, çağımızın en büyük müzisyenlerinden Ennio Morricone hayatını kaybetti. Türkiye’de kendisinden ve eserlerinden en çok bahseden bloglardan birisi olan My Resort’ta, olabildiğince güzel bir yazı yazarak uğurladık ustayı.
:: Utku ve Alper’le pizza yeme yarışmasına katıldık. Ben dereceye giremedim ama Alper ikinci, Utku üçüncü oldu.
:: Hayatımın en sessiz sedasız doğum günlerinden birini geçirdim. Aynı dönemde In Flames, Clayman albümüne 20. yıl özel baskı yayımladı. Ben de bu albüm ve Fury filmi için birkaç yeni baskı tasarladım.

:: Okulda bu yıl düzenlenmeye başlayan çevrimiçi Öğrenci-Mezun Buluşmaları etkinliğinde bölümümüz ve mesleğimiz adına bir sunum yaptım. Keyifli bir akşam oldu. Bir kere daha, beni davet eden sevgili hocalarıma ve öğrenci arkadaşlarımıza teşekkür ederim. Blogda bahsetmesem de bu yıl bu şekilde pek çok çevrim içi etkinlik oldu. Covid-19’un hayatımıza kattığı farklı tecrübelerden birisi de bu oldu.
:: Çok kıymetlim ve yıllardır eski baskıları astronomik fiyatlarla satıldığı için alamadığım Nur Yoldaş’ın Sultan-i Yegah albümü yeniden plak olarak basıldı. Üstelik şeffaf, kırmızı renkli ve gatefold olarak. Hemen aldım.

Ağustos 2020: Yaz bütün rehavetiyle devam ediyor. Covid yavaş yavaş ülkeye yeniden yayılmaya devam ediyor. Gerçek rakamların kelime oyunlarıyla gizlendiği yönünde toplumda ciddi bir kuşku ortaya çıktı. Bir süre sonra bu kuşkuların haksız da olmadığı görülecekti. Bu ay toplam 7 yazı yazmışım. Bu ay hem Koray ve Tuğba‘nın hem de Alper ve Özge’nin düğünleri vardı. Koray ve Tuğba’nın Antalya’daki düğününe gidemedim.

:: Alper tam 14 yıl sonra Eskişehir’den taşındı. Blogda yazdığım en depresif yazılardan birini yazdım. 2020’nin en kötü anlarından birisiydi veda anı. “Fotoğrafların kesilmiş yerlerini saklamayı yıllarca becerdim ama artık sen de yoksan çerçevede çok azımız kalıyor o yıllardan.”
:: Kiracı olarak oturduğum evde büyük bir tadilat yapıldı. Ustaların da temiz çalışmamasından dolayı toparlanmak epey uzun sürdü. Ancak yine de ustaların hakkını yemeyeyim, en azından kısa sürede tamamladılar. Temizlik uğraştırdı biraz.
:: Özge ve Alper’in düğünü oldu. Bursa’ya gittim düğün için. Corona’nın gölgesinde korka korka yaptığımız, çok şükür kimseye de bir şey olmadan tamamladığımız bir düğün oldu.
:: Gillette Blue 3, beni şaşırtarak üç büyükler (Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş) renklerinde tıraş bıçakları çıkardı. Koleksiyona bir anda üç bıçak daha eklenmiş oldu. Ülkenin en iddialı koleksiyonuyum.
:: Bir klasik olan Fahrenheit 451‘i okudum. Kitap başta sarmadı, epey zorladı ancak sonradan çok hoşuma gitti. Filmini izledim ve çizgi romanını sipariş ettim. Bir de Eskişehir’de Fahrenheit 451 isimli bir sahaf keşfettim. Mehmet‘in sayesinde Devran’la tanıştık. İlerleyen günlerde de Devran’dan epey bir kitap alacaktım.

Eylül 2020: Covid’e karşı alınan önlemlerin göstermelik olduğu anlaşıldı. Özellikle Kurban Bayramı’yla birlikte memleketin dört bir yanına dağılan vatandaşlar sayesinde en küçük köylere bile virüs ulaştı. Nisan ayından daha beter bir duruma doğru ülke sürükleniyordu. Bu ay toplam 7 yazı yazmışım.

:: Grafik tablet aldım. Okulların açılmayacağı ve derslerin uzaktan yapılacağı anlaşılınca bir fırsatçılık ülkesi olan Türkiye’de 300 liralık ortalama grafik tabletler 600-700 liralara fırladı. Milli Eğitim Bakanı’nın eğitim uzatan yapılacaktır diye açıkladığı gece neredeyse %100 zamlandı tüm tabletler.
:: Yağızhan mezun oldu. Sagopa Kajmer, Yunus EP isminde bir albüm çıkardı. Bu albüm benim yıllar sonra dinlediğim ilk yeni Sagopa albümü oldu.
:: Gıda Dedektifi Musa ÖZSOY’un “Ne Yediğinizi Biliyor musunuz?” isimli kitabını okudum. Yalan yok, gıda endüstrisi hakkında daha önce bilmediğim pek çok yeni bilgi öğrendim. Ayrıca gıda tercihlerimi yeniden gözden geçirmemi sağladı.
:: Scooter aldım. Xiaomi M365 marka modelli scooter, bu yıl aldığımız en verimli aletlerden birisi oldu. Özellikle şehir içi ulaşımda büyük bir devrim yarattığını söyleyebilirim.

Ekim 2020: Blog açısından iyi geçen, 9 yazılık bir ay oldu. Covid’in daha da kötü bir hal aldığı artık kabul edildi ve yeni tedbirler alındı. Bu ayın diğer bir özelliği ise Sertan ve Ayşe‘nin biricik yavrucukları Özüm dünyaya geldi. Mert doğduğunda yaşadığımız heyecanı, bu sefer de Özüm için yaşadık 🙂

:: Şevkiye‘nin teleskobunu ödünç aldım. Aynalı teleskop hiç kullanmamıştım. Ancak kurduktan sonra epey bir keyif verdi.
:: Bir devrin sonu geldi ve Head Bang 6, Çağlan Tekil’in yarım bıraktığı işi tamamlamak için son kez yayımlandı. Head Bang devri sona erdi. Müthiş bir bir veda sayısı olmuştu.
:: Efendi, 2020 yılı içerisinde tam üç tane single yayımladı. Bu yıl umarım yeni albümleri çıkar.
:: Plak koleksiyonumdaki ilk long playlerden biri olan Kamuran Akkor’un Boşver Üzülme plağı için yıllar sonra bir kapak yaptım.

Kasım 2020: Yıl sonu yaklaştıkça doktora teziyle ilgili kaygılarım da tavan yapmış durumdaydı. Covid’in tedavisine dair her kanalda aşı çalışmalarıdan bahsediliyor. Biz de yeni bir dönüşümlü çalışma sistemine geçtik. Bu ay 5 yazı yazabilmişim.

:: Yıllardır kitaplığıma katmayı çok istediğim Harry Potter’ın resimli baskılarını Merve’nin hediyesiyle aldım. Kitaplarım açısından bu yılın şüphesiz en müthiş olayı buydu. Aynı dönemde bir de Buz ve Ateşin Dünyası isimli Game Of Thrones evreni kitabını aldım.
:: Anneannem Kars’ta vefat etti. Yıl boyunca uzak akrabalarımızın, birkaç tanıdığımızın Covid’den dolayı vefat haberini almıştık. Ancak anneannemin vefatı hepimizi yaraladı. Onu bu şekilde kaybetmek tarifsiz. Hala da ne diyeceğimi bilmiyorum. Gidemedik göremedik. Işıklar içinde uyusun, mekanı cennet olsun.

Aralık 2020: Yılın son ayında 8 yazı yazmışım. Bu yıl da böylece bitmiş oldu. Covid’e karşı geliştirilen aşı haberleri büyük bir mucize gibi karşılandı Dünya’da. İnsanlar umut beslemeye başladılar. Çünkü ekonomi çok kötü durumdaydı. Aşı haberleri ve ülkedeki bir takım siyasi gelişmelerden dolayı (Maliye bakanı istifa etti) ekonomide olumlu yönde kıpırdanmalar oldu. Eve kurutma makinesi aldık. Resmen bayram havası yaşanıyor günlerdir 🙂
:: Tam 15 yıldır bıkmadan, sıkılmadan izlediğimiz Supernatural dizisi final yaptı. Hayatımızın yarısına eşlik etmiş abilerim Sam ve Dean Winchester’a veda ettik.
:: Kendime iyi bir tripod aldım. Bu sene 75-300 objektiften sonra fotoğrafçılığa yaptığım son yatırım bu oldu.
:: Avatar’ın “Verilen Söz” isimli çizgi romanı ilk defa Türkçe yayımlandı.

:: Yıllardır kullandığım emektar bendirimi modifiye ederek yeni bir bendir sahibi oldum. Devrim yaratan akort sistemi sayesinde çok başarılı tonlar elde edebiliyorum.
:: Çok sevdiğim Fury filminin Amerika’dan aldığım soundtrack plağına kavuştum.
:: Cidesphere’in Dawn Of A New Epoch albümünün plağını aldım. Bu yılın en iyi metal işlerinden birisiydi bu albüm.

Bu yıl iş yerindeki üçüncü yılımdı. Önceki yıllara göre biraz daha karamsardım bu yıl. Hayal kırıklıklarım çok fazlaydı. Bu yıl vedaların yılı oldu. Geçici süreliğine de olsa Pınar ve Melike gittiler. Lütfi abi ve Şükrü abi gibi değerli abilerimiz emekli oldular. İsmihan abla emekli oldu. Biricik arkadaşımız, en yakın arkadaşımız Caner ise en büyük darbeyi vurdu ve Zonguldak’a tayin olarak gitti. Üç yılın ardından ilk defa bu yıl şubeler arası ufak görev değişiklikleri oldu. Sevgili oda arkadaşım Hülya Hanım diğer şubeye, kıymetli arkadaşım Sanem Hanım da bizim şubeye geçti ve yeni oda arkadaşım oldu. Masam değişti. Gerçi itiraf etmek gerekirse masamın değişmesine çok ama çok sevindim. Bu yıl uzaktan çalışma kavramıyla tanıştık. Bütün bir yıla baktığımızda da yine iş yoğunluğumuzu Sıfır Atık, mahkemeler, yılın ilk dönemlerinde gürültü şikayetleri oluşturdu. Bu yıl ne yazık ki hiç spor etkinliğimiz olmadı. Sadece iş yerinde değil, Covid’in başlangıcı olan Mart ayından itibaren spor salonlarının kapatılması nedeniyle dışarıda da spor yapma imkanım olmadı. Spor salonu ekibiyle dışarıda görüştük. Enes, tam da bu dönemde askerden geldi. Erhan Abi ve Enes’le birkaç defa buluştuk.

Gelelim Instagrama. Bu yıl Instagram’da çok güzel coverlar paylaştık. Ayrıca koleksiyonla alakalı güzel derlemeler yaptım. Hepsini değil ama bir kısmını aşağıda paylaşıyorum.

Bu yılın da en sekmeyen yazıları dolunay yazıları oldu. Hatta bu sene 12 değil, 13 tane dolunay yazısı yazdım. Bu yazıların en güzel özelliği o dönem sahip olduğum ruh halini çok iyi yansıtmaları. Ayrıca müzikal çalışmalarımız da genellikle bu yazıların içerisinde veriyorum.

Youtube’u çok ihmal ettim. Çok ihmal ettim ve sadece 1 video yayımladım. Belki 2021’de daha dolu geçer. Covid pandemisi aslında evde kaldığımız dönemde film ve dizi izlemek için uygun bir zamandı. Ancak hem Merve’nin hamileliğinin son dönemleri olması hem de Mert’in doğmasıyla birlikte hayal ettiğimiz gibi olmadı film izleme olayı. Yine de Netflix‘te epey bir şeyler izledik. Bunların içerisinden beğendiklerimden bazıları Old Guard, Cinayet Süsü, Nice Guys gibi filmler oldu. Bu arada umarım Old Guard’ın devam filmi çekilir. Şunu fark ettim ki eski filmleri izlemeyi daha çok seviyorum. Fury, Yüzüklerin Efendisi, Kapıdaki Düşman, Er Ryan’ı Kurtarmak gibi filmleri senede birkaç kere izliyorum. Mesela How I Met Your Mother‘a başladık yeniden.

Halen izlemekte olduğum İkinci Dünya Savaşı’nın En Önemli Olayları isimli belgesel ise hayatımda izlediğim en derli toplu 2. Dünya Savaşı belgeseli. Bu yıl ayrıca Atiye, Breaking Bad, Spartacus ve La Casa De Papel‘i izledik. Netflix dışında bu yıl Mustafa sayesinde Amazon Prime‘ı da denedim ama burada da birkaç eski film dışında yeni bir şey izlemedim. Bunlardan bağımsız olarak 1917 isimli film muhteşem bir WW1 filmiydi. Ayrıca ilk defa izlediğim Bone Tomahawk da yıllar sonra izlediğim en iyi western filmiydi.

Bu yıl edebiyatla dopdolu geçti. Bunda da en büyük pay Hicri Bilakis Kuşçu‘nundur. Bugüne kadar yıl içerisinde okuduğum, aldığım kitapların sayısını tutmazdım. Ayrıca kitaplara dair yaptığım incelemeleri de yazmazdım. Onun yılbaşından hemen önce verdiği Metis Ajanda 2020 – Ya Kebikeç! sayesinde bu envanteri günden güne tutabildim. Bu ajandanın en güzel yanı, ihtiyacınız olan her şeyi içeriyor olması. Önemli günleri, dolunay takvimi, özel sözler, yazarları eserlerinden alıntıları (ki bunlar bile başlı başına bir okuma kaynağı), küçük bir not bölümü, telefon rehberi ve birkaç faydalı bilgi. Yoğun geçen bir yıl olmasına rağmen baş ucumdan kitabı hiç eksik etmedim. Bu yılın ilk kitabı Borges’in Ficciones: Hayaller ve Hikayeler oldu. Burada yer alan Artificos kısmı müthişti. Bu yıl okuduğum en iyi kitaplar ise Alamut, Malafa ve Sapiens oldu. Bunu Herkes Bilir ve Meteor Avı‘nı yarıda bıraktım. Ayrıca Zaman Makinesi ve Fahrenheit 451‘den çok etkilenip çizgi romanlarını aldım. Bu yıl çeşitli yollarla (satın alarak, hediye olarak, takasla, ücretsiz olarak ve hibe edilerek) elime toplam 93 kitap geçmiş. Bunlardan 30 tanesi Jules Verne kitapları.

Jules Verne demişken, hayatımın Jules Verne’yle dopdolu geçen yıllarından birisiydi. Yılın ortalarında Murat Haser isimli ülkenin en büyük Jules Verne koleksiyoncusuyla tanıştım internetten. Paylaşımları üzerinden epey muhabbet ettik. Bu sayede benim tamamladığımı sandığım bazı serilerin eksik olduklarını görüp tamamladım. Ve İthaki koleksiyonumu sadece son kitap (46 no) eksik olmak üzere tamamladım. ALFA Yayınlarının “Olağanüstü Yolculuklar” serisine başladım. Bu serinin güncel bir seri olması nispeten işimi kolaylaştıracak.

Müzik. Bütün yıl boyunca dinledim. Hastanede doğum için kontrole gidince de dinledim, sabahları işe giderken de dinledim. Kulaklığım bozuldu ve aylardır servisten gelmedi. Dışarıdayken idare ediyorum başka kulaklıklarla. Bir gün Ender’le buluşmuştuk. Arabada radyoda bir şarkı duydum. Giriş melodisi acayip hoşuma gitti. Yıl boyunca da dinleyip durdum: Kahraman DenizUzak Gelecek. Oluyor böyle takıyorum bazı şarkılara. Mesela hiç tarzım olmamasına rağmen Kül, Dünya’dan Uzak ve Kentsel Dönüşümler isimli şarkıları da çok beğendim. Sagopa Kajmer’in de girişteki strachleri çok hoşuma gittiği için Pankart isimli yeni şarkısını beğendim. Bir de keşif yaptım ki keşfettikten sonra defalarca dinledim. İstanbul Şarkıcıları isimli oluşumun Köroğlu Dağları isimli şarkısı. 1980 yılında yayımlanmış. Müthiş bir şarkı. Bir de bahsetmezsem olmaz, Ouzo Bazooka‘nın Space Camel isimli şarkısı var ki klibiyle falan muazzam. Mert’i kucağıma alınca bunu açıp dans ediyoruz. Gerçek saykodelik budur!

Metal müzik dünyasında ise epey gelişmeler yayımlandı. In Flames, Clayman albümünün 20. yılına özel bir EP yayımladı. Eski şarkıların yeni düzenlemelerini içeriyordu. Yeni düzenlemelerin hiçbirini beğenmedim. Ancak albümün remastered halini beğendim. Deftones, Ohms isimli albümünü yayımladı. Albüm aklımı başımdan almadı ama kötü de değildi. Önceki albümden çok daha iyiydi. Deftones ayrıca başyapıtları White Pony’nin 20. yılına özel bir Anniversary Edition yayımladı. White Pony x Black Stallion isimli bu double albümde ilk albümün remastered şarkıları ve remiksleri yer aldı. Remikslerin bazıları resmen bambaşka şarkılar olmuşlar. Çok beğenmedim. Katatonia, City Burials isimli yeni albümünü yayımladı ancak olmadı, yaprak kımıldamadı bende. Yine bir başka grup Linkin Park da Hybrid Theory albümlerinin 20. yılına özel bir albüm yayımladılar. İçerik olarak çok zengindi ancak çok da pahalı olduğu için almak mümkün değildi. Yine de eski videolarını yeniden düzenleyip renkleri ve çözünürlüğü olağanüstü hale getirdiler. Sırf bu bile yetti de arttı. Yıllar sonra oturup Linkin Park dinledim. Hatta şu anda da In The End çalıyor.

Ülkemizde de müzik piyasası covid’e rağmen üretkendi. Konserler olmadı ama gruplar evlerinde üretti. Grupların bir dönem evlerinden yaptığı cover ve akustik çalışmaları beğeniyle izledim. Bu yılın en yeni yepyeni grubu benim için Bipolar Architecture oldu. Heretic Soul‘dayken de çok beğendiğim Sarp‘ın yeni grubu. Depresif melodilerin üzerine yaptığı vokali özellikle beğendim. Şu anda grubun üç şarkılık bir EP’si ve bir de single çalışması var. Bu yıl umarım onların adına daha iyi geçer. Canımız ciğerimiz Pentagram‘ımız yeni bir albüm çıkarır diye bekliyorduk ancak “Bu Düzen Yıkılsın” isimli bir single yayımladı. Bir de video çekti. Beğenmedim. Ancak şu açıdan mutlu oldum ki Pentagram yola sekiz kişi olarak devam edecek gibi görünüyor. Cidesphere, bu yılın en iyi albümlerinden birini çıkardı: Dawn Of A New Epoch. Yılın son aylarına denk gelmesine rağmen Spotify’ım da ilk üçe girdi albüm. Özellikle Sacred Patronage bu yıl favori metal şarkım oldu. Sabhankra bu yıl yeni bir materyal üretmedi, konserler verdi. Ancak 2021’de yeni bir albüm yayımlayacaklar. Yani aslında bu dönemi onlar da üretmek için kullandılar. Bu yıl onlarca albüm çıktı elbette ancak belki de bunları ben de ilerleyen yıllarda keşfedeceğim için buraya fazla detay yazmıyorum. Son olarak baş tacım Black Omen‘in ilk demosu kaset formatında yayımlandı. Bununla ilgili ayrı bir yazı yazacağım için detay vermiyorum.

2020’nin ilk aylarında verdiğim bir yedek parça siparişi vardı. Aralık ayının ilk haftası geldi ve yanlış geldi. Yeniden sipariş oluşturdum bekliyorum. Ayrıca Pioneer servisinden hala kulaklığımı bekliyorum. Umarım bunlar bu yıl gelir. Koray’ın istediği Mor ve Ötesi – Deli parçasının davul videosunu hala çekemedim. Onu bitireceğim. Sercan’la bu yıl üç kere görüştük. Ocak ayında Eskişehir’e geldiğinde ve Alper’in düğününde. Volkan’la ise görüşemedik hiç. Sercan‘a doğum gününde güzel bir kolaj video yaptık. Beğenmedi 🙂 Bursa’dan isimsiz bir mektup geldi. İçerisinde uzunca bir plak listesi vardı. Beni nereden buldu, ismime ve adresime nasıl ulaştı bilmiyorum. Ama iç içe de sevinmedim değil. Zaman zaman açıp okuyorum.

Yazmayı yukarıda unuttum ama kardeşim Mustafa, Kocaeli Üniversitesi’nden Osmangazi Üniversitesi’ne geçiş yaptı. Dolayısıyla iki yıldır süren çilemiz nihayet bitti. Nihayet yeniden Eskişehir’de toplandık. Bu yılın güzel gelişmelerinden bir tanesiydi bu. Tabi ki bir diğer Mustafamız da nihayet gitti Trabzon’da nişanlandı Kübra’yla. Mustafa şüphesiz son yıllarda hayatımıza giren en değerli adamlardan. Ama Kübra da o kadar müthiş bir insan ki bazen diyorum acaba Mustafa’yı mı daha çok seviyoruz Kübra’yı mı 🙂

Bu yıl Ferit sağ olsun bana bir sürpriz yaparak hazırladığı exlibrisi göndermiş. Ben de mektuplarımda kullanıyorum bunu. Kendisi yıllar sonra Kütahya’dan ayrıldı. İzmir’e tayini çıktı. Elbette Kütahya demişken bir diğer sevgili kardeşimiz Gürcan‘dan da bahsetmezem olmaz. O da bir kere Eskişehir’de beni ziyaret etmişti. Pandeminin hızlanmaya başladığı günlerdi. Sonrasında iade-i ziyaret fırsatım olmadı. Ama 2021’de şartlar düzelirse Gürcan’ı Kütahya’da ziyaret etmeyi planlıyorum.

Evet, yılın özeti yazılarımın olmazsa olmazı olan Hedefler bölümüne geliyoruz. Bakalım geçen sene kendimize hangi hedefleri koymuşum, neleri başarmış, neleri yapamamışım. En önemlisi de, önümüzdeki yıl neler yapmak istiyorum? 2020 yılı için hedeflerim şunlardı:

  • Elektronik davuluma bir ilave crash zili almak (Olmadı, alamadım. Ancak bozuk bir aksamını tamir ettirdim)
  • Kendime yeni bir bilgisayar toparlamak ve bunu olabildiğince ucuza yapmak. (Harika! Bunu başardım!)
  • Bir şarkıyı baştan sona düzenleyip cover olarak yayımlamak. (Bunu da yaptım sayıyorum, çünkü birkaç şarkıyı baştan sona olmasa da coverladık ve düzenleme yaptım)
  • Konsept bir fotoğraf çalışması yapmak. (Başarısız sayıyorum. Gerçi Alper’in düğününde epey bir çektim ama olsun, bu hedefi yazarken hayal ettiğim şeyi yapamadım)
  • Tank maketimi bitirmek. (Olmadı, yapamadım)
  • Vasatın üzerinde bir otomobil almak. (Olmadı, alamadım)

Evet, hedefler açısından çok da parlak geçmemiş anlaşılan. Moral bozmayalım ve kendimize 2021 için yeni hedefler koyalım. Önceki senelere kıyasla daha minimal hedefler koyuyorum çünkü Covid-19’un ne zaman biteceğini kestiremiyorum. Buyurun:

  • Elektronik davuluma ilave bir crash zili almak
  • Tank maketimi bir diorama ile bitirmek
  • Vasatın üzerinde bir otomobil almak
  • Doktoramı bitirmek
  • Eğer covid-19 nihayet tüm ülkede sona ererse iki farklı zamanda tatile gitmek
  • Alper’in isimsizini bitirmek

Bir önceki yıl şöyle yazmışım: “Umarım 2020 pozitif şeylerle dolu bir yıl olur. Hayatımızın belki kökten değişeceği, belki dibe vuracağımız, belki de göklere çıkacağımız bir yıl olacak. Hazırlıklı olmakta fayda var.” Hazırlıklı olamadık açıkçası. Yıl boyunca çok fazla şey kaybettik. Sevdiğimiz insanları, yakınlarımızı kaybettik. Afetler ve hastalıklar yüzünden çok insan öldü. Ama pek çok yavru da bu yıl gözlerini açtı hayata. Mert Ekin, bizim için bu yılın tek güzel şeyi oldu. Her şeyden habersiz, üç beş kişilik dünyasında yaşamaya devam ediyor 🙂 Ben bu yıl da buralarda olacağım sevgili okur. Bu yazıda unuttuğum bir şeyler muhakkak vardır. Lütfen bana yazın, hatırlatın. Umarım 2021 yılı her birimiz için daha farklı ve daha güzel olur. Unutma, gökte dolunay olduğu sürece Dünya’dan bir çift göz ona bakacak.

Murat İlkan – Fanus (Hatalı Basılan Plak)

fanus_plakMerhaba sevgili okur. Geçtiğimiz günlerde, koleksiyonum için değerli bir plak daha eline geçti. Bu yazıda bahsedeceğim plak, sevgili Murat İlkan‘ın Fanus isimli ilk solo albümü için basılan, bende de imzalı olarak bulunan plağının mispress (hatalı basım) denilen “ilk baskısı“.

Erdem Abi‘nin Facebook grubunda konusu açılınca hemen talip oldum. Murat İlkan’ı çok severim çünkü. Hatta yeri gelmişken Pentagram, içerisinde Murat İlkan’ın da olduğu üç vokalistinin kayıt yaparken çekilmiş bir fotoğrafını yayınladı. Umarım eski şarkıların değil de, yepyeni bir parçanın düzenlemesi ve kaydı için uğraşıyorlardır.

vokalkayit

Gelelim bu özel plağın hikayesine… Dediğim gibi Murat İlkan, albümün yayımlanmasından bir süre sonra Eskişehir’e geldiğinde ben de hemen albümün plağını da alarak konserine koşmuş ve imzalatabilmiştim. Büyük bir mutluluktu bu. Ancak bu basılan plak, albümün ilk baskısı değildi. 2013 yılında çıkan albüme aslında 2014 yılında bir plak basılmıştı. Üstelik gatefold yani açılır kapak olarak basılmıştı. Fakat Sony firması, artık nasıl bir hata sonucu olduysa parçaların mastering yapılmamış ya da en azından plağa göre ayarlanmamış olan sürümlerini basmıştı. Böylece CD’den dinlenen albüm plaktan dinlenmeye başlayınca bazı yerlerde seviyelerin karıştığı, vokallerin absürd bir şekilde daha önde olduğu bir şey ortaya çıkmış. Durum böyle olunca ilk çıkan plağı imza gününde alan kişileri saymazsak, hatanın fark edilmesiyle piyasaya sürülen tüm plaklar toplatılmış. Çünkü birkaçı değil, hepsi hatalıymış.

miplak_04

Solda delik hatalı ilk baskı; sağda imzalı ikinci baskı

Benim de almış olduğum ikinci baskı ise 2016 yılında, ne yazık ki tek kapaklı (gatefold değil) ve detaylardan mahrum olarak basıldı. Ses kalitesi konusunda da hiçbir sıkıntı yoktu. Aradan geçen yıllarda koleksiyon değeri olduğu için de bu hatalı basılan ilk plakları alan az sayıda kişiden biri belki satar diye bekledim durdum.

miplak_02

İmzalı olan hatasız ikinci baskı, açık gatefold ise hatalı birinci baskı

Erdem Abi sayesinde, Sony tarafından piyasadan toplatılarak “delinen” plaklardan bir tanesini elde ettim nihayet. Plağı tek bir noktadan delmişler ancak ambalajını bile açmamışlardı. Ambalajı açıp şöyle bir hasar kontrol yapınca her iki yüzde de birinci parçanın ortasına gelecek şekilde plakların ve kartonetin delindiğini, ancak bu haliyle bile dinlenebilir olduğunu gördüm. Evet ses kalitesi kötüydü ancak yine de örneğin Yaramaz Çocuk parçasını atlama yapmadan dinleyebiliyordum.

miplak_01

Delik okla gösteriliyor

miplak_03

Soldaki ilk baskıda delik görülüyor, sağdaki ikinci baskı

miplak_05

Kalın ve beyaz renkli sırt ilk baskı. Gatefold olduğu için haliyle daha kalın

Böylesi özel ve nadir bir parçayı koleksiyonumla buluşturduğu için Erdem Abi’ye teşekkür ederim. Her plakla çektirdiğim klasik pozumu zaten yazının başında gördünüz. Yıllar sonra fark ettim ki bu plağı ilk aldığımda bu pozu çekmemişim. Eh, dört yıl sonra da olsa adet yerini bulsun istedim. Albümün en iyi parçasıyla yazı sona eriyor:

Senforock Eskişehir – Şef Musa Göçmen

Eskişehir’de uzun süredir bu kadar yoğun katılımlı bir müzikal organizasyon olmamıştı sevgili okur. 25 Ocak Cuma gecesi, Atatürk Kültür Merkezi‘nde (AKM) mekanının mevcut kapasitesinin çok çok üzerinde, yüzlerce rock müziksever tıklım tıkış, müthiş bir gece yaşadı. Şef Musa Göçmen yönetimindeki Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Senfoni Orkestrası ile Musa Hoca’nın arkadaşlarından oluşan rock grubu, Senforock projesiyle şehrimize misafir oldular.

Etkinliğin haberini hafta başında, tamamen şans eseri olarak bir billboard’da gördüm. Hemen biletler için biletal.com‘a baktım ama nafile. Tükenmişti. Yılmadım, taa gittim etkinliğin yapılacağı mekandan, AKM’den sordum. Orada da bilet satışı yokmuş. Son bir umutla çarşıdaki Turgut Özakman Sahnesi‘ne gittim. Ancak şans bize gülmüyordu sevgili okur. Yer yoktu.

Her şeyi göze alıp, cuma akşamı saat 19.15’te AKM’ye gittik. Kapıdan “koltuksuz” yazan biletlerden aldık. Beş lira yahu! Beş lira! Eskişehir’de operaya, tiyatroya gitmek beş lira sevgili okur. Yani öyle çok büyük bir lüks ve ayrıcalık değil. Sen de faydalan. Bu mekanlar, bizim yani halkın. Bu konserler, bu gösterimler her biri bu şehrin değerleridir. Sahip çıkalım.

Evet sosyal mesajımızı da verdikten sonra, sıraya girmek üzere yukarı çıktık. Tam o anda bir ses “Mesut” diye bağırdı. Bir döndüm baktım ki bizim Yeşim Hanım! Aman yarabbim! Hem de burada? Çok şaşırdım, çok sevindim. Ben Eskişehir’de yaşadığım halde bilet bulamamışken, onlar kalkıp Bilecik’ten hem de bilet alarak gelmişler. Ayak üstü sohbet ettik biraz. Sonra giderek uzayan kuyruğa geçmek üzere ayrıldık.

Kuyrukta beklerken arkadaş stoğumun en az yarısını görmüşümdür sevgili okur. Lise, üniversite, iş hayatı ve gündelik hayatta tanıdığım onlarca arkadaşımı gördüm selamlaştık, konuştuk. Tüm bunlar biz sırada beklerken oldu. Saat 20.00’yi biraz geçe biletli seyirciler dolduktan sonra sıra biletsiz-koltuksuz– olan bizlere gelmişti. O anons geldi ve içeriye yığıldık. Bak ben, 2004’ten beri Eskişehir’deyim. İlk defa bir konserde merdivene oturdum, beni bırak, salonun üçte biri de merdivenlerde oturdu. Koskoca mekan, silme, tıklım tıkış doluydu. Yani çoğu yerde bir kişinin geçebileceği boşluk bile kalmamıştı. Bir de salonun en üstlerinde olunca aşağıya doğru uzanan, insan tarlasına bakar gibiydik. Müthiş bir heyecanla beklemeye koyulduk.

Orkestra yerini aldı. Rock grubu yerleşti ve Musa Göçmen olağanüstü enerjisiyle sahneye fırladı. Biz bu adamı çok seviyoruz. Farklı projelerde, üçüncü defa izliyordum o gece kendisini. Şef, fazla oyalanmadan geceye hızlı bir giriş yaptı ve ilk şarkı: Metallica‘dan Master Of Puppets başladı. O ana kadar herkes düzenlemelerin nasıl olacağı konusunda heyecanlıydı. Bol distortionlı bir girişi duyunca şaşırdık ve daha da çok heyecanladık. Bu noktada, biz açıkçası senfoninin daha baskın olacağını hissederken, ya düzenlemeler gereği ya da genel miksin o şekilde ayarlanmasından dolayı Rock grubunu orkestraya daha baskın duyduk. Şikayet etmedik tabi ki 🙂 Şimdi bu noktadan sonrası, konser esnasında aldığım notlarla, şarkı şarkı ilerleyerek yazacağım.

  • Metallica – Master Of Puppes: Şarkı boyunca, davul ve vokalde ufak aksaklıklar duyduk. Bunlar ses sistemiyle alakalı hatalardı diye tahmin ediyorum.
  • Iron Maiden – Fear Of The Dark: Konserdeki en efsane düzenlemelerden birisiydi bu. Tüm seyirci, giriş kısmında koro olarak eşlik etti. Muazzam anlardı…
  • Ronnie James Dio – Holy Diver: Vokalde Bora Biçer, bir anda tüm kafaların kalkmasını sağladı. Gecenin en iyisi de oydu zaten.
  • Slayer – Seasons In The Abyss
  • Scorpions – Wind Of Change: Vokalde Zerrin Mete‘yi dinledik bu parçada. Parçanın olağanüstü melodisine tüm seyircinin ıslıkla eşlik etmesini sağladı. Herkese telefonunun ışıklarını açmalarını bizzat söyledi. Tek eksiklik, o güzelim soloyu çalan flütün duyulmaması oldu. Neden? Çünkü o esnada elektrik gitarın sesi epey bastırıyordu.
  • Deep Purple – Smoke On The Water: Seyircinin alkış tutarak dinlediği bir parça oldu. Vokaller gayet başarılıydı.
  • AC/DC – Highway To Hell: O ana kadar ki en etkileyici girişi yaptı orkestra. Waoov diyerek yerimden fırlamaya çalıştım. Çok iyiydi çok.
  • Accept – Balls To The Wall: Ben hiç bir zaman iyi bir Accept dinleyicisi olmadım. Yalan yok, parçayı da o kadar keyifle dinlemedim. Kötü müydü? Değildi. Ama burada orkestra biraz daha sönük kaldı.
  • Manowar – Hail and Kill: Aklıma Volkan‘ı getirdi bu parça. Vokalist müthiş screamleriyle seyirciden alkış aldı parça boyunca.

Evet, konserin ilk yarısı bu şekildeydi. İki şarkıda bir vokalistler değişti. Böylece parçaları farklı seslerden dinlemiş olduk. Dakikalardır merdivende neredeyse kıpırdayamadan oturduğumuz için her yerimiz tutulmuş halde dışarı çıktık. Komşum da olan, Üstat Aydın YAVAŞ‘ı görüp biraz sohbet ettik. Bu esnada Yeşim Hanım geldi yanımıza. Onunla muhabbete devam ederken, aranın bittiğini fark edip hemen yerimize, merdiven basamağına koştuk ki ne görelim kapılmış 😦 Ne yapacağız nereye oturacağız ederken mucizevi şekilde yer açıldı ve Betül-Mustafa ile Merve-ben olacak şekilde birer basamağa çöktük.

Konserin ikinci yarısında bile salon neredeyse hiç eksilmemişti. Bu kısımda Türkçe şarkılar vardı çünkü. Kitlenin büyük kısmı o parçaları da bekliyordu. Baştan söyleyeyim Türkçe şarkılardaki orkestral düzenlemeler, ilk kısma göre çok daha güçlü ve başarılıydı. Konseri izleyen hemen her yaştan dinleyici, torununu getiren dedeler, kızıyla gelen teyzeler, yaşıtlarımız, çocuklar, abilerimiz, ablalarımız herkes büyük bir ilgiyle bu ikinci kısmı dinledi ve çoğunlukla da eşlik etti. Bu kısımda çalan şarkılar ve bunlara dair küçük notlarım ise şu şekilde:

  • Barış Manço – Dönence: Koray Ergünay üstadın bas gitarını iyiden iyiye hissettirdiği, süper bir giriş oldu. Koray Hoca, yalnızca kendi özel, el yapımı bas gitarlarıyla sahne alıyor. Kendisini yıllar önce Eskişehir’de Volkan Yırtıcı ile birlikte ağırlamıştık. O günden beri de takip ediyoruz.
  • Cem Karaca – Tamirci Çırağı: Özellikle giriş kısmındaki brass’lar ile parça müthiş yüksek bir etki bıraktı bende. Musa Şef, bu brass düzenlemelerini ilerleyen parçalarda da ustalıkla kullanmış.
  • Erkin Koray – Arap Saçı: Konserdeki en başarılı düzenlemelerden birisiydi. Özellikle son kısmında dinleyenleri de işin içine katıp tüm salona şarkıyı söylettiler.
  • Üç Hürel – Bir Sevmek Bin Defa Ölmek Demekmiş: Yine giriş kısmında brass’ların yaptığı yürüyüşler, o çıkışlar falan harikaydı. Bir noktadan sonra dikkatimi sadece onlara verdim. Özellikle nakarattaki partisyonları muazzamdı. Bravo. bence Musa Şef, bu parçayı bu düzenlemeyle kaydedip bir single vs. yayımlayabilir.
  • Fikret Kızılok – Yeter ki
  • Edip Akbayram – Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz: “Yaylılara bravo” diye not almışım. Buna da tüm salon eşlik etti.
  • Edip Akbayram – Aldırma Gönül: Parçanın girişinde aksak bir geçiş var. Ben o kısmı hiç sevemedim. Akmadı parça, oralarda hep bir tıkandı. Öyle hissettim yani.
  • Barış Manço – Sarı Çizmeli Mehmet Ağa: Yine Koray Ergünay ve slap vuruşlarıyla aklımız yerinden oynadı 🙂
  • Erkin Koray – Estarabim:  Diğer parçalarda yazmadım ama bundan önceki her parçada bir müzisyen, belli bir part’la ön plana çıktı. Bu parçada da davulcu Ayhan Aydın, uzunca bir atakla seyirciden alkış aldı. Parçaya bütün salon eşlik etti. Kimsede enerji bitmiyordu.
  • Barış Manço – Kara Sevda: Zerrin Mete yine seyirciyi avucuna aldı. Gecenin en enerjik ve hatta en yıkım anıydı. O sıkış tepiş oturan seyircinin tamamı ayağa kalktı. Lan kimse itiraz etmedi ya! Müthiş bir andı. Kara Sevda’nın ilk riffi duyulduğunda herkes çığlığı bastı. Musa Göçmen keyiften dört köşeydi. Arka kısımdan yıllardır tanıdığımız, Eskişehir’de de defalarca ağırladığımız Hicri Bozdağ bile çıkıp geldi. Orkestra müthişti, grup müthiş. Her şeyiyle kusursuz bir performanstı. Çok büyük ihtimalle bunu kısa sürede yayımlarlar.
  • Erkin Koray – Fesupanallah: Yıkıldı ortalık. Başka da bir şey yazmaya gerek yok ama yazayım. Ayakta olan kimse oturmadı. Sanki milli marş gibiydi ya. Nasıl anlatsam bilemiyorum 🙂

Musa Şef, artık bitti dedi ama biter miydi hiç? Zerrin Mete ve diğer vokalistler hep birlikte Kara Sevda’yı söylediler. Yav ayaktaydı herkes. Sanki konser yeni başlıyordu. Böyle bir şey olamazdı sevgili okur.

Parça bitti. Çiçekler takdim edildi. Toparlandık çıkıyoruz. Hoppa, bu sefer de Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz başlamasın mı? Başladı. En az ilki kadar güzeldi.

Velhasıl, gece olabilecek en güzel şekilde bitti. O kalabalıkla, mekandan çıkmamız herhalde bir on dakika sürdü. Her birimiz mest olmuş halde en yakın çorbacıya gittik. İçtiğimiz o berbat çorba bile moralimizi bozamadı sevgili okur.

Konsere dair birkaç ufak değerlendirme yaparak bitiriyorum. Müzisyenlerin ve vokallerin isimleri zaten afişte yazıyor. Her birinin eline emeğine sağlık. “Senforock” adı altında yapılan bu organizasyondaki ses sistemi, en azından bizim izlediğimiz konserde, biraz yetersizdi. Arada sistemden dip sesler, gürültüler, ciyaklamalar duyduk 🙂 Bir de Musa Şef’im, bence orkestranın etkisini birazcık daha arttırabilir. Yer yer elektrik gitarlar senfoniyi bastırdı. Tek keşkem, vokallerin arasında Murat İlkan’ın da olmasıydı. Ahh, Murat İlkan olsaydı, belki de o gece bu işin nirvanasını görmüş olacaktık. Kısmet artık ileri ki konserlere. Eskişehir böyle güzel konserleri hak ediyor. Ahh Eskişehir…

senforock04

Ekleme: Şimdi öğrendim. 1200 kişilik salonda tam 2000 kişi varmış. Bu açıdan da bir rekor.

Ekleme 2: Süper gelişmeler  var sevgili okur. 

Pentagram – Akustik Plağım

akustik00

akustikcoverUzun zaman oldu yeni plak yazısı yazmayalı sevgili okur. Bu yazı da aslında epey gecikmiş bir yazı ama ancak zaman bulabildim. Evet, şu yazımda anlattığım İstanbul ziyaretimin en harika getirisi tüm grup üyelerinden imzalı bir Pentagram plağı ile Necrophagist‘in kült albümü Epitaph‘ın plağı oldu. Bu yazı Pentagram’ın kısa süre önce çıkardığı Akustik albümünün plak versiyonu için olacak.

Cihan‘la birlikte, plağı alıp köşeyi döndükten kısa süre sonra karşıma Mephisto Kitabevi çıktı. Birkaç kız ellerinde Pentagram Akustik albümünün CD’siyle birlikte konuşuyorlardı: “Çok bekledik ama beklediğimize değdi, tüm grup üyelerine imzalattık.” Konuşmalarına kulak kabartınca dayanamayıp sordum: “Burada bir etkinlik mi var?” Kız hiç duraksamadan devam etti: “Evet, Pentagram’ın imza günü var en üst katta.” Mephisto Kitabevi, üç katlı bir mekan sevgili okur. En üst katı kafe şeklinde kullanılıyormuş ve istan00grup üyeleri de buradaydı. Orta kata çıktığımda upuzun devam eden ve bir üst kata çıkan bir sıra gördüm. Cihan’la konuştuk, planımızı yaptık ve o ayrılıp başka bir mekana geçti. Ben de elimde plak olduğu halde beklemeye başladım. Aşağı yukarı bir saat kadar bekledikten sonra nihayet en üst kata çıktım. Nihayet elemanları görebildim. O an iyi ki beklemişim dedim. Çünkü, Eskişehir konserine katılamayan Demir Demirkan da oradaydı. Nihayet, grubun bu ortak çalışmasına yönelik en değerli materyali olan plağı, çalışmada yer alan müzisyenlerin tamamına imzalatabilecektim. Kısa bir süre sonra isteğime nihayet kavuşmuş ekibin ağa babaları Hakan Utangaç, Demir Demirkan ve Murat İlkan‘la ortak bir karede buluşmuştum.

istan99

Plağı anlatmadan önce, albümü müzikal olarak kısaca değerlendireyim önce. Pentagram’ın Mart ayında çıkardığı albüm, daha önce yayımlanan altı albümde yer alan en iyi parçaların (aslında en iyilerin tamamının değil) akustik yorumlarını içeriyor. Albümü bu denli kıymetli yapan şey ise eski grup elemanlarının da albüme ilk elden katkı vermiş olmalarıdır. Grubun şu anki vokali Gökalp‘in yanı sıra efsane Murat İlkan ve Ogün Sanlısoy‘un vokallerde; Demir Demirkan’ın ise gitarıyla gruba eşlik ediyor. Ayrıca ilk defa bir kadın vokal, Şebnem Ferah‘ın da Anatolia‘yı yorumlamasına şaşırıyoruz.

akustik01

Albümde toplam 11 parça bulunuyor. Çıkış parçası, klibi de çekilen Sonsuz oldu. Bu parça diskografideki akustik parçalardan birisiydi. Eski ve yeni grup elemanlarının katılımıyla yeniden yorumlanması, Demir Demirkan’ın soloyu atması ve söze Murat İlkan başladığında tüylerin diken diken olması sayesinde albümün tanıtımı çok başarılı oldu bence. TRT FM’de bile dinledim. Plaklara göre parça listesi şu şekilde:

A1          Apokalips 5:40
A2          Geçmişin Yükü 5:08
A3          Uzakta 4:48

B1           No One Wins The Fight 4:30
B2           Fly Forever 5:18
B3           Gündüz Gece 4:33

C1           Anatolia 4:36
C2           In Esîr Like An Eagle 5:43
C3           For The One Unchanging 5:31

D1          Give Me Something To Kill The Pain 5:04
D2          Sonsuz 5:44

Yukarıda da bahsettiğim üzere, albüm çıkalı üç ay oldu. Muhtemelen dinlediniz, duydunuz bir yerlerde. O yüzden parçaları tek tek değerlendirmeyeceğim. Favorilerim, akustik konseptine uyumlu olarak, In Esir Like An Eagle ve Sonsuz parçaları oldu. Albümde grup üyesi olmayan, ancak hemen her şarkıya yaptığı katkılarla teşekkürün belki de en büyüğünü hak eden adam, Ozan Tügen‘e buradan saygılar ve sevgiler.

akustik02

Evet, işin hikaye kısmı böyleydi. Şimdi gelelim plağın incelemesine. Pentagram’ın daha önce yayımladığı ve aynı zamanda ilk plağı da olan MMXII‘da yapılan hataların hiç biri bu üründe yapılmamış. Albümdeki hiç bir parça çıkartılmadan, çift plak olarak basılmış. MMXII’da üç parçanın çıkartıldığını fark edince başımıza kaynar sular dökülmüştü. Grup bu sefer bu hataya düşmemiş. Çift plak, doğal olarak bize gatefold yani açılır kapak akustik03olarak dönmüş ki bu da apayrı bir güzellik sevgili okur. Plak dediğin, tek plak olsa bile gatefold olmalı ve hatta bir de inner sleeve içermelidir. Bu albümde sleeve yok, ancak plakların zarfları var 🙂

Plaklar yurt dışında basıldığı için Türkiye’ye gelirken ambalajlanmış olarak geliyor. Dolayısıyla bandrol de bu ambalajın üzerinde oluyor. Benim tavsiyem plağın ambalajını açarken ceplerin olduğu taraftan hafifçe keserek açın böylece üzerinde bandrol ve bazen çeşitli etiketlerin de olduğu ambalajı atmadan katlayıp saklayabilirsiniz. Zira bandrol önemlidir. Şu an plaklarda korsan diye bir durum yok. Henüz o kadar popülerleşmedi. Ancak bu işin piyasasını fark edenler belki de yakın zamanda korsanına da girerler 😀

Albüm Sony Müzik‘ten çıkmış. İstanbul’daki meşhur Babajım Studios‘ta kaydedilip mikslenmiş. Albümdeki akustik havaya aldanmayın, konserde daha sertler. Açıkçası işimize gelen de bu zaten 🙂 Albüm için içimizde kalan tek ukde, konserde çalıp albüme koymadıkları This Too Will Pass. Ahh.

İstanbul’da Neler Oldu?

19-20 Mayıs’ta , Togay‘la birlikte İstanbul‘a gittik sevgili okur. Neden? Konser için. Hangi konser yahu? God Mode‘un, yani Togaylar’ın Peyote‘de vereceği konser.

Bir önceki gün gidecektik ama Ahmet‘in nişanını bırakıp gitmek olmazdı. Ahmet’in nişanı da apayrı bir eğlenceydi aslında. Neyse, bu yazıda İstanbul’dan bahsedeyim. Evet, sabah Togay’la buluşup otogara geçtik. Saat 08.00’de araç hareket etti. İstanbul’a gitmeyeli epey zaman olmuştu. Planımız otobüsle gidip Esenler Otogarı‘ndan Taksim‘e geçmekti. Trenle gidersek Pendik‘ten karşıya geçmek çok sıkıntı olabilir diye düşündük. Ahh salak biz!

Saat 08.00’de bindiğimiz araç saat 14.00’te İstanbul’a, Esenler Otogarı’na girdi. Tam 6 saat sonra yani! İnsan insana böyle zulüm etmez lan! İşin saçma tarafı, saat 12.00’de İstanbul ili sınırlarına girip de Üçüncü Köprü sağ olsun, tam iki saatte Esenler’e bizi ulaştırmış olması. Otobüsler artık mecburen üçüncü köprü güzergahını kullandığı için eskiye göre tam 1 saat yolculuğumuza ekleniyor. Dolayısıyla, İstanbul’a gideceklere tavsiye, trenle gidin abicim. Net. Bu arada şu İstanbul’a o kadar yeni yer yapılıyor, projeler falan. Ama neden bu Esenler’e bir şey yapılmıyor? Otobüsün dolaşıp çıktığı o alt katlarda adam kesiyorlar lan resmen. Enteresan.

istan96Esenler’e inince bir şok da orada yaşadık. Zira Kamil Koç‘un Esenler’den Taksim’e servisi yok. Biz de mecburen metro + metro aktarma yapmak zorunda kaldık. Böylece üçüncü İstanbul Kartı‘mı da almış oldum.

Taksim’e ulaşıp Togay’ın grup arkadaşlarını beklemeye başladık. Eh, bir Decayed Darkness olamasak da, en az onlar kadar havalı bir buluşma gerçekleşti. Daha sonra Togaylar’dan ayrılıp Cihan‘la buluşmak üzere İstiklal Caddesi‘ne daldım. Çok özlemişim herifi. Buluştuktan sonra hemen Karaköy İskelesi‘ne geçtik. Neden? Çünkü Kadıköy‘e gidiyorduk!

istan98

İstanbul’dan aldıklarım

Olum İstanbullu olmadığımız için herhalde daha çok tadına varabiliyoruz. Vapur ne kadar harika bir şey lan! Her geldiğimde bunu tecrübe ediyorum valla. Karşıya inince yine bir turist gözüyle şunu bir kere daha anladım ki İstanbul’un Anadolu yakası çok daha güzel lan. Daha doğrusu Kadıköy. Çok rahat, bariz daha rahat bir yer. Eskişehir’den gelirken, yol boyunca Togay’la planlama yaptığım için nerelere gideceğimi çok iyi biliyordum. Cihan da sağ olsun bana eşlik ediyordu. Önce Hammer Müzik‘e gidip bir önceki gece listelediğim şeyleri aldım. Daha sonra DMS‘nin Kadıköy Şubesi’nden biraz sarf malzeme aldım. Tüm işlerimizi bitirip vapura dönerken, Mephisto Kitabevi‘nden çıkan iki kişinin elinde Pentagram‘ın Akustik albümünün CD’sini gördüm. Neler oluyor diye sorduğumda bana grubun imza günü olduğu söyledi!

istan01Böyle bir şans ancak üç yıl da bir olur. Düşünsene, az önce Pentagram’ın yeni çıkardığı akustik albümün plağını almışsın. Yürüyorsun, köşeyi dönünce grubun imza günü olduğunu görüyorsun. Neyse hemen girdim mekana. Üç katlı mekanın ikinci katından itibaren kuyruk başlıyordu. Cihan üzerimdeki yükü alıp bitişikteki kahveciye gitti. Bir saat kadar bekledikten sonra nihayet en üst kata çıkıp grup elemanlarıyla buluşabildim. Bir de ne göreyim! Demir Demirkan! Eskişehir’deki konsere gelemeyen Demir abi, bu imza gününde grup üyeleriyle birlikteydi. Sırasıyla Hakan Utangaç, Demir Demirkan, Murat İlkan, Cenk Ünnü, Gökalp Ergen, Ogün Sanlısoy, Metin Türkcan ve Tarkan Gözübüyük‘ten oluşan grup katılımcılarla hem sohbet ediyor hem de albümleri imzalıyordu. Sırasıyla her birine plağı imzalatıp bir de şu harika fotoyu çektirdikten sonra adeta uçarak indim mekandan.

istan00

istan02

istan99

Cihan’la buluşup vapura bindik ve bu sefer Eminönü iskelesinde indik. Cihan’ın uzman olduğu alan Yeşilçam filmleri. Özellikle Kemal Sunal, Şener Şen ve İhsan Yüce‘nin çok büyük bir hayranıdır. Yol boyunca onlarca filmdeki replikleri seslendirdik. Bir araya geldiğimizde bunu hep yaparız. Ertesi gün sınavı olduğu için Cihan’la Taksim’de vedalaştık ve ben Togaylar’la buluştum. Bu arada Togaylar diyip duruyorum ama adamların isimlerini de yazayım. Vokalde Erdinç, gitarda Tayfun, bass gitarda Tuna ve davulda Berk. Bu dörtlüye yine gitarda Togay’ı da ilave edince karşımıza God Mode çıkıyor.

istan89İstanbul’daki Peyote, bizim Eskişehir’dekinden daha kötü lan. İnsanın kendi şehri gibisi yok. Neyse biraz da konserden bahsedeyim. Konserde sırasıyla İstanbullu metalcore grubu Grapes In The Mouth, İzmirli deathcore grubu God Mode ve Almanyalı beatdown grubu Spawn Of Disgust sahne alacaktı. Grapes’i duymuştum, Pasif Agresif‘te bir de albüm yorumlarını okumuştum. O yüzden çok merak ediyordum. Grup başladı. Özellikle melodik sololarını çok beğendim. Ama Peyote’nin sahnesi çok kötüydü. Davulun yan olarak kurulduğunu ilk defa burada gördüm. Grapes, özellikle iki gitaristiyle çok dikkatimi çekti. Son şarkı olarak Trivium‘dan In Waves‘i çaldıklarında ben dahil herkes şarkıya eşlik ediyordu.

Daha sonra God Mode sahneye çıktı. God Mode’u ülkede en çok takip eden, albümlerine en detaylı incelemeleri yazan ben, o ana kadar sahnede hiç izlememiştim. Bizimkiler, Tayfun’un sempatik hareketleri eşliğinde sahneye çıktılar. Her iki albümlerinden ve yeni çıkaracakları albümden parçalar çaldılar. İlk grup sahnedeyken eşlik eden seyirci kitlesi biraz daha azalsa  da performansın sonlarına doğru ortalık iyice karıştı. Ortalık karıştı lafını burada gerçek anlamıyla kullanıyorum. Zira yıllardır death metal seyircisine alışmışız. Hayatımda ilk defa core/beatdown dinleyicisi izledim. Evet bir noktadan sonra grubu bırakıp, sahne önünde sağa sola uçan tekmeler savuran seyircilere odaklanmaya başladım. İlk şarkılara en önde eşlik ederken bu tekme tokat faslı başlayınca arkalara çekildim yalan yok. Lan heriflerde nasıl bir enerji var!

istan90

Konserde en çok eğlenen seyirciler 😉

God Mod’un sahne süresi dolmak üzereyken Sercan‘dan mesaj geldi. Taksim’e gelmiş ve bizi bekliyormuş. Togay ve Berk’le birlikte hızlıca toparlanıp mekandan ayrıldık. Sercan’la Galatasaray Lisesi‘nin önünde buluştuk. 1 Mayıs tatilinde görüşmüş olmamıza rağmen epey özleşmişiz. Buradan Sercan bizi Kızılkayalar‘a götürdü. Biz daha önceden hep Bambi Kafe‘ye giderdik. Ama Kızılkayalar’ın ıslak hamburgeri daha güzelmiş lan. Ya da o anda çok açtık öyle geldi.

Sercan, gecemizi kurtaran adam oldu. Eğer Sercan olmasaydı, o yorgunlukla yola çıkıp eve dönmeye çalışacaktık. Ya da bir arkadaşın arkadaşında kalacaktık. Ama Sercan’ı şans eseri İstanbul’da yakalayabildiğimiz için öz be öz kardeşimizin evinde kalmış olduk. Gece nereden aklına geldi Sercan’ın bilmiyorum, Godspel‘in yıllar önceki bir şarkısına taktı kafayı. Ben tüm o kahkahanın içinde uyumuş gitmişim. Rüyamda da seni gördüm.

Sabah, kahvaltı faslından sonra Sercan’ın evine yakın bir yerden servisine bindik Anadolu Turizm‘in. Gelirken Kamil Koç’la daha rahat gelmiştik. Anadolu Turizm, herhalde birkaç koltuk daha sığdırabilmek için koltuk aralarındaki mesafeyi daraltmıştı. Bir de önümdeki herif daha yolculuğun başında koltuğunu yatırınca altı saatlik yolculuk ızdırap oldu. İşin kötü yanı Bozüyük’te trafik sıkışmıştı ve araçlar bir metre bile ilerleyemiyordu. Şoför erken davranıp bizi Kütahya yoluna soktu. Böylece fazladan 30 km daha yol geldik. Trafikte beklemektense yol gitmek daha iyidir değil mi?

İstanbul’dan saat 14.00’te bindiğimiz araçtan saat 20.00’de indik yine. Yorgun ve perişandık. Ki bu halimizin Sercan’ın evinde güzel bir uyku çekip dinlendiğimiz halde böyleydi.

Velhasıl kelam, yolculuk kısımlarını saymazsak İstanbul bu sefer güzeldi sevgili okur. Albümler, sürpriz imza günü, konser, Cihan, Sercan ve vapur. Her biri harikaydı.

istan97

29 Mart Eskişehir Pentagram Akustik

17545219_10150793627169975_1295992163512144504_o

– Merhaba, grupla görüşme imkanımız olabilir mi acaba?
– Pek sanmıyorum arkadaşlar.
– Ama biz çok seviyoruz, yani cidden seviyoruz. Başımıza da ne geldiyse bu yüzden geldi.
– Hımm, o zaman siz üçünüz buyurun.

Bu blogda daha önce pek çok defa Pentagram’ı okudun sevgili okur. Hatta Pentagram’a ait konser değerlendirmesi bile okudun. Ama ilk defa bu kadar büyük bir mutlulukla yazıyorum Pentagram’ı.

Sevgili okur, 29 Mart 2017 gecesi tüm dertleri üç beş saatliğine unutup kendimizi dünyanın tek gerçek güzelliği olan müziğin kollarına bıraktık. Çok sevdiğimiz Pentagram, kuruluşunun 30. yılına özel olarak yayımladığı “AKUSTİK” albümü ve akustik turnesiyle ülkeyi dolaşmaya başladı. İzmir, Ankara ve İstanbul’dan sonra sıra Eskişehir’deydi. Bu albümü ve turneleri, normal bir Pentagram konserinden ve albümünden bir adım öne geçiren şey kadroda gruba emek vermiş eski grup elemanları olan Demir Demirkan, Ogün Sanlısoy ve The Magnificent Murat İlkan’ın da bulunmasıdır. İşte biz de Eskişehir’de, Pentagram akustik konseri haberini öğrendiğimizde, ilk çığlığımızı Demir Demirkan’ı Pentagram’la sahnede izleme ihtimali için atmıştık Alper’le. Demir Demirkan’ın Eskişehir konserinde sahne almayacağı netleşti gerçi sonradan, ama bu durum bizim bir an için bile tereddüt etmemize yol açmadı. Öyle ya, Ogün Sanlısoy, Gökalp Ergen ve kişisel olarak da hayranı olduğumuz Murat İlkan’ı aynı sahnede bir daha izleme şansımız olmayacaktı.

01

Alper sağ olsun biletleri aldı. Ben de yeni yayımlanan akustik albümü aldım. Hali hazırda arşivimde yer alan diğer albümlerle çantamı doldurdum ve 29 Mart akşamı evden çıktım. Konser, 222 Park’ta yapılacaktı. Ahh, bu mekanda ne güzel anılarımız vardı sevgili okur. Düzenlediğimiz ve katıldığımız onlarca etkinlik geldi yol boyunca aklıma. Özgür Abi‘nin kulaklarını çınlattım.

Saat 20.00’de önce Koray’la buluştuk. Birlikte mekana geçerek kuyruğa girip kapı açılışını beklemeye başladık. Daha sonra Alper ve Mustafa da koşarak geldiler. Kapı açıldı ve içeri girdik. Düşün, öyle heyecanlıyız ki daha performansa 1,5 saat var ve biz içeride bekliyoruz. İçeride okuldan arkadaşımız olan diğer bir Mustafa’yla karşılaştık. O kadar saat aynı yerde ayrılmadan bekledim lan. Bizimkilerle muhabbet ede ede geçti zaman. Düşün hepsi en az birer kere dışarı çıktı. Ama ben çıkmadım ben, Yaşar Usta.

Dersime iyi çalışmıştım ve grubun daha önce verdiği üç konserin de incelemelerini okumuştum. Çalacakları parçaları ve sıralamayı aşağı yukarı biliyordum. Tam da beklediğim gibi başladı konser. Grup tam vaktinde sahnede yerlerini aldılar. Saydığım isimlere ilave olarak gruba sahnede Ozan Tügen de eşlik etti ki, kimse kusura bakmasın, kapasite olarak en iyi oydu diyebilirim. Ama orada gerçek bir yıldız vardı ve herkes kim olduğunu biliyordu.

02

Önce grubun Eskişehir konseri çalma listesini vereyim:

  1. Apokalips
  2. Lions In A Cage
  3. Fly Forever
  4. Şeytan Bunun Neresinde
  5. Uzakta
  6. No One Wins The Fight
  7. For The One Unchanging
  8. Gündüz Gece
  9. Geçmişin Yükü
  10. 1000s In The Eastland
  11. Anatolia
  12. In Esir Like An Eagle
  13. Doğmadan Önce
  14. Give Me Something To Kill The Pain
  15. Dark Is The Sunlight
  16. This Too Will Pass
  17. Bir
  18. Sonsuz
  19. Bir
  20. Gündüz Gece

03

Evet, tam yirmi şarkı çaldılar! Sonsuz’u çaldıktan sonra seyircinin ısrarı üzerine yine Bir’i çaldılar ve ardından Gündüz Gece’yi de eklediler. Ancak bizi bitiren olay “This Too Will Pass” olmuştu. Alper’le birlikte en sevdiğimiz Pentagram şarkısıdır This Too Will Pass. (Gerçi bazen de Lions In A Cage oluyor.) Daha önceki akustik konserlerinde çalınmamıştı. Albümde de yoktu zaten. Grubun Eskişehir’de ilk defa bu şarkıyı çalmaları ,bizim için gecenin Top 3 anından ilki olmuştu. Şarkıyı duymaya başlayınca kendimi kaybedip zıplamaya başladım. Enteresandır.

Yazı bir konser hakkında olduğu için, yirmi parçanın her birine ayrı ayrı yorum yazmak mümkün değil. O yüzden olayın tamamıyla ilgili özet halinde, değerlendirmeler yapacağım. Belki de hayranı olduğumuz için bilmiyorum, bana göre Murat İlkan gecenin yıldızı oldu. Ozan Tügen’i de unutmuyorum. Gecenin şaşırtan ismi ise Gökalp Ergen oldu. Pentagram’ın daha önceki Eskişehir konserinde hastaydı ve konserde kendisi de bunu dile getirmişti. Bu seferki akustik konserde inanılmaz işler yaptı. Mest olduk. Lions In A Cage’in aralarında “fifty years behind a wall” kısımlarını bu ülkede söyleyebilecek üç kişiden biri olduğunu gösterdi. Hem çaldı hem söyledi. Çalmak söylemek derken, bazı anlarda sahne dört tane akustik gitar oldu. Üç kişi ritim çaldı, bir kişi solo attı. Soloları Metin Türkcan, Hakan Utangaç ve Ozan Tügen değişmeli olarak çaldılar. Hakan Utangaç her solo attığında kalabalık çılgına döndü. Hakan abi, Ogün Sanlısoy’la birlikteki sahnede en karizma duran kişiydi. Haa, bir de Gündüz Gece’de Ozan Tügen’in cura solosuyla Tarkan Gözübüyük’ün bass solosu epey alkış aldı. Bu arada yine bak konusu açıldı. Ozan Tügen gece boyunca gruba back vokal, piyano, cura, ritim ve solo gitarda eşlik etti. Adam!

Gündüz gece! #PentagramAkustik #pentagram #mezarkabul

Gündüz gece! #PentagramAkustik #pentagram #mezarkabul

Üç vokalist de ağırlıklı olarak kendi dönemlerinde yazılan şarkıları seslendirdiler. Cenk Ünnü hariç herkes back vokallere katkı sağladı. Her şey çok güzeldi lan. Murat İlkan’ın şarkılara tıpkı bizim gibi “tadına bakılacak tatlar” olarak yaklaşması bizi mest etti. “Hadi şimdi şöyle güzel bir Anatolia yapalım mı?” ya da “En nefis parçalardan olan In Esir Like An Eagle” gibi anonsları duydukça Alper sırıttı durdu. Bir ara Mustafa kayboldu yanımızdan, sonra yanında kız arkadaşıyla döndü.

Unutmadan, bizim için gecedeki bir diğer kahraman da Tuğba’dan emanet aldığı iPhone 7 ile konserdeki en süper şarkıları kaydeden Koray gardaşımız oldu. Önümüzdeki iki Suriyeli ise konseri izlemekten çok canlı yayımlamayı tercih ettiler. Gerçi bunu yapan çok kişi varmış Alper söyledi. Salonda kaç kişi vardı emin değilim ama iki tane öküz vardı ki bunlar kapalı alanda, hınca hınç dolu salonda sigara içmekten hiç utanmadılar.

Gece yarısı geçti, tahminim saat 00.30 civarında iş bitti. O anda grubun fotoğraflarını çeken kişi dikkatimi çekti. “Lan dedim bu Levan!” Sabhankra’nın da fotoğraflarını çeken kişi. İstanbul’da tanışmak istiyordum ama şansa bak, Eskişehir’de tanıştık. Bu arada konser boyunca, salonun sağ tarafında kule arkasında grubu izleyen Janset’i de fark ettik. Bilmeyenler için, Janset büyük bir Pentagram hayranıdır.

Sahne bitip de grup kulise geçtiğinde biz de hemen kulisin kapısına seğirttik. Kapıda mekânın görevlileri soru sormaya bile imkan vermeyen bir açıyla bekliyorlardı. Neden sonra kapıda bir kadın belirdi. Boynunda asılı “ALL ACCESS” kartını görüp kıskandım. Neyse, yazının o en başında okuduğun diyalog vardı ya, işte bu aşamada o diyalogu yaşadık ve bam bam bam! İçerideyiz. İşte bu da gecenin Top 3 anlarından ikincisi olmuştu. Yukarı çıktık ve abilerimizi dinlenirken yakaladık. Çantama doldurduğum ne kadar albüm varsa döktüm önlerine. O dakikadan sonrası Allah Allah! Koray bir yandan, Alper bir yandan, ben diğer yandan albümleri imzalatmaya başladık. Çok kral adamlar, en ufak tepki göstermeden, aksine büyük bir sevecenlikle albümlerimizi imzalamaya başladılar. Şu an grubun aktif kadrosunda benim en sevdiğim adam Hakan Utangaç mesela. Ona “This Too Will Pass” parçasını sordum. Kim yazdı bunu, dedim. Tarkan abi’yle ikisinin şarkısıymış. Dedim, “Unspoken” bizim en sevdiğimiz albüm. Aaa, onun yeri çok ayrı tabi, dedi. Muhtemelen o da en çok Unspoken’ı seviyor 🙂

06

alper07

En son Murat İlkan’ın yanına gittik. Bundan birkaç ay önce Murat İlkan, Metin Türkcan’la birlikte yine bir akustik projeyle birlikte Eskişehir’de sahne almıştı. O konserde kendisine eşi Alper İlkan ile Melisa Uzunarslan da eşlik ediyordu. O konserden önce Murat İlkan’a ve Metin Türkcan’a kendi solo albümlerini imzalatmıştık. “Murat abi bizi hatırladın mı Eskişehir konserinden?” diye sorduk. Baktı “Tamam ya hatırladım” dedi. “Abi o konserde eksik kalan albümler vardı imzalamadığın, onları da şimdi imzalatalım”. Murat Abi bizi kahkahalara boğan ve gecenin Top 3 anlarının sonuncusunu yaşatan o cevabı verdi: “Ooo lan Mesut, aştın sende kendini haa”. Sonra sağ olsun albümlerimizi isimlerimize imzaladı. Alper’in albümü de imzalarken yine bombayı patlattı: “Alper de en sevdiğim isimdir!

010

Kasetler hariç hepsi imzalıdır.

Şimdi bunları sana anlatıyorum sevgili okur. Belki saçma geliyor, belki komik geliyor. Ama inan ben aylar sonra geriye dönüp bunları okuduğumda o anki coşkuyu tekrar yaşıyorum. Samimi olarak yazıyorum.

Saat 01.00’i çoktan geçmişti. Az önce bizi içeri alan hanım efendiyle göz göze gelince artık kulisten çıkalım dedik. O da bizi arşivimiz için tebrik etti. Çıkarken Levan’la Savaş Abi’ye selam gönderdim. İletir herhalde.

Daha nice Pentagramlara diyorum ve yazıyı burada bitiriyorum. Fotoğrafları Koray çekti. Video da Instagramdan. Sevgiyle kal sevgili okur.

Teşekkürler Eskişehir! #PentagramAkustik #pentagram #mezarkabul

2016 Yılımın Özeti

Kan, şiddet, göz yaşı ve umutsuzlukla dolu, lanet olası bir yılı geride bıraktık sevgili okur. Kutuplaşan bir toplum, vahşetin hızla normalleşme sürecine girip insanların haber dinlemekten sıkılıp TV8’e hatta yetmiyormuş gibi 8,5’a koştuğu, aşşağılık yalanların hayatları mahvettiği bir yıl bitti. İyi şeyler de oldu muhakkak. Ancak kötülük o kadar fazlaydı ki geriye baktığımda bir tutam saçtan ve eğrelti birkaç nottan başka bir şey kalmadı aklımda.

My Resort‘un her yıl yeni okuyucuları olduğundan bir kere daha bahsetmekten üşenmiyorum. Şu an okumakta olduğun “Yılımın Özeti” bu blogun geleneksel yazılarından birisi ve hatta en sevilenidir. Her yıl 31 Aralık tarihi, hem yılın son günü hem de benim meslek hayatımın yıl dönümüdür. Geride bıraktığımız 31 Aralıkla birlikte çalışma hayatımın 4. yılı da bitmiş oldu.

Şimdi blogun istatistikleriyle beraber bütün bir yıl boyunca buralarda, hayatımda neler olup bitmiş şöyle bir bakalım. Okumaya devam et

Murat İlkan & Metin Türkcan Akustik Konseri

mi05
İyi konserlerin yazılarını geç yazan blog, Proofhead My Resort’ten merhaba sevgili okur.

18 Kasım gecesi, çok uzun süre sonra hayranı olduğumuz bir sesi dinleme şansımız oldu yeniden. Pentagram‘ın efsane vokalisti, Cem Köksal‘la yaptığı şarkılar dillere pelesenk olmuş adam, muthiş insan Murat İlkan Eskişehir’e geldi. Pentagram’ın ezbere bildiğimiz hemen her şarkısını onun sesiyle beynimize kazıdığımızdan, “Kalbim bomboş!” çığlıklarını atarken onun sesine eşlik ettiğimizden bu konseri kaçırmamız olanaksızdı. Biz de elimizde avucumuzda ne var ne yoksa toplayıp o gece konserin yapılacağı mekana gittik. Elimizde avucumuzda ne varsa derken neyi kastettiğimi birazdan anlayacaksın.

Mekana gayet kalabalık ve organize olmuş bir kadroyla gittik. Başta Alper olmak üzere Merve, Utku, Hazal, Volkan, Murat ve Gökçe‘den oluşan ekibimize bir de yakın arkadaşımız Mustafa dahil olunca sahne önünü biz doldurmuş olduk. Mekanda oturmak için yer yoktu eyvallah da yaslanmak için masa da yoktu. Akustik konser olunca zaten fazla atraksiyona girilemeyeceğinden sabit durmak yetiyordu. Ancak özellikle mont ve çantalar sıkıntı oldu.

Neyse, biz mekana gittiğimizde saat 21.00 civarıydı. Aynı günün sabahında organizasyonu yapan dostlarımız Murat ve Özcan Brothers‘ı Pilot Bar‘da yakaladım. Konser öncesinde bir fan buluşması olup olmayacağını öğrendim böylece. Akşamki programın detaylarını kestirebildikten sonra iş mekana gidip beklemeye kaldı.

13071948_10154115780073630_5346793829956951623_o

Bir gözüm Murat abi‘nin üzerinde beklemeye başladım. 10 dakika sonra Murat abi eliyle beni işaret etti ve çağırdı. Hazırdık, Murat İlkan ve Metin Türkcan‘ın mi01yanına gidiyorduk! Alper’le birlikte mekanın üst katındaki kulise doğru çıktık. İşte, hayranı olduğumuz ses, taze metalciliğimizin en büyük kahramanı Murat İlkan karşımızdaydı. Kuliste eşi Alper İlkan, Metin Türkcan ve aslında o gecenin
de en büyük sürprizlerinden birisi olacak Melisa Uzunarslan ona eşlik diyordu. Kısa bir selamlaşma faslından sonra elimizde ve avucumuzdakileri dökmeye başladık: 2 tane plak, 1 tane DVD ve bir sürü CD. Murat İlkan ve Metin Türkcan büyük bir ilgiyle ve samimiyetle tüm bu materyallerimizi imzaladılar. Murat İlkan’ın sol anahtarı şeklindeki imzasına dikkat edin lütfen 🙂 Konsere gitmeden mi02iki tane CD kalemi hazırlamıştım. Ancak orada ne hikmetse kalemlerin ikisi de yazmadılar! Eğer organizatör Murat Abimiz bir kalem daha bulup gelmeseydi ağlayarak ayrılmak zorunda kalacaktık.

Murat İlkan’a ilk solo albümü Fanus’un plağını ve Pentagram’la birlikte yaptığı işleri imzalattım. Metin Türkcan’a ise yine ilk solo albümünün CD’sini ve yıllar önce Pentagram’la konsere geldiğinde grubun diğer üyelerinin imzalayıp onun imzalamadığı CD’yi imzalattım.

mi04

Tüm bu imza ve sohbet faslından sonra birer fotoğraf çektirip kulisten ayrıldık ve o gazla aşağıda beklemeye başladık. Herkes ayakta beklemekten şikâyetçiydi ama benim dünyayı gördüğüm duyduğum yoktu mutluluktan. Bir süre sonra sırasıyla Metin Türkcan, Alper İlkan, Melisa Uzunarslan ve Murat İlkan sahneye çıktılar.

Rahatsızlığının Murat İlkan’ı yorduğu çok belliydi. Hareketlerini de bir miktar kısıtlamıştı. Ancak sesine hiçbir şey olmamıştı! En ufak bir tereddüt yoktu hiçbir şarkıda. Çalma listeleri de harikaydı. İlk çaldıkları şarkı haricinde, listede boş şarkı yoktu. İlk şarkıyı bilmiyordum çünkü 🙂 Özellikle kendi albümünün çıkış şarkısı Yaramaz Çocuk’a tüm salon eşlik etti. Pentagram’dan da söyledi. Her şarkıyı aslında salon da onunla birlikte söyledi. Pink Floyd’lar da ise özellikle solo kısımlarında Melisa Uzunarslan’ın kemandaki ustalığı alkışlara boğuldu. Metin Türkcan da kendi albümden bir şarkı söyledi. Ancak gecenin sürprizini yine Melisa Uzunarslan yaptı ve Kaan Tangöze’nin Bekle Dedi Gitti isimli parçasını söyledi. Ne söylemek! Yaşattı resmen! Jestleri, mimikleri ve sesiyle yaptıklarını dinleyip izledikten sonra bu ismi not ettik telefonlarımıza. Ancak salaklık edip kaydetmedik bu performası.

mi03

Murat İlkan’a sahnede bir ara kim olduğunu anlamadığımız birisi eşlik etti. Gereksiz bir eşlikti bence, Murat abinin ihtiyacı yoktu zira 🙂 Konser boyunca seyirciyle en az etkileşime geçen isim Murat İlkan’ın eşi ve bass gitaristi Alper İlkan’dı. Neden bilmiyorum ama yüzünü pek az defa tebessüm ederken görebildik.

mi06

Neyse, her şey süper giderken pek çok konserde olduğu gibi bu konser de bazı aksilikler yaşadığım için erken ayrılmak zorunda kaldım. Zira ben ne zaman bir konserde eğlensem mutlaka bir şeyler bir tarafımı çekiştirir.

Velhasıl, son zamanlarda gittiğim en iyi konserdi diyebilirim Murat İlkan ve Metin Türkcan Akustik Proje için. Konserde pek çok şarkıyı 4K kalitesinde videoya çektim. Ancak bu boyuttaki videoları işlemek biraz zaman aldığından ortaya çok da istediğim gibi bir video çıkmadı.

mi07

Murat İlkan – Fanus

819-0vuhYıllarca Pentagram‘ın vokalistliğini yaptıktan sonra, yakalandığı MS hastalığı sonucu, 15 yıllık grubundan ayrıldığında çok üzülmüştük Murat İlkan için. O dönem yaptığı açıklamalarda müzik hayatına solo çalışmaları ve Murat İlkan Akustik Projesi ile devam edeceğini belirtmişti.

İşte o solo çalışmalar meyvesini verdi ve 2013’ün son günlerinde Fanus isimli ilk solo albümü piyasaya çıktı. Çok kısa bir süre sonra da Yaramaz Çocuk isimli ilk klibini çekti Murat İlkan. Bu yazıyı da açıkçası klibi gördükten sonra dinlediğim albüm için yazmaya karar verdim.

Kliple başlayayım önce. Ben şarkıyı çok sevdim. Özellikle giriş kısmındaki o klavye melodisine bayıldım. Klipteki senaryoyu da kıyafetleri de performans sahnelerini de çok sevdim. Özellikle Murat İlkan’ın 3.59’daki “heepp” hareketini çok sevdim. Bizim Alper‘in, Bursa’dan tanıdığı gitarist Erdem Karaman‘ın da gayet dikkat çektiğini söyleyebilirim. Klibin peformans sahneleri Maltepe Üniversitesi Platoları’nda, diğer sahneler ise  Kayışdağı Ormanı’nda çekilmiş. Yönetmen ise Kaan Yenileyen. Kostümleri ve hikayeyi gayet beğendiğim klibin sanat yönetmeni Özge Şen olmuş. Klip oyuncuları ise Ceyda Yücesan, Nihan Aypolat, Çağdaş Dilber, Seda Özgiş, Kaan Songün, Rohan Kaan İlkan, Burak Ergün, Ali Dağhan Balaban.

Albümün davullarını Murat İlkan’ın kardeşi olan Aykan İlkan çalmasına rağmen klipte izlediğimiz davulcu Erce Arslan. Youtube’da şöyle bir kanalı var. Kesinlikle inceleyin. Adam esasında çok iyi bir metal davulcusuymuş.

Albümde 7 tane parça var. Ciddi bir rahatsızlığa yakalanıp müziği, yıllardır emek verdiği grubunu bırakma nokasına gelmiş her insanın yapacağı gibi Murat İlkan da bu albümde çektiği sıkıntıları anlatmış. Sözlerini eşinin yazdığı ve gayet harika bir girişi olan Mirror, Mirror isimli şarkı hariç tüm sözleri de kendisi kaleme almış. Albümün parça listesi şu şekilde:

1. Merhaba (5.03)
2. Yaramaz Çocuk (5.48)
3. Mirror Mirror (4.19)
4. Fanus (5.01)
5. Dil (4.31)
6. Yalan (3.34)
7. Sen ve Ben (3.30)

841-6pzbAlbüm hiç sevemediğim bir “aaaaaa doğan güneşe merhaabaa” sesiyle başlıyor. Hiç gerek yoktu bence böyle bir merhaabaa’ya. Ancak hemen devamında progressive bir albüm dinleyeceğimizi daha ilk notalardan haber veren melodiler başlıyor. Albümde klavyeleri fazlasıyla sevdim onu hemen belirteyim. Albümde tek bir parça haricinde tüm parçalar Türkçe. Dolayısı ile sözlerin ne denli ön plana çıktığının altını çizeyim hemen. Sözler de fena değil. Tam da Murat İlkan’ın tüm röportajlarında belirttiği şeyleri, hastalığı döneminde hissettiği sıkıntıları konu alıyor.

Merhaba‘dan sonra albümün en iyi parçası Yaramaz Çocuk başlıyor. Yukarıda da belirttiğim üzere harika bir girişi var. Klavye ve davul muhteşem olmuş. Şarkının sözleri biraz vasat olsa da nakarat falan gayet iyi olmuş. Akılda kalıyor. “Herşey yalan, herkes yalan, bir tek sensin bende kalan” tekerlemesini günlerdir söyleyip duruyorum.

Albümün tek İngilizce parçası, Murat İlkan’ın eşi tarafından sözleri yazılmış olan Mirror, Mirror. Yapı itibariyle en sert parçası aynı zamanda. Murat İlkan’ın Pentagram zamanlarına hafiften göz kırpıyor.

Albüme de adını veren Fanus isimli parça bana göre ortalamanın üzerine çıkamamış. Sözleri itibariyle düşünecek olursak iyi bir parça ama albümün genel hareketinin dışında kalmış. Devamında gelen Dil isimli parça da yine melodik bir girişle başlıyor. Klavye sololarıyla süslenmiş. İlerleyen kısımlarda gitar soloları yoğunlaştırılmış bir şekilde yer alıyor. Tam bir progressive parça anlayacağınız. Ama melodiklik olarak girişiyle yetinmek durumunda kalıyoruz.

Yalan bir önceki parçada özlemini duyduğumuz o melodiyi hemen girişte veriyor kulaklarımıza. Parçanın ritmi de harika olmuş. Gayet sevdiğim bir parça oldu bu. Yaramaz Çocuk ve Mirror, Mirror ile birlikte albümün en göze çarpan parçası. 2.30 civarında bir gitar solosu kısmı var parçaya biraz farklı bir hava katmış. Ancak hemen devamında melodi yine başlıyor ve parça bir saniye olsun o havasından kopmadan bitiyor.

Albümün son parçası Sen ve Ben. Akustik bir parça. Davul yok. Kapanışa uygun bir parça olmuş. Ama sönük. Sönük yani.

Belki de az parça olduğu için bilmiyorum, 7 parçalık bu albümde sevebildiğim 3 parça oldu sadece. Elbetteki Fanus’un çıkmış olması bile bizler için bir lütuf. Üstelik Murat İlkan’ın iyileşme dönemine girdiğini de bilmek ayrıca keyif verici. Umuyorum ki ilerleyen zamanlarda çok daha iyi albümler yapacak ve bizleri sesinden müziğinden mahrum bırakmayacak Murat İlkan. Yazıyı yazarken haliyle biraz araştırma yaptım. En hoşuma giden haber şu oldu. O yüzden paylaşmak istedim:

600-7ncz

11.12.13’yi Değerlendirmek

Geçen sene yazdığım “12.12.12”yi değerlendirmek başlıklı yazımı okumak için tıklayın.

Bugün tarih olarak güzel bir gün sevgili okur. 11, 12, 13 yan yana ancak 100 yılda bir geliyor. Geçen sene çok daha efsane bir tarih vardı: 12.12.12. Ben de bu tarihi geçen sene değerlendirmiş, işe başlarken Bakanlığa evraklarımı bu tarihte vermiştim. Bu sene de bu tarihi değerlendirmek için ufak tefek şeyler yaptım elbette. Ama ufak tefek şeyler oldu yani. Hayatımda önemli yeri olacak işler değil hiçbiri. Bir tanesi birazdan gerçekleşecek hatta. Dolayısı ile bu yazı kendime, geleceğime bir not olarak kaleme alındı. Geçen sene verdiğim tavsiyeye uyup proje hazırlayan ve 11.12.13’te çocuk yapmak üzere 2013 yılında Mart ayı başında çalışmaya başlayanlar muhtemelen bugün yavrularını kucaklarına aldılar. Sezeryanla falan tam denk getirdiler. Bugün doğan tüm yavruların yeni hayatları mutlulukla geçsin.

Bugün, tam bir yıldır işim gücüm var. Geçen sene tam da 31 Aralık günü fiilen işe başlamıştım. Ancak, iş girmek için gerekli evrakları geçen sene 12 Aralık’ta vermiştim.

28-3ws3Bu cuma, yani 13 Aralık’ta The Hobbit serisinin ikinci filmi The Desolation of Smaug vizyona giriyor. Eh bizler de tabi ki çoktan planlarımız yaptık, hafta sonumuzu bu işe ayırdık. Hafta sonu Dünya durmuşsa bile herhalde dönüp bakmayız gibime geliyor. Geçen sene de The Hobbit‘in ilk filme yine aynı ekiple gitmiştik. İlk filmde en son kartallarda kalmıştık. Ama asıl olay zaten kartallardan sonra başlıyor. Cücelerin efsane fıçıyla kaçma sahnesi de muhtemelen bu film de yer alacak. O açıdan ayrıca bir heyecanlıyım kendi adıma.

Dün Volkan haber verdi, Murat İlkan albüm çıkarıyormuş. Teaserını da yayımlamış. Bir dinledim de fena değil gibi duruyor. Çok yakındaymış. Ne kadar yakında bilmiyorum ama teaserdan anladığım kadarıyla yine hem Türkçe hem de İngilizce söyleyecek. Çok büyük ses, helal olsun.

856-9d2wBu arada geçenlerde şu yazımda bahsettiğim God Mode da çok yakın zamanda albümünü çıkartıyor. Albüm kapağını hazırlanmış. Umarım ki albüm hakettiği değeri görür sevgili okur. Tarz olarak Türkiye’de çok dinleyicisi olan bir proje çünkü. Togay‘ın ve tüm God Mode’un destekçisiyiz.

Şimdi yazmayı bırakıp başlığa baktım. Lan cidden güzel tarihmiş. Keşke daha farklı şekillerde değerlendirseymişim. Nasılsa ölünceye kadar unutamayacağım bu tarihi. Bu aralar yine hayatımın garip zamanları sevgili okur. Bilecik’te yoğun kar yağışı var. Zaten iyice bunalmış olan beni bu kar soğuğu daha bir bunaltıyor, üşütüyor. Sabah kalkıyorum bildiğin hava karanlık, akşam mesai bitiyor yine karanlık. Bugün dairede elektrikler gitti birkaç saatliğine. Başım ellerimin arasında bir yarım saat oturdum masamda. Nasıl rahatladım bilemezsin. Kişi kendinin en büyük destekçisiymiş meğer. Dün gece uyuduğum inanılmaz güzel uykudan sonra bu yarım saatlik rahatlama seansı ile iyice özgürleştim. Etrafımda bir Dünya döndü durdu ama benim Dünyam çok uzaklarda olduğu için etrafımda olan bitene pek aldırmadım.

Artık şakayı, komikliği kenara bırakıp ciddi ciddi askere gidecek adam moduna girmeye başladım. Her şey yolunda giderse Şubat’ın 4’ünde kışlada elimde havlu bekliyor olacağım. Askerde olduğum süre içerisinde blog ne olacak bilmiyorum. Nasıl bir yere düşeceğim konusunda en ufak bir fikrim yok zira. Dolayısı ile buna ilerleyen günlerde karar vereceğim.

Alper‘in Orman ve Su İşleri Bakanlığı‘nda Uzman Yardımcısı olarak işe başladığından haberiniz var mı bilmiyorum. Ama, evet. İki haftadır Alper Ankara’ya gidip geliyor 🙂 Bu hafta sonu uzun süre sonra bir toplu hasret giderme etkinliği yapacağız. Onunla ilgili olarak yazacağım yazıda detaylıca bahsedeceğim Alper’den ve yeni işinden. Şimdilik şununla yetinelim.

585-vk45

 

“Bu Dünya dönmüyor arkadaşım, dönmez. Bu Dünya dönüyor olaydı hepimiz de bunun farkında olurduk.”