Tag Archives: murat

Salda Gölü – Doğum Günü – Antalya

Uzun zaman oldu yine yazmayalı sevgili okur. Ama inan vakit bulamadım. Biraz uzun bir gezi yazısı olacak bu okuyacağın. Yazı içerisinde çok ciddi ve çok önemli tespitlere, tavsiyelere yer vereceğim. Okumanda fayda var yani. Ben yazarken çok eğleneceğim umarım okurken de sen eğlenirsin.

O hafta sonu için Alper’in birkaç gün önce yaptığı teklifin cazipliğine dayanamadım ve yıllık izin almayı düşündüğüm hafta için yaptığım planı değiştirdim. Daha doğrusu  bu planda küçük bir değişiklik yaptım diyelim. Biz, Antalya’ya gitmeyi planlıyorduk. Ancak Alper’in teklifi bizi yola iki gün daha önce çıkardı. Burdur’a, Salda Gölü’ne gidiyorduk ve sabah saat 05:00’te yola çıkmıştık bile! Bu kadar çabuk karar alıp yola revan olmanın verdiği keyifle güneye, “el değmemiş” topraklara gidiyorduk!

İki araçta toplam altı kişiydik. Birkaç gün önce elimizdeki malzemeyi kontrol edip Dechatlon’dan yeni malzemeler almıştık. Ben bu mağazaya ilk defa, iki buçuk yıl önce İzmir’de gitmiştim. Ancak geçen sürede, özellikle de internet mağazasıyla, ülkede outdoor sporları yapan herkes için vazgeçilmez bir platform olmuş Dechatlon. Çadırlarımızı, matlarımızı ve birkaç ufak tefek eksiğimizi tamamladık. Yanımıza üç tane taşınabilir güç kaynağı, bir tane 12 volt akü, iki tane şarjlı LED ışıldak, küçük tüp, mangal, dört tane katlanabilir sandalye, üç tane çadır, bir tane şişme yatak ve şu an aklıma gelmeyen iki bagaj dolusu malzemeyi aldık. Okumaya devam et

Reklamlar

Yılın Son Dolunay’ı Sürprizi!

teklif04

Yalnızca gecelerde değil, sabahları işe giderken de dolunay!

Yok, yine unutmadım. Ancak bu sefer biraz meşguldüm. Nasıl mıydı? Harika. Bir dolunayda olabilecek güzelliklerin pek çoğu vardı. Üstelik yine unutulmazdı. Fakat bu sefer unutulmaz yapan sen ya da ben değilim. Bu dolunay’da sahnede Alper vardı!

Sahne derken ciddiydim. Eskişehir’de bir mekanda, sokak hayvanları yararına düzenlenen bir etkinlikte Efendi grubuyla sahneye çıktılar. Konserin en ön plana çıkan özelliği ise girişlerin bilet yerine “mama” ile yapılıyor olmasıydı. Yani miktarı ve çeşidi size kalmakla birlikte, girişte kedi veya köpek maması bağışı yapıyorsunuz. İsminizi ve ne kadar bağış yaptığınızı da not ediyorlar.

Neyse, dönelim sürprize. Alper, nihayet Selda‘yla evlenmeye karar verdiğinde ilk sorduğum soru “beyaz eşyayı ne marka alacaksın?” olmuştu. O ise bu sorumu yanıtsız bırakıp evlilik teklifi için yaptığı planı anlatmaya başladı. Plan iyiydi, yeterli ve samimiydi. Ufak tefek birkaç detayı da konuşup hallettik.

Konser günü dolunay gökte, bulutların arasından bir görünüp bir saklanıyordu. Mekana geldiğimizde saat 20.45 civarındaydı. Geldiğimizde gördük ki bizim ekibin tamamına yakını oradaydı. biz de hemen her Efendi konserinde yaptığımız gibi sahnenin en önüne konuşlandık ve beklemeye başladık. Kısa süre sonra yanımıza Koray, Murat ve Gökçe de geldi. Bizim çocuklar sahnede hazırlıklarını yaparken biz süper komik ve keyifli bir muhabbete başlamıştık bile. Ancak çok az kişinin olacaklardan haberi vardı.

teklif02

Selda, arkadaşlarıyla gelip yanımıza oturdu. Bu esnada İstanbul’dan Eskişehir’e gelen Fatih Abi‘ler de mekana gelmişlerdi. Daracık bir alanda epey kalabalık olmuştuk. Şarkılar ardı ardına geçerken Alper’le göz temasını kaybetmiyorduk. Yalnızca ben değil Caner ve Mustafa da bir yandan Alper’i kesiyordu. Ancak Alper’in kestiği tek bir isim vardı o da Selda’ydı.

teklif03

Profket

Grup, İstanbul’da Sonbahar‘ı da çalıp bize söylettikten sonra Alper, Utku‘dan mikrofonu istedi. Selda’nın arkadaşları tam bu anda kayda girdiler! Üç dört farklı açıdan Alper’i videoya almaya başladılar. Ulan meğer bunlar hazırlıklıymış! Alper, ah gardaşım, olanca heyecanıyla tane tane konuşmaya başladı. O an bizim suratlarımızı görmen lazımdı sevgili okur. Hepimiz sırıtarak sahneyi izliyorduk, ağızlarımız kulaklarımızda. Alper sözünü bitirdi. Kar beyaz bir kediciği Selda’ya uzattı. Kediciğin boynunda bir tek taş vardı. O esnada Aykut, sahnenin arkasında bulunan perdeyi indirdi ve “BENİMLE EVLENİR MİSİN?” yazısı açığa çıktı.

teklif01

Alkış kıyamet görmen lazım! Selda, gayet soğukkanlı bir şekilde konuşmasını yaptı ve kabul etti. Sonra bunlar birlikte sahneye döndüler. Efendi  ve Selda, birlikte “Haydi Söyle” çalmaya ve söylemeye başladılar.

teklif05

Caner yanıma geldi “Abi sen biliyor muydun?” diye sordu. Meğer çok az kişi biliyormuş. Efendi sahneden inince önce Fatih abilerle sonra Alperle ve Efendi’yle kucaklaştık. İyi dileklerimiz ilettik. Bir ayaz başlamıştı ki dışarıda sorma. Güle oynaya, biraz da duygulanmış olarak Utku’nun arabaya yürümeye başladık. Dolunay tepeden ışıldıyordu. Cep telefonuma bir mesaj geldi. Titreyerek açtım, baktım ve içime inanılmaz bir mutluluk yayıldı. Ulan dedim, tam zamanında, tam da seni düşünürken.

teklif

Tolga Abi’den.

Murat İlkan & Metin Türkcan Akustik Konseri

mi05
İyi konserlerin yazılarını geç yazan blog, Proofhead My Resort’ten merhaba sevgili okur.

18 Kasım gecesi, çok uzun süre sonra hayranı olduğumuz bir sesi dinleme şansımız oldu yeniden. Pentagram‘ın efsane vokalisti, Cem Köksal‘la yaptığı şarkılar dillere pelesenk olmuş adam, muthiş insan Murat İlkan Eskişehir’e geldi. Pentagram’ın ezbere bildiğimiz hemen her şarkısını onun sesiyle beynimize kazıdığımızdan, “Kalbim bomboş!” çığlıklarını atarken onun sesine eşlik ettiğimizden bu konseri kaçırmamız olanaksızdı. Biz de elimizde avucumuzda ne var ne yoksa toplayıp o gece konserin yapılacağı mekana gittik. Elimizde avucumuzda ne varsa derken neyi kastettiğimi birazdan anlayacaksın.

Mekana gayet kalabalık ve organize olmuş bir kadroyla gittik. Başta Alper olmak üzere Merve, Utku, Hazal, Volkan, Murat ve Gökçe‘den oluşan ekibimize bir de yakın arkadaşımız Mustafa dahil olunca sahne önünü biz doldurmuş olduk. Mekanda oturmak için yer yoktu eyvallah da yaslanmak için masa da yoktu. Akustik konser olunca zaten fazla atraksiyona girilemeyeceğinden sabit durmak yetiyordu. Ancak özellikle mont ve çantalar sıkıntı oldu.

Neyse, biz mekana gittiğimizde saat 21.00 civarıydı. Aynı günün sabahında organizasyonu yapan dostlarımız Murat ve Özcan Brothers‘ı Pilot Bar‘da yakaladım. Konser öncesinde bir fan buluşması olup olmayacağını öğrendim böylece. Akşamki programın detaylarını kestirebildikten sonra iş mekana gidip beklemeye kaldı.

13071948_10154115780073630_5346793829956951623_o

Bir gözüm Murat abi‘nin üzerinde beklemeye başladım. 10 dakika sonra Murat abi eliyle beni işaret etti ve çağırdı. Hazırdık, Murat İlkan ve Metin Türkcan‘ın mi01yanına gidiyorduk! Alper’le birlikte mekanın üst katındaki kulise doğru çıktık. İşte, hayranı olduğumuz ses, taze metalciliğimizin en büyük kahramanı Murat İlkan karşımızdaydı. Kuliste eşi Alper İlkan, Metin Türkcan ve aslında o gecenin
de en büyük sürprizlerinden birisi olacak Melisa Uzunarslan ona eşlik diyordu. Kısa bir selamlaşma faslından sonra elimizde ve avucumuzdakileri dökmeye başladık: 2 tane plak, 1 tane DVD ve bir sürü CD. Murat İlkan ve Metin Türkcan büyük bir ilgiyle ve samimiyetle tüm bu materyallerimizi imzaladılar. Murat İlkan’ın sol anahtarı şeklindeki imzasına dikkat edin lütfen 🙂 Konsere gitmeden mi02iki tane CD kalemi hazırlamıştım. Ancak orada ne hikmetse kalemlerin ikisi de yazmadılar! Eğer organizatör Murat Abimiz bir kalem daha bulup gelmeseydi ağlayarak ayrılmak zorunda kalacaktık.

Murat İlkan’a ilk solo albümü Fanus’un plağını ve Pentagram’la birlikte yaptığı işleri imzalattım. Metin Türkcan’a ise yine ilk solo albümünün CD’sini ve yıllar önce Pentagram’la konsere geldiğinde grubun diğer üyelerinin imzalayıp onun imzalamadığı CD’yi imzalattım.

mi04

Tüm bu imza ve sohbet faslından sonra birer fotoğraf çektirip kulisten ayrıldık ve o gazla aşağıda beklemeye başladık. Herkes ayakta beklemekten şikâyetçiydi ama benim dünyayı gördüğüm duyduğum yoktu mutluluktan. Bir süre sonra sırasıyla Metin Türkcan, Alper İlkan, Melisa Uzunarslan ve Murat İlkan sahneye çıktılar.

Rahatsızlığının Murat İlkan’ı yorduğu çok belliydi. Hareketlerini de bir miktar kısıtlamıştı. Ancak sesine hiçbir şey olmamıştı! En ufak bir tereddüt yoktu hiçbir şarkıda. Çalma listeleri de harikaydı. İlk çaldıkları şarkı haricinde, listede boş şarkı yoktu. İlk şarkıyı bilmiyordum çünkü 🙂 Özellikle kendi albümünün çıkış şarkısı Yaramaz Çocuk’a tüm salon eşlik etti. Pentagram’dan da söyledi. Her şarkıyı aslında salon da onunla birlikte söyledi. Pink Floyd’lar da ise özellikle solo kısımlarında Melisa Uzunarslan’ın kemandaki ustalığı alkışlara boğuldu. Metin Türkcan da kendi albümden bir şarkı söyledi. Ancak gecenin sürprizini yine Melisa Uzunarslan yaptı ve Kaan Tangöze’nin Bekle Dedi Gitti isimli parçasını söyledi. Ne söylemek! Yaşattı resmen! Jestleri, mimikleri ve sesiyle yaptıklarını dinleyip izledikten sonra bu ismi not ettik telefonlarımıza. Ancak salaklık edip kaydetmedik bu performası.

mi03

Murat İlkan’a sahnede bir ara kim olduğunu anlamadığımız birisi eşlik etti. Gereksiz bir eşlikti bence, Murat abinin ihtiyacı yoktu zira 🙂 Konser boyunca seyirciyle en az etkileşime geçen isim Murat İlkan’ın eşi ve bass gitaristi Alper İlkan’dı. Neden bilmiyorum ama yüzünü pek az defa tebessüm ederken görebildik.

mi06

Neyse, her şey süper giderken pek çok konserde olduğu gibi bu konser de bazı aksilikler yaşadığım için erken ayrılmak zorunda kaldım. Zira ben ne zaman bir konserde eğlensem mutlaka bir şeyler bir tarafımı çekiştirir.

Velhasıl, son zamanlarda gittiğim en iyi konserdi diyebilirim Murat İlkan ve Metin Türkcan Akustik Proje için. Konserde pek çok şarkıyı 4K kalitesinde videoya çektim. Ancak bu boyuttaki videoları işlemek biraz zaman aldığından ortaya çok da istediğim gibi bir video çıkmadı.

mi07

Kendi Dükkanımızdan Videolar

Başlığın böyle olmasının sebebi Yahşi Batı’da Zafer Algöz’ün bir esprisidir. Başka bir şey değil. Bu yazıda izleyeceğiniz üç videonun birini ben, birini Murat ve birini de Türker yaptı. “Bunları İzlemek Şart” kategorisine uzun süre sonra iyi bir yazı oldu bu.

Şu aşağıdaki videoda tıkır tıkır çalışan bir dikiş makinesi görüyorsunuz. Şu birkaç saniyelik videonun arkasında, yaklaşık 2 saatlik bir emek var. Annem, orijinal Singer dikiş makinesini teyzeme vermişti yıllar önce. Teyzem de bu makineyi kullanmayıp kömürlüğüne atmış. Tamamen mekanik olan bu makine, şu an piyasada bulunan elektronik muadillerinden çok daha uzun ömürlü ve kullanışlı bir makine. Uzunca bir süre kömürlükte bekleyen makine nihayet kuzenim Harun’la birlikte tekrar yuvaya, Eskişehir’e döndü. Bayramın ilk günü tam iki saatimi aldı tamamen temizlemesi. İlk üretildiğinde ayak pedalıyla çalışan bu makineyi küçük bir modifikasyonla elektrik motoruyla çalışabilir hale getirmiştik yıllar önce. Onca yıl kömürlükte beklemesine rağmen motoru da mekanik donanımı da sapasağlamdı. Aşağıdaki videoda makineye harici bağlantıyla güç veriyorum. Tıkır tıkır çalışmaya başlıyor. Dediğim gibi, birkaç saniyelik şu video aslında iki saatlik emeğimin boşa olmadığını gösteren bir delildir.

kuredeneyiBayramın ikinci günü Murat, süper bir deney yaptı. Nereden görmüş bilmiyorum. Ama gerçekten çok şaşırtıcı bir iş. Bir dönemin çok popüler hediyelerinden medyum kürelerini bilirsiniz hani. Elektrik akımını cam fanusun içerisine veriyor, elinizi cama yaklaştırınca akım o noktaya toplanıyor. İşte bu kürenin pasif haldeki floresan lambaları yakmak gibi bir özelliği de varmış. Kürenin çeperlerine yansıyan elektrik alan, floresan lamba içerisindeki atomları titreştiriyor, bu da bildiğimiz ışık olarak bize yansıyor. Fotoğraf koydum ama video koymazsam inanmazsınız.

Ve son olarak Türker‘in uzun süre önce gönderdiği, Mafya Affetmez videosu. Aslında bunu blog reklamı olarak düzenleyecektim. Ama videolarla ilgili bir başlık açınca bunu da eklemezsem olmazdı. Bu, bugün aldığım yeşil perdeyle birlikte, ileride görüp izleyeceklerin için sana fikir versin sevgili okur. Alper‘in geçen sene Aykut’un düğünü için yapmak istediği bir video vardı, daha doğrusu kafa montesi. İşte bunları falan hep yapabileceğiz.

 

Uzun Hikayeler: Taşınma, Doğum Günü ve Dolunay

tasinma04
Bu yazıyı çok uzun zamandır erteleye erteleye bugüne kadar geldim. Neredeyse yirmi günlük bir yazı bu. 19 Temmuz 2016’da, hayatımın en güzel akşamlarından birini yaşadım. Doğum günüm dolunaya rastladı ve iki yıldır oturduğum evden taşınıp yeni bir eve geçtim.

Doğum günümün Temmuz ayı dolunayına rastlaması zaten beni epey heyecanlandırmıştı. Dolunaylardan başka tutunacak bir şey kalmadığı için, bu muhakeme gününün hoş tesadüfü, beni fazlasıyla mutlu etmeye yetti.

Bir süredir ev arıyorduk. Ancak emlakçıların komisyon pişkinliğinin artık dayanılmaz boyutlara ulaşması sebebiyle, öfkelenip güzel bir ev bulmak konusunda umudumu kesmiştim. Eski evin bir sonraki kirası son gün yaklaştıkça tedirginliğimiz artmıştı. Şansımıza, umudu kestiğimiz günün akşamı, bambaşka bir mahallede, Vişnelik Mahallesi‘nde tam da aradığımız gibi bir ev bulduk. İlanı gördüğümüz akşam hiç vakit kaybetmeden evi gezdik. Aynı gece evin sahibiyle epey uzun bir konuşma yapıp heyecanla ertesi sabahı beklemeye başladık. Çok uzun süre sonra ilk defa heyecandan uyuyamadım. Ertesi gün, evi tutmuştuk bile 🙂 Artık yeni bir ev sahibimiz ve arkadaşımız vardı: Selim.

tasinma07

Taşınma günü olarak 18 Temmuz’u seçmemize rağmen nakliye firmasının özrü ile 19 Temmuz gecesine kaldı iş. Neden gece? Çünkü tramvayın geçtiği caddelerdeki evlere nakliye asansörü kurulmasına ancak gece 01.00’den sonra izin veriliyormuş. 19 Temmuz günü iş yerinde heyecandan duramadım. Akşam adeta koşarak eski eve gittim. Günlerdir Merve, Hazal ve Utku‘nun  insan üstü gayretiyle tüm eşyalar kolilenmişti. Bir gün önceden de Murat Abi‘ye mobilyaları söktürmüştüm. Her şey hazırdı yani. O arada Yağızhan aradı.

Abi çok acil Pilot Bar‘da buluşmamız lazım, dedi. Lan, dedim. Akşam taşınacağım ne Pilot’u? Abi sahne durumu var, hemen konuşalım bağlayalım, dedi. Hesapladım. Nakliye aracı saat 23.00’de gelecekti. O arada bir kaç saat zamanım vardı. Peki, dedim Yağızhan’a. Hemen görüşüp eve dönmek için aceleyle çıktık evden. Yolda aklımda en büyük sıkıntı beliriverdi: Yeni taşınacağımız evin önünde park etmiş araçlar olacaktı. Gece 01.00’de bunların sahiplerini nereden bulup kaldıracaktık? Kaldıramazsak asansör kurulamazdı ki?

Mekana girdik Merve’yle. Bir anda tanıdığım bütün yüzler bana döndü ve İyi ki doğdun şarkısı söylemeye başladı! Hayatımın ilk sürpriz doğum günü kutlamasıydı bu. Abartmıyorum, ciddiyim. Yağız, Ender, Hazal, Utku, Uğur, Burcu, İpektoş, Şevkiye ve Betül oradaydı. Bir süre sonra yanlarına adaşım Mesut, Murat ve Gökçe de katıldılar. Doğum günü hediyesi olarak aldığım iki plak, başka bir yazının konusu olacak. Ama Şevkiye ve Betül’ün aldığı Pentagram plağıyla, Hazal ve Utku’nun aldığı Savatage plağı için teşekkür ederim buradan onlara. Ayrıca Burcu’nun babasının yaptığı Hürkuş uçağının merchandise şapkası için de ayrıca teşekkür ederim.

tasinma08

Doğum günüm

Bu sürpriz doğum günü kutlamasından sonra, Uğur’la birlikte eşyaların olduğu eve döndük. Nakliyeciler geldi. Yükleme başladı. Kazasız belasız bittiğinde saat 01.00 civarındaydı. Hızlıca bomboş daireyi temizledik ve önde biz arkada kamyon olduğu halde yeni eve doğru yola koyulduk.

tasinma05

Yeni evimin dolunay manzarası

tasinma06

O saatte yollar bomboş tabi. Geldik yeni eve. Murat ve Mustafa, süper bir iş başarıp evin önündeki park etmiş araçları çektirmişler. Rahatça yerleşti nakliyeciler. Ancak bu sefer de asansörün uzunluğu yetmedi. Yeni bir asansör çağırdılar. Eşyaları indirmeye daha doğrusu çıkarmaya başladılar. Bu asansör sistemi süper bir iş cidden. Salonun penceresini söküp kurdular ve tüm evin eşyasını buradan çektiler.

tasinma03

tasinma00

Darbe girişimini izlerken Volkan da Amerika’da müze geziyordu. Watsap grubundan anlık olarak haberdar ettik

Aynı günün sabahında, iki yıldır beyaz eşya dükkanında bekleyen ancak yer darlığı sebebiyle kullanamadığımız buzdolabını da getirtmek istemiştik yeni eve. Ancak kat asansörüne sığmadığından ve apartmanın merdivenleri de çok dar olduğundan bunu taşımak için de akşamı beklememiz gerekmişti. Buzdolabı da sorunsuzca çıkıp kurulacağı yere bırakıldıktan sonra saat 04.00 civarında iş bitti. Ertesi sabah işe gidecektim. Çünkü 15 Temmuz darbe girişiminden dolayı izinlerimiz iptal edilmişti. Bu darbe girişimine dair bir şeyler yazmak istiyorum aslında. Bunu da bir başka yazıya bırakayım şimdilik. Darbe girişiminin yapıldığı akşam da Utku ve Hazalla koli yapıyorduk. Olaylar olunca ağzımız açık halde televizyonu izlemeye devam ettik.

Evi taşıdıktan sonraki gün yeni eve geldiğimde yapılacak bir dünya iş olduğunu gördüm. O gün tarih 20 Temmuzdu. Heh işte, bak bugün 7 Ağustos olmuş. Hala o işler bitmedi. Neden? Çünkü okumayı öğrendiğim 7 yaşımdan beri biriktirdiğim kitaplarım, buna ilave dvdler, cdler ve bilumum ıvır zıvırdan oluşan, iki yıldır annemlerin evinde bekleyen devasa bir mal varlığım vardı. Bunlar için yeni evin bir odasını tahsis etmiştim. Bak günler geçti. Halen buraya bir çeki düzen verebilmiş değilim. Yavaş ama güzel bir şekilde ilerliyor. Pek çok noktada kontrolü ele aldım.

tasinma11tasinma10tasinma12

Yeni evde, ilk bağlanan şey internet ve tv oldu. Apartmanda kablo dünya hizmeti vardı. Ben bu kadar çabuk gelip bağlayacaklarını hiç düşünmüyordum. Şu ana kadar en ufak bir sıkıntı yaşamadım. Televizyonda da süper belgesel kanalları var. Evin içinde pek çok yerde irili ufaklı tadilatlar yapmak ve elektrik hatları çekmek gerekti. Güzel oldu sevgili okur.

Yazıya koyacağım görselleri seçmek de epey zor oldu. Bir de doğum günü yazılarının geleneksel özelliği olarak geçmiş yılların doğum günü yazılarını koyuyorum buraya.

tasinma13

Şu an ki manzaram

Geçmiş doğum günümü kutlayan herkese teşekkür ederim. Bu yazı, yeni evin oturma odasında yazdığım ilk yazı oldu. Umarım bu yeni yaşımda her şey çok daha iyi olur. He unutmadan bir üzücü gelişme oldu bu süreçte. İlkan Abi Tokat’a tayin oldu. Şu aşağıdaki fotoğraf da hep birlikte geçirdiğimiz son iş günümüzden. Onun gidişini, benim de geçmiş doğum günümü kutlamıştık. Umarım Tokat’taki hayatın Bilecik çukurundan çok daha iyi geçer sevgili abim 😦
tasinma09

Bu Seneki Dragon Maceramız

Kısa sürdü. Evet, yazının iki kelimelik özeti bu aslında. İlk defa takım kurmakta bu kadar zorlandık. İlk defa bu kadar tırmaladık ve uğraşımız çok kısa sürdü ne yazık ki. Yazının devamı sizi çok şaşırtacak.

196418_340Bu sene Dragon Yarışları için iki tarih açıklandı: İlki 19 Mayıs, ikincisi ise 4 Hazirandı. Biz daha önceki iştiraklerimizden dolayı bu yarışları büyük ilgiyle takip eder ve takım sporlarına olan ilgimizi göstermekten çekinmeyiz. Her sene ilk olarak yaptığımız üzere, takıma adam almadan önce takım kaptanını seçtik. Kaptanımız Emre olacaktı. Sonra, önceki yıllarda kullandığımız takım adını değiştirdik ve Caner’in önerisiyle The North Remembers yaptık.

Bu sene daha önceki yıllardaki ekibimizden geriye Alper, Volkan, Emre, Koray, Murat ve ben kalmıştık. Takımda en az 3 tanesi bayan olmak üzere 11 kişi olması gerekiyor. Biz de eksik olan oyuncuları birer ikişer tamamlamaya başladık. Önce Alper’in kardeşi Caner’i ve Murat’ın bir arkadaşını aldık takıma. Daha sonra bizim bölümden arkadaşımız İlayda dahil oldu. Emre’nin kız arkadaşı Göksu ve Göksu’nun bir arkadaşını daha alınca takım tamamlanmış oldu.

19 Mayıs yarışı öncesindeki cumartesi günü prova yapmak için yollara döküldük. Ancak son dakikada Murat’ın arkadaşının, Göksu’nun arkadaşının gelemeyeceğini öğrendik. Hemen yakın arkadaşımız Özlem ile Utku kardeşimizi aradık. Utku yardımımıza koştu. Üstelik sadece kendisi değil, yanın da bir de arkadaşını getirdi sağ olsun. Yapacak bir şey yok diyerek bu halde antrenmana doğru yola çıktık. Özlem işten geç çıktığı için, Volkan’da sınavı olduğu için antrenmana gelemedi. Böylece asıl yarışta olacak dört kürekçimiz antrenmana çıkmadı.

Aslında tamtamcı olarak düşündüğümüz Göksu’yu, arkadaşı ve Özlem gelmediği mecburen küreğe kaydırdık. Murat’ın gelmeyen arkadaşı ile Volkan’ın yerine de Utku ve misafiri olan kardeşimiz geçtiler. Antrenmanı müthiş rüzgarlı ve yağmurlu bir havada yaptık, bitirdik. Ceyhun sağ olsun çok yardımcı oldu bize.

19 Mayıs günü, Eskişehirli bir şehidimiz olduğu için tüm etkinlikler iptal edildi, yarış olmadı. Olsun dedik, bizim için önemli olan 4 Haziran’daki yarış. Ekibe son halini verip yarışı beklemeye başladık. Yarıştan hemen önceki cumartesi günü son antrenman için organizasyon ekibi duyuru yaptı. O hafta sonu takımdaki herkesin işi vardı ve ne yazık ki antrenmana gidemedik. Olsun,  dedim yine. Hayatlarındaki ilk küreği yarış esnasında çekecek olan takımı iyi motive edip bir de senkronize olmalarını sağlarsak yine olur bu iş dedim.

Yarıştan bir hafta önce Murat ilk bombayı patlattı: Açık öğretim sınavları olduğu için yarışa gelemiyormuş. Onun yerine Caner’in bölümden bir kardeşimiz katıldı ekibe, Tarık. Murat’a epey bir sövdükten sonra bu sefer de Göksu’nun arkadaşının takımda olamayacağını öğrendik. Böylece bu arkadaş da elini küreğe sürmeden takımdan ayrıldı. Bunun üzerine İlayda hemen devreye girip bir arkadaşını takıma dahil etti. Tamam dedik, artık giren çıkan olmaz herhalde. Ne de olsa yarış yarın olacaktı.

Oldu. Murat’ın arkadaşı cumartesi günleri çalıştığını söyleyerek takımdan ayrıldı. Eli küreğe değmeden takımdan ayrılan bir kişi daha! Yine ben, üstelik dışarıda oldum halde söve söve küçük kardeşim Mustafa’yı çağırdım. Böylece bu sorunu çözmüş olduk. Oh, dedik ve arkamıza yaslandık. Nihayet rahat bir nefes aldık, dedik.

Telefon çaldı. Tedirgin olup bir birimize baktık. WatsApp grubunda yazan Koray’dı! İşi çıkmış gelemiyormuş! Yuh dedim artık bu nedir lan? Koray’ın da Murat gibi ayrılması sebebiyle takımdaki tecrübeli sayısı bir anda 4 kişiye düşmüş oldu. Teknede yalnızca iki sıra tecrübeli adam kalmıştı artık. Geriye kalanların hepsi ilk defa yarış günü yarışacaklardı (Caner ve İlayda hariç, onlar antrenmana katıldı). Koray takımdan ayrılınca yapacak bir şey kalmadı diye düşünürken sağ olsun yine İlayda koştu yardıma ve Alper Alp kardeşimizi takıma çağırdı. Ulan dedim, artık tamam. Bu saatten sonra takımdan çıkmak yasaktır. Yarın yarışta görüşürüz. O gece Alper’de kaldım. İç huzuruyla uyandım. Aylar sonra ilk defa yüzüme çarpan güneşle uyandım. Nasıl mutlu oldum anlatamam!

Yarış sabahı içimde müthiş bir huzurla uyandım. Lan dedim, çok badireler atlattık ama oldu be, nihayet suya inebileceğiz. Hatta bir önceki gün bastırdığım takım logosunu falan düşünüp mutlu oldum. Gidip Uğurluoğlu kardeşleri uyandırdım. Airguitar’la Opeth çaldık sabah sabah. Derken telefon çaldı. Baktım Emre mesaj atmış. İlayda’nın ayarladığı kız arkadaşının ev arkadaşı hastanelik olduğundan ve kızın başında hastanede ondan başka bekleyecek kimse olmadığın yarışa gelemiyormuş. Eh, yarışa bir saat kaldığı için ve eksik kadroyla yarışamayacağımız için bu yolun sonu demekti. Tüm sürecin başından beri suskunluğunu koruyan Alper, yutkundu ve ağzından tek bir sözcük çıktı: BETÜL!

Aslında en başından beri takıma dahil etmek istediğimiz üç isim vardı: Togay, Utku ve Betül. Ancak bu arkadaşlarımız kendileri de istemelerine rağmen çeşitli sebeplerle katılamamışlardı. İşte şans ya Betül’ün o gün işi iptal olmuş. Çaresizlik anımızda Betül’ü online gören Alper hemen teklifi yaptı ve 20 dakika sonra Betül’ü de almış şekilde, iki arabayla yola çıkmıştık bile.

north

Yarışın ön elemesinin yapılacağı Sarısungur Göleti’ne vardığımızda müthiş bir kalabalık vardı. Bu zamana kadar gördüğüm en yoğun katılımdı bu. Yaklaşık 30 takım olduğu söyleniyordu. Kuralar için takım kaptanı çağrıldığında, umarım ikinci dörtlü içerisinde yer alırız diyordum. Ama olmadı. Takım kaptanımız gitti 1 numarayı çektik. Yani günün ilk yarışında biz olacaktık. Etrafta her sene olduğu gibi pek çok iddialı takım da vardı. Bunlar ayakkabısından eldivenine bir örnek kuşanıp gelmişlerdi.

Tekneye binmeden önce oradaki bir hocamızdan takım fotoğrafı çekmesini rica ettik. İşte bu yazı da sırf bu fotoyu beklediğim için böyle gecikti. Fotodan sonra tekneye bindik. Takımın yarısından çoğu, antrenman dahi yapmadan yarışacaktı. Bu müthiş bir dezavantajdı ama dragon yarışının en güzel yönü de buydu aslında. Şansın hep vardı. Önemli olan koordine olmaktı. Biz ilk sırada yarışacaktık ama şansımıza bizimle birlikte yarışacak takımlardan biri de D-Dragons isimli takımdı. Bunlar, Demir Döküm Grubu’nun özel bir takımıydı. Bizimle birlikte gölete inip başlangıç noktasına geldiklerini gören bizim çocuklar acayip tedirgin oldular ve işte bu moral bozukluğu bizim bu sene ki maceramızın sonu oldu.

north2

Yarış başladı. Beş dakika boyunca inanılmaz bir hırsla kürek çektik Alper’le. Alper’in anlık olarak ayağının kaymasına rağmen hemen toparladı. Önceki yılların aksine bu sefer en önde olduğumuz için takımı izleyemedik. Hiç olmaması gereken oldu ve önde kopup giden iki takımı görünce bizim çocuklar çekmeyi bıraktılar. Bu, daha önce hiç başımıza gelmemişti.

Ancak sonuçta ilk defa kürek çekmişlerdi. Kürek tutmayı dahi bir saat önce öğrenmişti çoğu. Yarıştan sonra herkese teşekkür ettik ve kurduğumuz gruptan çıkmamalarını tembihledik. Bir kere daha gördük ki antrenman her şey demekmiş.

Bakalım, Eylül ayında bir yarış daha olacak. O yarışa da katılacağız. Kim bilir, belki sefer şansımızı epey zorlarız 🙂

23 Nisanlar ve Ben

Bu yazıyı aslında dün yayımlayacaktım. Ama birkaç ekstra işler çıktığı için yetişemedi, bugüne kaldı. Dün 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı‘ydı. Nedenini bilmiyorum ancak oldum olalı 23 Nisan’ı çok daha fazla sevmişimdir. Lise’de de mesela 19 Mayıs’ı kutluyorduk. Ama şu an 19 Mayıs’lara dair hatırladıklarım o kadar az ki… Ama 23 Nisan’lar benim için hep eğlenceli geçen zamanlar olmuştur, çok daha fazla anım vardır o günlere dair.

Aile albümünü karıştırınca geçmiş 23 Nisan’larıma dair bir sürü fotoğraf buldum. Bunlardan en güzellerini seçtim bu yazı için. Bu benim için nostaljik ve eğlenceli bir yazı olacak.

00Bu fotoğrafta Tunceli‘deyiz. Sene 1992. Fotoğraftaki tarih okunabiliyor. 24 Nisan 1992. Burada 4 yaşındayım. Elimdeki bayrak muhtemelen bir önceki gün yapılan kutlamalardan alınmış. Ya da babam getirmiştir. Yerde duran oyuncak tankı hala hatırlıyorum. Tank yürüdükçe o adamların kafaları aşağı yukarı inip çıkıyorlardı. Pek bir tosun tombarlak ya da Hazal‘ın tabiriyle “Çabi” bir çocukmuşum. Bu fotoğraf çekildikten bir sene sonra Eskişehir Sivrihisar‘a taşınmışız. zaten 1994’te de okula başlamışım.

01Bu yukarıdaki fotoğrafta, ilkokul 1. sınıftayım. İlk 23 Nisan’ım diyebiliriz. Annem o zaman önlüğümün üst cebine hep mendil koyardı. Okul hayatımın ilk senesi olduğu için hiçbir atraksiyona girmeden kutladığım ilk ve tek 23 Nisan bu seneydi. Atatürk büstünün önünde öylece duruyorum. Ama muhtelemen trampetçileri izleyip epey iç geçirmişimdir. Bir gün bende çalacaktım o trampetten! Ancak bunun için iki sene daha beklemem gerekecekti.

02

Ve ilkokul 2. sınıftayım! Polis olmuşum! Trafik polisi olmuşum ama. Babamın büyük şapkası nasıl da kocaman durmuş kafamda. O günü tüm detaylarıyla hatırlıyorum. O sabah okula tek polis ben olacağım diye gitmiştim. Hatırlıyorum, annem son sabah ayarlamıştı gömleği falan. Ama ilkokul birinci sınıfta, adı Gözde olan ve fotoğrafta yanımda görünen kız çıkagelmişti. Bu kızın da annesi polisti Sivrihisar’da. Biraz keyfim kaçmıştı ama olsun lan dedim. Bizi tuttular okul konvoyunda en önlere yerleştirdiler. O ne biçim forstur anlamazsın sen. Tüm tören boyunca arkadaşlarım gelip gelip bana bakmıştı.

03Sonra piyasaya Murat çıkıyor. Okula başlıyor ve daha ilk 23 Nisan’ın da polis kıyafetlerini giyiyor. Hem onun malzemeleri daha çok benden. Yeleği var! Silahı var, daha ne olsun! Ama fark ettiysen ben de nihayet okulun bando takımına girmişim trampetçi olarak. Bunun mutluluğu yetmiş bana. Bu fotoğrafı muhtemelen törenden geldikten sonra çekilmişiz. Bu şekilde üç sene trampet çaldım.
04

06

Trampet takımının son senesinde, bu sefer bir de şiir okuyorum. Şiirimi o kadar güzel okuyorum ki Sivrihisar İlçe Stadyumunun toplam yüz kişilik tribünündeki herkes ayağa kalkıp alkışlıyor. En azından bizimkiler bana öyle diyor. Bu yanımda görünen öğretmenin adı Bünyamin Altındağ. İlginç bir şekilde, o yıllarda Sivrihisar’da yapılan tüm etkinlikleri bu öğretmen sunardı. Bizim okuldan değildi. O yüzden hep çekinirdim kendisinden. Çok ciddi bir insandı. O şekilde hatırlıyorum. Keşke burada okuduğum şiirin ne olduğunu da hatırlayabilseydim.
05İşte bu yandaki fotoğrafta da orta 1. sınıftayım. Hayatımda ilk defa Çerkez müziği ve halk dansları ile tanışıyorum. Yarabbi o ne coşku! O nasıl bir heyecan bizdeki anlatamam. Orta okul boyunca bu Çerkez oyunları muhabbeti devam etti. Fotoğrafını bulamadım, ama muhtemelen orta 2. sınıfta da yine bu kıyafetle, tam da danstan sonra bir şiir okumuştum. Fotoğrafta yanımda görülen kişi ilkokul öğretmenim Selahattin Öğretmenim. Hayatımı etkileyen ilk üç kişiden biridir. Hayatımı etkileyen ilk kişidir hatta. Biz ilkokulu bitirip orta okula geçtiğimiz sürede ve sonrasında, liseye gittiğim süre de bile Sivrihisar’da hep görüştük. Sonra Eskişehir’de de görüştük hatta. Ancak araya epey zaman girdi. Öğretmenimi görmeyeli epey zaman oldu. Birgül, bunu okuyorsan haberleşelim mutlaka.

23 Nisan gerçekten güzel bir bayramdır sevgili okur. Kutlanması, atlanması, zıplanması, o günün tatil edilmesi gereken muhteşem bir bayramdır. Olayın tarihi önemi zaten malum. Bence çocukları tüm bu güzelliklerden mahrum bırakmamak en doğrusu. Ben çocukluğumun en güzel anılarını 23 Nisanlarda yaşadım. Ya sen?

Yazma Özgürlüğü, Kaçmak ve Tove Lo

Şimdi sen, 1. sınıf kalitedeki koltuğunda oturup en pahalı IPhone’undan geniş geniş benim yazdıklarımı okuyor ve bok atıyorsun ya, bana neyi yazıp neyi yazamayacağımı ahkam kesiyorsun ya, yapma bunu. Çünkü sen ne dostsun, ne müziksin, ne mutluluksun, ne de acı… Öyleyse ben seni neden yazayım ki? Pişkinliğin tarif edilemez şu züppeliğini görüp de ben seni neden yazayım? En güzel şiir olsan ne fayda?

Küçükken tatillerde çoğunlukla annem ve Murat‘la birlikte yolculuk yapardık. Bursa’ya, dayımın öğretmenlik yaptığı köye giderdik. Orası müthiş bir köy idi. Hatta yıllar sonra Ferhat Abim‘le gittiğimizde bile hala (çok kısa sürmüştü bu ziyaretimiz) çocukluğumdan bazı izler bulmuştum. Menteşe Köyü, aklımdasın.

snap01Bu yolculuklarımızda annem hep “Yola bakma, miden bulanır“, derdi. Ben de hep uzaklardaki tepelere bakardım. Çok uzaklarda kimisi gün gibi aydınlık, kimisi ise sise pusa bulanmış, hayal meyal görünürdü. Kendimi o tepelerin başında yalnız başıma düşlerdim. Yalnız başıma orada ne yapardım diye ürperirdi içim. Aradan yıllar geçti. Önceki sabah işe giderken kendimi yine aynı hayalleri kuruyor iken buldum. Neden bilmiyorum yalnızlığa olan bu merakım. Annem hep küçükken yalnız başıma ne oyunlar oynadığımı anlatır. Anne baba olmanın en büyük keyfi budur herhalde: Kapı aralığından yavrucuğunun kurduğu hayalleri izlemek, oynadığı komik oyunlara gülmek…

snap02Hafta sonu pek çok misafiri ağırladığım ve değerli dostlarla buluştuğum, yoğun, sırılsıklam bir hafta sonu olarak bitti gitti. Cumartesi gecesi hep birlikteyken elektrikler gitti. Geceyi Selda’nın korku hikayeleriyle tamamladık. Utku’yla ben çok korktuk. Önce İstanbul’dan kuzenim Orbay’ı misafir ettim. Askere gidecek. Vedalaşmaya gelmiş. Daha sonra Gelibolu’dan komutanım Mevlüt Başçavuşla buluştum. Emekli olmuş. Onunla vedalaştıktan sonra da Ordu’dan yakın dostumuz Emre‘yle buluştum. Onlar önden Alper‘le buluşmuşlardı bile. Ben yanlarına dahil oldum. O ekiple bir süre vakit geçirdikten sonra da Ender ve Yağız‘ın yanına gittim. Fatih Abi de oradaydı ve başına gelen garip olaylardan bahsediyordu…

imageŞu kızı da onlarla birlikte otururken gördüm ilk defa. Diğer pek çok mekanın aksine, o esnada tam da ekranda görünen video çalıyordu sistemde. Hem ses hem görüntü vardı yani. Göz ucuyla takip etmeye çalışsam da ne şarkının, ne de söyleyenin adını görebildim. Şarkı gayet gözleri kapatıp dinlemelik ayarında olduğu için Youtube’da nasıl arayacağımı düşünmeye başladım. Bu esnada ekranda bir sonra başlayan şarkının adını not ettim. Eve dönüp o şarkıyı Youtube’dan bulunca tavsiyelerde şırrank diye çıkıverdi aradığım şarkı: Tove Lo – Habits. İsveçli arkadaşımızı şu an için Youtube’da 404 milyon kişi izlemiş. Aferin kendisine.

Cajon Yaptık!

“Bu eser, Alper’le birlikte yaptığımız onlarca güzide işten yalnızca bir tanesidir.”

Nereden geldi aklımıza, neden ortaya çıktı hatırlamıyorum. Ama benim ilk gördüğüm andan itibaren hep yapmak istediğim bir enstrümandı cajon. Perküsyona ve aslında temelde vurmalı çalgılara olan ilgim çocukluğumdan beri beni tanıyan herkesin bildiği bir gerçektir. Belime yastık bağlayıp evde trampet çalmamdan, çıkardığım seslerden rahatsız olan ailem nihayet ilkokulda trampet takımına girmeme izin vermişti.

Cajon, çok enteresan bir vurmalı çalgı sevgili okur. Yüzlerce farklı türü, modeli, sesi mevcut. Onlarca farklı şekilde tasarlanabiliyor. Hatta ileri seviye perküsyoncular kendileri için, özel tonlarda ses veren cajonlar yaptırıyorlar. Günümüzde müzisyenler tarafından akustik performanslarda sıklıkla cajon tercih ediliyor. Bu iş aslında birazcık da trend işi. İlk defa Latin Amerika‘da ortaya çıkmış. Ancak ben çoğunlukla flamenko parçaların icralarında izliyordum. Bunu da aslında Ergin‘e borçluyum. Oturup flamenko izleyeyim demedim hiç bir zaman. Ama Ergin’in bana sıklıkla gönderdiği Vicente Amigo ve Paco’nun eski videolarında perküsyoncuların altında hep bir cajon görürdüm, pek sempatik gelirdi.

Cajonla ilgili bir diğer güzellik ise üzerine oturarak çalıyor olmanız. Neden bilmiyorum, bana çok keyifli geliyor bu oturma işi. Bir enstrümanın üzerine oturursanız ona zarar verirsiniz. Kırar, eğer ya da ezersiniz. Ama cajonda oturabilirsiniz.

cajon01

İşi yapmaya önce cajonun yapımında kullanacağımız ahşap malzemeyi kestirerek başlıyoruz. İnternette araştırıp okuduğum kadarıyla bu hususta en önemli olay ön ve arka kapağın malzemesi. Biz de eldeki imkanlar neticesinde ve Murat‘ın müthiş kıyağıyla hesapladığımız boyutlarda ahşap malzemeyi gittik kestirdik, ayarladık.

Kestirdiğimiz parçaları yukarıdaki fotoğrafta görebileceğin şekilde birleştirmeye başladık sevgili okur. Üstte kalacak parçayı matkapla delip onu tutacak parçaya uzun vidalarla sabitledik. Daha sonra da bir yıl kadar önce Bilecik’te aldığım ve şimdiye kadar gördüğüm en güçlü yapıştırıcı ile yapıştırarak destekledik. Üzerine oturacağımız için üst kapağın yan kapakların üzerinde durmasını sağladık. Üst tabladaki vidaları görüyorsun.

cajon02

Cajon’un içerisinde titreşimi sağlayan bir kord teli mevcuttur. Aslında aynı mantık trampetlerde de vardır. Alt derinin üzerinde gerili halde bulunan bir sıra metal tel vardır. Buna kord teli diyoruz. İşte cajon’un da içerisinde buna benzer bir mekanizma var. Ben de gittim bir kord teli aldım. Sonra oturduk bunu Alper’le birlikte tam ortasından iki parça halinde kestik.

Kord telinin cajon içerisinde ileri geri hareket edip, isteğe göre sabitlenebilmesi gereklidir. Ben bunu, yan kapakların bir tanesinin üzerinde bir vida bırakarak sağlayabildim. Bu noktada almak istediğiniz sese göre kendi tasarımınızı yapabilirsiniz. Ön kapağı takarken de yukarıdaki görselde hangi noktalardan vidaladığımızı görebilirsin. Vurduğumuz kısmın kenarlarında hiç vida yok. Yine bu vidaların sıkılığı da almak istediğiniz sese göre size kalmış. 
cajon03

 

 

Yapmaya başlarken aklımı kurcalayan en büyük soru, kajonun arka panelinde açacağımız deliğin büyüklüğüydü. Zira elimde bu kadar büyük bir deliği açmamı sağlayacak aparat yoktu. Eh, bu proje sayesinde artık daha iyi bir panç setim oldu. En büyük panç ile arka kapağın tam ortasında bir delik açtım. Enstrümanı işte bu açıklıktan mikrofonluyoruz çalarken.

Ve işte nihayet bu son karede cajonun çalınmaya hazır, son halini görebiliyoruz. Bunun üzerini istediğimiz şekilde süslemek elbette bize kalmış. İnsanın kendi el emeğiyle bir şeyler üretip, o veya bu şekilde, ortaya koyabilmesi müthiş bir haz veriyor sevgili okur. Üstelik kendi yaptığı enstrümanla müzik yapması ise apayrı bir zevk!

cajon04

Şişe Kesme Çalışmaları

4747778741_8c876a7b16Bu çok eski bir yazı aslında sevgili okur. Mazisi taa ayağımı kestiğim günlere kadar uzanıyor. İnternette bir gün cam şişeleri keserek kendine gayet güzel bir şişeden üretilmiş bardak koleksiyonu yapan bir adama rastlamıştım. O günden sonra bu iş hep kafama takıldı. Çok da beklemedim ve ilk denemeyi annemlere gittiğim bir gün Murat‘la yaptık.

Bir soda şişesinin üzerine cam kesme elması ile kusursuz bir çizgi çizdim. Nasıl yaptım bilmiyorum ama oldu. Daha sonra aşağıdaki videodaki olaylar oldu. İzleyelim:

camkesÇizme işleminden sonra videodaki gibi sıcak ve soğuk suyla muamele ediyoruz ve tık diye düşüveriyor şişe. Ancak elbette önemli olan burada şişenin üzerine kusursuz bir yuvarlak çizebilmek. Bunun için de yine biraz uğraştıktan sonra bir kılavuzlu kesme makinesi yaptım. Özellikle Frutti şişelerini kusursuz kesebildim. Ancak elbette bunun da geliştirilmesi lazım. Henüz vakit bulamadığımdan uğraşamadım. Ancak planım 33’lük bira şişelerini keserek küçük bir koleksiyon yapmak.

CamKesmeElmasJobo

Cam Kesme Elması

4121_buyuk

Sünger zımpara

Kestikten sonra asıl sıkıntı kesilen kenarların törpülenerek zararsız hale getirilmesi. Bunu da sünger zımpara ile yapıyoruz. Hemen her hırdavatçıda satılıyor. Dereceleri var bunların. 120 olanlar yeterli oluyor. Kestiğimiz şişenin ağzını içten ve dıştan güzelce törpülüyoruz.

Evet sevgili okur, işte yine hiç bir işine yaramayacak pek çok yeni bilgi öğrendin. Tüm bu işleri yaparken muhakkak bir koruyucu eldiven giy. Ayağında da muhakkak bir terlik ya da ayakkabı olsun. Sonra postu delme.