Tag Archives: mustafa

Alper’in Yeni Yatağı: Palet Projesi

palet08Bu sene yaptığımız büyük ebatlı işlerden birisi bu oldu sevgili okur. Bundan bir ay kadar süre önce başlayıp yaklaşık bir haftada bitirdiğimiz, tertemiz bir işten bahsedeceğim bu yazıda. Alper, uzun süredir kardeşiyle birlikte kaldığı evinde bir dekorasyon yapacağını söyleyince, kendisine “ahşap paletlerden bir yatak” yapabileceğini söyledim. Mustafa da paleti nereden bulabileceğimize dair çok parlak bir fikri olduğunu söylediğinde, plan aşağı yukarı kafamızda oluşmuştu.

Bir işi keyifli kılan şey, elbette fikrin orijinal olması ve emek sarf etmeyi gerektirmesidir sevgili okur. Evet, bizim fikrimiz çok orijinal değildi, daha önce yapılan bir dekorasyondu. Ama inan her birimizin verdiği emeğin karşılığında, ortaya çıkan işi görünce hepimiz hem Alper adına sevindik, hem de kendi adımıza gururlandık.

Önce gidip bir hurdacıdan ahşap palet aldık. İnternette bu tip projeleri yapanlar gidip yapı marketlerden tertemiz paletleri alıp doğrudan kullanıyorlar. Eh bunun pek de zor bir tarafı yok. Ancak bu şekilde temizlenmiş ve uygun ebattaki paletlerin fiyatları 50-100 TL/adet civarında oluyor. Biz ise çok da leş durumda olmayan 10 tane paleti toplamda 100 liraya aldık. Okumaya devam et

Reklamlar

Vega Konseri – 27 Ekim SPR Eskişehir

vega002Evet sevgili okur, her ne kadar death metali yaşam felsefesi olarak benimsemiş olsak da, 2000’li yıllarda kulağımdan eksik etmediğim belki de en sevdiğim üç dört rock grubundan bir tanesi Vega‘dır. Özellikle 2005’te çıkan, grubun ikinci albümü Hafif Müzik, pek çok açıdan bir baş yapıt niteliği taşır benim için.

Elimde Değil‘i dinlerken (başını dizime düşür uyu kısmında) seni düşünerek az mı iç çekmiştim… Tam 12 yıl sonra gelen yeni albüm, Delinin Yıldızı ile ilgili ilk yazıyı bir süre önce şu yazımda okumuştun. Albüme adını veren parça başta olmak üzere, sırasıyla Sevgilim, Dünyacım ve Sonunu Söyleme Bana, çok kısa sürede aklımızı başımızdan almaya yettiler. Özellikle Delinin Yıldızı ve Sevgilim, ayda bir gecelik buluşmalarımızın yeni soundtrack’i oldu bile. İşte tüm bu sevgi seli devam ederken, 27 Ekim’de grubun yeni albüm turnesi kapsamında Eskişehir’e SPR‘ye geleceğini haber alınca inanılmaz gaza geldik. Konsere bir hafta kala biletlerimiz hazırdı bile. Yıllar önce Vega’yı Eskişehir’de dinleme fırsatı bulmuştuk, Deniz Abla o gece biraz sarhoş olduğu için konser bir saatten daha kısa sürmüştü. Ancak bu sefer yeni albüm turnesi olacağı için hem eski hem de yeni şarkılara doyabilecektik. Üstelik albümlerimizi de imzalatma şansımız vardı. O heyecanla beklemeye başladık. Saat 22.00’de kapı açılıyordu.

Biz o gazla saat 20.30’da mekandaydık. Mustafa kapıları yumrukluyor, Alper en öne geçebilmek için güvenliklerle kavga ediyordu. Ben ise iki gözüm iki çeşme ağlıyordum. Beklenenden 15 dakika erken, 21.45’te kapılar açıldı. İçeri, en öne geçtik. Sahnenin sağ tarafında, birazdan Tuğrul Abi‘nin gitar çalacağı kısmın önüne geçmiştik. Burada saat 23.00’e kadar bekledik. Tabi biz beklerken mekan doldu da doldu. Bizim yaşıtlarımız, bizden biraz büyükler ve bizden epey küçükler. Bak bu nokta biz anladık ki Vega, yalnızca 2000’lerde genç olanların değil, şu yıllarda da genç olanlara hitap ediyor. Yeni albümün, 12 sene önceki çizgiden devam etmesi de muhtemelen buna gösterilebilecek en büyük kanıttı. Grubun sahneye çıkmasını beklerken, tonmaisterların biri giriyor, rodilerin biri çıkıyordu sahneden. Biz de kendimizce küçük oyunlar oynamaya başladık.

Sahnede duran iki gitardan hangisini Tuğrul Akyüz çalacak diye iddiaya girdik. Ben ve Mustafa, kazandık iddiayı. Sonra giriş şarkısını tahmin etmeye çalıştık. Rodinin gelip playlisti önümüze koymasıyla iddia sona ermiş oldu. Grup sahneye yerleştiğinde saat 23.00 civarındaydı. Sahnede altı kişiyi izliyorduk. Üç kadın ve üç erkek. Tuğrul abi, bas gitarist ve davulcu erkek üyelerdi. Back vokal, ki gecenin belki de en güzellerinden bir tanesiydi, gece boyunca bizi en çok etkileyen ve sahneyi kurtaran isim oldu. Bas gitarist görüş açımızda olmadığından yorum yapamıyorum. Tuğrul Abi, özellikle birkaç soloda hatalar yapmasına rağmen enerjisiyle gayet göz doldurdu. Vega’nın Youtube’daki pek çok canlı videosunu izlemiştim. Ancak sahnedeki ekibi ilk kez görüyordum.

vega004Deniz Abla ne yazık ki yine çok sarhoştu. Pek çok şarkıyı söylemedi, söyleyemedi ve tamamlayamadı. Bu anlarda back vokal bizleri büyüledi. Diğer gitarist (ismi galiba Ece Aksoy) en ufak bir atraksiyona girmeden, neredeyse yüz ifadesi bile değişmeden konseri tamamladı. Çok üzüldük. Deniz Abla’nın konserde yaptığı “Artık çok üst seslere çıkamıyorum” itirafı ise kalplerimize saplandı kaldı. Yutkunduk. Bir diğer üzücü durum ise davulcunun, kapasitesinin çok çok altında çalmasıydı. Belli ki notadan çalabilecek kadar kaliteli bir davulcuydu ancak özellikle “Mendil” gibi aksak ritimli parçaları bile dümdüz çaldı. Üzüldük. Bunu nasıl tarif edebilirim? Bak, demek ki insan bu denli çok sevince, beklentisi de hayli yüksek oluyor. Gerçi nasıl olmasın? 12 yıl sonra albüm çıkarmışsın ve sahnelere yepyeni parçalarla dönüyorsun. Neden kendi yazdığın şarkıları kağıttan okumak zorunda hissediyorsun o halde?

vega005

Toplamda 17 şarkı çaldılar. Performanstan önce rodinin sahneye bıraktığı playlistte ufak değişiklikler yaptılar. Sahnedeki altı kişiye ilaveten, alt yapı da kullandılar. Hatta açılış parçasında küçük bir yanlışlıkla, ikinci parça başladı. Çaldıkları parçalar şu şekilde:

Dünyacım
Komşu Işıklar
Elimde Değil
Delinin Yıldızı
Mendil
Dertler İri Kıyım
Uçları Kırık
Arzuhal
İz Bırakanlar Unutulmaz
Ankara
Serzenişte
İsim Şehir
Sevgilim
Manyaklar
Ve Tekrar
Bu Sabahların Bir Anlamı Olmalı
Alışamadım Yokluğuna

vega006

İşin en güzel yanı, yeni albüme çok ağırlık vermeleriydi. Elbette eski hit parçaları da coşkuyla söyledi herkes ancak yeni albümdeki parçaların da pek çoğunun hep bir ağızdan söylendiğini görünce, 12 yıl beklemenin sonunda ortaya çıkan albümün hakkının verildiğini anladım.

Son parçanın ortasında, Deniz abla seyirciyi selamladı ve sahneden indi. Grubun diğer üyeleri de parçayı bitirip jet hızıyla indiler sahneden ve kulise geçtiler. Maceranın ikinci bölümü bizim için hep bu aşamada başlıyordu işte: imza almak.

Vega’nın son albümü yalnızca CD formatında yayımlandı. Önceki albüm Hafif Müzik ise CD ve kaset formatında yayımlanmıştı. İlk albümü bulmak, en azından aklı başında fiyatlara, neredeyse imkasızdır. Bir diğer hayal kırıklığı ise, grubun plak formatında da yayımlanacağını duyurduğu son albüm Delinin Yıldızı’nın henüz plak olarak basılmayışıydı. Biz de Alper’le elimizde üç dört parça ürünle kulisin kapısına yöneldik. Buradaki görevliye derdimizi anlattık. Görevli isimlerimizi sorup içeriye girdi. Birkaç dakika sonra adlarımıza imzalanmış albümleri getirip verdi ve gitti. Bu kadar. Ne tanışabildik, ne bir fotoğraf çekilebildik, ne de sohbet edebildik. Üstelik tüm mekanda tek albüm imzalatmak isteyenler biz olduğumuz halde. Üzüldük.

Elbette konseri bizi birazcık hayal kırıklığına uğratmasında, mekandaki ses sisteminin de payı yok değildi sevgili okur. SPR’nin sahnesi zaten fazlasıyla küçüktür. Ancak bir de sistemin iki de bir de viyaklamasını ekleyince iş iyice katlanılmaz oldu. Ses sisteminden kaynaklanan hatalara, zamanında kendisi de kurbanı olduğu için, Alper özellikle çok üzülür. Kıyamam.

Konser ve imza faslı bittikten sonra dışarı çıktık. Özlem‘le karşılaştık. Özlem’in enteresan bir arkadaşı gelip “Abiee CD nedir yeeaa, mp3 diye bişiyy vaaer” dedi bize. Mustafa’yla bir birimize bakıp kahkaha attık. Bu esnada Caner ve Alper de gülmemek için kendilerini o kadar sıktılar ki karınları ağrımıştır muhakkak.

Evet, böylece saat 01.00 sularında Vega gecesi bitmiş oldu. Yine de grubu, yıllar sonra sahnede izlemek keyifliydi. Keşke çok daha iyi bir sistem ve sahnede, çok daha enerjik bir Vega izleseydik. Keşke Deniz abla, aklımızı başımızdan alan vokalleriyle bizleri büyüleseydi. Keşke.

vega003

Proofhead Adana’da: Gizem & Keyb’nin Düğünü

Daha önce Adana‘ya hiç gitmemiştim sevgili okur. Mersin‘e gitmiştim bir kere. O da Ahmet‘le Petra‘nın düğünü içindi. Ama Adana’yı bu kadar merak etmeme rağmen, nihayet gitmem Keyb‘nin düğünü sayesinde oldu. Geçen hafta sonunu Adana’da, kebaba, sıcağa, şırdana ve conoya bulanmış bir şekilde geçirdik. Biz geçirdik. Kimiz biz? Hafize, Mustafa, Kenan, Ahmet ve ben.

Bundan yaklaşık bir buçuk iki ay önce, Keyb’nin düğün tarihi belli olunca, hemen uçak için bilet bakmaya başladık. Şansımıza 55 liraya Anadolu Jet‘ten gidiş ve 35 liraya Pegasus‘tan (satın alırken 10 lira daha ekliyor) dönüş bileti bulduk!

13 Ekim’i 14 Ekim’e bağlayan gece, sabaha karşı saat 02.00’de Eskişehir’den Ankara‘ya doğru yola çıktık. Arabayı önce Hafize, sonra da Kenan sürdüler sağ olsunlar. Arkada yol boyunca sohbet ettik. Sabah saat 05.30 civarı hava alanına geldiğimizde vaktin nasıl geçtiğini anlamadım bile. Arabayla hava alanına gelmek çok iyi bir tercih. Hemen yakında bulunan otoparka günlüğü 15 liraya park edip oranın sağladığı servisle ya da havalı ismiyle “shuttle (şatıl)” kullanarak, hava alanına ulaştık. Ertesi sabah Adana’dan ilk uçakla döneceğimiz için tek günlük park çok makuldü.

Saat 08.00’de uçağa bindik. 08.20’de havalandık ve saat 09.00 civarında pilot inişe geçmek üzere olduğumuzu anons etti. Anadolu Jet ve THY, çok büyük firmalar sevgili okur. Kaliteli hizmetten hiçbir zaman tereddüdün olmuyor. Toplamda bir saatlik bir uçuştan sonra Adana’ya iniş yaptık. Ankara’nın sabah ayazını yemiştik. Adana’ya indiğimizde iliğimiz kemiğimiz ısındı yalan yok. Hava alanı çok merkezi bir yerdeydi. Sonradan öğrendiğimize göre, buradan taksiye binince şehir merkezi en fazla 10 dakika ve 20 TL tutuyormuş.

Bizi Keyb’nin efsane kuzeni Nuri karşıladı. Yazının başında hemen belirteyim. Adana’dan bu denli keyif alabilmişsek bu Nuri kardeşimizin sayesindedir. Böyle akraba görünce gözlerimiz yaşardı günün sonunda. Neyse, Nuri kardeşimiz bizi konaklayacağımız Toprak Mahsulleri Ofisi Misafirhanesi‘ne getirdi önce. Burası hava alanına çok yakın. Geceliği 30 lira. Kamuda çalışıyorsanız ve kurumunuzun Adana’da misafirhanesi yoksa o zaman 15 TL ödüyorsunuz 😉

Ahmet, sabah Ankara’da yediği ayazın etkisiyle rahatsızlandı biraz dinlenmek için misafirhanede kalmayı tercih etti. Biz de Nuri’yle birlikte ciğerciye gittik. Evet, saat 09.30-10.00 civarıydı ve kahvaltı için ciğerciye, Ciğerci Ulaş‘a, gittik. Zalımlar o nasıl güzel ciğerdi öyle! Başta yeyip yememek konusunda tereddüt yaşayan Mustafa ve Hafize bile beğendiler. Kendisi bizzat kasaplık sektöründen gelen Hafize kaliteyi onayladı. Nuri bizi Turgut Özal Caddesi olarak bilinen yere getirmişti. Yemek faslından sonra bu caddeyi bir uçtan diğerine gezdik. Mado‘da küçük bir mola vermişken Ahmet de aradı. Kendini biraz toparlamıştı. Ahmet’in gelmesini beklerken Hafize, Mustafa ve Kenan kuaföre gittiler. Burada fiyatlar çok ucuz sevgili okur. Aynı akşam Keyb’nin babası, Mehmet Ali komutanımın şu sözü aslında çok güzel özetleyecekti: Adana’da yaşamak da ucuz, insan yaşamı da ucuz. Üstelik bunu söyleyen tek Adana’lı da Mehmet Ali amca değil.

Kırmızı ışıkta duran doğanlardan sarkan conoları saymazsak, İller Bankası civarı da çok güzel yerler sevgili okur. Burada bir kafede Keyb’nin gelmesini beklerken ki evet, saat 15.00’e gelmişti ve biz hala Keyb’yi görememiştik, oturup kahve içtik. Keyb, yanında Nuri’yle geldi. Burada fazla oyalanmayıp tekrar misafirhaneye gittik ve nihayet düğün için hazırlanmaya başladık. Hazırlık faslı bitince gruplar halinde düğünün yapılacağı yerin yakınındaki bir restorana gittik yemek için. İşte burada Keyb’nin ailesiyle ve düğüne gelen diğer misafirlerle buluştuk. Düğün için en uzaktan gelenler bizdik ve bizim içimizde de en uzaktan gelen hatta ülke değiştirip Rusya‘dan gelen Mustafa’ydı. Böylesi bir vefanın elbette ödülü de olacaktı.

Restoranda çeşit çeşit salatalı ve mezeli bir sofrada oturup (Adana’da tüm restoranlarda masadaki salata ve mezeler en az 5 çeşit) yemek yedik. Yediğimiz adanadan çok mezeler ilgimizi cezbetti burada. Saat 18.00’e doğru, Keyb’yi ite kaka gelini kuaförden almak için gönderebildik. Biz de düğünün yapılacağı ve baraj gölü manzaralı açık hava olan salona gittik. Gittiğimizde bir de baktık ki bizden ve masaları yerleştiren garsonlardan başka kimse yok. Mekanın boş olmasını fırsat bilip bir dolu fotoğraf çektik. Saat 20.00’ye doğru misafir gelmeye ve salon dolmaya başladı.

Düğün başladı. Gelin ve damat salona girdiler. Bizim Eskişehir’deki düğünlerden farklı olarak burada müzisyen yoktu. Burada DJ vardı. Tüm oyun havalarını basları arttırılmış ve teknoya yakın remikslerle çalan bir DJ. Yazının en başında demiştim ya Adana’dan keyif almamızı sağlayan şeylerin başında Nuri kardeşimiz geliyordu. Keyb’nin de sağdıcıydı hatta. Ama keyfimizi bozan tek şey ise düğündeki davulcu ve zurnacı oldu. Sadece biz değil, tüm misafirler için büyük ızdırap oldular.


Hani demiştim ya böylesi bir vefanın ödülü de büyük olacaktı diye. Heh işte, Keyb nikah şahidi olarak Mustafa’yı seçti. Onlar sırasıyla “evet” diye bağırırlarken (gelin ve damadın bu performansları takdire şayandı) sıra şahit olarak Mustafa’ya geldiğinde biraz temkinli davrandı. Epey bir düşündü, sessizlik falan oldu. Nihayet ikna oldu ve şahidim diyebildi.

Nikah şahidi olarak Mustafa

Selim ve Semih‘i en son 4 ya da 5 sene önce görmüştüm. Bu düğünün bir güzel yanı da, yıllardır aramızda devam eden kopukluğun nihayet sonra ermesi oldu. Gece boyunca her ikisiyle de, daha da çok Selim’le takıldık. Düğün bitmek üzereyken Kenan ve ben hariç bizim ekibin geriye kalanı misafirhaneye geçtiler. Biz de Keyb’nin üniversiteden arkadaşı başka bir kral insanla (ismini unuttuğum için beni bağışlasın) 15-20 dakika sonra misafirhaneye geçebildik.

Burada üzerimizi değiştirip inanılması zor ama, kebap ve şırdan yemek için yine çarşıya geçtik. Hafize, epey yorulduğu için gelmedi. Biz de sıkış tepiş Selim’in arabaya doluşup çarşıya çıktık. Saat gece yarısını geçmişti bak! Mekana gittiğimizde yine inanılması güç bir şekilde, kapıda tam 6 tane gelin arabası saydık. Meğer Adana’da adet böyleymiş. Düğünden sonra herkes adana kebap yemeye gidiyormuş. Eh, farkında olmadan biz de geleneğe uymuş olduk. Biz yemeği bitirmek üzereyken düğünden çıkmış ve kıyafetlerini değiştirmiş halde Keyb ve düğün ekibi de geldiler. Biraz da onlarla sohbet edip bu sefer şırdan yemek için yola düştük. Semih ve Ahmet, yemeyecekleri için Nuri kardeşimiz, bir başka peygamberlik örneği gösterip, kendisi de yemekten vazgeçip bunları misafirhaneye, şehrin diğer ucuna götürdü. Biz de Mustafa, Selim, Kenan ve ben nihayet beşinci şırdancıda bulabildik şırdanı. O saatte Adana’da şırdanın piyasası epey yüksekmiş anlayacağınız.

Mustafa ve Kenan, yemediler. Neden yemediler anlamadım. Selim’le ben birer şırdan götürdük. Sonra Selim dayanamadı bir de mumbar söyledi. Ondan da yedik. Lan tereyağında kızartmışlar nasıl çıtır çıtırdı mumbar. Vay arkadaş!

Şırdan

Mumbar

Uykusuzluktan ölüyorduk tabi ki. Şırdan faslında sonra misafirhaneye geçtik. Keyb ve Gizem’le son defa burada görüştük ve kucaklaştık. Saat 03.00 civarındaydı. Alarmı iki buçuk saat sonrasına kurup uyudum. Saat 05.30’da uyandım ve Ahmet’i de uyandırdım. Saat 06.00’da taksiye binip hava alanına geçtik. Mesafe çok kısaydı dediğim gibi. Saat 07.30’daki uçağa çok çok rahat yetiştik. Uçakta Ahmet’le yan yana oturuyorduk. Pegasus, check-in işleminde koltuğunuzu default olarak veriyor. Kendiniz koltuk seçmek isterseniz, cam kenarı falan seçmek isterseniz ekstra ücret ödemek zorundasınız. Uçağa binince direkt olarak uyudum. Uçak Ankara’da tekerleri yere vurunca kendime gelebildim. İşte Adana macerası bitmişti. O sıcacık ve bol acılı bir günün ardından sabah ayazında yine Ankara’daydık.

Aracımızı otoparktan alıp Eskişehir’e doğru yola çıktık. Hepimizin çeşit çeşit boşaltım sorunları vardı ama olsun. Adana’nın suyu bizi mahvetmişti sevgili okur. Yol üzerinde Ankara çıkışında bir benzin istasyonunda, çok lezzetli poğaçalar ve simitler yapan bir fırında kahvaltımızı yaptık. Sonra Eskişehir’e kadar beni uyutmadılar. Perişan oldum. Nihayet Ahmet ve Mustafa uyuyunca ben de yarım saat falan uyuyabildim.

Yazı bitti. Keyb’ye ve Gizem’e ömür boyu mutluluklar diliyorum. Nuri’ye de sonsuz teşekkür ediyorum. Umarım Eskişehir’de ağırlama imkanım olur. Bu yazıyı okursan muhakkak bana ulaş. Ah Adana ah! Yine geleceğim, belki bu sefer yanımda sen de olursun.

Salda Gölü – Doğum Günü – Antalya

Uzun zaman oldu yine yazmayalı sevgili okur. Ama inan vakit bulamadım. Biraz uzun bir gezi yazısı olacak bu okuyacağın. Yazı içerisinde çok ciddi ve çok önemli tespitlere, tavsiyelere yer vereceğim. Okumanda fayda var yani. Ben yazarken çok eğleneceğim umarım okurken de sen eğlenirsin.

O hafta sonu için Alper’in birkaç gün önce yaptığı teklifin cazipliğine dayanamadım ve yıllık izin almayı düşündüğüm hafta için yaptığım planı değiştirdim. Daha doğrusu  bu planda küçük bir değişiklik yaptım diyelim. Biz, Antalya’ya gitmeyi planlıyorduk. Ancak Alper’in teklifi bizi yola iki gün daha önce çıkardı. Burdur’a, Salda Gölü’ne gidiyorduk ve sabah saat 05:00’te yola çıkmıştık bile! Bu kadar çabuk karar alıp yola revan olmanın verdiği keyifle güneye, “el değmemiş” topraklara gidiyorduk!

İki araçta toplam altı kişiydik. Birkaç gün önce elimizdeki malzemeyi kontrol edip Dechatlon’dan yeni malzemeler almıştık. Ben bu mağazaya ilk defa, iki buçuk yıl önce İzmir’de gitmiştim. Ancak geçen sürede, özellikle de internet mağazasıyla, ülkede outdoor sporları yapan herkes için vazgeçilmez bir platform olmuş Dechatlon. Çadırlarımızı, matlarımızı ve birkaç ufak tefek eksiğimizi tamamladık. Yanımıza üç tane taşınabilir güç kaynağı, bir tane 12 volt akü, iki tane şarjlı LED ışıldak, küçük tüp, mangal, dört tane katlanabilir sandalye, üç tane çadır, bir tane şişme yatak ve şu an aklıma gelmeyen iki bagaj dolusu malzemeyi aldık. Okumaya devam et

Muhteşem Dolunayın Etkileri!

owlproofheadCuma gecesi Utku‘nun doğum günüydü, kutladık. Cumartesi gecesi de Dolunay‘ın gecesiydi. Onu da kutladık. Bu işin giderek benden çıkması ve eşe dosta yayılması ne yalan söyleyeyim hoşuma gidiyor. Gözlerini kaldırıp gökyüzünde seni görenlerin aklına ben geliyorum; bir bütün benliğimle, kelimelerimle ve dertli dertli şarkılarımla ben…

dolunayscreen

Dolunay

Ah keşke o yüksek makamlarından bir ayrılsan, burnunu birazcık aşağı eğsen ve o güzide yörüngenden bir çıksan da yanıma gelsen, seni tanıştıracağım öyle güzel bir insan var ki sen bile hayran olacaksın. Bak dün gece, cümle kuşlar uyurken, dağlar, aşlar, ağaçlar sayıklayıp dururken adını, birkaç çift göz yine seni arıyordu göklerde. Kimi ben gibi gafletten, kimi de hasretten o güzel varlığının hissine.

Yine gittim her şeyin başladığı o yere. Kucağında uyudum sandım dalımda dururken. Uykusuz gözlerle bir sağa, bir sola bir de başımı kaldırıp sana baktım. O şefkatin başka hiçbir yüzde yok. Bunu bir tek ben biliyorum.

Geçen hafta salı günü Ankara‘ya gittim Bakanlığa. Bitmiş, ölmüş. Heyecan kalmamış, yeni bir şeyler bekliyor herkes. Sonumuz hayır olsun. Yolculuğun en güzel kısmı sabah Alper‘le yaptığımız kahvaltıydı. Haa bir de Stefan Zweig‘in Satranç isimli öyküsünü okudum. Yazarın okuduğum ilk kitabıydı bu. satrancHazal‘ın tavsiyesiyle aldım. Güzeldi gerçekten. Olağanüstü değildi evet ama güzeldi. Bu ara kitapyurdu.com isimli siteden alıyorum kitapları. Acayip indirimler yapıyor. Bir de bu Yapı Kredi Yayınları‘nın Modern Klasikler Dizisi‘nde nereden baksan sekiz on tane Zweig kitabı var. En çok satan ilk dört tanesini almıştım. Sırayla okuyacağım. Okudukça yazarım. Sen seversin edebiyat sohbetlerini.

Taa askerde, 1 Nisan 2014’te Seval‘in beni ziyaret ettiği gün getirdiği beyaz renkli Sony kulaklarım bozulmuştu. Bir süredir kardeşim Mustafa ve Savaş Sungur‘un şiddetle tavsiye ettiği Sennheiser‘ın çeşitli modellerini inceliyordum. sennheiserGeçen gün harika bir indirim denk getirip birikmiş bonuslarımın da katkılarıyla CX500 modelli kulaklığı aldım. Bu kulaklık aldığım ilk kulak içi tipteki kulaklık. Alışmam biraz zor oldu ama şu an gayet memnunum. Ses olarak da çok başarılı buluyorum. Basslar az geldi başlarda. Ancak kulaklıkla verilen dört farklı silikon başlıktan bir tanesi tam istediğim kaliteyi yakalamamı sağladı. Kılıfı, sargısı ve toplam kalitesiyle, gayet memnun kaldığım bir alışveriş oldu.

Az önce, YÖKDİL sınavından geldim. Kolaydı. Keşke çalışsaymışım. Çok pişmanım çalışmadığım için. YDS’nin aksine bu sınavda kelime bilgisi çok etkilemedi beni. Yalnız paragraflardan bazıları çok karmaşıktı. Bir de üç dört tane devrik cümle yapısı vardı. Uyanıklar o yapıları da tıpkı soru cümlelerine benzetmişler. Çok kötü gelmez sonuç. Ama çok da iyi bir şey beklemiyorum açıkçası. Sınavdan bahsetmişken, geçen hafta Alper’in tavsiyesiyle bir başvuru yaptım. Ne olduğunu ve nasıl sonuçlandığını “aşılmaz” tabularım yüzünden daha sonra anlatacağım.

miklosMüzik. Evet biraz da müzik. Şu sıralar Miklos Rozsa‘nın El Cid filmi soundtracklerine sarmış durumdayım. Aslında bu müzikleri sen de biliyorsun. Nereden? Cüneyt Arkın‘ın kült filmleri Battalgazi serisinden. Şu senfoni beni benden alıyor, yere göğe sığamıyorum. Nasıl anlatsam sana bilemiyorum. Böylesi bir ruh, böylesi bir destansılık, ahh! Cüneyt Arkın’ın tarihi filmlerinde özellikle de Battalgazi serisinde Miklos Rozsa’nın El Cid ve Ben-Hur filmleri için yaptığı soundtrackler kullanılmış. Bu aslında güzel bir şey. Düşünsene, Avrupa’nın en saygın senfoni orkestrasını dinlemeye annemle gitsek, orkestra Miklos Rozsa çalsa, annem bile dinlediği şeyden etkilenecek, bu müzik ona bir şeyler anımsatacak. Harika!

Son olarak, Wonder Woman‘ı izledik. Allah’ım gülüşü aynı sen! Bilerek o ön iki dişini gösterecek şekilde bırakılan bir ağız, duru bir güzellik ve enteresan bir çekim gücü (astronomik espri yaptım). Velhasıl, DC’nin yaptığı en iyi film galiba bu olmuş. İşin içine bir de çok sevdiğim 1. Dünya Savaşı‘ atmosferini serpiştirmişler. Osmanlının falan adı geçiyor. Sümerler’in de adı geçiyor ama ne alaka çözemedim. Gerçi başka bir yerde  de saçmalayıp Nazi falan dediler, şaşırdık. Bir daha izlemek şart. Merve, Mustafa  ve Hafize açıkça söylemediler ama pek beğenmediler filmi. ne yalan söyleyeyim ben de iki buçuk saat sürecek bir film beklemiyordum. Film, antik bir havada başlıyor. Bu kısımlarda epey sıkıldım. Ancak ne zaman ki savaşın içerisine dahil oldular, koltuğumda daha bir kuruldum. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarına ilişkin filmlere bayılıyorum sevgili okur. Özellikle ikinci dünya savaşı teması, bu yöndeki kitaplar, filmler ve belgeseller her zaman ilgimi cezbetmiştir ki bunu sana da anlatmıştım, bir Umur‘a bir de sana.

Evet, bu aylık bu kadar. Kendine iyi bak. İzimden ayrılma.

WONDER WOMAN

Bütün filmin hikayesi bu fotoğrafla başlıyor

29 Mart Eskişehir Pentagram Akustik

17545219_10150793627169975_1295992163512144504_o

– Merhaba, grupla görüşme imkanımız olabilir mi acaba?
– Pek sanmıyorum arkadaşlar.
– Ama biz çok seviyoruz, yani cidden seviyoruz. Başımıza da ne geldiyse bu yüzden geldi.
– Hımm, o zaman siz üçünüz buyurun.

Bu blogda daha önce pek çok defa Pentagram’ı okudun sevgili okur. Hatta Pentagram’a ait konser değerlendirmesi bile okudun. Ama ilk defa bu kadar büyük bir mutlulukla yazıyorum Pentagram’ı.

Sevgili okur, 29 Mart 2017 gecesi tüm dertleri üç beş saatliğine unutup kendimizi dünyanın tek gerçek güzelliği olan müziğin kollarına bıraktık. Çok sevdiğimiz Pentagram, kuruluşunun 30. yılına özel olarak yayımladığı “AKUSTİK” albümü ve akustik turnesiyle ülkeyi dolaşmaya başladı. İzmir, Ankara ve İstanbul’dan sonra sıra Eskişehir’deydi. Bu albümü ve turneleri, normal bir Pentagram konserinden ve albümünden bir adım öne geçiren şey kadroda gruba emek vermiş eski grup elemanları olan Demir Demirkan, Ogün Sanlısoy ve The Magnificent Murat İlkan’ın da bulunmasıdır. İşte biz de Eskişehir’de, Pentagram akustik konseri haberini öğrendiğimizde, ilk çığlığımızı Demir Demirkan’ı Pentagram’la sahnede izleme ihtimali için atmıştık Alper’le. Demir Demirkan’ın Eskişehir konserinde sahne almayacağı netleşti gerçi sonradan, ama bu durum bizim bir an için bile tereddüt etmemize yol açmadı. Öyle ya, Ogün Sanlısoy, Gökalp Ergen ve kişisel olarak da hayranı olduğumuz Murat İlkan’ı aynı sahnede bir daha izleme şansımız olmayacaktı.

01

Alper sağ olsun biletleri aldı. Ben de yeni yayımlanan akustik albümü aldım. Hali hazırda arşivimde yer alan diğer albümlerle çantamı doldurdum ve 29 Mart akşamı evden çıktım. Konser, 222 Park’ta yapılacaktı. Ahh, bu mekanda ne güzel anılarımız vardı sevgili okur. Düzenlediğimiz ve katıldığımız onlarca etkinlik geldi yol boyunca aklıma. Özgür Abi‘nin kulaklarını çınlattım.

Saat 20.00’de önce Koray’la buluştuk. Birlikte mekana geçerek kuyruğa girip kapı açılışını beklemeye başladık. Daha sonra Alper ve Mustafa da koşarak geldiler. Kapı açıldı ve içeri girdik. Düşün, öyle heyecanlıyız ki daha performansa 1,5 saat var ve biz içeride bekliyoruz. İçeride okuldan arkadaşımız olan diğer bir Mustafa’yla karşılaştık. O kadar saat aynı yerde ayrılmadan bekledim lan. Bizimkilerle muhabbet ede ede geçti zaman. Düşün hepsi en az birer kere dışarı çıktı. Ama ben çıkmadım ben, Yaşar Usta.

Dersime iyi çalışmıştım ve grubun daha önce verdiği üç konserin de incelemelerini okumuştum. Çalacakları parçaları ve sıralamayı aşağı yukarı biliyordum. Tam da beklediğim gibi başladı konser. Grup tam vaktinde sahnede yerlerini aldılar. Saydığım isimlere ilave olarak gruba sahnede Ozan Tügen de eşlik etti ki, kimse kusura bakmasın, kapasite olarak en iyi oydu diyebilirim. Ama orada gerçek bir yıldız vardı ve herkes kim olduğunu biliyordu.

02

Önce grubun Eskişehir konseri çalma listesini vereyim:

  1. Apokalips
  2. Lions In A Cage
  3. Fly Forever
  4. Şeytan Bunun Neresinde
  5. Uzakta
  6. No One Wins The Fight
  7. For The One Unchanging
  8. Gündüz Gece
  9. Geçmişin Yükü
  10. 1000s In The Eastland
  11. Anatolia
  12. In Esir Like An Eagle
  13. Doğmadan Önce
  14. Give Me Something To Kill The Pain
  15. Dark Is The Sunlight
  16. This Too Will Pass
  17. Bir
  18. Sonsuz
  19. Bir
  20. Gündüz Gece

03

Evet, tam yirmi şarkı çaldılar! Sonsuz’u çaldıktan sonra seyircinin ısrarı üzerine yine Bir’i çaldılar ve ardından Gündüz Gece’yi de eklediler. Ancak bizi bitiren olay “This Too Will Pass” olmuştu. Alper’le birlikte en sevdiğimiz Pentagram şarkısıdır This Too Will Pass. (Gerçi bazen de Lions In A Cage oluyor.) Daha önceki akustik konserlerinde çalınmamıştı. Albümde de yoktu zaten. Grubun Eskişehir’de ilk defa bu şarkıyı çalmaları ,bizim için gecenin Top 3 anından ilki olmuştu. Şarkıyı duymaya başlayınca kendimi kaybedip zıplamaya başladım. Enteresandır.

Yazı bir konser hakkında olduğu için, yirmi parçanın her birine ayrı ayrı yorum yazmak mümkün değil. O yüzden olayın tamamıyla ilgili özet halinde, değerlendirmeler yapacağım. Belki de hayranı olduğumuz için bilmiyorum, bana göre Murat İlkan gecenin yıldızı oldu. Ozan Tügen’i de unutmuyorum. Gecenin şaşırtan ismi ise Gökalp Ergen oldu. Pentagram’ın daha önceki Eskişehir konserinde hastaydı ve konserde kendisi de bunu dile getirmişti. Bu seferki akustik konserde inanılmaz işler yaptı. Mest olduk. Lions In A Cage’in aralarında “fifty years behind a wall” kısımlarını bu ülkede söyleyebilecek üç kişiden biri olduğunu gösterdi. Hem çaldı hem söyledi. Çalmak söylemek derken, bazı anlarda sahne dört tane akustik gitar oldu. Üç kişi ritim çaldı, bir kişi solo attı. Soloları Metin Türkcan, Hakan Utangaç ve Ozan Tügen değişmeli olarak çaldılar. Hakan Utangaç her solo attığında kalabalık çılgına döndü. Hakan abi, Ogün Sanlısoy’la birlikteki sahnede en karizma duran kişiydi. Haa, bir de Gündüz Gece’de Ozan Tügen’in cura solosuyla Tarkan Gözübüyük’ün bass solosu epey alkış aldı. Bu arada yine bak konusu açıldı. Ozan Tügen gece boyunca gruba back vokal, piyano, cura, ritim ve solo gitarda eşlik etti. Adam!

Gündüz gece! #PentagramAkustik #pentagram #mezarkabul

Gündüz gece! #PentagramAkustik #pentagram #mezarkabul

Üç vokalist de ağırlıklı olarak kendi dönemlerinde yazılan şarkıları seslendirdiler. Cenk Ünnü hariç herkes back vokallere katkı sağladı. Her şey çok güzeldi lan. Murat İlkan’ın şarkılara tıpkı bizim gibi “tadına bakılacak tatlar” olarak yaklaşması bizi mest etti. “Hadi şimdi şöyle güzel bir Anatolia yapalım mı?” ya da “En nefis parçalardan olan In Esir Like An Eagle” gibi anonsları duydukça Alper sırıttı durdu. Bir ara Mustafa kayboldu yanımızdan, sonra yanında kız arkadaşıyla döndü.

Unutmadan, bizim için gecedeki bir diğer kahraman da Tuğba’dan emanet aldığı iPhone 7 ile konserdeki en süper şarkıları kaydeden Koray gardaşımız oldu. Önümüzdeki iki Suriyeli ise konseri izlemekten çok canlı yayımlamayı tercih ettiler. Gerçi bunu yapan çok kişi varmış Alper söyledi. Salonda kaç kişi vardı emin değilim ama iki tane öküz vardı ki bunlar kapalı alanda, hınca hınç dolu salonda sigara içmekten hiç utanmadılar.

Gece yarısı geçti, tahminim saat 00.30 civarında iş bitti. O anda grubun fotoğraflarını çeken kişi dikkatimi çekti. “Lan dedim bu Levan!” Sabhankra’nın da fotoğraflarını çeken kişi. İstanbul’da tanışmak istiyordum ama şansa bak, Eskişehir’de tanıştık. Bu arada konser boyunca, salonun sağ tarafında kule arkasında grubu izleyen Janset’i de fark ettik. Bilmeyenler için, Janset büyük bir Pentagram hayranıdır.

Sahne bitip de grup kulise geçtiğinde biz de hemen kulisin kapısına seğirttik. Kapıda mekânın görevlileri soru sormaya bile imkan vermeyen bir açıyla bekliyorlardı. Neden sonra kapıda bir kadın belirdi. Boynunda asılı “ALL ACCESS” kartını görüp kıskandım. Neyse, yazının o en başında okuduğun diyalog vardı ya, işte bu aşamada o diyalogu yaşadık ve bam bam bam! İçerideyiz. İşte bu da gecenin Top 3 anlarından ikincisi olmuştu. Yukarı çıktık ve abilerimizi dinlenirken yakaladık. Çantama doldurduğum ne kadar albüm varsa döktüm önlerine. O dakikadan sonrası Allah Allah! Koray bir yandan, Alper bir yandan, ben diğer yandan albümleri imzalatmaya başladık. Çok kral adamlar, en ufak tepki göstermeden, aksine büyük bir sevecenlikle albümlerimizi imzalamaya başladılar. Şu an grubun aktif kadrosunda benim en sevdiğim adam Hakan Utangaç mesela. Ona “This Too Will Pass” parçasını sordum. Kim yazdı bunu, dedim. Tarkan abi’yle ikisinin şarkısıymış. Dedim, “Unspoken” bizim en sevdiğimiz albüm. Aaa, onun yeri çok ayrı tabi, dedi. Muhtemelen o da en çok Unspoken’ı seviyor 🙂

06

alper07

En son Murat İlkan’ın yanına gittik. Bundan birkaç ay önce Murat İlkan, Metin Türkcan’la birlikte yine bir akustik projeyle birlikte Eskişehir’de sahne almıştı. O konserde kendisine eşi Alper İlkan ile Melisa Uzunarslan da eşlik ediyordu. O konserden önce Murat İlkan’a ve Metin Türkcan’a kendi solo albümlerini imzalatmıştık. “Murat abi bizi hatırladın mı Eskişehir konserinden?” diye sorduk. Baktı “Tamam ya hatırladım” dedi. “Abi o konserde eksik kalan albümler vardı imzalamadığın, onları da şimdi imzalatalım”. Murat Abi bizi kahkahalara boğan ve gecenin Top 3 anlarının sonuncusunu yaşatan o cevabı verdi: “Ooo lan Mesut, aştın sende kendini haa”. Sonra sağ olsun albümlerimizi isimlerimize imzaladı. Alper’in albümü de imzalarken yine bombayı patlattı: “Alper de en sevdiğim isimdir!

010

Kasetler hariç hepsi imzalıdır.

Şimdi bunları sana anlatıyorum sevgili okur. Belki saçma geliyor, belki komik geliyor. Ama inan ben aylar sonra geriye dönüp bunları okuduğumda o anki coşkuyu tekrar yaşıyorum. Samimi olarak yazıyorum.

Saat 01.00’i çoktan geçmişti. Az önce bizi içeri alan hanım efendiyle göz göze gelince artık kulisten çıkalım dedik. O da bizi arşivimiz için tebrik etti. Çıkarken Levan’la Savaş Abi’ye selam gönderdim. İletir herhalde.

Daha nice Pentagramlara diyorum ve yazıyı burada bitiriyorum. Fotoğrafları Koray çekti. Video da Instagramdan. Sevgiyle kal sevgili okur.

Lions in a cage. #pentagramakustik2017 @pentagramofficial #muratilkan #222park

A post shared by Mesut Proofhead Çiftçi (@proofhead) on

Teşekkürler Eskişehir! #PentagramAkustik #pentagram #mezarkabul

Yılın Son Dolunay’ı Sürprizi!

teklif04

Yalnızca gecelerde değil, sabahları işe giderken de dolunay!

Yok, yine unutmadım. Ancak bu sefer biraz meşguldüm. Nasıl mıydı? Harika. Bir dolunayda olabilecek güzelliklerin pek çoğu vardı. Üstelik yine unutulmazdı. Fakat bu sefer unutulmaz yapan sen ya da ben değilim. Bu dolunay’da sahnede Alper vardı!

Sahne derken ciddiydim. Eskişehir’de bir mekanda, sokak hayvanları yararına düzenlenen bir etkinlikte Efendi grubuyla sahneye çıktılar. Konserin en ön plana çıkan özelliği ise girişlerin bilet yerine “mama” ile yapılıyor olmasıydı. Yani miktarı ve çeşidi size kalmakla birlikte, girişte kedi veya köpek maması bağışı yapıyorsunuz. İsminizi ve ne kadar bağış yaptığınızı da not ediyorlar.

Neyse, dönelim sürprize. Alper, nihayet Selda‘yla evlenmeye karar verdiğinde ilk sorduğum soru “beyaz eşyayı ne marka alacaksın?” olmuştu. O ise bu sorumu yanıtsız bırakıp evlilik teklifi için yaptığı planı anlatmaya başladı. Plan iyiydi, yeterli ve samimiydi. Ufak tefek birkaç detayı da konuşup hallettik.

Konser günü dolunay gökte, bulutların arasından bir görünüp bir saklanıyordu. Mekana geldiğimizde saat 20.45 civarındaydı. Geldiğimizde gördük ki bizim ekibin tamamına yakını oradaydı. biz de hemen her Efendi konserinde yaptığımız gibi sahnenin en önüne konuşlandık ve beklemeye başladık. Kısa süre sonra yanımıza Koray, Murat ve Gökçe de geldi. Bizim çocuklar sahnede hazırlıklarını yaparken biz süper komik ve keyifli bir muhabbete başlamıştık bile. Ancak çok az kişinin olacaklardan haberi vardı.

teklif02

Selda, arkadaşlarıyla gelip yanımıza oturdu. Bu esnada İstanbul’dan Eskişehir’e gelen Fatih Abi‘ler de mekana gelmişlerdi. Daracık bir alanda epey kalabalık olmuştuk. Şarkılar ardı ardına geçerken Alper’le göz temasını kaybetmiyorduk. Yalnızca ben değil Caner ve Mustafa da bir yandan Alper’i kesiyordu. Ancak Alper’in kestiği tek bir isim vardı o da Selda’ydı.

teklif03

Profket

Grup, İstanbul’da Sonbahar‘ı da çalıp bize söylettikten sonra Alper, Utku‘dan mikrofonu istedi. Selda’nın arkadaşları tam bu anda kayda girdiler! Üç dört farklı açıdan Alper’i videoya almaya başladılar. Ulan meğer bunlar hazırlıklıymış! Alper, ah gardaşım, olanca heyecanıyla tane tane konuşmaya başladı. O an bizim suratlarımızı görmen lazımdı sevgili okur. Hepimiz sırıtarak sahneyi izliyorduk, ağızlarımız kulaklarımızda. Alper sözünü bitirdi. Kar beyaz bir kediciği Selda’ya uzattı. Kediciğin boynunda bir tek taş vardı. O esnada Aykut, sahnenin arkasında bulunan perdeyi indirdi ve “BENİMLE EVLENİR MİSİN?” yazısı açığa çıktı.

teklif01

Alkış kıyamet görmen lazım! Selda, gayet soğukkanlı bir şekilde konuşmasını yaptı ve kabul etti. Sonra bunlar birlikte sahneye döndüler. Efendi  ve Selda, birlikte “Haydi Söyle” çalmaya ve söylemeye başladılar.

teklif05

Caner yanıma geldi “Abi sen biliyor muydun?” diye sordu. Meğer çok az kişi biliyormuş. Efendi sahneden inince önce Fatih abilerle sonra Alperle ve Efendi’yle kucaklaştık. İyi dileklerimiz ilettik. Bir ayaz başlamıştı ki dışarıda sorma. Güle oynaya, biraz da duygulanmış olarak Utku’nun arabaya yürümeye başladık. Dolunay tepeden ışıldıyordu. Cep telefonuma bir mesaj geldi. Titreyerek açtım, baktım ve içime inanılmaz bir mutluluk yayıldı. Ulan dedim, tam zamanında, tam da seni düşünürken.

teklif

Tolga Abi’den.

Murat İlkan & Metin Türkcan Akustik Konseri

mi05
İyi konserlerin yazılarını geç yazan blog, Proofhead My Resort’ten merhaba sevgili okur.

18 Kasım gecesi, çok uzun süre sonra hayranı olduğumuz bir sesi dinleme şansımız oldu yeniden. Pentagram‘ın efsane vokalisti, Cem Köksal‘la yaptığı şarkılar dillere pelesenk olmuş adam, muthiş insan Murat İlkan Eskişehir’e geldi. Pentagram’ın ezbere bildiğimiz hemen her şarkısını onun sesiyle beynimize kazıdığımızdan, “Kalbim bomboş!” çığlıklarını atarken onun sesine eşlik ettiğimizden bu konseri kaçırmamız olanaksızdı. Biz de elimizde avucumuzda ne var ne yoksa toplayıp o gece konserin yapılacağı mekana gittik. Elimizde avucumuzda ne varsa derken neyi kastettiğimi birazdan anlayacaksın.

Mekana gayet kalabalık ve organize olmuş bir kadroyla gittik. Başta Alper olmak üzere Merve, Utku, Hazal, Volkan, Murat ve Gökçe‘den oluşan ekibimize bir de yakın arkadaşımız Mustafa dahil olunca sahne önünü biz doldurmuş olduk. Mekanda oturmak için yer yoktu eyvallah da yaslanmak için masa da yoktu. Akustik konser olunca zaten fazla atraksiyona girilemeyeceğinden sabit durmak yetiyordu. Ancak özellikle mont ve çantalar sıkıntı oldu.

Neyse, biz mekana gittiğimizde saat 21.00 civarıydı. Aynı günün sabahında organizasyonu yapan dostlarımız Murat ve Özcan Brothers‘ı Pilot Bar‘da yakaladım. Konser öncesinde bir fan buluşması olup olmayacağını öğrendim böylece. Akşamki programın detaylarını kestirebildikten sonra iş mekana gidip beklemeye kaldı.

13071948_10154115780073630_5346793829956951623_o

Bir gözüm Murat abi‘nin üzerinde beklemeye başladım. 10 dakika sonra Murat abi eliyle beni işaret etti ve çağırdı. Hazırdık, Murat İlkan ve Metin Türkcan‘ın mi01yanına gidiyorduk! Alper’le birlikte mekanın üst katındaki kulise doğru çıktık. İşte, hayranı olduğumuz ses, taze metalciliğimizin en büyük kahramanı Murat İlkan karşımızdaydı. Kuliste eşi Alper İlkan, Metin Türkcan ve aslında o gecenin
de en büyük sürprizlerinden birisi olacak Melisa Uzunarslan ona eşlik diyordu. Kısa bir selamlaşma faslından sonra elimizde ve avucumuzdakileri dökmeye başladık: 2 tane plak, 1 tane DVD ve bir sürü CD. Murat İlkan ve Metin Türkcan büyük bir ilgiyle ve samimiyetle tüm bu materyallerimizi imzaladılar. Murat İlkan’ın sol anahtarı şeklindeki imzasına dikkat edin lütfen 🙂 Konsere gitmeden mi02iki tane CD kalemi hazırlamıştım. Ancak orada ne hikmetse kalemlerin ikisi de yazmadılar! Eğer organizatör Murat Abimiz bir kalem daha bulup gelmeseydi ağlayarak ayrılmak zorunda kalacaktık.

Murat İlkan’a ilk solo albümü Fanus’un plağını ve Pentagram’la birlikte yaptığı işleri imzalattım. Metin Türkcan’a ise yine ilk solo albümünün CD’sini ve yıllar önce Pentagram’la konsere geldiğinde grubun diğer üyelerinin imzalayıp onun imzalamadığı CD’yi imzalattım.

mi04

Tüm bu imza ve sohbet faslından sonra birer fotoğraf çektirip kulisten ayrıldık ve o gazla aşağıda beklemeye başladık. Herkes ayakta beklemekten şikâyetçiydi ama benim dünyayı gördüğüm duyduğum yoktu mutluluktan. Bir süre sonra sırasıyla Metin Türkcan, Alper İlkan, Melisa Uzunarslan ve Murat İlkan sahneye çıktılar.

Rahatsızlığının Murat İlkan’ı yorduğu çok belliydi. Hareketlerini de bir miktar kısıtlamıştı. Ancak sesine hiçbir şey olmamıştı! En ufak bir tereddüt yoktu hiçbir şarkıda. Çalma listeleri de harikaydı. İlk çaldıkları şarkı haricinde, listede boş şarkı yoktu. İlk şarkıyı bilmiyordum çünkü 🙂 Özellikle kendi albümünün çıkış şarkısı Yaramaz Çocuk’a tüm salon eşlik etti. Pentagram’dan da söyledi. Her şarkıyı aslında salon da onunla birlikte söyledi. Pink Floyd’lar da ise özellikle solo kısımlarında Melisa Uzunarslan’ın kemandaki ustalığı alkışlara boğuldu. Metin Türkcan da kendi albümden bir şarkı söyledi. Ancak gecenin sürprizini yine Melisa Uzunarslan yaptı ve Kaan Tangöze’nin Bekle Dedi Gitti isimli parçasını söyledi. Ne söylemek! Yaşattı resmen! Jestleri, mimikleri ve sesiyle yaptıklarını dinleyip izledikten sonra bu ismi not ettik telefonlarımıza. Ancak salaklık edip kaydetmedik bu performası.

mi03

Murat İlkan’a sahnede bir ara kim olduğunu anlamadığımız birisi eşlik etti. Gereksiz bir eşlikti bence, Murat abinin ihtiyacı yoktu zira 🙂 Konser boyunca seyirciyle en az etkileşime geçen isim Murat İlkan’ın eşi ve bass gitaristi Alper İlkan’dı. Neden bilmiyorum ama yüzünü pek az defa tebessüm ederken görebildik.

mi06

Neyse, her şey süper giderken pek çok konserde olduğu gibi bu konser de bazı aksilikler yaşadığım için erken ayrılmak zorunda kaldım. Zira ben ne zaman bir konserde eğlensem mutlaka bir şeyler bir tarafımı çekiştirir.

Velhasıl, son zamanlarda gittiğim en iyi konserdi diyebilirim Murat İlkan ve Metin Türkcan Akustik Proje için. Konserde pek çok şarkıyı 4K kalitesinde videoya çektim. Ancak bu boyuttaki videoları işlemek biraz zaman aldığından ortaya çok da istediğim gibi bir video çıkmadı.

mi07

16 İğnelik Hastalık Maratonu

Bayramdan önceki haftanın benim için önemi, şüphesiz yıllar sonra, yediğim iğneler oldu. Üşütmüşüm. Hep üşütürüm. Üst solunum yollarım çocukluğumdan beri hep sorunlu olduğu için bu organlara bağlı olarak türlü türlü hastalıklar yaşıyorum. Her sene istisnasız hastalanır, çoğunun ayakta geçirdiği hastalıklar beni yataklara düşürür ve boğazımı mahveder.

igne01

İlk aldığım ilaçlar

Birkaç hafta önce, Mustafa Rusya’ya gitmeden hemen önceki günlerde, birkaç gece dışarı çıktık. O akşamlardan birinde üşüttüm. Pazartesi sabahı dayanılmaz bir baş ağrısı ve halsizlikle Bilecik’e geldim. Aile hekimim boğazıma bakınca hemen bir günlük rapor ve bir de antibiyotik yazdı. Eğer çarşambaya kadar iyileşemezsen gel, iğne yazacağım, dedi. Ben de hemen watsapta bir grup kurdum hastalığımla ilgili olarak ve Hazal‘ı, Utku‘yu ve Alper‘i ekledim. Bunlar benim hasta olmama inanmadılar. Zaten hep inanmazlar. Neyse, salı sabahı, bir önceki günden daha kötü uyanınca Acil’e gitmeye karar verdim. Böylece bunlar da inanmış, görmüş oldular ve bana inanmadıkları için çok pişman olup özür dilediler.

Hastalandığımda boğazımı doktora göstermek çok enteresan oluyor. Eline abeslangı alıp dilime bastırınca, gözleri büyüyor hepsinin. Tıpkı aile hekimi gibi, acildeki doktorun da tepkisi bu oldu: Uff, çok fena. İlaçlarımı gösterdim. Hepsini bırak, iğneye başlıyoruz, dedi. Hemen orada bir tane penisilin kendi vurdu. Bir de reçete yazdı ve sabah akşam dedi. Çıktığımda sabah akşam diyorsa iki üç gün gelirim herhalde diye düşünmeye başladım.

igne02

Penisilin iğnesini yedikten sonra inan kendime geldim sevgili okur. Gün içinde yaptıklarımı bir kenara bırakıp, akşam nöbetçi eczaneden ilaç almaya gittiğim sahneye geliyorum. Eczacıya reçeteyi uzattım. Reçete dediğim de ufacık bir kağıt, üzerinde barkod var. Eczacı hemen tezgahın altından 15 tane enjektör çıkardı. O kadar enjektörü bir arada görünce ne olduğumu bilemedim, başım döndü. Adam turuncu renkli 14 kutuyu (İecilline) gösterip,  “Bunları sabah akşam vurduracaksın, bu yeşil olanı da (Deposilin 1.2) son iğneden bir gün sonra vurdur. Bu sonuncu depo penisilindir.” dedi. O akşamdan başlayarak tam bir hafta boyunca, her sabah Bilecik Devlet Hastanesi Acil’inde ve akşamları Eskişehir Yunus Emre Devlet Hastanesi Acil’inde iğne yaptırdım. Bilecik’te değil ama Eskişehir’de bir baktım ki hemen herkes aynı iğneyi yaptırıyor. Bana iğneyi yazan doktorun tarzı bu şekildeymiş demek ki 🙂

igne03

Penisilin iğnesi yakıyor. Gerçekten çok yakıyor. Bunun sebebi iğnedeki solüsyonun pH değerinin çok düşük olması, yani asidik olması. O yüzden iğneyi batırdıktan sonra ilacı yavaşça vermek daha da çok yakıyor. En çok yakan da depo antibiyotik dedikleri Deposilin 1.2. Çünkü bunun solüsyonu, dolayısıyla ilaç miktarı daha fazla. Unutmadan söyleyeyim, bu iğneleri aile hekimleri yapmıyor. Özel hastaneler de yapmaktan imtina ediyor ve sizi devlet hastanesine yönlendiriyor. Çünkü söz konusu penisilin olduğu için her zaman alerji oluşturma riski varmış. Bana istisnasız tüm iğneleri olduktan sonra en az 10 dakika daha hastanede beklememi söylediler. Neyse ki herhangi bir terslik olmadı ve bir haftalık iğne tedavisinden sonra şu anda sapasağlamım.

Japon Balıklarımla Tanışın

japonba01

İmpru ve İsimsiz Kahraman

Aylar önce aklıma bir fikir saplanmıştı. Neden bir çift Japon balığı almıyordum ki? Arkadaşlarımın düşündüğünün aksine, ben hayvanları çok severim. Özellikle de balıkları. Akvaryumun içerisinde amaçsızca dolaşan bir çift balığı izlemekten daha güzel ve rahatlatıcı başka ne olabilir ki? Bir şey olabilir belki.

Yıllar önce izlediğim komik bir balık videosu vardı. Halen aklıma geldikçe gülerim. Az önce araştırdım. Bulabilseydim ekleyecektim hatta. Ancak Japon balıklarının akvaryum balıkçılığında en popüler balıklar olması sebebiyle internette bunlarla ilgili yüzlerce sayfa bilgiye ulaşılabiliyor. Literatürde Carassius auratus olarak yer alan Japon balıklarına Dünya’da Goldfish (altın balık) deniliyormuş.

Benim aldığım kuyruğu düz olan türe Suriye Japonu deniyor. Zaten akvaryumcularda en çok satılan ve en ucuz tür de bu tür. Akvaryumcular bunları üç dört farklı boyda satıyorlar.

Balığı almadan önce ne şekilde yetiştirebileceğimize ilişkin ufak araştırmalar yaptım. Yalan yok planım bir fanusta iki tane küçük boy balık yetiştirmekti. Ancak Japon balıkları ve hatta tüm balıkları fanusta, kavanozda yetiştirmek bu zavallı hayvanların sürekli şaşı bakmasını sağlayıp bir süre sonra kör olmalarına sebep oluyormuş. Hayvanlara işkence etmekten başka bir işe de yaramıyormuş. Tercihen orta boy ölçekte bir akvaryumda birkaç tane beslemek en iyisiymiş. Isıtıcı almaya gerek yok. Havalandırma motoru suyun kalitesini arttıracağı için tavsiye ediliyormuş. Bir de başka türlerle birlikte beslenmemesi gerekiyormuş. Yalnızca kendi akranı olan Japon balıklarıyla birlikte tutulması gerekiyormuş.

japonba03

Üç dört gün önce Ahmet, Burak ve Mustafa‘yla konuşurken aklıma yeniden Japon balığı alma fikri geldi ve bunlara sordum. Balığın bir tanesine ortaklaşa isim seçmelerini istedim. Böylece balıklardan birine, henüz almamışken, o gece isim verdik: İmpuru. Diğer balığın adını koymayı hiç istemedim. O yüzden önce “isimsiz” olarak düşündüm. Sonra da “İsimsiz Kahraman” olarak adını koymuş bulundum. Pulları daha bir parlak ve turuncu olan İsimsiz Kahraman, birazcık daha açık renkli olan ise İmpuru.

Merve‘yle birlikte balıkları ve akvaryumlarını almaya gittik Esnaf Sarayı‘na. İstediğimiz akvaryum setini ve balıkları çok kısa bir araştırmadan sonra bulduk, aldık ve geldik. Yaşam alanlarını hazırladıktan sonra akvaryuma koyduk ve havalandırma motorunu çalıştırdık. Akşamdan beri bakıp duruyorum ne yapıyorlar diye. Ara sıra motoru durduruyorum. Suyun sakinliği hoşlarına gidiyor, daha bir canlanıveriyorlar.

Şu yüzümüze bir türlü gülmeyen hayatta, böyle miniş miniş şeylerle mutlu olmaya çalışıyoruz. Umarım bu şeker balıklar, yazıldığı gibi uzun yıllar yaşayabiliyordur. Böyle bir birlikteliğe ihtiyacımız var çünkü.

japonba02

Soldaki İmpuru, sağdaki ise İsimsiz Kahraman