Tag Archives: mustafa

Grafik Tablet Aldım: XPPen Star G640S

Aslında alalı bir süre oldu ancak geçen hafta Kerem Bey‘e de tavsiye edip aldırınca bloga da yazayım istedim.

Bu yıl korona virüs pandemisi nedeniyle eğitim sektörü çok radikal bir karar alıp dersleri evden yapma yoluna gitti. Bu plan öyle tuttu ki önümüzdeki eğitim öğretim yılında da en azından ilk dönemin büyük oranda, evden yapılan derslerle geçeceği belli oldu.

Merve de bu dönemde uzaktan yapacağı dersler için uzun süredir grafik tablet almak niyetindeydi. Bundan yıllar önce Serdar Hoca‘nın bir grafik tabletini ödünç alıp denemiştim ve açıkçası çok da memnun kalmamıştım. Daha doğrusu, bu tableti kullanmak için bir nedenim de yoktu. Aradan yıllar geçip de karşımıza böyle bir zorunluluk doğunca iş başa düştü.

Beni de bu tablete yönlendiren sevgili Mustafa oldu. Geçen dönem kendisi de bu tableti kullanmış, memnun kalınca da bu dönem bir tane daha sipariş etmişti. Bana da tavsiye etti.

Milli Eğitim Bakanı’nın “Okullar ilk dönem uzaktan olabilir” açıklamasını yaptığı gece, tüm çizim çizim tabletlerine zam geldi. Fırsatçı satıcılar daha birkaç gün önce 400-500 TL bandında olan fiyatlara, 50-150 lira zam yaptılar. Öyle ki benden haftalar sonra aynı tableti almasını tavsiye ettiğim arkadaşım benden 100 TL daha pahalıya aldı. Neden? Çünkü burası Türkiye. Burada fırsatçılık geçim kaynağıdır.

Gelelim tablete. Ortalama bir okul öğretmeninin ders anlatma esnasında kullanabilmesi için fazlasıyla yeterli. Cihazı Windows 10 otomatik olarak tanıyor. Windows 7 de tanıyor ancak internetten araştırıp driver’ını kurmakta fayda var. Çünkü bu küçük yazılım sayesinde hem kalemin hem de tablet üzerindeki fonksiyon tuşlarının görev atamasını yapabiliyorsunuz. Windows otomatik olarak tanıdığı için Paint, Photoshop gibi çizim programlarının yanı sıra Whiteboard, One Note gibi ofis programlarıyla ve Zoom programıyla sorunsuz olarak kullanabiliyorsunuz. Örneğin ders yapacak bir öğretmenimizin doğrudan Zoom’un arayüzünde kullanabiliyor. Ekrana paylaştığı bir pdf dosyasındaki soru üzerinde çözüm yapabiliyor. Kaleme alışmak için birkaç gün sürekli yazı yazın ve el hassasiyetiniz alışsın. Kalem gerçekten başarılı. Ürünün yazma alanı yaklaşık olarak A5 ebatında yani bir A4 kağıdının yarısı kadar. Siz kalemi yüzeye yaklaştırdığınızda ekrandaki imleç konumunu gösteriyor. Yan taraftaki 6 fonksiyon tuşuna da komut atayabiliyorsunuz. Örneğin “Geri al”, “Kopyala”, “Kaydet” gibi.

Sadece Windows değil, Android cihazlarda da sorunsuz kullanabiliyorsunuz. Samsung Galaxy Note 5 cihazıma sorunsuz bağladım. Windows’un aksine, telefon ya da tablette verimli kullanabilmek için kendi uygulamasını indirmeniz şart.

Kutu içeriği de çok önemli. Çünkü tam 20 tane yedek uç çıkıyor. Evet, tabletin uçlarının belli bir ömrü var. Paket içeriğinde ayrıca kendi orijinal USB kablosu ve bu kabloyu mobil cihazlara bağlayabilmek için gerekli micro/type-c dönüştürücüler var. 

Şunu yinelemekte fayda var. Ders anlatmak, basit çizimler yapmak, konferans esnasında notlar almak için fazlasıyla yeterli bir cihaz. Ancak özellikle grafik tasarım ve reprodüksiyon işlerinde kullanılır mı? Hem evet, hem hayır. Evet, çünkü kalemin hassasiyeti iyi. Aynı fiyattaki ürünlere göre en iyisi diyebilirim. Hayır, çünkü çizim alanı buna müsaade etmeyebilir. Eğer hala böyle bir grafik tablet araştırıyorsanız fiyat/performans ürünü olarak bu marka ve modeli tavsiye edebilirim. Sağlıklı günlerde kullanın 🙂

Özge ve Alper’in Düğünü!

Blogun en mutlu yazılarından birisi başlıyor!

En sevdiğimiz arkadaşlarımız, biricik dostlarımız ve kardeşlerimiz hayatlarını birleştirmeye devam ediyor. Geçen hafta sonu Antalya’da Koray ve Tuğba’yı evlendirdik. Gerçi üzerime bir pay almayayım çünkü düğüne gidemedim. Covid 19 belasının bu döneme rastlaması elbette onların suçu değil. Bu bela, muhakkak hepimizde telafi edilemez eksikliklere yol açıyor işte böyle.

Alper’le Özge’nin düğünü ise zaten bir kere ertelenmişti ve biz bir ikincisi daha olmasın diye dua ediyorduk. Koray’ın düğünün olduğu haftada Bursa’daki Covid tedbirleri daha bir sıkılaştırılınca artık pamuk ipliğine bağlıydı her şey. Düğüne birkaç gün kalmasına rağmen ne tedirginliğimiz azaldı ne de o “acaba” korkusu.

Cuma sabahı Merve ve Mert’le vedalaşıp çıktım. Öğlen Mustafa’yla buluştuk. Ertesi gün Bursa’daki düğünde çalacak olan Poly Tuner grubunun davulu ile diğer ekipmanları almak için önce grubun trompetçisi Göktuğ ile buluştuk. Daha sonra da davulcuları Hakan’la buluştuk. Hakan’la buluşmamız iyi de oldu aslında. Çünkü “Splash” isimli müzik stüdyosunu bu sayede keşfetmiş oldum.

Daha sonra grubun vokalisti Armağan’la buluşup son parça ekipmanları da alıp Mustafa’yla Bursa’ya doğru yola çıktık. Bu kadar zamandır arkadaş olmamıza rağmen Mustafa’yla ilk defa yolculuk edecektik. Başından sonuna keyifli bir yolculuktu peşinen yazmak gerekirse. Hem güldük, hem doyduk hem de yeri geldi birlikte sövdük 🙂

Bursa’ya vardığımızda önce Caner’in evine gittik. Tüm malzemeleri buraya bıraktık. Daha sonra Alperler’in eve geçtik. Burada da biraz oyalanıp dinlendikten sonra Caner ve Mustafa’yla birlikte ufak bir Bursa turuna çıktık. Ertesi gün için gerekli bazı malzemeler aldık. Daha sonra çok sevdiğim Sönmez İş Merkezi’ne, birkaç sahaf gezmek için gittik. Zaman olsa belki de bir tam gün boyunca yorulmadan, sıkılmadan gezebilirsiniz burayı. Bursa’da gitmeyi en çok sevdiğim yer burası olabilir.

Neyse burada da işlerimizi halledip eve geçtik. Evde yemek yedikten sonra gelecek misafiri beklemeye başladık. Misafir geldikten sonra ben izin istedim ve dayımların evine geçtim.

Burada gece kaldıktan sonra sabah Öner Abimle tekrar dışarı çıktık. Onun hastanede bir işi vardı. Caner ve Mustafa da beni hastaneden aldılar. Akşam düğünden sonra Caner’in evinde küçük bir parti olacaktı. Buraya çok az sayıda kişi katılacaktı. O yüzden hazırlıklara başladık. Aydınlatmaları ayarladık. Daha sonra alışverişe çıktık. Alışverişten sonra hızlıca eve döndük. Sahnede kullanılacak ekipmanları alıp salona götürdük. Ardından hemen kuaföre geçtik. Düğün işlerinizi yaparken bu kuaför sürecini çok iyi planlamanız gerekiyor. Düğün günü, diğer tüm süreçler hep bu kuaför faslının durumuna göre şekilleniyor.

Biz üzerimizi değiştirip kuaföre geldiğimizde Alper’in şortla geldiğini görünce koptuk tabi. Sonrasında gelinin çıkışını beklemeden tekrar eve geçtik. Bu arada iki gün boyunca Mustafa bir dakika durmadı. Arabayla hemen her yere koşturdu. Biz eve geçtiğimizde apartmanın kapısını Özge’nin açtığını görüp şok olduk. Meğer Alper, gelin hanımı kuaförden alıp bize yetişmiş bizim önümüze bile geçmiş.

Bir sonraki işimiz fotoğraf çekimiydi. Günler öncesinden çekim için planladığımız yere gitmek epey vakit alacağı için eve çok yakın olan Kültür Park’ı tercih ettik. Çekim önceki Finansbank ATM’si aramakla epey vakit kaybetsek de gazladık ve diğer ekibe yetiştik.

Parkta fotoğrafları çektik. Biz buradayken Ülkü ve Sercan da geldiler. Sercan’ı çok uzun zamandır görmüyordum ve epey özlemişim aslında.

Fotoğraf çekimi işi belki ayrı bir yazının konusu olabilir. Keyifliydi. Umarım sonuçlar da güzel olur. Ayrıca Sercan’ın drone çekimi de gerçekten iyiydi.

Çekimden sonra artık düğüne geçme zamanı gelmişti. Yola koyulduk. Buzz Park isimli salona yaklaşınca konvoy geleneği olarak kornalara bastık. Gelin ve damadı salona aldık. Biz gelinceye kadar salon da ufak ufak dolmaya başlamıştı. İlk olarak Merve, Ahmet, Aysun Abla ve eşini gördüm. Onlarla biraz sohbet ettikten sonra Ersan ve Emre geldiler. Bu arada Poly Tuner ekibiyle biraz muhabbet ettim. Covid-19 tedbirleri kapsamında salonda masalar mesafeli yerleştirilmişti. Düğün sahipleri de davetlilerin seçiminden etkinliğe katılımına kadar çok titiz davranmışlardı. Riski en aza indirmek amacıyla gereken tüm tedbirler alınmıştı. Her masaya dezenfektan bıraktık. Girişte ateşler ölçüldü. Gelen davetlilerden risk grubunda olanlar zaten Valilik kararıyla katılamadılar.

Düğüne Poly Tuner grubu sahne alarak başladı. Davetliler yavaş yavaş salonu doldurmaya devam ediyordu. Bu sırada, Utku ve Hazal ile Koray ve Tuğba da geldiler. Aynı masayı paylaştık. Hemen yanımızda ise Özlemler, Özgürler ve biricik kardeşimiz Sercan ile Ülkü oturdular. Nihayet saat geldiğinde Özge ve Alper salona girdiler alkışlarla. Normalde olması gereken kalabalık belki de bunun üç dört katıydı. Ancak pandemi ve bunun yarattığı endişe davetli listesini olabildiğince kısmıştı.

Pandemi kısıtlamaları nedeniyle gelin ve damat haricinde dans olmadı, halay vb. oyunlar olmadı. Zaten Poly Tuner’in seçtiği şarkılar çok iyiydi ve salonda hemen herkes mesafeli danslarıyla eşlik etti. Neredeyse hiç çocuk olmadığı için öyle pek bağırış çağırış da olmadı.

Alper, arkadaş grubumuzda hemen hepimizin düğünü için elinden gelenin fazlasını yapmıştır. Pek çoğumuzun düğününde ilk dans parçamızı çalmış, hatta sahne almış, düğün öncesi, sonrası git gel işlerinde, getir götür işlerinde kimseye sormadan çoğu işi halletmiştir. O yüzden Alper’e olan borcumuzu birazcık olsun ödeyebilmek, kardeşlik görevimizi yapmak için onun düğünü içim neler neler hayal ediyorduk. Alper’in düğününde hep birlikte sahnede olacaktık. Olmadı. Kahrolası pandemi bizi öyle vurdu ki yoğurdu üfleyerek yedik.

Nikahta pandemi kısıtlamaları nedeniyle yalnızca birer şahit kabul ettiler. Ancak yine de ben de sahnede, çiftin yanında durma imkanı yakaladım. Böylece Alper’le birbirimize şahit olmuş olduk. Alper “Evet” derken şöyle bir göz göze gelmeye çalıştım. Yıllardır beni trollediği “Ben cevabı biliyorum” esprisini belki yapar diye. Ama o da heyecanlıydı belli ki. Nikahlar böyledir. Kendinizden emin olunca hatırlaması da keyifli oluyor.

Nikah sonrasında etkinlik tamamen müzikle devam etti. Poly Tuner, Eskişehir’de çeşitli mekanlarda sahne almasının yanı sıra, esasında düğün ve diğer müzikli organizasyonlarda da çoğunlukla sahne alan bir grup. Hatta sadece Eskişehir’de değil, Alper’in düğününde olduğu gibi şehir dışında da pandemi öncesi dönemde sahne alıyorlardı. Pek çoğu arkadaşımız olmasının yanında büyük ihtimalle Eskişehir’deki en büyük grup elemanı ağına sahipler. Talep edilmesi halinde karşınıza 4-5 kişilik mütevazi bir ekip olarak da 10 kişilik koskoca bir orkestra olarak çıkabiliyorlar. Çalma listeleri ise hem pop, hem rock’n roll hem de hareketli türküler ve halk şarkılarından oluşuyor.

Düğünün sonlarına doğru Şevkiye ve Mesut ile Betül ve Tacettin de uğradılar sağ olsunlar. Saatler geçtikçe misafirler ayrılmaya başladılar. Nihayet düğünün sonunda davetlileri salondan uğurladık. Gelin ve damadımız biraz dinlendiler. O sırada biz de Mustafa’yla onları bekledik. Sabahtan beri neredeyse hiç oturmadığımızdan ikimiz de acı çekiyorduk aslında. O son içtiğimiz çay bize ilaç gibi geldi. Çaydan sonra Ankara’dan gelen misafirleri (Özge’nin akrabaları) yolcu ettik. Alper’le konuşup ayrıldık.

Caner’in evinde buluşan arkadaşları daha fazla bekletmemek için Mustafa’yla birlikte yine düştük yollara ve saat gece yarısı 🙂 Caner’in evine geldiğimizde tıpkı her ramazan yayımlanan Coca Cola reklamlarındaki gibi kalabalık ve şen şakrak bir masa bizi karşıladı. Gündüz yaptığımız aydınlatmalar o kadar hoştu ki kısa sürede yorgunluğumuzu unutup bizi bekleyen dostların arasına karıştık. Zaten bizden kısa süre sonra da Alper’le Özge geldiler. Onlar da gelince bu küçük, izole grubumuzla eğlence başladı.

Gece saat 3’ü geçiyordu ki bekçiler gelip kibarca uyardılar bizi. Bunun üzerine Mustafa sağ olsun duruma el koydu ve yavaş yavaş misafirleri yolcu etmeye başladık. Sercanlar, Özlemler, Caner’in şeker arkadaşı Betül, Emre, Utkular, Mustafa’nın “Roketçi” dediği Özge’nin arkadaşları (kızlar meteoroloji mühendisiydi bu arada), Alper’in Bursa’dan avukat arkadaşı ve iş yerinden arkadaşları falan derken giderek ortalık sessizleşti. Kadere bak ki en son yıllar önce yine bir düğünde (benim düğünde) birlikte kaldığımız Koray’la yine bu düğünde birlikte kalacaktık. Böylece Koray ve Tuğba, evliliklerinin ilk şehir dışı yatılı misafirliklerini Caner’in evinde tecrübe ettiler. Bu ikisi, Mustafa ve ben Caner’in evde alt katta kaldık.

Sabaha kahkahalarla uyandım. Geceden yanına yedek kıyafet almayan Koray’ı, altında kumaş pantolonla arka bahçenin kilitli parmaklık kapısına dayanmış halde yakaladım. Sigara içiyordu. Bu haliyle hapishanedeki mahkumlara benziyordu. Orada bir kahkaha atınca bir daha da uyumadım zaten. Saat 9’u geçiyordu hepimiz uyandık.

Gitmek için Utku ve Hazal’la haberleştik. Bu sırada Alper ve Özge geldiler bizi uğurlamak için. Onlarla da kısacık vakit geçirip Hazal’ın evine çok yakın olan sıra dışı kahvaltıcıya gittik. Burada biraz öğle yemeğinden hallice kahvaltımızı yaptıktan sonra nihayet saat 13’e doğru yola çıktık. Yolda Koray’ın tespitlerine gülmekten İnegöl’e kadar nasıl geldik hatırlamıyorum bile. Bizim grupta ben oyuncuyumdur ama en az benim kadar oyuncu biri daha varsa o da Koray’dır bana göre. Espriyi oynayarak yapar, o anı yaşatır sana. Her şakası bir başka karakterdir. İnegöl civarında özellikle Mustafa epey yorgun olduğu için kısa bir mola verip yola devam ettik.

Saat 15’i geçe Eskişehir’e girdiğimizde, ardımızda Bozcaada’ya doğru yola çıkmış çiçeği burnunda bir çift bıraktık. Onca özlem, onca hasret ve onca mutluluktan sonra her birimizin yüreğinin bir köşesi pır pır ediyordu. Yapabildiklerimizi ve yapamadıklarımızı düşündüm yol boyunca. 2008’den bir önceki gece sabaha karşı 3’e kadar yaşadıklarımız, anlattıklarımız, diğer insanlar, yıllardır anlattığım masallar, büründüğüm kimlikler, Alper’in değeri ve önemi…

Sevgili Alper ve Özge, biricik kardeşlerim ve ailem, sizlere ömür boyu mutluluklar diliyorum. Hep birlikte yaşayacağımız nice güzel ve mutlu günlerimiz olsun.

NOT: Anlattıklarımın eksiği var, fazlası yok. Unuttuğum varsa kırılmasın, küsmesin, yorum bıraksın, yazıyı hemen güncellerim.

Evde Tadilat İşleri

Şu anda oturduğumuz ev gibi, otuz yaşından büyük bir evde oturuyorsanız artık ihtiyarlayan bu dört duvarın, her an size tahmin edebileceğinizden daha fazla sorun

fayans00

Her şey böyle başladı

çıkaracağından ve tadilat müptelası olacağınızdan emin olabilirsiniz.

Bu yıl Mart ayında, evdeki koridorun tam ortasındaki fayansların kabarmaya başladığını fark ettik. Zamanla bu kabartı kırıklara dönüştü ve koridorun ortasında bir inşaat alanı oluştu. Yerde döşeli eski tip 15×7 cm’lik fayansları bulmak artık imkansızdı. İlk korkumuz, demir borulardan oluşan tesisatın bir şekilde içten aşınarak patlamasıydı. Ancak biraz bakınca, çok şükür herhangi bir kaçak olmadığını gördük. Otuz yıldan daha eski olan tesisat, sıcak soğuk değişimine bağlı olarak genleşip üzerindeki beton kısmı da genleştirmiş ve fayansları çatlatmıştı. Komşularla konuşunca hemen herkesin de benzer sorunları yaşadığını öğrendik. Aradan zaman geçtikçe evdeki çatlaklar büyüdü durdu. Artık bir şeyler yapmak gerekiyordu.

Böylece bu yıl ilk defa yıllık izin aldım bayramdan sonraki hafta için. Salı günü erken saatte geldi iki tane arkadaş. Koridorda evin tüm odalarına açılan kapıları kapatıp, kapı eşiklerini de eski havlu ve bezlerle sıkıca tıkadım. Yaklaşık on metre uzunluğundaki ve bir buçuk metre genişliğindeki koridoru iki kişi sabah dokuzdan öğleden sonra üçe kadar ancak kırıp bitirdiler.

fayans01

fayans02

Bunlar gibi yaklaşık altmış çuval

Bu kadar alandan üçte biri doldurulmuş altmış çuval hafriyat malzemesi çıktı. Kendileri de şaşırdı kaldılar. Ev otuz yaşından daha büyük olduğu için söktükleri malzemedeki çimento artık yok gibiydi. Temizleyip boşalttıkları zeminde eski tesisat da ortaya çıktı böylece. Akşam altıdan sonra bir diğer usta gelip eski demir borulardan oluşan tesisatı söktü ve plastik borular yerleştirdi. Ancak bir sorun vardı. Özellikle sıcak su musluklarından su ya hiç gelmiyordu ya da çok çok az geliyordu. Bunun nedeni ise otuz yıldır boruların içinde biriken kirin ve pasın titreşimle hareket edip muslukları tıkamasıydı. Saat iyice geç olduğu için her şeyi olduğu gibi bırakıp evi kapattık. Tüm gün kırma işinin içinde olduğum için üstüm başım toz toprak içindeydi ve o halde annemlere gittim.

Ertesi gün yine çok erken saatte uyanıp eve geldim. Ustalar birer ikişer geldiler. Önce, bir önceki akşam apartmanda büyük sorun olan hafriyat çuvallarını indirdiler aşağıya. Daha sonra da evin içine atılacak beton için kum ve çimento çıktı yukarıya. Bir önceki günden yarım kalan tesisat işini tamamladıktan sonra ustalar önce betonu karıştırıp sonra koridora sermeye başladılar. Her ne kadar su terazisiyle çalışılsa da anladım ki cidden bu iş ustalık işi. Şöyle düşün ki çalışan üç ustadan birisi sadece tesviye yaparken diğer ikisi onun emirlerine göre malzeme hazırladılar. Usta bir şey istediği anda ben de dahil hemen herkes istediği şeyi temin etmeye çalışıyoruz, usta daha bir kral oluyor gözümüzün önünde, bir sigara yakıyor, yakabilir miyim diye sormuyor, altı yıldır ilk defa biri bizim evin içinde koridorda sigara içiyor, sigara bitince de hiç tereddütsüz az önce attığı betonun içine sokuşturuyor izmariti. Yani sırf bu izlemenin keyfinden sustum bakalım neler yapacak diye ses etmedim. Yanındakiler şaka yaptığında hafifçe gülümsüyor, onun şakalarına ise sözleşmiş gibi hepimiz kahkahalarla gülüyoruz. Çünkü o usta ve usta olmak bunu gerektirir.

fayans03

Neyse, şaka bir yana cidden adamlar çok iyi çalışıp o gün koridora hem beton atıp hem de üzerine fayansları döşediler. Ertesi güne sadece derzleri doldurmak kaldı. Akşam fayans04olunca yine ustalarla birlikte evden çıkıp annemlere yollandım.

Üçüncü gün sabahtan yine erken saatte geldiler. Hemen derz işini ve süpürgelikleri halledip öğlen olmadan çıktılar gittiler. Bana da bir gün geçmeden hiçbir şey yapmamamı tembihlemeyi unutmadılar. Dördüncü gün yani iznimin son günü, diğer günlerin aksine saat dokuzda kalktım. Annemlere kahvaltı hazırladım. Öğlene doğru da eve gelip temizliğe başladım. Öğleden sonra Mustafa geldi yardıma. Ona kapıları devredip kendimi banyoya kapattım. Banyo, ustalar sürekli girip çıktığı ve duş bölümündeki fayanslar da yenilendiği için leş gibiydi. O meşhur karikatürdeki gibi banyodaki her şeyi boşaltıp tamamen hortumla yıkadım.

Koridoru dört beş defa paspaslayıp avizeleri de temizledikten sonra temizlik işi bitti diye kovadaki suyu tuvalete döktük. Ama o da ne? Tuvalet tıkanmış. İşler devam ederken fayansları hep tuvalette kesmişlerdi. Küçük parçalar tuvaleti tıkamasın diye deliği kapatmıştım. Korktum küçük parçalar kaçıp tesisatı tıkadı diye. Lavabo çözücü falan döktük nafile. Sonra bir baktım ki bir ıslak mendil çıktı! Böylece tıkanıklık meselesini de çözdük.

fayans05

Derzler ve süpürgelikler yapılmadan önce

Apartmanın içini, merdiven kolçaklarını ve komşumun kapısını da sildikten sonra temizlik işi cidden bitti. Evin içinde otururken bu tür tadilatları yapmak büyük zulüm oluyor sevgili okur. Böyle bir iş yaptıracaksan kolaylıklar dilerim.

Dünya Proofhead Günü: Doğum Günü, 32, İhsan Oktay, Özel Tasarımlar

Her yılın 19 Temmuz günü, Eskişehir’de birkaç evde coşkuyla kutlanır. Dünya Proofhead Günü olarak da bilinen bu tarihte ben doğdum. Şimdilik kutlamalar birkaç evde üç beş arkadaşımla sınırla olsa da ileride daha fazla yaygınlaşacağını düşünüyorum.

Yılın en güzel ayı; doğduğum, yürüdüğüm, ilk görüşte vurulduğum, sırılsıklam aşık olduğum ve bir milim bile oynamadan sevdiğim ay Temmuz. Aylar önce almayı ihsanoktay0720bıraktığım OT Dergisi‘nin bu ay ki sayısında kapakta uzun süre sonra İhsan Oktay Anar‘ı görünce sessiz bir sevinç çığlığı attım. Dergi poşette olmasaydı hemen açıp bakacaktım ne yazmış diye. Öyle ya, büyük usta aylar sonra dergiye dönmüş. Hatta ismini en öne, yaşayan efsane Türkan Şoray‘ın ve ülkenin en meşhur adamı Cem Yılmaz‘ın önüne, ilk sıraya yazmışlar. O hevesle dergiyi aldım. Eve gelip sayfaları heyecanla çevirip İhsan Oktay’ın yazdığı tek sayfayı buldum. İnanılmaz bir hayal kırıklığı yaşadım o an! Koskoca sayfada toplam beş fotoğraf, kediler hakkında kısacık iki paragraf yazı ve güya komik olması beklenen birkaç resim altı yazısı. Böyle vasat bir dönüş beklemiyordum açıkçası. Kötü değil evet ama kesinlikle bir dönüş yazısı da değil. Umarım ilerleyen sayılarda daha eli yüzü düzgün bir şeyler okuyabiliriz.

19temmuz01

Hayatımdaki en sessiz sedasız doğum günlerinden birisiydi. Gece yarısını bir geçe Mustafa‘yla Betül aradılar. Sonra İskender Pala‘nın İtiraf romanından birkaç sayfa okuyup uyudum. Doğum günü sabahına, Mert bey kucağıma oturmuşken uyandım. Tüm gün evde geçti. Alperler önceki gün Bilecik’e kamp yapmaya gitmişti ve öğlen gibi döneceklerini planlıyordum.  Akşam üzeri çocuğu biraz dolaştıralım dedik, böylece gece daha iyi uyur diye. Eve yakın bulvara gittik. Sessiz bir köşeye geçip oturduk Merve‘yle. Tam o arada Alper aradı. Hiç kontak kapatmadan yanımıza gelmesini söyledim. Onlar da gelince bir saat daha oturup kalktık. Doğum günü bitti 🙂

Bir süredir yapmaya fırsat bulamadığım fan ürünleri tasarımlarına geri döndüm şu sıralar. Nedense izlediğim günden beri çok fazla sevdiğim film FURY için bir Super Jewel Box tasarımı yaptım. Alper’in Ankara’dan getirdiği kutular çok işime yarıyor. Bir de In Flames‘in geçen aylarda çıkardığı ancak dinledikçe şarkıdan soğutan CLAYMAN 2020 düzenlemesi için fan made bir single tasarımı yaptım.

clayman2020

fury

furyost

Bugün yeni ay var. Sana en uzak olduğum gündeyim. Bunun bir izahı da yok, iflahı da. Otuz iki yaşındayım ve hala elde etmenin çok uzağındayım. Bir doğum günü klasiğiyle bitiriyorum:

Gelişmeler: Tel Zımba, Exlibris, Fren, Matrakçı Nasuh

İnkar etmek boşuna! Mert‘in varlığı hayatımızın eksenini yavaş yavaş değiştiriyor. Ancak tüm bu süreçte blogu ihmal etmeyi düşünmek söz konusu bile olamaz. Devam ediyoruz. Devam ediyoruz ve yazılmayı bekleyen irili ufaklı olaylar var. Şöyle tek bir yazıda toparlayayım istedim.

HEIFER ZIMBA MAKİNESİ

zimba01Yanılmıyorsam Bilecik’te çalışırken BİM‘den almıştım bu Heifer markalı zımba makinesini. Aradan geçen sürede ufak tefek işlerde epey bir işime yaradı. Birkaç ay önce de Erhan Abilere lazım olunca onlara götürdüm. Makinenin yanında verilen zımba telleri böylece bitti.

zimba_02Ulan biz sonradan farkına vardı ki meğer bu makinenin içerisinde olan zımba telleri piyasada yok! Bir yerde buldum sanmıştım ancak deneyince o da olmadı. Nasıl bir standart ise artık bırak Eskişehir’i, internette bile bulamadım. Ufak bir araştırma yapınca da o dönem BİM’in millete müthiş bir kazık attığını anlamış oldum. Eskişehir’deki zımba teli bayisi de daha önce gelen giden olduğu için konuyu biliyormuş ve bana güldü 🙂

Şansımı denemek için sağdan soldan birkaç farklı ebatta tel buldum ancak nafile. Makinenin şarjör kızağına olmuyor hiçbirisi. Olanların ise tel kalınlığı ince olduğundan, çakma işlemi yapamıyor makine. Böylece elimde patladı. Eğer uygun tel bulamazsam yeni bir mekanik zımba bulmak zorundayım 😦

EXLIBRIS ve FERİT

exlib_mesut2Hiç beklemediğim bir anda, haberim bile yokken bir kargo geldi geçen hafta. Öyle ufak tefek bir paket. Açınca insanı daha da meraklandıran bir zarf gördüm. Üzerinde “NBR?” yazıyordu. Göndericinin Ferit olduğunu anlayınca heyecanım daha da arttı. Zarfın içerisinde çok kaliteli bir baskıyla üretilmiş bir sürü exlibris çıktı. Ferit sağ olsun benim için çizmiş ve bastırmış. Hepsi sticker şeklindeydi.

Aradım hemen nereden esti diye? O da bir süre önce, özellikle de eski dönemlerde basılan kitapların önlerindeki her biri neredeyse kitapla yarışacak kadar güzel çizimleri araştırdığını, exlibris adı verilen bu çizimlerden bir tane de benim için yapmak istediğini söyledi.

Elimde bir deste var. Kullanmaya kıyamıyorum bile. Ferit’in her yıl çok sınırlı sayıda yapıp hediye ettiği takvimlerden sonra bu da hem tasarımı hem de yarattığı sevinç dalgası sayesinde unutulmaz bir hediye oldu. Sağ ol Feritcim!

exlib_mesut

BİSİKLET FRENİ

frenvidaKorona mevzusu ülkeye yayılmaya başladığından beri, yaklaşık iki aydan uzun bir süredir işe bisikletle gidip geliyorum. Toplu taşıma kullanmıyorum. Durum böyle olunca, eskiden haftada ayda bir bindiğim bisikletimle her gün yol yapmaya başladım. Biraz daha zaman geçince arka frenlerin iyice işlevsiz kaldığını fark ettim.

Aslında sorun da basitti. Fren kolunun dibindeki vida yalama olduğundan fren teli istenen gerginlikte kalmıyor ve fren pabuçları istediğim kadar sıkı kavrayamıyordu. Sürekli gittiğim bir bisikletçi var. O vida var mı diye sormaya gittim geçen gün. Yokmuş, onun yerine tam takım fren vereyim dedi. Tam takım fren 100 lira? Yok dedim, kalsın. internetten araştırdım. Ancak bu basit vidanın bazı sitelerde 15 lira, bazı sitelerde de çift olarak 15-20 tl civarlarında satıldığını gördüm.

Durum böyle olunca son bir kere de şansımı yıllar önce Betül’e bisiklet aldığımız büyük bisikletçide denemek istedim. Eskişehir’de Hat Boyu mevkinde yer alan bu bisikletçinin adı: Çınar Bisiklet. hem satış hem de yedek parça olarak Eskişehir’deki en büyük dükkanlardan birisi. Aradığım parçayı burada 1 liraya buldum. Aldım ve hemen taktım. Bisikletin freni kendine geldi 🙂 Ulan iyi ki gaza gelip 100 liraya yeni fren seti taktırmamışım 🙂

MATRAKÇI NASUH VE ESKİŞEHİR MİNYATÜRÜ

nasuh copyBirkaç ay önce Betül, yeni bir fikirle geldi. Yeni evlerine Matrakçı Nasuh‘un meşhur Eskişehir minyatürünün güzel bir tablosunu asmak istiyordu. Bu çok meşhur minyatür, Eskişehir’de bugün bile çok az kişinin hatırladığı, bildiği bir değirmenin varlığını ortaya koyması bakımından önemli bir çalışmadır. O gece oturup hep birlikte Matrakçı Nasuh övünce, ben de oturup güzel bir görsel hazırlayayım dedim.

Bu minyatürün yüksek çözünürlükte halini bulmak biraz zor. Bulduğum en kaliteli görselin üzerinde Photoshop’la biraz uğraşmam gerekti. Bazı deformasyonları da dijital olarak onardım. Ayrıca renkleri biraz daha düzelttim. Daha sonra ilk örneği bastırdım. Mustafa‘yla birlikte bize uğradıkları bir gün örneği Betül’e gösterdim. Çok beğenilince ekibin tamamına yaptırmaya karar verdik.

Geçen hafta içi çok sevdiğim bir dijital baskı makinesiyle baskısını aldık. Daha sonra Palet Çerçeve‘ye götürüp teslim ettik. Daha önce de yazmıştım bu dükkanı. Adam büyük usta. Hemen bu çalışmanın yanına bir de paspartu eklemiş. Güzel bir de çerçeve seçince sonuç leziz oldu. Eskişehir’imizi, yüzyıllar önce yaşamış bir sanatçının elinden çıkmış güzel bir eserle duvarımıza astık. Harika değil mi?

Massive Agressive Tasarım!

massivelogo

Steampunk ilginizi çekiyor mu? Evinizde, iş yerinizde steampunk tasarımlara yer veriyor musunuz? Ya da doğal ahşap ürünlere karşı bir sempatiniz mi var? O zaman sizi Massive Agressive‘le tanıştırayım: Yepyeni dekorasyon fikirleri ve iddialı ürünler sunuyorlar.

Tamamı el ürünü olan, seri üretim bakış açısını reddeden ve aldığınız her ürünün bir benzerinin daha üretilmeyeceğinin garantisini veren Massive Agressive, sevgili kardeşimiz Mustafa‘nın bir süredir kıyıda köşede görüp beğendiğimiz işlerinin artık daha derli toplu bir hali.

massive

Bu yazıyı bir reklam yazısı diye düşünmeyin. Bu blogda daha önce de beş kuruş para almadan, kaliteli işler çıkaracağına kefil olduğum eş dost ve arkadaşlarımın yanı sıra, hiç tanışmadığım tasarımcıların tanıtımlarını yaptım. Adamlar, aylar sonra şans eseri yazımı görüp teşekkür ettiler hatta. Bu yazıda da, Massive Agressive platformunda şu anda sergilenen ve her geçen gün sayısı artan dekorasyon örneklerine yer vereceğim.

Mustafa’nın kendi başına, kendi küçük atölyesinde çıkardığı işlere hayran olmamak elde değil gerçekten. Aydınlatma gereçleri, ev içi yardımcı elemanlar, enstrüman sehpaları gibi tasarımlar, şu anda platformda yayımlanan ve satışa sunulan işler. Doğal ahşap, yeniden kullanılan malzemeler, siyah hakim tonlar ve gün ışığı rengi gibi ögeler, Massive Agressive tasarımlarının bazı öne çıkan tarafları. Talep etmeniz halinde, sizin belirleyeceğiniz alanlarda özel uygulamalar ve tasarımlar da yapabiliyor Mustafa.

Bundan aylar önce Mert Ekin’e doğum hediyesi olarak yaptığı “Küçük Zamanlarda Kaçan Adam” tasarımı şu anda salonumuzu süslüyor bile 🙂

massiveagressive (5)

Küçük Zamanlarda Kaçan Adam

Şu anda Instagram üzerinden ulaşabiliyorsunuz Massive Agressive’e. Ancak yakın zamanda diğer platformlarda da boy göstermeye başlayacak.

http://www.instagram.com/massiveagressive_/

Bahar Geliyor Haberin Var Mı?

Baharın gelişiyle kendimi epey rahatlamış hissediyorum artık. Yakın zamanda yine Antalya taraflarına bir yolculuk yapacağım. Yalnız olmayacağım. İş yerinden yakın arkadaşım Yunus Emre ve çekirdek ailesiyle birlikte gideceğiz. Bu yolculuğun ya da orada geçireceğim zamanın dolunaya denk gelmesini çok istiyordum. Ancak şans işte, olmadı. Çünkü çok uzun süredir sahilde çekim yapmak istiyorum. Eğer daha önce seni aradığım sahillere benzer, ıssız bir yer bulabilirsem ışık kirliliğinden uzakta çekimler deneyeceğim.

ilkdordun

martdolunay

Yeşile çalan renkleriyle sıra dışı bir dolunay

Gökte seni görmek –üstelik bu ay daha büyük olarak– paha biçilmez. Ancak dün büyük bir talihsizlik yaşadım ve evde olduğum saatlerde gökyüzünü kaplayan bulutlar yüzünden tek bir kare bile çekim yapamadım. O yüzden Nazım Mustul tarafından yine Mart ayı içerisinde Eskişehir’de çekilen, ayın ilk dördün evresindeki bir fotoğrafını yukarıya ekliyorum. Bu fotoğraf, içerdiği çok yüksek detaylar sebebiyle kesinlikle burada ve astrofotoğrafçılıkla ilgilenen herkesin arşivinde bir “referans” olarak yer almayı hak ediyor. Tıklayarak tam boyutta görüntüleyebilirsiniz. Ustanın ellerine sağlık. Yine Nazım Mustul tarafından çekilen bu ayın dolunay fotoğrafını alışık olduğumuzdan çok farklı renklerle düzenlediği için aşağıya ekliyorum. Kendisini Instagram’dan takip edin muhakkak: www.instagram.com/nazimmustul

Geride bıraktığımız ay güzel şeyler oldu. Dostlarımız Hazal-Utku ile Betül-Mustafa, yeni evlerine taşındılar. Yeni bir eve taşınmak, bir şeylere yeniden başlamak ve o yenilenme hissi gerçekten paha biçilmez. Bilecik’ten Eskişehir’e geldiğim o ilk üç ay bu hisle, bu mutlulukla nasıl geldi geçti bazen düşününce cevap bulamıyorum. Şimdi bizimkiler de öyle hissediyordur. Yeni bir çatının altında uyanma hissi insana gizli saklı bir heyecan veriyor.

mart01Belki geç oldu yazmak için ama Kader‘le Mehmet Eskişehir’den ayrıldılar. Özellikle Kader’in hüznünü, günler boyunca yazıp çizdiği, paylaştığı şeyleri görünce kendi içimde şüpheye düştüm. Bir gün bu şehirden ayrılsam, onun kadar çok şey biriktirebilmiş olacak mıyım? Yukarıda yazdığım heyecanıma, tıpkı Kader’in ki gibi bir hüzün de eklenecek mi? Bir zamanlar yaptığın gibi kaçarak mı gideceğim, yoksa kavuşmak için koşarak mı?

mart02

Geride kalan ay içerisinde Mustafa ve Özge‘nin doğum günleri vardı. Doğum günü kutlamalarını artık yeni bir formata taşıdık. Böylece en azından böyle günlerde, herhangi bir gerilim yaşanmadan, doğru düzgün oturup sohbet edebiliyoruz. Bütün bir ayın dökümünü yapıyorum ya, bundan da bahsedeyim.

mart03

Evet, bu ay da o en kutsal, sana en yakın hissettiğim zamanlar yavaş yavaş sona eriyor. Ama sanma ki içimde sen eksiliyorsun. Ben senin her sabah otobüste, metroda, tramvayda, dolmuşta gördüğün isimsiz yol arkadaşınım. Sigaranı değiştirdiğini görürüm, saçını boyadığını bilirim, her güne biraz daha aydınlık başladıkça senin de yüzünün güzelleştiğini fark ederim. Bir gün gelmesen hasta oldun diye üzülür, bir dakika önce evden çıksan bana kırıldın sanarım, günüm cehennem olur. Ve benim tüm şiirlerimde senden bir harf bulunur.

Özge ve Alper’in Nişanı

Şubat ayı olabilecek en güzel haberle başladı. Blogda da bu yeni ayın ilk haberi, aslında çok uzun süredir vermek istediğim ancak tam zamanını beklediğim bir haber oldu: Özge ve Alper nişanlandılar! Bu bloga yıllardır Alper’le ilgili onlarca yazı yazdım. Hiç şüphesiz bu yazı, içlerinde en keyifle yazdıklarımdan biri oldu.

Geçtiğimiz cumartesi günü sabahtan Alper ve Yağız‘la buluşup bir takım kayıt işlerini hallettikten sonra Ankara‘ya gittim. Ertesi gün Alper’in nişanı vardı ve Merve‘yle Ankara’da buluşup nişana gidecektik.

Pazar sabahı erkenden kalkıp –ne yalan söyleyeyim kendimiz nişanlanıyormuş gibi bir heyecanla– hazırlanmaya başladık. Sağ olsun Selçuk Abi bizi daha birkaç gün önce başka bir toplantı için geldiğim bir otelin yakındaki AVM’ye bıraktı. Kısa bir süre bekledikten sonra Alper ve Caner geldiler. Alper’i görmeyi beklediğim arabanın yerine, Mustafa‘nın arabasının içinde görünce şaşırdım. Anlaşılan her şey çok daha iyi olacaktı. İnanılması güç bir şekilde hava, çocukken 23 Nisan sabahı okula giderken hissettiğim şekilde, insana keyif veren bir güzellikteydi. Havanın bunca güzel olması tüm kafilenin dikkatini çeken ilk şey oldu.

Ankara’nın içinde kırk beş dakikalık bir yolculuktan sonra nihayet nişanın olacağı yere, Özge’nin ablasının evine ulaştık. Yolda, Bursa’dan gelen aile büyükleriyle buluşmuştuk ve gideceğimiz yere birlikte ulaşmıştık.

alpernis_00

Araçlardan inip son “dokunuşları” yaptıktan sonra, ferah ve geniş bir site bahçesinin ortasında Orthanc gibi yükselen binaya girdik. Ben hayatımda konutlardan oluşan hiçbir binada üç tane asansör görmedim. Burada üç tane asansör vardı. Sırf beş dakika hangi asansöre binsek diye düşünmekle geçti. Asansör yukarı doğru tırmanırken “son duamı” ettim ve kat ışığı yandı.

Özgeler sağ olsunlar bizi büyük bir sevgiyle ve muhabbetle karşıladılar. Böyle şeyler önemli elbette. İnsan böyle zamanlarda, tanımadığı tüm o yüzlerde samimiyet arıyor. Bir kırıntı bile bazen sizi hoş tutmaya yetiyor. Böyle böyle düşüncelerle “kim nereye oturacak” telaşını da atlatıp bize gösterilen yerlerimize çöktük. Aileler, daha önce görüştükleri için başta resmi bir tanışma olmadı. Sonrasında malum muhabbetlere girildi. Malum dediysem yanlış anlama. Konuşulan konular kentleşme ve şehir planlama, iklim değişikliği, yapı malzemeleri, küresel piyasalardaki rekabet, göçmen sorunu gibi konulardı. Şaka yapmıyorum.

alpernis_01Bu sıcak sohbetler yavaş yavaş isteme faslına evrildi. Alperlerin aile dostu olan beyefendi söze girdi ve Özge’yi Caner’e istedi! Tabi kahkahalar koptu o anda. İki kardeşin birbirlerine bakışları, Caner’in aile dostlarına bakışları, Alper’in yuvalarından fırlayan gözleri falan görülmeye değerdi. Sonra ikinci bir girişimle bu sefer kendinden daha emin bir şekilde yine söze girildi ve Özge’yi Caner’e istedi! Artık gülmek bir yana, baktık olmuyor “kahve faslı başlasın” dedik ve kahveler geldi.

Alper özel ikram kahvesini içip bitirince, yine aile büyüğü beyefendi son bir vuruş yapıp Özge’yi Caner’e istedi! Ancak sağ olsun bu sefer Özge’nin babası, Özge’ye de sorarak Alper’le olan beraberliklerini onayladı, işi dördüncü bir isteme riskine bırakmadı 🙂 Şakası bir yana, güzel anlardı bu anlar. İnsanın hayatında belki birkaç tane böyle güzel düğün nişan anısı olur bilmiyorum. Ama işte benim hayatımdakilerden biri de buydu.

alpernis_03

Kendisi de fotoğrafla ilgilenen ve hatta Canon’a geçmem için beni teşvik eden Özge’nin elinde 50 mm objektifi görüyoruz.

Yüzükler takıldıktan sonra sohbetler devam etti. Bu sırada Özge’nin ablası, eniştesi ve kuzenleriyle tanışma fırsatımız oldu. Hatta ortak tanıdıklarımız olduğunu keşfettik. Aynı yaşlarda olmanın verdiği cesaretle, bu yeni dostlarımızı Eskişehir’e davet ettik. Belki düğünden önce bir Eskişehir ziyaretleri olursa yine bu sayfalarda detayları okursun.

alpernis_02

Her şey mutlu ve mesut bir şekilde devam etti  ve planladığımız saatte kalkmak için izin istedik. Hayatım boyunca Ankara’dan Eskişehir’e, araba ve otobüsle pek çok defa döndüm. Bu dönüşümüz ise en keyifli dönüşlerden birisi oldu. Özge ve Alper’in mutluluklarına ilk andan şahit olmak çok önemli ve değerliydi bizim için.

Şimdi düğünü bekliyoruz. Hazırlıklara başladık ufaktan. Başka hazırlıkların yanına bu hazırlıkları da ilave ettik. Umuyoruz, kötü başlayan bu yıl, bari kalan günlerinde bizlere, dostlarımıza, sevdiklerimize ve tüm ülkemize mutluluk ve huzur getirsin. Yazı burada bitiyor. Canım kardeşlerim Özge ve Alper’e şimdiden kucak dolusu sevgiler ve mutluluklar diliyorum.

alpernis_04

2019 Yılımın Özeti

Koskoca bir yıl geride kaldı. Olanlar bitenler ve yaşananlar hep hatıralarda kaldı. Blogun en geleneksel yazısı olan “2019 Yılımın Özeti” yazısına kavuştuk nihayet. Eh bu yazının yazılması elbette birazcık zaman alıyor. Haydi o zaman başlayalım.

2019 yılı, önceki yıla göre blogun yine aktif kaldığı bir yıl oldu. Bir önceki sene ulaştığı okuyucu ve tekil ziyaretçi sayısı -çok küçük bir farkla- neredeyse aynı. Bu yılın da en çok okunan yazısı tıpkı geçen sene olduğu gibi “İyi Bir Münazara İçin İpuçları” isimli yazı oldu. Daha sonra “Gillette Tıraş Bıçakları Kullanıcı Deneyimleri” isimli yazı ve tam sekiz yıl önce yazdığım “Diski Kullanabilmeniz İçin Önce Biçimlendirmeniz Gerekiyor Hatası Çözümü” isimli yazılar giriyor sıralamaya. Bu sene Gillette tıraş bıçakları için yeni bir yazı daha yazmayı düşünüyorum. Böylece eski yazıyı da güncellemiş olacağım. 2019 yılında yazdığım ve en çok okunan yazım ise Şef Musa Göçmen‘in muhteşem bir gece yaşattığı “Senforock Eskişehir – Şef Musa Göçmen” isimli yazım oldu. Özellikle Musa Hoca’nın da takdirini aldığım için çok mutlu olmuştum. Bloga ülkemizden sonra en çok okuyucu ABD, Çin ve Almanya’dan gelmiş. Blogun en çok tıklanan görseli müthiş alerji ilacım Levmont’un kutusu, Keşan’daki acemi birliğimin fotoğrafı ve Legolas’ın posteri olmuş. Bloga Google’dan sonra en çok ziyaretçiyi sırasıyla Facebook, Twitter, LinkedIn ve Instagram göndermiş.

Geride bıraktığımız yıl içerisinde bloga toplamda 68 tane yazı yazmışım. Bu sayı bir önceki yıla göre daha fazla. Yazılar belki ay ortalaması olarak az olabilir ancak önceki senelere göre içerikler kesinlikle daha dolu ve zengin. Yazılar biraz daha uzun ancak bir konu üzerine en kapsamlı olacak şekilde yazdım. Şimdi ay ay neler yaptığıma bakalım.

Ocak 2019:

ezgif-5-1424cc83d984

Hayatımda yaptığım en güzel .gif

senforock-2019115172424Bu ay toplam 4 yazı yazmışım. Bunlardan ilk bir önceki yılın özet yazısı olmuş. Onu geçiyorum. Bu ayın en önemli olayı doktora yeterlik sınavını vermem oldu. Yıla müthiş bir başlangıç oldu. Gerçi sizi bilmem ama benim için nedense yıllardır Ocak ayı hep Aralık ayının gölgesinde kalır. Yıl sanki Şubat’la başlıyor gibi gelir.

senforock04

Şubat 2019:

labklar02Tam 7 yazı yazarak güzel ve verimli bir ay geçirmişim. Siyatik ağrılarıyla tanıştığım (ve halen de zaman zaman yaşadığım) bir aydı. Kışın ardından bahar çok güzel geldi.

dreamiskaset

Mart 2019:

Okumaya devam et

Özlem & Ceyhun Mutluluklar, Kocaeli Ziyareti

ozlemdavetiye.jpg

Geçtiğimiz hafta sonu Ankara’daydım sevgili okur. Biricik arkadaşımız Özlem’in kına gecesi vardı. İstanbul’da yapılacak olan düğüne katılamayacağım için Ankara’daki kınaya gitmeye karar verdim. Cumartesi günü öğleden sonra hızlı trene bindim. Trendeki derginin bulmacasını çözdükten sonra uyumuşum. Gözlerimi açtığımda tren Eryaman istasyonuna gelmişti bile! Uykuda ısrarcı olup Ankara’da gara girene kadar uyudum. Tren yolculuklarının en güzel yanı da bu deliksiz uykular… Trenden indikten sonra, garın hemen dışında Özge ve Alper beni bekliyorlardı. Zaten çok yakında olan Hamamönü tarafına gittik.

Burası, birkaç yıl önce bir akrabamızın da nişanının yapıldığı yerdi. Zaten bu Hamamönü dedikleri mevkide kına/nişan konseptinde bir sürü mekan vardı. Her biri iki katlı, Anadolu’nun pek çok şehrinde gördüğümüz konak mimarisiyle inşa edilmiş yapılar. Özlem’in eğlencesi saat 19.00’da başlayacaktı. Mekana girince aynı sabah gelmiş olan Menekşe’yi ve Büşra’yı gördüm. Menekşe’yle sık sık görüşüyoruz ama Büşra’yı son gördüğümden bu yana herhalde dört sene geçmiştir.

ozlcyn03

Büşra – Menekşe – Mehtap

Kızlarla merhabalaştıktan sonra bu sefer gelin ve damadın, Özlem ve Ceyhun’un yanlarına çıktık. İki ay önceki dolunayda yine birlikteydik. Beklediğimin aksine, ikisi de o kadar rahattılar ki neredeyse ben onlardan heyecanlıydım 🙂 Kına ve nişan organizasyonlarında, bir noktadan sonra gelin ve damat için durum “bitse de gitsek” kıvamına geliyor. İşte bu anlarda da inanılmaz rahatlıyorsunuz.

ozlcyn01

Özlem, Ceyhun, Alper, Özge, Menekşe, Büşra, Serap ve ilk defa orada tanıştığım pek çok kişiyle, hazır mekan boşken rahat rahat fotoğraf çekildik. Sonra saat 19.30’a doğru artık içerinin dolmasına paralel olarak kına gecesi başladı. Mekanın üst katında, salon

ozlcyn02

Tüm o yer darlığına rağmen bu bebek arabası, bizi bir an olsun yalnız bırakmadı

tamamen doluydu. Pek çok kadın, erkek, çocuk ve bir de bebek arabası olarak oynamaya hazırdık 🙂

Adına kına gecesi diyorum ama aslında ufak çaplı bir düğün provasıydı bu. Neler yaptık, neler çaldı tek tek anlatmaya gerek yok. Özlem ve Ceyhun’un sayesinde yıllardır görmediğimiz birkaç arkadaşımızı da görme şansımız oldu. Bölümden arkadaşım Burçin mesela. Bu zamanları seviyorum, eşle dostla uzun süren ayrılıkların kavuşması çok keyifli oluyor zira. Epey bir eğlence oldu. Yemesi içmesi kahkahası boldu. Hayatımda duymadığım şarkılar çaldı.

Nihayet o kadar eğlenceden sonra, saat 22.30 civarında yeni çiftimiz ve arkadaşlarla vedalaşıp oradan ayrıldık. Özlem ve Ceyhun’un düğünleri yarın (benim bu yazıyı yayımladığım tarihin ertesi gün) İstanbul’da olacak. Her ikisine de sonsuz mutluluklar diliyorum. Birlikleri daim olsun.

ozlcyn04

Sonrasında Alperler beni Keçiören’e bıraktılar. Ertesi sabah da erkenden kalkıp Eskişehir’e döndüm. Çünkü Pazartesi günü öğlen vakti yeni bir yolculuğa çıkacaktım. Biliyorsun, annemler geçen yıl kardeşimle beraber Kocaeli’ye gittiler. Okul zamanı orada kalıyorlar. Geçen sadece bir kere, İstanbul’dan dönerken uğrama fırsatım olmuştu. Ancak hiç kalamamıştım. Bu sene böyle bir fırsat geçince elime değerlendirmek farz oldu artık.

Pazartesi günü, Cumhuriyet Bayramı sebebiyle yarım gün tatil olunca ben de öğlene doğru yine tren garına, bu sefer Kocaeli’ye gitmek üzere, geldim. Bilet alma işini son günlere bırakınca ayazda kaldım tabii ki. Bırak boş yeri, trenlerde engelliler için ayrılmış koltuklar bile doluydu. Abartmıyorum, on dakikada bir mobil uygulamadan boş koltuk var mı diye kontrol ettim. Bir önceki sabah Ankara’dan dönüşte, trenden inmek için dakikaları sayarken uygulamada tek bir koltuğun boşaldığını gördüm. Business class falan dinlemeden aldım. Gidişi halletmiştim, ancak dönüş? O hala muallaktı…

Yalan yok, hayatımda ilk defa business class vagonuna biniyordum. Nispeten rahat ve geniş koltuklar, kahve ve kahvaltı/bisküvi ikramı dışında pek bir ekstrası yoktu. Zaten gideceğim yere gitmekten başka bir beklenti içerisine de girmemiştim.

departedYolculuğum The Departed filmini izleyerek geçti ve bitti. Muazzam, muhteşem bir film. İzlemediyseniz muhakkak izleyin. Merve kızacak belki ama bir kere daha onunla izlerim, o derece. Bu arada tren tam olması gerektiği saatinde İzmit Garı’na girdi. Gara gidince çok şaşırdım. Çünkü Eskişehir’in garının yanında burası küçük ilçe terminalinden halliceydi.

İnanılmaz bir şekilde, tıpkı önceki gün olduğu gibi, trenden inmek üzereyken ertesi gün akşam 20.00 trenine, yine business class’tan bilet bulabildim. Böylece business class’tan, üstelik gidiş dönüş olarak da alamadığım biletler yüzünden, maddi olarak beklediğimden daha fazla içeri girdim. Olsun, canları sağ olsun. Mustafa garın kapısında beni karşıladı. Yarım saatlik bir yolculuk ve kısa bir alışverişten sonra Kocaeli’de Umuttepe Kampüsü yakınlarında bulunan Dünya Bankası Konutları denilen yere ulaştık. Annemler burada, her biri diğerinin aynısı binalardan oluşan bir yerde, giriş katında oturuyorlardı. Aşırı nemden dolayı tüm binaların kolon ve kirişleri dışında renkleri atmış, gri-siyah arası renklere bürünmüşlerdi. Dış yalıtım olmayan binalarda kiriş ve kolonlar terleme yapmadığı için karalanmış kağıda sürülen silgi izleri gibi bembeyazdı.

Kocaeli’de okumanın en güzel ya da en kötü yanı, okuldan başka yapacak bir şey olmaması… Çocuklar, şehir merkezinden uzaktaki Umuttepe denilen yerde ve civarında konaklıyorlar. Çarşıya gitmelerine çoğu zaman gerek kalmıyor. Biz de eve gittikten sonra akşam üzeri çıkıp üniversite tarafına gittik. Kardeşimin okulunu ve kampüsü gezdik. Daha sonra o ana kadar gördüğüm en güzel manzaralı Starbucks’ta oturup muhabbet ettik.

Hava değişikliği beni epey şok uğratmıştı. Burnum akmaya, başım ağrımaya başladı. O gece uyumaya çalışmak da epey zor oldu bu yüzden. Neyse ki ertesi sabah daha rahatlamış olarak uyandım. Kahvaltıdan sonra Mustafa’nın arkadaşları geldiler. Bu gençlerin adlarını aylardır duyuyordum ancak ilk defa tanıştım: Pelin, Melih ve Cansu. O gün onlarla epey vakit geçirdik. Kardeşimin arkadaşlarıyla galiba ilk defa sultanitakılıyordum 🙂 Bir abi olarak ben de sınırlarımı zorluyorum galiba. Sayılı zaman çabuk geçermiş. Öyle de oldu. Zaman adeta uçtu gitti.limonata

O gün akşam saat 20.00’de İzmit Garı’nda, yalnız başımaydım. Ahmet Ümit’in çok satan romanı “Sultanı Öldürmek” elimde duruyordu. Başlamak için daha güzel bir yer olamaz dedim ve ilk iki bölümü okuyup bitirdim. Trene bindikten sonra ise bu sefer Ali Atay’ın yönettiği Limonata filmini izledim. İyi ki (!) tren 25 dakika rötar yaptı, yoksa filmin sonunu getiremezdim.

Yorgun, argın ama mutlu bir şekilde eve geldiğimde saat çok ama çok olmuştu. Özlem ve Ceyhun’un mutluluğu, bizimkilerin mutluluğu derken iki günüm olabilecek en güzel şekilde geçmişti. Sağ olun, var olduğunuz sürece mutlu olacağım.