Tag Archives: mustafa

Aydın Yavaş Quartet Konseri

afis

Geçtiğimiz perşembe günü Kıraathane’de, bir büyük ustanın, Aydın Yavaş‘ın ve öğrencilerinin, keyifli bir konseri vardı sevgili okur. Toplayabildiğim kadar müziksever toplayıp gittim konsere.

aydinyavas03

Aydın Yavaş üstat, yıllardır Eskişehir’de Öğretmenler Bulvarı‘nda Evrensel Müzik isimli adresinde, her yaştan onlarca ve yüzlerce kişiye müzik eğitimi veren, ülkemizin akademik anlamdaki tek pan flüt sanatçısı, bir akordeon duayeni ve yıl boyunca uluslararası turnelerde, -yaşayan pan flüt efsanesi- Gheorghe Zamfir‘e eşlik eden tek Türk sanatçı unvanlarına haiz, değerli bir insan. Kendisiyle tanışmam tamamen şans eseri olarak Evrensel Müzik’in üst katında oturmaya başlamam sayesinde oldu. Kendi çapımda müzikle ilgilendiğimden, ustaya da yakın olunca bir şekilde sohbetimiz ilerledi.

O akşam işi gücü bırakıp kıraathane’ye koştuk. Etkinlik saat 20.30’da başlayacak olmasına rağmen, henüz saat 20.00’de mekan tıklım tıklım doluydu. Hocadan ders almış ve halen almakta olan onlarca kişi ile aileleri Kıraathane’yi doldurmuşlardı. Biz şanslıydık. Çünkü saat 20.00’ye doğru mekana geldiğimizde Mustafa ve Kübra‘yı oturuyor halde bulduk. Bu sayede arkadan gelen Alper, Caner ve arkadaşlarına da yer tutabildik. Ayrıca masasını bizimle paylaşan, tüm gece kendi aramızda yaptığımız kritiklere katlanmak zorunda kalan, ancak ismini bilmediğim o kardeşe de sonsuz teşekkürler eğer okuyorsa. Okumaya devam et

TEDx Odunpazarı Böyle Geçti

Aniden ortaya çıkan ve beni yatağa mahkum eden bir hastalık dönemini de atlattıktan sonra kaldığımız yerden devam edebiliriz. Geciken, ama gecikse de o ilk günkü heyecanından bir şey kaybetmeyen blog My Resort’ta, 8 Eylül günü Eskişehir’de ilk defa yapılan TEDx Odunpazarı isimli etkinlik hakkında değerlendirmeler yapmaya çalışacağım.

_program

8 Eylül günü, ne yalan söyleyeyim, biraz da heyecanlı olarak etkinlik saatinden neredeyse bir saat önce mekana gittim. Etkinliğin yapılacağı opera binasına geldiğimde ne göreyim! Mekan şimdiden dolmuştu bile. İnsanlar fuaye alanında kurulu olan stantları geziyor, sohbet ediyordu. “Para babalarını değil, fikir babalarını” izlemeye gelen herkes, biraz da ortamın atmosferine kapılıp nasıl derin konularda sohbetler ediyordu görmeniz lazımdı.

Fuaye alanı. Tıklayın dev gibi olsun.

Etkinlikte numaralı bilet ve protokol olmadığından, insanlar salonda gözlerine kestirdikleri yerleri doldurmaya başlamışlardı bile. Ben de Şevkiye ve Betül‘le buluşacağımdan, bu işi biraz ağırdan aldım. Ancak salon dolmaya başlayınca nihayet kendime bir yer buldum. Kızlar da az sonra geldiler zaten.

Katılımcılara, etkinlik anında da orada bulunan bir 3D yazıcı tarafından üretilmiş kırmızı renkli bir X rozeti hediye ediliyordu. Rozeti cebime koyup konuşmacıların adlarını ve branşlarını bir kere daha kontrol ettim. Etkinliğe katılacağımı duyan Halil abimin tavsiyesiyle Doç. Dr. Oytun Erbaş başta olmak üzere tüm konuşmacıları beklemeye başladım. Okumaya devam et

Yeşim ve Ahmet’in Düğünü!

ahmet5

31 Ağustos Cuma günü, yani bu yaz mevsiminin son gününde, mesaiden çıkıp koşarak eve geldik. Hemen üstümüzü değiştirip Semih’le buluşmak için yola çıktık. Sivrihisar’a gidiyorduk. Çünkü Ahmet evleniyordu! Bu akşam da kına gecesi olacaktı. Semih’le buluşup, yoldan da Organize Sanayi Bölgesi’nde çalışan Hakan’ı alıp devam ettik. Sivrihisar’a girdiğimizde saat 19.00’u biraz geçmişti. Hızlıca karnımızı doyurup son hazırlıklarını yapan Ahmet ve Yeşim’in yanına çıktık. Okumaya devam et

Proofhead Balkanlar’da 4 – Karadağ, Arnavutluk, Kosova

Önceki bölümler: (1- Kosova, Makedonya) (2- Sırbistan “Belgrad”)
(
3- Novi Sad, Saraybosna, Mostar)

Bosna Hersek ile Karadağ arasındaki Hum Sınır Köprüsü denilen bu köprüye aracı yaklaştırdık. Yavaş yavaş geçmeye başladık. O an ki psikolojiyle sanki bütün köprü gıcırdıyor gibi hissettik. Köprüyü geçince birden her şey değişti. Yerdeki asfalt kaymak gibi, şeritlere ayrılmış, levhaları olan bir hale dönüştü. Karadağ’daydık.

Yol muhteşemdi. Ancak epey yükseklerde, dağların koynundan kıvrıla kıvrıla, virajlara gire çıka, bazı noktalarda kazma kürekle açılıp tahkimatı bile yapılmamış tünellerden geçe geçe yola devam ettik. Hayatımda gördüğüm gövde yapısı en yüksek barajı gördüm burada. Piva Gölü’nün kıyısından, olağanüstü bir manzara eşliğinde Karadağ’ın iç kısımlarına doğru devam ettik.

Nihayet saat 22.00’de, Yugoslavya dönemindeki adı Titograd olan Podgorica şehrine ulaştık. Buraya gelmeye aynı günün sabahında karar verdiğimiz için kalacağımız yeri de gün içerisinde ayarlamıştık. Çok bir beklentimiz yoktu. Ancak gittiğimiz zaman şimdiye kadar kaldığımız en kötü otelle karşı karşıya kaldık. Odanın ışığını açınca duvardan inen kertenkeleyi görmesem belki hayat çok daha güzel olurdu.

Otelde fazla durmadık. Dışarı çıktık. Küçücük ve bomboş olan şehri dolaşmaya başladık. Küçük müçük ama felaket pahalı bir yer. Dilim pizza 2 Euro, Milka tablet çikolata 1.5 Euro. Zorlama bir Avrupa havası var. İnsanlar çok rahatlar. Gecenin geç saatlerinde dahi sokaklarda rahatlıkla dolaşıyorlar. Dolaşıp bir de gazete aldıktan sonra otele geri döndük. Saat 01.30’da uyuduk. Sabah 9’da herkes aracın yanında gitmeye hazırdı. Şehri bir de gündüz gözüyle görelim istedik. Şehrin içinden geçen Moraca Nehri üzerine inşa edilmiş Milenyum Köprüsü’nü geçtik. Burada da kahvaltı olarak börek yedik. Ama hiçbir yerde Mostar’daki tadı bulamadım. Saat 11.00’de tekrar yola çıktık. Çok sürmedi saat 11.30’da Karadağ sınırından geçip Arnavutluk sınırına geldik. Burada Bülent Abi’nin gümrük memuru olan ablayla olan sohbeti bizi gülmekten kırdı geçirdi. Saat 12.00’de burayı da geçtik. Bir saat sonra İşkodra şehrindeydik. Yollar yapılmıştı ancak trafik keşmekeşti. Bir yerde Filiz Hoca, Bülent Abi’den bir sokağa özellikle girmesini istedi. Ben de merak edip sordum: Hocam o sokakta ne var? Filiz Hoca döndü: B.k var yavrucum, dedi. Girmeden yola devam ettik. Meğerse o sokak şehrin tarımsal gübre depolama alanıymış. Filiz Hoca böyle şakaları hep yapar.

Şimdi planımız Kosova’da ikinci büyük şehir olan Prizren’e gitmekti. Ancak arada yol olmadığı için şu aşağıda gördüğünüz dönüşü yapmak zorundasınız. Ve kadere bakın ki o en alttaki viraja kadar, trafik çok berbattı. Ancak oradan dönüp Kosova’ya yönelince yol da güzelleşti. Duble yollar başladı. Saat 15.40’da Kosova sınırına geldik.

balk100

Bundan bir hafta önce çıkış yaptığımız ülkeye geri dönmüştük. Sınırı geçtikten kısa süre sonra saat 16.00’da Prizren’deydik işte. Çok güzel bir şehir. Ciddi anlamda kendimizi evde hissettik burada. Çok acıkmıştık ve yolculuğumuzun son kallavi yemeğini yiyecektik. Burada Besimi Beska Restoran’a gittik. Türkçe karşılandık. Herkes Türkçe

balk89

Pleskavicya

konuşuyordu. Garson bizi bir Türk garsonundan farksız olarak karşıladı ve bizimle ilgilendi. Önden geleneksel bir tür peynir ve sıcak ekmek ikram ettiler. Bilenler bilir, peynire bayılırım. Bu da cidden olağanüstü aromalı bir peynirdi. Yıllar önce anneannem Kars’tan gönderirdi bize. O peyniri hatırlattı bana. Burada garsonun da tavsiyesiyle her şeyden azar azar yaptırmaya karar verdik. Bülent Abi ben söyleyeceğim dedi ve kendi miksini söylemek için dizginleri aldı: İki parça özel sucuk (bizdeki sucukla lezzet olarak alakası yok çok farklı), çok büyük bir köfte olan pleskavicya, ikişer parça da diğer et ürünlerinden. Bir de meşhur bir peynirli salataları var. Ondan aldık. Dediğim gibi tüm bu siparişi Türkçe verebilirsiniz. Çünkü adamlar baya baya Türkçe konuşuyor. Evdesiniz. Hesap, her şey dahil, 28 Euro geldi iki kişi için. Şimdi bu noktada insan kahroluyor. Bunların para birimi zaten Euro olduğu için fiyatlar hep aynı. Buraya şubatta gelseydik örneğin Euro 4,66 liradan, bizim toplam hesap 130 lira olacaktı. Ve cidden yediğimize göre çok çok uygun bir hesap olacaktı. Ancak güncel kurdan düşününce Türkiye’de böyle bir yemeğe verilecek parayla kafa kafaya geliyor. Neyse ki bul yolculuk için Mart ayında Euro alıp bir kenara ayırmıştım. Çok zararım olmadı. Ama bu artan kur farkını düşündükçe insan üzülüyor.

balk90

balk87

Prizren

balk88

balk92

Her neyse, yemekten sonra çok yakında bir noktada şehir turu için kişi başı 1.5 Euro alan bir tren görünümlü araç var. Ona bindik ve Prizren’i dolaştık. Prizren dağı, nehri, farklı dinleri, dilleri olan bir şehir. Dağın zirvesinde bir kale, kalenin de eteklerinde bir şapel ve bir kilise bulunuyor. Dağlar şehri kuşatmış, nehir ise tıpkı bizim Eskişehir’de Porsuk gibi kenarında, üzerindeki köprülerde insanların vakit geçirdiği sakin, huzurlu bir havası var. Tüm çeşmelerin suyu içilebiliyor. Burada Bülent Abi’nin tavsiyesiyle, daha önceden alışveriş yaptığı bir kasaptan kuru et aldık. Burada kasapla da sohbet ettik. Bize, Priştine’de bir şey yok, Prizren de daha güzel vakit geçirirsiniz, dedi. Şehirde Maraş bölgesi denilen bir kısım var. Türkçe konuşulan, Türkçe konuştuğunuzu duyunca insanların dönüp selam verdiği, hatta bir de Beşiktaşlılar Derneği’nin bulunduğu bir mahalle burası. O gün şanslarına Beşiktaş’ın da maçı olunca Sertan ve Mustafa maçı izlemeye gittiler.
balk91

Akşam 21.30’da nehrin kıyısında oturup kahve içtik. Bülent Abi burası için “Türkiye dışında Türk kahvesini, bizden daha iyi yapan tek yer” yorumunu yaptı. O böyle yorumları çok sever sağ olsun. Bu güzel şehirden saat 23.00’te ayrıldık. Yaklaşık bir saat sonra, gece yarısını biraz geçe Priştine’ye geldik. Yol üzerinde bir otel olmasına rağmen, şimdiye kadar kaldığımız en temiz ve en klas otele gelmiştik: Hotel Rio. Saat 01.30’a kadar dönüş yolculuğu için valizlerimizi hazırlayıp uyuduk. Ertesi gün eve dönüyorduk.

Otel cidden çok iyiydi. Tertemizdi. Geç yatmamıza rağmen, herhalde temizliğin verdiği o mutlulukla çok güzel uyuyup sabah 08.30’da uyandık. Hemen kahvaltıya indik ve yine şansımıza son günümüzde, en iyi kahvaltımızla karşı karşıya kaldık. Açık büfede epey bir çeşit vardı. Şimdi bu detayı yazıyorum evet, beni yanlış anlamayın. Çünkü kendi adıma ben bir seyahat yazısı okuyorsam bu detayları istiyorum. Yapacağım yolculuklarda fikir vermesi için.

balk96

Saat 11.00’de otelden çıktık. Priştine’yi dolaşmaya başladık. Eski bir kapalı spor salonundan dönüştürülmüş olan bir otoparka aracımızı bıraktık. Saat 12.30’da Kosova Ulusal Müzesi’ne geldik. Üç katlı bir müze burası. Alt katta tarihin ilk çağlarından itibaren Kosova topraklarında yaşamış medeniyetlere ait buluntular vardı. İlginçtir, bu tarihler 15. Yüzyılda bitiyordu. Sonra 20. Yüzyıl başlıyordu. Yani müzede Osmanlı’nın bölgedeki dört asırlık egemenliğine ilişkin tek bir fotoğraf, tek bir eser, lan tek bir düğme balk95bile yoktu. Adeta Osmanlı hiç bu topraklarda var olmamış gibi. İlginç. Kosova’nın tarihteki adı Dardania imiş bu arada. Üst kata çıkarken Dünya’nın tel zımbayla yapılmış en büyük resmini görüyorsunuz. Üst katta ise bizim yıllarca metal grubu olarak dinlediğimiz UÇK’nın aslında Kosova’nın kurtuluş ordusu olduğunu ve açılımının da “Ushtria Çlirimtare e Kosovës” olduğunu öğrendim. Bu müzeye giriş ücretsiz.

balk94

Bu İskender. Ama o İskender değil.

Bir ucu buraya açılan Rahibe Terasa Caddesi’nde bir kafede oturduk. Buradakileri görünce Türkiye’deki dilenciler gözüme klas göründü. Buradakiler çekinmeden ve ısrarla gelip sizi dürtüyor, dokunuyor ve taciz ediyorlar. Masanızın başına gelip dikiliyor, elinizdeki, cebinizdeki paraya bakıyorlar. Dikkatli olmakta fayda var. Saat 14.30’da Kosova Ulusal Kütüphanesi’ne geldik. Burası özellikle dış cephesiyle ilginç bir bina. Dış cephe tasarımı, Kosovalı’ların meşhur bir başlığından esinlenilerek Japon mimarisine göre yapılmış. Çelik örgüler kullanılmış. Hayatımda ilk defa bir kilise inşaatı gördüm, hemen bu kütüphanenin yanında.

balk97

Ulusal Kütüphane

balk98

Kütüphanede de kısa bir tur atıp 15.20 civarında aracımızı teslim edeceğimiz adamla buluşmak üzere havaalanı yakınlarındaki AVM’ye gittik. Burada biraz oyalandık. Yemek yedik. Bir de baktık ki saat 16.20. Her birimizi korkunç bir tedirginlik kapladı. Yol kısaydı ama trafik çok yoğundu. Akmıyordu. Check-in’den en az bir saat önce havaalanında olmamız gerekiyordu. Ama şu durumda imkansız görünüyordu. Arabayı teslim alan dayı da inadına yavaş yavaş gidiyordu. Dualar okundu, salavatlar getirildi, adaklar adandı. Neyse ki saat 16.50’de havaalanına yetiştik. Check-in’lerin kapanmış olması gerekiyordu normalde. Büyük ihtimalle binemeyecektik. Havaalanına girip de kuyruğu görünce rahat bir nefes aldık. Yetişmiştik sevgili okur. Ama o korkuyla Bülent Abi hariç, hepimizin hayatından en az bir yıl gitmiştir.

balk93

Kosova’nın kuruluşunun 10. yılı anıtı

Check-in sırasında işlemler biraz uzun sürdü. Valizleri teslim edip hiç durmadan pasaport kontrolü geçtik ve saat 17.35’te uçağa binebildik. Tam zamanında kalktı uçak ve planlanan saatte de indi. Merve, Betül, Filiz Hoca ve Bülent Abi arabayla döndüler. Sertan ve Ayşe’de Kocaeli’ye geçtiler. Mustafa’yla ben de gece 1’e kadar bekleyip nihayet otobüse bindik ve sabaha karşı 05.30’da Eskişehir’e ulaştık. Yol boyunca hiç uyumadım.

balk99

Havaalanında bu haldeydik

Bu yolculuk boyunca yaptığım en önemli keşif galiba Schweppes Bitter Lemon oldu. Ha bir de yol boyunca dinlediğimiz ve muhabbetini yaptığımız Roxanne şarkısı oldu. Bir daha böyle uzun bir seyahate ne zaman ve nasıl çıkarız bilemiyorum. Ama her şeyiyle keyifli, unutulmaz bir tecrübe oldu bizler için. Bülent Abi’ye katlandığı yüzlerce kilometre için; Filiz Hoca’ya da konaklamalar ve planlamaya verdiği emek için teşekkür ederim, ederiz, ederler.

Şunlar da yolculuğumuz boyunca, tüm ülkelerden topladığımız magnet ve kar küreleri:

magnet.jpg

Proofhead Balkanlar’da 1 – Kosova, Makedonya

Ağustos’un 3’ünde başlayıp 10’unda biten, sekiz günlük bir Balkan turu yaptık sevgili okur. Toplamda 6 ülkede 8 şehri gezdik ve harika vakit geçirdik. Blogdaki en uzun gezi yazılarından bir tanesi olacak bu. O yüzden, üç bölüm halinde yayımlayacağım. Daha önce giden arkadaşların kendi tecrübeleriyle karşılaştırabileceği, gitmeyen ancak gitmeyi düşünenler için de faydalı önerilerle dolu bir yazı olacak. Nihayet bayramdan, seyrandan, işten, güçten vakit bulup yazmaya başlıyorum. Hadi bakalım.

Mart ayında yolculuğa karar verip Bülent Abi ve Filiz Hoca‘nın fikirleriyle şekillenmeye başlayan yolculuğumuz için bütçe hazırlıklarına başladık. Bülent Abi ve Filiz Hoca, çıkacağımız yolculuğun bir benzerini daha önce yaptıkları için rotayı ve buna bağlı olan konaklamaları ayarlama işini sahiplendiler. Bülent Abi’nin özellikle Balkanlar tecrübesi çok fazla olduğu için, açıkçası yolculuğa ona güvenerek çıkacaktık. Yolculuğumuzun ilk durağı Kosova olacaktı. Kosova’da başkent Priştine‘ye indikten sonra bir araç kiralayıp kiraladığımız araçla Makedonya‘ya Üsküp‘e geçecektik. Daha sonra da asıl hedefimiz olan Sırbistan‘ın başkenti Belgrad‘a geçecektik. Doğrudan Priştine’den geçemiyorduk. Neden? Okumaya devam et

Gerçek Bir Doğum Günü Sürprizi: 30 Yaş

18 Temmuz’u 19 Temmuz’a bağlayan gece saat 00:01’de telefonum çaldı. Arayan Alper‘di. Büyük bir panikle telefonu açtım. İyi ki doğdun, şarkısını duyunca paniğim yerini şaşkınlığa ve mutluluğa bıraktı. Böylece, bu yıl doğum günümü ilk kutlayan biricik kardeşim Alper oldu.

19 Temmuz’da doğmak, dünyanın en iyi burcu yengece denk geldiği için çok iyi bir durum. Ancak yaz tatili ve Dünya Fenerbahçeliler Günü’ne (19.07) denk geldiği için de çok kötü bir durum. İş yerinde tüm gün sessiz sakin geçti. Akşam mesai bitimine yakın, ilk sürprizi yaptılar iş arkadaşlarım sağ olsunlar 🙂 19 Temmuz aynı zamanda sevgili Veysel Abi‘mizin de doğum günüydü. Eskişehir’deki iş yerimde yaşadığım her ilk, benim için unutulmaz oluyor sevgili okur. Bu doğum günü de o unutulmazların arasında yerini aldı. Veyse Abi ile birlikte pastamızı kestik, mumlarımızı üfledik. Her bir arkadaşıma ayrı ayrı teşekkür ederim.

Aynı akşam evde de küçük bir kutlamayla günü tamamladık. Fazla bir atraksiyona girmedik. Çünkü hemen herkes şehir dışında, tatildeydi. Alper Kelebekler Vadisi‘ne doğru yola koyulmuştu. Sercan tatildeydi, otelden fotoğraf gönderiyordu. Utku ve Hazal yurt dışındaydı. Mustafa ve Betül kamptalardı. Sertan ve Ayşe‘nin düğün telaşı devam ediyordu. Yeni evlenen Hafize ve Mustafa balayındaydı. Ahmet‘in nerede olduğunu ise bilen yoktu. Herkes bir yerlerdeydi. Ben ise Temmuz doğumlu olmanın yalnızlığını yaşıyordum. Üstelik artık otuz yaşındaydım. O zamanlar olmak istediğim yaşta. Bu düşünceyle tüm akşamım ve gecem geçti.

Ertesi sabah inanılmaz yoğun bir gün olarak devam etti mesai. Sabahtan göreve gidip geldikten sonra resmi yazışmalarla uğraşıp durdum. Mesai çıkışında Merve‘yle buluşup biraz dolaştık. Yemek yedik. Saat 20.00’ye doğru balkonda çitlemek için çekirdek alıp eve geldik. Dış kapının üst kilidinin normalin dışında kilitlenmiş olduğunu fark ettim. Bunun tek bir açıklaması vardı: Eve hırsız girmişti!

bir001Aklıma yıllar önce Ferhat abimin evine giren hırsız geldi. Kapıyı açar açmaz elindeki tornavidayla saldırmış, savurduğu tornavida abimin kazağını yırtmıştı. Birkaç santim önde olsa karnını deşecekti yani. Hırsızı orada yakalayıp diğer kuzenim Cihat’la birlikte bayıltana kadar dövmüşlerdi. Birkaç saniyede aklıma gelen bu senaryoyla birlikte alt kilidi açıp eve adımımı attım ve duyduğum çığlıklarla korkudan yere düştüm: SÜRPRİZZZZZ!

Şehir dışında olduğunu sandığım Alperler (Ankara’dan geldiler), Koray, Ahmet, Yeşim, Sertan, Ayşe, bizim çocuklar Murat, Mustafa ve Gökçe meğer iki gündür çok büyük bir organizasyonun içindelermiş. Gerçek bir sürpriz olması için hiç ummadığım bir anda yani ertesi gün yapmak istemişler kutlamayı. Merve, tüm ekibin koordinasyonunu sağlamış. Korkudan kalbimin çarpması durup da kendime geldikten sonra, nihayet bir009salona geçtim. Üzerine smokin giymiş simsiyah bir doğum günü pastası, üzerinde altın sarısı upuzun mumlarla duruyordu. Kurabiyelerin üzerinde ise ben vardım! İki tane eşşek kadar balonla 30 yazmışlardı. Lan hayatımda ilk defa uçan balonum oldu: Üç ve Sıfır. Tam pastayı üfleyecektim ki beni durdular ve kapı çaldı. Hani “Evim Şahane” benzeri programlarda gözleri kapalı olarak yenilenmiş evlerine giren insanların attığı bir çığlık var. Heh işte. O çığlıktan attım. Tatilde sandığımız Sercan karşımızdaydı! Herif benim için tatilini bitirip Eskişehir’e gelmişti. Şaşkınlıktan aptallaşmıştım.

bir004

Ne yediğine dikkat edeceksin

Nihayet pastanın başına geçtim ve aklımdan o tek dileği geçirip mumları üfledim. Çok zaman geçmemişti ki bir diğer Mustafa ve Kübra geldiler. Ev, tarihinde hiç olmadığı kadar kalabalıktı artık. Üç tane Mustafa vardı evde.

bir002

bir000Yazının buraya kadar olan kısmında belki de en dikkat çekici şey pasta değil mi? Şimdi hazır ol: Bu pasta tamamen evde ve elde imal edildi. Merve’nin pasta imalatında geldiği noktayı görebiliyorsun değil mi sevgili okur? Ellerine sağlık. Limonatayı da Ayşe’nin yaptığını söylemezsem olmaz 🙂

bir003

Çok yakında yayında…

bir010Doğum gününden sonraki hafta sonumuz Sercan’la birlikte ve dopdolu geçti. Pazartesi sabahı Sercan’la önce iş yerime gittik. Daha sonra da onu tren garından İstanbul’a yolcu ettim. Canım kardeşim, geçen yaz yapamadığımızı bu yaz yapabildik sayende.

Otuz yaş elbette önemli. Hayatımın bu önemli yol ayrımını, böylesine güzel bir sürprizle hatırlayacağım için çok mutluyum. Bu yazıyı da yine “hatırlamak” için yazdım. Unutmak istemediğim için, tebessüm etmek için yazdım. O gün orada olan herkesle birlikte buraya kadar okuyan senin için de keyifli olmuştur umarım. Öpüyorum.

Hafize ve Mustafa’nın Düğünü

Yılar geçiyor sevgili okur. Herkes birer ikişer evleniyor, yetmiyor çoluğa çocuğa karışıyor. Ama bu yaz, özellikle bu 2018 yazı, önceki yıllara göre daha da bir yoğun geçiyor düğünlerle.

13 Temmuz Cuma günü, mesai çıkışı Merve‘yle birlikte Ahmet‘le buluştuk ve Sivrihisar‘a doğru yola çıktık. Çünkü Hafize ve Mustafa‘nın kına geceleri vardı. Çocukluğumda da pek çok düğüne katıldığım, Dörtyol Düğün Salonu‘na gidiyorduk. Burası, o yıllarda uzak mahallemizden “keşif” gezilerine geldiğimiz, Sivrihisar’ın tam girişinde olan bir mekandı. Geçen yıllar boyunca bir de otel açılmıştı. Onun dışında değişen pek bir şey yoktu.

Saat 19.00’u biraz geçe Sivrihisar’a ulaştık. Hafize’nin ailesi ile Ahmet’in ailesi Sivrihisar’da komşuydular. Oturdukları siteye girdik ve burada bizi Hafize’nin abisi karşıladı sağ olsun. Sivrihisar’ın meşhur bamya çorbasının da olduğu düğün yemeğinden ikram ettiler. Aman yarabbi! O nasıl bir çorbaydı öyle… Merve’nin içmediği  çorbasıyla birlikte, iki porsiyondan çok içtim. İnanılmazdı! Bilmeyenler için bamya çorbası, kilosu 150 liradan satılan, çorbalık özel bamyadan yapılıyor. Aklınıza bamya yemeği gelmesin sakın. Sadece düğünler ikram edilecek kadar değerli bir yemektir. İşte Hafizeler de sağ olsunlar bunun hakkını fazlasıyla vermişlerdi.

Yemek faslından sonra kına gecesinin yapılacağı salona geçtik. Ve damadımız, biricik oğlumuz, kardeşimiz Mustafa’yı inanılmaz bir soğukkanlılıkla beklerken bulduk. Bu soğukkanlılık, bizde ufak çaplı bir gülme krizine yol açtı. Neyse, bekledik, zaman geçti ve nihayet kına gecesi başladı. Ama ne oyunlar sevgili okur! Ama ne oynamak! Aklına gelen tüm oyun havaları çaldı. Ahmet, efsane oyuna girişlerini yaptı birkaç defa. Sonra birden paatt diye elektrik kesildi. Dedik, eğlence durmasın, telefon ışığında davul çalalım oynayalım. Ama beceremedik. Çaresiz bekledik elektriğin gelmesini. Elektrik geldi. Ama çok sürmedi yine kesildi. Üçüncü defa geldiğinde kına gecesinin son kısmına geçildi. Bu faslı da atlattıktan sonra eş dost yavaş yavaş çekildi ve biz geriye yaklaşık 15 kişilik bir topluluk olarak kaldık.

O gece Sivrihisar’da kalmaya karar verdik. yarın sabah erkenden gelin çıkarma olacaktı. Oradan da Eskişehir’e geçecektik. Tekrar Ahmetler’in oturduğu siteye geçtik. Burada da yine düğün yemeğine düştük. En bol kısmından bamya çorbası ve kavurmanın tadını çıkardık. Gece saat 2’ye kadar da Ahmetler’de sohbet muhabbet devam etti. Ahmet’in annesi Feyza hocamız hepimizin lisede öğretmeni ve fahri annesidir, ellerinden öperim.

Ertesi sabah saat 07.00’de uyanıp sokağa baktım. Hafizeler hemen yan apartmanda oturduğu için gelin almaya geldiklerinde kolaylıkla görebilecektim. Kimsecikler yoktu. Saat 07.30’da sesler duymaya başladık ve 5 dakikada hazırlanıp aşağıya indik. O an bir şok yaşadık! Çünkü kimsecikler yoktu! Yerdeki dökülmüş su izinden gelin ve damadın çoktan ayrıldığını anladık. Hemen Mustafa’yı aradım. Bu akıllılar, heyecandan bizi unutmuşlar 🙂 Neyse, kısa sürede Mustafa’nın kardeşi Kenan ve eniştesi, sağ olsun gelip bizi aldılar ve Eskişehir’e doğru yola çıktık. Hayatımın en hızlı Sivrihisar-Eskişehir yolculuğu oldu bu. Yer uçağı Toyota Corolla‘yla 140 km’den aşağı düşmeyerek yaklaşık 40 dakikada Eskişehir’e girdik. Gelin arabasını yakaladık. Şehrin girişinde yolcuların yerleri ve araçları değiştirip herkesi iş bölümü dahilinde ilgili rotalara yolladık. Ben de eve geldim. Çünkü düğünde biz de sahne alacaktık ve hazırlık yapmak gerekiyordu. Bu düğün için yeni bir grup kurduk. Grupta benle birlikte Alper, Ender ve Murat da yer alıyordu. Kısa bir program hazırladık. Bizden sonra oyun havaları deva edecekti.

Evin kapısına geldiğimde anahtarı Merve’de unuttuğumu fark edip gerisin geriye, kuaföre gittim. Tekrar eve geldim. Hızlı bir şekilde davul setini toparlayıp hazırladım. Tam bu sırada İstanbul’dan Keyb ve Gizem geldiler. Birlikte mini bir kahvaltı yaptıktan sonra saat 12.00’ye doğru Lidya Park Düğün Salonu‘na geldik. Düğünün başlamasına dakikalar kala sahnemizi kurduk. Gelin ve damadı beklemeye başladık. Onların da salona gelmesiyle düğün başladı. İlk dansın ardından, sıra bize geldi.

Düğün için hazırladığımız dans parçalarını bir biri ardına çalmaya başladık. Sağ olsun misafirler de müziğimize danslarıyla eşlik ettiler. Son parçada da Mustafa, Hafize’ye bir sürpriz yaparak Duman‘ın “Senden Daha Güzel” parçasını söyledi. Mustafa’yı tanıyan kimse böyle bir şey beklemediği için büyük sükse oldu 🙂 Böylece sahnemizin sonuna geldik. Müzik hiç durmadı ve oyun havalarıyla devam etti.

Düğünün sonuna doğru, Sivrihisar’dan gelen tüm arkadaşları toplayıp bizim eve getirdik. Gelin ve damat da kıyafetlerini değiştirmek için kendi evlerine geçtiler. Bizim evde birkaç saat dinledikten sonra, yine hep birlikte Winterfell’e gittik. Taze gelin ve damatla birlikte burada da akşama kadar oturup sohbet ettik. Şunu anladım ki en güzel düğünler, öğlen başlayıp öğleden sonra bitenlermiş sevgili okur. İnsana kendini toparlaması için zaman kalıyor.

Böylece iki gün, şipşak geldi geçti sevgili okur. Güldük, eğlendik, oynadık, yorulduk. Hafize ve Mustafa da uzun yıllardır devam eden birlikteliklerini nihayet nikahla daha da sağlamlaştırdılar. Umarım nice güzel, uzun ve mutlu yıllarda birlikte olurlar. Bir yastıkta kocarlar. Mutlulukları ve dostluğumuz daim olur. Şimdi Sivrihisar ekibimizden geriye Ahmet ve Muammer‘in düğünleri kaldı. En azından bu yaz olacak düğünler. Aksi gibi Muammer’in düğünü de Ahmet’le aynı tarihlerde olacak. İnan bana, Ahmet’in düğününde de en az Mustafa’nın düğünü kadar atraksiyonlar olacak. Gör bak 🙂

Bir Japon’un Vedası: İmpuru Öldü

Ne güzel, sana yepyeni Bloodbath plağımı anlatacaktım sevgili okur ballandıra ballandıra. Ama olmadı. Dün gece giderek hareketsizleşen canım balığım, biricik Japonum İmpuru, bu sabah öldü. İşte bu yazı, İmpuru için bir saygı duruşu niteliğinde olacak.

japonba01

İlk aldığım günlerde. Sol üstteki balık İmpuru

İmpuru, 2016 yılı Temmuz ayı başından beri evimizin en değerli bireyleri olan iki Japon balığımdan bir tanesi. Diğer balık İsimsiz Kahraman, geçen sürede iyice serpildi ve gelişti. Ancak İmpuru’nun büyüdükçe farkına vardığımız anatomik bir sorunu vardı. Arka yüzgeçlerinden birisi çalışmıyordu. Ancak yine de Kahraman’dan geri kalmıyordu. Bundan üç dört ay kadar önce bir gün İmpuru’nun ters yüzmeye başladığını fark ettim. Bildiğin sırt üstü yüzüyordu hayvan. Küçük bir internet araştırması yaptım ve akvaryum forumlarında, hayvanın yüzeyden yem yerken hava yuttuğunu, bir süre aç kalırsa ve dibe çöken yemle beslenirse düzeleceği yazıyordu. Uyguladım, gerçekten de işe yaradı. İmpuru düzeldi, iyileşti. Ancak son bir aydır yine güçten düşüyor, akvaryumun içerisinde oradan oraya savrulmaya başlıyordu.

Önceki gece artık yalnızca ağzını oynatabiliyordu hayvancık. Ağ kepçenin üzerinde suyun içerisinde kalacak şekilde sabitledim. Son bir defa fotoğrafını çektim. Sabah kalktığımda kımıldamıyordu. Böylece, üç gram ağırlığındaki aile dostumuz, biricik balığımız İmpurumuz, bir buçuk yıl sonra bize veda etti. Tamamı beton ve asfalt olan şehirde, arka bahçemizdeki bir avuç toprağın dibine gömdüm iyice sarıp sarmalayıp.

impuru002

İmpuru, ismini Sivrihisar mitolojisinde yer alan efsanevi bir kahramandan alıyor. Bu hikayeyi bana yıllar önce Mustafa anlatmıştı, çok etkilenmiştim. Evimize gelen tüm dostlarımın çok sevdiği, ilgilendiği ve muhakkak her geldiğinde bir süre oynadığı biricik İmpuru’nun vedası üzerine herkes birkaç kelime etti. Şimdi arkasından söylenenleri naklediyorum:

taziye

Balık, kedi, köpek, kuş fark etmiyor sevgili okur. İnsan bir canlıya anlamlar yükleyip onunla birlikte yaşamaya başlayınca, her kayıp bir yaraya dönüşüyor. Üzülüyor. Bu ancak ve ancak yüreğinizde beslediğiniz sevgiyle orantılı oluyor. Kayıplar oluyor, yaralar kanıyor ancak sevgi hiç azalmıyor. Ahhh…

impuru001

Efendi Ankara IF Performance – Anıtkabir

2018 yılı Efendi grubu için çok iyi geçeceğe benziyor sevgili okur. 27 Ocak Cumartesi ve sonrasındaki hafta sonu Ankara’daydık. Neredeydik? IF Performance Hall’da bir cumartesi gecesinde müziğe doyduk ve ertesi günde de Anıtkabir’e gittik. Hadi bakalım başlıyorum anlatmaya.

Cumartesi sabahı, saat 06.30’da Alper’in telefonuyla uyandım. “Kapıdayız seni bekliyoruz”, dedi. Yanında Caner ve Burak’la birlikte çoktan gelmişlerdi kapıma. Hemen uyanıp aceleyle giyinip çıktım. Ankara’ya gidiyorduk. Yola saat 07.00 civarında çıktık. Bizim Alper de iyi araba kullanır sevgili okur.  Böylece muhabbet ede ede yaklaşık iki buçuk saatte Ankara’ya vardık. Burak, arkadaşıyla buluşmak için ayrıldı bizden. Biz de Merve ve Özge’yle buluşmak için daha önce şu yazımda bahsettiğim Sheraton Hotel’in de yakınlarında bulunduğu Arjantin Caddesi üzerindeki Cafémiz isimli mekana gittik. Burada kahvaltı ettikten sonra küçük çaplı bir alışveriş olayına girecektik.

Şimdi bu noktada, yazının bu kısmında, Ankara’da gittiğim bir mekan hakkında inceleme yazmayayım. Bunu çok güzel yapan ve bazen de sinir bozan birisi vardı zaten. Ancak fiyat performans açısından şunu çok rahatlıkla söylüyorum ki “kahvaltı Eskişehir’de yapılır”. Gerçekten ve pişmanlık duymadan bunu söyleyebiliyorum. Kısacası memnun kalmadığımızı söyleyebilirim.

ankara003Buradan ayrıldıktan sonraki maceramız çok daha eğlenceliydi. Eskişehir’de olmayan birkaç mağazaya gittik. Ankara’yı uçtan uca dolaştık. Saat 18.00’e doğru da Çankaya’da bulunan IF Performance Hall isimli mekana geldik. Biz geldiğimizde Utku, Aykut, Ersan ve Ömer Burak gelmişlerdi bile. Aykut’un kurulumunun sonuna yetiştim. Daha sonra “soundcheck” için beklemeye başladık. Bir süre sonra, şimdiye kadar tanıştığım en iyi ve en samimi tonmaister, Samet’le tanıştık. İyi kötü, amatör orta halli, Okumaya devam et

2017 Yılımın Özeti

owl-illustration.jpgDaha başlarken katliama sahne olan, yıl boyunca göz yaşının, ölümlerin, vedaların eksik olmadığı, bir önceki yıldan hiç de arta kalmayan, toplumun artık geri dönülemez şekilde ayarlarının bozulduğu, müzikten başka hiçbir şeyin tat vermediği bir yılı, 2017’yi de geride bıraktık sevgili okur. Bu yıl çok fazla sağlık sorunu ve hastane problemleriyle uğraştım. Yıldım. Ama nihayet bitti ve blogun geleneksel yıl özeti yazısına hoş geldin. Uzun bir yazı olacak ama keyifli bir yazı olması için de elimden geleni yapacağımdan şüphen olmasın.

31 Aralık tarihleri yılın son günü olmasının yanında benim için meslek hayatımın başlangıcının yıl dönümüdür. Bu yıl mesleğimde beşinci yılımı doldurdum. Şüphesiz yılın en önemli olaylarından birisi, uzun süredir beklediğim bir şey gerçekleşti ve Eskişehir’e tayin oldum. Kadere bak ki sevgili okur, Eskişehir’de de tıpkı Bilecik gibi, yılın son iş gününde, 29 Aralık tarihinde iş başı yaptı. Bazı sağlık sorunları nedeniyle böyle oldu. Zaten bu sağlık sorunları da yılın son iki ayında bize bir türlü huzur vermedi. O açıdan 2017 bir an önce bitmesini istediğimiz bir yıla dönüştü.

Bu yıl, blogta reytingler önceki yıla göre ciddi bir artış gösterdi. Özellikle yeni okurlara teşekkür ederim. Eski okurun ise gönlümde tahtı altındandır! Ancak yazıların en çok geciktiği yıl galiba bu yıldı. Olaylar olup bittikten sonra yazma fırsatı bulabildim çoğunlukla. Bunun bir sebebi malum, yıl boyunca Bilecik’e yaptığım git gel durumu idi. Diğer sebebi de bu yıl kayıt olduğum Fotoğrafçılık ve Kameramanlık Bölümü ile halen devam eden Doktora derslerimdi. Olsun lan, okumak güzel şey.

Evet, haydi bakalım bu yıl blogta neler oldu neler bitti. Aylara göre önemli olaylar nelerdi? Okumaya devam et