Tag Archives: mustafa

Gerçek Bir Doğum Günü Sürprizi: 30 Yaş

18 Temmuz’u 19 Temmuz’a bağlayan gece saat 00:01’de telefonum çaldı. Arayan Alper‘di. Büyük bir panikle telefonu açtım. İyi ki doğdun, şarkısını duyunca paniğim yerini şaşkınlığa ve mutluluğa bıraktı. Böylece, bu yıl doğum günümü ilk kutlayan biricik kardeşim Alper oldu.

19 Temmuz’da doğmak, dünyanın en iyi burcu yengece denk geldiği için çok iyi bir durum. Ancak yaz tatili ve Dünya Fenerbahçeliler Günü’ne (19.07) denk geldiği için de çok kötü bir durum. İş yerinde tüm gün sessiz sakin geçti. Akşam mesai bitimine yakın, ilk sürprizi yaptılar iş arkadaşlarım sağ olsunlar 🙂 19 Temmuz aynı zamanda sevgili Veysel Abi‘mizin de doğum günüydü. Eskişehir’deki iş yerimde yaşadığım her ilk, benim için unutulmaz oluyor sevgili okur. Bu doğum günü de o unutulmazların arasında yerini aldı. Veyse Abi ile birlikte pastamızı kestik, mumlarımızı üfledik. Her bir arkadaşıma ayrı ayrı teşekkür ederim.

Aynı akşam evde de küçük bir kutlamayla günü tamamladık. Fazla bir atraksiyona girmedik. Çünkü hemen herkes şehir dışında, tatildeydi. Alper Kelebekler Vadisi‘ne doğru yola koyulmuştu. Sercan tatildeydi, otelden fotoğraf gönderiyordu. Utku ve Hazal yurt dışındaydı. Mustafa ve Betül kamptalardı. Sertan ve Ayşe‘nin düğün telaşı devam ediyordu. Yeni evlenen Hafize ve Mustafa balayındaydı. Ahmet‘in nerede olduğunu ise bilen yoktu. Herkes bir yerlerdeydi. Ben ise Temmuz doğumlu olmanın yalnızlığını yaşıyordum. Üstelik artık otuz yaşındaydım. O zamanlar olmak istediğim yaşta. Bu düşünceyle tüm akşamım ve gecem geçti.

Ertesi sabah inanılmaz yoğun bir gün olarak devam etti mesai. Sabahtan göreve gidip geldikten sonra resmi yazışmalarla uğraşıp durdum. Mesai çıkışında Merve‘yle buluşup biraz dolaştık. Yemek yedik. Saat 20.00’ye doğru balkonda çitlemek için çekirdek alıp eve geldik. Dış kapının üst kilidinin normalin dışında kilitlenmiş olduğunu fark ettim. Bunun tek bir açıklaması vardı: Eve hırsız girmişti!

bir001Aklıma yıllar önce Ferhat abimin evine giren hırsız geldi. Kapıyı açar açmaz elindeki tornavidayla saldırmış, savurduğu tornavida abimin kazağını yırtmıştı. Birkaç santim önde olsa karnını deşecekti yani. Hırsızı orada yakalayıp diğer kuzenim Cihat’la birlikte bayıltana kadar dövmüşlerdi. Birkaç saniyede aklıma gelen bu senaryoyla birlikte alt kilidi açıp eve adımımı attım ve duyduğum çığlıklarla korkudan yere düştüm: SÜRPRİZZZZZ!

Şehir dışında olduğunu sandığım Alperler (Ankara’dan geldiler), Koray, Ahmet, Yeşim, Sertan, Ayşe, bizim çocuklar Murat, Mustafa ve Gökçe meğer iki gündür çok büyük bir organizasyonun içindelermiş. Gerçek bir sürpriz olması için hiç ummadığım bir anda yani ertesi gün yapmak istemişler kutlamayı. Merve, tüm ekibin koordinasyonunu sağlamış. Korkudan kalbimin çarpması durup da kendime geldikten sonra, nihayet bir009salona geçtim. Üzerine smokin giymiş simsiyah bir doğum günü pastası, üzerinde altın sarısı upuzun mumlarla duruyordu. Kurabiyelerin üzerinde ise ben vardım! İki tane eşşek kadar balonla 30 yazmışlardı. Lan hayatımda ilk defa uçan balonum oldu: Üç ve Sıfır. Tam pastayı üfleyecektim ki beni durdular ve kapı çaldı. Hani “Evim Şahane” benzeri programlarda gözleri kapalı olarak yenilenmiş evlerine giren insanların attığı bir çığlık var. Heh işte. O çığlıktan attım. Tatilde sandığımız Sercan karşımızdaydı! Herif benim için tatilini bitirip Eskişehir’e gelmişti. Şaşkınlıktan aptallaşmıştım.

bir004

Ne yediğine dikkat edeceksin

Nihayet pastanın başına geçtim ve aklımdan o tek dileği geçirip mumları üfledim. Çok zaman geçmemişti ki bir diğer Mustafa ve Kübra geldiler. Ev, tarihinde hiç olmadığı kadar kalabalıktı artık. Üç tane Mustafa vardı evde.

bir002

bir000Yazının buraya kadar olan kısmında belki de en dikkat çekici şey pasta değil mi? Şimdi hazır ol: Bu pasta tamamen evde ve elde imal edildi. Merve’nin pasta imalatında geldiği noktayı görebiliyorsun değil mi sevgili okur? Ellerine sağlık. Limonatayı da Ayşe’nin yaptığını söylemezsem olmaz 🙂

bir003

Çok yakında yayında…

bir010Doğum gününden sonraki hafta sonumuz Sercan’la birlikte ve dopdolu geçti. Pazartesi sabahı Sercan’la önce iş yerime gittik. Daha sonra da onu tren garından İstanbul’a yolcu ettim. Canım kardeşim, geçen yaz yapamadığımızı bu yaz yapabildik sayende.

Otuz yaş elbette önemli. Hayatımın bu önemli yol ayrımını, böylesine güzel bir sürprizle hatırlayacağım için çok mutluyum. Bu yazıyı da yine “hatırlamak” için yazdım. Unutmak istemediğim için, tebessüm etmek için yazdım. O gün orada olan herkesle birlikte buraya kadar okuyan senin için de keyifli olmuştur umarım. Öpüyorum.

Reklamlar

Hafize ve Mustafa’nın Düğünü

Yılar geçiyor sevgili okur. Herkes birer ikişer evleniyor, yetmiyor çoluğa çocuğa karışıyor. Ama bu yaz, özellikle bu 2018 yazı, önceki yıllara göre daha da bir yoğun geçiyor düğünlerle.

13 Temmuz Cuma günü, mesai çıkışı Merve‘yle birlikte Ahmet‘le buluştuk ve Sivrihisar‘a doğru yola çıktık. Çünkü Hafize ve Mustafa‘nın kına geceleri vardı. Çocukluğumda da pek çok düğüne katıldığım, Dörtyol Düğün Salonu‘na gidiyorduk. Burası, o yıllarda uzak mahallemizden “keşif” gezilerine geldiğimiz, Sivrihisar’ın tam girişinde olan bir mekandı. Geçen yıllar boyunca bir de otel açılmıştı. Onun dışında değişen pek bir şey yoktu.

Saat 19.00’u biraz geçe Sivrihisar’a ulaştık. Hafize’nin ailesi ile Ahmet’in ailesi Sivrihisar’da komşuydular. Oturdukları siteye girdik ve burada bizi Hafize’nin abisi karşıladı sağ olsun. Sivrihisar’ın meşhur bamya çorbasının da olduğu düğün yemeğinden ikram ettiler. Aman yarabbi! O nasıl bir çorbaydı öyle… Merve’nin içmediği  çorbasıyla birlikte, iki porsiyondan çok içtim. İnanılmazdı! Bilmeyenler için bamya çorbası, kilosu 150 liradan satılan, çorbalık özel bamyadan yapılıyor. Aklınıza bamya yemeği gelmesin sakın. Sadece düğünler ikram edilecek kadar değerli bir yemektir. İşte Hafizeler de sağ olsunlar bunun hakkını fazlasıyla vermişlerdi.

Yemek faslından sonra kına gecesinin yapılacağı salona geçtik. Ve damadımız, biricik oğlumuz, kardeşimiz Mustafa’yı inanılmaz bir soğukkanlılıkla beklerken bulduk. Bu soğukkanlılık, bizde ufak çaplı bir gülme krizine yol açtı. Neyse, bekledik, zaman geçti ve nihayet kına gecesi başladı. Ama ne oyunlar sevgili okur! Ama ne oynamak! Aklına gelen tüm oyun havaları çaldı. Ahmet, efsane oyuna girişlerini yaptı birkaç defa. Sonra birden paatt diye elektrik kesildi. Dedik, eğlence durmasın, telefon ışığında davul çalalım oynayalım. Ama beceremedik. Çaresiz bekledik elektriğin gelmesini. Elektrik geldi. Ama çok sürmedi yine kesildi. Üçüncü defa geldiğinde kına gecesinin son kısmına geçildi. Bu faslı da atlattıktan sonra eş dost yavaş yavaş çekildi ve biz geriye yaklaşık 15 kişilik bir topluluk olarak kaldık.

O gece Sivrihisar’da kalmaya karar verdik. yarın sabah erkenden gelin çıkarma olacaktı. Oradan da Eskişehir’e geçecektik. Tekrar Ahmetler’in oturduğu siteye geçtik. Burada da yine düğün yemeğine düştük. En bol kısmından bamya çorbası ve kavurmanın tadını çıkardık. Gece saat 2’ye kadar da Ahmetler’de sohbet muhabbet devam etti. Ahmet’in annesi Feyza hocamız hepimizin lisede öğretmeni ve fahri annesidir, ellerinden öperim.

Ertesi sabah saat 07.00’de uyanıp sokağa baktım. Hafizeler hemen yan apartmanda oturduğu için gelin almaya geldiklerinde kolaylıkla görebilecektim. Kimsecikler yoktu. Saat 07.30’da sesler duymaya başladık ve 5 dakikada hazırlanıp aşağıya indik. O an bir şok yaşadık! Çünkü kimsecikler yoktu! Yerdeki dökülmüş su izinden gelin ve damadın çoktan ayrıldığını anladık. Hemen Mustafa’yı aradım. Bu akıllılar, heyecandan bizi unutmuşlar 🙂 Neyse, kısa sürede Mustafa’nın kardeşi Kenan ve eniştesi, sağ olsun gelip bizi aldılar ve Eskişehir’e doğru yola çıktık. Hayatımın en hızlı Sivrihisar-Eskişehir yolculuğu oldu bu. Yer uçağı Toyota Corolla‘yla 140 km’den aşağı düşmeyerek yaklaşık 40 dakikada Eskişehir’e girdik. Gelin arabasını yakaladık. Şehrin girişinde yolcuların yerleri ve araçları değiştirip herkesi iş bölümü dahilinde ilgili rotalara yolladık. Ben de eve geldim. Çünkü düğünde biz de sahne alacaktık ve hazırlık yapmak gerekiyordu. Bu düğün için yeni bir grup kurduk. Grupta benle birlikte Alper, Ender ve Murat da yer alıyordu. Kısa bir program hazırladık. Bizden sonra oyun havaları deva edecekti.

Evin kapısına geldiğimde anahtarı Merve’de unuttuğumu fark edip gerisin geriye, kuaföre gittim. Tekrar eve geldim. Hızlı bir şekilde davul setini toparlayıp hazırladım. Tam bu sırada İstanbul’dan Keyb ve Gizem geldiler. Birlikte mini bir kahvaltı yaptıktan sonra saat 12.00’ye doğru Lidya Park Düğün Salonu‘na geldik. Düğünün başlamasına dakikalar kala sahnemizi kurduk. Gelin ve damadı beklemeye başladık. Onların da salona gelmesiyle düğün başladı. İlk dansın ardından, sıra bize geldi.

Düğün için hazırladığımız dans parçalarını bir biri ardına çalmaya başladık. Sağ olsun misafirler de müziğimize danslarıyla eşlik ettiler. Son parçada da Mustafa, Hafize’ye bir sürpriz yaparak Duman‘ın “Senden Daha Güzel” parçasını söyledi. Mustafa’yı tanıyan kimse böyle bir şey beklemediği için büyük sükse oldu 🙂 Böylece sahnemizin sonuna geldik. Müzik hiç durmadı ve oyun havalarıyla devam etti.

Düğünün sonuna doğru, Sivrihisar’dan gelen tüm arkadaşları toplayıp bizim eve getirdik. Gelin ve damat da kıyafetlerini değiştirmek için kendi evlerine geçtiler. Bizim evde birkaç saat dinledikten sonra, yine hep birlikte Winterfell’e gittik. Taze gelin ve damatla birlikte burada da akşama kadar oturup sohbet ettik. Şunu anladım ki en güzel düğünler, öğlen başlayıp öğleden sonra bitenlermiş sevgili okur. İnsana kendini toparlaması için zaman kalıyor.

Böylece iki gün, şipşak geldi geçti sevgili okur. Güldük, eğlendik, oynadık, yorulduk. Hafize ve Mustafa da uzun yıllardır devam eden birlikteliklerini nihayet nikahla daha da sağlamlaştırdılar. Umarım nice güzel, uzun ve mutlu yıllarda birlikte olurlar. Bir yastıkta kocarlar. Mutlulukları ve dostluğumuz daim olur. Şimdi Sivrihisar ekibimizden geriye Ahmet ve Muammer‘in düğünleri kaldı. En azından bu yaz olacak düğünler. Aksi gibi Muammer’in düğünü de Ahmet’le aynı tarihlerde olacak. İnan bana, Ahmet’in düğününde de en az Mustafa’nın düğünü kadar atraksiyonlar olacak. Gör bak 🙂

Bir Japon’un Vedası: İmpuru Öldü

Ne güzel, sana yepyeni Bloodbath plağımı anlatacaktım sevgili okur ballandıra ballandıra. Ama olmadı. Dün gece giderek hareketsizleşen canım balığım, biricik Japonum İmpuru, bu sabah öldü. İşte bu yazı, İmpuru için bir saygı duruşu niteliğinde olacak.

japonba01

İlk aldığım günlerde. Sol üstteki balık İmpuru

İmpuru, 2016 yılı Temmuz ayı başından beri evimizin en değerli bireyleri olan iki Japon balığımdan bir tanesi. Diğer balık İsimsiz Kahraman, geçen sürede iyice serpildi ve gelişti. Ancak İmpuru’nun büyüdükçe farkına vardığımız anatomik bir sorunu vardı. Arka yüzgeçlerinden birisi çalışmıyordu. Ancak yine de Kahraman’dan geri kalmıyordu. Bundan üç dört ay kadar önce bir gün İmpuru’nun ters yüzmeye başladığını fark ettim. Bildiğin sırt üstü yüzüyordu hayvan. Küçük bir internet araştırması yaptım ve akvaryum forumlarında, hayvanın yüzeyden yem yerken hava yuttuğunu, bir süre aç kalırsa ve dibe çöken yemle beslenirse düzeleceği yazıyordu. Uyguladım, gerçekten de işe yaradı. İmpuru düzeldi, iyileşti. Ancak son bir aydır yine güçten düşüyor, akvaryumun içerisinde oradan oraya savrulmaya başlıyordu.

Önceki gece artık yalnızca ağzını oynatabiliyordu hayvancık. Ağ kepçenin üzerinde suyun içerisinde kalacak şekilde sabitledim. Son bir defa fotoğrafını çektim. Sabah kalktığımda kımıldamıyordu. Böylece, üç gram ağırlığındaki aile dostumuz, biricik balığımız İmpurumuz, bir buçuk yıl sonra bize veda etti. Tamamı beton ve asfalt olan şehirde, arka bahçemizdeki bir avuç toprağın dibine gömdüm iyice sarıp sarmalayıp.

impuru002

İmpuru, ismini Sivrihisar mitolojisinde yer alan efsanevi bir kahramandan alıyor. Bu hikayeyi bana yıllar önce Mustafa anlatmıştı, çok etkilenmiştim. Evimize gelen tüm dostlarımın çok sevdiği, ilgilendiği ve muhakkak her geldiğinde bir süre oynadığı biricik İmpuru’nun vedası üzerine herkes birkaç kelime etti. Şimdi arkasından söylenenleri naklediyorum:

taziye

Balık, kedi, köpek, kuş fark etmiyor sevgili okur. İnsan bir canlıya anlamlar yükleyip onunla birlikte yaşamaya başlayınca, her kayıp bir yaraya dönüşüyor. Üzülüyor. Bu ancak ve ancak yüreğinizde beslediğiniz sevgiyle orantılı oluyor. Kayıplar oluyor, yaralar kanıyor ancak sevgi hiç azalmıyor. Ahhh…

impuru001

Efendi Ankara IF Performance – Anıtkabir

2018 yılı Efendi grubu için çok iyi geçeceğe benziyor sevgili okur. 27 Ocak Cumartesi ve sonrasındaki hafta sonu Ankara’daydık. Neredeydik? IF Performance Hall’da bir cumartesi gecesinde müziğe doyduk ve ertesi günde de Anıtkabir’e gittik. Hadi bakalım başlıyorum anlatmaya.

Cumartesi sabahı, saat 06.30’da Alper’in telefonuyla uyandım. “Kapıdayız seni bekliyoruz”, dedi. Yanında Caner ve Burak’la birlikte çoktan gelmişlerdi kapıma. Hemen uyanıp aceleyle giyinip çıktım. Ankara’ya gidiyorduk. Yola saat 07.00 civarında çıktık. Bizim Alper de iyi araba kullanır sevgili okur.  Böylece muhabbet ede ede yaklaşık iki buçuk saatte Ankara’ya vardık. Burak, arkadaşıyla buluşmak için ayrıldı bizden. Biz de Merve ve Özge’yle buluşmak için daha önce şu yazımda bahsettiğim Sheraton Hotel’in de yakınlarında bulunduğu Arjantin Caddesi üzerindeki Cafémiz isimli mekana gittik. Burada kahvaltı ettikten sonra küçük çaplı bir alışveriş olayına girecektik.

Şimdi bu noktada, yazının bu kısmında, Ankara’da gittiğim bir mekan hakkında inceleme yazmayayım. Bunu çok güzel yapan ve bazen de sinir bozan birisi vardı zaten. Ancak fiyat performans açısından şunu çok rahatlıkla söylüyorum ki “kahvaltı Eskişehir’de yapılır”. Gerçekten ve pişmanlık duymadan bunu söyleyebiliyorum. Kısacası memnun kalmadığımızı söyleyebilirim.

ankara003Buradan ayrıldıktan sonraki maceramız çok daha eğlenceliydi. Eskişehir’de olmayan birkaç mağazaya gittik. Ankara’yı uçtan uca dolaştık. Saat 18.00’e doğru da Çankaya’da bulunan IF Performance Hall isimli mekana geldik. Biz geldiğimizde Utku, Aykut, Ersan ve Ömer Burak gelmişlerdi bile. Aykut’un kurulumunun sonuna yetiştim. Daha sonra “soundcheck” için beklemeye başladık. Bir süre sonra, şimdiye kadar tanıştığım en iyi ve en samimi tonmaister, Samet’le tanıştık. İyi kötü, amatör orta halli, Okumaya devam et

2017 Yılımın Özeti

owl-illustration.jpgDaha başlarken katliama sahne olan, yıl boyunca göz yaşının, ölümlerin, vedaların eksik olmadığı, bir önceki yıldan hiç de arta kalmayan, toplumun artık geri dönülemez şekilde ayarlarının bozulduğu, müzikten başka hiçbir şeyin tat vermediği bir yılı, 2017’yi de geride bıraktık sevgili okur. Bu yıl çok fazla sağlık sorunu ve hastane problemleriyle uğraştım. Yıldım. Ama nihayet bitti ve blogun geleneksel yıl özeti yazısına hoş geldin. Uzun bir yazı olacak ama keyifli bir yazı olması için de elimden geleni yapacağımdan şüphen olmasın.

31 Aralık tarihleri yılın son günü olmasının yanında benim için meslek hayatımın başlangıcının yıl dönümüdür. Bu yıl mesleğimde beşinci yılımı doldurdum. Şüphesiz yılın en önemli olaylarından birisi, uzun süredir beklediğim bir şey gerçekleşti ve Eskişehir’e tayin oldum. Kadere bak ki sevgili okur, Eskişehir’de de tıpkı Bilecik gibi, yılın son iş gününde, 29 Aralık tarihinde iş başı yaptı. Bazı sağlık sorunları nedeniyle böyle oldu. Zaten bu sağlık sorunları da yılın son iki ayında bize bir türlü huzur vermedi. O açıdan 2017 bir an önce bitmesini istediğimiz bir yıla dönüştü.

Bu yıl, blogta reytingler önceki yıla göre ciddi bir artış gösterdi. Özellikle yeni okurlara teşekkür ederim. Eski okurun ise gönlümde tahtı altındandır! Ancak yazıların en çok geciktiği yıl galiba bu yıldı. Olaylar olup bittikten sonra yazma fırsatı bulabildim çoğunlukla. Bunun bir sebebi malum, yıl boyunca Bilecik’e yaptığım git gel durumu idi. Diğer sebebi de bu yıl kayıt olduğum Fotoğrafçılık ve Kameramanlık Bölümü ile halen devam eden Doktora derslerimdi. Olsun lan, okumak güzel şey.

Evet, haydi bakalım bu yıl blogta neler oldu neler bitti. Aylara göre önemli olaylar nelerdi? Okumaya devam et

Alper’in Yeni Yatağı: Palet Projesi

palet08Bu sene yaptığımız büyük ebatlı işlerden birisi bu oldu sevgili okur. Bundan bir ay kadar süre önce başlayıp yaklaşık bir haftada bitirdiğimiz, tertemiz bir işten bahsedeceğim bu yazıda. Alper, uzun süredir kardeşiyle birlikte kaldığı evinde bir dekorasyon yapacağını söyleyince, kendisine “ahşap paletlerden bir yatak” yapabileceğini söyledim. Mustafa da paleti nereden bulabileceğimize dair çok parlak bir fikri olduğunu söylediğinde, plan aşağı yukarı kafamızda oluşmuştu.

Bir işi keyifli kılan şey, elbette fikrin orijinal olması ve emek sarf etmeyi gerektirmesidir sevgili okur. Evet, bizim fikrimiz çok orijinal değildi, daha önce yapılan bir dekorasyondu. Ama inan her birimizin verdiği emeğin karşılığında, ortaya çıkan işi görünce hepimiz hem Alper adına sevindik, hem de kendi adımıza gururlandık.

Önce gidip bir hurdacıdan ahşap palet aldık. İnternette bu tip projeleri yapanlar gidip yapı marketlerden tertemiz paletleri alıp doğrudan kullanıyorlar. Eh bunun pek de zor bir tarafı yok. Ancak bu şekilde temizlenmiş ve uygun ebattaki paletlerin fiyatları 50-100 TL/adet civarında oluyor. Biz ise çok da leş durumda olmayan 10 tane paleti toplamda 100 liraya aldık. Okumaya devam et

Vega Konseri – 27 Ekim SPR Eskişehir

vega002Evet sevgili okur, her ne kadar death metali yaşam felsefesi olarak benimsemiş olsak da, 2000’li yıllarda kulağımdan eksik etmediğim belki de en sevdiğim üç dört rock grubundan bir tanesi Vega‘dır. Özellikle 2005’te çıkan, grubun ikinci albümü Hafif Müzik, pek çok açıdan bir baş yapıt niteliği taşır benim için.

Elimde Değil‘i dinlerken (başını dizime düşür uyu kısmında) seni düşünerek az mı iç çekmiştim… Tam 12 yıl sonra gelen yeni albüm, Delinin Yıldızı ile ilgili ilk yazıyı bir süre önce şu yazımda okumuştun. Albüme adını veren parça başta olmak üzere, sırasıyla Sevgilim, Dünyacım ve Sonunu Söyleme Bana, çok kısa sürede aklımızı başımızdan almaya yettiler. Özellikle Delinin Yıldızı ve Sevgilim, ayda bir gecelik buluşmalarımızın yeni soundtrack’i oldu bile. İşte tüm bu sevgi seli devam ederken, 27 Ekim’de grubun yeni albüm turnesi kapsamında Eskişehir’e SPR‘ye geleceğini haber alınca inanılmaz gaza geldik. Konsere bir hafta kala biletlerimiz hazırdı bile. Yıllar önce Vega’yı Eskişehir’de dinleme fırsatı bulmuştuk, Deniz Abla o gece biraz sarhoş olduğu için konser bir saatten daha kısa sürmüştü. Ancak bu sefer yeni albüm turnesi olacağı için hem eski hem de yeni şarkılara doyabilecektik. Üstelik albümlerimizi de imzalatma şansımız vardı. O heyecanla beklemeye başladık. Saat 22.00’de kapı açılıyordu.

Biz o gazla saat 20.30’da mekandaydık. Mustafa kapıları yumrukluyor, Alper en öne geçebilmek için güvenliklerle kavga ediyordu. Ben ise iki gözüm iki çeşme ağlıyordum. Beklenenden 15 dakika erken, 21.45’te kapılar açıldı. İçeri, en öne geçtik. Sahnenin sağ tarafında, birazdan Tuğrul Abi‘nin gitar çalacağı kısmın önüne geçmiştik. Burada saat 23.00’e kadar bekledik. Tabi biz beklerken mekan doldu da doldu. Bizim yaşıtlarımız, bizden biraz büyükler ve bizden epey küçükler. Bak bu nokta biz anladık ki Vega, yalnızca 2000’lerde genç olanların değil, şu yıllarda da genç olanlara hitap ediyor. Yeni albümün, 12 sene önceki çizgiden devam etmesi de muhtemelen buna gösterilebilecek en büyük kanıttı. Grubun sahneye çıkmasını beklerken, tonmaisterların biri giriyor, rodilerin biri çıkıyordu sahneden. Biz de kendimizce küçük oyunlar oynamaya başladık.

Sahnede duran iki gitardan hangisini Tuğrul Akyüz çalacak diye iddiaya girdik. Ben ve Mustafa, kazandık iddiayı. Sonra giriş şarkısını tahmin etmeye çalıştık. Rodinin gelip playlisti önümüze koymasıyla iddia sona ermiş oldu. Grup sahneye yerleştiğinde saat 23.00 civarındaydı. Sahnede altı kişiyi izliyorduk. Üç kadın ve üç erkek. Tuğrul abi, bas gitarist ve davulcu erkek üyelerdi. Back vokal, ki gecenin belki de en güzellerinden bir tanesiydi, gece boyunca bizi en çok etkileyen ve sahneyi kurtaran isim oldu. Bas gitarist görüş açımızda olmadığından yorum yapamıyorum. Tuğrul Abi, özellikle birkaç soloda hatalar yapmasına rağmen enerjisiyle gayet göz doldurdu. Vega’nın Youtube’daki pek çok canlı videosunu izlemiştim. Ancak sahnedeki ekibi ilk kez görüyordum.

vega004Deniz Abla ne yazık ki yine çok sarhoştu. Pek çok şarkıyı söylemedi, söyleyemedi ve tamamlayamadı. Bu anlarda back vokal bizleri büyüledi. Diğer gitarist (ismi galiba Ece Aksoy) en ufak bir atraksiyona girmeden, neredeyse yüz ifadesi bile değişmeden konseri tamamladı. Çok üzüldük. Deniz Abla’nın konserde yaptığı “Artık çok üst seslere çıkamıyorum” itirafı ise kalplerimize saplandı kaldı. Yutkunduk. Bir diğer üzücü durum ise davulcunun, kapasitesinin çok çok altında çalmasıydı. Belli ki notadan çalabilecek kadar kaliteli bir davulcuydu ancak özellikle “Mendil” gibi aksak ritimli parçaları bile dümdüz çaldı. Üzüldük. Bunu nasıl tarif edebilirim? Bak, demek ki insan bu denli çok sevince, beklentisi de hayli yüksek oluyor. Gerçi nasıl olmasın? 12 yıl sonra albüm çıkarmışsın ve sahnelere yepyeni parçalarla dönüyorsun. Neden kendi yazdığın şarkıları kağıttan okumak zorunda hissediyorsun o halde?

vega005

Toplamda 17 şarkı çaldılar. Performanstan önce rodinin sahneye bıraktığı playlistte ufak değişiklikler yaptılar. Sahnedeki altı kişiye ilaveten, alt yapı da kullandılar. Hatta açılış parçasında küçük bir yanlışlıkla, ikinci parça başladı. Çaldıkları parçalar şu şekilde:

Dünyacım
Komşu Işıklar
Elimde Değil
Delinin Yıldızı
Mendil
Dertler İri Kıyım
Uçları Kırık
Arzuhal
İz Bırakanlar Unutulmaz
Ankara
Serzenişte
İsim Şehir
Sevgilim
Manyaklar
Ve Tekrar
Bu Sabahların Bir Anlamı Olmalı
Alışamadım Yokluğuna

vega006

İşin en güzel yanı, yeni albüme çok ağırlık vermeleriydi. Elbette eski hit parçaları da coşkuyla söyledi herkes ancak yeni albümdeki parçaların da pek çoğunun hep bir ağızdan söylendiğini görünce, 12 yıl beklemenin sonunda ortaya çıkan albümün hakkının verildiğini anladım.

Son parçanın ortasında, Deniz abla seyirciyi selamladı ve sahneden indi. Grubun diğer üyeleri de parçayı bitirip jet hızıyla indiler sahneden ve kulise geçtiler. Maceranın ikinci bölümü bizim için hep bu aşamada başlıyordu işte: imza almak.

Vega’nın son albümü yalnızca CD formatında yayımlandı. Önceki albüm Hafif Müzik ise CD ve kaset formatında yayımlanmıştı. İlk albümü bulmak, en azından aklı başında fiyatlara, neredeyse imkasızdır. Bir diğer hayal kırıklığı ise, grubun plak formatında da yayımlanacağını duyurduğu son albüm Delinin Yıldızı’nın henüz plak olarak basılmayışıydı. Biz de Alper’le elimizde üç dört parça ürünle kulisin kapısına yöneldik. Buradaki görevliye derdimizi anlattık. Görevli isimlerimizi sorup içeriye girdi. Birkaç dakika sonra adlarımıza imzalanmış albümleri getirip verdi ve gitti. Bu kadar. Ne tanışabildik, ne bir fotoğraf çekilebildik, ne de sohbet edebildik. Üstelik tüm mekanda tek albüm imzalatmak isteyenler biz olduğumuz halde. Üzüldük.

Elbette konseri bizi birazcık hayal kırıklığına uğratmasında, mekandaki ses sisteminin de payı yok değildi sevgili okur. SPR’nin sahnesi zaten fazlasıyla küçüktür. Ancak bir de sistemin iki de bir de viyaklamasını ekleyince iş iyice katlanılmaz oldu. Ses sisteminden kaynaklanan hatalara, zamanında kendisi de kurbanı olduğu için, Alper özellikle çok üzülür. Kıyamam.

Konser ve imza faslı bittikten sonra dışarı çıktık. Özlem‘le karşılaştık. Özlem’in enteresan bir arkadaşı gelip “Abiee CD nedir yeeaa, mp3 diye bişiyy vaaer” dedi bize. Mustafa’yla bir birimize bakıp kahkaha attık. Bu esnada Caner ve Alper de gülmemek için kendilerini o kadar sıktılar ki karınları ağrımıştır muhakkak.

Evet, böylece saat 01.00 sularında Vega gecesi bitmiş oldu. Yine de grubu, yıllar sonra sahnede izlemek keyifliydi. Keşke çok daha iyi bir sistem ve sahnede, çok daha enerjik bir Vega izleseydik. Keşke Deniz abla, aklımızı başımızdan alan vokalleriyle bizleri büyüleseydi. Keşke.

vega003

Proofhead Adana’da: Gizem & Keyb’nin Düğünü

Daha önce Adana‘ya hiç gitmemiştim sevgili okur. Mersin‘e gitmiştim bir kere. O da Ahmet‘le Petra‘nın düğünü içindi. Ama Adana’yı bu kadar merak etmeme rağmen, nihayet gitmem Keyb‘nin düğünü sayesinde oldu. Geçen hafta sonunu Adana’da, kebaba, sıcağa, şırdana ve conoya bulanmış bir şekilde geçirdik. Biz geçirdik. Kimiz biz? Hafize, Mustafa, Kenan, Ahmet ve ben.

Bundan yaklaşık bir buçuk iki ay önce, Keyb’nin düğün tarihi belli olunca, hemen uçak için bilet bakmaya başladık. Şansımıza 55 liraya Anadolu Jet‘ten gidiş ve 35 liraya Pegasus‘tan (satın alırken 10 lira daha ekliyor) dönüş bileti bulduk!

13 Ekim’i 14 Ekim’e bağlayan gece, sabaha karşı saat 02.00’de Eskişehir’den Ankara‘ya doğru yola çıktık. Arabayı önce Hafize, sonra da Kenan sürdüler sağ olsunlar. Arkada yol boyunca sohbet ettik. Sabah saat 05.30 civarı hava alanına geldiğimizde vaktin nasıl geçtiğini anlamadım bile. Arabayla hava alanına gelmek çok iyi bir tercih. Hemen yakında bulunan otoparka günlüğü 15 liraya park edip oranın sağladığı servisle ya da havalı ismiyle “shuttle (şatıl)” kullanarak, hava alanına ulaştık. Ertesi sabah Adana’dan ilk uçakla döneceğimiz için tek günlük park çok makuldü.

Saat 08.00’de uçağa bindik. 08.20’de havalandık ve saat 09.00 civarında pilot inişe geçmek üzere olduğumuzu anons etti. Anadolu Jet ve THY, çok büyük firmalar sevgili okur. Kaliteli hizmetten hiçbir zaman tereddüdün olmuyor. Toplamda bir saatlik bir uçuştan sonra Adana’ya iniş yaptık. Ankara’nın sabah ayazını yemiştik. Adana’ya indiğimizde iliğimiz kemiğimiz ısındı yalan yok. Hava alanı çok merkezi bir yerdeydi. Sonradan öğrendiğimize göre, buradan taksiye binince şehir merkezi en fazla 10 dakika ve 20 TL tutuyormuş.

Bizi Keyb’nin efsane kuzeni Nuri karşıladı. Yazının başında hemen belirteyim. Adana’dan bu denli keyif alabilmişsek bu Nuri kardeşimizin sayesindedir. Böyle akraba görünce gözlerimiz yaşardı günün sonunda. Neyse, Nuri kardeşimiz bizi konaklayacağımız Toprak Mahsulleri Ofisi Misafirhanesi‘ne getirdi önce. Burası hava alanına çok yakın. Geceliği 30 lira. Kamuda çalışıyorsanız ve kurumunuzun Adana’da misafirhanesi yoksa o zaman 15 TL ödüyorsunuz 😉

Ahmet, sabah Ankara’da yediği ayazın etkisiyle rahatsızlandı biraz dinlenmek için misafirhanede kalmayı tercih etti. Biz de Nuri’yle birlikte ciğerciye gittik. Evet, saat 09.30-10.00 civarıydı ve kahvaltı için ciğerciye, Ciğerci Ulaş‘a, gittik. Zalımlar o nasıl güzel ciğerdi öyle! Başta yeyip yememek konusunda tereddüt yaşayan Mustafa ve Hafize bile beğendiler. Kendisi bizzat kasaplık sektöründen gelen Hafize kaliteyi onayladı. Nuri bizi Turgut Özal Caddesi olarak bilinen yere getirmişti. Yemek faslından sonra bu caddeyi bir uçtan diğerine gezdik. Mado‘da küçük bir mola vermişken Ahmet de aradı. Kendini biraz toparlamıştı. Ahmet’in gelmesini beklerken Hafize, Mustafa ve Kenan kuaföre gittiler. Burada fiyatlar çok ucuz sevgili okur. Aynı akşam Keyb’nin babası, Mehmet Ali komutanımın şu sözü aslında çok güzel özetleyecekti: Adana’da yaşamak da ucuz, insan yaşamı da ucuz. Üstelik bunu söyleyen tek Adana’lı da Mehmet Ali amca değil.

Kırmızı ışıkta duran doğanlardan sarkan conoları saymazsak, İller Bankası civarı da çok güzel yerler sevgili okur. Burada bir kafede Keyb’nin gelmesini beklerken ki evet, saat 15.00’e gelmişti ve biz hala Keyb’yi görememiştik, oturup kahve içtik. Keyb, yanında Nuri’yle geldi. Burada fazla oyalanmayıp tekrar misafirhaneye gittik ve nihayet düğün için hazırlanmaya başladık. Hazırlık faslı bitince gruplar halinde düğünün yapılacağı yerin yakınındaki bir restorana gittik yemek için. İşte burada Keyb’nin ailesiyle ve düğüne gelen diğer misafirlerle buluştuk. Düğün için en uzaktan gelenler bizdik ve bizim içimizde de en uzaktan gelen hatta ülke değiştirip Rusya‘dan gelen Mustafa’ydı. Böylesi bir vefanın elbette ödülü de olacaktı.

Restoranda çeşit çeşit salatalı ve mezeli bir sofrada oturup (Adana’da tüm restoranlarda masadaki salata ve mezeler en az 5 çeşit) yemek yedik. Yediğimiz adanadan çok mezeler ilgimizi cezbetti burada. Saat 18.00’e doğru, Keyb’yi ite kaka gelini kuaförden almak için gönderebildik. Biz de düğünün yapılacağı ve baraj gölü manzaralı açık hava olan salona gittik. Gittiğimizde bir de baktık ki bizden ve masaları yerleştiren garsonlardan başka kimse yok. Mekanın boş olmasını fırsat bilip bir dolu fotoğraf çektik. Saat 20.00’ye doğru misafir gelmeye ve salon dolmaya başladı.

Düğün başladı. Gelin ve damat salona girdiler. Bizim Eskişehir’deki düğünlerden farklı olarak burada müzisyen yoktu. Burada DJ vardı. Tüm oyun havalarını basları arttırılmış ve teknoya yakın remikslerle çalan bir DJ. Yazının en başında demiştim ya Adana’dan keyif almamızı sağlayan şeylerin başında Nuri kardeşimiz geliyordu. Keyb’nin de sağdıcıydı hatta. Ama keyfimizi bozan tek şey ise düğündeki davulcu ve zurnacı oldu. Sadece biz değil, tüm misafirler için büyük ızdırap oldular.


Hani demiştim ya böylesi bir vefanın ödülü de büyük olacaktı diye. Heh işte, Keyb nikah şahidi olarak Mustafa’yı seçti. Onlar sırasıyla “evet” diye bağırırlarken (gelin ve damadın bu performansları takdire şayandı) sıra şahit olarak Mustafa’ya geldiğinde biraz temkinli davrandı. Epey bir düşündü, sessizlik falan oldu. Nihayet ikna oldu ve şahidim diyebildi.

Nikah şahidi olarak Mustafa

Selim ve Semih‘i en son 4 ya da 5 sene önce görmüştüm. Bu düğünün bir güzel yanı da, yıllardır aramızda devam eden kopukluğun nihayet sonra ermesi oldu. Gece boyunca her ikisiyle de, daha da çok Selim’le takıldık. Düğün bitmek üzereyken Kenan ve ben hariç bizim ekibin geriye kalanı misafirhaneye geçtiler. Biz de Keyb’nin üniversiteden arkadaşı başka bir kral insanla (ismini unuttuğum için beni bağışlasın) 15-20 dakika sonra misafirhaneye geçebildik.

Burada üzerimizi değiştirip inanılması zor ama, kebap ve şırdan yemek için yine çarşıya geçtik. Hafize, epey yorulduğu için gelmedi. Biz de sıkış tepiş Selim’in arabaya doluşup çarşıya çıktık. Saat gece yarısını geçmişti bak! Mekana gittiğimizde yine inanılması güç bir şekilde, kapıda tam 6 tane gelin arabası saydık. Meğer Adana’da adet böyleymiş. Düğünden sonra herkes adana kebap yemeye gidiyormuş. Eh, farkında olmadan biz de geleneğe uymuş olduk. Biz yemeği bitirmek üzereyken düğünden çıkmış ve kıyafetlerini değiştirmiş halde Keyb ve düğün ekibi de geldiler. Biraz da onlarla sohbet edip bu sefer şırdan yemek için yola düştük. Semih ve Ahmet, yemeyecekleri için Nuri kardeşimiz, bir başka peygamberlik örneği gösterip, kendisi de yemekten vazgeçip bunları misafirhaneye, şehrin diğer ucuna götürdü. Biz de Mustafa, Selim, Kenan ve ben nihayet beşinci şırdancıda bulabildik şırdanı. O saatte Adana’da şırdanın piyasası epey yüksekmiş anlayacağınız.

Mustafa ve Kenan, yemediler. Neden yemediler anlamadım. Selim’le ben birer şırdan götürdük. Sonra Selim dayanamadı bir de mumbar söyledi. Ondan da yedik. Lan tereyağında kızartmışlar nasıl çıtır çıtırdı mumbar. Vay arkadaş!

Şırdan

Mumbar

Uykusuzluktan ölüyorduk tabi ki. Şırdan faslında sonra misafirhaneye geçtik. Keyb ve Gizem’le son defa burada görüştük ve kucaklaştık. Saat 03.00 civarındaydı. Alarmı iki buçuk saat sonrasına kurup uyudum. Saat 05.30’da uyandım ve Ahmet’i de uyandırdım. Saat 06.00’da taksiye binip hava alanına geçtik. Mesafe çok kısaydı dediğim gibi. Saat 07.30’daki uçağa çok çok rahat yetiştik. Uçakta Ahmet’le yan yana oturuyorduk. Pegasus, check-in işleminde koltuğunuzu default olarak veriyor. Kendiniz koltuk seçmek isterseniz, cam kenarı falan seçmek isterseniz ekstra ücret ödemek zorundasınız. Uçağa binince direkt olarak uyudum. Uçak Ankara’da tekerleri yere vurunca kendime gelebildim. İşte Adana macerası bitmişti. O sıcacık ve bol acılı bir günün ardından sabah ayazında yine Ankara’daydık.

Aracımızı otoparktan alıp Eskişehir’e doğru yola çıktık. Hepimizin çeşit çeşit boşaltım sorunları vardı ama olsun. Adana’nın suyu bizi mahvetmişti sevgili okur. Yol üzerinde Ankara çıkışında bir benzin istasyonunda, çok lezzetli poğaçalar ve simitler yapan bir fırında kahvaltımızı yaptık. Sonra Eskişehir’e kadar beni uyutmadılar. Perişan oldum. Nihayet Ahmet ve Mustafa uyuyunca ben de yarım saat falan uyuyabildim.

Yazı bitti. Keyb’ye ve Gizem’e ömür boyu mutluluklar diliyorum. Nuri’ye de sonsuz teşekkür ediyorum. Umarım Eskişehir’de ağırlama imkanım olur. Bu yazıyı okursan muhakkak bana ulaş. Ah Adana ah! Yine geleceğim, belki bu sefer yanımda sen de olursun.

Salda Gölü – Doğum Günü – Antalya

Uzun zaman oldu yine yazmayalı sevgili okur. Ama inan vakit bulamadım. Biraz uzun bir gezi yazısı olacak bu okuyacağın. Yazı içerisinde çok ciddi ve çok önemli tespitlere, tavsiyelere yer vereceğim. Okumanda fayda var yani. Ben yazarken çok eğleneceğim umarım okurken de sen eğlenirsin.

O hafta sonu için Alper’in birkaç gün önce yaptığı teklifin cazipliğine dayanamadım ve yıllık izin almayı düşündüğüm hafta için yaptığım planı değiştirdim. Daha doğrusu  bu planda küçük bir değişiklik yaptım diyelim. Biz, Antalya’ya gitmeyi planlıyorduk. Ancak Alper’in teklifi bizi yola iki gün daha önce çıkardı. Burdur’a, Salda Gölü’ne gidiyorduk ve sabah saat 05:00’te yola çıkmıştık bile! Bu kadar çabuk karar alıp yola revan olmanın verdiği keyifle güneye, “el değmemiş” topraklara gidiyorduk!

İki araçta toplam altı kişiydik. Birkaç gün önce elimizdeki malzemeyi kontrol edip Dechatlon’dan yeni malzemeler almıştık. Ben bu mağazaya ilk defa, iki buçuk yıl önce İzmir’de gitmiştim. Ancak geçen sürede, özellikle de internet mağazasıyla, ülkede outdoor sporları yapan herkes için vazgeçilmez bir platform olmuş Dechatlon. Çadırlarımızı, matlarımızı ve birkaç ufak tefek eksiğimizi tamamladık. Yanımıza üç tane taşınabilir güç kaynağı, bir tane 12 volt akü, iki tane şarjlı LED ışıldak, küçük tüp, mangal, dört tane katlanabilir sandalye, üç tane çadır, bir tane şişme yatak ve şu an aklıma gelmeyen iki bagaj dolusu malzemeyi aldık. Okumaya devam et

Muhteşem Dolunayın Etkileri!

owlproofheadCuma gecesi Utku‘nun doğum günüydü, kutladık. Cumartesi gecesi de Dolunay‘ın gecesiydi. Onu da kutladık. Bu işin giderek benden çıkması ve eşe dosta yayılması ne yalan söyleyeyim hoşuma gidiyor. Gözlerini kaldırıp gökyüzünde seni görenlerin aklına ben geliyorum; bir bütün benliğimle, kelimelerimle ve dertli dertli şarkılarımla ben…

dolunayscreen

Dolunay

Ah keşke o yüksek makamlarından bir ayrılsan, burnunu birazcık aşağı eğsen ve o güzide yörüngenden bir çıksan da yanıma gelsen, seni tanıştıracağım öyle güzel bir insan var ki sen bile hayran olacaksın. Bak dün gece, cümle kuşlar uyurken, dağlar, aşlar, ağaçlar sayıklayıp dururken adını, birkaç çift göz yine seni arıyordu göklerde. Kimi ben gibi gafletten, kimi de hasretten o güzel varlığının hissine.

Yine gittim her şeyin başladığı o yere. Kucağında uyudum sandım dalımda dururken. Uykusuz gözlerle bir sağa, bir sola bir de başımı kaldırıp sana baktım. O şefkatin başka hiçbir yüzde yok. Bunu bir tek ben biliyorum.

Geçen hafta salı günü Ankara‘ya gittim Bakanlığa. Bitmiş, ölmüş. Heyecan kalmamış, yeni bir şeyler bekliyor herkes. Sonumuz hayır olsun. Yolculuğun en güzel kısmı sabah Alper‘le yaptığımız kahvaltıydı. Haa bir de Stefan Zweig‘in Satranç isimli öyküsünü okudum. Yazarın okuduğum ilk kitabıydı bu. satrancHazal‘ın tavsiyesiyle aldım. Güzeldi gerçekten. Olağanüstü değildi evet ama güzeldi. Bu ara kitapyurdu.com isimli siteden alıyorum kitapları. Acayip indirimler yapıyor. Bir de bu Yapı Kredi Yayınları‘nın Modern Klasikler Dizisi‘nde nereden baksan sekiz on tane Zweig kitabı var. En çok satan ilk dört tanesini almıştım. Sırayla okuyacağım. Okudukça yazarım. Sen seversin edebiyat sohbetlerini.

Taa askerde, 1 Nisan 2014’te Seval‘in beni ziyaret ettiği gün getirdiği beyaz renkli Sony kulaklarım bozulmuştu. Bir süredir kardeşim Mustafa ve Savaş Sungur‘un şiddetle tavsiye ettiği Sennheiser‘ın çeşitli modellerini inceliyordum. sennheiserGeçen gün harika bir indirim denk getirip birikmiş bonuslarımın da katkılarıyla CX500 modelli kulaklığı aldım. Bu kulaklık aldığım ilk kulak içi tipteki kulaklık. Alışmam biraz zor oldu ama şu an gayet memnunum. Ses olarak da çok başarılı buluyorum. Basslar az geldi başlarda. Ancak kulaklıkla verilen dört farklı silikon başlıktan bir tanesi tam istediğim kaliteyi yakalamamı sağladı. Kılıfı, sargısı ve toplam kalitesiyle, gayet memnun kaldığım bir alışveriş oldu.

Az önce, YÖKDİL sınavından geldim. Kolaydı. Keşke çalışsaymışım. Çok pişmanım çalışmadığım için. YDS’nin aksine bu sınavda kelime bilgisi çok etkilemedi beni. Yalnız paragraflardan bazıları çok karmaşıktı. Bir de üç dört tane devrik cümle yapısı vardı. Uyanıklar o yapıları da tıpkı soru cümlelerine benzetmişler. Çok kötü gelmez sonuç. Ama çok da iyi bir şey beklemiyorum açıkçası. Sınavdan bahsetmişken, geçen hafta Alper’in tavsiyesiyle bir başvuru yaptım. Ne olduğunu ve nasıl sonuçlandığını “aşılmaz” tabularım yüzünden daha sonra anlatacağım.

miklosMüzik. Evet biraz da müzik. Şu sıralar Miklos Rozsa‘nın El Cid filmi soundtracklerine sarmış durumdayım. Aslında bu müzikleri sen de biliyorsun. Nereden? Cüneyt Arkın‘ın kült filmleri Battalgazi serisinden. Şu senfoni beni benden alıyor, yere göğe sığamıyorum. Nasıl anlatsam sana bilemiyorum. Böylesi bir ruh, böylesi bir destansılık, ahh! Cüneyt Arkın’ın tarihi filmlerinde özellikle de Battalgazi serisinde Miklos Rozsa’nın El Cid ve Ben-Hur filmleri için yaptığı soundtrackler kullanılmış. Bu aslında güzel bir şey. Düşünsene, Avrupa’nın en saygın senfoni orkestrasını dinlemeye annemle gitsek, orkestra Miklos Rozsa çalsa, annem bile dinlediği şeyden etkilenecek, bu müzik ona bir şeyler anımsatacak. Harika!

Son olarak, Wonder Woman‘ı izledik. Allah’ım gülüşü aynı sen! Bilerek o ön iki dişini gösterecek şekilde bırakılan bir ağız, duru bir güzellik ve enteresan bir çekim gücü (astronomik espri yaptım). Velhasıl, DC’nin yaptığı en iyi film galiba bu olmuş. İşin içine bir de çok sevdiğim 1. Dünya Savaşı‘ atmosferini serpiştirmişler. Osmanlının falan adı geçiyor. Sümerler’in de adı geçiyor ama ne alaka çözemedim. Gerçi başka bir yerde  de saçmalayıp Nazi falan dediler, şaşırdık. Bir daha izlemek şart. Merve, Mustafa  ve Hafize açıkça söylemediler ama pek beğenmediler filmi. ne yalan söyleyeyim ben de iki buçuk saat sürecek bir film beklemiyordum. Film, antik bir havada başlıyor. Bu kısımlarda epey sıkıldım. Ancak ne zaman ki savaşın içerisine dahil oldular, koltuğumda daha bir kuruldum. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarına ilişkin filmlere bayılıyorum sevgili okur. Özellikle ikinci dünya savaşı teması, bu yöndeki kitaplar, filmler ve belgeseller her zaman ilgimi cezbetmiştir ki bunu sana da anlatmıştım, bir Umur‘a bir de sana.

Evet, bu aylık bu kadar. Kendine iyi bak. İzimden ayrılma.

WONDER WOMAN

Bütün filmin hikayesi bu fotoğrafla başlıyor