Tag Archives: oğuz

Muhteşem Bir Hata!

IMG-20180410-WA0004Her şey bundan birkaç ay önce, 10 Nisan’da Facebook’taki Anadolu Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü Mezunları Grubu‘na Ozan Hoca‘nın attığı bir fotoğrafla başladı. Fotoğraftaki tişörtü hem görsel olarak hem de verdiği mesaj sayesinde kısa sürede pek çok kişi beğendi: The hardest part of my job is being nice to people who think they know how to do my job. Yani bunu çevirmek gerekirse, “İşimin en zor kısmı, işimi nasıl yaptığımı bildiğini zanneden insanları hoş karşılamaktır.” Eh, bu durum ne yazık ki çevre mühendisleri için geçerli bir durum. “Çevrenin mühendisi nasıl oluyor?” zihniyetine sahip, yıllardır çalıştığım pek çok idareciden ve farklı branşlardan arkadaşlarımdan bu lafı bizzat duymuştum.

Ben de tekstilci kuzenime böyle bir tişört yapıp yapamayacağımızı sordum. Normalde tekstilciler baskı işini aldıklarında, çalıştıkları adetler bin ve katları şeklinde oluyormuş. Dolayısıyla bizim sadece yirmi adet olan baskımızı yapabilmek için yeni ürünlerin numunelerinin basıldığı bir zamanı beklememiz gerekti. Bu bekleyiş de bir aydan biraz daha uzun sürdü ama nihayet, olumlu cevap gelince o güne kadar grupta tişört istediğini ve bedenini yazan herkes için siparişi verdim. Okumaya devam et

Proofhead Mersin’de! – Ahmet’in Düğünü

Cuma günü evde ve hatta Eskişehir’de yalnızdım. Gecenin tadını çıkarttım. Cumartesi sabahı erkenden kalktım. Çünkü Mersin‘e doğru, Ahmet Ali ve Petra‘nın düğününe, yola çıkmak üzereydik! Murat ve Alper, kapımın önüne gelmişlerdi bile. Bir önceki geceden hazırladığım eşyalarımı aldım ve çıktım.

Önce mahalleden bir fırından yeni çıkmış simit ve poğaça aldık. Daha sonra yola çıktık. Eskişehir çıkışındaki Şehr’i Derya Parkı‘nda kahvaltımızı yaptık. Sonra Murat direksiyona geçti ve Ankara’ya kadar kesintisiz bir yolculuk yaptık. Ben yolda Sivrihisar’dan sonra uyumuşum. Gözlerimi Armada AVM‘ye yakın bir yerlerde açtım. Ankara’dan Emre Cesur‘u alacaktık ve bize gecikeceğini söylüyordu. Biz de AVM’nin yemek katına çıktık ve saat 11’i biraz geçene kadar vakit geçirdik, yemek yedik. Bu arada KFC‘ye çok bozuldum. Saat 11’de restoranın hala hizmet vermiyor oluşu nasıl bir durum böyle?

01

Ankara’dan sonra direksiyona Alper geçti ve Konya Yolu’na saptık. Şereflikoçhisar‘da Tuz Gölü‘nün kıyısında bir tesis yapmışlar. İsterseniz gölün üzerinde yürüyebiliyorsunuz. Biz de pek bir heves ettik ve hemen mola verdik. Tuz Gölü, gerçekten ilginç bir göl, ilginç bir doğa yapısı. Ayaklarımızın altında kıtır kıtır tuz parçacıkları, bembeyaz uzanıyor. Dört bir yanınız bembeyaz. elbette burası Türkiye olduğu için bu sonsuzmuş gibi uzanan beyazlığın üzerine dikkatle bakınca sigara izmariti, ayakkabı, çorap, sandalye, tabure ve bilumum çer çöp görüyorsunuz. Millet ne kadar acımasız yahu. Tuzlanın üzerine çıkmadan tesis yetkilileri deneme amaçlı elinize bir kaşık tuz çalıyor. Bununla elinizi ovalıyorsunuz, sonra lavaboda yıkadığınızda avuçlarınızın içerisindeki pürüzlerü dahi hissetmiyorsunuz. Böyle bir şey satılıyor yani.

02

Tıklarsanız büyüyor.

Tuz Gölü’nden sonra elimizi ayağımızı yıkayıp Aksaray‘a doğru yola devam ettik. Aksaray’da da Kampüs Dinlenme Tesisleri‘nde mola verdik. Aksaray Üniversitesi‘nin kampüsünün hemen yanında. Dinlenme tesisinde bir de uçak var, replika mıdır, emekli midir bilemedim. Buradan yakıt alıp yine yola devam ettik.

Aksaray’dan sonra direksiyonda Emre vardı. Biraz muhabbet ettik yol devam ederken. Aksaray’ın çoraklığı beni şaşkına çevirdi. Bozkırın ne demek olduğunu anlatıyor yol boyunca sağlı sollu manzara. O ara yine uyumuşum. Gözlerimi açtığımda tepelerin arasından, ağaçların içlerinden geçiyorduk. Mersin’e yaklaşmışız. Emre öyle söyledi. İçimizde bu yolu en iyi bilen oydu, sürekli olarak gidip geliyor işi dolayısıyla.

Saat 17’i biraz geçe Mersin’e geldik. Mersin’in Mezitli ilçesinde olacaktı Ahmet ile Petra’nın düğünü. İlçedeki Jasmin Court Otel isimli mekana gitmeden önce Emre’nin tavsiyesiyle meşhur Mersin tantunisi yemek üzere Göksel Tantuni isimli mekana girdik. Biz mekana girer girmez hemen yer gösterdiler ve hiçbir şey sormadan masaya salata ve ikramları dizdiler. Sonra biz de adam başı ikişer dürüm tantunilerimizi söyledik. Bu arada Mersin’de hemen yerde tantuni lavaşa yapılıyor ve et tantuni. Tavuk tantuniyi ancak çok dandik mekanlar yapıyormuş. Tantuni dediğin etten olurmuş. Eskişehir’de önceden pek yerdik, uzunca bir süredir tantuni yemiyordum ta ki dürümden ilk ısırığı alana kadar. Vay arkadaş dedim! Mükemmel bir tat. Ne oldu ne bitti, iki dürümü de bitirdim. Üstüne Murat ve ben birer, Emre ve Alper de ikişer tane daha söylediler. Öyle yediriyor yani kendini.

Tantuniden sonra çaylar geldi gitti. Sonra biz de yavaştan kalıp bulunduğumuz noktaya ancak beş dakika mesafedeki Jasmin Court Otel’e doğru yola koyulduk. Oğuz’la en son birkaç yıl önce görüşmüştük. Otel’e vardık ve Oğuzların rezerve ettiği odaya gittik. Yıllar sonra Oğuz bizi belinde havluyla karşıladı  🙂 Özlemişiz birbirimizi. Şaka bir yana, sıcaktan epey bunalmış bir halde klimanın sigara kokan serinliğinde üstlerimizi değiştirdik. Henüz alt kata inmeden gömleklerimizin sırt kısımları çoktan tere batmıştı.

Otel deniz kıyısında, eski tip bir ilçe oteliydi. Ama sevimli bir yerdi. Düğünün yapılacağı bahçeye geçip bir masaya yerleştik. Kısa süre sonra Erman, Kostas ve Tuğba da geldiler. Böylece masada Alper, Murat, Emre, Oğuz ve halası, Erkan, Tuğba, Erman, Kostas ve ben olduk. Biz henüz sohbet ederken Petra ve Ahmet Ali alkışlar arasında geldiler. Biz de alkışladık. Ahmet, okuldayken sınıfın en uzunuydu. Petra’nın da huyu huyuna, suyu suyuna, boyu boyuna uyan bir tip olması bizi çok sevindirmişti ve işte nihayet evleniyorlardı.

03

Düğün başladı. Çiftetelli, dans müziği derken sıra halaya geldi. Gömlek terden sırılsıklam olana kadar halay çektik. Lan ne güzel oluyor arkadaş! Ben tam yerime oturmuştum ki kuzenim, Aygün ablam aradı. O da Mersin’de oturuyor. Otele yaklaşık 15 dakika mesafede bir yerde buluşmak için sözleştik. Üstümden ter aka aka yanına gittim. Oğlu Kaan‘ı da getirmişti. Kaan’ın ikizi var bir de, Orhan. O hasta olduğundan gelememiş. Ablam da yarım saat kadar oturduktan sonra vedalaştık ve tekrar düğüne döndüm.

04

O esnada gökyüzünde o kadar muhteşem bir ay vardı ki anlatamam. Ahmet Ali, ne kadar muhteşem bir zamanda evleniyorsun! Karanlığın içinden yalnız başıma yürüyerek otele geldim bir gözüm gökyüzünde. Ay, denizin üzerine vurdukça heyecanım giderek arttı. Nihayet otele ulaştım ve heyecanım da kayboldu gitti.

Düğün devam ediyordu elbette. Ben çılgınlar gibi halay çekerken diğerleri masada oturmayı tercih ettiler. Ama yine de epey eğlenceli oldu. Saat 23 sularında biz (Murat, Alper, Emre, Erkan ve ben) kalktık. Çünkü gece tekrar yola çıkacak ve Eskişehir’e dönecektik. Ahmet’le vedalaştık ve yavaştan yola koyulduk.

Gece yol boyunca uyudum. O yüzden pek akılda kalan bir şey olmadı. Şimdi unutmadan düğünden, Mersin’den ve yolculuktan bazı notları aktarayım:

  • Bilmeyenlerin dikkatini çekmiştir, Petra. Evet, kendisi Çek Cumhuriyeti’nden. Ben diyeyim 5, siz deyin 6 dil biliyor. Ahmet, Erasmus’ta tanışmıştı. Sonra Türkiye’ye geldi. Şimdi de İstanbul’da özel bir üniversitede yabancı dil öğretmenliği yapıyor. Müthiş Türkçe konuşuyor ve inanılmaz cana yakın bir kişiliğe sahip.
  • Düğüne kız tarafından yaklaşık 10 kişilik bir aile topluluğu geldi. Gelinin ailesi. En az bizim kadar çok oynadılar çiftetelliyi.
  • Düğün, gayet uluslararası katılımlı bir düğün oldu. Sayabildiğim kadarıyla Kuzey Kıbrıs, Güney Kıbrıs, Çin, Japonya, Çek Cumhuriyeti’nden misafiler vardı. Unuttuğum bile olabilir, çok ciddiyim.
  • Mersin’e giderseniz Göksel Tantuni’yi deneyebilirsiniz.
  • Yolda dönerken Sivrihisar yakınlarında Muhteşem Dinlenme Tesisleri’ne girdik. 3 tane ballı gözleme yedik. 45 lira ödedik.
  • Bizim evin önünden Otel’e kadar toplamda 686 kilometre yol gittik. Bir o kadar da geri döndük. Canımız ciğerimiz kardeşimiz Ahmet Ali ve sevgili Petra yengemiz için toplamda 1372 kilometre yol yaptık. Toplamda 24 saat harcadık. Bunun yaklaşık 5 saatinde Mersin’de ve düğündeydik. Ahmet Ali’ye feda olsun.
  • Yol boyunca arabayı Murat, Alper ve Emre kullandı. Ama en çok Emre kullandı. Özellikle Mersin’den Ankara’ya dönüşte, sağolsun, ışınladı bizi. Kazasız belasız gittik geldik.
05

Detaylı

Yazı burada bitiyor. Buraya kadar okuduysan ya Ahmet Ali’sindir ya da Petra. Her ikisine de sonsuz mutluluklar dilerim. Yok, ikisi de değilsen, okuduğun için sağol sevgili okur.

ahmetpetra

Petra & Ahmet Ali

EKLEME: Ahmet Ali’den bir düzeltme geldi. Düğünde ayrıca Amerikalı, Slovak ve Portekizli misafirler de varmış.

Tıbbi Atık Mevzuatı Eğiticileri Eğitimindeyim

Tıkla büyüsün, kocaman olsun

Bu hafta da yine 3 gün süre ile Antalya’da olacağım sevgili okur. Tıbbi Atık Mevzuatı Kapsamında Eğiticilerin Eğitimi isimli bir görev dâhilinde buraya geldim. Geçen seferden farklı olarak bu sefer Sinem bana eşlik etti.

Pazartesi gecesi saat 23.00’te Bilecik’ten Kamil Koç otobüsüne bindik birlikte. Normalde bu otobüsün 22.30’da gelmesi gerekiyordu ancak yarım saat gecikmişti. O yüzden otogara girdikten sonra aşağı yukarı 5 dakika içerisinde yolcusunu alıp hemen yoluna devam etti. Oturduğumuz koltukta ufak bir sıkıntı yaşadım başta. İnanılmaz rahatsız bir koltuktu. Öndeki koltuk neredeyse sonuna kadar yatırılmıştı, bir türlü dik pozisyona getiremedim. Kendi koltuğumu da yatıramadım.

Otobüsle yarım saat yol gitmiştik ki Bozüyük’teki Kamil Koç dinlenme tesislerinde yarım saatlik bir molaya girdik. Bu molada koltuk sorununu çözdüm. Ancak yarım saat çok uzun geldi. Sinem’le birlikte biraz oyalandık. Sonra yine yola devam etti otobüs.

Bu sefer de yaklaşık bir saat geçmemişti ki Kütahya’da mola verdi otobüs saat 00.40’da. Ancak muavin “molamız 00.30’da bitecektir” deyip araçtan indi. Muhtemelen saate bakmadan söylemişti bunu. Neyse, burada da 20 dakika oyalandık ve yine yola devam ettik. Yol boyunca kulaklıklardan gelen sesler, ekranların ışıkları vs. sebebiyle bir türlü uyuyamadım. Tam uykuya daldım ki otobüsümüz sanki az mola vermiş gibi bu sefer de Afyon’da bir tesiste yarım saat mola verdik. Bulduğu her delikte mola veren Kamil Koç, artık bıktırmış oldu bizi.

Image Hosted by ImageShack.usMoladan sonra galiba biraz uyuyabildim. Sabah saat 7’de Antalya Otogarı’na indik. Hiç vakit kaybetmeden ilçeler terminalinden Kemer’e giden minibüse bindik. Yaklaşık bir saat on beş dakika sonra Kemer’de bir yerde indik. Buradan da bizi nihayet otele, Limak Limra Otel, götürecek dolmuşa bindik. Nihayet saat 9’da otele giriş yaptık. Oda arkadaşım Bitlis’ten gelecek olan Ali abi idi. Henüz gelmemişti ama. Sinem’i odasına bırakıp kendi odama geçtim. Hemen eşyamızı bırakıp kahvaltıya geçtik. Ortalama bir kahvaltıdan sonra yine odalarımıza çekildik. Ben bir duş aldıktan sonra uyumuşum. Taa ki Sinem arayıp Image Hosted by ImageShack.usbeni uyandırana kadar. Saat 12’de öğle yemeğine geçtik. Yemekten sonra da sahile indik. Elbette ki yaz kadar değildi ama denize giren bir sürü Alman turist vardı yine. Sahilde biraz yürüdükten sonra lobiye geçtik. Lobide akşama kadar oyalandık. İnternete falan girdik. Giremedik hatta sıkıntı vardı internette. Sonra bu sefer fotoğraf makinesini alıp yine sahile indik. Güneş batarken sahilde herhalde 1 saatten fazla oturmuşuzdur.

Akşam yemeğinde bu sefer yanımızda oda arkadaşım Ali abi de vardı. Akşam yemeğinden sonra Gizem aradı Bilecik’ten, çok mutlu etti bizi. Sonra yine sahile indik. Biraz yürüdükten sonra nihayet odalarımıza çekildik. Şu anda odamda yalnızım. Ali abi yok. Az önce Oğuz, Cemil Bey ve annem aradı. Şu anda ise arayan yok yine. Erkenden yatmayı düşünüyorum. Dün yaptığım yolculuğun yorgunluğunu atamadım zira halen.

Bir Antalya klasiği

Bu eğitimle ilgili günlük yazmayacağım. Muhtemelen bir sonraki yazımı eve döndüğümde yazacağım. O yüzden bunu devamlı seriler kategorisinde yayımlamıyorum.

Proofhead Ankara Konservatuvar Düğün Salonları’nda!

Geçtiğimiz pazar günü Ankara‘da halamın oğlu Yavuz abimin düğünü vardı sevgili okur. Uzun yıllar birlikte olduğu sevgilisi Yasemin ile nihayet “dünya evine” giriyorlardı. Tabii bu mutlu günlerinde ben de onları yalnız bırakamazdım.

Pazar sabahı erkenden halamların evinin önüne geldik babam, Ahmet amcam, Kurban amca ve Mert ile. Mert, Yavuz abimin amcasının oğlu olur bu arada. Kendisi Konya’da Çevre Mühendisliği Bölümü okuyacak bir meslektaş adayımız. Her neyse, biz bu kadro ile bir gece önce halamların evinde değil de, Mertler de kaldığımız için sabah da kalkıp erkenden düğün evine geçtik. Yavuz abi, kardeşi Oğuz, Mert, büyük amcaları ve ben önce kalkıp gelin arabası süsletmeye gittik.

Gelin arabası süsleme işi kadar saçma ve bedava para kazanılan bir iş daha görmedim ben sevgili okur. Biz gerçi para vermedik, zira araba süsleme parası, Yavuz abinin ödediği 7 bin liralık düğün paketinin içerisindeymiş. Bu pakete ayrıca düğün fotoğrafları, gelin damat albümü de ilaveymiş. Gerçi düğün esnasında çekilen fotoğrafları çerçevesizler 10 TL, çerçeveliler 20 TL olmak üzere gayet fahiş fiyatlardan sattılar, o nasıl oldu bilmiyorum bak.

Neyse, arabayı süsletip önceki gün giremediğim eve, halamların evine nihayet girdim. Uzun süredir göremediğim bir cümle akrabayı gördükten sonra gelini almak için yaklaşık 45 km uzaklıktaki Çubuk ilçesine gideceğimizi öğrendim. Senede bir gün, o da düğünde falan giydiğim takım elbisemi giydim yine.

O davulcu!

Ondan sonra toplamda beş araba kalktık yola çıktık Çubuk’a doğru. Ben, Ahmet amcamla birlikte Mertlerin arabasına bindim. O sıcakta takım elbise yaktı kavurdu bizi ne yalan söyliyim. Düğün evi beklediğimden biraz daha sönüktü. Bir davulcu ve zurnacı tutmuşlar. Davul zurna ile karşılandık. Davulcu da zurnacı da Ankaralı olduğundan bizim Kars havalarını çalmalarını beklemedik, onlar da çalmadılar zaten. Gelin nihayet kapıda göründüğünde bir alkış koptu. Arabaya bindiler. Klasik gelin arabasını bilirsiniz. Arka koltukta gelin damat ve bir yancı, ön tarafta şoför ve bir – bazen iki – yancı, doluşur giderler. Ama bu sefer öyle olmadı. Arabaya sadece Yavuz abim ve Yasemin bindiler.

Buradan yine Çubuk’un içinde yer alan kuaföre gittik. Gelini buraya bıraktıktan sonra biz yine aynı ekiple 5 araba olarak Ankara’ya, Mamak‘a döndük. Acayip bir sohbet faslı başladı. Zaten babamlar ne zaman buluşsalar hepsi birbirinden komik geçmiş hikayeler anlatılır. Bizlerin de gülmekten karınlarımız ağrır. Yemek falan da yedikten sonra bu sefer yine gelini kuaförden alıp önce fotoğraf çekimine Dikmen Vadisi‘ne, sonra da düğün salonuna götürmek üzere bu sefer Yavuz abim, büyük amcası ve ben yola çıktık yine Çubuk’a doğru. Hemen ardımızdan bir araba ile de Atilla abi, Mert ve fotoğrafçı geldiler. Yine epey bir yol gittikten sonra Çubuk’a vardık. Bu yolculuklarımızda daha önce görmediğim bir teröre şahit oldum sevgili okur: Gelin arabası önü kesme terörü. Lan çoluğun çocuğun korkusu yok! Arabanın önüne, sağına soluna, sileceğine atlıyorlar, manyak gibi camları yumrukluyorlardı. Üstelik düğün sezonu ve hafta sonu olduğu için neredeyse her trafik ışığında bir çete vardı. Bakın çete diyorum, durum o kadar ciddiydi yani.

Çekime hazırlanırken

Neyse, gelini Çubuk’tan alıp bu sefer fotoğraf çektirmek için Dikmen Vadisi denen o süper yere doğru yola çıktık. Lan ne güzel mekanmış! Son günlerin en moda düğün fotoğrafı çektirme mekanıymış üstelik onu öğrendik. Bizden hariç en az 6 tane daha yeni çift fotoğraf çektiriyorlardı. Çimlerde yatan, fıskiyeye bakan, havaya atlayan, merdivende oturan… Buradaki işimiz de yaklaşık 1 saat sürdü. Saat 19.30’da başlayacak düğüne geç kalmamız söz konusu olabilirdi artık. Yola iki araç olarak yine devam ettik. Ben öndeki araçta Atilla abi ve Seyfettin amca ile birlikteydim.

Bahsettiğim mahalle

Yolda giderken ne oldu, nasıl oldu bilmiyorum, diğer arabadan Yavuz abi aradı ve dedesinin de elini öpmek istediklerini söyledi. Biz tamam dedik ama dedenin oturduğu ev, Ankara’nın en kötü yerindeydi. Ulucanlar Cezaevi ile Ankara Kalesi arasındaki mahallede oturuyorlardı. Bu mahalleye çekine çekine gittik. Zira az önce bahsettiğim gelin arabası teröristlerinin kaynağı zaten bu mahalleymiş 🙂 Arabayı sessizce mahalleye soktuk. Cezaevinin duvarlarının yanına yanaştık. Gelin ve damat dedelerinin evine doğru giderken Mert’le ben de ürkek bakışlarla arabanın yanında bekledik. Bir süre sonra geri döndüklerinde hemen tam gaz Ankara trafiğine daldık. Burada da yine yer yer tacizlere uğrayıp nihayet düğün salonuna ulaşabildik. Derin bir oh çektikten sonra ben salona girdim. Bütün sülalem düğündeydi adeta. Yanımda babam da olduğundan benim tanımadığım onlarca insan, Aytekin’in oğlu diye benle de tanıştılar.

Ortalıkta dolaşan şöyle bir tosun vardı.

Düğün biraz da gecikmeyle saat 20.00’ye doğru başladı. Önce Ankara havaları çaldı epey bir süre. Sonra bizim halay havaları başladı. Burada da yine bizim halaylarla gaza gelen Ankaralıların “zılgıtları” ile şaşkına döndük. Kısa bir süre sonra sahneye bir hanım çıktı. Sima olarak acayip sevdiğim bir insana benzettim kendisini. Bu hanım da epey bir Ankara havası söyledi. Sonra türkülerle devam etti. Bu hanım sahneden indikten sonra pasta kesildi. Bir süre disko müziğine dönüldü. Mr. Saxobeat bile çaldılar! Galiba ondan sonra da takı töreni oldu.

Sahneye son çıkan eleman ise yine önce Ankara havaları ile başladı. “Performansı” esnasında aralarda söylediği komiklikler, şakalar ile seyirciyi kendisinde tutmayı daima başardı. Birkaç parça Ankara havası söyledikten sonra herif 180 derece döndü ve önce Azeri havalarıyla, ardından da bizim sözsüz

Böyle bir bakış yakaladım

Terekeme halaylarıyla adeta bayram havası estirdi. Düğün yeni başlıyordu sanki. Halayla süper hızla döndü. Sarhoşlar vardı ortamda bir iki tane. Onlarda epey dolandıktan sonra ortadan kayboldular. Pist 4 kuzenime kaldı. Bunlar da yine çılgınlar gibi halay çektiler, Azeri oynadılar. Lan hepsine helal olsun!

Ben Cansu Ferit

Düğün bittiğinde bir süre karışıklık oldu, kim nereye gidecek bilemedik falan, sonra yine aynı düzen kalktık Mamak’a Yavuz abinin yeni evine geldik. Gelini burada evine uğurladıktan sonra herkes uyuyacağı eve doğru yola çıktı. Biz de yine Mertler de kaldık.

Düğün güzeldi kısacası. Ömür boyu mutluluklar diliyorum Yavuz abime ve Yasemin’e 🙂

Durum Değerlendirmesi

 

Hastaydım iki gündür, bugün daha iyiyim. Hatta artık iyileştim denebilir. Önceki hafta yaşadığımız şok ve ardından Kars‘a gidip gelmem, üzerine yaşadığım bahar alerjisi derken bir şekilde hastalanacağım kesindi. Hastalık geldi annemin evde olmadığı zamanı seçip kondu yastığıma. Neyse, dediğim gibi iyileştim artık. Ancak muhtemelen uzun bir süre maske ve ilaç kullanmaya devam edeceğim.

Süpersonik Efe

Annem ve babam hafta sonu Bursa‘ya gitmişlerdi. Benim annem babam uzağa gidince bu sefer de arkadaşlarımın aileleri Eskişehir‘e geldiler 🙂 Rastlantı tabiki. Her neyse, Merve‘nin annesi, ablası, çocukluk arkadaşı ve süpersonik yeğeni Efe gelmişlerdi. Bugün gittim yanlarına. İki günden sonra dışarı çıktım. Volkan Paşa’nın 19 Mayıs günü doğum günüydü. Hasta olduğumdan doğru dürüst bir şey yapamadım. Bugün Sercan‘dan öğrendim ki onun da annesi

Süpersonik Volkan

babası gelmiş. Bugün de gitmişler. Yanlarına giderdim eğer bugün gitmemiş olsalardı. Bugün ayrıca Alper de KPDS‘ye girdi. Detaylı öğrenemedim ne yaptığını ama yarın laboratuvarda zaten o anlatır.

İki gün hasta yattım diye her şeyin dışında kaldım sevgili okur. Bugün dışarı çıkınca bir durum güncellemesi yaptım kendime. Son detayları öğrendim falan. Bizim çocukları da bir özlemişim ki sorma gitsin. Dün gece Bayern Munih ile Chelsea Şampiyonlar Ligi Finalini izledim. Lan maçın başında Almanları tutuyorken maçın sonunda Chelsea’nın şampiyonluğuna sevinirken buldum kendimi. Maçın ilk 80 dakikası golsüz geçince pek bir canım sıkılmış, ulan hiç final maçı olmadı be, son dakika golleri falan olsa da penaltılara uzasa, demiştim. Keşke öyle demeseymişim de ulan şimdi 15 tane çift katman dvd olsa deseymişim. Kabul olurmuş. Her neyse, güzel bir finaldi. Şıvanşıtayger‘in kaçırdığı penaltıdan sonra formayı kafaya geçirip ağlaması pek bir etkiledi beni. Kaleci Neuer‘i de pek bir sevmiş ama yazık oldu.

Bütün hafta sonu hasta yatınca dedim bari ders mers çalışıyım. Nah çalıştım! Başım ağrıdı lan ne zaman kağıdı kalemi elime alsam. Ben de oturdum birikmiş dizilerimi sezon finali yaptım. How I Met Your Mother‘ı yine Allah belanızı versin lan, diyip uğurladım. Big Bang Theory bu sezon bence iyiydi, aynı güzellikle de sezon finali yaptı. Supernatural ise ortalama bir şekilde bitti. Yani çok merak içinde kalmadım. Şimdi epey birikmiş Game Of Thrones var. Onları da aradan çıkarmak için uygun zamanı bekliyorum. Malum abiler ablalar cüceler beline kuvvet, ortalık yerde izlenmiyor meret.

Son olarak, aralık ayında kısa dönem olarak askere giden arkadaşlarım (343. dönem) nihayet askerliklerini tamamlayıp döndüler. Hakkari‘den dönen Emre ile perşembe günü buluştuk sağolsun. Aynı akşam hastalandığım için bir daha göremedim, çok da mahcubum, gönlünü almak lazım. Diğer bir yandan Savaş Abi ile Oğuz var. Onlarla da konuşabildim. İyiler hepsi. Sevindim ne yalan söyleyeyim.

Yarın okul var malum. Birazdan devrilir yatarım sevgili okur. Ellerinden öperim.

 

DÇK Çevre Şenliği 2012 – 1. Kısım

afis

Bundan 3 yıl öncesinde o zamanki dönem arkadaşlarım Murat, Oğuz, Seda, Elif ve şimdi adını hatırlayamadığım aşağı yukarı 10 kişilik bir ekiple 1. Çevre Şenliği‘ni düzenlemiştik sevgili okur. Pek bir heyecanlı, pek bir meraklıydık 🙂 Hatta yaptığımız işin geleceğinden o kadar emindik ki etkinliğin adını “1. Geleneksel Çevre Şenliği” koymuştuk.

Bu sene o ekipten sadece Elif ve ben kalmıştık. Ancak yanımızda yepyeni bir ekip vardı. Bu ekiple yeni bir çevre şenliği düzenlemek için yaklaşık 2 ay öncesinden çalışmalara başlamıştık. 28 Nisan’ı büyük bir heyecan ve gerginlikle bekliyorduk 🙂 Sayılı gün çabuk geldi geçti ve 27 Nisan gecesi konuklarımızdan ilki olan EKOIQ dergisi editörü Duygu Yazıcıoğlu‘nu karşılayarak resmi olarak başlamış olduk Çevşen 2012‘ye 🙂

Etkinlikten önceki gün ana sponsorumuzla çok ciddi bir sıkıntı yaşamıştık. Hepimizde bunun stresi vardı. Ayrıca birkaç gün önce de diğer üniversitelerden gelen arkadaşlarımızın kalacak yerleri ile alakalı bir sıkıntı baş göstermişti. O kadar derde tasaya rağmen etkinlik günü tüm bu dertler mucizevi gelişmelerle çözülecek ve bize sıkıntı veremeyecekti artık.

27 Nisan gecesi Alper ve Levent, değerli konuğumuz Duygu Yazıcıoğlu’nu karşılayıp Odunpazarı‘nda Abacı Butik Otel‘e yerleştirdiler. 28 Nisan sabahı Levent ile birlikte diğer üniversitelerden gelen arkadaşlarımızı karşıladık kampüsün önünde. Dokuz Eylül, Bahçeşehir ve Yıldız Teknik Üniversitesi‘nden üçer kişilik ekipler gelmişti. Daha sonra Levent, arkadaşlarımızı kahvaltıya götürürken ben de Alper’e geçip üstümü başımı değiştirip yine Alper’le okula, etkinliğin yapılacağı Salon 2009‘a geçtim. Salon’da gerekli hazırlıkları yaptık. Salon’a ilk gelen Elif olmuştu bu arada 🙂 (İki tane Elif vardı ekibimizde, bu da küçük olan Elif idi.)

Salonda hazırlıkları yoluna koyup, Alper’le birlikte önce Duygu Hanım’ı kaldığı otelden aldık; oradan da otogara geçtik. Zira diğer bir konuğumuz Prof. Dr. İrfan Erdoğan gelecekti. İrfan Hoca’yı da karşıladıktan sonra hızla etkinlik alanına doğru yola çıktık. Alper İrfan Hoca ile konuştu yol boyunca. Ben de Duygu Hanım’a sorular sordum. Salona geldiğimizde tek eksiğin biz olduğunu gördük. Sağolsunlar dekanımız Prof. Dr. Tuncay Döğeroğlu ile bölüm başkanımız Prof. Dr. Erdem Albek bizleri yalnız bırakmamışlardı. Etkinliği başlatmak üzere derhal salona geçtik. Kısa bir süre sonra kulüp danışmanımız Doç. Dr. Müfide Banar da gelip bizleri mutlu etti 🙂

04 29O günün sunucularını Ahmet Ali ve Şerare olarak belirlemiştik sevgili okur. Sağolsunlar, program boyunca sunuculuğu üstlendiler. Dışarıdaki kayıt masasında ise değişmeli olarak neredeyse herkes görev yaptı. Katılımcılar için epey bir malzeme hazırlamıştık. Bunları dağıttılar. Fakültemizin en alakasız ve pasif bölümü olduğumuzu bir kere daha kanıtladık, ona çok üzüldüm. Kendi bölümümüzden katılım çok azdı. Şikayet etmeyi seven ama icraatten pek hoşlanmayan arkadaşlarımız etkinliğe çok az ilgi gösterdiler. Ancak gelen arkadaşlarımızın da hakkını yemeyeyim, hepsine çok teşekkür ederim kendi adıma.

01 47İlk önce dekanımız Tuncay Hoca konuştu. Konuşmasına bir haber ile başladı. Önümüzdeki dönemde Mühendislik Mimarlık Fakültemiz, Mimarlık Bölümü‘nün ayrılması ile sadece Mühendislik Fakültesi‘ne dönüşecekmiş! (Bununla ilgili detaylı bir araştırma yapıp bloga bir yazı yazacağım.) Tuncay Hoca ve Erdem Hoca konuşmalarını kısa tutup sözü ilk konuğumuz olan Prof. Dr. İrfan Erdoğan’a verdiler. Konuğumuzun adını duyup sunum yapmaktan çekinen birkaç bağlantımız olduğundan açıkçası merakla bekliyorduk neler olacağını. Erdoğan sunumuna başladığında ben bir sıkıntıyı çözmek üzere dışarı çıkmak zorunda kaldım. Ancak kahve arasına çıkanlardan farklı ve etkileyici bir sunum yaptığını öğrendim. Konuklarımıza da sorduğumda da genelde olumlu dönüşler aldım. Bu arada son stajımı birlikte yaptığım İTÜ‘den İbrahim de süpriz yapıp gelmişti.

Kısa bir aradan sonra etkinliğimizin panel kısmı başladı. Bu sefer Duygu Yazıcıoğlu ve bizden her zaman desteğini esirgemeyen hocamız Yard. Doç. Dr. Ozan Devrim Yay panelistler olarak sahneye çıktılar. Panel yöneticisi de Ahmet Ali oldu. Gayet keyifli bir 1.5 saatten sonra öğle yemeği faslına geçtik. Biz Duygu Hanım’ı ve Prof. Dr. Erdoğan’ı Eskişehir’imizin meşhur Balaban Kebabı‘ndan yemek üzere Alper’le birlikte önceden anlaştığımız bir yere bıraktık. Sonra salona geri geldik. Arada bir iletişim kopukluğu yaşandığından ikinci yarı birazcık geç başladı.

İkinci yarının hemen başında son sözü söylemek üzere sahneye çıktım. Burada 3 arkadaşımıza “bir yıllık EKOIQ dergisi aboneliği” hediye ettik çekilişle. Ayrıca katılan tüm kulüplerimizi de EKOIQ dağıtım listesine eklettirdik. Böylece küçük de olsa bir teşekkür etme fırsatı yakaladık. Ayrıca bu fırsatı bize sunan Duygu Hanım’a da ne kadar teşekkür etsek azdır hani 🙂

Diğer üniversitelerden gelen arkadaşlarımız birer temsilci seçip yine çok kısa olarak düşüncelerini paylaştılar bizlerle sağolsunlar. Daha sonra toplu fotoğraf çektirip atölye çalışmalarına başladık.

Başladık dedim ama Alper, Volkan ve ben toplanma hazırlıklarını başlattık. Salonu, eşyalarımızı falan toplarladık. Böylelikle tahminimizden de yarım saat geç olacak şekilde atölyeler bitti. Akşam için misafirlerimizin kalacak yerlerini ayarlayıp organizasyonu yaptıktan sonra Duygu Hanım’ı ve İrfan Hoca’yı Alper’le yine otogara bıraktık. Burada vedalaştık. Sağ olsunlar bizi hiç yormadılar ve iyi ki çağırmışız dedik 🙂

Levent, salondaki işleri halledip Mustafa ve Volkan ile birlikte misafirleri evlerine dağıtırken Alper ve ben de geri gelip bir gün sonraki piknik için alışveriş yaptık sevgili okur.

02 4405 24Alışverişten sonra hemen bizim eve geldik. Volkan da arkamızdan yetişti geldi. Önce bir yemek yedik, maç izledik. Sonra ertesi gün için köfte hazırlamaya başladık. O gece tam 260 tane köfte hazırladık sevgili okur! Volkan, Alper, annem ve ben tam 260 tane köfte hazırladık! En sevdiğim eşofmanımı yırttım o esnada.

Köfte faslı bittikten sonra bir dışarı çıktık. Ama biz çıktığımızda diğer ekip yorulup evlerine dağılmıştı. Hayatımda gördüğüm en kalabalık cumartesiydi sevgili okur. O hafta sonu Eskişehir’de çok fazla etkinlik vardı. En önemlisi de ralli vardı. Otellerde yer yoktu. Barlar Sokağı taşıyordu! 222 Park’ta ayakta durmaya yer yoktu. Öyle bir gündü işte.

03 37Gece geç saatte Saim kardeşimizin yanına gidip birer çay içtik. Sonra Alper’e geçip öyle bir uyumuşuz ki öyle yani!

Böylelikle etkinliğin ilk günü bitmiş oldu sevgili okur. İkinci günü piknikte olanları da bir sonraki yazıda bulacaksın.

Etkinliğin ilk günü ile ilgili Anadolu Üniversitesi e-gazete’de çıkan haber.

Geleneksel Anadolu Üniversitesi Ders Seçme Rezaleti

AutoCAD dersi için 10 kişilik kontenjan açılınca sevgili okur, saat sabah 7’den itibaren full kadro bilgisayar başına geçtik. Alper‘le sürekli olarak mesajla ve msnden yazıştık. Ancak saat yaklaştıkça sistemdeki garipliklerde başladı.

Ders Seçmeye Giriş

Önce ben seçim sayfasına girmeyi bırakın göremedim bile. O esnada online olan heemen herkes benimle aynı durumdaymış meğer. Daha sonra kim önce denk gelirse diye Alper’le birbirimize şifrelerimizi verdik. Bir süre sonra Alper’de koptu tamamen sistemden.

Saat 9 olduğunda sistem artık çökmüştü. Ancak o ara ben nasıl yaptığımı söylemiyorum bir şekilde derslerin kontenjanlarının göründüğü sayfaya ulaşıp AutoCAD dersi için bir önceki gün 6 tane kalan kontenjanın 2 tane kaldığını gördüm. Kayıt yaptırmayı başarabilenlerden birisi olan Oğuz‘a ulaşıp hemen benim için bahsettiğim seçmeliyi seçmesini söyledim. Oğuz hemen seçti. Bu yaklaşık 10 saniye falan sürdü. O esnada Alper’den şifresini isteyip benimki biter bitmez Alper’e de seçmesini istedim ancak en fazla 5 saniyelik bir farkla kontenjan doldu.

Şimdi işin garibi o saatte halen sisteme giriş yapılamıyordu. Oğuz’un şansına artık nereden nasıl girdi bilmiyoruz. Ama herife borçlandım 🙂 Neyse benim saat 10:50 de dişçide randevum olduğu için saat 10:15’te evden ayrıldım ve tüm yetkilerimi Alper’e devrettim. Yani Alper’le saat 7’den 10’a  kadar sürekli sistem başındaydık ancak lanet sistem açılmadı. Hesaba vurursak o üç saatte mesela 4 bölüm Supernatural ya da 8 bölüm How I Met Your Mother (ki son bölümü cidden çok iyiydi) izleyebilirmişiz. Kaybımız büyük anlayacağınız. Sonra bir ara Alper kendi hesabından girince karşısına bambaşka birisinin ders seçim sayfası gelmiş. Benim kullanıcı adım gerçersiz kılındı hatta bir süre.

Ve sistem saat 11 sularında açılmış olmalı ki Alper’den saat 11.30’da mesaj geldi benim yerime de seçim yapmış sağolsun. Ben o esnada dişimi çektirmiş arabaya binmek üzereydim.

Bu okulda bu sene eğer bir aksilik olmazsa bu son ders seçimim oldu. Yani her sene ikişerden 8 defa ders seçtik. Birinci sınıfın ilk ders seçimini okula gidip yapmıştım. Galiba 2. sınıfın 2. dönemi de öyle olmuştu. Bir de 3. sınıfın 1. dönemini yaz okulundayken staj yerimden seçmiştim. Bu saydığım tüm seçimlerin hepsinde (toplam 8 ders seçimi) sistem kitlendi. Server çöktü. Hata ekranı gördük. Yani artık bu rezalet geleneksel hale geldi. Oğuz’a mucizevi bir biçimde ulaşamasaydım AutoCAD’i alamıyordum. Alper bu yüzden birkaç saniye farkla alamadı. Sadece biz değil, o an msn’de olan herkes bu duruma sövdü saydı. Alper öfkesinden duramadı tuttu okulun bu işlere bakan kısmı olan BAUM‘u aradı. Ancak tam 5 defa sağa sola yönlendirildikten sonra olayla tamamen alakasız bir çalışan tarafından tekrar bir numarayı araması söylenip telefon kapatılmış.

Bu eksiklik, bu yetersizlik neden görülmüyor? Böyle ciddi bir sorun var ortada ve her sene bu yaşanmaya devam ediliyor. Anadolu Üniversitesi BAUM, seni daha önce de şu yazımda uyarmıştım. Mail atmıştım ancak kaale alıp bana cevap vermemiştin. Neden böyle yapıyorsun?

Şimdi gelelim neleri seçtim ne yaptım ne ettim kısmına. Bu sene 8 tane ders yani toplamda 37.5 kredi aldım. Bunların bir tanesi bitirme tezi. Ders programı da dolayısıyla maşallah gene dopdolu sevgili okur. Pazartesi ve çarşamba günü öğlen başlıyor dersler. Diğer günler sabah 9’da ders başı yapıyorum. Perşembe ve cuma günleri de akşam 6’da bitiyor dersler. Diğer günler de akşam 5’te bitiyor. İki tane mesleki seçmeli aldım. Bunların birisi AutoCAD diğeri de Suların Yeniden Kullanımı diye bir ders ki u ikinci dediğimi Filiz Hoca veriyormuş. Temel İşlemler II var bu dönem. Ayrıca 3 tanede zorunlu ders ki onlar da Tehlikeli Atık Yönetimi, Atıksu Arıtım Projesi ve Çevre Yönetimi dersleri. Ayrıca bir de bu dönem nihayet Diferansiyel Denklemler isimli dersi ilk defa alıyorum. Maşallah bana!

Hayırlı uğurlu olması dileğiyle sevgili okur.

Temel İşlemler’le Hava Kirliliği Kontrol’den Geçen Adam!

Geçen sene şu yazıyı gözlerim dolu dolu yazdığımı anımsıyorum sevgili okur. Kolay değil iki dersten kalmışım, günüm kötü geçmiş falan vay be ne günmüş öyle 🙂

Bu sene ise kardeşin geçen sene kaldığı o Temel İşlemler ile Akışkanlar Mekaniği dersinden geçmenin; hatta aldığı tüm derslerden geçmenin mutluluğunu yaşıyor sevgili okur!

Finallerin ilki 12 Ocak çarşamba günü olan Katı Atık sınavıydı. Bu sınav çok parlak geçmemişti. Çünkü sorulardan birisini tamamen bodozlama çözmüştüm. Sonuçta 43 almışım. Bu senenin en uğraştıran derslerinden birisiydi Katı Atık dersi. Biz de bunun bilincinde olarak bu ders için hazırladığımız projeye çok emek verdik. Sonuçta sunumlarımızdan ve proje notumuzdan iyi harfler alınca bu dersim BC düştü ve beni sevince boğdu. Ölüyordum az kalsın.

Katı atık sınavının ertesi günü bölümün en mübarek derslerinden ve geçen seneden belalım Temel İşlemler 1 sınavı vardı. Sınavdan adeta ağlamaklı çıktım sevgili okur. Bu seneki bu soru kitapçığı sistemini hiç beğenmedim kendi adıma. Neyse, sağolsun biraz Zehra Hoca ile konuşunca içim ferahladı. Sonra oturup adam akıllı bir hesap yapınca ödev notu sayesinde geçebileceğimi farkettim. Final sınavından 33 alıp, ödevden de 90 alınca tertemiz geçtim. Üstelik CC ile! En son öğrendiğim not da bu oldu zaten.

Final ayının ilk haftasının son sınavı cuma günü yapılan Küçük Ölçekli Atıksu Arıtım Sistemleri dersinin ki oldu. Bu finalim iyi geçti diyordum ki önce 45 aldığımı öğrendim. Sonra sınav kağıdımıza baktığımızda yazımızın çirkinliğinden ve karmaşıklığından hocamızın okuyamadığı bazı yerler olduğunu anladık. Alper sağolsun hocamıza anlatınca 55’e yükseldi notumuz. Bu seçmeli dersi de ayıptır söylemesi AB ile geçmiş oldum.

İkinci haftaya Akışkanlar Mekaniği ile başlamıştık. Geçen seneden bu derse çok öfkeliydim. O yüzden sabah sınava giderken katanamı, vakizaşimi, kalkanımı, zırhımı kuşandım; yedek kalemimi, 0.5 magnum ucumu aldım; hesap makinemin de pillerini kontrol edip yanıma aldım. Özgül Hoca, bir ramazan oruç tutmakla kazanacağı sevaptan daha fazlasını finali nispeten kolay sorarak kazanmış oldu sevgili okur. Bu dersi de geçen sene FF ile kaldığımı düşünürsek BB gibi mükemmel bir harfle başımdan savdım.

Bir sonraki sınavım da bir diğer proje dersi olan Su Arıtım Projesi sınavıydı. Final haftası boyunca, bu dersin raporunu hazırladığım son gece sövdüğüm kadar hiçbir gece sövmedim. Grup çalışması olayı bu sene yedi bitirdi beni. Neyse yine de hakkımı helal ediyorum herkese, siz de bana edin lan! Raporu hazırlayıp sınava girdim. Sınavda Yusuf Hoca yine çoğumuzu tek eliyle tuş etti 🙂 Şaka bir yana afalladım soruları ilk gördüğümde. Sonra işte biraz biraz yazdım falan. Özellikle bir soruyu tamamen geçmişe dayalı olarak “zor durumlardaki berberlik yeteneğimle” yaptım. Meğer bu soruyu doğru yapmışım! Bu güzide dersten de ayıptır gene söylemesi BA aldım lan. Yaptım bunu 😀

İkinci haftanın son sınavı işte bu dönemin bizi en çok korkutan, geceleri rüyamızda bir dersten bir sene uzadığını gösteren; Noel De Nevers ismine topluca lanetler ettiren dersi Air Pollution Control dersinin sınavıydı. Dönem başında adeta kendimi parçalamama, duvardan duvara vurup sakatlanma riskini göze almama rağmen sınıfın ortak kararla Poster hazırlamak yerine quizlere girmeyi seçmesi sonucu %20’lik bir kısmı kafadan sakata gelmişti dersin. Zira ders çok zordu bana göre. Kitap da çok kötüydü. Halbuki geçen seneki Air Pollution kitabı çok iyiydi. Neyse işte sevgili okur, anladığın üzere sınıfça çok korkuyorduk bu dersten. Finale de bu stres ve korku ile girince elimiz ayağımıza dolaştı. Allahtan yönetmelikle ilgili bir soru vardı da oradan yapıp biraz da olsa cesaretlendim. Ama sonuç olarak finalim çok kötü geçmişti. Ancak notlar açıklanıp hocalar tarafından kalibrasyonunun epey hatta “epey” yapıldığı her halinden belli olan quiz ortalamalarını görünce sevinçten gözlerim yaşardı sevgili okur. Yanımda mendil olmadığı için o yaşları geçen sene 19.90 TL’ye aldığım gömleğimin koluna sildim. Aynısından bir tane daha bulayım o gömleğin yine alacağım. Neyse, dualarla, mevlütlerle girdiğimiz finalden 44 almışım ve dersi de DC ile geçmişim.

Finallerin son haftasının ilk sınavı Çevre Modelleme sınavıydı. Bir önceki hafta cuma gününe bu dersin bir ödevi vardı. Onu yaptık Eren‘le. Ama sevgili okur hakikaten çok içime sindi lan verirken. Cidden baya güzel yaptık ödevi. Eren, Oğuz ve Alper’e selamlar yeniden 🙂 Neyse sınav günü kantinde oturup Turgut, Alper, Emre, Cem ve Ersil‘le çılgınlar gibi çalıştık. Kâh güldük, kâh ağladık. Finale girdik. Dersten geçmemi garantileyecek kadar soru yaptığıma emin olduktan sonra içime yayılan o güven duygusuyla biraz daha saçmalayıp kağıda çıktım sınavdan sevgili okur. Bu dersi de CB ile ile geçtiğimi öğrendiğimde Karışık Sarı Meyveli meyva suyu içiyordum. Tadı çok iyi, kesin deneyin!

Finallerin son sınavı Mine Hoca‘mızın Wastewater Engineering dersi sınavıydı. Korkarak girdik bu sınava da. Zira bilmemiz gereken çok şey vardı. Ama biz bilmiyorduk. En azından yeteri kadar bilemiyorduk. Sınavda da öyle oldu. Boşluk doldurmalarımız dolamadı, tanımlamalarımız tanımlanamadı. Allahtan sayısal soruları yapabilmişim. Onların da bir tanesini tamamen düz mantıkla ve dört işlem yaparak çözmüştüm. Sınavdan çıkınca kesin yanlıştır diye düşünüyordum. Bu dersimi de CC ile geçmişim.

Herkes için finallerin bittiği çarşamba günü geriye Alper, ben, Oğuz ve Murat kalmıştık Eskişehir’de. Çünkü biz tezimizi Serdar Hoca‘dan almıştık ve tez ara sunumu yapacaktık. Alper’le salı gecesi çılgınlar gibi hazırlandık. Çünkü jürimiz de Erdem Hoca‘mız ve Mine Hoca’mız vardı. Bu hocalarımızın artık 4 yıl sonunda öğrenmiştik nelere dikkat ettiklerini falan. Ona göre hazırlandık. Ertesi gün gittik sabah çok erken. Daha önceden bana uğurlu gelen bir yüz gördüm giderken okula. Okulda saat 09.15’te başlayıp yaptık sunumumuzu. Sağolsun hocalarımız da eksiğimizi gediğimizi söylediler. Fikirler verdiler. Ve sonuç olarak sunumuzu beğendiklerini söylediler. Bitirme tezinin ilk kısmı olan ÇEV 449 dersinden de AA‘yı almış olduk Alper’le böylece. Sunumdan sonra Serdar Hoca’nın hesabıyla Çin’den bana bi IDE to SATA Converter aldık 6 liraya. Bakalım artık ne zamana gelir.

Şimdi sevgili okur, bu blogda böyle bir yazıyı ilk defa okuyor; ulan bu mesut’ta buraya notlarını yazıyor, artislik yapıyor diyebilirsin. Deme sakın! Zira bu artık bu blogun bir geleneği haline gelmiştir. Geçmişe doğru tararsan yalan söylemediğimi görürsün. Aynen!

Doğan SL & Fotoğraf Çekimi

A'khuilon

Bizim Volkan‘ın pek çok sıfatının yanında bir de A’khuilon Resmi Fotoğrafçısı diye bir sıfatı var. Grubun official fotoğrafçısı diye geçiyor. Hatta bu pazar konsere götürüyorlar. Her neyse, ben de Volkan’a bu ve bunun gibi bir takım fotoğraf işlerinde yardım ediyorum. Taşıma, ışık ayarı gibi konularda elim değiyor falan.

Dün de yine  grubun bir fotoğraf çekimi vardı. Grubun yeni elemanı Öztürk‘ün önerisi ile kalktık bilenler bilir, Üniversite Evleri diye bilinen yerin arkasındaki Kent Ormanı‘na gittik. Ormana gittik lan 🙂 Her neyse, ormana giderken daha hesaplı olur diye Volkan’ın baba emaneti Doğan SL‘ini kullandık ve kendi çapımızda bir rekorun sahibi olduk: 8 kişi! Ortalama 75 kilodan 600 kilo! Hepimiz iri insanlar olduğumuzdan ciddi anlamda bir rekor bu sevgili okur. Öyle hemen okuyup geçme bu satırları, geri dön bir daha oku. Neyse, ön sağ koltuğa iki kişi; arkaya oturan 4 kişi, kucakta bir kişi ile ölmeden varabildik ormanın kıyısına.

Şunu farkettim ki ormanın kıyısındaki dubleks evler tam anlamıyla yaşanabilecek, harika, süper evler. Param olsa düşünmezdim heralde. Ya da kısa bir süre düşünürdüm. Neyse, ormanın içerisinde grup fotoğrafı için uygun olabilecek bulabildikleri her nesnenin önünde fotoğraf çekti Volkan. Kaya, ağaç, boşluk, daha büyük bir kaya, yol ayrımı falan. Ancak zaten öncesinde Volkan’la benim Esgaz‘a gidip 20 lira  açma kapama parası yatırmamız ve yaklaşık 150 kişilik bir sırayı beklememiz, bu esnada Volkan’ın bir kızı görüp aşık olması derken bir miktar gecikmemiz dolayısı ile günün kullanılabilir ışığını büyük ölçüde kaybetmiştik. Bu sebepten kelli çekebildiği kadar fotoğraf çekti Volkan. Sonra oturduk bir kaç lokma bir şeyler yedik. Sonra dönüş yoluna başladık. Bu noktaya kadar ben günün en bomba olayının Öztürk’ün 75 liraya yaptırdığı redingot‘u olduğunu düşünüyordum. (Canım çekti bu arada kendime yapabilir miyim lan acaba?) Ancak gerçek ve saf komedi meğer dönüş yolunda olacakmış.

Bu araba yanımızda durdu

Osmangazi Üniversitesi‘nden dönerken Hasan Polatkan Caddesi üzerinde bir ışıkta durduk. Yanımıza bir BMW Z4 geldi durdu. Otomatikman bizimkilerin hepsi o sıkışıklığa aldırmadan camlara yapıştılar. Hareket edince Volkan’ın çok ağırına gittiği için yolu ortalayıp adamın bizi geçmesine fırsat vermedi 🙂 Sonra adam bir şekilde bizi geçip aynen bizim döneceğimiz istikamate gitmeye başladı. Biz de Mehmet‘in gazıyla takibe başladık 8 kişi bir tüplü Doğan SL’nin içinde. Neyse, doğum hastanesinin civarına geldiğimizde Volkan iyiden iyiye havaya girmiş BMW’nin yanında ara gazı falan vermeye başlamıştı. Tabi o esnada benim arkada gülmekten kasıklarım falan ağrımaya başlamıştı. Kırmızı ışıkta da BMW gelip yanımızda durunca Volkan son hamlesini yapıp yine ara gazı vermeye başladı ve efsanevi bir kalkışla Kızılcıklı Caddesi‘ne girdik. Sonra BMW’ye ne oldu göremedik 🙂

Kızılcıklı’da Öztürk’ü, Oğuz‘u ve beni hemen arabadan indirip gazlayıp gittiler. Biz de çay içtik 🙂

Bu yazıdan çıkarılabilecek dersler: Ormana fotoğraf çekmeye gitmeyin. Doğan SL, dayanıklı bir arabadır. 75 TL’ye redingot yaptırabilirsiniz.

Bir Bahar Yürüyüşü Böyle Geçti

V For Vandetta

Bu seneki geleneksel bahar yürüyüşünü bugün yaptık okulla. Geçen senelere göre çok sönüktü. Neden böyle oldu bilmiyorum.

Her neyse, biz yine bir son dakika aksiyonu yapıp Alper‘in fikriyle V For Vandetta temasını canladıralım dedik. Oğuz, Alper ve ben bunun için gerekli olan şeyleri listeledik. Önce maske olayını hallettik, sonra gittik pelerin için kullanılacak kumaşı bulduk, 30 metre aldık! 30 kişilik bir Vandetta ordusu ile katılacaktık bu seneki yürüyüşe. Oğuz okulda epey kişiyle anlaşıp para toplamıştı. En son detay olarak da gülleri aldık pazarlıkla. Oh, tertemiz oldu 🙂 Sonra Alperlerde epey uğraşıp 30 tane pelerinleri kesmeyi başardık. Gece de ısrar üzerine bizim kampüste çıkan Şebnem Ferah‘ı izlemeye gittik. Şebo ve ekibi iyiydi ama ses sistemi çok kötüydü. Nasıl bir ses kontrol yapılmış anlamadım. Davulun sadece bas ve trampet sesleri geliyordu, sanki adam zil kullanmıyor. Zaten gitarlar hiç yoktu. Allahtan vokalle klavyenin sesi geliyordu da dinlediğimizin ne olduğunu anlayabildik. Şebo yeni albümden 4 parça çaldı. Bir kez daha bu albümün hiç de güzel olmadığına kanaat getirdim. Zaman geçiyor fakat Şebo en gaz parçalarını çalmasına rağmen bir türlü eğlendiremiyordu. Çünkü gitar sesi yoktu! En son dayanamayıp ayrıldık ordan. Sabah erken kalkmak üzere uyudum.

İşte bu sabah da erkenden uyanıp hazırladığımız maskeleri bastırmak üzere baskıcıya gittim. Aksilikler çıkınca ilk derse geç kaldım. Çok kötü oldu. Neyse, okulda hep bir elden hazırladık maskeleri. Yardım eden herkese çok teşekkür edeyim buradan. Saat 12’de Vilayet Meydanı’na gittik. Orada bizimkileri bulup maske, pelerin ve güllerimizi dağıttık. Sonra yürüyüş başladı. Bir arada yürümek zor oldu biraz ama başardık. Ayrıca hava çok sıcak olduğundan arkadaşlar biraz dert ettiler ama olur böyle şeyler 🙂

Velhasıl işte yaptığımıza değdi dedirten birkaç kare. Ve bugünün sonu:

Ekibimizin Tamamı (resmi kaydedin, daha büyük)

Sercan - Merve - Mesut