Tag Archives: onur abi

Aniden Karşıma Çıkan İnsanlar!

Şimdi bu yazımızda Sevgili okur, Dünya’nın ne kadar küçük bir yer olabileceğine kanıt olarak gösterilebilecek üç örnek olaydan bahsedeceğim. Olayları ölçeği giderek büyüterek anlatacağım. Yaşanma ihtimali en yüksek olan olaydan, en düşük olan olaya doğru anlatacağım.

Onur Abi

En son askere gitmeden önce görmüştüm Onur Abi‘yi. Bursa’ya tayini çıkmış ve aramızdan ayrılmıştı. Askere gidene kadar zaman zaman görüştük. Askerden sonra ise hiç görüşemedik. Geçen gün Bilecik’te öğle yemeğine çıkmıştım. Kurumun anlaşmalı olduğu restorana gitmedim. çarşıdaki başka bir yere gittim. Yemekten sonra para çekmek için Bilecik‘teki tek Garanti Bankası ATM’sinin bulunduğu yere uğradım. Para çekip kuruma geri dönerken yolda güneş gözlüklü birisi dikkatimi çekti: Onur Abi! aylardır görmediğim eski dostum! Aniden adını söyleyip durdurdum. Hemen sarıldık, kucaklaştık. Yüksek lisans dersleri için Bilecik Üniversitesi‘ne devam ediyormuş. İkimizin de yetişmek zorunda olduğu yerler olduğu için muhabbetimizi fazla uzun tutamadık, yeniden görüşmek üzere sözleşip ayrıldık.

Hamdi Selçuk

Üniversitede hazırlık sınıfının son zamanlarıydı. Çocukluk işte, Sivrihisar‘daki tüm arkadaşlarla aram bozuldu. Ahmet ve Burak hariç hemen hiç birisiyle görüşmedim uzun bir süre. Bunlar içinde en çok özlediğim Mustafa olmuştu. Mustafa’yla yıllar sonra süper bir şekilde karşılaşıp barıştık. Hatta bir kişi hariç diğer tüm arkadaşları da ilerleyen zamanlarda gördüm. Sadece bir kişi hariç: Hamdi Selçuk. Adamı neredeyse yedi yıldır hiç görmemiştim taa ki geçen haftaya kadar. Bir akşam çarşıdan eve dönmek için dolmuş durağında bekliyordum. Genelde dolmuş kullanırım ben. Neyse, durakta beklerken ve ileriden bineceğim dolmuş gözükmüşken yolda yanımdan geçen adamı farkettim. Neredeyse yedi yıl önceki haliyle tıpa tıp aynı, hiç değişmemiş Selçuk’tu bu. Hemen adıyla seslendim. Yalan yok, özlemişim epey. Sarıldık, kucaklaştık. Bozüyük’te çalışıyormuş. Bilgilerini aldım. Kendi hayatımdaki gelişmeleri özetledim hızlıca. Yakın zamanda görüşelim diye yine kucaklaşıp ayrıldık.

Semih

Semih’le Erzurum’da karşılaştığımızda Ersil çekti bu fotoğrafımızı.

Sivrihisar’da polis lojmanlarında oturduk yaklaşık iki yıl kadar. Burada iyi bir arkadaşım vardı: Semih. Bu adamı en son 2004 yazında Sivrihisar’dan taşındığımız sene görmüştüm. Sonraki on yıl boyunca en ufak bir haber alamadım. Bundan herhalde bir bir buçuk ay kadar önce Facebook‘ta rastlayıp ekledim kendisini. Biraz muhabbet ettik, görüşelim falan dedik. Sonra aradan yine zaman geçti ve ben şu yazımda anlattığım üzere, Erzurum’a gittim eğitim için. Erzurum’daki son günümde Ersil‘le konuşurken, Kongre Caddesi denilen yerde karşıdan gelen Semih’i gördüm! Eskişehir’de yaşan bir adamın Polatlı‘da yaşayan bir adamı görmeyi umduğu son yerdir lan Erzurum! Ve ben, tam 10 yıldır görmediğim arkadaşımı gittim Erzurum’da gördüm!

Dünya küçük bir yer sevgili okur. Dünya’nın merkezi olan odamda bazen oturup düşünüyorum. Tanıdığım insanlar neler yapıyorlar? Nerelerdeler? Her biri bir can. Ah peki o can?

Bir Yıllık Meslek Hayatım

Üniversiteden mezun olduktan sonra (Ocak 2012), yüksek lisansa başladım sevgili okur. Tam zamanlı olarak okulda bir bilimsel araştırma projesinde görev aldım. Dolayısı ile iş arama olayına hiç girmedim. O yılın şubat ayında hızlandırılmış KPSS kursuna kaydoldum. O yaz KPSS’ye girdim. Sonra puanım belli oldu ve o yıl, 2012 Aralık’ta da atandım. Göreve başlama kağıdımı getiren postacının azizliğine uğrayıp nihayet yılın son günü, 31 Aralık 2012’de Bilecik‘te resmi olarak görevime başladım.

Geçtiğimiz yılbaşı ve aslında bundan sonra hayatımın her yılbaşısı, mesleğimdeki bir yılın daha bittiğini haber verdi ve verecek bana. Tarihin böyle anlamlı denk gelmesi tek tesellim.

Bir yıl, evden ve Eskişehir‘den tamamen olmasa da 5/7 oranında uzak olduğum en uzun süre. Çok kaba bir hesapla 2013 yılında yaklaşık 260 gün Bilecik’te bulunmuşum. Onun dışında sadece iki haftasonu hariç, her hafta sonu Eskişehir’e, eve geldim. O eve gelmediğim haftasonlarından birinde Ocak ayında Bursa‘ya gitmiştim. Bir defa da geçtiğimiz Eylül ayında İstanbul’a gitmiştim.

Bu bir yıllık sürede Bilecik’ten en uzun ayrı kalışlarım ortalama onar günle üç defa oldu: Antalya’da bir biri ardına iki eğitim, bayram tatili ve aday memurluk eğitimi. Bunlardan en güzeli aday memurluk eğitimi idi.

Kurumda çalıştığım süre içerisinde iki şubem oldu. Göreve ilk başladığım zaman amirim olan protokolün hiç biri şu anda Bilecik’te değil. İlk şube müdürüm Cemil Bey‘di. İkinci ve halen şube müdürüm de Metin Bey. İlk şubede yaklaşık 3 ay çalıştıktan sonra iki adet olan şube sayısı tek adede düştü ve ÇED ve Çevre Hizmetleri Şube Müdürlüğü olduk.

5 Haziran

Yıl içerisinde pek çok iş yaptık. Ama şimdi durup düşününce beni en çok strese sokan ama en çok sevdiğim işim de Bilecik 2012 Çevre Durum Raporu oldu. Bunun dışında en hızlı biten ve en eğlenceli olan işlerden biri Avrupa Hareketlilik Haftası kapsamında düzenlediğimiz bisiklet turu oldu. Ve tabi ki organizasyon olarak da 5 Haziran Dünya Çevre Günü etkiniği var.

Bilecik’teki ilk gecemden bugüne kadar istisnasız tek bir çatı altında uyudum: 7 No.lu misafirhane odası. Burayı o kadar çok sevdim ki “ev” demeye başladım. İlk aylarda çok bakımsız yıkılıp dökülen bir yerdi. Ancak özellikle son aylarda eli yüzü düzeldi, süper oldu. Misafirhanede Şemre ile birlikte ilk zamanlar (yaz sonuna kadar) abimiz canımız ciğerimiz bir kişi daha kalıyordu: Onur Abi. Tayini çıktı ve Bursa’ya gitti.

Haftasonlarımı Eskişehir’de geçirmemden dolayı tüketim seviyelerim normal düzeyde kaldı yıl boyunca. Yıl içinde küçücük odada neler yapmadım ki! Ama en güzel zamanlar kendi çapımda eğlendiğim, müzik yaptığım zamanlar oldu. Bu yıl epey de kitap okudum Bilecik’te.

Yemek olayını dışarıdan halletik çoğunlukla. Ama eve de düzenli olarak alışveriş yaptım. Özellikle Şemre ve Gizem‘le birlikte ekip halinde yaptığımız alışverişlerin eğlencesi paha biçilemezdi. Eve yakın olması sebebiyle en çok gittiğim market A101 oldu. Hepimizin favorisi. Şimdi inanmayacaksınız ama ben Bilecik’te taa ilk günden beri yaptığım hiçbir alışverişin fişini atmadım. Evet, şimdi o fişlerdeki toplamı söylemeyeceğim ama şöyle bir şey koyacağım.

Evet, fişleri yan yana dizince şöyle bir yol oluyor. Zorunlu ihtiyaçlardan devam ediyoruz yine. Dediğim gibi haftasonları Eskişehir’de, gün içerisinde de mesaide olduğum için evin içinde pek bir vakit geçiremiyordum uyku hariç. Bilecik’e geldiğim 3. gün Erikli Su‘ya abone olmuştum. Yıl içinde içtiğim hiç bir damacanın da kapağını atmadım ve toplam 9 damacana su içmişim. Tabiki bu miktar gün içerisinde içtiğim miktarlardan ayrı olarak sadece geceleri ve sabahları içtiğim su miktarı. Dokuz damanaca kapağından ufak bir demlik altlığı yaptım. Banyo için 4 kalıp Hacı Şakir sabun harcamışım. Beşinci kalıp ise yarıda şu anda. 4 şişe Colgate ağız gargarası bitirdim ki bu miktar yaklaşık 6 aylık miktar. Ondan önce başka bir ürün kullanıyordum. 1.5 kutu şampuan harcamışım yıl içinde. Şampuanı abartı miktarda kullanmayı hayatım boyunca sevmedim zaten. 12 ayda 5 rulo tuvaet kağıdı kullanmışım. Hiç unutmam bir rulo da temizlik yaparken tamamen ıslanmıştı da atmıştım. Temizlik biz de İran’dan geldiği için çok titiz davranırız. Yıl içinde iki bidon çamaşır suyu ve bir bidon Porçöz kullanmışım. Bulaşık çok olmuyordu ama yine de 3 bulaşık süngeri eskittim. Özellikle toz almak için ıslak mendilleri çok kullandım. İki tane 120’li paket ıslak mendil harcamışım. 3 rulo kağıt havlu bitirdim. 4 tüm oda spreyim bitti. 36 dakika da bir pıs şeklinde ayarlamıştım.

İş yerinde çok şükür kimseyle ciddi kavga dövüşüm olmadı. Sadece 10 günlük bir ızdırap dönemim oldu.

Şemre’yle Çorum’dayız

En çok sinir olduğum anlar mesleğimin, devam eden eğitimimin ve yapabileceklerimin küçümsendiği anlar oldu. Buna da kim olsa sinir olurdu herhalde. Bir defasında da bir kurum yemeğinde birlikte göreve gittiğim arkadaşlarımla neden yan yana oturup yemek yediğim soruldu. Epey bir kişi kahkahalarla eşlik etse de güldükleri şey kendi acizlikleri oldu.

Hani şu yazının sondan ikinci paragrafında yazmıştım sen de okumuştun. Bu sene Bilecik’in bana en büyük hediyesi küçük arkadaş grubumuz oldu. Şemre, Gizem, Sinem. Herkesi sevdim, ama bunları bir başka sevdim. Birlikte güzel zamanlar geçirdik. Gittiğim en iyi iki eğitim Şemre ve Sinem’le gittiğim Aday Memur Eğitimi (Çorum) ve Bülent Abi ve Gizem’le (o başka bir eğitim için) gittiğim Hava Kalitesi İzleme İstasyonu Eğitimi (Antalya) oldu.

Bülent Abi’yle Antalya’dayız

12 ay içerisinde tam dört ofis değiştirdim. Kısa bir süreliğine Sinem’le oda arkadaşı olduktan sonra, Bülent Abi’yle uzun süreli bir oda arkadaşlığımız oldu. Daha sonra da Adnan Beylerin odasına geçtim, halen de onlarla oturuyorum.

Bir yıl geçti gitti. Yakında askere gidiyorum. Asker dönüşü neler olur, neler değişir hep birlikte göreceğiz sevgili okur. Mesleğimdeki 1. yılımı aldığı küçük hediyeyle taçlandıran tavşancığa ayrıca teşekkür ederim.

Yaşasın çevre mühendisliği!

Çok Kapsamlı Bir Hafta Değerlendirmesi

Çok tembelim. Blogu da çok ihmal ediyorum. Ama o çok vefakar. Beni asla bırakmıyor koçum benim 🙂 Geçen hafta olan biten olayları yazayım istedim notlar halinde. Merak ederseniz okuyabilirsiniz 🙂

Geçen haftasonu Bilecik‘e Onur Abi‘yle birlikte döndük. Dönmeden önce Eskişehir’de biraz dolaştık. Şehre sinen o pazar günü burukluğunu hissetmeye çalıştık. İnsancıl Sahaf‘taki müthiş kitap indirimini de o burukluğun bilmem kaçıncı kıvrımında farkettim. Hemen yanaştım ve 6 tane kitap aldım. Unutulmuş Diyarlar – Şarkılar ve Kılıçlar Serisi‘nin dördüncü kitabı Diken Hisar bu kitaplardan ilki. Bu serinin kitaplarını şimdi değil ama ileride okurum belki diye nerede görsem toparlamaya çalışıyorum. Bir diğer kitap da yine benzer amaçla aldığım Margaret Weis‘in Dragonvarld Üçlemesinin üçüncü cildi, Ejderhaların Efendisi. Dünya Klasiklerini şiddetle okuyan ve tavsiye eden biri olarak Monteigne Denemeler, Balzac Eugenie Grandet ve Victor Hugo‘nun Notre Dame’ın Kamburu isimli ölümsüzlerini de sırf arşivlik olarak aldım. Ha bir de Recaizade Mahmut Ekrem‘nin Araba Sevdası isimli romanını da yine kitaplığıma ekledim. Bildiğiniz üzere edebiyatımızdaki ilk realist roman örneği olarak kabul ediliyor bu eser. Romanı hiç okumadım ancak yakın zamanda okumayı planlıyorum. Kitaplardan bahsettim ve son bir kitapla devam edeyim. Çarşamba akşamı Şemre ile canımız sıkıldı ve akşam dolaşmak için çarşıya indik Bilecik’te. Orada

Kerberos

bir kitap sergisi açılmıştı. Oradan da uzun zamandır aklımda olan bir kitabı indirimli fiyatı ile gördüm: Mitoloji Sözlüğü. Sözlük olunca tabi yayınevi falan farketmiyor. Hemen açıp aklıma gelen üç beş karakteri araştırdım. Artemis, Kerberos ve İkarus‘a baktım. Bunlardan Kerberus’u biraz anlatayım hadi. Kerberos, Cehennem’in bekçisi olan üş başlı köpeğin adı. Bu köpeğin kuyruğu yılan kuyruğu gibiymiş. Isırıkları da zehirliymiş. Kerberos’u yakalamak Herkül‘ün 12 görevinden sonuncusu imiş. Tabiki Herkül yakalamış köpeği ve Atina’ya getirmiş. Hatta bu esnada köpeğin ağzından yeryüzü topraklarına saçılan salyalardan ilk zehirli bitkiler türemiş.

Bu hafta cuma gecesi dolunay vardı. Dolunayın üzerimdeki malum etkileri iki sene önce kurtadam saldırısına uğrayıp yazdığım taa şu yazıdan beri biliyorsunuz. Bu etkileri biraz da ben anlatayım istedim. Ben de yarattığı fiziksel değişimleri bir kenara bırakırsak, aslında dolunayın biz kurtadamlarda yarattığı mental etki çok daha fazladır. Dolunaylarda özgüvenimiz çok fazla artar. Zamanla kendimizi çok daha iyi kontrol edebiliriz ancak bu özgüvenin bizde yarattığı o harekete geçme içgüdüsü de inanılmaz boyutlara ulaşır. Tipik bir kurtadamın Superman gibi iki karakterli bir hayatı yoktur. Yani dönüşüm bizleri tamamen farklı kişilere dönüştürmez. Sadece karakterimizde nispeten daha az baskın olan özgüven ve cesareti diğer hislerimizin üzerine çıkartır. Popüler kültürde anlatılanın aksine bilincimizi ve kontrolümüzü tamamen kaybetmeyiz. Yani bir dolunayda kalbinde size yer olan bir kurtadamla yürümenizde hiçbir sakınca yoktur, bilakis size o gece zarar verebilecek hiçbir canlı yoktur! Cuma gecesi çıkan dolunayda canım çok sıkıldı dönüşmedim. Televizyon izlerken uyumuşum. O yüzden gece dışarı da çıkamadım. Neyse önümüzdeki ayı bekleyeceğim artık.

Benim bebeklerim

Geçenlerde kendime uzun süredir almayı istediğim bir şeyi aldım: Dekupaj makinesi! Beş ay önce aynı marka, Black & Decker‘dan bir de matkap (CD714CRES) almıştım. Matkaptan gayet memnun kalınca dekupaj makinesini (KS800S) de almakta bir sakınca görmedim. Ekibe katılan bu yeni arkadaşla birlikte kesme sorunumu çok büyük oranda halletmiş bulunmaktayım. İkisini de görüyorsunuz. İkisi de benim bebeklerim. Geçen gün banyo için bir dolap yaptım bunlarla.

Mutlu kitap okuyor!

Bu hafta eve geldiğimde yatağımın üzerinde beni bekleyen yen bir misafirimiz olduğunu gördüm: Mutlu! Annem sokakta parçalanmış bir halde bulduğu bir bebeği eve getirip güzelce tamir etmiş. Üzerine de bizim Sudegül‘ün eski elbiselerini güzelce geçirmiş. Ortaya sevimli şeker bir bebiş çıkmış. Adını da Mutlu koymuş. Mutlu erkek ismidir diyeceksiniz, hayır. Mutlu diye çok şeker bir kız tanımıştım bir zamanlar 🙂 Mutlu, evimizin uzun süredir beklenen torunu oldu böylece. Fantastik bir bebek! Aramızda Erdal Bakkal ile yavrisi arasındakine benzer bir bağ oluşmaya başladı.

Sabhankra yine beklenmedik bir hareketle Yonca Evcimik‘in 1994 yorumu Tut Elimi parçasını coverlamış! Benim “Pop Müziğe Tahammülümüz Yok(!)” sloganıyla paylaştığım bu cover, yine çok farklı olmuş. Sabhankra parçayı alıp başka bir ruh haline sokmuş. Bu gelişmeyi şimdilik bu kadar kısa tutuyorum ancak birkaç gün içerisinde ayrı bir yazı yazacağım bununla alakalı olarak.

Bugün yaklaşık altı aylık bir aradan sonra Dragon Yarışları‘na katıldık. Son katıldığımız yarışla ilgili olarak yazdığım şu yazıya göz atabilirsiniz. Bu seneki yarışta da çok büyük oranda geçen seneki takımımızla yarışıyoruz. Bu sene tamtamcımız ve iki kürekçimiz değişti. Bunlardan Filiz, zaten eski kürekçimizdi. Ekibe tamamen yeni katılan arkadaşlarımız ise Halil Ceylan ve Kübra oldular. As takımımız hazır olmasına rağmen bugün antrenmanımızı yedeklerle yaptık. Uzun süre sonra dragon botuna binince çaktırmadım ama acayip bir heyecan sardı beni 🙂 Gerçi bu sene yarışan takımlar içerisinde herhalde en deneyimli birkaç takımdan birisiyizdir. Dolayısı ile bu deneyimimizi elimizden geldiğince kullandık. Antrenmanda kürekçilerimizin dört tanesi ilk defa kürek çektikleri için istediğimiz hıza ulaşamadık ama gerçek yarışta herşeyin farklı olacağını umuyorum. Ha, bu arada bu sene takım kaptanı Alper oldu.

Vega‘nın Elimde Değil parçasını bilirsiniz. Çok uzun süredir dinlememiştim. Bugün mp3 çaları karışık moda aldım. Türkçe klasöründen gitti bu şarkı başladı. Dolmuştaydım tam. O kadar senedir dinleyip de hiç farketmediğim bir şeyi farkettim: Bu şarkı bir kadına yazılmış. Grubun vokali kadın olunca sanki şarkılar da bir kadının ağzından bir adama yazılmış gibi geliyordu hep. Bugün şarkının sözlerini dikkatle dinleyince şu dörtlükle kendime geldim:

Dizime başını düşür uyu
Saçlarım yüzünde gezsin
Geceler uzun geceler boyu
Ben yorgun sen güzelsin

Şarkı güzel bir şarkı, sözler de fena değil. Ama bu kadın söylüyorsa kesin erkeğe söylüyordur önyargısının beni nasıl kör ettiğini farketmek çok can sıkıcı oldu. Aynı ön yargı ben de Şebnem Ferah şarkılarına karşı da var mesela. O şarkıları da muhakkak bir erkeğe yazılmıştır diye dinliyorum.

Aklımda kalanlarla birlikte böyle bir hafta geride kaldı. Yeni gelen haftanın daha egzantirik şeylere gebe olması ümidiyle öpüyorum her birinizi.

Proofhead Bolu Yedigöller’de!

1 Mayıs resmi tatilini değerlendirmenin en güzel yollarından birisi piknik yapmaktır. Önceki senelerde de aynısını yapardım, bu sene de aynısını yaptım. Organizasyon aşamasında yaşanan olayları atlayıp doğrudan piknik gününü anlatmaya başlıyorum.

1 Mayıs Çarşamba sabahı saat 7.30’da önceden kararlaştırdığımız kahvehanenin önünde toplandık. Bu kahvehane, Haktan Fire’ın sürekli olarak takıldığı, marjinal bir kahveydi. Sabah uyandım ve akabinde Şemre’yi de uyandırdım alt kattan. Hazırlandık ve elimizde bir mangalla buluşma yerine doğru gittik. Onur Abi ve Muhsin’de dahil oldular yolda. Kahvenin önünde İlkan Bey ve Haktan Fire ile buluştuk. Biz bazı ufak ayarlamaları yaparken Sinem ve Nurcan da gelip bize dâhil oldular.

Gidiş güzergahı

Piknik için gitmeyi hedeflediğimiz yer Bolu Yedigöller Milli Parkı’ydı. Bu park, ülkenin ilk milli parklarından birisi. İki araçla (Muhsin ve İlkan Beyin araçları) gidecektik. Yolda Ramazan ve Sibel’i de aldık. Yakıtı da aldıktan sonra yolculuk başladı. Gidiş yolunda önde İlkan Beyin arabasında Haktan Fire, Onur Abi, Şemre ve ben vardık. Diğer arabada ise ekibin geriye kalanı oturuyordu. Toplamda 10 kişiydik.

Onur Abi

Toplamda 260 kilometrelik uzun bir mesafeydi gideceğimiz yol. Ortalamaya vurunca üç buçuk saate gidiliyor gibi görünse de bizim gidişimiz dört saatten daha uzun sürdü. Bu uzun süre içerisinde üç defa uzun molalar verdik. Piknik alışverişini Sakarya il sınırları içerisinde, yol üzerindeki yeni açılan bir marketten yaptık. Alışverişten sonra hiç durmadan yola devam ettik. Yolun da zaten en sıkıntılı kısmı bu kısımdı.

Uzunca bir süre doğanın içinde yolculuk yaptık. Yolculuğun son 40 kilometresi tamamen bozuk yollardan oluşuyordu. Bu mesafeyi araçla bir saatlik bir sürede alabiliyorsunuz ancak. Toprak ve bol virajlı yollardan geçtik. İyi şoför değilseniz burada araç kullanmayı düşünmeyin bile. Toz çok ciddi bir problem. Yolun bozuk olması çok ciddi bir diğer problem.

Tam “ulan bu kadar yol için değdi mi acaba?” diye düşünmeye başladığınız anda Milli Park levhasını görüyorsunuz. Bu levhayı gördükten sonra da yaklaşık 15 dakikalık bir yolculuk yapıyorsunuz. 15 dakikalık bu yolculuğun ardından park girişine geliyorsunuz. İçeriye giriş ücretli. Otomobil 10 lira, araçsız geldiyseniz de 3 lira. Siz içeri girince bekçi hemen aracınıza hortumla iyice bir su tutuyor. Aracın üzerinden akan çamurları görmeniz lazım! O noktada biz Muhsin ile İlkan Bey’i araçlarla aşağıya yolladık uygun bir yer bulmaları için. Biz de yaya olarak parkın içerisinde aşağıya doğru sürecek olan yeni bir 15 dakikalık yolculuğa başladık. Epey bir yürüdükten sonra nihayet, nihayet başka insanların da bulunduğu o piknik alanına ulaştık. Burada tuvalet ve lavabo yer alıyor. Ancak herhangi bir sosyal tesis yok. Herhangi bir market vs. de yok.

Göle sıfır bir konumda, hiç vakit kaybetmeden yan yana olduğu halde iki mangalı da yakmaya başladım. Başladım diyorum çünkü hayatımdaki tüm pikniklerde olduğu gibi bu piknikte de mangal işi bana kaldı. Erzurumlugillerden olduğu için Haktan Fire da yanımda semaver olayına girişti. Aşağı yukarı 15-20 dakikalık bir hazırlıktan sonra mangal faslı biber ve patlıcan közleme ile başladı. Bu esnada Şemre ve Muhsin mangalın civarında dolaşıyorlardı. Açlığın insanı nasıl terbiye ettiğini gözlerindeki kıvılcımlardan anlayabiliyordum.

Bilecik’ten neredeyse 300 kilometre uzaklıktaydık. Yedigöller Milli Parkı’na gidenlerin ilk fark edeceği şey çok derin bir çanağın tam ortasında olduklarıdır. Evet, telefon ve bilimum iletişim cihazları daha parkın kapısına geldiğinizde çoktan sinyal yitirmiş olacaklar. Yani şehirden kaçmak istiyorsanız gelip burada hayattan tamamen izole bir şekilde takılabilirsiniz. Müthiş bir kamp mekanı olmasına rağmen kamp yapmak yasak. Göllerde alabalık varmış. Avlanmak da yasak ancak pek çok kişinin oltayla balık tutmaya çalıştığına şahit olduk.

Yedigöller’de gerçekten de yedi tane göl varmış: Büyük Göl, Kuru Göl, Derin Göl, Serin Göl, Nazlı Göl, Sazlı Göl, İnce Göl. Bunlarla ilgili olarak anlatılan bir de hikaye var. Kim anlattı hatırlamıyorum ama hikaye şu şekilde. Sözüm ona bir zamanlar yedi tane çift varmış. Bu yedi karı koca bu bölgeye gelmişler. Şu an her bir gölün yer aldığı konumlarda ayrı ayrı gecelemişler. Sabah hiçbirinden haber alınmamış ve bulundukları yerlerde bu göller oluşmuş. (Ya da işte o şekilde bir su birikintisi falan oluşmuş.) Bu göllere de o çiftlerin özellikleri ad olarak verilmiş. Mesela Nazlı Göl’ün olduğu yerde konaklayan çiftte kadın çok nazlıymış. Ya da Sazlı Göl’ün olduğu yerde konaklayan çiftte adam saz çalıyormuş. Böyle bir efsanesi varmış işte Yedigöller’in.

Yemek faslı tabi ki pikniğin en eğlenceli kısmıdır. Bizim için de öyle oldu. Mangallar çift olmasına rağmen hiç durmadılar, çalıştılar zavallıcıklar. Haktan Fire bir yandan çay yaptı sürekli. Yemek nihayet bitip son adam da karnını doyurunca bu sefer Yedigöller’de bir keşif turuna çıktık.

Gülen Kaya isminde bir kaya varmış. Sağda solda gördüğümüz oklar ormanın derinliklerini gösteriyordu bu kaya için. Biz de tereddüt etmeden yola koyulduk. Karşımıza gülen kaya diye baya normal, sıradan bir kaya çıktı. Oradan yakınlardaki bir şelaleye gittik. Burada da bir dilek çeşmesi varmış. Buz gibi suyu vardı yeminle. Ve bu çeşmenin yakınlarında insanlık tarihine geçecek bir keşif yaptım: Bir kaynak buldum! Kaynağı bulup, etrafını iyice temizledim. Su yolunu da açtıktan sonra adını “Mesut” koyup oradan ayrıldım. Bir gün eğer bu dilek çeşmesine giderseniz hemen yanındaki Mesut Kaynağı’nı da bulun. Benim yerime selam verin.

Mesut Kaynağı’nı binlerce yıl boyunca akacağı yeni yatağında bırakıp yolumuza devam ettik. Onur Abi’yle birlikte Orta Dünya’ya açılan bir delik bulduk. Bataklıklara falan rastladık. Biraz daha ilerleyince uzaktan ork sesleri işittik. Elimde kılıcım ve baltam vardı, o açıdan çok tedirgin olmadık. Biraz daha turladıktan sonra aynı delikten tekrar Yedigöller’e döndük. Her zaman olduğu gibi bu sefer de fantastik olaylar yakamızı bırakmamıştı işte.

Mesut Kaynağı

Dönüş güzergahı

Biz geriye döndüğümüzde Haktan Abi, Muhsin, Şemre ve İlkan Bey çoktan eşyaları toparlamışlardı. Yola çıkmaya hazırdık. İşte bu noktada çok kritik bir hata yaptık ve dönüşü Mengen üzerinden yapmaya karar verdik. Böyle bir seçim yapmamızın sebebi yolun geldiğimiz yoldan daha düzgün olacağını umuyor olmamızdı. Ancak maalesef umutlarımız boşa çıktı ve geldiğimiz yoldan daha uzun ve daha kötü bir yola, dahası hiçbir levha vs. olmayan bir yola çıktık. Bu hata bize tam 100 kilometre fazla yola mâl oldu. 360 kilometreye çıktı toplam yolumuz ve 5 saat sürdü.

Dönüş yolunda sinirler gerilmiş, yorgunluk gözlerden akar olmuştu. Gece mola verdiğimiz bir yerde mekandan taşan taverna havaları bir nebze olsun uykularımızı açtı. Bu arada dönüş yolunda aynı araçlara yine aynı kişiler bindi. Dönüş yolunun bir kısmında sadece Ramazan ile Haktan Fire yer değiştirdiler. Artık iyiden iyiye yorulduğumuz dakikalarda İlkan Bey’in arabada çalan doksanlar pop CD’si imdadımıza yetişti. Yıllar sonra Snap’ten Rhythm Is A Dancer dinledim. Yolculuğumuzun sonlarına doğru “metçi baks” çalmaya başladı. Aklıma gelen komik Antalya anıları eşliğinde gece saat 01.00’e doğru Bilecik’e girdik. Misafirhaneye girdiğim anda aklımda olan iki şeyden biri uyumaktı. Uyudum ve bu uzun gün böylece bitmiş oldu.

Chaos Extreme Fest II

Chaos Extreme Fest II

Chaos Extreme Fest II

Birkaç hafta öncesinden gitmeyi kararlaştırıp; konserden 3 gün önce Volkan, Savaş ve ben biletlerimizi aldık. 10 YTL idi bilet ayrıca bir bira da hediye 🙂 Neyse, olay günü biz saat 7’de mekana gittik. Kapıda Black Omen‘dan Serkan abi ve Baran abi’yi görüp iyice mutlu oldum. Zira ben Eskişehir’den sadece Episode 13 katılıyor diye biliyordum. Sonradan farkettim ki meğer Black Omen logosunu değiştirmiş. Neyse, biraz oyalanıp içeri girdik. Bileklerimize birer mühür basıldı. Gerçi bu mühür gecenin ilerleyen saatlerinde terden silinecekti ama 🙂 Biz Up’n Down adlı mekanın alt katına indiğimizde soundcheck’ler yapılıyordu. Ve o esnada Black Tooth‘tan canımız ciğerimiz Tuna abimizi gördük.  Black Tooth’un Eskişehir Episode‘unun kurucuları olarak bir süre muhabbet ettik bu alçak gönüllü adamla 🙂 Yalnız

Savaş ve Ben

Savaş ve Ben

mekanın boşluğundan çok şikayetçiydi. O esnada Black Omen davulcusu Onur’u gördüm. Birkaç dakika muhabbet ettik. Neyse, zaman geçiyor; dj ardı ardına sağlam parçalar çalıyordu. En son In Flames’in Take This Life’ı çalarken sahneye Ankaralı grup Tahrip çıktı. Bu adamları ilk kez dinleyecektim. Türkçe sözlü hardcore yapan grubu gerçekten beğendim. Sahnenin önünde çok az insan vardı ve bence grup hakettiği ilgiyi görmedi. Bassçının gaz maskesi olayı hoşuma gitti. Grubu izlerken uzun süredir görmediğim arkadaşım Alkın’ı da gördüm. Birlikte epey bir kafa salladık 🙂 Grubun ikinci şarkılarının

Tahrip

Tahrip

ortasında bassçı bir sorun yaşadı, bass’ı çıkardı amfiden; bu şanssızlığa rağmen iyi gittiler. Tahrip yanılmıyorsam 10 şarkı falan çaldı. Ben davulcularını acayip beğendim. Özellikle adamın örümcekmişçesine attığı atakları inanılmazdı. Gitaristin gitarı da bizim Alper’in gitarındandı 🙂 Terörist isimli parçaları çok iyiydi. Adamlar teşekkür edip sahneden indiler ama daha önce de dediğim gibi daha fazla ilgiyi hakediyorlardı bence. Daha sonra yarım saatlik bir ara verildi. Biz bir sonraki grubun kim olduğunu merakla beklerken lan! Black Tooth hazırlanmasın mı? Biz adamları en son çıkar diye bekliyorduk ama onlar hazırlanıyorlardı işte. Onur abi valizini yanaştırmış; davulu hazırlıyordu. Bassçı Deniz zıplıyor; ayarlamalarını yapıyordu. Volkan’la sözleştik. En öndeydik; o fotoğraf çekecekti, ben de pogolarda onu koruyacaktım. Savaşalp ise kenarda durmayı tercih etti rahatsızlığından dolayı. Neyse, lan Tuna abi çıktı sahneye! O en

Tuna Abi

Tuna Abi

sevdiğimiz bandanalı haliyle 😀 İlk notalar ve ilk sözlerle birlikte biz başladık headbange! Lan 30 saniye sürmedi pogo başladı. Volkan öyle bir darbe aldı ki 🙂 Neyse ilk parça bitti. Tuna abimiz, eline doladı mikrofonu; bizlere “pandik parmağı” olarak ta bildiğimiz orta parmaklarımızı havaya kaldırmamızı söyledi ve devam etti şu cümlelerle;

“Bu parmaklar Heavy metal öldü diyenler için ve metalciyim diye ortalıkta gezinip; buraya uğramayanlar için gelsin” Mekanın boşluğundan şikayet ettiğinden bahsetmiştim. Neyse sonrasında “Destroy” ile yıkım başladı. Ama ne yıkım! O esna da kendimi müziğin zevkine kaptırdığım için şarkı adı yazmayı bırakıp kaptırdım kendimi. Bu esnada Volkan sahnenin kenarına acayip sote bir yere kapağı atıp devam etti fotoğraf işine 🙂 Goddamn It All‘ı da çaldılar. Belime öyle bir darbe aldım ki anlatamam. Sonraki şarkıya geçerken süper bir süpriz yapıp Black Omen vokalisti Karahan abi’yi de sahneye aldılar. Yesterday Don’t Mean Shit‘i söylediler. Şarkının ortalarına doğru Episode 13 vokalisti, değişmiş galiba, bir scream ile eşlik etti gruba. Süper oldu Allah canımı alsın. Bu şarkıda yorulduğum için kenardan dinledim iyi de ettim. Parçalar ardı ardına geliyordu. Drink Drive Go To Hell geldi. Bir anca Hicri Bozdağ’ın kolundaki aynı dövmeyi farkettim. Bu parçayı bilmiyordum. Adını konserden sonra aldığım playlistten öğrendim. Yeni parça 🙂 Bassçı Deniz abi’nin kulağına uzanıp “bittiğinde penayı alırım abi” dedim. Tamamdır, dedi ve ardınan Iron Clad geldi o “dıdıt! dıtdıdıt dıdıt!” lı introsuyla. Ve biz dalgalanırcasına başladık sallanmaya! Sonrasında kopan wall of death’ler fena değildi ama sonunda pogoya dönmesi birazcık çakma oldu 😀 Olsun lan, ben artık pilim yavaştan tükenmeye başladığından yavaştan kenara çekildim. Savaşla kenardan izledik. Daha sonra adını bilmediğim bir parça çaldılar. Bunu playliste P.I.L. diye yazmışlar ama nedir bilmiyorum valla. Sonra Tuna abi’nin o tombul parmaklı elleri havada ” 5 ” yapmaya başlayınca daha şarkı başlamadan biz bağırmaya başladık. Evet, Five Minutes Alone başlıyordu. Lan mükemmel oldu; bir gerçekten Pantera’dan

Konserden Bir An

Konserden Bir An

dinliyormuş hissine kapıldım Bu esnada Hicri abi’nin bizim Volkan’a kartını verdiği gördüm. Volkan’la göz göze geldik; sonra benim o süper yaran pozumu çekti. Yine bilmediğim bir parça geldi ki, bu parçada Black Tooth’un kendi parçası Howlong 🙂 Lan bu arada şimdi dikkat ediyorum da, bu parçaları hatırladığım kadarıyla hepsi süperdi. Albüm çıkınca süper parçalar olacak yav 🙂 Why Waiting geldi sonra. Bu da Black Tooth parçalarından birisi ve myspace’lerinden dinlenebiliyor. Vee kapanış, artık marş haline gelen ve konser boyunca arkalardan birinin bağırıp durduğu WALK ile geldi. Lan Pantera yanlış koymuş bu parçanın adını. Jump olsaymış keşke 🙂 O anda daha önce görmediğim duymadığım bişey oldu: Tuna abi sahne önünde kafa sallayan bizleri yani yaklaşık 25 30 kadar terli insan evladını sahneye çağırdı; baya bildiğin yanına lan 🙂 Walk’ı tüm sahne davulcuya çarpmamaya dikkat ederek; bassçıyı çiğnemeden, Tuna abi’ye fazlaca yüklenerek söylemeye başladık 🙂 Lan şarkı bitti. Hayatımın herhalde en eğlendiğim anlarından birisi de bitti. Daha sonra bassçıdan söz verdiği o penayı aldım. Sonra Savaşalp’le gidip tanesi 1.5 TL’ye iki şişe su aldık. Daha sonra sahneye Black Omen’ın çıkacağını öğrenince fazlasıyla sevindim ben. Neyse, Volkan’la Savaşalp kayboldu. Gecenin başından beri fotoğraf çeken Aygün’e, Hicri Abi’yle ve Black Tooth gitaristi Orcan Abi’yle fotoğraflarımı çektirdim. Sağolasın Aygün. Orcan Abi’den gecenin ikinci penasını da aldım 🙂 O esnada Volkan ve Savaşalp’le yeniden buluştuk. Hicri Abi’ye grupla fotoğraf çektirmek istediğimizi söyledik. O da haber vereceğini söyleyip gitti. Lan o esnada hayatımda yaptığım büyük hatalardan birisini yapıp üst kata tuvalete çıktım. Lan bir de geleyim ne göreyim! Ne Volkan var ne Savaşalp! Black Tooth’la fotoğraf çektirmeye gitmişler. Lan nasıl koydu anlatamam. Daha sonra Tuna abiyi giderken görüp bir fotoğraf çektirdim. Ona diğer kimliğimi de söyledim. Sarıldık ve ayrıldık.

Ben ve Onur Abi

Ben ve Onur AKÇA

Ben ve Orcan Abi

Ben ve Orcan Abi

Ben, Tuna Abi ve Alkın

Ben, Tuna Abi ve Alkın

Neyse, Black Omen sahneye yerleşmeye başlayınca çocuklara veda edip sahne önüne, Karahan Abi’nin önüne geçtim. O esnada Black Metal sevemeyen Savaş ve Volkan üst kata kaçtılar 🙂 Vee Black Omen başladı! Ama ne başlama! Black Tooth’un ardından pilim bitmişti ama Black Omen beni yedek batarya için zorluyordu! Her zamanki gibi sahne olaylarını acayip seviyorum bu Black Omen’ın. Bassçı Serkan abi ellerinde süper bir zincir aksam ve deri kıyafetlerle çıktı. Klavyecileri Tolgahan süper bir fötr şapka (genelde bu sihirbazlar giyer) ve aynı süperlikte kabarık yakalı bir kıyafetleydi. Karahan abi yüzüne örten

Black Omen

Black Omen

kukuletasıyla bir pelerin giyiyordu. grubun en eski iki elemanından olan Baran abi is her zaman ki gibi olanca etkileyici duruşu ile tam da karşımdaydı. Davulcuları Onur (lan şansa bak, Black Tooth’un da davulcusunun adı Onur) ise pek bir aksiyona girmemişti. Bu arada Onur gerçekten çok sevdiğim ve muhabbetinden keyif aldığım bir arkadaşımdır. Sevgili okurum Lise 2’den beri Black Omen seven bir insan olduğumu belirteyim hemen. Introlarının ardından ilk parça Reincarnational Meeting geldi. Güzel bir ısınma parçası oldu 🙂 Ardından gelen parça ise bir türlü anlayamadığım o girişteki söz kısmıyla Damned Renaissance oldu. Epey bir sallandım bu parçada 🙂 Ve ardından en sevdiğim 3 Black Omen parçasından birisi olan ve “Angels always deserve to die” vurucu girişiyle başlayan Elegy Of Infernal Angels geldi ama ne geldi! Karahan abiyle göz göze geldik bu cümleyi bağırırken 🙂 Sonraki parça anlayabildiğim kadarıyla Enchanting Chaos Of My Frozen Mind oldu. Ama ben parçanın çok hoşuma giden o introsunu duyamadım. Zira tam da bu aralarda bir yerlerde bassçı Serkan abi bir sorun yaşadı. Sistem yavaştan çöküyordu anlaşılan 😀 Ve sıra geldi Black Omen’ın en damar parçasına: Curtains Of Imaginary Vortex! Parçanın o mükemmel yavaş girişi ve süper gelişmesi ve mükemmel sonucu her zamanki gibi çatlayana kadar kafa sallattı kalabalığa 🙂 Bu şarkıda özellikle Karahan abi’nin sözleri bizzat jestlerle canlandırması iyice gaz verdi lan 🙂 Under The Armageddon Sky‘ı da çaldılar. Bir sonraki parça ise diğer bir en sevdiğim 3 Black Omen şarkısından birisi olan BLACK CANDLE idi. İlk defa lise 2 de bu parça ile tanımıştım bu adamları 🙂 Satırı satırına ezbere biliyorum bu parçayı. Her kelimesini Karahan abi ile birlikte söyledim. Hatta bir ara bana uzattı lan mikrofonu, o kadar! 🙂 Bu esnada Impatience grubunun davulcusu Umut ile aynı grubun basçısı Gülay geldiler yanıma. Tabi onlar beni tanımıyorlardı ama ben tanıyordum 🙂 Neyse, Black Omen sırasıyla Nergal And Ereshkigal ve Gate Of Darkness‘ı çaldı. Vee en sevdiğim Black Omen

Karahan Abi

Karahan Abi

parçasına sıra geldi. Hatta bir anlamda ben anons ettim lan parçayı. Karahan abi sıra son parçamızda diyince ben When The Sun Rises diye bağırdım. O da “Aynen öyle” diye tamamladı sağolsun. Artık şarjımın son demlerindeydim ama bu kopmama engel olmadı! Öldüm yeminle 🙂 Neyse, grup bitirdi. Ben hepsine teşşekür ettim. Geçen Zedd’deki konserde isteyemediğim penayı bu sefer istedim Baran abi’den. Sağolsun o da kırmadı verdi. Şu da bir gerçek ki bu konser Zedd’dekinden daha iyiydi ve daha kaliteliydi. Black Omen için de unutulmaz bir gece olduğundan eminim 🙂 Benim için de öyleydi.

Arkaya gittiğimde bizimkiler üst kattan inerek geldiler ve daha fazla dayanamayacaklarını söyleyip ayrıldılar mekandan. Haklılardı aslında daha üç grup çıkmıştı, çıkacak üç grup daha vardı ve ben de ölmüştüm resmen! Neyse, Episode 13 çıktı daha sonra. Onlar da en sevdiğim parçaları Pitch Black‘le başladılar. Hiç izlememiştim onları da, iyi oldu valla. 3 şarkılarını daha dinleyip Alkın’la ayrıldık mekandan. Saat 01:00 civarıydı.

Şimdi gece ile ilgili bazı notlar var;

:: Black Tooth tahminimce kişi azlığından dert ederek başladı konsere. Ama az ve öz sayıdaki dinleyici bence acayip sevindirdi Black Tooth elemanlarını. Az ama öz mesajı verdik.

:: Konser afişlerinde yazan bir içki bedava olayı kısmen hikaye. Zira verdikleri kupon 5 ytl değerinde ama bira 6 lira. Yani cepten 1 lira daha vermeniz gerekiyordu. Ayrıca su da 1.5 liraydı.

:: Konserde çok fazla çoluk çocuk vardı. Şimdi bana bi tarafların mı kalktı Mesut demeyin. Öyleydi cidden.

:: Black Tooth’un etrafında olan bir arkadaş vardı. Çok dikkatimi çekmişti dövmeleri falan. Küçük bir araştırma yapıp kendisini buldum.

:: Aygün ve Volkan onlarca fotoğraf çektiler. Aygün Black Omen ağırlıklı, Volkan’da Black Tooth ağırlıklı.

:: Gece sonunda elimde 3 tane pena oldu. Pena koleksiyonum giderek güzelleşiyor. Yalnız Volkan’ın bu penalardan haberi yok. Burayı okuyup öğrendiğinde muhtemelen sövecek bana 🙂

:: Black Tooth’un bu kadar samimi olması hepimizi çok sevindirdi. Aynı şekilde Black Omen’la da güzel diyaloglar içine girdim.

:: Tahrip grubunun ve Black Omen’ın bassta problem yaşaması çok enterasan oldu. Galiba amfinin girişinde bir problem vardı.

:: Bizim hazırlıktaki bir bayan hocayı da konserde gördüm dövmeli falan. Meğer gündüz hoca; gece metalciymiş 🙂

Yazıda adı geçen grupların myspace sayfaları:

Tahrip: http://www.myspace.com/tahrip

Black Tooth: http://www.myspace.com/blacktoothmusictr

Black Omen: http://www.myspace.com/blackomenturkey

Episode 13: http://www.myspace.com/episode13

Black Tooth Eskişehir Chapter: http://www.myspace.com/eskisehirblacktooth

Bunlarda geceden seçtiğim fotoğraflar. Özel sayfa yaptım ki yorum yazabilesiniz. Buraya tıklayarak hepsini görün hepsini!

Boynumun ağrısı 3 gün sürdü. İki gün de sesim kısık gezdim. Yazdığım en uzun yazılardan biris oldu bu yazım. Yazının gecikmesi Aygün’den playlistleri almam çok uzadığı için oldu. Çok eğlendim ama. Gene olsa gene giderim 🙂