Tag Archives: orbay

Yazma Özgürlüğü, Kaçmak ve Tove Lo

Şimdi sen, 1. sınıf kalitedeki koltuğunda oturup en pahalı IPhone’undan geniş geniş benim yazdıklarımı okuyor ve bok atıyorsun ya, bana neyi yazıp neyi yazamayacağımı ahkam kesiyorsun ya, yapma bunu. Çünkü sen ne dostsun, ne müziksin, ne mutluluksun, ne de acı… Öyleyse ben seni neden yazayım ki? Pişkinliğin tarif edilemez şu züppeliğini görüp de ben seni neden yazayım? En güzel şiir olsan ne fayda?

Küçükken tatillerde çoğunlukla annem ve Murat‘la birlikte yolculuk yapardık. Bursa’ya, dayımın öğretmenlik yaptığı köye giderdik. Orası müthiş bir köy idi. Hatta yıllar sonra Ferhat Abim‘le gittiğimizde bile hala (çok kısa sürmüştü bu ziyaretimiz) çocukluğumdan bazı izler bulmuştum. Menteşe Köyü, aklımdasın.

snap01Bu yolculuklarımızda annem hep “Yola bakma, miden bulanır“, derdi. Ben de hep uzaklardaki tepelere bakardım. Çok uzaklarda kimisi gün gibi aydınlık, kimisi ise sise pusa bulanmış, hayal meyal görünürdü. Kendimi o tepelerin başında yalnız başıma düşlerdim. Yalnız başıma orada ne yapardım diye ürperirdi içim. Aradan yıllar geçti. Önceki sabah işe giderken kendimi yine aynı hayalleri kuruyor iken buldum. Neden bilmiyorum yalnızlığa olan bu merakım. Annem hep küçükken yalnız başıma ne oyunlar oynadığımı anlatır. Anne baba olmanın en büyük keyfi budur herhalde: Kapı aralığından yavrucuğunun kurduğu hayalleri izlemek, oynadığı komik oyunlara gülmek…

snap02Hafta sonu pek çok misafiri ağırladığım ve değerli dostlarla buluştuğum, yoğun, sırılsıklam bir hafta sonu olarak bitti gitti. Cumartesi gecesi hep birlikteyken elektrikler gitti. Geceyi Selda’nın korku hikayeleriyle tamamladık. Utku’yla ben çok korktuk. Önce İstanbul’dan kuzenim Orbay’ı misafir ettim. Askere gidecek. Vedalaşmaya gelmiş. Daha sonra Gelibolu’dan komutanım Mevlüt Başçavuşla buluştum. Emekli olmuş. Onunla vedalaştıktan sonra da Ordu’dan yakın dostumuz Emre‘yle buluştum. Onlar önden Alper‘le buluşmuşlardı bile. Ben yanlarına dahil oldum. O ekiple bir süre vakit geçirdikten sonra da Ender ve Yağız‘ın yanına gittim. Fatih Abi de oradaydı ve başına gelen garip olaylardan bahsediyordu…

imageŞu kızı da onlarla birlikte otururken gördüm ilk defa. Diğer pek çok mekanın aksine, o esnada tam da ekranda görünen video çalıyordu sistemde. Hem ses hem görüntü vardı yani. Göz ucuyla takip etmeye çalışsam da ne şarkının, ne de söyleyenin adını görebildim. Şarkı gayet gözleri kapatıp dinlemelik ayarında olduğu için Youtube’da nasıl arayacağımı düşünmeye başladım. Bu esnada ekranda bir sonra başlayan şarkının adını not ettim. Eve dönüp o şarkıyı Youtube’dan bulunca tavsiyelerde şırrank diye çıkıverdi aradığım şarkı: Tove Lo – Habits. İsveçli arkadaşımızı şu an için Youtube’da 404 milyon kişi izlemiş. Aferin kendisine.

Pek Çok Boyutuyla Bir Trafik Kazası

22 Ekim 2013 günü, beş kişilik aile tarihimizin en korkutucu ve üzücü günüydü sevgili okur. Şu yazıda bahsettiğim üzere kardeşim ve babam bir trafik kazası geçirdiler. Babam kazayı hafif sıyrıklarla atlattı ancak kardeşim Mustafa yüzünden yaralandı. Yaklaşık 10 gün hastanede kaldıktan sonra eve çıktı. Bugün itibariyle kazanın üzerinden 19 gün geçti. Bu yazıyı yazma sebebim, öncesi ve sonrasıyla bu olaydan bir takım dersler çıkamak istememdir.

Büyük yeşil nokta kaza yeri

Söz konusu günün sabahında babam ve Mustafa evden saat 07.50 civarında çıkmışlar. babam, çocuğu okula bırakıp oradan işe gidecekmiş. Biz Eskişehir’de Batıkent‘te oturuyoruz. Genelde Batıkent’ten özellikle bizim oturduğumuz tarafı kullananlar Bursa-Eskişehir çevre yoluna çıkıp oradan bastırıp şehir içine giderler. Mahallenin içinde dolaşmazlar. Babam da o sabah aynısını yapmış. Evin önündeki bulvardan gidip sağa dönmüş ve çevre yoluna girmiş. Yola girdiği anda sabah güneşi bir anda gözünü almış ve neredeyse hiçbir şey göremez olmuş. Hızı 50 km civarında olduğu için (öyle hatırlıyor) görüşü sağlama almak için içgüdüsel olarak sağ şeride yanaşmış ve güm!

Okumaya devam et

Bu Aralar Hayatım Şu Şekilde Akıyor

Sevgili okur, nihayet şu kaza bela işlerini yavaş yavaş atlattım. Kardeşim eve çıktı ve durumu da giderek iyileşiyor.

Geçenlerde Ankara‘dan aldığım bir kitaba, Saatleri Ayarlama Enstitüsü‘ne doyuyorum bu ara. Doyuyorum, çünkü gerçekten leziz bir kitap. Kitaptan vakit buldukça işlerimi de yapıyorum. Dün Eskişehir’de epey bir işim vardı mesela, o yüzden çok koşturmacalı bir gün yaşadım.

77 parçalı bir hediye hazırlıyorum, onun için bir çerçeve yaptırdım. Daha sonra Esnaf Sarayı‘ndan alınacak bir kaç ıvır zıvır vardı onları aldım. Tüm bu işleri yaparken sağolsun Alper ve Burçin‘i de benim de sürükledim. Alper’le uzun, ciddi ve geleceğe yönelik konuşmalar yaptık kendi hayatlarımızla alakalı olarak. Geçenler de şu yazıda gösterdiğim bir batarya vardı hani, şişmişti. Dün işte gittim, “ORIGINAL” markalı orijinal olmayan bir batarya aldım 10 liraya. Uzun zamandır DVD kapağı bastırmıyordum, dün dört tane bastırdım. Bir de Mustafa‘nın sıra arkadaşı ile buluştum. Lise 1 ders notu fotokopi çektirdik 🙂 Sonra’da Orbay ile buluşup tam bir saatte eve geldik. Sonra başka bir iş için yine dışarı çıktık. Saat gece 01.00’de geldim eve.

Yazının bundan sonraki kısımlarında birer cümle ile de olsa bütün arkadaşlarımın neler yaptıklarından bahsedeceğim. Bu hafta vize haftası olduğu için hiçbiriyle görüşemedim. Volkan, bu ara iyi maşallah. Karides tava yapmıştı geçen günlerde hatta. Yanda görüyorsunuz. Alper, yeni grubu Efendi Band ile yeni bir kayıt olayına girdi. Bugün yarın, Youtube‘a yüklerler, ben de paylaşırım. Togay da aynı şekilde yepyeni bir grupla çok sert işler yapıyor. Dün, yeni çıkaracakları EP’den üç şarkı dinledim. Vay be, dedim. Cuma gecesi de bir kere vay be demiştim. Yağızhan‘ın bu hafta vizeleri var. Ender‘in kurduğu yeni grupta ikisi ve hatta Japon asıllı davulcuları Onur‘u da sayarsak üçü, acayip işler peşinden gidiyorlar. Onun da kokusu yakında çıkacak merak etmeyin, epey şaşıracağız. Savaşalp, harıl harıl ders çalışıyor, vizelere hazırlanıyor. Ders notu yolladım epeyce. Sercan, Turizm Jandarması oldu. Plajda yapıyor askerliğini. Koray ise İstanbul’da. Keyfi yerinde, tam da olmasını beklediğimiz gibi süper rahat bir askerlik yapıyor. İkisine de buradan sevgilerimi yolluyorum.

Dün Alper’le konuşurken de söyledim. Deftones‘un her şarkısı sevişme soundtrack’i olarak kullanılabilir. Change ve  Diamond Eyes’ı ne zaman dinlesem acayip bir moda giriyorum örneğin. Ey Deftones, sevmeye, sevilmeye, sevişmeye ne kadar da uygunsun!

Cuma gecesi çok iyi bir geceydi bu arada. Vay be, dedim diye yukarıya yazmıştım hani. İşte bu vay be’nin haricinde geceye Savaş Abi‘nin yaptığı iki krallık damgasını vurdu. Bunlardan biri şu: Spectrasonics Omnisphere VST’si saniyede 880 kb hızla benim olmaya başladı 🙂 6 çift katmalı disklik bu muhteşem VST’ye Savaş abi sayesinde sahip oluyorum.

Son olarak, tezgahlı daire testere alacağım sevgili okur. Fiyat araştırmalarım devam ediyor. Bizim işlerde bu alete çok ciddi ihtiyaç oluyor. Bu aleti de aldıktan sonra herhalde ihtiyacım olan tüm aletleri almış olacağım. Marka ve model önerilerinizi bekliyorum.

Yazıya fotoşopun gücü isimli şu güzide çalışma ile son veriyorum.

Hiç Bitmiyor Başladığı Gibi Günler

Galiba hayatımın en güzel melodilerini hep Sabhankra‘dan dinledim sevgili okur. Bir haftadır Seers Memoir‘in notalarında bunu duydum. Yakında albüm çıkacak ve yine bu sayfalarda çok kapsamlı bir inceleme okuyacaksınız. Bakın buraya not düşüyorum efsane bir şakının adını: Time Of War.

Malum, 9 günlük resmi bir tatile girdik. İşe başladığımdan beri bu kadar uzun süre evde kalmadım hiç. O yüzden pek bir mutluyum. Bu haftanın tamamı koşturmaca ile geçtiği için açıkçası biraz da heyecanla bekledim bu tatili. Evde yapılacak onlarca iş, izlenecek saatlerce film ve dizi vardı. Kendime söz verdim, bu dokuz günün en az üçte ikisini evde geçireceğim diye. O yüzden çok az dışarı çıkacağım.

Dün mesela çıktım. Apayrı bir gündü sevgili okur. Kendime aldığım altılı priz, kerpeten ve tornavidaları saymazsak, galiba dünün en kayda değer anlarından birisi dışarıda bir yerde, hayatımın en “doyuran” kahvaltısını yapmış olmamdı. Hayatımın en kötü soda limonlarından birini içmeme rağmen, buna hiç aldırmadım. Ve Irish Coffee‘de alkol olduğu gerçeğini bir an olsun akıldan çıkarmamak gerektiğini öğrendim. Katlı otoparklardan Eskişehir trafiğinin göbeğine uzanan bir hikaye yaşadım. Ara sokaklardan trafık nasıl atlatılır herkese gösterdim. D&R‘da hayatımın en güzel Stormtrooper‘ını gördüm. Al evine koy, o kadar! Adamlar üşenmemiş, Japonya’dan almış getirmişler. Helal olsun!

Bak, yazının bu kısmında Time Of War’ın sonlarına doğru başlayan o klavyeli kısım başladı. Savaş Sungur’un clean vokalde yapabileceklerinin manifestosu bu. Bir şaheser!

Hani şehrin belirli noktaları aklınıza belirli anılarla kazınır ya, mesela ilk kez öpüştüğünüz sinema salonu, sınava geç kaldığınız otobüs durağı, ayağınızın takılıp düştüğünüz o cadde başı gibi. Dün bu kataloga iki yer daha ekledim sevgili okur. Böyle keşiflerin kendiliğinden ortaya çıkması, bunları çok daha unutulmaz yapıyor, bu kesin. Ancak geceyi bu güzel anlarla bitirmek mümkün oldu mu? Hayır. Bu noktada büyük üstad Celal Şengör‘den bir alıntı yapayım:

“Ben jeolojiyi küçük yaştan yani Jules Verne‘in Arzın Merkezine Seyahat kitabını okuduğum günden itibaren sevmeye başladım. Hemen arkasından Denizler Altında Yirmi Bin Fersah ‘ı okudum. Onu da okuduktan sonra kendi kendime, ‘Adam olmak demek, Jules Verne’in tarif ettiği gibi olmak demektir’ diye düşündüm. Bana jeolojiyi Jules Verne sevdirdi…” “Gülerek bakan gözlere yaş düşüyorsa, ölüm peşim sıra geziyor demektir.”

Büyük adam bu Celal Şengör. Ben, Jules Verne seven herkesi severim. Dün gece de oturup Jules Verne okudum. Canım sıkıldığında bazen bunu yapıyorum sevgili okur. Yaşlı gözlere bakıp kendimi lanetliyorum. O kitapta bir kısım var hani. Ha bir de ara ara şu parçayı bile dinledim:

1398356_720609704633479_576234348_o.jpgBugün kılıçlarımı biledik kuzenim Orbay‘la birlikte. Sırf bu iş için BİM’den bileme makinesi aldım. Gayet tatminkar sonuçlar alıyorum. Yakın zamanda bir kaç video ile paylaşacağım. Onun hemen ardından Orbay’ın verdiği fikir ile yeni bir mobilya işine giriştim. Eski bilgisayar masamdan söktüğüm çekmeceyi yeni masama takacağım. Zor iş ama, yapacağım 🙂

Bayramın ilk günü çalışıyorum sevgili okur. Denetimler olacak. Diğer günlerde evde işlerim olacak. Bizimkilerden bir haber bekliyorum. Eğer bir aksilik olmazsa iki gün kaybolacağım. Aksilik olursa kaybolmayacağım.

Hardisklerime bakım yapmam gerekiyor. Bu bayram bu işi de halledeyim artık diyorum hazır evdeyken. Blogda geçen hafta aksama oldu. Özür dilerim. Tatil boyunca günlük olarak yazacağım. Ümitliyim. Şimdilik yazmayı planladığım başlıklar şu şekilde:

  • Turkcell ve iş ortaklarından müthiş kazık!
  • Askere gidiyorum
  • Dizi sezonu başladı!

Elbette bu başlıkların sayısı artacak. Olayı biraz zamana bırakmak lazım. Muhtemelen yeni sezonları başlayan dizilerle ilgili bir sezon başı değerlendirmesi yazarım. Geçen senelerde de yaptığımı hatırlıyorum.

Herkese süper tatiller dilerim. Bol paralı geçer umarım. Ne bileyim mesela, gökten 1000 lira düşsün önünüze… Epey bir şey yapabilirsiniz o parayla.

Bu Dönem Boşluklar Vardı

Şu an bu yazıyı odamda, koşudan geldikten hemen sonra yazıyorum. Son noktayı koyup yayımladıktan sonra duşa gireceğim. Duştan sonra da bir şeyler atıştırırım belki. Gerçi pek iştahım da yok. Öğlen herhalde güzel yedim yemeği. Ekmeği azaltınca ve hatta yemeyince doyamıyorum bir türlü. Ancak anladım ki zaten olayın özü de asla doyarak kalkmamakmış.

Emre’yle aşağı yukarı şöyle görünüyoruz

Şemre yoktu bugün. Öğlen konuşmuştuk akşam buluşuruz diye. Ama herifi aradığımda telefonu İnegöl‘den açtı 😀 Neyse, hazırlandım. Ama geçen haftalarda yaptığım enayiliği yapmadım bu sefer. Siyah spor ayakkabılarımı giymedim. Neden peki? Çünkü ayakkabının üzeri süet gibi bir malzemeden yapıldığı için, güneşli günlerde koştuğum piste serilmiş kırmızı toz (tuğla tozu) ayakkabının adeta rengini değiştiriyordu. Hadi yağmur yağdı, tozlar yatıştı diyelim. O zaman da ayakkabının üzerine bulaşması halinde temizlemesi mümkün olmuyordu. O yüzden halı saha kramponlarımı giydim. Hem temizlemesi daha kolay, hem de daha hafifler.

Müzik dinleyerek koşuyorum lan akşamları. Stadyumun etrafında üç beş tur atıyorum. En fazla da beş tur atabiliyorum koşarak. Bir iki tur da tempolu yürüyorum. Yürüyüşlerde epey gülüyoruz Şemre’yle. Yıllardır üzerime yapışan, göbek kısmında biriken hantallık sanki yavaş yavaş kalkıyor üzerimden sevgili okur. Pazartesi akşamıydı herhalde, yıllar sonra ilk defa basket oynadık hemen dibimizdeki saha da. Ha, bir de halı saha turnuvası olayına girdik kurum olarak. Hayatımda ilk defa adım yazılı bir formam oldu lan 😀 (Forma numarası 5!)

Erman

Bu hafta, 5 Haziran Dünya “Çevre” Günü kutlamaları vardı. Çarşamba günümü tamamen bu işe ayırdım. Herhangi bir aksaklık olmadan bitmesine sevindim. Sabah 9’dan öğleden sonra 3’e kadar aralıksız ayakta durarak kendime ait olan rekoru geliştirdim. Üstelik üzerimde siyah renk takım elbise vardı! “Çevre” günü kutlamaları olunca konu, ne bileyim kafam karıştı. Her neyse. Bu arada Eskişehir’deki direnişte bizim Erman’ı, Erman Dolmacı kardeşimi de gözaltına almışlar. Konu ile ilgili haber şurada. Eylemler esnasında kuzenim Orbay da ciddi derecede biber gazından etkilendi. İlk gece patlak veren olayları ilk ağızdan onun sayesinde öğrenebildim.

Haftanın en iyi montesi! (Koffing)

Geçen haftasonu olaylar daha yeni başlamışken bir de Dragon Yarışı olayı vardı. Cumartesi günü gece olanlardan habersiz ya da tam olarak ne olduğunu bilmeden yarış elemelerine gittik. Elemelerde kendi serimizde ikinci olduk. Ancak direniş sebebiyle şehirdeki tüm duyarlı etkinlikler iptal edildiğinden final yarışları da iptal edildi ve bu seneki Dragon macerası da bu kadar sürdü.

Sekiz senedir beklediğimiz anne aha bu işte

Bilecik’te günler garip geçiyor sevgili okur. Yazmak, çizmek hadi bir yana da bazen müzik dinleyecek vakit bile bulamıyorum. Ama aralara sıkıştırıp Supernatural ve How I Met Your Mother‘da sezon finallerini yaptım. Supernatural’da diğer sezonlara nispeten daha tırt bir sezon finali oldu. How I Met Your Mother’da da sekiz yıldır beklediğimiz anneyi gördük, minik minyon bir şey çıktı. Lily ile aynı segmentmiş hatun. Ben nispeten daha Robin‘e benzer diyordum. The Big Bang Theory‘de iki bölüm kaldı. Game Of Thrones‘da ise epey bir bölüm var 😀 Mutluyum, çünkü hepsini tek bir günde, çıldırmışçasına izlemek istiyorum. Bunun için halen biraz beklemem gerekecek. MEKTUPLAR isimli bir “edebi” çalışmaya başladım. Başladım, devam ediyor. Bakalım, içime siniyor.

Sabahları süt içiyorum lan. Çok pis alıştım. İçmediğim gün işim rast gitmiyor. Ha, bir de yıllardır adını koyamıyordum artık koydum: En sevdiğim kuruyemiş ceviz lan benim. Net: Ceviz. Geçen doktora gittim, alerji ilacı almak için. Bana yepyeni bir ilaç, daha doğrusu sprey verdi. Sıkınca genzinden kayıp ağzına tadı geliyor ama süper güçlü. Böyle bir rahatlık yok arkadaş. Dönem dönem alerjik rinitle ilgili yazılar yazıyorum. Hastalıkla ilgili son gelişmeleri anlatıyorum. Yakın zamanda üşenmezsem bir tane daha böyle yazı yazabilirim.

Çok yakında akıllı telefon piyasasına çok hzılı bir giriş yapıyorum oğlum. Beni takip edin. Çekinin, ürkün benden ve akıllı telefon hırsımdan 🙂 Telefon, melefon iyi de okulla ilgili çok ciddi sıkıntılar var. Ne yapacağımı bilmiyorum sevgili okur.

Birkaç plak aldım denk geldi de. Onlarla ilgili yazılar var. Epeydir yazamadım. Daha doğrusu yazmak istemedim. Şimdi o yazıları birer ikişer yazmak niyetindeyim. Hayatta beni hiç yalnız bırakmayan tek şey var: Müzik. En kötü zamanımda da en iyi zamanımda da müziksiz kalamadım. O yüzden bu yakın dostumla bu gece uyuyacağım. Şu an bunları yazarken Sabhankra çalıyor, Moonlight. Tüm gece uykusuzlarına, uykusu kaçanlara, gözleri şişenlere çalsın Sabhankra. Dinledikçe gözleri dolanlar, tüyleri diken diken olanlar, sizleri çok seviyorum.

ÜDS Sınavına Girdim

Bugün, 20 Mart 2011 sabahı evden 8’de çıktım sevgili okur. Sınav yerim şansıma bizim okulun İktisadi İdari Bilimler Fakültesi çıktı. Geçen seneki kopya olaylarından dolayı bu sene güvenlik önlemleri had safhadaydı. Aşağıdan görebilirsiniz.

Sınavdan sonra bir takım işlerim olduğu için ben yine her zamanki gibi üzerime herşeyimi alarak çıktım evden. Çünkü sınav yerinin hemen yanındaki yurtta kuzenim Orbay kalıyordu. Saat 8:30’dan 9’a kadar herifi aradım. Açmadı telefonu. Çünkü uyanamamış. En son telefonun şarjı bitince içime bir kurt düştü. Hemen Seval‘i aradım. Seval de açmayınca yaradana sığınıp yurdun girişindeki güvenlik görevlisine gittim. Saat 9’dan önce anons yapamıyorlarmış. Saat’in 9 olmasını bekledim. Anonsu yaptırdım. Geldi aldı eşyalarımı Orbay ve ben de elimde sınav giriş belgem ve kimliğim olduğu halde sınav yerine gittim. Sonradan Orbay’dan öğrenecektim ki tam 38 kere aramışım.

Sınav salonuna girerken bayan adayların sayısının bariz fazla olduğunu gördüm. Zaten erkek adaylar sayıca az olduğumuzdan hemen içeri girdik. Üzerimizi aradılar. Sonra sınav giriş belgesinin üzerindeki barkodu okuttum. Sınava gireceğim amfiye ilerlerken arkadam sivil polis seslendi barkodumu okuttum diye. Okutmuştum. Neyse, amfiye girdim. 13 numaralı yere oturdum. Hayatımda ilk defa bir amfide bir şeye katılıyordum. İçimden bu amfide ders işlemek nasıl oluyordur lan diye geçirdim. Yerime henüz oturdum ki arkamdan bir görevli gelip barkodunuzu okuttunuz mu diye sordu. Okuttum dedim ama kılladım iyice. İçimde bir şüphe uyandı.

ÖSYM, adayların kalem bile getirmesine izin vermediği için masalarda kırtasiye kutusu diye bir olay vardı. Birilerine epey para kazandırmışlardır diye düşündüm. Kırtasiye kutusunun içinden 2 adet Meybon ve 1 adet olips şekerleme, 2 adet Fatih marka Sınav Kalemi, 1 adet kalemtraş, 1 adet Pelikan silgi ve peçete çıktı. Sınav esnasında ben sadece bu kalemlerden birini ucunu dahi açmadan kullandım. Silgiden de birazcık kullandım. Şekerlemelerin ikisini yedim, naneliyi de Orbay yedi. Bu detayları da niye verdim bilmiyorum.

 

ÖSYM Kırtasiye Kutusu

Eskiden kitapçık türü olurdu. Artık yok öyle bir uygulama. Herkese üzerinde fotoğrafının olduğu ve bir numarası olan bir kitapçık verdiler. Bunlar da özel poşetlerde geldi. Cevap kağıtlarına önce bukitapçıkların kodunu işaretledik. Sol ön tarafta tüm salonu kaydeden kamerayı görünce burnumu karıştırmayı bıraktım.

Sınav başladığında önce soruları bir hızlıca gözden geçirdim. Soruları çözdükçe gördüm ki önceki yıllara ait çözdüğüm denemelere göre daha zordu sorular. Özellikle sicim teorisi (string theory) ile ilgili verilen bir paragraf vardı ki neredeyse hiçbir şey anlamadım sorularından. Denemelerde ilk 30 soruyu yaklaşık 20 dakika da çözebilirken bu sefer 1 saate yakın bir sürede çözebildim. Ondan sonra toparlanıp hızladım. Ancak dediğim gibi zordu bence sınav. Şunu farkettim ki sevgili okur, biz çevre mühendisleri acayip şansılıyız bu sınavda. Özellikle de İngilizce okuyorsak. Çünkü önceki yıllarda da bu sene de sorulan soruların içeriklerinde yer alan konular sera etkisi (bu sınavda), atmosfer (bu sınavda), hava kirliliği, alternatif enerji kaynakları, geleneksel enerji kaynakları, tehlikeli atık yönetimi (bu sınavda) gibi derslerden hakim olduğumuz terminolojiye has konulardı. Zaten ağırlıklı olarak da hep ekoloji ve fizik konu başlıklarından paragraflar seçmişler.

Sonuç olarak sevgili okur, çok iyi bir sınav geçmedi. Ama yüksek lisans için gerekli olan puan barajını aşabileceğime inanıyorum. Şu an aklıma gelmeyen ama beni gıcık eden üç beş soru vardı. Yakın zamanda soru kitapçıkları açıklanır. Ben de buraya koyarım.

NOT: Hatırladım bir gıcık soru çocukların self-critism’leri ile ilgiliydi ve bir tanesi de HIV virüsüyle alakalıydı. Kepazeler!

EKLEME: Sınava çalışırken (zaten 2 gün çalıştım) bazı kelimeler çıkarmıştım liste olarak. Önceki yıllarda sorularda yer alan kelimelermiş. İndirip göz atabilirsiniz. Doğrudan sağ tıklayıp kaydedin. KELİME LİSTESİ

Nereyle Dinlediğimiz Önemlidir

Yapması gereken tek iş gelen yolcunun adını soyadını alıp istediği yön ve saate göre bilet yazmak olan taşımacılık şirketi görevlilerinin yaptığı hatalar yüzünden çok defa mağdur olmuşumdur.

Sadece ben de değil, neredeyse her arkadaşımdan duymuşumdur bu mağduriyetleri. Belki senin de başına gelmiştir sevgili okur. Aynı koltuğun başkalarına da satılması, farklı bir yere giden bir otobüse bilet kesilmesi, otobüsün kalkacağı peronun yanlış söylenmesi, tren de özellikle tek koltuk istediğiniz halde çift koltuktan bir yer verilmesi, oturacağınız koltuğun cam kenarı olması için 1 saat geç gitmeyi göze alıp bindiğinizde koridor olduğunu görmeniz gibi onlarca aksilikten bahsediyorum.

Bu aksiliklerin belki en komiği de tane tane heceleyerek söyleseniz bile bilete Yolcu adı olarak başka bir adın yazılmasıdır. Benim başıma geldiğinde komik bir olay geldi başıma diye anlatıyordum. Meğer sadece benim değil, herkesin başına geliyormuş lan bu türden olaylar 🙂 Aşağıda bizzat bana ve kuzenim Orbay‘a kesilmiş biletleri görebilirsiniz:

Büyük hali için tıklayınız

Büyütmek için tıklayınız

Bu yazıyı neden yazdım peki? Başlangıçta bu yanlış isim yazma olayı komik görünebilir. Ancak herhangi bir aksilik, kaza, bela vs durumunda bilette adı yazan yolcu için geçerli oluyor ferdi kaza sigortası. Yani başınıza bir iş gelse ve benim biletimde olduğu gibi adınız yanlış yazıyorsa şirketin size yapmakla yükümlü olduğu kaza sigortası sizi karşılamıyor.

Tavsiyem 1 lira daha fazla verip güvenilir otobüs firmalarından bilet almanız, biletinizi alırken de isminizi kontrol etmenizdir. Özellikle trenlerde sırf bu isim hatası yüzünden canı sıkılan çok insan tanıyorum. Siz de dikkat edin.

Eskişehirli Olup Anadolu Üniversitesi’ni Kazananlar

Az önce kurdum grubu Facebook‘ta. Lan aslında taa hazırlıktan beri hayalimizdi Taner, Ufuk ve benim. Dün Taner’le yemekhanede karşılaşıp, uzun süre sonra muhabbet etme fırsatı yakaladık. Birlikte yemek yedik falan. Sonra bilgisayar laboratuvarına gidip biraz FTP olayı üzerinde çalıştık. O esna da yine sözü geçince dedim artık kurayım şu grubu ya. Bilenler bilir okulumu çok sevdiğimi. Bunu çekinmeden de söylerim. Şimdi kurduğum bu grup ırkçı bir grup değildir 🙂 Yani, Eskişehirli olmayan arkadaşları da beklerim destekçi olarak. (Volkan, Savaşalp 🙂 ) Lan siyasete miyasete bulaşmadan eğlenceli bir oluşum yapalım. Ya zaten öyle onlarca üyesi olacağını falan da sanmıyorum. Zaten aşağı yukarı herkes bir birini tanıyacağı için güzel muhabbet olacağını sanıyorum. Haa, Orbay bunu okuyorsan hemen üye ol abi. Bu arada sevgili okurum, daha önce de takip ettiysen bu isim yabancı gelmeyecek sana: Orbay var bizim sınıfta. Kendine bir süre önce Spring araba almıştı. Araba iyi, temiz, tüplü falan. Okula bununla gidip geliyor Orbay. Ama ne şanssa bir türlü işime yaradığında bana denk gelmiyordu herif. Neyse, geçen çarşamba günü ilk defa, hem de çok sıkışık olduğum bir anda sağolsun aldı beni kampüsten aldı; tam da istediğim yere bıraktı. Çok kral çocuk. Yazayım dedim bende. Yolda Dire Straits dinledik. Haa, Seval’de vardı lan.

Neyse, bir başlıkta iki hatta üç konuyu iç ettim, anlattım yine 🙂 Grubun linkini aşağıda bulabilirsiniz. Bu arada, yakında yeni eklemeler geliyor bloga. Güzel olacak inşallah. Amin.

ESKİŞEHİRLİ OLUP ANADOLU ÜNİVERSİTESİ’Nİ KAZANANLAR

Ayıp Be!

Lan final ortalaması 27 olan; genel başarı ortalaması da (ki dersi 426 kişi alıyor), 28 olan dersin geçme notuna (CC) 38 verilir mi? Hadi o neyse, DD’ye 30 verilir mi? Ayıp lan bence. Calculus’tan bahsediyorum, başımın belası. Yani hep derim; hadi ben salağım, Seval salak, Savaş salak hatta Orbay’da salak. Ulan bu 426 kişinin hepsi mi salak? Yok lan, bir şey; bir çözüm olmalı bu dersten. Tüm çevre mühendisliği komple çakmış. Tabii, buradan anladığın üzere sevgili okurum bu zavallı kardeşin 4. defa çakmış oluyor Calculus’tan. Hayırlısı olsun.

KOYMAYI UNUTMUŞUM. İŞTE SINIF LİSTESİ !