Tag Archives: Petra

Korkunç Bir Dolunay Macerası – 2

dolunaybalkon

önceki (ilk) bölüm için tıklayın

Tüm bu konuştuklarımıza inanamıyordum. Harut ve Marut‘un hikayesi kimleri için efsane olsa da iman eden herkesin doğru kabul ettiği (etmek zorunda olduğu) bir olaydı. Kur’an‘da Bakara Suresi‘nde yer alan o ayet aklıma geldi: “Onlar, Süleyman’ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurup söylediklerine uydular. Gerçek şu ki Süleyman kâfir olmadı, fakat şeytanlar kâfir oldular; çünkü insanlara sihri, Bâbil’de iki meleğe, Hârût’la Mârût’a indirileni öğretiyorlardı. Halbuki bu iki melek, “Biz ancak imtihan vasıtasıyız; sakın küfre sapma!” demedikçe hiç kimseye bilgi vermezlerdi. Fakat onlar bu iki melekten, karı ile koca arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı.”

Bir zaman, Tanrı insanları yarattığında melekler ona sormuşlar. “Neden onlara bizden daha çok değer veriyorsun? Bizler günah işlemeyiz, senin yolundan ayrılmayız, sana kulluk etmekten başka bir şey bilmeyiz. Oysa onlar günah işler, seni unuturlar.” Bunun üzerine Tanrı, meleklere bir ders vermek ister. “İçinizde en güvendiğiniz iki meleği seçin, o iki meleğe de tıpkı insanlardaki gibi ‘nefis’ vereceğim.” Bunun üzerine, onlar en güvendikleri iki meleği Harut ile Marut’u seçerler. Tanrı bu iki meleği Dünya’ya gönderir. Bu ikisi günlerce Dünya’da gezerler, hiçbir günah işlemez, hiçbir kötü şey yapmazlar. Gündüzleri insan suretinde insanların arasında dolaşır, gece ise tekrar göğe yükselirler. Diğer melekler de böylece haklı olduklarını, insanın daha az değerli, hak ettiğinden daha azına layık bir varlık olduğunu yinelerler.

Tanrı için artık test zamanı gelmiştir. Bir gün bu iki meleğin karşısına bir kadın, çok güzel, çok alımlı, baş döndüren bir çıkar. Kadın bu iki melekle konuşup biraz zaman geçirdikten sonra küçük bir çocuğu öldürmelerini ister. Melekler şiddetle karşı çıkarlar. “Allah’ın verdiği canı alamayız, günahından sakınırız.” Bunun üzerine ertesi gün Tanrı yine bu ikisinin karşısına aynı kadını çıkarır. Kadın yine bunları baştan çıkarmaya çalışıp onunla birlikte olmalarını teklif eder. Melekler yine şiddetle karşı çıkıp Allah’ın zinayı haram kıldığını söylerler. Göktekiler sevinçten havalara uçarlar. Öyle ya melekler nefisleri varken bile insanlardan güçlüdür. Son gün Tanrı, meleklerin karşısına yine o kadını çıkartır. Kadın, meleklerin yanına sokulur, birlikte şarap içmeyi teklif eder ve ısrar etmeye başlar. Kadının ısrarları o kadar bunaltmıştır ki her ikisi de sadece birer kadeh içeceklerini, sonra kadının gitmesini söylerler. Elbetteki ilk kadehin ardından ikinci, üçüncü kadeh ve hatta ilk testinin ardından, ikinci testi gelir. İyice sarhoş olan melekler kadınla ilişkiye girip kadının gösterdiği küçük çocuğu da öldürürler. Kadına sarhoş kafayla aslında melek olduklarını, gündüzleri Dünya’da isteyen herkese büyü yapmayı öğretebileceklerini, geceleri ise yine bir büyü yardımıyla göğe yükseldiklerini anlatırlar.

Bunları öğrenen kadın meleklerden o büyünün ne olduğunu sorar. Melekler içkinin tesiriyle harfiyen öğretirler. Kadın bu ikisini bırakıp hemen ona öğretilen büyüyü yapar. Hızla göğe yükselmeye başlar. Ancak meleklerin yaşadığı o alemin sınırına geldiğinde nurdan yaratılmadığı için parçalanıp yok olur.

Geride kalan iki meleği ise Tanrı’nın azabı beklemektedir. Ayılan iki melek yaptıklarını fark edip yalvarmaya başlarlar. Tanrı, onlara bakar ve şöyle der. “İşte insanlar doğumdan ölüme kadar hep bu şekilde, nefisleriyle yaşarlar. Siz de kıyamet kopana kadar yeryüzünde kalacaksınız. Sizden soranlara bir şartla, ‘sonsuza kadar cehennemde kalmayı göze almak şartıyla’ istedikleri büyüleri öğreteceksiniz.” Sonra sorar: “Peki cezanızı Dünya’da mı yoksa ahirette mi çekmek isterseniz” Melekler, ahiretteki cezalarının sonsuz olacağını bildiği için cezalarını fani dünyada çekmek isterler. Bunun üzerine Tanrı da onları bir mağaraya baş aşağı asar, kıyamete kadar ömür verir. Baş aşağı asılı duran bu iki melek, türlü şekilde onlara ulaşan herkese sordukları büyüleri öğretirler. Gelen herkese önce Allah’ın kesin şartını –sonsuza kadar cehennem– hatırlatıp kabul edenlere istedikleri büyüleri anlatırlar.

Ben bu hikayeyi düşünürken, büyük bir sitenin önüne gelmiştik. Yol boyunca neredeyse hiç konuşmamış olmanın verdiği huzursuzluğun yanı sıra dilim damağım da kurumuştu. Kadın arabadan inmemiz için işaret etti: Geldik. Sonra arka kapıyı açarak az önce beni kendimden geçiren o kazağı (muhteşem koku yine arabanın içine doldu) aldı. Arabadan inip önümüzdeki siteye baktım. Birkaç adım atarak kadını takip ettim. Öndeki apartmana girdi. Gelmem için kapıyı tuttu. İçeri girip merdivenlerden ikinci kata çıktım. “Annen beni görürse biraz garip olacak” dedim. “Ben yalnız yaşıyorum” dedi. Daha birkaç saat önce ilk defa gördüğüm (en azından canlı olarak) kadının şu anda evindeydim. Evin henüz kapısından geçmiştim ki bütün vücudum titredi. Evin içerisinde muazzam büyü izleri, birkaç noktada çok büyük enerji akışları vardı. Halimi görünce “Bugün ofise girince ben de benzerini yaşadım” dedi. Omzuma dokunup salona geçmem için yolu gösterdi. Bu dokunuş beni beter bir hale soktu. Bu evde çok fazla bir şeye dokunmadan ayrılmam gerekiyordu. Giderek saplanmıştım oysa ki. Hem kadının cazibesi hem de evdeki enerji beni tüketiyordu. Ancak bu tükenişten şu anda şikayet etmek bu güzel yüzü daha az görebilmek demekti.

Gösterdiği koltuğa oturdum. O ise tekrar odadan çıkıp gözden kayboldu. Oturduğum yerden duvarları dibi köşeyi incelemeye başladım. Duvarlarda tablolar ve objeler doluydu. Komik bir üç maymun tasviri (ahşaptan oyulan maymunların sırasıyla ağzı, gözü, kulakları kapalıydı ancak maymunlar çıplaktı ve pipileri açıktaydı), üst üste asılmış her biri aynı zamanı gösteren üç saat, şiddetle yağan karın resmedildiği bir orman manzarası, kırlarda oturan küçük bir kızı gösteren tablo ve çok dahası odanın her köşesindeydi. Çok fazla mobilya yoktu.

Kadın bir süre sonra elinde iki fincan ile döndü. Kahve içeceğiz sandım ancak bu iki fincanı bir sehpanın üzerine ters olarak kapatıp bir tanesinin üzerine bir parça yağ sürdü. Yağı çakmakla ısıtınca odaya hoş bir koku yayıldı. Şimdi rahatlamıştım, kapatma büyüsünün bir türünü yapıyordu. En bilinen büyülerden bir tanesiydi.

Anlatmaya başladı. “Ben bu şehirde büyüdüm. Ancak Kırşehir’de senin de görüştüğün o zat, ben daha küçük bir çocukken beni buldu. Yazları oraya gittiğimizde o bana küçük oyunlar hazırlardı. Ailem işin gerçek yüzünü bilmediği için tıpkı diğer tüm çocuklar gibi benim de bu adamla oynamama izin verirdi. Adam gerçekten dünyanın en merhametli insanıydı. Hala onun gibisi yoktur. O bana bir gün gerçek büyünün nasıl yapıldığını gösterdi ve ıstıraplı yılların ardından ben de işte büyüyle haşır neşir oldum. Harut’la Marut’u araman gerektiğini bile bilmediğine göre henüz çok güçlü bir büyücü sayılmazsın” dedi. Orada sözünü keserek, lafa girdim. “Yanılıyorsun, Petra’nın sırlı üç düğümünü çözdüm. Yaptığım her büyü ben istemeden bozulamadı. Tılsımlar kullanabiliyorum. Kelimeleri söylememe bile gerek kalmıyor.” Ben bunları anlatınca kadın şaşırdı, göz bebekleri büyüdü. “Tahmin ettiğimden daha yetenekliymişsin.

Her hareketi, o parlayan gözleri, zarif hareketleri… Kısacası varlığı bile beni benden almaya yetiyordu. Sonra gitti büyük bir klasörle geri geldi. Birçok harita döküldü yerlere. Eğilip bir tanesini aldı. Üzerinde işaretlediği yeri gösterdi. Suriye’de Şam yakınlarında bir yerdi burası. “Çok soruşturdum. Gecelerde istiareye yattım. Çağırmadığım varlık, girmediğim alem kalmadı. Ama nihayet Üm’rasul kabilesine ulaşınca Harut ve Marut’un yerini öğrendim.” Bu kabileyi, en azından cinler aleminde duymayan yok gibiydi. “Bunlar yüzyıllardır insan alemine geçmeyi isteyen, insan olmak isteyen varlıklar. Onlar da tıpkı bizim gibi Harut ve Marut’u arıyorlarmış. Bulmuşlar ancak nurun ışığı onları yaktığı için bir türlü buldukları mağaraya giremiyorlar. Ben onlarla bir anlaşma yaptım. Meleklerin yerini öğrenmeme karşılık onların insan olabilmesi için gerekli büyüyü öğreneceğimi söyledim. Elbette yalan. Eğer senin gözlerinde yalanı görürlerse ulaşmana asla izin vermezler. O yüzden yolun boyunca sakın geriye dönüp bakma.”

Cinlere yalan söyleyebilen bir kadın. Bunun için sürekli olarak üzerinde bir tılsım taşımak gerekirdi. O anda nefes almasını fırsat bilip sordum. “Diyelim ki gitmeyi kabul ettim, şu karışık zamanda nasıl gideceğim oraya? Suriye’ye üstelik?” Beklemediğim bir şey oldu, ayağa kalktı önüme gelip diz çöktü. Ellerimi yakalayıp “Gitmeyi kabul edeceğini biliyorum” dedi. Teninin sıcaklığı bana geçtiğinde tek kelime edemedim. “Ben her şeyi ayarladım. Oraya bir üniversite hocası gibi, Rusya’nın sponsorluğunda gidiyormuş gibi gideceksin.” Yutkundum. Sonra dizlerinin üzerinde doğrulup biraz daha yana geçti ve yere oturdu. Bana da oturmam için işaret etti. Elindeki tüm belgeleri, haritaları, eski kitaplardan çekilmiş fotokopileri yere serdi. Akşam saatlerinden günün ilk ışıklarına kadar sürecek olan konuşmaya, planı anlatmaya başladı. Her hareketinde havaya yayılan rayiha beni mest ediyor, konuşması, bakışları, dudağının kenarında beliren kıvrımlar, gözlerindeki esrarlı bakışları, her şeyiyle beni alt ediyordu. Bir süre sonra ona karşı direnmemeye karar verdim. Biraz daha yakın oturmak için hafifçe hareketlendim. Yerdeki ayakları benim bacaklarıma dokundu ve bunu fark ettiği an göz göze geldik.

Birkaç gün sonra otobüsle Hatay’a, oradan da Suriye Devleti’nin hala aktif olarak beklediği sınır kapısına ulaştım. Savaşın çıkmasının ardından Şam’a gitmek bir Türk vatandaşı için çok zorlaşmıştı. Ancak üzerinde Arapça/Rusça yazan bir tavsiye mektubuyla bir devlet üniversitesinde düzenlenecek “sözde” bir toplantıya katılacaktım. Kadın gerçekten her şeyi titizlikle ayarlamıştı. Neredeyse kimse hiçbir sorun çıkarmıyordu. Ülkeye girdikten üç dört saat sonra da Şam’a ulaştım. Şehre girince Şam’ın biraz dışında kalan otelime gittim. Burada beni yüzü güneş yanıklarıyla kaplı bir adam karşıladı. Bu adama tek kelime etmedim, ancak o beni bekliyordu. Elime bir zarf tutuşturdu ve hızlıca otelden uzaklaştı.

Ertesi günü otelde, odamdan çıkmadan geçirdim. Adamın verdiği zarftaki haritayı inceledim. Kadının öğrettiği sözleri tekrarladım. Pazar gecesi dolunay çıkacaktı. Bir gün daha beklemek gerekiyordu. Dikkat çekmemek için ara sıra lobiye inip günlerdir uçak modunda beklettiğim telefonumdan kadının fotoğraflarına baktım. Bu iş nasıl biterse bitsin, bu kadına âşık olmuştum. Dönüşte neler olacaktı, dönebilecek miydim onu bile bilmiyordum.

Nihayet Pazar sabahı otelden ayrılıp Şam’ın kuzeyinde bulunan bir kasabaya doğru yola çıktım. Şam’a yaklaşık 10 km uzaklıktaki bu kasaba bir dağın zirvesinde yer alıyordu. İşte Harut’la Marut’un yüzlerce yıldır gizli kaldığı mağara da bu dağın civarındaydı. Kadının tarif ettiği şekliyle dağa ulaştım. Burada daha önce birileri tarafından işaretlenmiş olan yolu buldum ve dağın daha ıssızda kalan kısmına doğru yürümeye başladım. Vakit öğleni biraz geçmişti. Yol giderek beni karanlık bir vadiye götürüyordu. İyice yorulunca biraz dinlenmek için yere oturdum. Bu esnada arkamda bir fısıltı hissettim. Bu anda anladım ki kadının bahsettiği cinler de peşimdeydi.

Kalkıp yola devam ettim. Dağı tırmanmak epey zorluydu. Bu esnada hava yavaştan kararmaya, açık gökyüzünde dolunay da kendini belli etmeye başlamıştı. Böylece yürümeye devam ederken artık arkamda koca bir kabilenin beni izlediğini hissediyor ve biliyordum. İyice karanlık çöktüğünde ise fısıltılar hırıltılara, tıslamalara dönüştü. Onlar da artık kendilerini sakınmıyorlardı. Her bir zerrem heyecan ve korkuyla titriyordu. Zaman zaman omzuma dokunuyor, başımı geri çevirmeye çalışıyorlardı. Kimi zaman sağımda solumda zıplayarak giden türlü yaratıklar görüyordum ancak bunların peşinden gitmiyor, asla ve asla geri dönüp bakmıyordum. Kadın tarif ettiği üzere, dolunay artık göğün tepesine asıldığında diğerlerinden çok farklı görünen bir kayaya ulaştım. Tüm kayalar sarı, kahverengi, gri renkli iken bu taş bembeyaz tıpkı bir mermer gibi ay ışığında parlıyordu. Vadinin bu yamacında yıldızlardan ve dolunaydan başka ışık yoktu. Yaklaşık belime gelen bu kayanın dibine çöktüm. Yüzüm kayaya dönük beklemeye, içimden Harut ve Marut’un ismini geçirmeye, Kur’an’da adlarının geçtiği ayetleri tekrarlamaya başladım. Bir süre sonra kayanın diğer ucunda bir delik belirdi. Belki de hep vardı ben göremedim. Önce elimle genişletmeye çalışınca yaklaşık bir adamın girebileceği genişlikte bir çukur açıldı. Çukurdan içeri girmeden önce son bir kez dolunaya baktım ve kendimi içeri bıraktım.

Birkaç dakikalık bir düşme, debelenme, sağa sola çarpmanın ardından yerden ancak kalkabildim. Zifiri karanlığın ilerisinde beyaz bir ışık zar zor seçiliyordu. İçimden dua edecek oldum. Sonra sustum ve kendimi durdurdum. Birkaç adım atmıştım ki çok derinden bir tıslama duydum: “Kimsin?” İşte bundan sonra ne yapacağımı bilmiyordum. Kadın bana bundan sonrasını hiç anlatmamıştı. “Muhammed’in ümmetinden M…” dedim. “Dur orada, yaklaşma. Şüphesiz Allah büyüyü ve büyü yapmayı haram kılmıştır. Büyü yapanlar ahirette sonsuza kadar cehennemde kalacaklardır.” dedi. “Biliyorum ama sormak istediğim bir büyü var” dedim. Uzun bir sessizlik oldu. Sonra nihayet “Yaklaş” diye başka bir ses duydum. Adımlarımı korkarak atmaya başladım. Mağara giderek genişledi. Bir noktadan sonra gözlerim ancak bulanık görmeye başladı. Defalarca ovuşturmama rağmen bulanıklık gitmedi. Karşımda bembeyaz iki varlık, sanki iki insan bedeni, baş aşağı asılı duruyorlardı. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım bir türlü net göremiyordum simalarını. Korkuyordum. Ölecek gibiydim.

-üçüncü ve son bölüm-

Mezunlar Buluşması 2019

mezun01

Seda’on mezuniyet buluşması selfiesi.

Önceki gün, Eskişehir Teknik Üniversitesi‘nde Mühendislik Fakültesi Mezunlar Buluşması vardı sevgili okur. Okulumuzun her yıl düzenlediği bu organizasyonlara Alper‘le ikinci defa katılmaya karar verdik. Güzel haberi ise Ahmet verdi. Eşi Petra‘yla birlikte cumartesi günü Eskişehir’e geleceklermiş. Çok geçmeden İzmir’den bir telefon daha geldi. Dönemimizin abisi, Aslan Abi’miz de etkinliğe katılmak için yol çıkmıştı bile.

Tüm bu organizasyonun içinde bir de laboratuvarda bir bulaşık yıkama seansı çıktı. Öyle olunca bence cuma günü okula uğrayıp bulaşık için bazı ön hazırlıkları yaptım. Bu sayede cumartesi günü işimiz daha kolay olacaktı.

Cumartesi sabahı erkenden kalkıp tren garına gittim. Ankara’dan gelen bir başka arkadaşımı, doktora çalışmamdaki ortağımı, Tarık Abi’yi karşıladım. Çalıştığımız laboratuvarın anahtarını verdikten sonra yapılacak işlerle ilgili onu bilgilendirdim. Sonra o laboratuvara giderken ben de önce çarşıya uğradım, sonra da Ahmet ve Petra’yı karşılamak için geri döndüm. Üç yıldır görmediğim Petra, Ahmet ve Ahmet’in bıyığıyla  (Ahmet yanında küçük bir sürpriz getirmişti) nihayet buluştuk ve hemen yakında bulunan Hangover Sky isimli mekana gittik. Eşyalarını falan organize ettikten sonra kahvaltıya oturduk. Bu sırada Aslan Abi de çıktı geldi yanımıza. Ancak ortamda birisi eksikti: Alper. Günlerdir devam eden yorgunluk ve uykusuzluğa ne yazık ki mağlup olmuş, alarmları falan duymadan uyumaya devam etmişti. Neyse ki böyle durumlarda Caner her zaman yardımımıza koşup yan odada uyumakta olan abisini uyandırır.

Alper’in nihayet uyanıp yanımıza gelmesi on dakika sürdü. Hep birlikte nihayet kahvaltı edip Petra’yı şehir merkezine uğurladıktan sonra, 2007 yılından beri hayatımın değişmez bir parçası olan okulumuza, İki Eylül Kampüsü‘ne doğru yola çıktık. Bir önceki gün de okulda olduğum için hazırlıkları görmüştüm. Bahçeye tenteler kurulmuş, kürsü yerleştirilmişti. Çok kısa sürede tanıdık yüzleri görmeye başlayınca keyfimiz yerine geldi. Bu esnada ben yine bir kaçamak yapıp laboratuvarda bulaşık yıkamakta olan Tarık Abi’nin yanına koştum. Bir süre onunla birlikte epey bir deney tüpü yıkadıktan sonra tekrar fakültenin kantinine geldim.

mezun05

Serdar Hoca’mızla birlikte

Burada en eski mezunlarımızdan olan Hülya Hanımları (iki tane Hülya vardı), Sanem Hanım‘ı, onların arkadaşlarını, hocalarımızı, dönem arkadaşlarım Seda‘yı ve Esra‘yı, kariyerine işletmeci, üstelik adından söz ettiren bir mekanın işletmecisi olarak devam eden Nur‘u, başka bölümlerden onlarca eski arkadaşımı gördüm. Hocalarımızdan çok az katılmışlardı. Buna biraz üzüldüm. Belki ilerleyen dönemlerde daha çok katılım olur. Bu arada Rektör hocamız (hem de bölümümüzden hocamız) Tuncay Hocamızla da sohbet edebilme şansımız oldu.

mezun04

Okulda planladığımızdan daha çok vakit geçirip merkeze dönmeye karar verdik. Aslan Abi bizimle vedalaşıp İzmir’e doğru yola çıktı. Biz de o sırada Odunpazarı‘nda gezmekte olan Petra’nın keyfinin yerinde olduğunu öğrenip benim eve geçtik. Burada büyük bir hevesle müzik yaptık. Müzik faslı gerçekten güzeldi. Buradan bir hikaye çıktı hatta.

mezun03

Daha sonra çarşıdan Caner’i de alıp yeni açılan kitap fuarına gittik. Kitap fuarı bambaşka bir yazının konusu olacak. Burayla ilgili ilk defa hayal kırıklığına uğradım.

Fuardan sonra Ahmet’in ricasıyla Donas‘a gittik. Birer zurna yedik. Seviyoruz, bunda utanılacak, inkar edilecek bir şey yok. Donas’tan sonra da Caner’i bırakıp, stüdyo planımızı Ahmet’in biraz grip oluşu nedeniyle iptal edip Odunpazarı’na gittik. Buradan Petra’yı ya da bizim bilmediğimiz ismiyle Cansu‘yu alıp sürpriz bir tatlıcıya gittik. Burası çok başarılı künefe yapan bir mekandı. Geçtiğimiz günlerde tanıştığım bir arkadaşımız işletiyordu. Yolda giderken arabada Anadolu Üniversitesi‘nin resmi radyosu, Eskişehir’de yayın yapan en kaliteli radyo, Radyo A çalıyordu. Program sunucusu istekler için bize ulaşın deyince, hemen radyonun sitesine girip “mezuniyet buluşmasındaki arkadaşlarım” için bir parça istedim. Sağ olsun, biz araban inip mekana girdiğimiz sırada anons etmiş. Mekana girince bir baktık aynı radyo açık ve Bohemian Rhapsody çalıyor. Bu radyonun sürekli bir dinleyicisi olan Halil Abim mesaj attı hemen, “bu şarkı sizin için çalıyor proofhead helal olsun” 🙂

mezun02Tatlı faslından sonra dördümüz de masadan mutlu ve mesut olarak kalktık. Kısa bir yürüyüşten sonra, işten yeni çıkan Merve‘yi de alıp bu sefer Kızılcıklı Caddesi‘ne gittik. Burada bir mekanda oturduk. Epey komik bir muhabbet oldu burada. Daha sonra Petra’nın “Barlar Sokağı” isteğine uyup önden Ahmet ve Petra’yı gönderdik. Biz arkadan yetiştiğimizde, sokakta geçirdikleri birkaç dakika içerisinde Barlar Sokağı’nın artık eski tadının kalmadığını anlamışlardı ve sokağın dışında başka bir mekana geçmişlerdi.

mezunyt036Burada da dönüş otobüslerinin saatine kadar oturduktan sonra, yıllardır sağa sola, eve okula, çarşıya, otogara, hava alanına, annemlere bırakma derdimizi çeken Alper önce, Ahmetleri otogara bıraktı. Sonra da beni eve.

Ulan ne muhteşem bir gündü. Uzun süre, cidden çok uzun bir süre sonra böylesine güzel, dolu dolu bir gün geçti. Ahmet’i, Petra’yı, Aslan Abi’yi çok özlemişim. Uzaktan gelen tüm dostların, kardeşlerin ayaklarına sağlık. Ömrünüz uzun ve mutlu olsun. Herkesin ismini tek tek yazmadım, kimse kızmasın, gücenmesin. Hepinizi seviyorum.

Bu arada, Ahmet’in yanında sürpriz olarak getirdiği tek şey bıyığı değil, bir çift de Vic Firth nylon tip 5A baget oldu. Çok çok teşekkür ederim, fazlasıyla mutlu etti beni.

mezun00

Üşenmeden solda sağa: Hülya, Esra, Hülya, Serdar Hoca, Sanem, Esra, Fadime, Alp, Seda, ben, Tuncay Hoca, Aslan Abi, Alper, Deniz (balonlu olan), Eftade Hoca, Sinem, Esra Hoca, Zehra Hoca, Özlem Hoca, Nur

2015 Yılımın Özeti

Yılda bir kere yazdığım, blogdaki en uzun soluklu serilerden, aslında yazmayı da çok sevdiğim bir yazıyla daha karşındayım sevgili okur. 2015 yılı bakalım nasıl bir yılmış, neler yapmışım, hep birlikte okuyalım, gülelim, ibret alalım, bir sonraki yıla hedefler koyalım kendimize.

Geçen yıl yazdığım değerlendirme yazısından hatırladım. 2014 yılı askerlik dolayısıyla blogun yerlerde süründüğü bir yılmış. 2015’te bu durumu biraz kırıp, blogu yeniden ayağa kaldırmak için uğraştım durdum. Bu çaba, reyting kasmaktan ziyade içeriği daha kaliteli ve sürekli hale getirmek içindi. Ama iş yoğunluğundan ve başka projelerden dolayı bloga yine hak ettiği önemi veremedim. Ama blogun görsel olarak daha çok zenginleştiğini söyleyebilirim. Bloga yıl içerisinde 136 tane yazı yazmışım. Blogdaki toplam yazısı sayısı ise 1350 civarına ulaşmış. Yüzlerce paragraf, binlerce sözcük, on binlerce harf…

Ocak 2015: Bu ay 9 yazı yazmışım bloga. Bu ay tek gündemimiz hava soğukluğuydu. Dairede işler yılın ilk ayı olmasına rağmen yoğundu.

Şubat 2015: Bu ay tam 17 tane yazı yazmışım ve tüm yıl boyunca en çok yazı yazdığım ay da Şubat olmuş. Okumaya devam et

Proofhead Mersin’de! – Ahmet’in Düğünü

Cuma günü evde ve hatta Eskişehir’de yalnızdım. Gecenin tadını çıkarttım. Cumartesi sabahı erkenden kalktım. Çünkü Mersin‘e doğru, Ahmet Ali ve Petra‘nın düğününe, yola çıkmak üzereydik! Murat ve Alper, kapımın önüne gelmişlerdi bile. Bir önceki geceden hazırladığım eşyalarımı aldım ve çıktım.

Önce mahalleden bir fırından yeni çıkmış simit ve poğaça aldık. Daha sonra yola çıktık. Eskişehir çıkışındaki Şehr’i Derya Parkı‘nda kahvaltımızı yaptık. Sonra Murat direksiyona geçti ve Ankara’ya kadar kesintisiz bir yolculuk yaptık. Ben yolda Sivrihisar’dan sonra uyumuşum. Gözlerimi Armada AVM‘ye yakın bir yerlerde açtım. Ankara’dan Emre Cesur‘u alacaktık ve bize gecikeceğini söylüyordu. Biz de AVM’nin yemek katına çıktık ve saat 11’i biraz geçene kadar vakit geçirdik, yemek yedik. Bu arada KFC‘ye çok bozuldum. Saat 11’de restoranın hala hizmet vermiyor oluşu nasıl bir durum böyle?

01

Ankara’dan sonra direksiyona Alper geçti ve Konya Yolu’na saptık. Şereflikoçhisar‘da Tuz Gölü‘nün kıyısında bir tesis yapmışlar. İsterseniz gölün üzerinde yürüyebiliyorsunuz. Biz de pek bir heves ettik ve hemen mola verdik. Tuz Gölü, gerçekten ilginç bir göl, ilginç bir doğa yapısı. Ayaklarımızın altında kıtır kıtır tuz parçacıkları, bembeyaz uzanıyor. Dört bir yanınız bembeyaz. elbette burası Türkiye olduğu için bu sonsuzmuş gibi uzanan beyazlığın üzerine dikkatle bakınca sigara izmariti, ayakkabı, çorap, sandalye, tabure ve bilumum çer çöp görüyorsunuz. Millet ne kadar acımasız yahu. Tuzlanın üzerine çıkmadan tesis yetkilileri deneme amaçlı elinize bir kaşık tuz çalıyor. Bununla elinizi ovalıyorsunuz, sonra lavaboda yıkadığınızda avuçlarınızın içerisindeki pürüzlerü dahi hissetmiyorsunuz. Böyle bir şey satılıyor yani.

02

Tıklarsanız büyüyor.

Tuz Gölü’nden sonra elimizi ayağımızı yıkayıp Aksaray‘a doğru yola devam ettik. Aksaray’da da Kampüs Dinlenme Tesisleri‘nde mola verdik. Aksaray Üniversitesi‘nin kampüsünün hemen yanında. Dinlenme tesisinde bir de uçak var, replika mıdır, emekli midir bilemedim. Buradan yakıt alıp yine yola devam ettik.

Aksaray’dan sonra direksiyonda Emre vardı. Biraz muhabbet ettik yol devam ederken. Aksaray’ın çoraklığı beni şaşkına çevirdi. Bozkırın ne demek olduğunu anlatıyor yol boyunca sağlı sollu manzara. O ara yine uyumuşum. Gözlerimi açtığımda tepelerin arasından, ağaçların içlerinden geçiyorduk. Mersin’e yaklaşmışız. Emre öyle söyledi. İçimizde bu yolu en iyi bilen oydu, sürekli olarak gidip geliyor işi dolayısıyla.

Saat 17’i biraz geçe Mersin’e geldik. Mersin’in Mezitli ilçesinde olacaktı Ahmet ile Petra’nın düğünü. İlçedeki Jasmin Court Otel isimli mekana gitmeden önce Emre’nin tavsiyesiyle meşhur Mersin tantunisi yemek üzere Göksel Tantuni isimli mekana girdik. Biz mekana girer girmez hemen yer gösterdiler ve hiçbir şey sormadan masaya salata ve ikramları dizdiler. Sonra biz de adam başı ikişer dürüm tantunilerimizi söyledik. Bu arada Mersin’de hemen yerde tantuni lavaşa yapılıyor ve et tantuni. Tavuk tantuniyi ancak çok dandik mekanlar yapıyormuş. Tantuni dediğin etten olurmuş. Eskişehir’de önceden pek yerdik, uzunca bir süredir tantuni yemiyordum ta ki dürümden ilk ısırığı alana kadar. Vay arkadaş dedim! Mükemmel bir tat. Ne oldu ne bitti, iki dürümü de bitirdim. Üstüne Murat ve ben birer, Emre ve Alper de ikişer tane daha söylediler. Öyle yediriyor yani kendini.

Tantuniden sonra çaylar geldi gitti. Sonra biz de yavaştan kalıp bulunduğumuz noktaya ancak beş dakika mesafedeki Jasmin Court Otel’e doğru yola koyulduk. Oğuz’la en son birkaç yıl önce görüşmüştük. Otel’e vardık ve Oğuzların rezerve ettiği odaya gittik. Yıllar sonra Oğuz bizi belinde havluyla karşıladı  🙂 Özlemişiz birbirimizi. Şaka bir yana, sıcaktan epey bunalmış bir halde klimanın sigara kokan serinliğinde üstlerimizi değiştirdik. Henüz alt kata inmeden gömleklerimizin sırt kısımları çoktan tere batmıştı.

Otel deniz kıyısında, eski tip bir ilçe oteliydi. Ama sevimli bir yerdi. Düğünün yapılacağı bahçeye geçip bir masaya yerleştik. Kısa süre sonra Erman, Kostas ve Tuğba da geldiler. Böylece masada Alper, Murat, Emre, Oğuz ve halası, Erkan, Tuğba, Erman, Kostas ve ben olduk. Biz henüz sohbet ederken Petra ve Ahmet Ali alkışlar arasında geldiler. Biz de alkışladık. Ahmet, okuldayken sınıfın en uzunuydu. Petra’nın da huyu huyuna, suyu suyuna, boyu boyuna uyan bir tip olması bizi çok sevindirmişti ve işte nihayet evleniyorlardı.

03

Düğün başladı. Çiftetelli, dans müziği derken sıra halaya geldi. Gömlek terden sırılsıklam olana kadar halay çektik. Lan ne güzel oluyor arkadaş! Ben tam yerime oturmuştum ki kuzenim, Aygün ablam aradı. O da Mersin’de oturuyor. Otele yaklaşık 15 dakika mesafede bir yerde buluşmak için sözleştik. Üstümden ter aka aka yanına gittim. Oğlu Kaan‘ı da getirmişti. Kaan’ın ikizi var bir de, Orhan. O hasta olduğundan gelememiş. Ablam da yarım saat kadar oturduktan sonra vedalaştık ve tekrar düğüne döndüm.

04

O esnada gökyüzünde o kadar muhteşem bir ay vardı ki anlatamam. Ahmet Ali, ne kadar muhteşem bir zamanda evleniyorsun! Karanlığın içinden yalnız başıma yürüyerek otele geldim bir gözüm gökyüzünde. Ay, denizin üzerine vurdukça heyecanım giderek arttı. Nihayet otele ulaştım ve heyecanım da kayboldu gitti.

Düğün devam ediyordu elbette. Ben çılgınlar gibi halay çekerken diğerleri masada oturmayı tercih ettiler. Ama yine de epey eğlenceli oldu. Saat 23 sularında biz (Murat, Alper, Emre, Erkan ve ben) kalktık. Çünkü gece tekrar yola çıkacak ve Eskişehir’e dönecektik. Ahmet’le vedalaştık ve yavaştan yola koyulduk.

Gece yol boyunca uyudum. O yüzden pek akılda kalan bir şey olmadı. Şimdi unutmadan düğünden, Mersin’den ve yolculuktan bazı notları aktarayım:

  • Bilmeyenlerin dikkatini çekmiştir, Petra. Evet, kendisi Çek Cumhuriyeti’nden. Ben diyeyim 5, siz deyin 6 dil biliyor. Ahmet, Erasmus’ta tanışmıştı. Sonra Türkiye’ye geldi. Şimdi de İstanbul’da özel bir üniversitede yabancı dil öğretmenliği yapıyor. Müthiş Türkçe konuşuyor ve inanılmaz cana yakın bir kişiliğe sahip.
  • Düğüne kız tarafından yaklaşık 10 kişilik bir aile topluluğu geldi. Gelinin ailesi. En az bizim kadar çok oynadılar çiftetelliyi.
  • Düğün, gayet uluslararası katılımlı bir düğün oldu. Sayabildiğim kadarıyla Kuzey Kıbrıs, Güney Kıbrıs, Çin, Japonya, Çek Cumhuriyeti’nden misafiler vardı. Unuttuğum bile olabilir, çok ciddiyim.
  • Mersin’e giderseniz Göksel Tantuni’yi deneyebilirsiniz.
  • Yolda dönerken Sivrihisar yakınlarında Muhteşem Dinlenme Tesisleri’ne girdik. 3 tane ballı gözleme yedik. 45 lira ödedik.
  • Bizim evin önünden Otel’e kadar toplamda 686 kilometre yol gittik. Bir o kadar da geri döndük. Canımız ciğerimiz kardeşimiz Ahmet Ali ve sevgili Petra yengemiz için toplamda 1372 kilometre yol yaptık. Toplamda 24 saat harcadık. Bunun yaklaşık 5 saatinde Mersin’de ve düğündeydik. Ahmet Ali’ye feda olsun.
  • Yol boyunca arabayı Murat, Alper ve Emre kullandı. Ama en çok Emre kullandı. Özellikle Mersin’den Ankara’ya dönüşte, sağolsun, ışınladı bizi. Kazasız belasız gittik geldik.
05

Detaylı

Yazı burada bitiyor. Buraya kadar okuduysan ya Ahmet Ali’sindir ya da Petra. Her ikisine de sonsuz mutluluklar dilerim. Yok, ikisi de değilsen, okuduğun için sağol sevgili okur.

ahmetpetra

Petra & Ahmet Ali

EKLEME: Ahmet Ali’den bir düzeltme geldi. Düğünde ayrıca Amerikalı, Slovak ve Portekizli misafirler de varmış.

Efendi’yle Roxy Müzik Günleri Macerası!

roxyŞu yazımda Efendi‘nin bu yıl düzenlenen 19. Roxy Müzik Günleri‘nde finale kaldığını ve 18 Mart günü final performansını sergilemek üzere İstanbul Roxy‘de sahneye çıkacağını yazmıştım.

Birkaç gün öncesinden plan yapıp geçtiğimiz pazar günü Eskişehir Otogarı‘ında buluştuk. Taksi tutmak yerine Alper‘in arabasıyla otogara gittik. İki günlük otopark parası, vereceğimiz taksi parasına eşitti çünkü. Otogar’da saat 14.00’e doğru buluştuk. Epey kalabalık bir gruptuk doğrusu: Alper, Utku, Ersan, Mahmut, Yağmur, Narin, Emre, Serbay, Merve ve ben. Otobüsün arka tarafı bize tahsis edilmişti sanki. İstanbul’a kadar güzel bir yolculuk oldu. Herhangi bir sıkıntı çıkmadı.

Otobüs akşam 20.00 civarında Alibeyköy Cep Otogarı‘na girdi. Biz buradan teyzeme geçtik. Grubun geri kalanı ise Taksim‘e gitmek üzere servis aracını beklemeye başladılar. Teyzemlere en son 4 Şubat 2014’te, askere gitmeden önceki gün gitmiştim. Hatta askere de teyzem ve Cihan tarafından az önce indiğimiz otogardan uğurlanmıştım. Şimdi aynı eve, bir yıldan daha uzun bir süre sonra gidiyorum ve bu sefer asker olan Cihan.

Ertesi sabah saat 11.00’e doğru gidip bir yerlerden İstanbul Kart bulup aldık. Bununla Alibeyköy’den binip Taksim Meydanı‘na ulaştık. İstiklal Caddesi‘ni devam edip Tünel‘e geçtik. Burada kendime bir Irish Flute aldım. Hatıra olsun dedim. Az sonra, Galata Kulesi’nin karşısında bulunan Lavazza isimli mekanda Efendi’nin yanına dahil olmuştuk. Önceki gün bizimle gelmeyen Aykut ve abisi Burak ile Caner de oradaydı. Burada biraz oyalanıp yarışmanın yapılacağı Roxy isimli mekana gitmek üzere yola çıktık. Ama ne yürüdük! Arkadaş ne yürüdük anlatamam! Kana tere batmış bir şekilde mekanın kapısına yığıldık hepimiz. Burada nihayet tüm ekip toplanabildik. Soundcheck için epey zaman varmış. Biraz kapı önünde lafladıktan sonra nihayet Efendi soundcheck için içeri girdi. Biz de bir kenardan sızıp mekana daldık.

roxy05Soundcheck devam ederken en son geçen sene Temmuz ayında gördüğüm asker arkadaşlarım, biricik kardeşlerim Selçuk ve Atilla çıkageldiler. Askerden sonra da görüşmeyi sürdürdüğüm bu adamlarla aylar sonra buluşmak paha biçilmezdi. Karnımız çok aç olduğu için Merve’yle ben kısa süreliğine bu ikiliden ayrılıp karnımızı doyurduk ve sonrasında Selçuk’un bir arkadaşının çalıştığı, arka sokaklardaki bir mekanda tekrar buluştuk. Birkaç saat sürecek mükemmel bir muhabbete böylece başlamış olduk. Selçuk, şu ve şu yazılarımda bahsettiğim kitapların yazarı. Atilla ise turizm sektöründe çalışıyor. Her ikisiyle de askerde çok fazla şey paylaştım. Asker sonrasında da iletişimimiz hiç kopmadı. Muhabbetimiz askerlikten çok, mevcut hayatlarımızı konuştuk. Atilla’nın o muhteşem maceralarını, Selçuk’un ciddi kararlarını dinledim. Onlar da benim seviyeli muhabbetimden keyif almışlardır kanımca 🙂 Muhabbet devam ederken Umur aradı ve yolda olduğunu söyledi. Ama Selçuk’a gelen bir telefonla aylar sonraki ilk buluşmamız sona erdi. Kardeşlerimle kucaklaştık ve ayrıldık.

roxy06Tekrar Tünel’e doğru yöneldim Umur’la buluşmak için. Ancak şansıma HDP mitingi vardı ve yol tıkanmıştı. Bunu tarif edebilecek sözcük kesinlikle buydu: tıkanmıştı. Hiç bilmediğim bu İstanbul’da bir ara sokağa saptım. Aylar önce İlkan Abi’den gördüğüm taktikle yolu bulmaya çalıştım ve bingo! Tam da mitingin bittiği noktada, kalabalığın arkasında tekrardan İstiklal Caddesi’ne çıktım. Umur’u Galata Kulesi’nin altında buldum. Birkaç önce görüşmemize rağmen sanki hiç görüşmemiş gibi kucaklaştık Umur’la. Yakın zamanda nişanlanacağı için sohbetimizin başlarında hep bu mevzulardan bahsettik. Sonra Umur’un beni kahkahalara boğan çıkışları eşliğinde can dostum Keyb ile buluşmak için Galatasaray Lisesi’nin önüne doğru yürüdük.

roxy08

Keyb, İstanbul’daki daimi plak tedarikçim, elinde Iron Maiden’ın Seventh Son Of The Seventh Son plağı ile bizi bekliyordu. Hızımızı kaybetmeden Roxy’e doğru yola çıktık. Sabah yürüdüğümüz o uzuuuun yolu bu sefer yürümedik. Çünkü öğle üzeri Selçuk ve Atilla’yla buluştuğumuzda bana kısa bir yol öğretmişlerdi. Beş dakikada mekanın önüne geldik. Burada tüm Efendi’yi sahneye çıkmak için bekler halde bulduk. Bizim çocuklar nasıl giyinmişlerdi bir görseniz. Gururla baktım lan hepsine. Mekanın önünde sadece biz değil, Koray Candemir, Harun Tekin, Aylim Aslım ve bir sürü tanınmış sima vardı. Mekanın ses düzeni ise hastası olduğumuz grup Dorian’ın vokalisti İlkin Kitapçı idi.

roxy04

İçeriye girmek üzere beklerken yolunu gözlediğimiz adamlardan ilki, Ahmet Ali Mert çıkageldi! Kardeşi Alper ve nişanlısı Petra da yanındaydı. En son düğünde görüşmüştük Ahmet’le. Sağolsun Efendi’ye destek için o da gelmişti. Tüm mekan dışarıdayken bir anda herkes içeri doluştu. Anlaşılan nihayet gece başlamıştı. Üç grup dinledik ve sıra Efendi’ye geldi. Bu esnada ilginç bir şey oldu. Mekanın kapısı açıldı. İçeriye bir sakal girdi. Neredeyse 3 senedir görmediğimiz dostumuz Erol’du bu. En öndeydik artık Erol’la birlikte. Diğer uçta ise Ahmet, Galaxy Note 4 ile 4K kalitesinde ve kesintisiz olarak performansı kaydetmeye başlamıştı.

roxy00

Yazının bu kısmında grupların sahne performanslarından bahsetmemi bekliyor olmalısınız. Ama yapmayacağım. İzlediğim gruplara dair elbette değerlendirmeler yaptım. Ancak şimdi bu yazıda ne yazarsam yazayım taraflı olacak. Düşüncelerim yanlış yorumlanacak. O yüzden grupların performanslarına ilişkin bir şey yazmıyorum. Buna bizim çocuklar da dahil. Ama çaldılar, çok güzel çaldılar valla 🙂

roxy03Efendi sahneden indiğinde, geceden beri ilk defa sahne önünde bu kadar çok kalabalık oluşmuştu. Alkışlar eşliğinde toparlanıp indiler. Sonra mekanın dışına çıktık. Kanat Atkaya’yı gördüm, tanıdım. Erol, elli tane daha adam tanıdı. Erol bunu hep yapar. Yalan yok, bir daha da içeri girmedik Erol’la. Mekanın önünde çöktük ve uzun, upuzun bir muhabbet başladı.

Belirtmeyi unuttum. Umur, ulaşım sıkıntısından dolayı Efendi’yi dinleyemeden mekandan ayrıldı. Efendi sahneden indikten sonra dışarıda Keyb yanında bir arkadaşla çıkageldi. Bu arkadaş, bizimkinin asteğmen olduğu yerde kısa dönemmiş. Ayak üstü biraz muhabbet ettik. Gayet kral bir elemana benziyordu. Keyb sağ olsun epey dil döktü gece ona gitmemiz için. Gitmedik, üzdük kardeşimi.

roxy02

Gece tüm performanslar bitti ve tüm bir ekip olarak yola düştük. Erol’la vedalaştık. Ahmet Ali bizimle kaldı. Bir süre Cihangir tarafında yürüdükten sonra güzel bir tepenin yamacına tırmandık. Burada nihayet midye yeme fırsatım oldu. Açlıktan öldüğümüz için hemen oradaki bir köfteciden önce beş sonra yedi sonra on bir tane köfte ekmek sipariş ettik. Güzel bir boğaz manzarası eşliğinde yemeğimizi yedik. Sonra Ahmet’le birlikte grubun diğer kalanından ayrıldık. Ahmet’in evi de Keyb gibi karşı taraftaydı. Buraya gitmek için harika bir yol varmış meğer: Taksim Meydanı’nın ilerisinden dolmuşlar kalkıyor ve 24 saat çalışıyorlar. Taksim Meydanı’nda Ahmet Ali’nin kardeşi Alper ve nişanlısı Petra ve arkadaşı Baran ile buluştuk. Hepimiz gittik ve bekleyen dolmuşlardan birine atladık. Dolmuşçu saatte 130 km hızla (ekmek çarpsın) bizi yaklaşık 20 dakikada karşıya geçirdi, Ahmetlerin mahalleye indik. Gece saat 3’e yaklaşıyordu ve yollar bomboştu. Ahmetlerde hiçbir şey yapmadık ve doğrudan uyuduk. Yorgunluktan kırılıyorduk hepimiz. Burada Ahmet ve Petra’nın müthiş misafirperverliğiyle ağırlandık. Her ikisine de teşekkür ederim. Hatta Petra için: Díky za vaši pohostinnost půvabné.

roxy01

Ertesi sabah da erkenden uyandık. Dün bindiğimiz dolmuşun bu sefer tersi istikametinde gidenine bindik. Ahmet sağ olsun durağa kadar bıraktı kardeşim. Sabah erken vakit olduğundan ve o gün resmi tatil olmasından dolayı yine trafik azdı ve bu sefer de yarım saatte karşıya geçtik. Dün bindiğimiz yerde, Meydanın yukarısında, dolmuştan indik. Kahvaltı yaptık. Önceki gün yarışmanın düzenlendiği yerde bir plakçı görmüştüm. Alperlerle buluşmamıza daha vardı. Biz de bu plakçıya gittik. Ancak kapalıydı. Geri dönerken yolda Efendi’yle karşılaştık ve hep birlikte tekrar İstiklal’e doğru yürüdük. Burada otobüse giden servis aracı kalkana kadar bir mekanda oturduk. Önceki gün hakkında değerlendirmeler yaptık. Saati geldiğinde servisin kalkacağı yazıhaneye gittik. Kısa süre sonra da servis geldi. Şaşılacak şey, 20 dakikada Alibeyköy Cep Otogarı’na geçtik. Otobüse bindik ve uyuduk! Cidden uyuduk. O kadar yorulmuştuk ki iki gündür… Bir ara gözlerimi açtım, otobüs İstanbul’dan çıkmak üzereydi. Sonra Sakarya Otogarı’na kadar yine uyudum. Ondan sonra da bir daha uyuyamadım. Eskişehir’e kadar birkaç film izledim. Saat 20.00’ye doğru Eskişehir Otogarı’na ulaştık ve iki günlük bu Roxy macerası bir süreliğine bitmiş oldu.

Yarışmaya katılan tüm gruplar. Tıklayın ve büyük halde görün.

Yarın (Cuma günü) yarışmanın sonuçları açıklanacak. Heyecanla bekliyor olacağız biz de. Merak etme sevgili okur, sen de sonuçları herkes önce buradan öğreneceksin. Bol şanslar EFENDİ!

NOT: Yakın zamanda grubun videolarını ekleyeceğim. Birkaç gün sonra yazıyı yine kontrol edin 🙂