Tag Archives: piknik

Yılın İlk Pikniği & Ergin’le Buluşma

Bu senenin kışı ve soğuğu canımıza okudu malum. Her sabah kapkara bir güne uyanıp yetmezmiş gibi her haftasonunu, her tatili yağmurla karşılamaktan bıkan bünyelerimiz nihayet güneşli bir haftasonuna kavuşmayı bekliyordu. Ve o gün dündü 🙂

Dün sabah saat 08.30’da Alper ve Caner apartmanın önündeydiler. Bir önceki günden alıp tuzladığımız tavukları ve diğer bilimum malzemeleri alıp hemen Flash Gordon‘a atladık. Annemlerin de Batıkent’ten yola çıtkığını teyit edip en favori piknik mekanlarımızdan olan DSİ Regülatörüne doğru yola çıktık.

pik01Geldiğimizde alanda birkaç aile vardı sadece. Biz de hemen yerleştik ve annemleri beklemeye başladık. On dakika kadar sonra onlar da geldiler. Bir yandan hamağı kurduk. Masaları daha az güneş alacağını düşündüğümüz bir konuma taşıdık. Sonra babamla Alper tavlaya başladılar. Biz de bu esnada kahvaltıyı hazırladık. Murat efsane salçalı yumurtasını yaptı. Güzel bir kahvaltı oldu.pik03 Kahvaltıdan sonra piknik alanının hemen yakınında bulunan botanik bahçesini gezdik. Bizimkiler bu esnada okey onuyorlardı. Bonatik bahçesinde mevsim itibariyle hiçbir şey yok. Çok fazla kurbağa var ve bunlar sürekli çiftleşiyorlar. Böyle bir gürültü olamaz 🙂

pik02Öğlen saat biri geçtikten sonra mangalı yaktım. Önce patlıcan ve biberleri közledim. Sonra sırasıyla tavuk ve köfteleri attım. Kanaltürk’te bir abi var, Gürkan Şef. Sürekli mangal yapıyor. Sürekli et pişiriyor. Heh, işte ben de bir an o havaya girdim. Keşke kovboy şapkamı da alsaydım dedim. Piknik alanı da giderek doldu bu arada.

Yemek çok eğlenceliydi. Ailem ve en yakın arkadaşımla birlikte sezonu açmıştık işte. Yemekten sonra biraz daha oyalandık. Sonra saat dörde doğru toparlanıp kalktık.

Bir aile dostumuz trafik kazası geçirmişti. Onu hastanede ziyaret ettik. Neyse ki çok kötü bir kazadan olabilecek en az zararla kurtarmıştı. Ciddi bir kırığı vardı ama yine de durumu kritik değildi.

pik04

Ergin ve ben yıllar önce böyleydik

Hastane ziyaretinden sonra da, aylar sonra yeniden buluşacağım biriyle buluşmak için çarşıya indik: Ergin‘le! Ankara’da başladığı yeni hayatından sonra ilk defa Eskişehir’e geliyordu ve buluşmamak olmazdı. Buluştuk da!

Ergin’i aylar sonra görmek iyi oldu. Ankara’da Flamenko Derneği‘ne üye olmuş. Çok yetenekli müzisyenlerden oluşuyormuş dernek. Bunun da gazıyla yeniden gitarı eline almış Ergin. Bu gitarı yıllar önce İspanya’ya gittiğinde özel olarak yaptırmıştı. Yaklaşık bir saatimiz kahkahalarla geçtikten sonra Ergin’le de vedalaştık ve ayrıldık.

Proofhead Bolu Yedigöller’de!

1 Mayıs resmi tatilini değerlendirmenin en güzel yollarından birisi piknik yapmaktır. Önceki senelerde de aynısını yapardım, bu sene de aynısını yaptım. Organizasyon aşamasında yaşanan olayları atlayıp doğrudan piknik gününü anlatmaya başlıyorum.

1 Mayıs Çarşamba sabahı saat 7.30’da önceden kararlaştırdığımız kahvehanenin önünde toplandık. Bu kahvehane, Haktan Fire’ın sürekli olarak takıldığı, marjinal bir kahveydi. Sabah uyandım ve akabinde Şemre’yi de uyandırdım alt kattan. Hazırlandık ve elimizde bir mangalla buluşma yerine doğru gittik. Onur Abi ve Muhsin’de dahil oldular yolda. Kahvenin önünde İlkan Bey ve Haktan Fire ile buluştuk. Biz bazı ufak ayarlamaları yaparken Sinem ve Nurcan da gelip bize dâhil oldular.

Piknik için gitmeyi hedeflediğimiz yer Bolu Yedigöller Milli Parkı’ydı. Bu park, ülkenin ilk milli parklarından birisi. İki araçla (Muhsin ve İlkan Beyin araçları) gidecektik. Yolda Ramazan ve Sibel’i de aldık. Yakıtı da aldıktan sonra yolculuk başladı. Gidiş yolunda önde İlkan Beyin arabasında Haktan Fire, Onur Abi, Şemre ve ben vardık. Diğer arabada ise ekibin geriye kalanı oturuyordu. Toplamda 10 kişiydik.

Toplamda 260 kilometrelik uzun bir mesafeydi gideceğimiz yol. Ortalamaya vurunca üç buçuk saate gidiliyor gibi görünse de bizim gidişimiz dört saatten daha uzun sürdü. Bu uzun süre içerisinde üç defa uzun molalar verdik. Piknik alışverişini Sakarya il sınırları içerisinde, yol üzerindeki yeni açılan bir marketten yaptık. Alışverişten sonra hiç durmadan yola devam ettik. Yolun da zaten en sıkıntılı kısmı bu kısımdı.

Uzunca bir süre doğanın içinde yolculuk yaptık. Yolculuğun son 40 kilometresi tamamen bozuk yollardan oluşuyordu. Bu mesafeyi araçla bir saatlik bir sürede alabiliyorsunuz ancak. Toprak ve bol virajlı yollardan geçtik. İyi şoför değilseniz burada araç kullanmayı düşünmeyin bile. Toz çok ciddi bir problem. Yolun bozuk olması çok ciddi bir diğer problem.

bolu15

Tam “ulan bu kadar yol için değdi mi acaba?” diye düşünmeye başladığınız anda Milli Park levhasını görüyorsunuz. Bu levhayı gördükten sonra da yaklaşık 15 dakikalık bir yolculuk yapıyorsunuz. 15 dakikalık bu yolculuğun ardından park girişine geliyorsunuz. İçeriye giriş ücretli. Otomobil 10 lira, araçsız geldiyseniz de 3 lira. Siz içeri girince bekçi hemen aracınıza hortumla iyice bir su tutuyor. Aracın üzerinden akan çamurları görmeniz lazım! O noktada biz Muhsin ile İlkan Bey’i araçlarla aşağıya yolladık uygun bir yer bulmaları için. Biz de yaya olarak parkın içerisinde aşağıya doğru sürecek olan yeni bir 15 dakikalık yolculuğa başladık. Epey bir yürüdükten sonra nihayet, nihayet başka insanların da bulunduğu o piknik alanına ulaştık. Burada tuvalet ve lavabo yer alıyor. Ancak herhangi bir sosyal tesis yok. Herhangi bir market vs. de yok.

bolu17

bolu13Göle sıfır bir konumda, hiç vakit kaybetmeden yan yana olduğu halde iki mangalı da yakmaya başladım. Başladım diyorum çünkü hayatımdaki tüm pikniklerde olduğu gibi bu piknikte de mangal işi bana kaldı. Erzurumlugillerden olduğu için Haktan Fire da yanımda semaver olayına girişti. Aşağı yukarı 15-20 dakikalık bir hazırlıktan sonra mangal faslı biber ve patlıcan közleme ile başladı. Bu esnada Şemre ve Muhsin mangalın civarında dolaşıyorlardı. Açlığın insanı nasıl terbiye ettiğini gözlerindeki kıvılcımlardan anlayabiliyordum.

bolu16Bilecik’ten neredeyse 300 kilometre uzaklıktaydık. Yedigöller Milli Parkı’na gidenlerin ilk fark edeceği şey çok derin bir çanağın tam ortasında olduklarıdır. Evet, telefon ve bilumum iletişim cihazları daha parkın kapısına geldiğinizde çoktan sinyal yitirmiş olacaklar. Yani şehirden kaçmak istiyorsanız gelip burada hayattan tamamen izole bir şekilde takılabilirsiniz. Müthiş bir kamp mekanı olmasına rağmen kamp yapmak yasak. Göllerde alabalık varmış. Avlanmak da yasak ancak pek çok kişinin oltayla balık tutmaya çalıştığına şahit olduk.

Yedigöller’de gerçekten de yedi tane göl varmış: Büyük Göl, Kuru Göl, Derin Göl, Serin Göl, Nazlı Göl, Sazlı Göl, İnce Göl. Bunlarla ilgili olarak anlatılan bir de hikaye var. Kim anlattı hatırlamıyorum ama hikaye şu şekilde. Sözüm ona bir zamanlar yedi tane çift varmış. Bu yedi karı koca bu bölgeye gelmişler. Şu an her bir gölün yer aldığı konumlarda ayrı ayrı gecelemişler. Sabah hiçbirinden haber alınmamış ve bulundukları yerlerde bu göller oluşmuş. (Ya da işte o şekilde bir su birikintisi falan oluşmuş.) Bu göllere de o çiftlerin özellikleri ad olarak verilmiş. Mesela Nazlı Göl’ün olduğu yerde konaklayan çiftte kadın çok nazlıymış. Ya da Sazlı Göl’ün olduğu yerde konaklayan çiftte adam saz çalıyormuş. Böyle bir efsanesi varmış işte Yedigöller’in.

bolu14

Yemek faslı tabi ki pikniğin en eğlenceli kısmıdır. Bizim için de öyle oldu. Mangallar çift olmasına rağmen hiç durmadılar, çalıştılar zavallıcıklar. Haktan Fire bir yandan çay yaptı sürekli. Yemek nihayet bitip son adam da karnını doyurunca bu sefer Yedigöller’de bir keşif turuna çıktık.

bolu19

Gülen Kaya isminde bir kaya varmış. Sağda solda gördüğümüz oklar ormanın derinliklerini gösteriyordu bu kaya için. Biz de tereddüt etmeden yola koyulduk. Karşımıza gülen kaya diye baya normal, sıradan bir kaya çıktı. Oradan yakınlardaki bir şelaleye gittik. Burada da bir dilek çeşmesi varmış. Buz gibi suyu vardı yeminle.

bolu18

bolu12Onur Abi’yle birlikte Orta Dünya’ya açılan bir delik bulduk. Bataklıklara falan rastladık. Biraz daha ilerleyince uzaktan ork sesleri işittik. Elimde kılıcım ve baltam vardı, o açıdan çok tedirgin olmadık. Biraz daha turladıktan sonra aynı delikten tekrar Yedigöller’e döndük. Her zaman olduğu gibi bu sefer de fantastik olaylar yakamızı bırakmamıştı işte.

Biz geriye döndüğümüzde Haktan Abi, Muhsin, Şemre ve İlkan Bey çoktan eşyaları toparlamışlardı. Yola çıkmaya hazırdık. İşte bu noktada çok kritik bir hata yaptık ve dönüşü Mengen üzerinden yapmaya karar verdik. Böyle bir seçim yapmamızın sebebi yolun geldiğimiz yoldan daha düzgün olacağını umuyor olmamızdı. Ancak maalesef umutlarımız boşa çıktı ve geldiğimiz yoldan daha uzun ve daha kötü bir yola, dahası hiçbir levha vs. olmayan bir yola çıktık. Bu hata bize tam 100 kilometre fazla yola mâl oldu. 360 kilometreye çıktı toplam yolumuz ve 5 saat sürdü.

 

Dönüş yolunda sinirler gerilmiş, yorgunluk gözlerden akar olmuştu. Gece mola verdiğimiz bir yerde mekandan taşan taverna havaları bir nebze olsun uykularımızı açtı. Bu arada dönüş yolunda aynı araçlara yine aynı kişiler bindi. Dönüş yolunun bir kısmında sadece Ramazan ile Haktan Fire yer değiştirdiler. Artık iyiden iyiye yorulduğumuz dakikalarda İlkan Bey’in arabada çalan doksanlar pop CD’si imdadımıza yetişti. Yıllar sonra Snap’ten Rhythm Is A Dancer dinledim. Yolculuğumuzun sonlarına doğru “metçi baks” çalmaya başladı. Aklıma gelen komik Antalya anıları eşliğinde gece saat 01.00’e doğru Bilecik’e girdik. Misafirhaneye girdiğim anda aklımda olan iki şeyden biri uyumaktı. Uyudum ve bu uzun gün böylece bitmiş oldu.

Nasıl Alnımı Yaktım?

Malum yaz sıcağında sevgili okur günler yarı hareketli, yarı sıkıcı geçip gidiyor. Geçen cumartesi günü bu sıkıcılığı bir nebze olsun üzerimizden atabilmek için pinkiğe gittik.

Pikniğe gittik, güzel bir yer bulup mangalı yaktık. Ettir, tavuktur, köftedir allah ne verdiyse pişirip yedik. O ana kadar hiç bir sıkıntı çıkmadı.

Yemekten sonra kalan közlerle çay kaynatmak istedi bizimkiler. Ateş zayıfladığı için biraz daha odun ekleyip ateşi güçlendirmeye başladılar. Ben de iyice yorulmuş mangalın üç beş adım uzağında yerde oturmuş salak salak sağa sola bakıyordum. Birden alnımda bir ateş, bir sıcaklık hissetim. Lan noluyo bile diyemeden alnım yandı. Can havliyle elimi alnıma sürdüm, bir kömür parçası yere düştü.

Olay şu şekilde olmuş: Murat mangalı yellerken ters bir rüzgar çıkmış ve Murat’ın tutuşturmak için kullandığı gazete parçasını uçurmuş. Mangalı tutuşturmak için kullandığımız sıvıyla kağıda yapışan bir kor kömür parçası da kağırla gelip alnıma yapışmış. Elimle alnımı korumaya çalışırken bu kömür parçası düşüp çantamı delmiş iki yerden.

Sol kaşımın üst kısmında ufak bir miktar yanma oldu. Ayrıca yine sol kaşımın üzerinde acayip bir yanık lekesi var şu anda. Bu yazıdan çıkarılacak mesaj mngal yaparken dikkatli olun, yoksa kaşınızı gözünüzü yakarsınız şeklinde görülse de o şekilde değil. “Mangal yelpazesini herkesin eline vermeyin.” diyor ve bu öğretici yazıma son noktayı bir hayli ibret dolu fotoğrafımla bitiriyorum.

NOT: Geçen gün de şu yazımda elimi kestiğimi yazmıştım. My Resort iyice vahşet blogu oldu. Sen gösterme yarabbi!

Gece Yarısı Pikniği

Cumartesi günü saat 15.00 sularında Levent‘te oturup soru moru çözerken Sercan aradı sevgili okur. Alper ve Volkan‘la gaza gelip Bozüyük‘teki Türbin Mesire Yeri‘ne pikniğe gitmeye karar vermişler. Piknik denilince ayıptır söylemesi hemen akla gelen isimlerden olduğumdan ve dördümüz epeydir birlikte takılamadığımızdan önce biraz çekinsem de bu teklifi kabul ettim.

Yanlarına gittiğimde Özbesin Market‘ten yaklaşık 100 liralık alışverişi yapmışlardı bile 🙂 Büyük boy yoğurdu küçük boyla değiştirmek dışında alışverişe bir katkım olmadı. Oradan hemen bizim eve geçip benim battal boy piknik setimi aldık. Daha sonra Bozüyük’e doğru yol almaya başladık. Saat 19.00’a geliyordu. Güneşin batışına doğru gidiyorduk. Gidiş yolculuğu gayet eğlenceli geçti sevgili okur. Gideceğimiz yer şimdiye kadar gittiğim en güzel piknik alanlarından birisiydi. Buz gibi bir su akıyordu. Suyun derinliği dizlere kadardı. Ortam çok güzeldi. Havası falan çok temizdi. Öyle bir yerdi işte.

Türbine geldiğimizde etrafta çok fazla insan yoktu. Hemen eşyalarımızı yerleştirip mangalı kurduk. Saat 19.40 civarı mangalı yakmaya başladık. Hayatımın en zor mangallarından birisi oldu. Ama en nihayetinde tutuşturdum sevgili okur, kaçamadı bende. Mangal kıvama gelince hemen tavukları attım. Mangal büyük olduğundan tüm etleri tek seferde pişirebildik. Bu esnada hava iyice kararmış ve artık fenerlerle idare eder duruma gelmiştik.

 
Fotoğraflara tıklayınca kocaman oluyorlar.

Bizim Volkan’ın ve Alper’in acayip bir köpek korkusu olduğunu öğrendim bu piknikte. Volkan iki üç defa köpek hırlayınca üzerime çıktı. İnsan valla birlikte kaldıkça tanıyor lan eşini dostunu 🙂 Sercan’la benim “evcil olum bunlar ısırmaz” teorimize güvendik gece boyunca ne yalan söyleyeyim.

Yemekten sonra sırasıyla nargile, çekirdek, çay, ikinci bir yemek faslı yaptık. Gece yarısını yavaş yavaş geçmeye başladı saat. Süper keyifli bir muhabbet başladı. Volkan’ın Blackberry’deki şişe çevirme uygulamasıyla şişe çevirmece oynadık. Sonra saat 03.40 civarı tuvalet ihtiyacı baş gösterdi. Hemen yakındaki bir mescitdin tuvaletine gitmek üzere toplarlandık. Oturduğumuz yerin ışığını açık bırakırsak etraftaki köpeklerin gelmeyeceği teorisini attı Volkan ortaya. O an için acayip mantıklı geldi. Neyse toparlandık. Önemli eşyaları alıp arabaya bıraktık. Yiyecekleri de masanın üzerinde bıraktık. Hemen tuvalete gidip geldik. Lan geldik ki ne görelim! İtlerden biri içinde konserveler olan poşeti alıp kaçmaya çalışıyor. Çet, çöt falan bağırdık. Geri aldık konservelerimizi. Ama o anda 6 adet ekmeğin sırra kadem bastığını gördük! Ekmekler gitmişti!

Ekmekleri aramaya karar verdik. Tüm eşyları toplayıp yükledik arabaya. Sonra elimizde fenerler düştük koskoca piknik alanının içine. Her yeri aradık. Ne ekmek bulabildik ne de poşetini. Dolayısı ile ekmeklerimizi köpeklerin çaldığına kanaat getirdik. Ancak daha sonra Sercan’la tartışıp o gece ekmeklerimizi cinlerin aldığına karar verdik. Siz de şimdi düşünün. En mantıklısı bu değil mi? Evet.

Saat 05.00’de dönüş yolculuğuna başladık. Ancak tıpkı filmlerde olduğu gibi arabanın dört bir yanını sis sardı. Önümüzü göremez olduk. Yavaş yavaş gitmeye başladık. Alper de aksiyon olsun diye arabanın ışıklarını kapatınca ufaktan tırsmaya başladık. Sonra ben yıllar önce başıma gelen ürpertici bir olaydan bahsettim. Daha bir gerildik. Bu sisli havada yavaş yavaş giderken önümüze bastonlu birinin çıkmaması için dua ettik. Sonra mezarlığın önünden geçtik falan.

Nihayet çevre yoluna varıp ölümcül bir sisin içinde Eskişehir’e geldik sevgili okur. Müthiş yorucu ama çok keyifli bir geziydi ne yalan söyleyeyim 🙂 İnşallah denk gelir de seninle de gideriz sevgili okur her nerede yaşıyor ve yaşatılıyorsan…

Volkan Bize Geldi!

Volkan (Saçları daha uzun)

Volkan (Saçları daha uzun)

Volkan’la 3 senedir arkadaşız ve bugün ilk defa bizim eve geldi! Bunda Volkan’ın hiç bir suçu yok tabi. Olay tamamen benim evin uzaklığından ve açıkçası arkadaşlarımın ve benim babamın vereceği tepkiden çekinmesinden kaynaklanıyor. Şimdi şurası açık babamın ne tepki vereceğini kestiremiyorum. Yani yanlış olmasın, evden kovmayacağı ya da kırıcı bir laf söylemeyeceği kesin. Ama biliyorum ki arkadaşlarım babamla tanışsalar babamın adeti üzerine muhakkak ki Savaşalp’e sakalını kesmesi söyler, Mert’e kulağında neden o kadar çok delik olduğunu sorar, ne bileyim Volkan’a saçının ne kadar uzun olduğunu ima eder falan. Gerilmeye, sıkıntı yaşamaya gerek yok, keyfimiz bozulmasın. Aslında, ailelerin çocuklarının arkadaşlarına bakış açılarıyla ilgili bir yazı yazasım geldi bak şimdi.

Bugün dersim bittiğinde Volkan’ı aradım ne yapıyor diye. Meğer okuldaymış ve Fizik I dersi için bekliyormuş. Az bekle dedi, gittik baktık ders yokmuş. Bunun üzerine biz de Volkan’ın arabasıyla döndük 🙂 He he he, Volkan’ın babasıgil geldiğinden bir süre bizimkinde araba olacakmış. Biz de bastık bizim eve geldik. Zira bizimkiler evde yoktu, sabahtan pikniğe gitmişler.

Şişman dostumla takıldık muhabbet ettik. Sonra bindi Doğan SL‘ine gitti. Sağolsun lan mutlu oldum, bunu da paylaşmak istedim. Şimdi kapıyı Volkan’la açtık. Bakalım ilerleyen zamanda daha kimler gelecek, misafirim olacak. Yazının sonuna yaklaşırken canım fena halde Yüzüklerin Efendisi izlemek istiyor ama lanet olsun ders çalışmam lazım. Görüşmek üzere.

Piknik Organizasyonlarına Bakış Açım

Paintte yaptım gülmeyin

Paintte yaptım gülmeyin

21 senelik ömrüm boyunca belki bin defa pikniğe gitmişizdir ailecek. Aşağı yukarı 14 yaşından beri de bizzat mangal yönetimini ele almış bulunmaktayım. Bu da ister istemez bu konuda deneyim sahibi yapıyor insanı. Çok defa arkadaşlarımla pikniğe gideriz ve ben her seferinde mangaldan sorumlu devlet bakanı muamelesi görürüm. Bundan şikayetim pek yok aslında; zira en iyi eti yer, en önce yer, en çok yiyen ben olurum. Uzun sürelerdir bu işi yaptığım için de pek üstümü başımı bulamam. Hatta bu son üç dört yıldır pikniğe giderken mangal dahi götürmem. Babamla ortak geliştirdiğimiz bir yöntem sayesinde ne külle, ne isle uğraşıyoruz. Üç tane inşaattan aldığımız parça demiri uçlarından 15 cm civarı bırakıp eğiyoruz ve aralıklarla toprağa çakıyoruz. Tabii çakmadan önce toprağı bir keser yardımıyla kazıyoruz. Fazla da kazmıyoruz yani. Çıkardığımız toprağı yanına siper yapıyoruz. İşimiz bitince de çukuru aynı toprakla dolduruyoruz.

Bugün de yine uzun süre sonra ailecek pikniğe gittik. DSİ’nin Regülatörü var Kütahya Yolu üzerinde. Çok güzel bir yer. Yani Fidanlık‘a göre ben daha çok seviyorum. Artı giriş ücretsiz. Yalnız tek kötü yanı tuvaletleri iğrenç abicim. Bir süre sonra bizim arkadaşlarla da aynı yere gideceğiz. Bugün biraz mangal kömürü falan zulaladım bir yerlere 🙂

Piknik organizasyonları güzel olaylar. Yani et yiyoruz, muhabbeti oluyor falan. Severim. Ama en gıcık olduğum durum, ateşi yakarken şu klasik “Aç kaldık abi. Yakamayacağız ateşi.” geyiği. Ve ateşi yaktıktan sonra da “Aha yaktı etleri” geyiği. Mesela köfteyi mangala koyduğunda deneyimli mangalcılar bilir; altına damlayan yağlardan dolayı mangal hemen bir alev alır falan. İşte o sırada yanınızda bulunan herkesin “Ahaaa yaktı lan!” diye bağrışması kadar sinir bozucu bir olay yoktur ya 🙂 Sonra bak bir özelliğim, mangala su döküp söndürmek yerine toprakla örtüp söndürürüm. Zira bir sonraki sefere o taraflarda piknik yapınca bu üzerini örttüğüm kömürlerden faydalandığım çok olmuştur. Lan sonra ortalığı da pek batırmam. Çevreye zarar vermem. Bunun Çevre Mühendisliği okumamla bir alakası yok ama 🙂

Mangalı üç dört değişik şekilde yakarım. Hepsine kendimce adlar verdim. En sevdiğim yöntemler Kampçı yöntemiyle Tümevarım yöntemi. Bak kendim koydum bu adları valla gülmeyin. Öyle işte.