Tag Archives: Proofhead My Resort

Sabhankra – From The Frozen Mountains (2018)

Artık şunu herkes biliyor sevgili okur: Söz konusu Sabhankra ise, Proofhead My Resort bu grup hakkındaki en kapsamlı bilgiyi bulabileceğin yegane ortamdır. İşte yine Sabhankra’nın yeni albümü “From The Frozen Mountains” hakkında yazılmış en kapsamlı incelemeyle karşındayım. Şimdi şu aşağıdaki videodan, albümü dinlemeye ve yazıyı yavaş yavaş okumaya başla.

20626564_10210396217567187_7655190690518992723_oTürkiye’nin şüphesiz en üretken ve diskografisinde en çok şarkıyı barındıran gruplarından biri olan Sabhankra, bu yıl da yepyeni bir albümle bizlerin şu küçücük dünyalarını aydınlattı. Ben bu tamlamayı (Türkiye’nin en üretken ve diskografisi en kalabalık metal gruplarından bir tanesi) geçen yıl yazdığımda herifin biri yorum olarak bana “sen daha lastik don giyerken bilmem kim grubu albüm yayımlamıştı” yazmıştı. Mail adresini falan çok araştırdım da bulamadım kim olduğunu. Benim demek istediğimi anlamamak bir yana, ortaya sürdüğüm gerçek, nedense onu çok üzmüştü.

Durum ortada. Her sene yeni parçalar üreten, albüm yapan, konser veren bir metal grubu var: Sabhankra. Henüz bu yılın başında yepyeni albümlerini yayımladılar ve -bazılarının iddiasının aksine- pek çok dinleyici/yorumcu tarafından çok başarılı bulundular. PasifAgresif, albümü Sabhankra’nın her açıdan en iyi albümü olarak değerlendirdi. Dost sitelerimizden olan ZeroSixExtreme ise albümü “en hızlı, en sert ve en vurucu Sabhankra albümü” olarak nitelendirdi. 

Albüm, 2017’nin son aylarında duyuruldu. Önce albümün kapağı, hemen ardından da albüme adını veren parça “From The Frozen Mountains” yayımlandı. Bu dönem hayatımın karmakarışık dönemlerinden bir tanesine denk geldiği için şarkıya epey tutundum. Heyecanla albümün gelmesini bekledim. Bundan önceki iki albümde Rusya’yla çalışan Sabhankra, bu albümde de rotayı Rusya’ya çevirmişti. Dolayısıyla ipler Rusların elindeydi. Albümün gelmesini bekliyorduk. Bu esnada albümü basan firma Metalism Records albümü Youtube’a yüklemişti. Hatta pek çok sitede kritikler bile yayımlanmaya başlamıştı. Geç oldu ama nihayet geçen hafta CD olarak elime geçti yeni albüm. Elbette Yurtiçi Kargo, kalitesini göstermiş ve sipariş ettiğim iki CD’nin de kutuları paramparça olmuş, kartonetleri delinmiş halde elime ulaşmıştı. Ama olsun, en azından CD’lere bir zarar gelmemişti ve şükretmem gerekiyordu.

frozen001

Evet, albümde 6 parça yer alıyor. Aslında parça sayısı olarak bakıldığında EP olarak değerlendirilebilir. Ancak çalma süresi yaklaşık 41 dakika olan bir EP olamayacağı için, Sabhankra diskografisinin 4. full-lenght albümü oluyor. Albümün açılış parçası “Crushed Under The Fists Of The New Reign“. Parçanın en başında scream bir giriş olduğu için anlıyoruz ki “bu sert bir Sabhankra şarkısı” olacak. (Albüm bu açıdan ikiye ayrılıyor. Üç parça çok sert ve agresifken, üç parça ise daha hüzünlü ve vurucu.) Albümün süre olarak en kısa parçası. Ben özellikle vokal altı melodisini çok beğeniyorum ve parçadan aklımda kalan melodi de bu oluyor. Davulun trafiği bir dakika olsun yavaşlamıyor, blastlar ve peşine seri ataklar ve twinlerin üzerine kurulmuş bir yapıyı dinliyoruz. Grubun davulcusu Rıdvan Başoğlu, teknik olarak bunun da üzerinde bir davulcu olduğu için konserlerde epey olay çıkacağa benziyor bu parçada.

Bir sonraki parça da yine screamle başlama geleneğini bozmuyor: They Are Everywhere. “Kim onlar?” diye sordum defalarca Savaş Sungur‘a. Cevap vermedi. İşte cevabı şarkının sözlerinde:

This nightmare I had found myself in – Kendimi içerisinde bulduğum bu kabus,
Won’t let me be myself again – Yeninden “ben” olmama izin vermeyecek,
It pings inside my head – Kafamın içerisinde dönüp duruyor,
How to get rid of my visions? – Bu rüyalardan (sanrılardan) nasıl kurtulurum?
They are everywhere! – Her yerdeler!

Yazmış, helal olsun. Parça böyle böyle giderken üçüncü dakikadan itibaren bir klavye melodisi giriyor ki off off. Anlatamam sevgili okur. Klavyecisi olmayan, konserlerde alt yapı kullanan bir grup için fazlasıyla cesur, cesaret isteyen ve parçayı sırtlayan bir melodi bu. İşte Sabhankra, bu sebepten çok kaliteli bir grup. İşte Sabhankra bu sebepten Türkiye’nin en iyi metal gruplarından bir tanesi. Melodiyle birlikte başlayan davul atakları da en az melodinin kendisi kadar yükseğe taşıyor parçayı. Parça boyunca aynı frekansta ve seste devam eden tek bir nota var. Bir dokunuş. Parça bitiyor ve hala kulaklarımızdan kaybolmuyor. Yıllar önce To Die For A Lie’da bir benzeri vardı. İşte bu ses, şarkıda anlatılan ve “kafamızın içerisinde sürekli dönen” o ses!

Üçüncü parça: My Thirst For Blood. Klavyenin olabildiğine sakin tonuna karşılık oldukça yırtıcı bir vokal eşlik ediyor parçaya. Savaşmak ve öldürmek için yol alan askerlerin havadaki korkuyu hissetmeleri ancak bu şekilde anlatılabilir. Fazlaca bir aksiyona girmeden, bu formülle bitiyor parça. Bu açıdan bakıldığında albümün en zayıf parçası diyebilirim.

Vee hemen ardından albümün açık ara en iyi parçası, en unutulmaz melodisi başlıyor: It Burns! Aman yarabbim! Ne kadar çok özlemişiz Sabhankra’nın gitar melodilerini. Ne kadar çok özlemişiz Powercraft‘takine benzer, ilk saniyede beyne işleyen o melodileri. It Burns, özellikle gitarlardaki muazzam numaralarıyla ön plana çıkıyor. Çok az kişinin bildiği bir detayı hemen aktarayım. Bu şarkı, The Game Of Thrones‘un (içimin yağlarını da eriten sahnelerinden biri olan) 7. sezonundaki o meşhur ejderhayla savaş sahnesini, Daenerys Targaryen‘in ejderhasıyla Lannister ordusunu kavurduğu o sahneyi anlatıyor. Albümün kapağındaki ejderhayı hatırladınız değil mi? Beşinci dakikadan itibaren ejderhanın alevi kavuruyor, yakıp yıkıyor ortalığı. “Köleler yok, efendiler yok, zincirleri sonsuza dek parçalarım, yeni bir düzen geliyor ve ben bunu koruyacağım!” Şarkının son kısmının özellikle savaş alanındaki seslerle birlikte mikslenmiş olması, parçayı benim gözümde bir başyapıt seviyesine taşıdı. Bu parçada emeği olan herkesi özellikle tebrik etmek gerekiyor. Şimdi o sahneyi hatırlayabilirsiniz…

Evet, Sabhankra diskografisinin ilk featuring şarkısı var beşinci sırada: The Last To Stand. Klavyenin yine “naifliğiyle” bizi bizden aldığı, vokalin Yaşru grubundan Berk Öner tarafından yapıldığı albümün en slow parçası. Ayakta kalan son adamın öyküsü. Brutal vokalin altında eğer “Berk Öner” ismi yazmasa, pekala bu sesi Savaş Sungur’a benzetebilirsiniz. Yaşru ve Sabhankra birbirlerine çok yakın dost olan gruplar ve daha önce de sahnelerini paylaşmışlıkları vardır. Altıncı dakikanın sonlarına doğru parça bitiyor, sonrasında duyduklarımız ise yutkunduktan sonra aklımıza gelen her şey. Pişmanlıklar, eskimiş mutluluklar, keşkeler ve birazcık da öfke. Ahh.

frozen002

Albümün kapanış parçası albüme adını veren “From The Frozen Mountains”. Bana göre albümün ikinci en iyi parçası. Olabildiğine sert ve soğuk. İskandinav stilinin çok başarılı bir uyarlaması. Özellikle nakarat üstü giren ve parçayı o donmuş dağların zirvelerine taşıyan klavyeler ilk duyduğum günden beri M-Audio midi klavyemde çalmaya çalıştığım kısımlar oldu. Vokalin scream ve hızlı üslubu, grubun özellikle Powercraft albümünden sonra çıkardığı 2010 dönemindeki parçalarındakinin aynısı. Üçüncü dakikadan itibaren parçanın akışı değişmeye başlıyor ve burada çok yerinde bir soloyla bunu yapıyorlar. Gitaristlerin hangisi hangi kısmı çalıyor o anda bilemiyorum ancak burada ilk defa parçayı gitaristler sırtlanıyor. Ancak tekrar yazıyorum, albümde ne zaman parça, yükselse bunun altından klavye ve davulun işbirliği çıkıyor. Parçanın son kısmı, muhtemelen son parça olması ve kapanışın etkisini çok daha iyi verebilmek için karın içerisinde yürüyerek uzaklaşan kahramanımızın ayak sesleriyle bitiyor. Arka planda ise bize Our Kingdom Shall Rise’dan hatırladığımız o meşhur “snare roll” partisyonu eşlik ediyor. Diyorum ya, çok özlemişiz.

Albümün kapağı son iki albümün kapaklarını çizen Martha Sokolowska‘dan farklı olarak bu sefer Jereme Peabody tarafından çizilmiş. Donmuş karlı tepelerden süzülerek inen kızıl bir ejderha. Sade, beyazın ve grinin hakim olduğu ancak ejderhanın bir anda tüm dikkati kendi üzerinde topladığı çok başarılı bir görsel olmuş. Bunun plağı ne biçim olurdu be…

Albümün mix ve mastering işlemleri Ali Sak tarafından gerçekleştirilmiş. Bundan önceki albümlerin tamamında Barbaros Ali Kaynak imzası vardı. Ali Sak da en az onun kadar başarılı bir iş çıkarmış. Keşke basslar birazcık daha belirgin olsaydı diyebilirim belki. Emeğine sağlık. Kartonette yer alan grup fotolarını Levan Uzbay gardaşım çekmiş. Eline sağlık onun da. Bir fan olarak en mutlu olduğum an da tabii ki teşekkür listesinde kendi adımı gördüğüm an oldu 🙂

frozen003

Geçen seneki konser albümlerini saymazsak, davulcu Rıdvan Başoğlu’nun Sabhankra’daki ilk albümü bu. Sevgili misterimiz Süha Kozbey (gitar) ve muhteşem dostumuz Gürkan Yücel (bass),  grubun diğer emektarları. Vokal ve gitarda ise olmazsa olmaz, “Yeterince metal mi?” sorusunu dillere pelesenk eden Savaş Sungur yer alıyor.

Yukarıda da bahsettiğim üzere, Albüm Rusya’da Metalism Records tarafından basıldı. Diğer iki albümü basan firma Haarbn Productions tarafından da dağıtımı yapılıyor. Türkiye’de Hammer Müzik ve bizzat grup tarafından satışı yapılıyor.

Bu yıl maceramız donmuş dağlarda, buzul tepelerinde geçiyor. Sabhankra üretmeye devam ediyor. Beğenenler destek oluyor, albüm satın alıyor, konserlere geliyor, merchandise alıyor, başkalarını dinlemek için teşvik ediyorlar. Türkiye’de metal müziğin ihtiyacı olan şeyi yapıyorlar yani. Öpüyorum.

 

2016 Yılımın Özeti

Kan, şiddet, göz yaşı ve umutsuzlukla dolu, lanet olası bir yılı geride bıraktık sevgili okur. Kutuplaşan bir toplum, vahşetin hızla normalleşme sürecine girip insanların haber dinlemekten sıkılıp TV8’e hatta yetmiyormuş gibi 8,5’a koştuğu, aşşağılık yalanların hayatları mahvettiği bir yıl bitti. İyi şeyler de oldu muhakkak. Ancak kötülük o kadar fazlaydı ki geriye baktığımda bir tutam saçtan ve eğrelti birkaç nottan başka bir şey kalmadı aklımda.

My Resort‘un her yıl yeni okuyucuları olduğundan bir kere daha bahsetmekten üşenmiyorum. Şu an okumakta olduğun “Yılımın Özeti” bu blogun geleneksel yazılarından birisi ve hatta en sevilenidir. Her yıl 31 Aralık tarihi, hem yılın son günü hem de benim meslek hayatımın yıl dönümüdür. Geride bıraktığımız 31 Aralıkla birlikte çalışma hayatımın 4. yılı da bitmiş oldu.

Şimdi blogun istatistikleriyle beraber bütün bir yıl boyunca buralarda, hayatımda neler olup bitmiş şöyle bir bakalım. Okumaya devam et

Tuluyhan Uğurlu’nun O İki Eseri

Tuluyhan Uğurlu adını ilk defa duymuş olabilirsiniz. Ancak eminim ki bu yazıya konu olan o iki eserinden en az birisini mutlaka bir yerlerde dinlemişsinizdir.

Pek sevilmiyor Tuluyhan Uğurlu. Çok yaratıcı ama aşırı kibirli bir piyanist olduğu iddia ediliyor. Hatta yaratıcılığı bile açık şekilde eleştiriliyor. Kendisi diğer ünlü bestecilerin eserlerini bir kenara bırakıp sadece kendi eserlerini çalmayı tercih ediyor. Eserlerini bestelerken inançla alakalı hususlardan esinleniyor. Konserlerini tarihi mekanlarda, vizyon gösterileri eşliğinde veriyor. Açıklamaları tepki çekiyor.

Sofya’da Dans, Uğurlu’nun en popüler eseri. Nasıl mı popüler oldu? ATV Haber sayesinde 🙂 ATV Haber biterken çalan o jenerik müziği hatırladın değil mi sevgili okur? İşte o parçanın adı Sofya’da Dans. Biz parçanın sadece ilk kısmını biliyoruz ancak parça yaklaşık 4 buçuk dakika sürüyor. O ilk kısım bittikten sonra bir mehter marşı düzenlemesi başlıyor. Tuluyhan Uğurlu, vals melodileri ile mehteri olabilecek en hoş şekilde harmanlamış. Peki bu eserin ortaya çıkış hikayesi nedir?

11 Mayıs 1914’te Bulgaristan Sofya’da Bulgar Milli Günü şerefine bir kostümlü balo organize edilir. O dönemde Sofya’da askeri elçi olarak Mustafa Kemal görev yapmaktadır. Bu baloya davet edildiğini öğrenince Mustafa Kemal, yakın arkadaşı İsmail Hakkı Kavalalı‘dan acele olarak İstanbul’a gidip bir yeniçeri ağası kostümü getirmesini istemiştir. Trenle yapılan bir yolculukla, 2 gün sonra kıyafet Mustafa Kemal’e ulaşmıştır, hem de tüm aksamıyla.

Balo devam ederken kapı açılmış ve içeri heybetli ve börk serpuşlu birisi girmiştir. Tüm konuklar bu yeni gelen misafire dikkat kesilmişlerdir. Elbette ki bu Mustafa Kemal’dir. Bu kıyafet, o baloda çok beğenilmiştir. Zaten elimizde bu Atatürk’ü bu kıyafeti giydiğine dair olan tek delil de bu sayede ortaya çıkmıştır. İspanya askeri elçisi, Mustafa Kemal’i evine davet etmiş ve evinin şark köşesinde yanda gördüğünüz fotoğrafı çekmiştir. Atatürk, aynı gece yapılan vals yarışmasında Bulgar başbakanının kızıyla dans etmiş ve birincilik kazanmıştır. İşte Tuluyhan Uğurlu, bu hikayeden esinlenerek bestelemiştir Sofya’da Dans’ı. Biz de haber bültenlerinden sonra ve bilimum belgesellerde fon müziği olarak dinliyoruz.

İstanbul Kanatlarımın Altında güzel ama çok ses getirmeyen bir filmdir. Mustafa Altıoklar‘ın 1996’da çektiği bir filmdir. Ege Aydan‘ın Hazerfen Ahmet Çelebi‘yi canlandırdığı ve konu olarak da yine Hazerfen’in Galata Kulesi’nden uçmaya çalışmasını anlatan filmi televizyonda, VCD’de ya da otobüste giderken falan mutlaka izlemişsinizdir. Haluk Bilginer, Okan Bayülgen, Zuhal Olcay, Tuncer Kurtiz gibi isimlerinde rol aldığı filmle ilgili olarak şaşırtıcı olan filmden çok film için Tuluyhan Uğurlu’nun hazırladığı müziklerin konuşulmasıdır. İşte İstanbul parçası bu film için bestelenmiştir.

İstanbul parçasının yabancıların gözünden Türkiye anlatımlarında sıkça kullanıldığına şahit oldum defalarca. Bir de ramazanlarda falan yemek çadırlarında çalınır 🙂 Ancak her şekliyle güzeldir ve geniş kitlelerce bilinir.

Evet, bugün Proofhead My Resort olarak yine bir kültür hizmeti gerçekleştirdik ve Tuluyhan Uğurlu’nun çok güzel iki eserini anlattık. Bunları hep öğrenin sevgili okur. Bu bir Proofhead My Resort kültür hizmetidir.

Jägermeister Türkiye Reklamı’nda Bir Dost!

Yılbaşı günü pek çoğumuzun farkına vardığı, Jägermeister Türkiye tarafından hazırlanan şöyle bir video vardı hani:

01 40

Birbirinden güzel kızların varlığı bir yana, çok sert metalci abilerin de dikkatimizi çektiği bu reklamda oynayanlar da hiç yabancı kişiler değilmiş. Klipte pek yüzü görünmese de davuldaki insan, Sabhankra‘mızın da davullarını çalan Mehmet Engin kardeşimiz!

03 30

04 25

02 37

05 18Savaş Abi‘ye ve Mehmet’in kendisine sorup gitaristin de (ex-Undertakers) Razor gitaristi Yetkin Taşkın olduğunu öğrendim. Bass gitardaki arkadaşın da adının Mehmet Ülkü olduğunu yine aynı kaynaklardan öğrendim.

Tanıdığı, bildiği, sevdiği insanların çalışmalarını destekleyen blog, Proofhead My Resort‘tan bu yazılık da bu kadar sevgili okur. Bir başka reklam klibinde yine bir başka dostumuzla görüşmek üzere. Görüşürüz Mehmet.

Mitsubishi Road Trip ’12 – Araçlara Dair Teknik Değerlendirme

Profesyonel bir yolcu olmama rağmen, amatör bir sürücü olduğum için yolculuğumuz boyunca test ettiğimiz 3 aracın değerlendirmesini test pilotlarımız Alper ve Volkan bizler için yaptı. Birazdan okuyacaklarınız sırasıyla Alper‘in ve Volkan‘ın kişisel gözlemleridir.

Alper UĞURLUOĞLU, Mühendis, 26 yaşında, 8 yıllık aktif araç kullanımı, Arazi araçları konusunda deneyimli

Bu yazısında değerlendirmelerime yer verecek olan Mesut kardeşime teşekkür ederek başlıyorum sevgili Proofhead My Resort okurları. Takip etmiş olduğunuzu düşündüğüm üzere, geçtiğimiz hafta sonu harika bir yolculuk yaptık Mitsubishi sponsorluğunda. Yola çıkacağımız 3 araç da Mitsubishi’nin önde gelen klasman araçlarıydı.

İlk olarak Mitsubishi Lancer ile İstanbul’un trafiğini tatma fırsatı elime geçmişti. Mitsubishi Lancer 1590 cc motor hacmine sahip benzinli bir araç olarak beklentileri bir nebze de olsa yüksek tutmamı sağlamıştı. Ne de olsa Evo gibi bir büyüğü vardı başında.  Beklentiler demişken, benim otomobillerde aradığım en önemli özeliklerin başında ivmelenme yani hızlanma kabiliyeti gelir. Rahatlık ve konforu, rahatsız etmediği sürece geri plana atabilirim. Bu gezide de öyle oldu diyebilirim. Lancer, sınıfı açısından Pajero ve ASX ile karşılaştırılamayacak bir araç! Fakat yere yakın olmayı ve  hızı sevenler için ideal olabilir. Hoş ilerde de değineceğim, fakat hız olarak ASX bana Lancer’ı aratmamakla beraber daha fazla performans sağladı. Evet, bana karşı ASX’in tavırları bir sevgili gibiydi.   1.8 lik dizel  4×4 ASX beni tavlamıştı.  Şehir içi, şehir dışı, yokuş, arazi her türlü şartta tıpkı bir dağ keçisiydi. Bu kadar övgüye nail olan ASX, Pajero’yu sattığınız takdirde iki tane alınabilecek bir araç.

Bir pajero gerçeği…

Pajero, Dakar Rallisi‘nde yıllarca liderliğini kaptırmayan bir araç ve bu alanda rakip tanımıyor. Güzergahımız gereği Pajero’nun bu asi tavrıyla karşılaşamadık, umuyorum ki yeni bir organizasyonda bunu gerçekleştirebiliriz yine ekipçe. Evet! Pajero diyorduk, içi adeta bir ev!  Sadece mutfağı ve banyosu olmayan bir yaşam alanı. Her türlü konfor sağlanmış durumda. Isıtmalı koltuklardan tutun da en iyi sinema ses sistemlerini aratmayacak bir ses sistemine kadar. Açılır tavan,  geniş iç hacim,  koltuk arası mesafeler… Rahatlık deyince akla gelebilen herşey… Hele ki kaydırabilen ve saklama gözü olarak da kullanılabilen ön kol dayanağı harika bir buluş. Aslında anlatılabilecek çok fazla daha detay çıkarabilirim fakat işin keyfi bu rahatlıkları keşfetmekte.  O yüzden bir gün elinize bir Pajero geçtiğinde onu iyice kurcalayın 🙂

Gelelim performansa… Pajero, 3.2 lt motorlu devasa bir makine. Otomatik vitesi çok büyük rahatlık ki ben manuel araçları hiç birşeye değişmeyen biriyim diyebilerek bunu söylüyorum. Triptronik kullanım için de hali hazırda bir sistemi var Pajero’nun ve ben bu kısımdan daha keyif aldım.  Kullandığımız üç araç da sınıflarının üst donanımlarına sahip test araçları olduğundan, gerçek performansları konusunda şüphelerim var. Otomatik Pajero, ivmelenmede sıkıntı yaşıyor. Bu durumun otomatik şanzımanlı olmasından kaynaklanması muhtemel ki bunu triptronik kullanımda farkedilebilir derecede çözebiliyoruz. Yine de gaz pedalı ile motor arasında geçen 2 saniyelik süre sürüş keyfini düşürüyor.

ASX ile flört etmeye başladığımız için onu değerlendirmemde sona bırakmak istedim. Daha önce de bahsettiğim üzere çok kaçak bir araba! Elbette şunu tekrar eklemek isterim ki bunlar test araçları olduğundan geneli göz önünde bulundurmadan bu yorumları yapıyorum. Lancer ve Pajero’ya haksızlık olmasın.  ASX konfor açısından Pajero’dan bir tık, bir sınıf geride, fakat yine de elektronik ayarlanabilir ısıtmalı koltuklar, otomatik klima, cam tavan (açılmıyor) gibi üst sınıf özellikler mevcut. Cam tavan arasında LED ışıklar kullanıldığında içerisine farklı bir hava katabiliyor. ASX’in bu yolculukta en büyük eksikliği, benim için, USB girişi olmayan bir ses sisteminin olmasıdır. Ayrıca ses sistemi de Pajero ile kıyaslanamayacak kadar kötü.

Yola çıktığımız bu 3 araç arasında şahsi görüşlerime dayanarak aşağıdak tabloyu oluşturdum. Sanırım yazımın özeti bu tablo olabilir.

Lancer Asx Pajero
Sürüş  Keyfi (%25) 3 2 1
Rahatlık (%20) 3 2 1
Ses Sistemi (%15) 2 3 1
Performans (%40) 3 1 2
Toplam (%100) 2.9 1.8 1.4

Puanlar 3 puan üzerindendir. Görüldüğü üzere kendimce kriterler oluşturdum. Peki nedir bu yüzdeler? Daha önce de bahsettiğim üzere performans benim için ön sırada gelir. Bu puanlamayla 1 puana en yakın araç gönlümde yatan ASX olmasa da, hakkını veren Pajero çıktı.  ASX’in de ondan aşağı kalır tarafı yok elbette. Bu sürüş deneyiminde ise biraz ön yargılı da davranmış olabileceğim Lancer sonuncu sırayı aldı.

Ne olursa olsun Mitsubishi bir Japon ve bu araçların hepsi Japonya’da üretilip, orada testlerden geçtikten sonra onaylı olarak geliyormuş. Dolayısı ile siz araç içerisinde o Japon havasını fazlasıyla alıyorsunuz 🙂 Hepinize keyifli sürüşler Proofhead My Resort Okuyucuları.

Volkan VARDAR, Mühendis, 25 yaşında, 7 yıllık aktif araç kullanımı, Uzun mesafeli sürüşler konusunda deneyimli

Pajero; bu seyahatimiz boyunca kullandığımız en güçlü ve en konforlu olan araç. Jeep statüsündeki Pajero zaten otomobil yarışlarıyla ilgilenenlerin oldukça iyi bildiği Dakar Ralli’sinin vazgeçilmezlerindenmiş. Hatta yıllardır kazanan araç Pajero’ymuş. Biz aracı herhangi bir zorlu arazi şartlarında denememiş olsak da yol boyu verdiği rahatlık çukurlardan veya tümseklerden geçerken sağladığı rahatsızlık hissini ortadan kaldıran konforu harika! Araç içerisinde uzun mesafe bir yolculukta ya da engebeli bir arazide geçecek yolculukta gereken şeyler düşünülmüş. İç hacminin inanılmaz geniş olması, koltukların genişliği, ısıtmalı koltuklar, panoramik ve açılabilir cam tavan… Hepsi birbirinden güzel…

Aracın en harika özelliklerinden birisi içerisindeki ses sistemi! Son ses açtığınızda kulak zarınızı patlatabilecek şiddette, buna rağmen sesin kalitesini hiç bozmayan harika bir ses sistemi. En metal parçadan en dubstep’ine ya da popuna kadar, hepsinde ses bir harika.

Konfor olarak çok ileride olsa da aracın problemi hızlanmasında… Belki otomatik vites olmasından belki de çok ağır bir araç olmasından orasını bilemiyorum. Fakat araç gaza bastıktan bir süre sonra hızlanmaya başlıyor. Yokuşlarda oldukça performans kaybediyor bir arazi aracına yakışmayacak derecede. Hatta geride kalabilir bazen.

ASX; üçlüde ilk denediğim araç olması sebebiyle oldukça sevdiğim bir araç oldu. Diğer araçlara göre daha atik bir araç. Bastığınız anda hızlanıyor ve durma kalkma konusunda sorun yaşanmıyor. Start stop engine teknolojisi olan araç, normalde çok güzel çalışırken yokuşta mola verip devam etmeye çalışınca Start Stop olayı çalışmayabiliyor.

Konfor olarak orta karar bir araç. Böyle bir araçta müzik sistemi pek hoşnut bırakmıyor kendisinden. Panoramik cam tavan yine bu araçta da var ve cam tavanın kenarlarında olan LED ışıklar arabanın içine güzel bir hava katıyor. İçerisi yine geniş ve havadar bir araç olduğu için hem şehir içi hem şehir dışı seyahatler için tercih edilebilecek bir araç.

LANCER; en az denediğim araç bu. Nedense Pajero ve ASX’e bindikten sonra pek denemek istemediğim bir araçtı. Ben ki konforu seven bir insan olarak Pajero’ya büyük bir bağ hissetmiş birisi olarak Lancer gözümde tutmuyordu açıkçası. Fakat kullanınca Lancer’in de oldukça güzel bir tercih olabileceğini gördüm. Yere çok yakın bir araçtı. O yüzden kullanırken bir yere sürter miyim diye korkmadım değil. Ama öyle bir şey olmadı. Aracın iç konforu teknolojik olarak en gelişmiş araçtı. Dokunmatik LCD ekranı, navigasyon, micro SD kart sistemi, gelişmiş ekran vs… Bunlara rağmen araçta kasvetli bir hava vardı. Diğerlerinin içinin çok geniş olması sebebiyle bu araca binince içerisi çok karanlık gelebiliyor. Hatları çok kalın olduğu icin belki isik girmiyor dedik belki de gozumuz yaniliyor orasi bilinmez. Geel olarak çok arada kalmış bir otel gibi düşündüm. Pajero konforlu, ASX hızlı, Lancer ise ikisinin ortasında bir araçtı. Sıralama yapacak olursak; Pajero en konforlu fakat en yavaşı, ASX en hızlısı, orta konforlu Lancer hem orta konfor hem orta hiz ama karizmatik.

Bu yazı dizisine ait diğer başlıklar:

Extreme Metal Olimpiyatları Başladı!

Şu olimpiyatlardan sonra Loudwire.com‘un düzenlediği 2012 Extreme Metal Olimpiyatları da başladı sevgili okur. Bu olimpiyatlar da en az diğerleri kadar keyifli. Karışık olarak ayrılmış dört grup var. Olimpiyat komitesinin seçtiği bu gruplar da tarzları bir birine en yakın olmak üzere ikişerli olarak yarıştırılıyor. Bizler de her gruba saat başı 1 oy olmak üzere, 31 Temmuz’a kadar oy kullanabiliyoruz.

Her grupta oy kullanabilirsiniz. Üye olmaya gerek yok. Grupların yarıştıkları şarkılar üst kısımda verilmiş. Oradan dinleyip şarkıları, oy verebilirsiniz. Şarkıları dinlemenize de gerek yok, eğer biliyorsanız.

GRUP 1: Death, Septic Flesh, Venom, Satyricon, Lamb Of God, Obscura, Dimmu Borgir, Dying Fetus

Bu grupta oy kullanmak için tıklayın.

GRUP 2: Sepultura, Demonic Resurrection, Immortal, Necrophagist, Cannibal Corpse, Napalm Death, Cradle Of Filth, Fleshgod Apocalpyse

Bu grupta oy kullanmak için tıklayın.

Grup 3: Children Of Bodom, Psycroptic, Katakalysm, Gojira, Meshuggah, Vader, Behemoth, Despised Icon

Bu grupta oy kullanmak için tıklayın.

Grup 4: Opeth, Aborted, Belphegor, Dir En Grey, Decapitated, Hypocrisy, Arch Enemy, Cryptopsy

Bu grupta oy kullanmak için tıklayın.

Gruplardaki elemeler bittikten sonra çeyrek, yarı ve final elemelerine de yine Proofhead My Resort üzerinden, aynı başlığı taki pederek ulaşabileceksiniz.