Tag Archives: puslu kıtalar atlası

Puslu Kıtaların Dolunayı

Bir sebebi vardı. Zorla eline tutuşturmamın da, okuyuver şunu dememin de bir sebebi vardı. Çünkü içerisinde sen vardın.

pusludolunay08En sevdiğim kitaptır Puslu Kıtalar Atlası. Her okuduğumda yeni bir detayı fark ettim, satır aralarında yüzlerce küçük yaşamı sığdırmış, bir başyapıttır. Bu ay dolunay çok güzeldi. Dolunay’da çektiğim bir fotoğraf bana İlban Ertem‘in çizimlerinden bir kareyi anımsatınca, bu dolunay Puslu Kıtalar Atlası’nı anlatmak istedim. Yazı gecikti farkındayım ama hastalıktı, düğündü, sınavdı derken inan vakit bulamadım.

Kitapta çok fazla “dolunay” var. Kitaptaki tüm kırılma noktalarında, en önemli anlarda sahnede hep dolunay var. İhsan Oktay Anar, dolunayı tasvir etmekten ve gökyüzünü “seninle” süslemekten hiç imtina etmemiş. İlban Ertem de bunu anlamış olacak ki fotoroman versiyonunda çok fazla sahnede dolunayı unutmamış. Bu yazı, Puslu Kıtalar Atlası’nda geçen “dolunay” imgelerinin tespitine yönelik bir yazı olacak.

Puslu Kıtalar Atlası, iç içe geçmiş pek çok hikayeden oluşmaktadır. Yazar her bölümde başka bir hikayeye başlayıp, başladığı her hikayeyi bir diğerinin içerisinde sonlandırmaktadır. Kitabın en önemli karakteri Bünyamin ve Ebrehe‘dir bana göre. Her ikisini buluşturan ve kitabın belki de kitlelerce bu denli sevilmesini sağlayan bir olay var kitapta. İşte bu olayın da çözümünde iş geliyor ve “yedinci dolunay“a dayanıyor. Yani bir temmuz dolunayı. Temmuz, benim en sevdiğim aydır. Bu ay da doğmuş olmamın yanında, başka bir önemi daha var.

İlban Ertem’in çizdiği Puslu Kıtalar Atlası fotoromanında, kitapta betimlenenlerden biraz daha fazla dolunay sahnesi var. Sayfaları çevirdikçe gözlerim seni arıyor bu yüzden.

Şimdi kitaptaki can alıcı dolunay sahnelerine ve tasvirlerine bakalım hep birlikte.

Uçmanın zevkini iyice çıkarabilmek için varlığını kendi haline bırakıp tekrar tavana yükseldi. Fakat çok geçmeden pencereden çıkmayı düşündü. Kafesin arasından bir duman gibi sızarak Kostantiniye’yi hayatında ilk kez tepeden gördü. Boğazı geçip Üsküdar’a ulaştı. Dolunayın altında süzülerek Kız Kulesi’ni geride bıraktı ve sarayın bir penceresinden içeri girdi. Bir yatak odasıydı burası. Güzeller güzeli bir şehzade kuş tüyü yastıkların üzerinde uyuyordu.

pusludolunay02 Okumaya devam et

Hafta Sonundan Süzülenler

Uzun süre sonra, çok uzun bir süre sonra ilk defa geçen hafta sonunda olduğu kadar dolu dolu bir hafta sonu yaşadım sevgili okur. Detayların pek çoğunu unuttum. Yeni başlayan hafta da çok yoğun devam ettiğinden ancak yazabildim. Yazmasam olmazdı.

3Kanat_CD_DigipackCuma günü süper başladı: Efendi‘nin ilk albümü Hangi Rüya nihayet yayımlandı. Bir süredir tanıtımıyla ilgili çalışıyorduk. 29 Nisan sabahı hem basılı CD olarak müzik marketlerde, hem de dijital platformlarda albüm yayına girdi. Tüm gün, bunun heyecanıyla su gibi aktı geçti. Haftanın son gününün vermiş olduğu o mutluluk adeta ikiye katlandı.

http://www.efendiband.com/

revenge

Aynı akşam Utku‘nun süper davetine icabet ettik. Bir cuma gecesinden beklenen her şey vardı. Ama çok daha fazlası için birkaç saat daha beklemek gerekti. Saat gece yarısına yaklaşmışken Sabhankra tam 9 senedir beklediğimiz yepyeni albümü REVENGE‘i yayımladı! Tam 9 sene dile kolay. Yıllardır bekliyordum. Şarkıların tamamını biliyordum ama yeni düzenlemelerin neredeyse hiç birinden haberim yoktu. Dolayısıyla 29 Nisan’ı 30 Nisan’a bağlayan gece sadece benim için değil, tüm Sabhankra fanları için unutulmaz bir gece oldu. Birkaç sene önce, şansa bak ki aynı gecede, yine güzel olaylar olmuştu. Sabhankra’nın yepyeni albümü başka bir yazının konusu olacak. Burada yazmaya başlarsam yazı bitmez.

Vakit epey geç olduktan sonra Utku sağ olsun eve bıraktı bizi. Aslında biraz daha abartıp film de izleyebilirdik şimdi düşünüyorum da. Filmden bahsetmişken hemen ekleyeyim. In the Heart of the Sea filmini izle sevgili okur. Sıkılmadan izleyeceğin, güzel bir macera filmi. Gerçi şimdilerde senin gözün Game Of Thrones‘dan başkasını görmüyordur değil mi 🙂 Aralara da Supernatural‘in bölümlerini çakıyorsundur, ohh. Ben de öyle yapıyorum, rahat ol. İkinci bölüm şu anda torrentte iniyor. İlk bölüm açıkçası çok da tatmin etmedi. Aralıksız devam edeceğini umduğum kalan dokuz bölümde utandırırlar umarım. Game Of Thrones bu şekilde başlamışken halen devam eden Supernatural’de sezon içinde verilen aralar canımı sıkıyor. Geçen yine 3 haftalık bir ara verdiler. Daha sonra geçiştirme bir bölüm geldi. Daha çok Darkness görmek istiyoruz. Dünya’nın en güzel elmacık kemiklerinden mahrum bırakmayın lan insanı!

efendistand

Cumartesi sabahı albümlerin satılacağı standı tasarlayıp deneme baskısını aldım. Albüm Eskişehir’deki satış noktalarında bu stantlarda satılacak. Daha sonra havanın iyi oluşunu fırsat bilip dolaşmaya çıktık. Hiç hesapta yokken muhteşem bir etkinliğin ortasında bulduk kendimizi. Espark’ın yanında kurulmuş olan kitap fuarına gittik. Sevdiğim sevmediğim, duyup duymadığım bir sürü yayınevi stant açmıştı. Birkaç kitap aldık. Bol bol promosyon doldurdular çantamıza. Tübitak Yayınları‘ndan iki tane güzel kitap aldık. Bunlardan “Petrol, Su ve İklim” özellikle aradığım bir kitaptı. Jules Verne‘in İthaki Koleksiyonu‘ndan bir kitap daha aldım. Ayrıca Kitab-ül Hiyel‘in yeni baskısını aldım İletişim Yayınları‘ndan. Puslu Kıtalar Atlası‘nın çizgi romanının özel ayracını bastırmışlar. Dört beş tane aldım.

kitaplar

fuar01 fuar02 fuar03 fuar04 fuar05 fuar06

Bu dolaşmadan sonra eve kafamızda efsane bir hamburger yapma fikriyle döndük. Hamburgerleri yapmamız yaklaşık bir saat sürdü. Söylemesi ayıptır, çok çok iyi oldu. Hamburgerin yanına bir de fırında mantar yaptım. Bunu ben yaptım bak! Hamburger yapımındaki bu başarımızı gördükten sonra daha da dışarıda hamburgere para vermem. Şaka lan, efsane piliç burger olursa veririm. Onu da yapmanın bir yolunu bulana kadar…

Aynı akşam saat 20.00’de Togay ve Volkan‘la buluştuk. Daha sonra sırasıyla Yağızhan ve Alper geldiler. Çok uzun süredir bu kadroyla buluşamıyorduk. Ne muhabbet ne muhabbet anlatamam! Öyle ki mekana sığamadık, başka bir yere geçtik. Burada Yağızhan’la birlikte o kadar güldük ki karnım ağrıdı. Alper ve Togay, birbirlerinden habersiz olarak kendi gruplarının yeni albümlerini masaya çıkardılar. Togay’ın grubu God Mode, İzmir’de ilk albümleri olan Hybrid Lying Machine nihayet yayımlanmıştı. Nihayet diyorum, çünkü albüm kaydedildikten sonra basım süreci biraz uzamıştı. Ama Togay, iş bitiriciliğiyle nihayet yeni albümü önümüze koyuvermişti. O anda masada iki tane gıcır gıcır albüm duruyordu. Her iki albüm de başlı başına birer yazının konuları olacak, merak etmeyin.

albumler

toplant

Gece saat 23.00 civarında ben Peyote‘ye geçtim. Neden? Çünkü burada Black Omen konseri vardı. Çok uzun süredir Black Omen’i sahnede izleyemiyordum. Türk Black Metal gruplarının en uzun süredir aktif olup en çok sayıda albüm kaydeden gruplarından birisi Black Omen. Melodik Black Metal alt türünde ise bana göre rakipleri yok. Eskişehir’de Black Metal konseri yapılabilecek Peyote’den başka bir mekan var mıdır bilmiyorum. İşte bu “tek olma” avantajını Peyote iyi kullanıyor ve dinleyiciyi kaliteli metal gruplarıyla sürekli olmasa da zaman zaman buluşturuyor. Black Omen konseri başlı başına bir yazının konusu olacak. Gece saat 01.30 civarında konser bitti. Tüm eski dostlar sarılıp kucaklaşıp ayrıldık. Başımı yastığa koyduğumda kulağımda Curtains Of Imaginary Vortex‘in giriş melodisi çalıyordu hala.

blackomen

Fotoyu kimin çektiğini bilmiyorum.

Pazar sabahı, saat 10.00 olmadan uyandım. Son bir yıldır yaptığımız en hızlı kahvaltıyı yaptık ve Alper geldi. Neden? Çünkü sezonu açıyorduk, pikniğe gidiyorduk. Ama bu sefer Utku’nun ayrıcalığından yararlanacaktık. Toplandık ve Utkular geldikten sonra “resmi piknik alanımıza” gittik. Burada pikniğe dair çok fazla detay vermeyeceğim. Bu konu, başka bir yazının da konusu olmayacak. Ancak çok uzun süredir bu kadar keyifli vakit geçirmiyorduk. Pazar günü sabah uyandığım andan itibaren beni sarıp sarmalayan o boğulmuşluk hissinden tamamen kurtuldum o gün. Akşam eve dönünce tüm bir hafta sonunun nasıl geçtiğini düşündüm. Tam 3 tane yeni albüm yayımlandı, kitap fuarı gezdik, pikniğe gittik, efsane bir hamburger yaptık, konsere gittim ve yakın arkadaşlarımla buluştum. Bu, bir hafta sonundan süzülebilecek en güzel anlardı işte.

2015 Yılımın Özeti

Yılda bir kere yazdığım, blogdaki en uzun soluklu serilerden, aslında yazmayı da çok sevdiğim bir yazıyla daha karşındayım sevgili okur. 2015 yılı bakalım nasıl bir yılmış, neler yapmışım, hep birlikte okuyalım, gülelim, ibret alalım, bir sonraki yıla hedefler koyalım kendimize.

Geçen yıl yazdığım değerlendirme yazısından hatırladım. 2014 yılı askerlik dolayısıyla blogun yerlerde süründüğü bir yılmış. 2015’te bu durumu biraz kırıp, blogu yeniden ayağa kaldırmak için uğraştım durdum. Bu çaba, reyting kasmaktan ziyade içeriği daha kaliteli ve sürekli hale getirmek içindi. Ama iş yoğunluğundan ve başka projelerden dolayı bloga yine hak ettiği önemi veremedim. Ama blogun görsel olarak daha çok zenginleştiğini söyleyebilirim. Bloga yıl içerisinde 136 tane yazı yazmışım. Blogdaki toplam yazısı sayısı ise 1350 civarına ulaşmış. Yüzlerce paragraf, binlerce sözcük, on binlerce harf…

Ocak 2015: Bu ay 9 yazı yazmışım bloga. Bu ay tek gündemimiz hava soğukluğuydu. Dairede işler yılın ilk ayı olmasına rağmen yoğundu.

Şubat 2015: Bu ay tam 17 tane yazı yazmışım ve tüm yıl boyunca en çok yazı yazdığım ay da Şubat olmuş. Okumaya devam et

Puslu Kıtalar Atlası ve D&R Deneyimim

02Biliyorsun sevgili okur, Türk Edebiyatı’nda en sevdiğim yazar İhsan Oktay Anar‘dır. Bak, en sevdiğim yazarlardan biri demiyorum, en sevdiğim diyorum. Bu blogda İhsan Oktay Anar ve eserleri hakkında onlarca yazı bulup okuyabilirsin. İstersen dene, üşenme, sol üstteki arama kutusuna İhsan Oktay Anar yaz.

Puslu Kıtalar Atlası, İhsan Oktay Anar’ı Türk Edebiyatı’na kazandıran eserdir. Halen baskısı yapılan bir kitaptır ve hala peynir ekmek gibi satmaktadır. Şu yazımı hatırlıyorsun, İlban Ertem tarafından çizgi romanı bile yapıldı bu müthiş eserin. Geçtiğimiz gün, nihayet kitabın ilk yayımlanışının 20. yılı şerefine, özel, ciltli bir baskısı yapıldı. Böyle bir özel baskıyı almamak olmazdı, olamazdı.

00

D&R‘dan kitabın, çizgi romanının ciltli ikinci baskısı, 20. yıl özel baskısı ve yeni ön kapaklı 54. baskısını sipariş ettim. Çizgi romanın birinci baskısını ne yazık ki karton kapak olarak basmışlardı. O yüzden bu ikinci ciltli baskıyı da almak şart oldu. Siparişi verdim ve üç gün içerisinde paket geldi, ama nasıl bir paket geldi 😦 Küçük bir havalı poşet içerisine üç kitabı sıkış tepiş doldurup göndermişler. Bu sıkıştırma sonucu 20. yıl özel baskısının özel kapak kılıfı yırtılmış, içten cildi ezilmiş. Yeni ön kapaklı 54. baskının ise cildi bozulmuştu. İlban Ertem’in çizdiği 2. basım ciltli çizgi romanın arka ve ön kapağında ise çok kötü ezilmeler oluşmuştu. Ben biraz şaşkınlık, biraz da sıkkınlıkla D&R müşteri hizmetlerini aradım. Oradaki görevliye sıkıntımı anlatıp ürünleri geri göndermek istediğimi söyledim. Görevli bana bir kargo numarası verdi. Gidip Yurtiçi Kargo‘dan bana gelen paketi karşı ödemeli olarak aynen geri yolladım.

03

Aradan yaklaşık 10 gün geçti. Üç defa müşteri hizmetlerini aradım. Ancak yalnızca bir defasında yeni ürünlerin tedarikçiden beklendiği bilgisini alabildim. Son gün aradığımda sistemde herhangi bir bilgi gözükmüyor dediler yine. O gün akşam eve geldiğimde, bu sefer büyükçe bir kutu içerisinde birkaç hava yastığıyla desteklenmiş ve sıkıntısız sorunsuz üç tane kitapla karşılaştım. Yalnız kutunun etiketinde İDEFİX yazıyordu 🙂

0120. yıl özel baskısı çok şık olmuş. Özel bir ciltli kapak ve yaldızlı kılıfı çok güzeldi. İnsan eline aldığında çok kıymetli bir eseri eline aldığını anlıyor gerçekten. Kitabın içerisindeki bölüm arası görselleri de renklendirilmiş.

Evet, böylece Puslu Kıtalar Atlası’nın Türkiye’de basılmış tüm versiyonlarını elde etmiş oluyorum. Ah bir rüya, belki bir gün ilk baskısını ya da en azından ikinci veya üçüncü baskısını da bulabilirim. Geriye edilecek tek bir dua kalıyor: İhsan Oktay Anar’ın yeni kitabı daha fazla gecikmesin!

Yepyeni Bir Efsane: Puslu Kıtalar Atlası Resimli Romanı!

  pka02Bu ayın başında verdiğim şu haberden beri bekliyordum sevgili okur. Bekliyordum; hayatımdaki en önemli romanlardan birinin, hatta en önemli romanının, Türk Edebiyatı’nda çok az rastlanılan bir türde, resimli roman türünde basılmasını heyecanla bekliyordum. Siparişimi çoktan vermiş, hergün girip kargoya verildi mi acaba diye bekliyordum ve o sipariş nihayet kargoya verildi! Paketi gözyaşları içerisinde açtım 🙂

pka00Puslu Kıtalar Atlası‘nı ilk okuduğumda, insan bu kitabı atlas boyutunda basar, bari esprisi olurdu, diye düşünmüştüm. İlban Ertem‘in yazıp çizdiği bu yeni kitabı gördüm ve “işte bu!” dedim. Kitap A4 boyutunda ve 320 sayfa! İnsanın kucağın dolduruyor. İşte bu yandaki sevinç pozunu da işte bundan mütevellit verdim.

Resimli romanı okudukça şaşkınlığım arttı. Ben, İhsan Oktay Anar‘ın yazdığı orijinal metine sadık kalır diye düşünüyordum İlban Ertem’i. Ancak, olay akışında aksatma yaratmayacak, çok küçük eklemeler yapmış, romana yeni isimler katmış. Bu, ilk başta sakıncalı gibi dursa da inanın bana giderek keyifli olmaya başlıyor. Neredeyse ezbere bildiğiniz bir öyküye kıyıdan köşeden sokuşturulmuş çok renkli karakterler, her bir karede bir kenardan başını sokuveriyor içeriye 🙂 Vicdansız Kalmuk, Kubelik’in kendisine yaptığı 7 kandilli başlık, Arap İhsan’ın yeğeni yerine “kardeşinin evine gitmesi”… Bunlar henüz ilk sayfalarda gözüme çarpan eklemelerin çok az bir kısmı. Kitap yeni olduğu için üzerinde işaretleme yapamıyorum. Biraz zaman geçsin, tüm bu eklemeleri kitaptan ayırarak “sadece İlban Ertem’in hayal gücüyle var olanlar” diye bir fan çalışması yapabilirim.

pka01

Resimli roman, gerçekten çok başarılı. İhsan Oktay’ın sözcüklerle çizdiği portreleri İlban Ertem kalemiyle renklendirmiş. Benim ufak bir beklentim boşa çıktı sadece: Özgün romanda Uzun İhsan, çekik gözleri ve uzun boyuyla İhsan Oktay Anar’ın bilakis kendisinin tarifiydi. Keşke İlban Ertem, resimli romanda da bu simayı ona benzetseymiş. Ama olsun. Bu arada Arap İhsan çizimi ise adeta tabloluk bir çizim olmuş, tebrik ediyorum.

pka03Puslu Kıtalar Atlası’nı beynimizde ilk defa İhsan Oktay Anar kurdu, tek boyutlu olarak. Yıl 1995’ti. Ben daha ilkokul 2. sınıftaydım. Yıllar sonra okuyacaktım ve hayatım değişecekti bu tek boyutlu dünyada, düşlerin dünyasında. Sonra İlban Ertem, eline fırçasını kalemini aldı ve bu düş dünyasına ikinci boyutu verdi, sözcükleri renklerle, çizgilerle bezedi. Her hayalde farklı bir simaya bürünen Bünyamin‘e bir suret lutfetti. Yıl 2015. Tam yirmi yıl sonra! Ama bu devran böyle sürmez elbet. Bu düşe, bu düşlere iki boyut yetmez. Bir yirmi yıl daha beklemeyeceğiz umarım ve ete kemiğe bürünecek kahramanlarımız. Yani düşler gerçek olacak. Puslu Kıtalar Atlası film olacak. Kimbilir, belki de bu düşüm seninleyken gerçek olacak 🙂

İletişim Yayınları’ndan Müthiş Bir Haber!

08

PusluKapakKucukHerşey berbatken, hayatınız bomb.k olmuşken, bir haber alırsınız. Pek çoğu önemsemez bile, ama sizin bu minicik haber dünyalara değerdir. Hele ki çok sevdiğiniz dostunuz adeta içine doğmuşçasına, sırf keyfiniz yerine gelsin diye, bu haberi sizinle paylaşmışsa, olayın bir köşesine adını kazımış olur artık.

İletişim Yayınları, İhsan Oktay Anar‘ın kült kitabı, efsane, Puslu Kıtalar Atlası‘nın çizgi romanının yayımlanacağını, üstelik 13 Mart’ta yayımlanacağını Twitter ve Facebook hesabından duyurdu bugün. Üstelik bir de teaser hazırlamışlar!

iletisim

İhsan Hoca’nın kitaplarındaki çizimleri de yaptığını bildiğimden aklıma ilk gelen bu çizgi romanı da kendisinin çizmiş olduğu ihtimaliydi. Ancak kitap İlban Ertem imzasıyla çıkıyor. Biraz araştırınca bu durum daha da heyecanlı olmaya başladı. Çünkü kendisi geçmişte çok iyi işler yapmış. Bu kitap için de tam 5 yıl uğraşmış ve 300 sayfalık bir eser ortaya çıkmış.

Haberin mutlu eden bir diğer yanı da kendimce yaptığım şu çıkarım oldu: İletişim Yayınları, ilk kitabın durumuna göre diğer kitapların da çizgi romanlarını yayımlayabilir.

13 Mart gününü bekliyoruz sevgili okur. Nefesimizi tuttuk, hayatımızı unuttuk, 13 Mart’ı bekliyoruz. Şansıma cuma gününe denk geliyor ve 14 Mart cumartesi gününde muhtemelen kitabı yalamış yutmuş oluyorum 🙂 Hayatımın kitabı, biricik atlasımız artık düş dünyamızdan kurtulup gerçeğe karışmaya bir adım daha yaklaşıyor.

01 02 03 04 05 06 07

EKLEME: Kitapla ilgili şöyle bir site açılmış, çok daha fazla içeriği barındırıyor sevgili okur. Paylaşmazsam olmazdı!

http://www.puslukitalaratlasi.com/

İhsan Oktay Anar Veda mı Etti?

Bugün Savaşalp‘le birlikte ara sokaklarda dolaşırken yeni açılmış bir sahaf bulduk. İçeride üst üste yığılmış yüzlerce kitap, kilolarca birikmiş toz, kitaplara sinmiş küf kokusu ve bir sahafta görmeyi umduğunuz herşey vardı. Kitapların fiyatları ikinci el olmalarına rağmen çok pahalı olunca benim epey canım sıkıldı.

Satıcı ile laflarken konu İhsan Oktay Anar‘a geldi ve ben de elinde hiç kitabı olup olmadığını, özellikle ilk baskılarından, sordum. O da cevap olarak “hiç yok zaten yakında da hiç olmayacak” dedi. Neden diye sorduğumda “İhsan Oktay Anar roman yazmayı bıraktı.” dedi. Dedim nasıl olur, benim neden haberim yok? Üç dört ay önce bir basın toplantısı düzenledi ve bıraktı, diye yineledi adam. Yani ben askerdeyken olmuş her ne olmuşsa. Ancak ben yine de ihtimal vermedim.

Eve dönünce Google’da küçük bir arama yaptım ve sadece bir kaynakta şu haberi gördüm:

Bunun dışında hiç bir sitede benzer bir haber görmedim. Gerçekten böyle bir karar almış mıdır, bilmiyorum ama bence böyle bir karar alması için ortada bir sebep yok. Bir süre önce, Galiz Kahraman‘dan da önce, okuduğum bir röportajında yakın Türkiye tarihinden kesitler içeren, Adnan Menderes‘e, Deniz Gezmiş‘e göz kırpan bir roman yazacağını söylemişti.

Evet, Galiz Kahraman, İhsan Hoca’nın en iyi kitabı değil ama en kötü kitabı da değil. Diğer altı romanından biraz daha farklı bir yerde. Böylesine vasat bir romanla bile yine epey ses getirebildi. O zaman, roman yazmayı bırakmanın mantığı ne olabilir ki? Öyle ya da böyle, biz onun üslübuna ve kurgularına hayranız. Aslında biliyoruz, hemen her röportajında ifade ettiği gibi, kendisi çok satmanın peşinde değil, ses getirmek gibi bir derdi yok. O, üretmek istiyor. Yazmayı çok seviyor ve bir eser üretmeden önce okuduğu tüm o yeni bilgiyi kendi kurgusuyla aktarmayı seviyor.

Olabilir, bu haber doğru olabilir. İhsan Hoca, gerçekten roman yazmayı bırakmış olabilir. Bu durumda Galiz Kahraman onun yayımlanan son eseri olacaktır. Eh, yeni bir kitap daha yazamayacağına göre geriye olmasını ümit edeceğimiz tek bir şey kalıyor: TAMU’yu yayınlaması. Tamu, İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası ile birlikte, aynı dönemde yazdığı ancak yayınlamaktan vazgeçip çöpe attığı bir roman. Romanın internete sızdığını düşünmüş ve geri çekmiş yayınevinden.

Yukarıda bahsettiğim haberin devamında İhsan Oktay Anar’ın popüler bilim kitapları yazacağından falan bahsetmiş. Açıkçası çok ilgimi çekmedi. Haber, ben askere gittikten 10 gün sonra yayımlanmış. Aradan geçen altı ayda başka hiçbir sitede benzer bir haber çıkmadığına göre asparagas olma ihtimali çok yüksek. Haber o dönemde Star Gazetesi‘nde yayımlanmış. Ama dediğim gibi asparagas olsa da olmasa da benim artık İhsan Hoca’dan beklentim TAMU’yu yayımlamasıdır. Bu, biz okuyucularına bir vefa borcudur.

Askerde Okuduğum Kitaplar – 2

Evet sevili okur, ilk kısmını şurada okuduğun yazının ikinci kısmı ile karşındayım. Buy azımızda da yine askerlik süresince okuduğum bazı kitapların mini incelemelerini okuyacaksın.

dogan_kardesimin_hikayesi_tn.jpg11. Kardeşimin Hikayesi: Askerde okuduğum ve final kısmıyla en çok şaşkına çeviren kitap herhalde buydu. Zülfü Livaneli‘nin okuduğum ilk kitabı ve öyküsü. Kurgusunu çok beğendim. Bu kitabı Eskişehirli bir arkadaşım Fatih bana hediye etmişti okumam için. Umur kitabı okuduktan sonra olayın baş kahramanını bana benzetmişti. Kitapla ilgili olarak askerdeyken yazdığım yorum şu şekilde olmuş: “30.04.2014. Fatih’in okumam için verdiği, isteksizce başlayıp bir solukta okuduğum; özellikle de son kısmı ile ağzımı açık bırakan bir kitap oldu. Zülfü Livaneli’den böyle bir eserin çıkması muazzam bir olay! Bravo! Fatih’ten kitabı hediye etmesini isteyeceğim. (…) Kitaptaki kahramanın kitaplık evini çok beğendim.” Okumaya devam et

Proofhead İstanbul’da!

Geçtiğimiz cuma ve hemen peşinden gelen hafta sonunda İstanbul‘daydım sevgili okur. Keyifli bir gezi oldu. Üç gün içerisinde şanssızlıklarım ve şanslılıklarım çeşit çeşitti. Bu yazıda bunları anlatacağım, hadi bakalım.

Perşembe akşamı mesai bitiminde hemen 5 dakika uzaklıktaki otogara gittim. Yol arkadaşım aynı dairede çalıştığım Yasin‘di. Koltuklarımız yanyana olduğundan epey bir yolu gırgır muhabbetle tükettik. Ancak İstanbul’a yaklaştıkça tıkanan trafiğin verdiği rehavetten olacak (gerçi epey de stress yaptı bende) bir ara uyumuşum. Uyandığımda Yasin arka koltuğa geçmişti. Ben de acayip terlemiştim, gömleğim sırılsıklam olmuştu. Trafik de tamamen durmuştu. Saat 22.00’yi geçtiği için trafikte kamyon ve tırlar çok fazla sayıdaydı. Buna bir de gurbetçilerin dönüş yolculuğu eklenmişti ve İstanbul’un içinde adeta ilerleyemez olmuştuk.

Arada olanları atlıyorum, saat 23.30’da Esenler Otogar‘da arabandan indim nihayet. Saat 17.30’da Bilecik‘ten binmiştik ve yolculuk bu hesaba göre yaklaşık 6 saat sürmüştü. Bunun çok net 2 saati İstanbul’un içerisindeydi. Esenler Otogar’da Nurettin Amca ve kuzenim Alper‘le buluştum. Alper topçudur bizim, İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘nin altyapısında oynuyor. Eve saat gece yarısını biraz geçe gittim. Halacığımla kucaklaştım. Halamlara en son 2011 yılı aralık ayında gitmiştim. O gün en son öğle yemeği yediğim için yaklaşık 12 saat süren bir açlığı bastırmam pek çabuk oldu. Çay çorba derken saat 2 gibi uyudum.

Image Hosted by ImageShack.usCuma günü 30 Ağustos Zafer Bayramı‘ydı. Saat 11 gibi uyandık Alper’le. Halamın kızı Cansu da uyanmıştı. Bu şekerlerle biraz muhabbet ettikten sonra kahvaltıya geçtik. Diğer yandan teyzemin oğlu, Cihan‘dan haber geldi. İstanbul’a gitme sebeplerimden biri de Cihan’la beraber yapacağımız bir işti. Her neyse, saat 15.00’te çıkıp şansımıza bir biri ardına gelen otobüslere binip Sefaköy Metrobüs Durağı‘nda Cihan’la buluştuk. Çok ısrar ettim ama siyah renkli bir metrobüse binmedik. Oradan Edirnekapı mıydı nereydi hatırlamıyorum, mezarlık falan olan bir yerin yakınında indik. Bu arada yazı boyunca farkedeceğiniz üzere İstanbul’u hiç bilmiyorum. Neyse, bekledik Alibeyköy‘e giden bir otobüs geldi. Buna binip halamlardan çıkarayak aldığım bilgisayar kasası kucağımızda olduğu halde Cihanlar’ın mahalleye geldik. Kasayı ve çantamı koyup Taksim‘e doğru yöneldik.

Image Hosted by ImageShack.us

O etkileyici fotolardan biri

Yolda giderken telefonla çeşitli konuşmalar yaptım. Gizem‘in Ankara’ya gittiğini öğrendim. Savaş Abi‘nin halen Batman‘da olduğunu unutup onu aradım buluşalım diye. Adam Batman’daymış 🙂 Sonra Alper‘le Sercan‘a Cihan’la çekildiğimiz birbirinden etkileyici fotoları yolladım.

Taksim gene Taksim sevgili okur. Şansıma epey bir sokak müzisyeni dinleme fırsatı buldum. Santur olunca bu iş oluyor arkadaş. Onu gördüm. Ha bir de kontrbas, o  olunca da oluyor. Bu da epey dikkat çekiyor. Tünel denilen yere gittik. Birkaç mağazaya girip çıktık. Biraz daha gidip Galata Kulesi‘ne vardık. Burada en büyüğünden beşer tane midye yedik. O anda bilmiyordum ama bu yediklerim İstanbul’da yediğim son midyeler olacaktı. Galata Kulesi’nin havasına çok kaptırdık kendimizi ve ertesi gün yapacağımız İhsan Oktay Anar‘ın İzinde gezisi için pek bir heyecanlandık. Taksim’deki önemli işlerimizi de hallettik bu arada.

Image Hosted by ImageShack.usImage Hosted by ImageShack.usImage Hosted by ImageShack.usDünya çok küçük sevgili okur. Taksim’de gittim Eskişehir’den arkadaşım Harun‘a rastladım 🙂 Tabi bonus saçları kestirmiş iş güç olunca, ama gördüğü yüzü unutmayan bu kardeşin, Harun’u da bir kilometreden tanıdı 🙂 Epey bir kucaklaştık, hasret giderdik.

Galata Kulesi’nden sonra artık yapacak pek bir şey kalmamıştı. Haa, dur bir saniye çok önemli bir kısmı unutmuşum: Sahaflar. Cihan beni Taksim’de bir aralığa soktu. Bir kapıdan geçtik ve dar bir pasaja girdik. Ulan her yer sahaftı! Burada çok fazla toz yuttum dersem ne demek istediğimi anlarsınız herhalde.

Image Hosted by ImageShack.us

Galata Kulesi

Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.us

Flashbacks Of A Fool filminden…

Akşam eve dönerken ıvır zıvır bir sürü şey aldık. Yine kıyıda köşede kalmış sahaflardan bulabildiklerimizi topladık. Sonra yine şansımıza zırt diye gelen otobüse atlayıp nihayet teyzemlere gidebildik. Gece epey şamatalı geçti. Cihan’la biz kuzen olmanın ötesinde iki kardeş gibiyiz. Hem yaşıt hem de kafadar olmamız, hem de annelerimizin aynı modeller olması sebebiyle bir birimize epey düşkünüzdür. Günün hasılatını tutup ertesi günün planlarını yapıp uykuya daldık.

Cumartesi sabahı erkenden kalktık. Ancak erkenden kalkmamız pek bir anlamsız oldu. Zira Cihan’ın saat 14.30’de bir iş görüşmesi çıktı. Neyse, planlarda uyarlamaları yapıp saatin gelmesini bekledik. Bulunduğumuz yere epey yakında olan bir alışveriş merkezine gittik. Cihan iş görüşmesindeyken ben de ilginç tasarımlı ürünlerin satıldığı bir mağazaya takıldım. Tasarımlar cidden ilginçti de fiyatlar çok daha ilginçti. Bu kadar kazık fiyatlar hayatımda görmedim lan! Oradan hemen D&R‘a geçtim. İçimden ufak bir hediye almak geldi. Görür görmez de aldım.

Image Hosted by ImageShack.us

İşte bu o torba

Ben tam çıkıyordum ki Cihan da geldi. Beraberce Kadıköy’e geçmek için vapura binmek üzere gidiyorduk ki yolda büyükçe bir torba gördük. Şöyle göz ucuyla baktığımızda içerisinin tepeleme kitap dolu olduğunu gördük. Cihan hiç tereddüt etmedi sırtladı! Nöbetleşe taşıyarak zaten yakın olan eve geri döndük hemen bu torba, hatta çuvalla.

Sonra yine bir hışımla yola çıktık. Bu sefer pek vakit kaybetmeyelim diye ümit ediyorduk ki Fener civarında trafik dondu. Biz de mecburen otobüsten indik oralarda bir yerde. Vapura bineceğimiz yere kadar yürüdük. İyi ki de yürüdük. Zira bu yürüyüş esnasında Cihan bana İhsan Oktay kitaplarında geçen pek çok yeri tarif etti. Uzun İhsan‘ın izini yol üstündeki evlerde aradık.

Image Hosted by ImageShack.usİleride bir yerde güzel bir balık ekmek yedim. Hakkaten güzeldi lan. Sonra birden bire etrafımızı onlarca Güney Koreli sarıp Gangnam Style dansı yapmaya başladı. Meğer Günye Kore günü müymüş neymiş, bir şeyler varmış. Etrafta bir sürü Gizem’e, İlker‘e, Taner‘e ve Ramazan‘a benzeyen adam ve kadın vardı. Ha, bir de çok fazla Suriyeli ve Mısırlı turist vardı sevgili okur. İnanamadım. 25 senedir İstanbul’da yaşayan Cihan da inanamıyormuş bu kadar fazla olduklarına.

Telefonumun kılıfının mıknatısı kırıldığı için yeni bir cepli flip kılıf aldım 10 liraya. Çok iyi lan 🙂 Oradan da koştuk koştuk yakaladık vapuru. Karşıya geçerken iki tane küçük ve salak kız çocuğunun boğuşmalarına katladık. Vapur yanaşınca hemen atladık indik.

Image Hosted by ImageShack.usBurada hedefimiz Hammer Müzik‘ti. Çünkü almak istediğim iki parça ürün Türkiye’de sadece burada vardı. Hammer’ı ararken farkettik ki Fenerbahçe‘nin maçı varmış, her yerde bir sürü fener formalı vatandaş vardı. Akmar Pasajı‘na geldik. Birazcık dolandık falan ama nihayet bulduk mekanı. Ne alacağımı bildiğim için doğrudan istedim oradaki ismi Enes olan arkadaştan: In Flames – Subterranean (özel basım) cd’si ve Ghost B.C. – Infestissumam özel baskı plağı. Hammer Müzik’in internette yazan fiyatlarıyla dükkandaki fiyatlar Image Hosted by ImageShack.usarasında çok fark var. Dükkandan alırken mutlaka fiyat sorun, epey indirimli oluyor. Sağolsun Enes, çok güzel bir fiyat verdi. Ben de aldım iki parça ürünü. Bir de güzel paket yaptı. Bu iki albüm için de ayrı birer yazı yazacağım. Pasajdan çıkarken yine çok orijinal bir sahaf bulduk. Cihan’la oradan da epey bir şey aldık.  Yükümüz iyice arttı. Ancak gün daha bitmemişti. Hemen vapura atlayıp bu sefer daha güzel bir yerde oturarak gün batımını izledik. Karşı kıyıya indiğimizde yine her yer Koreli, Suriyeli ve Mısırlı turistlerle doluydu.

Image Hosted by ImageShack.us

Cihan çekti bu fotoğrafı

Yükümüze aldırış etmeden ara sokaklara daldık. Cihan bana bulabildiği her adresi ve konumu gösterdi. Puslu Kıtalar Atlası‘dan, Kitab-ül Hiyel‘den falan. Tarihi Mısır Çarşısı‘na girdik. Oradan çıktık yine acayip bir sokağa girdik. İhsan Oktay Anar’ın izinde gezimiz çok eğlenceli ve biraz yorucu geçti. Bunu özel bir yazı olarak yazmak istedim. Ancak sonra vazgeçtim. Sadece bu yazıda anlattıklarımla sınırlı kalsın istedim. Gerisi sadece Cihan’ın ve benim hafızamda…

Image Hosted by ImageShack.usCumartesi günü böylece bitti. Pek bir olay olmadı. Pazar sabahı saat 10 gibi kalktım. Kahvaltıya yeni başlamıştık ki Utku aradı. Utku çok yakın zamanda evlenip balayına Prag‘a gitmişti. Nikahına gidememiştim, ama evlendikten sonra göreyim diye aramıştım bir önceki gün. Neyse, Utku’yla da bir önceki gün Cihan’la gittiğimiz alışveriş merkezinde buluşmaya karar verdik. Cihan’la beraber gittik biraz da gecikerek. Utku ve eşi Hazal bizi bekliyorlardı. Epey bir muhabbet ettik. Starbucks‘a gittik. Cihan özellikle çay istedi, ben de özellikle Ice Tea içtim. Kadın pek bir şaşırdı kasada duran.

Utku’yla evlilik, doların durumu, emlak piyasası, mühendislik, Gaziosman Paşa, eğitim sistemi, Eskişehir’deki anılarımız ve bilimum konu hakkında bol kahkahalı bir sohbete karıştık. Bu esnada yine cuma günü aradığım ancak ulaşamadığım Funda aradı. Funda’yla biraz konuştuk. Sonra hep beraber kalktık. Kayatürk ailesini uğurlayıp Cihan’la eve geçtik.

Üç günde elimde bir bilgisayar kasası da olmak üzere epey bir kitap cd falan biriktiğinden, bir de teyzem bir poşet kıyafet doldurduğundan eşyalarım dağlar kadar oldu. Bunun üzerine Cihan’la en ucuzundan bir valiz aldık asker boy. Metro‘nun servisine binip otogar’a gittik. Burada servisten inerken Cihan yeni aldığımız valizi parçaladı sağolsun 🙂 Hemen oradan tedarik ettiğimiz imkanlarla bu sorunu da hallettik ve nihayet otobüsüm geldi. Ben yine 5-6 saatlik bir yolculuğa kendimi hazırladım.

Ne mi oldu? 4 saat 15 dakikaya geldik Bilecik’e 🙂 Şansıma otobüs aktı geldi. Hiç trafiğe falan takılmadı. Böylece İstanbul seyahatim de bitmiş oldu. Aldığım kitaplardan bahsetmedim hiç, evet haklısınız. Bunlarla da ilgili bir yazı yazacağım sevgili okur. O yazıyı bekle. Yazıyı İstanbul temalı çok güzel bir parça ile bitiriyorum: Laleler Şehri.

Yeniden Bir Antalya Sabahına Uyanmak

Image Hosted by ImageShack.us

Ömer Abi’ye not: İnan hiç uğraşmadım, kızma.

Son hazırlıklarımı da tamamlayıp çıktım. Kapımı kilitledim. İki adım atmıştım ki geri döndüm. Olanca öfkemle kilidi geri açtım ve içeri girdim ayakkabılarımı çıkarma zahmetine bile girmeden. Yatağın üzerindeki telefonumu şarjda unutmuştu zira. Telefonu ve şarj aletini aldıktan sonra artık kesin olarak yolculuğa hazırdım.

Hafif valizler hazırlamayı çok severim. Bu seferki de öyle oldu. Hafifti, tekerleklerinin üzerinde götürmeye değmeyecek kadar hafifti. Ancak gecenin o sessiz karanlığında çıkardığı sesi seviyordum. En azından bu şekilde yalnız olmadığımı biliyordum. Merdivenlerden indim, son bir kere pencerene el salladım ve dış kapıdan çıktım. Bu ağır dış kapı karanlık bahçe ile gerçek dünya arasındaki tek sınırdı. Bahçe ne kadar karanlık olsa da içerisinde kaldığım sürece güvendeyim demekti. İşte bu güveni geride bırakıp yola çıkıyordum.

Çıkacağım her yolculuğa son yolculuğum olacak gibi çıkıyorum. Bu açıkça karamsar bir tutum, farkındayım. Ancak belki de bir şeyler için sürekli tetikte kalmamı sağlıyor. Bir tür istemsiz savunma tepkisi de olabilir. Her neyse, son iki aydır pek çok defa yaptığım üzere, bu defa da Antalya‘ya doğru yola çıkacaktım.

Bilecik Otogarı‘nı bilenler bilir, ruhsuz sevimsiz bir yerdir. Kamil Koç‘un ofisi en sonda, küçük ve diğerlerine göre sessiz sakin bir ofistir. O gece şansıma Antalya’ya Bilecik’ten 22.30 arabasıyla giden tek “şanslı” bendim. Ofise girer girmez adam biletimi uzattı. Saat henüz 22.10 civarında olmasına rağmen tamamen iç güdüsel olarak “ne kadar gecikecek” diye sordum. Adam da onu bir zahmetten kurtarmışım gibi yüzüme baktı ve “İstanbul’dan bir saat geç çıktı” dedi. Ardından uzun sessiz bir bekleyiş başladı.

İnternetten televizyonunun arada sırada kesilerek yayımladığı Kurtlar Vadisi efektleriyle beraber tek kelime etmeden o küçük ofiste 40 dakika bekledim. Korktuğum gibi olmadı. Otobüs normal saatine göre sadece 15 dakika geç geldi. Zaten bir tek ben binecek olduğum için neredeyse üç dakika içerisinde de yeniden hareket etti.

Geçen sefer Sinem‘le giderken yaşadığım şeyin aynısı başıma geldi. Önümdeki koltuk neredeyse ağzımın içine kadar yatırılmıştı. Tüm cesaretimi toplayıp öndeki insan azmanına koltuğu biraz dikeltebilir misin diye sordum. Azman homurdandı, ancak bu kadar dikeliyor, dedi. Olsun en azından şimdi ağzımın içine girmiyordu. Otobüs koltuklarına eğilip dikilebilme özelliği koyanlara lanet ettim Bozüyük‘e gelene kadar.

Molaya girdiğimizde yerimden kalkmadım. Sadece otobüse bindiğimden beri sol tarafıma hiç bakmadığımı farkettim. Koridorun sol tarafındaki koltukta bir kız epey derin bir uykuda gibiydi. Kızı bir süre seyrettim. Sonra otobüs hali hazırda durduğu ve hiçbir gürültü olmadığı için uykuya daldım.

Yol esnasında bir iki defa gözlerimi aralayıp neler olup bittiğine baktım. Kız halen aynı şekilde uyuyordu. Önümdeki azman uyuyordu. Ben de uyumaya devam ettim. Aklıma Puslu Kıtalar Atlası‘ndaki o uyuyan bekçi geldi. Rüyayla gerçek arasındaki o incecik çizgide yürüdüm birazcık salak salak gülerek. Sonra yine uykuya daldım.

Image Hosted by ImageShack.us

Sabah uyandığımda otobüs Antalya Otogarı’ndan çıkıp Serik‘e doğru yola koyulmuştu. Sağ elimdeki parmakların uyuştuğunu farkettim. Sol taraftaki kıza baktım. Kız uyanmıştı ama halen uyukluyordu. Otobüste de pek kimse kalmamıştı. Muavin gelip üçüncü defa nerede ineceğimi sordu. Söyledim.

Image Hosted by ImageShack.us

Saat sabah 7’yi biraz geçe Serik Otogarı’na biraz da sersemlemiş olarak indim. İki üç dakika kadar orada bulunan üç sıra banktan ortadakine oturup kendime gelmeye çalıştım. Kendime geldikten sonra otele geçtim. Otel, Limak Atlantis Otel. Daha önce gelmemiştim. Daha önce gelenlerin tavsiyelerini hatırlamaya çalışacağım.

Image Hosted by ImageShack.us

Otelde epey bir kalabalık vardı. Saat 9’da kayıt masası açılana kadar gittim kahvaltı yaptım. Sonra kayıt masasına kayıt işleri için geçtim. Bu otelde üç farklı bina var: Ana bina (1 numara), 2 numara ve 3 numaraları binalar. Ana binanın avantajı yemek salonuna yakın olması, 2 numaranın avantajı kapalı havuza yakın olması ve 3. numaranın avantajı ise toplantı salonuna yakın olması. Buna göre sizin için ne önemliyse kalacağınız binayı seçebilirsiniz. Yalnız belirtmekte fayda var, özellikle toplu organizasyonlar da istediğiniz yerde kalma şansınız pek yok. Ben sabahın köründe gelip resepsiyondaki görevliyle konuştuğum ve sağolsun bana söz verdiği için seçme şansım oldu.

Kayıt işlemlerini halledip odaya çıktım. Biraz uzanıp uyudum. Sonra öğle yemeğini tam vaktinde yedim. Yemekten sonra hemen sahile koştum. Malum geçen sefer sahilde gezerken asamı bulmuştum. Bu sefer sahilde diğer seferlerin aksine bir dolu insan vardı. Epey bir taş sektirdikten ve kumlara “Alaattin” yazdıktan sonra odaya döndüm.

Image Hosted by ImageShack.us

Odamdan dışarısı bu şekilde gözüküyor

Supernatural‘ın son bölümünü ve Django Unchained‘ı izledim. Bu filmle ilgili olarak yakın zamanda bir yazı yazacağım. Antalya’da kaldığım bu zamanla ilgili bir sonraki yazıyı geçen sefer yaptığım gibi yine geri döndüğümde yazacağım. Bu arada burada bulunma sebebim Su ve Atıksudan Numune Alma Eğitimi ve Toprak, Arıtma Çamuru ve Katı Atıktan Numune Alma Eğitimi‘dir. Merak eden varsa diye söyledim. İş yerinden Yasin eşlik edecek bana burada.

Yakın zamanda görüşmek üzere sevgili okur.

Mesut Proofhead