Tag Archives: Roma

Bursa’dan Yılın Son Ganimetleri!

16-17 Aralık günlerinde Cihan‘la birlikte Bursa‘ydık sevgili okur. Şu yazıda biraz bahsetmiştim hatırlarsan.

Cumartesi günü önce bursa17son003Seval‘le buluştuk Kent Meydanı‘nda. Seval’in vakti o gün biraz kısıtlı olduğu için yalnızca bir saat kadar muhabbet ettikten sonra bizi Heykel civarında bir yere götürdü. Yediğimiz içtiğimiz bizim olsun, ben sana burada Sönmez İşhanı‘nı nasıl keşfettiğimizi anlatacağım.

Yıllardır, Heykel denen yerde o küçücük dükkanda acele acele İskender Kebap yiyip çayımızı bile içemeden, musluk suyu doldurulmuş güğümden bir yudum su içip bir de üzerine güzel bir hesap ödedikten sonra yolun karşısındaki kestane şekeri satan yere girip kazık yeriz. Yıllardır Bursa rutinimiz böyleydi. Ancak bu sefer Alper‘in tavsiyesiyle Sönmez İşhanı’na girdik. Dört katlı ve her katında sahaflar, kitapçılar dopdolu! Yani şu lanet Dünya’nın unutulmuş cennetlerinden bir köşe.

Girişin hemen alt kat altında, -1 katında, bir sahaf bulduk. Gerçek anlamıyla bir sahaf! Eski kitaplar, efsane kitapların ilk baskıları, plaklar, kasetler, DVD’ler ve ilgimi alakamı çeken her şeyden bir tutam… Burada Indiana Jones üçlemesinin (dörtleme demeyin sakın) özel bir setini buldum. Toplamda dört DVD’den oluşan setteki bir DVD’de de bonus materyaller vardı. Türkçe altyazı seçeneğiyle birlikte hem de. Yine burada Kalan Müzik‘ten çıkan “Çerkes Ezgileri II” isimli derleme albümdü. Muhteşem bir derleme. Bunun ikincisi böyleyse acaba birincisi nasıldı? Şimdi internette ilkini arıyorum. Çerkes değilim ama iddia ediyorum, Çerkes Müziğini pek çok Çerkesten daha iyi bilirim. Yine burada, Ogün Sanlısoy‘un 1998 tarihli ilk albümü Korkma‘nın artık neredeyse bulması imkansız olan kaset versiyonunu, hem de ambalajlı olarak buldum.

bursa17son001

Inception filmi benim için çok ayrı, apayrı bir filmdir. Bu film, hiç gerçek olmamış bir hayatın, bir mutluluğun filmidir. Inception’ın çift diskli Bluray formatını bulunca aklım başımdan gitti. Son olarak da Vicente Amigo‘nun 2013 yılında çıkardığı, flamenko türünde en sevdiğim ve bütün şarkıları bana göre hit sayılabilecek albümü “Roma” tertemiz bir şekilde rafta onu almamı bekliyordu. Bu albümle ilgili blogda daha önce pek çok yazı yazmıştım. Ah Roma ah.

bursa17son004

0000000099985-1Daha sonra bir kat daha aşağıya inerken, yıllar önce okuduğum bir romanı gördüm vitrinde: “Bir Satanistin Anıları“. Cihan’a dönüp, “Bak ben bu kitabı Lise 2’deyken okumuştum” derken dükkanın sahibi çıkıp “Bu kitap gençliği satanizm belasından kurtaran kitaptır. Onun için yazdım ben.” dedi. “Nasıl yani?“, diye sordum. Meğer konuştuğum ihtiyar adam kitabın yazarı Erdem Katırcıoğlu‘ymuş. Yıllar önce kitabı okurken yazarını hep 30-35 yaşlarında bir genç olarak düşünürdüm. Bu güzel tanışmada Katırcıoğlu, kısaca neler yaptığından bahsetti. Diğer kitaplarını anlattı. Yazma sürecindeki araştırmalarından bahsetti ve ilk kez basılı olarak gördüğüm “The Satanic Bible“ı alıp gösterdi bir raftan. Kitabı yazma sürecinde yararlandığı kısımlar çizilmiş ve epey hırpalanmıştı. Ekledi, “Hayatımda okuduğum en etkileyici kitaptı.

bursa17son002Daha sonra en alt katta bir dükkana girdik. Burası tıka basa kaset ve plak dolu bir yerdi. Burada Pentagram’ın kısa süre önce yüksek bir fiyata aldığım kaseti Trail Blazer‘ı, çok komik fiyata aldım. Üstelik kondisyon olarak da çok temizdi. Daha sonra, özellikle bu yıl epey popüler olan LP‘nin Lost On You albümünü, sıfır CD’yi 8 TL’ye aldım. İnanılmaz! Yetmedi, birkaç önemli ve önemsiz albümü de CD olarak aldım. Epey de bir DVD film aldım yok fiyatına. Bir tane de kırk beşlik hediye etti dükkan sahibi.

bursa17son005.jpgBuradan bu ganimetle ayrıldık. Ertesi gün, Çılgın Koleksiyoncular Grubu‘nda tanıştığım, değerli insan Ergin Deliduman ile buluştuk Bursa’nın şirin (!) mahallesi Panayır‘da. Kadere bak sevgili okur, ben daha metal müzikle tanışmamışken ve hatta orta okulda falanken, Ergin üstat ve abisi, aynı mahallede oturan dayımların evine misafir olmuşlardı. Abisi o dönemde askerden izinli gelmişti. Benim kuzenim ise askere gitmek üzereydi. Abisi çok muazzam bağlama çalıyordu. Çocuk yaşımda etkilenmiştim. Hala hatırlıyorum. Biz Ergin’le buluşunca, kuzenim de geldi ve mahalle arkadaşıyla sohbet etmeye başladılar. Daha sonra kuzenim bana bu olayı anlatınca şok oldum 🙂 Eli açık, gönlü zengin dostum bana birkaç küçük hediye getirmişti sağ olsun. Sonbahar filminin orijinal DVD’si muhteşem bir hediye oldu. Ayrıca Queen, Moğollar ve Cem Karaca-Cahit Berkay’ın kasetlerini yığdı masaya. Metallica’nın Some Kind of Monster VCD’sini taa aylar önce istemiş, unutmuştum bile. Ama o unutmamış Çok büyük adam!

Bu koleksiyon işi, cidden çok ayrı, apayrı bir duygu sevgili okur. Cihan bunları okuyorsa bana kahkahayla gülüyordur. Çünkü bu hastalığın kitaplar için olanı da onda mevcut. O açıdan beni çok iyi anlar. İki hafta önce, Bursa’da güzel bir hafta sonu geçirdik sevgili okur özetle. Epey bir albüm, film topladık, toparladık. En güzel günler senin olsun.

Reklamlar

Proofhead’le Çorum Yolu

Uzun bir süredir bloga yazı yazmadığımın farkındasın sevgili okur. Hatta özellikle soranlar falan oldu, ilgi gösteren herkese teşekkür ederim. Evet, bu arayı blogun yıllık izni olarak düşünebiliriz.

Malumun önceki ay tam 10 gün süre ile Çorum‘da kaldım. 19 Haziran günü de Eskişehir‘e ve oradan da Bilecik‘e geri döndüm. Bu yazıda Çorum’da yediğim içtiğimi bir kenara bırakıp gezip gördüğüm yerlere dair bir değerlendirmede bulunacağım. Umarım Çorum’a gidecek birilerinin işine yarar.

Çorum diyince aklımıza ilk gelen şey elbette leblebidir. Ancak aklımıza ikinci gelmesi gereken şey de Hititler olmalıdır. Zira Hititler Çorumludur. Hititler diyince yine aklımıza ilk gelen şey olan ve orta okuldan itibaren bir türlü unutamadığımız o ünlü Kadeş Antlaşması bu topraklarda kaleme alınmıştır. Hitit Kralı III. Hattuşili ve Mısır Firavunu II. Ramses arasında yapılan bu antlaşma, tarihin kayda geçen ilk barış antlaşması olmasının yanında bir insan ile kendini tanrı olarak düşünen firavun arasında yapılmasından dolayı “tanrıyı dize getirmenin” de ilk örneğidir (Savaşı Muvatalli kazanıyor ancak ölüyor, o sebepten Hattuşuli imzalıyor). Sırf bu noktadan hareketle Kadeş Savaşı’nı Hititlerin kazandığı yorumu yapılabilmektedir. Antlaşmanın Çorum Hattuşa‘da bulunan çivi yazısı tabletinin büyütülmüş kopyası bugün Birleşmiş Milletler Binası’nda New York’ta sergilenmekteymiş. Bu arada hep yaptığımız bir yanlış, Hattuşaş diye bir yer yok. Oranın adı Hattuşa.

Hititler Anadolu’da Çorum civarına yerleşince (Boğazkale – Hattuşa) bu topraklara Hatti Ülkesi adını vermişler. Tarih M.Ö 2000 civarındaymış. Boğazkale yani Hattuşa, Hitit ülkesinin başkentidir ve 1834 yılında arkeoloji literatürüne geçmiş. Kazı çalışmaları da Dünya’da arkeolojinin altın dönemi olan 1900’lerin başında, 1906 yılında başlamış. Yazıda Hititler’e dair çok detaylı tarihsel bilgi vermeyeceğim. Zira yazıyı sıkıcı hale getirmek istemiyorum, ancak uzun bir yazı olacağını şimdiden kestirebiliyorum. Neyse, Kadeş Savaşı’na dönelim. Savaşı Mısırlılar taktiksel bir hata yüzünden kaybediyorlar. Üşenmezseniz bir araştırın okuyun, savaşın nasıl geliştiğine ve sonuçlandığına dair tabletler bulunup çözülmüş.

Hititler her devlete olduğu gibi zamanı gelince yıkılıp kaybolmuşlar. Onlardan sonra çok daha geniş bir coğrafyada M.Ö. 900’ler civarında yepyeni bir medeniyet kurulmuş: Frigler. Frigler merkez olarak Gordion‘u seçselerde, Çorumlu Frigler bu bölgede Pazarlı, Boğazkale ve Alacahöyük civarını mesken tutmuşlar. Demir çağına Frigler ile başlanmış. Bunları da Kimmerler yıkmış, bir süre Anadolu’da Büyük İskender‘e kadar otorite boşluğu olmuş. Ondan sonra da zaten almış yürümüş. Nihayet Bizans döneminde bölgede yoğun bir yerleşme olmuş. O yüzdendir ki birazdan anlatacağım üzere bölgede kronolojik olarak Hitit, Frig, Roma ve Bizans dönemi kalıntıları sürüsüyle çıkartılmış ve Çorum Müzesi’nde sergileniyor. Bizanslılardan 1075 tarihinde Danışment Gazi alıyor bu toprakları ve bir daha da geri vermiyor. O tarihten sonra zaten Türk-İslam medeniyeti yerleşiyor Çorum’a.

Özellikle müzelerde bolca görebileceğiz üzere Hititler çivi yazısı kullanıyor, kullanmakla kalmıyor epey de bir eser veriyorlarmış. Şanslıyız ki kil tabletlere yazı yazdıktan sonra bunları pişirip binlerce yıl bozulmadan kalmasını sağlıyorlar ve bize kadar ulaşabiliyor. Çivi yazısını çok az kişi okuyup yazabildiğinden her tabletin son cümlesinde yazan kişinin adı ve kime okuyacağı yer alıyor. Krallar bile bilmiyormuş çivi yazısını. Her mektubun sonunda okuyuculara hitaben “sesli oku” diye bir ibare yer alıyor. Sadece kil tabletlere değil, ahşap ve madeni tabletlere de metinler yazılmış. Hatta Kadeş Antlaşması’nın Mısır’a yollanan kopyasının gümüş bir tablete yazıldığı biliniyor. Ancak bu tablet nerede derseniz, bilen yok. Hititler çok tanrılı bir dine sahiplerdir. Baş tanrıları fırtına tanrısı Teşup‘tur ve kral bunun adına yönetir ülkeyi.

Çorum’da üç tane müze var: Boğazkale Müzesi, Alacahöyük Müzesi ve Çorum Müzesi. Bunlardan en başarılısı Çorum Müzesi. Sonra Boğazkale Müzesi geliyor. Alacahöyük müzesi ise en yavan müze.

Şimdi en dandiği olan Alacahöyük Müzesi ile başlayalım. Çorum’a 45 km. uzakta olan Alacahöyük beldesinde yer alan müzenin bahçesinde öyle çok da dehşete düşürecek eserler yer almıyor. Kazı çalışmalarında kullanılan vagonlar var. Ayrıca yan tarafında da yer altı mezarları sergileniyor. Birkaç da kaya oyması figür falan var. Müze iki katlı ve toplamda iki salonu var. Özellikle kazı döneminin başında yapılan yazışmalara ve arkeologların eşyalarına burada rastlayabilirsiniz. Hızlıca bakıp çıkabiliyorsunuz. Burada bulunan Müze Shop çok pahalı. Ivır zıvır bez çantalara bile 5 lira fiyat basmışlar. Müzenin karşısında iki üç dükkan halinde yine hatıra, hediyelik eşya satan yerler var. Bunlarla pazarlık yapma ihtimaliniz olduğu için şansınızı deneyebilirsiniz. Müzenin hemen yanında ücretsiz tuvalet var. Çok sıkışırsanız zorlamayın kendinizi.

Boğazkale Müzesi, Çorum’a 82 km. uzaklıkta, yine iki katlı bir müze olup nispeten çok daha geniş bir koleksiyona sahip. Burada çivi yazısı tabletlerini görebilirsiniz. Meşhur Boğazköy Sfenksi bu müzede karşılıyor sizi. Uyanık Almanlar, 1906 yılında kazılara başladıklarında iki tane sfenks ile çok sayıda tablet buluyorlar. Bizim o zamanki savaşla uğraşan hükümet, 1915-17 yılları arasında bu sefenksleri temizleme, onarım ve yayınlama çalışmaları için Almanlarla beraber Berlin’e yolluyor. Yaklaşık üç bin tane tablet ile bir tane sfenks 1924-1943 yılları arasında geri geliyor ancak bir sfenks yalan oluyor. İşte o yalan olan Boğazköy Sfenksi nihayet yollanmasından 95 yıl sonra ülkemize geri dönüyor. Sfenksin yaşı 3300! Buradaki vitrinlerde paha biçilebilir eserler yer alıyor. Müzenin bahçesinde Roma dönemine ait mil taşları ve mezar taşları yer alıyor. Müze içerisinde yer alan panolarda çok ciddi tarihi bilgiler yer alıyor, Gezecekseniz panoların da fotoğraflarını çekin. Boğazkale Müzesi’nin hemen yakınında bir markette Niğde Gazozu var. İçmeden gelmeyin. Bu en az leblebi yemeden dönmek kadar ayıp.

Ve son olarak Çorum Müzesi. Müze tam 4 katlı ve her katında kronolojik olarak Çorum’a yerleşmiş medeniyetlerin eserleri yer alıyor. İlk katta Hititler ile başlıyoruz. Tüm müzelere olduğu gibi buna da giriş 5 TL. Neyse, ilk katta bir mezar var. İçerisinde gerçek bir iskelet var. En azından gerçek olduğunu düşünüyoruz. Hemen yan tarafta çok büyük bir ekran yer alıyor. Dokunmatik olan bu ekranla bir Hitit Cenaze Törenine dair detaylı inceleme yapabiliyorsunuz. Çok değerli bir kılıç, Hitit Kralı II. Tuthaliya‘ya ait üzerinde çivi yazıları bulunan kılıç, yine bu müzenin koleksiyonunda yer alıyor. Hitit döneminden hemen sonra bir kat çıkıp kendimizi Frig dönemine ait eserler arasında buluyoruz. Müzede sizden başkası yoksa, kata çıktığınızda fotosele bağlanmış lambalar yavaşça açılıyor ve hani o filmlerde olan yavaşça aydınlanma efektine doyamıyorsunuz. Baktığınız vitrinin ışığı yanıyor 🙂 Burada da yine çok sayıda vazo, kap kacak yer alıyor. Kendi adıma toprak eserlerden çok madeni eserlerle ilgilendiğim için ve Frigler de Hititler’e göre demiri daha çok kullandığı için bu katta yavaş yavaş eğlenmeye başladım. Bir üstteki katta müthiş bir Roma dönemi koleksiyonu yer alıyor. Ayrıca çalmamak için kendimi zor tuttuğum bir sikke ve para koleksiyonu yer alıyor. Bu katta ve Bizans dönemi eserlerin sergilendiği en üst katta eserlerin pek çoğu zor pahabiçilir ya da pahabiçilemez! Altın olan diademler falan var, aklınızı oynatırsınız işçiliğe. Bizanslıların sağda solda düşürüğü haçlar var epey. Müzenin içi böyle süper. Bahçesi de harika. Epey bir mezartaşı ve küp var. Küp şeklinde mezarlar var. Ayrıca bir de Müze Shop var. Burada da fiyatlar pahalı olmasına rağmen, Anadolu’daki Antik Medeniyetler’e dair İngilizce bir kitaba 9 lira vermekten kendimi alıkoyamadım.

Eğer turla gezecekseniz sizi zaten ilk olarak Hattuşa Ören Yerine, sonra da Yazılıkaya Açık Hava Tapınağı‘na götüreceklerdir. İşte bu ikinci mekanda Hititler’e dair bildiğiniz gördüğünüz tüm o sembolleri göreceksiniz kayaların üzerinde (Rahipler, çift başlı kartal vs). Bir de tapınağın nispeten gizli olması işe epey bir gizem katmış. Yalnız kayalar zamanla çözünüp aşınıyor malumunuz. Turistler falan da epey bir elleşiyorlar kayalarla. Bunların üzerleri keşke özel bir yöntemle falan kaplansa birşey olsa. Buradan hemen indikten sonra aşağıda yine hediyelik eşya satanlar var. Aman diyim uzak durun. Fiyatları çok korkunç. O kadar korkunç ki gece otelde uyuyamadım.

Son olarak Şapinuva diye bir yer var. Burası da Çorum’a 55 km. mesafede. Burası da sözüm ona önemli bir yermiş. Ama görecek bir şey yok. Gitmeyin, harcadığınız benzine, mazota yazık. Fotoğrafları var zaten her yerde. Onlara bakın.

 

Çorum’da gideceğiniz son yer de İncesu Kanyonu. Valla burada da yaklaşık 3 km.lik bir yürüyüş parkuru yapılmış. Yer yer akarsuyun üzerinden, yer yer yanından yürüyorsunuz. Sonunda vardığınız yerde de bir şey yok. Ama doğası bakımından iyi bir yer gidebilirsiniz. Arada bir yerde yok olmaya yüz tutmuş bir Tanrıça Kybele oyması var kaya üzerinde. Onu bulun.

Yukarıda yazmayı unuttum. Şimdi Boğazkale’de Aslanlı Kapı diye bir yer var. Burada bir kapının iki yanında iki tane aslan başı var. Bunların biri sonradan bir bire olarak yapılmış alçıdan. Bir tanesi ise orijinal. Daha sonra gideceğiniz yakın olması dolayısı ile mutlaka gitmeniz gereken ve adını bilmediğim bir geçit var. Tepenin öbür tarafına çıkarıyor sizi. Hemen yukarısında da bir sfenks var. Geçitin içerisi karanlık oluyor. Işık mışık yoksa takılır düşersiniz. Her an üzerinize yıkılacağını ve tonlarca toprağın altında can vereceğinizi düşünerek epey bir gerilebilirisiniz içeride. Ama hava sıcaksa dışarı da içerisi acayip serin olduğundan çıkmak da istemeyebilirsiniz.

Biz buraları gezmek için iki ayrı öğleden sonralarımızı feda ettik. Tek bir günde de gezilebilir ama. Tüm bu gezmelerimizde dört kişilik bir ekip olarak (Sinem, Şemre, Şahin ve ben) hareket ettik. Ancak Çorum Müzesi’ni Çorum’daki son günümüzde Şemre ile ben birlikte gezdik. Tüm ekip arkadaşlarıma bu süre boyuncaki birlikteliğimiz için teşekkürü bir borç biliyorum. Yazı boyunca onların alakalı alakasız bir sürü fotoğrafını kullandım. Beni mazur görsünler. Ayrıca Çorum Müzesi’ndeki ve diğer müzelerdeki neredeyse her eserin fotoğrafını çektim. Bunları da aşağıda linkini verdiğim galerilere yükledim. Merak edenler bakabilirler.

Uzun süren bir aradan sonra uzun bir yazı yazarak başladım sevgili okur. Özellikle Alper’in mutlaka okuması lazım bu yazıyı. Birlikte yine gideriz Alper buralara.

ÇOK KAPSAMLI BİR ÇORUM REHBERİ:

http://www.oka.org.tr/ContentDownload/corumGeziRehberi27092011.pdf

ÇORUM MÜZESİ:

http://www.flickr.com/photos/37640519@N06/sets/72157634449407664/

ALACAHÖYÜK MÜZESİ:

http://www.flickr.com/photos/37640519@N06/sets/72157634450504044/

BOĞAZKALE MÜZESİ:

http://www.flickr.com/photos/37640519@N06/sets/72157634443980653/

EKLEME 1: 14.07.2013. Çok şanslısınız, NTV Tarih, tam da hititlerle ilgili bir yazı yayınlamış. Aynen koyuyorum. Tıklayınca büyüyor, okunuyor.

İtalya’dan Eve Dönüş

Cumartesi sabahı saat 8’de kalktım sevgili okur. Son kontrollerimi yapıp odamın son fotoğraflarını çekip aşağıya lobiye indim. Anahtarımı teslim ettim, kahvaltıya geçtim.

Kahvaltı olarak sütlü bir kahve içtim, içi kendinden çikolata kremalı bir çörek yedim. Zaten ufaktan heyecanlı olduğum için de pek bir şey yiyemedim.

Gece sabaha karşı saat 5’te Araplar tamamen gitmişlerdi. Geriye bir tek Nijeryalı, Ermenistanlı, Bosnalı kız ve ben kalmıştım. Bizim uçağımız öğlen olduğu için bizi saat 10’da otelden alacaklardı.

Yavaş yavaş hazırlanıp otelin önüne çıktığımızda beni İtalya’ya geldiğim gün hava alanından alan adam Mr. Ignazio çoktan gelmişti. Bu adam aslında çok garip bir adamdı. Süper karizma bir ses tonu vardı. Üç dört tane de dil konuşabiliyordu. Neyse, saat tam 10’da 6 gündür kaldığımız Hotel 4 Mori‘den ayrıldık. Arabada kimse konuşmuyordu. Güzel zaman geçirmiştik ne de olsa. Herkes de bir durgunluk vardı.

Hava alanı yaklaşık 10 dakika sürüyordu. 10 dakika sonra Cagliari Elmas Airport‘a ulaştık. Adam bizi kapıda indirip son sürat gazlayıp gitti. Nijeryalı ile Ermenistanlı önden gazladı girdiler binaya. Bosnalı kızla ben kaldık kapıda. Neyse içeri girdik. Gittik biletimizi yazdırdık. Sonra güvenlikten geçtik. Sonra da kapılara gittik. Uçuşun saatini öğrenip oturup beklemeye başladık. On dakika kadar geçmemişti ki ilk yazımda bahsettiğim o Türk elemanı, Kadir Abi‘yi, gördüm. Hemen gittim yanına. Konuştuk, muhabbet ettik. Bu arada Bosnalı kız da bizimle birlikteydi. Bir süre muhabbet ettikten sonra öğrendik ki uçuş 1 saat rotar yapmış. Bu durumda Bosnalı kızın işi sakata giriyordu. Çünkü diğer uçağına yetişmesi imkansız oluyordu. Hemen gitti konuştu ve aynı hava yolu firmasına ait olan diğer uçuşun da bir saat ertelendiğini söylediler, kızcağız rahatladı. Gecikmeden dolayı tüm yolculara bir kupon verdiler. Bu kuponla gittik, atıştırmalık birşeyler aldık. Yedik, doyduk. İyi de yapmışız çünkü bir sonraki yemeği taa ne zaman yiyecektik biz de bilmiyorduk. Bu arada erkekler tuvaletine gittim. Kadınlar çıktı içeriden. Anlam veremedim.

Saat geldi, uçağa geçtik. Bu sefer şansıma uçağın en arka sırasının en son koltuğunu verdiler. Cam kenarı F sırası. Böylelikle yine uçağın kalkışını görebilecektim. Gittim oturdum koltuğuma. Biraz aradan geçti ki Alitalia Hava Yolları‘nın bir hostesi, çok güzel değildi ama, gelip yanımdaki koltuğa oturdu. Kadın gülümseyip hemen uyudu. Hemen uyudu ve hiç uyanmadı.

Bunca yıllık insanlık tarihinde daha önce kimsenin yaşamadığı bir deneyim yaşadım. Cagliari‘den Roma doğru hareket eden bir uçakta tam kalkış anında hani bilenler için kalkışın sizi o koltuğunuza çivilediği anda, Sabhankra‘nın Reign Of Power‘ı dinledim. Bunu bugüne kadar, Dünya’da benden başka yapan yoktur. İmza Mesut Proofhead.

Neyse, dediğim gibi sen arkada, gayet rahat bir yolculuk oldu. 1 saat 45 dakika süren bu yolculukta sadece 1 bardak su ikram ettiler. Uçak gelip de Roma Havaalanına yanaşınca hemen arka kapıdan atlayıp indim. Aşağıda o büyük Cobus otobüsler bekliyordu. Hemen atladım birine. Bakındım ama Kadir Abi’yi göremedim.

Terminal binasına gelince hemen buluştuk, ben, Bosnalı Kız ve Kadi Abi. İçeri girdik, yine bir pasaport kontrolden geçtik. Sonra yol ayrımına geldik. Bosnalı arkadaşıma burada veda edip Kadir abi ile valizlerimizi almak üzere bagaj bölümüne geçtik.

Şimdi benim valizde 2 şişe şarap bir şişe de Campari vardı. Sipariş üzerine getirmiştim. Cagliari’de bileti alıp valizi verirken hatuna kırılacak birşeyler var bir etiket falan yapıştır dedim. O da, öyle bir şansınız yok, umarım iyi sarmışsınızdır Zira kırılırsa diğer valizlere veridiğiniz zararı da siz ödersiniz, dedi. Orada bir tırstım. Ama valizi alınca gördüm ki kırılmamış. Valizin altına bir kat elbise koymuştum. Araya kot pantolona sarılmış şişeler ve üstüne de kalan elbiseleri dizince ve hatta şişeleri de poşetlere sarınca sıkıntı kalmıyor sevgili okur. Bu arada dönüşte valizimizi İstanbul‘a bağlamadılar. Roma’da o yüzden aldık.

Valizi alıp hiç vakit kaybetmeden check in‘e koşturduk. Zaten normalden bir buçuk saat daha geç geldiği için uçak Türk Hava Yolları‘nın check in’i başlamıştı. Gittik, hiç biri Türkçe bilmeyen 3 tane THY görevlisinin durduğu masalarda işimizi hallettik. Aşağı yukarı 45 dakika sürdü kuyrukta beklemek. Yine hep Japonlar vardı sevgili okur. Bu sefer Kadir Abi ile yanyana aldık biletlerimizi.

Check in’de valizi verip yine kontrole doğru yollandık. Kontrol bu sefer benim sıkıntılı oldu. Botlarımı çıkarttırdılar. Ama en nihayetinde hallettim. Sonra uçağımızın kalkacağı kapıya doğru hareket ettik. Roma havaalanında mimari ve yerleşim çok başarısız. Çok karışık bir yer. Uçağın kalkacağı kapıya gitmek için bir tür hızlı trene biniyorsunuz, sizi hangarların üzerinden geçirip kapılara ulaştırıyor. Neyse, inip normalde açıklanan uçuş süresine sadece 1 saat kaldığını gördük. Biz de Free Shop‘ları gezdik biraz.

Sonra İtalyanca ve İngilizce bir anonsla uçuş kapımızın değiştirildiğini öğrendik. Yine başka bir kapıya geçtik. Burada da uçağın hava durumundan dolayı şimdilik 45 dakikalık bir rotar yapacağını öğrendik. Bu esnada Bosnalı arkadaşım bir mesaj attı ve bağlantılı uçuşunu kaçırdığını söyledi. Başka bir çözüm yolu arıyormuş. Sonradan öğrendiğim üzere kızcağızı gece Roma’da bir otele yerleştirip ertesi gün için biletlerini ayarlamışlar.

Kapı açılıyor zannedip sıraya girdik hemen ancak sırada da 20 dakika bekleyip iyice çileden çıktık. Nihayet almaya başladılar bizi. Uçağa bu sefer otobüsle değil, terminal ile uçak arasında kurulan bir köprüden bir körükten bindik. Böyle daha iyi oldu. Uçağın girişinde hemen Radikal, Milliyet ve Hürriyet gazetelerini aldık. Üstelik tüm ekleriyle.

Geldik oturduk yine cam kenarına. Tam kanatların hizasındaydım. Bir önümüzde acil çıkış kapıları vardı.

THY ile uçmak cidden süpermiş lan. Bir izzet bir ikram öff. Yemek olarak Billur Kebabı (patlıcan içerisinde tavuk sote), Füme Balık ve diğer bir takım şeyler verdiler. Sürekli meşrubat servisi oldu. İlgiden alakadan çıldırdık. Yanımıza da Libyalı bir eleman oturdu. Lan habire birşeyler anlattı.

Yaklaşık 2 saat süren yolculuktan sonra Atatürk Havalimanı‘na indim. Kadir Abi’yle adeta koşarak pasaport kontrole geldik. İki dakikada burayı geçip kendimizi Free Shop’a attık. Ne içkiyle ne de sigara ile alakam olmadığından burası pek bir anlam ifade etmedi bana. Valizimi bekledim. Nihayet sapasağlam gelince pek bir mutlu oldum.

Kadir Abi ile vedalaştıktan sonra yavaş yavaş çıkışa doğru yürüdüm. Onlarca insan gelen yakınları için bekliyordu. Ben de aralarından gülümseyerek çıktım. Dış kapıdan da çıkınca yolculuğum başladığı yerde bitmiş oldu.

Hava biraz soğuktu. Cebimde 1 lira vardı, makineye atıp bir su aldım, içtim. 10 dakika kadar sonra eniştem uzaktan göründü. Sağolsun beni aldı ve Halkalı‘ya halamlara doğru yola çıktık.

Gece halamlarda kalıp ertesi gün öğlen 13.00 sularında yine İsmail Ayaz‘la Eskişehir’e döndüm. İndiğimde yağmur yağıyordu. Maşallah dedim, hiç değişmemişsin.

Proofhead İtalya’da! – 5. ve 6. Gün

Sabah 8’de uyanıp bir süre tuvalette kaldım. Sonra aşağı indim. Dün Mısırlı oğlan benden Türk Lirası istemişti. Onu verdim. Canım birşey istemedi. Dolayısı ile kahvaltıyı çok az yaptım. Alper süper bir haber verdi. Ona sevindim. Ezgi‘yle konuştuk sağolsun. Merve aradı onunla konuştuk. Öner Abim de aramıştı dün. Gördüğün gibi eş dost arıyor sevgili okur.

Bugünkü derslerde yine tanıdık bir yüz, Elena Garbarino‘yu gördüm. Hiç değişmemiş. Yunanlı Profesör Geoge Anastasakis de gelmişti. Selamlaştık her ikisiyle de.

Bevilacqua‘nın sunumu çok iyiydi. Aynı benim gibi ders anlatıyor. Bu arada kendisinin 4 tane patenti varmış. Çok kıskandım adamı. Helezyonik bir su kaydırağından içerisinde ince ve kalın parçacıklar olan suyu akıtınca suyun savurma etkisiyle bunlar ayrılıyor. Suyun da bir özümleme kapasitesi var, diyor Bevilacqua. Dolayısı ile amacı ne olursa olsun devirdaim sularının muhakkak senede en az bir kere tamamen değiştirilmesi gerektiğini söyledi.

Öğleden sonra gelen adam tam bir felaketti. İngilizcesi çok kötü. Yani adam İngilizce biliyor ama İngilizce’yi İtalyanca konuşuyordu. Ancak adam sonradan bir açıldı, bir süper anlatmaya başladı adama hayran kaldım. Epey anladım anlattıklarını, çevre mühendisliği konularıydı zaten.

Bir türlü anlamayamıyorum ama. Almanlar Alman’a, İngilizler İngiliz’e benziyor da bu İtalyanlar neden Türklere benziyor? Adamın adı Aldo mesela, ama adamda gayet bildiğin Ekrem tipi var. Kadının adı Irene ama Türkiye’de görsen kesin Begüm der sarılırsın.

Mısırlı kızın hayatını mahvettim. Onu Paris Hilton‘un varlığından haberdar ettim. Bilmiyormuş bu ismi hiç. Yazık oldu kıza.

Ders bitince yine otele döndük. Yemekten önce şehri biraz daha dolaştık, sahilde filan oturduk. Otele dönüp yemeği yedikten sonra da dışarı çıktım. Koleksiyona bir şeyler aldım. Dar sokaklarda dolaştım. Bir saat kadar gezip otele döndüm ve odama çıktım. Valizimi düzenledim falan. Sonra acayip uykum geldi. Uyudum.

Ertesi sabah erkenden uyandım. Mısırlı kız ve oğlan sahilde yürüyelim demişlerdi. Ben de kalktım lobiye indim. Ama uyumuş puştlar, dolayısı ile lobide bağlı ve adı Şampiyon (kampioonee) olan itle oynadım biraz. Oynadım dediysem elimi sürmedim, gözlerimle kontrol ettim. Yerden birkaç santim yükseldi ve gözlerinden ışıklar saçmaya başladı. Sonra öldü.

Yarın dönüyorum. Roma‘da yaklaşık 5.5 saatim olacak. (Bu şekilde yazmışım not defterine ama yalan oldu o hayal) Mısırlılar Vatikan‘a gitmeyi teklif ettiler. Ben de kabul ettim. Az kalsın unutuyordum. Dün Faslı dostum Raşit bana kadehten acayip sesler çıkarmayı öğretti. Türkiye’de bunu bir tek Mıstığa, Merve’ye ve Alper’e öğreteceğim.

Neden bilmiyorum ama bu cuma günü acayip canım sıkkın lan burada. Hem ağız tadı ile sövemiyorum da burada. Yani elbette sürekli sövüp durmadım ama bazen sinirlendiğim anlar oldu yolda falan. Faslı profesör Türkçe küfürleri anlıyor. Başka şeyleri değil ama küfürleri. Adam gülüyor, seni anladım Mesut, diyor. Anlaşılan ya hiç sövmemek lazım ya da yaratıcı olmak.

Cuma günü normalde akşam yine 5’e kadardı ders. Ancak artık biz isyan ettik. Yav izin verin bari bir yarım gün gezebilelim, dedik. Tamam, dediler. Test yaptılar. Testten sonra da sertifikalarımızı dağıttılar. Herkesle vedalaştık. Dostum Massimo‘ya da veda ettim. Sonra hemen otele döndük.

Forgea‘nın sekreteri Tamara ile anlaştık ben, Bosnalı kız ve Mısırlı kız. Dördümüz birlikte Cagliari’nin iç kısımlarına doğru hareket ettik. Geçen sefer gece gittiğimiz o müthiş kaleyi bu sefer gündüz gözüyle gördük. Kalenin içindeki sokaklarda dolaştık. Atmosfer inanılmazdı sevgili okur.

Kalenin eski bina yapılarını üniversiteler kullanıyor derslik olaraktan. Ayrıca burada Cagliari Katedrali yer alıyor. Hayatımda gördüğüm en mükemmel, en olağanüstü kilise idi bu. Şansımıza noel ayini provasına denk geldik. Kilisedeki orgu bir görsen sevgili okur, ah bir görebilsen. Mermerden işlenmiş Hz. Meryem, Hz. İsa ve bilimum papaların heykelleri, azizlerinin resimleri hem mozaik hem de yağlı boya olarak her biri çok güzeldi. Kiliseye girdiğinizde her iki yanınızda mozaleler var. Burada anlayabildiğim kadarı ile katedrali inşa edenlerin mezarları varmış. Katedral 1200 yılında yapılmış. Üç çok keskin ve yüksek çan sesi, sonra daha uzun ve daha az sesli çan sesleri katedralin çağrı şekli. Bu arada Hz. Meryem’e de Madonna diyormuş İtalyanlar. Bunu yeni öğrendim.

Sardunya Bölgesi Bayrağı

Katedralden sonra yine kalenin içindeki dar sokaklarda dolaştık. Nihayet şehre indik. Orada aşağıya limana kadar uzanan bir caddede sağlı sollu uzanan onlarca mağazanın ve sokak satıcılarının olduğu bir yere geldik. Kendime bir Sardenia Region bayrağı aldım. Üzerinde başında bir bez bağlı 4 zenci resmi var. Uzun yıllar önce Afrika’dan buraya başlarında bu şekilde bez bağlı olan adamlar gemilerle istilaya gelmişler. Bu bezlere “mori” diyorlar. Bayrak da onu simgeliyor. Resmi binalarda üç tane bayrak asılı. Bir tanesi Avrupa Birliği bayrağı, bir tanesi İtalya bayrağı ve bir tanesi de Sardunya Bölgesi bayrağı.

Yanımızda bulunan İtalyan Tamara ile epey sohbet ettik. Spagetti Western‘lerden bahsettik. Filmlerin İtalyanca adlarını ezberlediğimden çok iyi anlaştık. İlk önce ne dediğimi anlamadı, ancak sonradan açıldı o da. Benim ilgime çok mutlu olduğunu söyledi. Daha sonra gidip bir İtalyan Café’sinde kapuçino içtik. Hayatımda içtiğim en güzel kapuçino da bu işte. Türkiye’dekilerle arasında çok fark var. Hem lezzet hem de üslup olarak yani.

Kahveden sonra yine otele döndük. Kısa süre sonra yemeğe indik. İlk gün gelen menünün aynısı vardı.

Yemekten sonra zaten saat 23.00’e yaklaşmıştı. Gece yarısına kadar lobide oturup çektiğimiz fotoğrafları paylaştık. Birbirimize adres, telefon vs bilgilerimizi verdik. Herkesle vedalaşıp odama çıktım nihayet. Acayip yorulmuştum ve yarın sabah 10’da ayrılacaktım. Duş alıp uyudum.

 

Proofhead İtalya’da! – 1. Gün

İtalya yolculuğumun ilk kısmı Türkiye’den evimden ayrılıp Roma’ya kadar geçen kısımdan oluşuyor.

Geçtiğimiz cuma günü saat sabah 11.00’de İsmail Ayaz ile yola çıktım. Sözde VIP koltuk olduğu için 38 liralık evlat acısı bir bilet parası ödedim. Yolda can sıkıntısı ve tam beş buçuk saat süren yolculuktan dolayı 4 film izledim. Kimisinin ortasında kapandı, kimisini dönüşümlü izledim falan. Ama Oxford Murders ve Indiana Jones ve Kristal Kafatası Krallığı filmi çok iyiydi.

Otobüste başıma bir de ilginç bir olay geldi. İzmit’ten otobüse orta yaşlı bir adam bindi. Adam bana o kadar tanıdık geldi ki ama bir türlü çıkaramadım kim olduğunu. Sonradan aklıma biri geldi ama emin olamadım. Otobüsten inince dayanamadım sordum ve haklı çıktım. Adam yani Ertunç dayı, aslında annemin öz dayısı çıktı 🙂

Esenler’de bir süre bekledim ve halamın eşi Nurettin Amcam beni almaya geldi. Halamlara geçtik. Burada o gece ve cumartesi gecesi kalıp dinledim. Pazar sabahı saat 06.30’da evden çıktık. Saat 07.00 gibi havaalanına geldik. Burada havaalanında çalışan bir akrabamız ile içeri girdim. Ne yapacağımı bilmiyordum açıkçası. Önce sorup soruşturup THY’de check-in denen işlemi yaptım. Burada valizimi verdim ve Cagliari’ye bağlantılı uçuşum işlendi valizin üzerine. Adam bana artık valizle uğraşmama gerek kalmadığını söyledi.

Bu işlemde internet biletimi yazdırdım. Daha sonra yurtdışına çıkarken ödenen 15 liralık harç parasını ödedim. Daha sonra artık kapılara giden gidişe yaklaşırken birden müthiş bir şey fark ettim! Biletin üzerinde kalkış saati olarak 07.20 yazıyordu ama saat 07.40 civarındaydı. O an başımdan aşağıya kaynar sular döküldü uçağı kaçırdım diye. Sonra orada gişedeki memura sorunca “Hayır, o saat gittiğiniz yerin saatine göre, bu uçak 08.20’de kalkacak” dedi. Lan nasıl rahatladım anlatamam. Neyse epey bir yürüyüp çıkış yapacağım kapının önüne gelince acayip bir kuyruk gördüm. Neyse üstümüzü başımızı çıkardık, aradılar falan. Daha sonra dış kapıya geldim. Tam bileti verdim dışarı çıkacakken bizi uçağa götürecek olan otobüs dolduğu için ikinci otobüsü beklemem gerektiğini söyledi görevli. Neyse bir süre sonra otobüs geldi bindim ve uçağın yanına gittik. Uçağa bindim. Bir de baktım ki tüm uçak Japon! Lan nasıl iş anlamadım. Koltuğum koridor tarafındaydı.

En nihayetinde uçak süper bir kalkış yaparak havalandı sevgili okur. Yolculuğum çok sessiz geçti. Kimse ile konuşmadım. Hostesle biraz konuştuk sadece. Bu arada buradan tüm THY aşçılarına özellikle de arkadaşım Sevinç’e bir selam yollayayım, uçakta kahvaltı olarak verdikleri menü süper sevgili okur. Lan habire yedim içtim. Bir mantarlı yumurta vardı öff süperdi 🙂

Uçak artık Roma’ya geldiğinde kemerimizi falan bağladık inişe başladık. İndik indik indik en son yere konduk. Sonra en az (bak yemin ediyorum en az) 10 dakika pilot uçağı yerde sürdü. Gittik gittik gittik ve nihayet durduk bir yerde.

Hemen atladım doğru pasaport geçişine gittim. Adam yeşil pasaportumu aldı, suratıma baktı. Mührü bastı geçti. Daha sonra sıra biletimi almaya gelmişti. Alitalia isimli hava yolu şirketinin yeşil amblemini nerede görsem gittim yardım istedim lan. Ama kimse doğru dürüst İngilizce bilmiyor. En son bir kız buldum hem çok güzel hem de çok iyi İngilizce konuşuyor. Onun yardımıyla gittim Terminal 1’i ve gişeyi buldum, yazdırdım bileti. Burada bana sordu memur “cam mı koridor mu abi” diye. Dedim “Cam ver güzelim.

O güzel kız da sağolsun cam kenarı verdi. Daha sonra hızla kontrolden geçip uçağın kalkacağı kapıya gidip yine 2 saat bekledim. Bu esnada tanıdık gelen tek şey bir büfede çalan Sad But True oldu. İki saat sonra kapıyı açtılar ve yavaş yavaş almaya başladılar bizi. Lan şansıma yine tam bana geldi kadın “prego, mrego, osso, üsso” bişeyler dedi. Ben de “English please” dedim. O da “Please wait” dedi. Yani yine beklemeye başladım. Bir 10 dakika kadar bekledim ve otobüs yine geldi. Bu anda bendeki “küçük kızların bana kitlenerek bakması” özelliğimin uluslar arası olduğunu gördüm. Üzüldüm kendime.

Bu arada Roma’da cep telefonumu açınca Turkcell’den mesaj geldi. Ücretsiz arayın açalım yurtdışı aramalara diye. Aradım ben de. Açtırdım. Tarife çok basit. Eğer Türkiye’yi ararsan dakikası 1 lira. Seni Türkiye’den ararsalar arayana dakikası 1 lira yazıyor, sana da arama başına 1 lira yazıyor. Ama olsun, annemi aradım. Dayım da beni aradı. Görüştüm süper oldu.

İtalya’da Roma’dan kalkıp Cagliari’ye gelen uçakta yerim arkalardaydı sevgili okur. Cam kenarı olması süper oldu. Tam kalkış anında video çektim. Süper fotoğraflar çektim.

Bu uçakta inerken basınç kötü etkiledi ve sol kulağım ağrıdı. Halen ufak ufak ağrıyor. Bu arada iki uçak yolculuğum boyunca da aralıksız Sabhankra dinledim.

Uçak nihayet Cagliari’ye indi. Ama uçağın kapısını açmadılar. Bir süre bekledik. Önce İtalyanca sonra da İngilizce olduğunu iddia ettikleri bir dilde bir şeyler dediler. Lan İngilizceyi çok hızlı ve çok bozuk konuşuyorlar, bir halt anlamadım. Tam o anda arkamdan “hay ulan lan hadi be” diye bir ses duyunca hemen döndüm. Baktım adama, Abi Türk müsün, diye sordum. Evet kardeşim, dedi. Sonra uçağın kapısı açılana kadar konuştuk. Bunlar iki arkadaş, başka bir için gelmişler. Neyse vedalaştık. Havaalanına girdim. Baktım valizler geliyor. Bekledim, bekledim benim ki gelmedi. Sonradan dank etti, o iki Türk’ten biri dedi, senin uçuşun uluslar arası olduğu için git o bölümden bak diye. Neyse o bölüme gittim. Oradaki yine İngilizce bilmeyen adam İstanbul dedim. Haa, Stanbule, Stanbule dedi ve bir düğmeye bastı. Benim valiz çıktı geldi önüme.

Hemen aldım valizi, doğru dışarı çıktım. Orada elinde “Forgea International” yazan bir adam, Mr. Cario, beni bekliyordu. Kısaca selamlaştık. Hemen arabaya gittik. Bindim arabaya. Hareket ettik. Yolda çok az konuştuk. Otelin önüne geldik, hemen ayrıldı.

Otel burası

Otele girdim, resepsiyona yaklaştım. Dedim ben misafiriyim Forgea’nın. Orada duran sarışın mükemmel hatun, güldü falan sonra çıkardı 210 numaralı odayı verdi.

Odaya çıktım, oda sade ama güzel döşenmiş. Tek kişi kalacağım odada çift kişilik bir yatak, kitaplık, çalışma masası, uydu alıcı, dolap, bol bol çekmece falan var. Fena değil yani.

Oda da biraz durduktan sonra Luisa ki kendisi bu sistemin organizatörüdür, o aradı aşağı lobiden. İndim aşağı. Tuncay Hoca’mın hediyesini ilettim. Aldı, açtı baktı. İtalyanca bir şeyler konuştular resepsiyondaki hatunla. Beğendi galiba. Sonra facebook’a girip Alperler’le konuştum. Özledim hepsini.

Daha sonra dışarı çıktım. Cagliari’yi hızlıca üstünkörü olarak dolaştım ve buranın Akif Hoca’nın ben giderken tarif ettiği yer olmadığını gördüm. Her şey çok pahalıydı lan.

Yani şaraplar falan pahalı, market göremedim hiç. Pizzacıları gözüm kesmedi ilk etapta ben de kalktım Mc Donald’s’a gideyim dedim bari ilk günlük. Lan McKing menü aldım 7 Euro!

Bu arada burada çok fazla zenci var. Yani her yerde var. Garip.

Bu faslı da halledip az önce otele döndüm. Oturup bu yazıyı yazdım. Şu an lobideyim. Mümkün olduğunca her günü bu şekilde anlatacağım. Çektiğim fotoları da yazıya eklemek sıkıntı olabileceğinden şimdilik facebook hesabıma yükleyeceğim. Eve dönünce sadece video ve fotoğraftan oluşan bir post daha hazırlayacağım.

Hepinizi seviyorum. Bu arada poofhead.net yazınca İtalya’da açılıyor lan 🙂

İtalya’ya Gidiyorum!

İtalya - Cagliari

Pek çok yakın arkadaşımın bir süredir bildiği üzere önümüzdeki pazar günü İtalya‘ya gidiyorum sevgili okur.

Geçtiğimiz yaz Volkan, Alper ve benim başvurduğumuz bir eğitim vardı İtalya’da. Daha önce bizim okulda 3 günlük bir eğitim veren Forgea International isimli kuruluşun düzenlediği bir eğitimdi bu. Katı Atık Yönetimi konusunda çeşitli başlıkları içeriyor eğitim. Şans mı dersin, yazdan beri yolunda gitmeyen işlerimin karşılığında bir ödül mü dersin ne dersin bilemem, bu eğitime ben seçilmişim.

Detaylar kesinleşinceye kadar kimseye bahsetmedim. Ama işte nihayet herşey tamamıyla belli olunca ben de yazayım dedim. Daha biletim iki gün önce geldi. Yani inan son dakikaya kadar ne olacağını ben de kestiremiyordum.

Eğitim çok uzun değil, bir hafta sürecek. İtalya’nın Sardinya Özerk Bölgesi‘nin başkenti Cagliari‘de küçük bir kasabada olacak. Şansıma aynı yere daha önce bizim Akif Hoca ile Özlem Hoca da gitmişler. Onlardan epey tavsiye aldım.

Yeşil olan yer Cagliari

Yeşil olan yer Cagliari

Pazar günü THY ile Roma‘ya gidiyorum. Oradan da aktarma ile Cagliari’de ilginç bir şekilde adı Elmas olan havaalanına iniyorum. Bu gittiğim bölgede İngilizce bilen insan sayısı azmış diyor Akif Hoca. Dolayısı ile ben de bir Pratik İtalyanca Konuşma Klavuzu aldım.

Gerginim biraz ne yalan söyleyeyim. İlk defa yurtdışına çıkıyor olmamın gerginliği bu elbette. Öyle görünüyor ki bir sonraki yazımı İtalya’dan yazacağım sevgili okur.

Gideceğim yer olan Cagliari hakkında elbette biraz araştırma yaptım. Şu aşağıdaki iki link epey faydalı oldu.

Cagliari’de şu otelde kalacağım. Küçük sevimli bir yere benziyor. Orada günlük olarak yaptıklarımı yazacağım. İnternet bağlantısı bulabileceğimi düşünüyorum. Hepinizi öpüyorum 🙂

Ankara Kalesi Gezisi ve Ankara Mimarisi İncelemeleri

Tablet Pozu

Tablet Pozu

Bu yazıyı yazmak inanın zor olacak. Zira Yeşim Hoca mekanlar hakkında bilgiler verirken biz de kameraya kaydettik. Ancak o kamera kayıtları henüz elime ulaşmadı. O yüzden bende bu gezi ile ilgili bir albüm oluşturdum.

“Ankara Kalesi Gezisi” albümüne bakmak için buraya tıklayın!

:: Türk Milleti olarak “ziyan etmeme” politikasını cidden çok seviyormuşuz 🙂 Bu ziyan etmeme olayından kastım şu: Kalede bir kaç tane cami var. Zamanın Türk ustaları tutmuş, artık kiliseden mi neredense bütün heykelleri, tabletleri sök, caminin duvarında kullan 🙂 (Örnekler 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7)

:: Kaleden çıktıktan sonra aşağıya bir yerlere gözleme yemeye gittik. Orada hayatımın en iyi gözlemelerinden birisini yedim. Buranın bir güzel yanıda benim için bir cennet olması! Zira pek çok koleksiyoncu ve plakçı vardı bu enterasan yerde 🙂 (Örnekler 1, 2, 3)

İçerisinde olduğum tek kare!

İçerisinde olduğum tek kare!

:: Dikilitaş özellikle ilgimi çekti. Üzerinde bir leylek yuvasının bulunması ve yapılış amacı süper 🙂 Bu kentte epey Roma kalıntıları var. Bir de yol var Romalılar döneminden kalan. Peki biz ne yapmışız? Üzerine alışveriş merkezi yapmışız, yaa 🙂 (Örnek 1, 2)

:: İlk Meclis Binası hiç beklediğim gibi çıkmadı lan. Ne biliyim insan bir düşünüyor, sonuçta Cumhuriyet’in ilk meclisi falan. Adam en azından sağında solunda askerler falan bekliyor bakınca ama yok. Hatta demeseler burası da ilk meclis diye, hayatta farketmezdim.

:: Ama İkinci Meclis Binası ilkine göre on numara! Cidden süper duruyor, böyle şaaşaalı şaaşaalı 🙂 (Örnekler 1, 2)

:: Ankara’da konak yokmuş arkadaşlar. Bugün bilmem ne oğlu konağı, ne ağa konağı diye gösterdiklerinin hepsi çakma! Evet, Ankara’da konak türü mesken yokmuş.

:: Bu Ankara Kalesi’nde ne kadar çok çingene var lan! Sonradan Çin Çin Mahallesi‘ninde olay yerine yakın olduğunu görünce anladım durumu. Kısa bir süre kendimi Hindistan’da hissettim.

:: Ankara Kalesi’nde hediyelik eşyalar acayip pahalı. Haberiniz olsun.

:: Kalenin dışında Rahmi Koç Müzesi var ama nedense gezmedik yav. Orada kapının önünde tamamı demirden yapılma bir traktör var, süper. Abi ne varsa eskide var zaten 🙂 (Örnekler 1, 2, 3)

:: Kentin içine indikçe pek çok yerde halen daha eski mimarinin özelliklerini taşıyan binalarla karşılaştık. Yanlış hatırlamıyorsam Erzurum Otel’i diye bir yer vardı. Şekli falan çok iyi ama maalesef kötü yola düşmüş…

:: Pek çok yerde pek çok başarısız restorasyon çalışması gördüm. Bir tanesinde pencerelere çift cam takmışlar 🙂 (Örnek 1)

:: Keşke bizim apartmanda da şöyle bir kapı olsa be! (Örnek 1)

:: Kale girişinin hemen üstündeki bu kirişte yapılan sağlamlaştırma beni ürküttü, bir an üstüme düşse ne olur diye düşündüm. (Örnek 1, 2)

:: Ankara Kalesi, fantastik bir film çevirmek için fena bir yer değil 🙂 Ayrıca acayip bir Hint Mahallesi havası var.