Tag Archives: savaş

Esaret Hakkı

Bilmem kaçıncı birliğin on ikinci takımıyız. Göğsümde üzerinde “12” yazan bir arma var. Omzumda da bir çizgi duruyor, küçük bir çentik. Komutanı olduğum bu takımın 11 tane askeri var. Bir mevzi içerisinde duruyoruz ve göğsümüze kadar toprağın içerisindeyiz. Solda, en başta ben duruyorum. Askerlerin elinde tüfekler var. Ben de ise bir tabanca. Mevzinin hem önünden hem de arka tarafından tek tük kurşunlar vızırdıyordu.

soldier_by_purdoy25-d5abxfjAskerler mevzinin içine sindiler ve beklemeye başladılar. Karşımızda bize ateş açanlar İngiliz askerleriydi. Mevzinin arkasından gelen ateşin daha zayıf olduğunu anlayıp askerlere komut veriyorum: “Öne, geriye dön!” Tıpkı öğrettiğim gibi sağ baştaki adam mevzinin önüne, iki numaralı adam arkasına, üç numaralı adam önüne ve bu şekilde bir öne bir geriye dönüyor adamlar. Ben ise yüzüm askerlere dönük ve her iki tarafı da kontrol edebilecek şekilde mevziye yerleşiyorum.

Askerler müthiş savaşıyorlar. Özellikle ön taraftan gelen karşı ateş epey azalıyor. Çocuklar attığını vuruyorlar. Bunun üzerinde 1 ve 11 numaralı adamlara da emir veriyorum ve bunlar da geriye dönüyor ve ön taraf ateş gücümüz biraz azalıyor. Ancak bu taraftan gelen ateş de epey azaldığı için yeterli olur diye düşünüyorum. Ancak mevzinin gerisinden gelen ateş epey şiddetleniyor. Askerlere hemen emir veriyorum; ben demeden, kesinlikle kimse kımıldamayacak, yönünü değiştirmeyecek.

Geriden hücuma kalkıyor İngilizler. Sol tarafta bir komutanlarını görüyorum. Ulan diyorum, ben bunu indirirsem İngiliz birliği kolaylıkla dağılır. İngilizler hücuma kalkınca mevzinin ön tarafına dönük askerler telaşlanıp geriye dönüyorlar ve geriden gelen hücumu önlemeye çalışıyorlar. Ben bağırsam da duyulmuyor o anda. Ön taraftaki ateş gücümüz aniden kesilince, meğer saatlerdir siperlerinde sessizce bekleyen İngiliz askerleri benim sırtı dönük ve paniklemiş askerlerimi sırtından vurmaya başlıyorlar.

Her bir askerin tek tek vurulduğunu görüyorum. Aklım bulanıyor adeta. Derin bir nefes alıyor ve karşıdan halen gelmekte olan o komutana nişan alıyorum. Bir şarjörü boşaltıyorum ama nafile, vurulmuyor herif. İkinci şarjörü takarken enseme acayip sert bir darbe alıyorum ve düşüyorum.

İngilizlerin eline esir düşmüşüm. Yanımda askerlerimden bir tanesi daha var. Bir türlü isabet ettirip öldüremediğim o İngiliz komutanı bana pis pis sırıtıyordu. Olanca yavşaklığıyla yanıma geldi, omzumdaki rütbeyi yırtıp söktü. Göğsümdeki 12 armasını da aynı şekilde söktü. Silahımı çekti aldı elimden. Şarjörünü çıkartıp yere savurdu silahı. Silahın mekanizması dağıldı yerlere. Adam silahımı alıp rütbelerimi sökerek elinden gelen her şekilde beni aşağılamaya başlamıştı.

Bir süre sonra önümüze iki tane kova getirdiler. Bir tanesinde fokur fokur kaynayan bir kırmızı sıvı, bir diğerinde ise sarı renkli bir toz vardı. Bize “ellerinizi temizlemeniz gerekli” dediler. Ellerimizi kırmızı sıvının içerisinde sokmamız istediler. Fokur dokur kaynıyordu, haliyle askerim de ben de çekinip elimizi sokamadık. Bunun üzerine askere bi tokat attılar ve ellerini zorla kırmızı sıvıya daldırdılar. Askerin çığlık atmasını bekliyordum ancak olmadı. Ardından “Komutanım, su sıcak değil” dedi. Bunun üzerine ben de ellerimi soktum kovaya. Gerçekten de ılık bir sıvı vardı içinde. Fokurdama ise herhalde kimyasal bir olayın neticesidir diye düşündüm o anda. Ulan dedim acaba gerçekten adamların niyeti ellerimizi temizlemek istemeleri sadece?

O pis pis sırıtan komutanları eliyle sarı renkli kovayı gösterdi ve ellerimizi sokmamızı istedi. Hatta bir elini sokup eline biraz toz alıp ufaladı. Bunun üzerine bu sefer de elini ilk sokan ben olayım bari diye düşünüp ellerimi o sarı renkli toza buladım.

Bu ne acı! Aman yarabbi bu ne büyük bir acı! Ellerim anında kıpkırmızı oluyor, şişiyor, tırnaklarım patlıyor. O anda anlıyorum, meğer kırmızı renkli sıvı ile sarı renkli toz bir birini tamamlayan bir asit reaksiyonuymuş. Ellerim haşlanıyor, yanıyor. Beni gören askerim direnmeye çalışıyor, ellerini sakınıyor, çırpınıyor. Bu şerefsizlerden biri bağırıyor ve askerimi oracıkta vuruyor. Elimin acısını unutuyorum ve öfkeden bağırıyorum: Bunu yapamazsınız, bir esiriz, esaret hakkımız var…

Sonra uyandım sevgili okur. Yatakta, sırtı üstü olduğum halde gözlerimi açtım. Parmaklarımı kıpırdattım. Muhtemelen şu İngiliz kurgusu önceki gece izlediğim “The Water Diviner” filminin bir etkisi. “Esaret Hakkı” kavramı da Pirates of the Caribbean: The Curse of the Black Pearl filminden kalmış olmalı aklımda. Son dönemde rüyalarımda kendimi hep asker olarak görüyorum, hadi bakalım hayırlısı.

Sabhankra – Seers Memoir (2014)

Ve aradan çok uzun zaman geçtikten sonra Sabhankra‘mız nihayet yepyeni albümü ile karşımızda sevgili okur!

Grup, 2011 yılında Swords Of The Night isimli dört parçalık EP’sini yayımladığından beri müthiş bir özlemle yeni parçaların ve yeni bir albümün haberini bekliyorduk. Aradan geçen 3 yıllık süreçte grup sadece 3 tane cover parça yayımladı. 2007 yılında kaydedilen ancak bir türlü dinleyiciyle buluşamayan albüm Revenge‘in tam da bu dönemde çıkacağına kesin gözüyle bakıyordum. Ancak olmadı. Sabhankra, çok daha iyi bir sürpriz yaparak yepyeni 10 şarkıdan oluşan müthiş bir albüm yayımladı: Seers Memoir!

Albümün yayımlanma süreci yaklaşık iki yıl sürdü. İlk parçalar yazılmaya başladığında çok kısa sampleları dinleme şansım olmuştu ve tutulmuştum adeta. Albüm kapağı da da yayımlandıktan sonra geri sayıma başlamıştım. Albüm ilk etapta yine bir EP olarak yayımlanacaktı ancak sonradan albüm olarak yayımlanmasına karar verildi ve  2014’ün son aylarında albüm nihayet yayımlandı, hem de Rus bir firma Haarbn Productions tarafından.

1546169_10152785289374871_1168176377985885292_nAlbümle ilgili değerlendirmelere geçmeden önce grubun güncel kadrosundan bahsetmekte fayda var. Grubun 2012-2013 yılları arasındaki durgunluğunun sebebi Savaş‘ın askerde oluşuydu. Nihayet bu süreç bitti ve grup hem konserlerine hem de kayıt çalışmalarına süratle devam etti. Askerlik sonrası dönemde grubun soundu giderek sertleşti hatta bazı parçalarında black metal havasına girdi. Ben bu süreçte o çok sevdiğim klavye melodilerinin azalacağını düşüyordum ancak yanıldım, yanıldığıma da çok sevindim. 2013 yılı içerisinde grup çok sevgili klavyecisi Elif ile ayrıldı ve yola dört kişiyle devam etme kararı aldı. Seers Memoir, Sabhankra’nın dört kişilik kadrosuyla kaydettiği ilk albüm oldu. Grubun bu albümü kaydeden kadrosu; Savaş (gitar-vokal), Süha (gitar), Gürkan (bass) ve Mehmet (davul) şeklinde. Ayrıca eski grup elemanlarından ve hemen hemen tüm albümlerde halen gruba destek veren Sinan da iki parçada solo gitar olarak konuk edilmiş.

On parçalık albümün açılış parçası en iyi Sabhankra introsu olan Pyron. Albüm yayımlanmadan çok önce, albümden dinlediğim ilk parça. Sert gitar riffleriyle desteklenen, mükemmel klavye melodileri. Bir Sabhankra klasiği, dinledikçe sarmalayan bir melodi. Hiç Sabhankra dinlemeyen, metal müzik bile dinlemeyen insanlara dinlettiğimde istisnasız “harika bir melodi” yorumu aldığım bir parça. Albümün genel havasına uygun bir intro parçası olmuş.

İkinci parça Against The False Gods, albümün çıkış parçası olarak seçildi ve klip çekildi. Çok gaz bir girişle başlıyor, aynı gazla devam ediyor. Albümde vokal olarak en başarılı parça bu. Melodikliğe yine laf yok. Klip çekilmiş olması bu parçayı çok daha dikkat çekici hale getirmiş. Sabhankra yıllardır klip de çekmiyordu. Özlediğimiz dostlarımızı yeniden görmenin mutluluğunu da yaşamış olduk bu videoyla. Şarkının hissettirdiği en yoğun duygu öfke. Klipte de bu öfkeyi görebiliyoruz. Albümdeki en iyi sololardan birini duyuyoruz yine. Parçada klavye etkisi çok az. Aslında klavyeli bir grubun çıkış parçası olarak salt gitar parçası seçmesi beni biraz düşündürdü başlarda, ancak melodiklik zaten fazlasıyla ön planda olduğu için gayet güzel bir seçim olduğu kanısına vardım.

We March, albümdeki uzun parçalardan biri. Yaklaşık yedi buçuk dakika. Tam ad parçanın adına yaraşır bir şekilde yürüyüşe geçmiş bir ordunun ayak sesleriyle başlıyor, bu yürüyüş yaklaşık bir dakika sürdükten sonra gerçekten Sabhankra’ya ait olan, o tanıdık melodileri duymaya başlıyoruz. Sonra 4.34’te en iyi, en gaz Sabhankra melodilerinden biri başlıyor. Daha önce samplelarda dinlediğim ve sonunu çok merak ettiğim o melodi. Meğer sonu, başından daha efsaneymiş! Parçanın başında yürüyüşe geçen ordu, parçanın burasında savaş düzeni alıyor. Düşünsenize bu parçayı dinliyor, kendinizi o askerlerin arasında hissediyor ve olayların akışını melodiye göre kafanızda hayal ediyorsunuz. Ve tam 6.19’da hücuma kalkıyorsunuz! We March, tam bir konser şarkısı sevgili okur. Umarım konserde dinleme fırsatını da sizlerle paylaşacağım günler gelecek.

Albüme adını veren parça Seers Memoir, albümdeki en iyi girişe sahip şarkı. Parçadaki en harika melodiyi parçanın en başına koyarak dinleyiciyi kitleme fikri hangisinden çıktı bilmiyorum ama harika bir fikirmiş 🙂 Evet, ilk defa clean back vokalleri duyuyoruz, “people rise and ruler dies” çığlığyla da Savaş Sungur’un özlediğimiz o vokaline kavuşuyoruz. Scream vokal, bu şekilde clean vokalle desteklendiğinde acayip hoşuma gidiyor. Albümün en iyi ikinci solosu Seers Memoir’in solosu bence. Hemen ardından gitarlar biraz geri plana çekiliyor ve az önce tadımlık duyduğumuz Savaş Sungur çığlıkları ve klavye ön plana çıkıyorlar. Parça bitebileceği en güzel şekilde, böylece bitiyor.

The Windshaper‘ı ilk dinlediğim anı hatırlıyorum, Bilecik’ten Eskişehir’e içimde büyük bir öfkeyle dönüyordum. (Gerçi sonradan o öfkeyi aldılar içimden, pamuk gibi oldum) The Windshaper, albümdeki en ilginç parça bana göre. Soundunda mı formülünde mi kaydında mı bilmiyorum, diğer parçalardan çok farklı geliyor bana. Çok sert, tam bir gitar parçası, en farklı Sabhankra sololarından birini içeriyor, melodik değil bence daha çok teknik bir parça.

Time Of War, albümün en uzun ve en sevdiğim iki parçasından biri! İçerdiği tüm ögeleriyle tam bir Sabhankra parçası. Taa, şurada yazmıştım efsane olacağını. Albümdeki en hızlı parçalardan, davul performansı en harika parça, melodikliği tavan yapan parça! Çok sert bir vokal girişiyle başlıyor ve çok uzun süre devam eden bir blastla devam ediyor. We March’la birlikte, bu albümün konser parçalarından. Yaklaşık dokuz dakikalık sürenin ilk dört buçuk dakikası büyük bir öfke gösterisine sahne oluyor ve hemen ardından, albümdeki en uzun solo başlıyor. Solo bitiyor, altıncı dakikayla birlikte, bugüne kadar duyduğumuz en harika ve en huzur verici Sabhankra melodilerinden birisi başlıyor Savaş Sungur’un clean vokaliyle birlikte. Ve sonrasında film kopuyor, ne zaman dinlesem gözlerimi kapatıp çok uzaklarda olduğumu düşündüren o kısım başlıyor. Sabhankra’yı sevme nedenimiz olan mükemmel klavye melodileri. Şu anda bu yazıyı yazarken üçüncü defa o kısmı yeniden başlatıyorum. “Blood on my hands, blood on my chest, blood in my eyes, it gets dark” Savaşçı, böylece yere düşüyor ve gözleri kararıyor. Herşey tam da Sabhankra’nın kurguladığı gibi oluyor.

Dancing With Death, bu albümle birlikte iyice yerleşmeye başlayan hızlı girişler ve blastlar formülüne göre yapılmış bir şarkı. Sabhankra şarkılarını dinlerken, değerlendirirken kendimce böyle formüller üretiyorum sevgili okur. Bir şarkılarını anlatırken bu şekilde tarif ediyorum. Bazı parçalarda ağırlık gitarlarda, bazılarında klavyede, bazılarında vokallerde veya davullarda oluyor. Dancing With Death, Mehmet’in canına okuyan parçalardan biri olmalı çünkü albümdeki en hızlı parçalardan 🙂 Melodik değil, en azından diğer parçalar kadar değil. Solosu gayet güzel.

100_9857 copyFate Is Already Written, girişiyle değil, hemen ardından gelen screamle vuruyor. Bunu görebiliyorum, yazının başında grubun bazı parçalarının black metal havasında olduğunu söylemiştim. İşte bu giriş de aynen bana İskandinav bir black metal grubunu dinliyormuş hissi yaşatıyor. Sinan’ın attığı solo başladığında ben bu hisse iyice kapılıyorum. Evet, bu albümdeki en kuzey parça bu bence 🙂 Gürkan’la başka bir albümle ilgili konuşurken bana bu benzetmeyi yapmıştı, “çok kuzey” bir parça demişti. İşte Fate Is Already Written da çok kuzey bir parça sevgili okur. Şunu da ilave edeyim, Sabhankra farkında mıdır bilmiyorum ama çok sert parçaları normalden daha uzun kayıt sürelerine sahip.

A Star To Shine, albümün en iyi parçası ve aşkımın şarkısı. Sabhankra’nın ağlatan şarkılarından. Albümdeki istisnasız en sert parça. Albümdeki en karanlık parça. Albümdeki en iyi nakarata sahip parça bu. “And now she is a star to shine, embracing me and she lightens my night”. Vokaller detah metal parçalarından alışık olduğumuz screamlerden biraz daha farklı olarak daha çok black metal parçalarının vokalleri ayarında. Bu parçayı albüm yayımlanmadan çok önce dinliyordum. O günden bugüne bir kere bile sıkılmadan, parça bitmeden dinlemeyi bırakmadım. Albümde süre olarak en uzun parça. Beşinci dakikadan itibaren slow bir kısım başlıyor, burada clean vokalle Savaş Sungur, Tanrılara acısını hafifletmeleri içi yalvarıyor, bakıyor olacak gibi değil, içimizi yakan bir umutsuzlukla parçayı bitiriyor. A Star To Shine, sadece bu albümün değil, Sabhankra diskografisinin de en iyi şarkılarından birisi. Bir sonraki klibin çekileceği şarkı da kesinlikle bu olmalı. Hatta ben kendi adıma bu olur diye düşünüyordum. Çok merak ettiniz değil mi? Şuraya tıklayıp dinleyin.

Ve albümün kapanış parçası, outro’su, Easing The Pain, savaşan, yaralanan, yorgun düşen, sevdiğini kaybeden, umudunu kaybeden herkese yazılmış adeta. Huzur verici bir solo ve klavye altyapısı. Çok kısa süren bir solonun ardından yine aynı dinginlik. Sabhankra, kimbilir ne kadar süre sonra çıkaracağı bir sonraki albümünden önce daha güzel veda edemezdi herhalde.

Albüm, bir Rus firması olan Haarbn Productions tarafından basıldı. Türkiye’ye ilk etapta sınırlı sayıda getirildi. Biz de Eskişehirli Sabhankra dostları olarak kendi imzalı kopyalarımızı edindik tabiki 🙂 Albüm kapağı Marta Sokolowska tarafından yapılmış. Albümün mix ve masteringi Barbaros Ali Kaynak tarafından ki kendisine hemen her Sabhankra albümünde rastalarız, yapılmış. Albümün kartonet tasarımı Tunay Komut tarafından hazırlanmış ve fotoğraflar da dostumuz Doğukan Binici ve Mustafa Serbes tarafından çekilmiş.

Albüm uzun süredir beklediğim bir albüm olduğundan benim için çok değerli. Albümü çok değerli yapan bir diğer şey ise Teşekkürler kısmında adımın yer alması oldu! Grup Mesut ‘Proofhead’ Çiftçi‘ye, ülkedeki en büyük hayranlarına, teşekkür etmiş 🙂 Seers Memoir, hayatımın en önemli albümlerinden oldu bile.

100_9862 copy

Albümü grubun sosyal profilleri üzerinden, şu adresten, sabhankra@gmail.com adresini kullanarak ya da benimle iletişim kurarak sipariş edebilirsiniz.

https://www.facebook.com/SabhankraBand
http://sabhankra.bandcamp.com/
http://www.sabhankra.net/
http://www.myspace.com/sabhankra   0004208291_10

Asker Eşi

Tren istasyonu alışılmışın dışında bir kabalığa ev sahipliği yapıyordu o gün. Her gün bir birine kavuşan, uzak diyarlara göçen, gurbet zehrini tatmaya giden onlarca yolcudan farklı olarak bu sefer gidenler askerlerdi. Ülkenin kuzeyinde patlak veren büyük savaşa gönderilen askerlerin sevkiyatı için tren yolculuğu daha uygun bulunmuştu. Peronlarla tıka basa asker doluydu. Sayıca daha az olmalarına rağmen, elbette dikkat çekenler yine üst rütbeli subaylar oluyordu o gün. Eski istasyonun yer yer boyaları dökülmüş peronları ve oturmaya yetecek kadar parçası kalmış ahşap banklar sağlı sollu uzanıyordu. Ancak hafif bir yağmur çiseliyor, esen rüzgarla birlikte insanı ürpertiyordu.

Askerlerin her biri zaten evlerinden çok uzakta oldukları için onları uğurlamaya gelen kimseler yoktu. Ancak az sayıdaki subayların eşleri ve çocukları tüm bu hengâmede göze batıyordu. Öyle ya, yeşil ve siyah renk üniformaların arasında şu kırmızı mantolu kadını farketmemek mümkün müydü? Ya da şu pembe kazaklı kız çocuğunun sevimliliğini? Genci ve yaşlısı, her yaştan subay ve eşleri tren istasyonunda farklı kompartmanların önünde bekleşiyorlardı.

Her kompartmanın önünde bir subay yavaş yavaş içeriye dolan neferleri sayıyor, arada taşkınlık yapanları uyarıyordu. Sayım işlemi nihayet bittiğinde kompartıman kapakları kapandı ve subaylar  için hazırlanan ilk kompartımanın açıldığı anons edildi. Evet, bu veda vakti demekti. Sürekli savaşan bir ülkenin, savaşan askerleri yine bir başka savaşa kanlarını dökmek için gidiyorlardı.

Orada, istasyonun tam ortasında bir kadın dimdik durmuş, öylece bakıyordu kocasına. Görenler sanki kocasının rütbelerini o da taşıyormuş omuzlarında sanardı. Uzun boylu, dimdik duran, asaletiyle baş döndüren bir asker eşi… Kadın ağlamaklı gözlerle kocasını ve önceki gece yıkayıp hazırladığı siyah parkasını süzdü. Adam henüz birkaç ay önce gelmişti batıdaki savaştan. Henüz birkaç ay olmuştu geceleri yeniden aynı yastığa baş koyalı. Kadın gözlerini çevirdi. Kucağında bebeği ile o da gelmişti uğurlamak için yine, yeni bir savaşa. İçeriden camların önüne yığılıp dışarıyı görmeye çalışan askerleri hışımla uyardı subaylardan biri. Ardı ardına tüm kompartmanlardaki bağırış ve çağırışlar yerini ürkek bir sessizliğe bıraktı.

Bir anons daha koptu, istasyondaki tüm personelin dikkatine, tren hareket etmek üzeredir. Subaylar ve aileleri vedalaşmaya başladılar. Daha yaşlı olanlar gülümsedi birbirlerine. Her defasında kavuşabilmenin verdiği o umutla gülümsediler. Oysa bu gencecik asker eşi gülemiyordu ve işte evet, ağlamaya başlamıştı. Kocasına sarılıyordu kucağında oğlu olduğu halde. Bir önceki gün yıkadığı parkanın deterjan kokusu ile kocasının kokusu karışmış, ciğerleri eşinin bu tanıdık kokusu ile dolmuştu. Gitme, yeter artık, dedi. Neden hep sen gidiyorsun, neden hep sen gitmek zorundasın, dedi. Adam yutkundu. Bir şey söyleyemeden önce bebeğini öptü uzun uzun. Sonra eşine sarıldı. Biricik karısına. Ardında bıraktığı o asil kadına baktı. Uzun uzun değil ama gerçekten yüreğinden gelen bir buse kondurdu kapalı dudaklarına. Kadın sarıldı ve göz yaşları parkayı ıslattı.

Sonbaharın soğuğu yüreklere doldu. Yaklaşan savaşın uzağında tüm bu manzara bir veda sahnesi olarak kazındı akıllara. Asker eşi umutla ve yüreğinde aşkla bekledi sevdiğini. Dünya’da savaşların uzun sürmediği zamanlar vardı elbet; aşkların ölümsüz olduğu ve kazanının yüreklerdeki sevgi olduğu. Bu da öyle bir zamandı upuzun insanlık tarihinde, hiç var olmamış bir ülkede ve hiç yaşamamış insanların arasında.

Bir Yıkım Senfonisi

Müzik ve savaş kavramları, insanlık tarihinde belki de geçmişi en eski ve nadir iki kavramlardır. Savaş insanlığa nasıl hüznü ve acıyı getirmişse çağlar boyunca, müzik de eğlencenin ve neşenin kaynağı olmuştur aynı insanlığa. Ne yazık ki sadece eğlence ve neşe ile sınırlı kalmamış müzik, savaşın yıkımlarının ardından yükselmiştir savaş meydanlarından. Geride kalanların çektiği acıyı anlatmış, hüznü taşımıştır notalarında. Ve yine ne yazık ki sadece bununla da kalmamış, müziğin manevi gücünü keşfeden insanoğlu tarafından belki de karıştırılması gereken son duyguya, yok etme duygusuna karıştırılmış ve fetih marşları, zafer marşları ortaya çıkmıştır. Müzik, yıkıma alet edilmiştir.

Savaş, her ne kadar istemesek de, içerdiği çok farklı duygular ve insan manzaraları ile aslında müzikle anlatılmaya çok uygundur. Millete, coğrafyaya göre bu anlatımın şekli ve özellikleri değişir. İskandinav müziğinde savaşın getirdiği yıkım övülür, yakıp yıkmak büyük bir coşku ile anlatılır genellikle. Anadolu türkülerinde savaşmak zorunda kaldığımıza vurgu yapılır ve onurlu bir ölümle gurur duyulur. Savaşın hem öncesi, hem sonrası hem de savaşın kendisi yani savaş anı müziğe konu olarak kullanılabilir. Savaş sonrasını anlatan eserlerde zafer ve hüzün bir arada anlatılır. Anadolu türkülerinde gördüğümüz budur en azından. Çanakkale Türküsü, Yemen Türküsü ve Plevne Marşı şu an aklıma ilk gelen eserler. Tamamı da savaştan sonra yazılmıştır ve tamamına hüzün ve kahramanlık edası hâkimdir. Ortak tarihimizin savaşlarla dolu olmasını ve “savaşçı millet” olarak nitelendirildiğimizi düşünürsek, aslında Türk müziğine savaşın etki etmemiş olması garip olurdu. Bugün neredeyse tüm Kafkas milletlerinin müziklerine baktığımızda sözlerin muhakkak bir savaş, sürgün, yıkım teması içerdiğini görürüz. Bu kesinlikle bir acındırma değildir; bu, tamamen yaşanmışlığın, duyguların tam da olması beklediği üzere müziğe yansımasıdır.

Müziğin en büyük elementi olan maneviyat, elbette ki müthiş bir güçtür. Savaş tekniğinde fiziksel güç ve manevi güç neredeyse eşit derecede önemlidir. Fiziksel olarak daha güçlü orduları, sayıca daha az ama daha çok inanmış ordularımızla yendiğimiz onlarca savaş hikâyesi vardır tarihimizde ve insanlığın savaş tarihinde. Müzik gibi doğrudan maneviyata etki eden bir kavramın savaşta kullanılmasının keşfi tüm milletler için hiç de zor olmamıştır. Asya milletlerinin savaş davulları, düşmana gök gürültüleri gibi geliyor, özellikle korkunç bir aksaklıkla çalınan bu davullar karşı askerleri daha tek bir hamle yapamadan oldukları yerlere çiviliyordu. Osmanlı mehteranı mehterdrumsimparatorluğun en güçlü dönemlerinde rakip devletlerin en son duymak isteyecekleri melodiler icra ediyordu. Mehter takımları, temelde vurmalı ve tiz sesli üflemeli çalgıları esas alan bir yapıdaydı. Hücum Marşı, Fetih Marşı gibi allegrodan prestoya değişen tempolar ve tamamı kreşendo yapıda eserler, savaş anında savaşan askerlere müthiş bir moral kaynağı oluyordu. Aynı mehter takımı sadece savaş esnasında değil, savaşa giderken ve savaştan dönerken de askerin maneviyatına hitap ediyordu. Savaş yolu boyunca askere deyim yerindeyse gaz veriyor, zafer kazanılmışsa zafer türküleri çalıyordu. İskandinav milletlerinin ataları olan Vikingler’in savaş boruları meşhurdur. Dünya’ya da savaş borusu kavramını Vikingler getirmişlerdir. Geceleri karanlığın içerisinden gelen boru sesleri kıyı kentlerde yaşayan ve saldırıya uğrayan kentleri halklarının kâbusları olmuştur tarih boyunca. İlkel dönem tarihte durum böyleyken, modern zamanlarda da değişen tek şey orduların silah gücü olmuştur. Amerikan iç savaşında Güneylilerin ve Kuzeylilerin, Avrupa savaşlarında Fransızların çaldıkları

frenchorn

French Horn

hücum borularını pek çok filmde duyarız. Bugün bir enstrüman olarak ortaya çıkan French Horn’un kökeni de bizzat savaş borularıdır. Enstrüman olarak güçlü ve tiz sesler veren üflemeli çalgılar ve davullar savaş müziğinin en önemli unsurlarıdır.  Savaş filmleri için ya da içerisinde savaş sahnesi olan filmler için hazırlanan soundtrack’lerin neredeyse tamamında bu enstrümanların çoğunlukla kullandığını görebiliriz. Bir diğer önemli nokta ise çağımız müzik anlayışında savaş müziğinin orkestra ile çok daha etkili ve başarılı icra edilebiliyor olmasıdır. Yüzüklerin Efendisi ve Karayip Korsanları serilerinin soundtrack’leri bu hususta verebileceğim en popüler örnekler. Özellikle Yüzüklerin Efendisi serisinde besteci Howard Shore, bu konuya adeta yepyeni standartlar getirmiştir. Sadece Yüzüklerin Efendisi serisi için hazırladığı besteleri için geliştirdiği yöntem ve teknikler bile savaş müziği besteciliği olarak yepyeni bir dalı doğurmuş olabilir. Filmdeki her ırk için apayrı elementler kullanması ve bunu senfoniye müthiş aktarması filmin başarısına başarı katmıştır. Bugün ben halen Rohan savaş borusunun tüm detaylarını biliyorsam bunu Howard Shore’a borçluyum.

İkinci Dünya Savaşı boyunca Rus radyolarının sürekli olarak senfoni yayını yapması hem askerler hem de savaşın yıkımıyla mücadele etmeye çalışan halk için müthiş bir moral oluyordu. Hatta bu senfoni ile ilgili olarak çok bilinen bir olay vardır. Stalingard Savaşı’nda Almanlar şehri kuşatmışlardır. Şiddetli çatışmalar devam ederken Ruslar askerlere moral vermek için cepheye bir senfoni orkestrası getirirler. Konser başlar, bir süre sonra Almanların ateş etmeyi kestikleri fark edilir. Bir süre sonra orkestra çalmayı bitirdiğinde Almanlara Ruslara seslenirler, “Biraz daha Bach çalar mısınız? Söz, ateş etmeyeceğiz.

Klasik müzik yapısı itibariyle bu tür bir etki yaratırken, diğer müzik türlerinde durum daha çok eleştirel boyutlarda gelişmiştir. Rock müzik özellikle seksenli yıllardan itibaren savaş karşıtı bir duruş geliştirmeye başlamıştır. İlk dönemlerinde böyle bir duruş çok göze çarpmasa da seksenlerde Rock ve barış olguları iç içe geçmiş durumdaydı. John Lennon’un “Elvis askere gittiği gün ölmüştü” sözü sanırım bir fikir veriyordur bu konuda. The Beatles, Jim Morrison, Bob Dylan ve Jimmy Hendrix savaş karşıtlığının ilk temsilcilerinden olmuşlardır. 1969’da Vietnam Moratorium Günü konserinde Give Peace A Chance (Barışa Bir Şans Verin) şarkısını John Lennon 500.000 kişiye söyletmiştir. Bu halen daha kayda değer bir rekordur.

Yazıyı yazmak için yaptığım araştırmalarda okuduğum bir makalede yazar çok başarılı bir tespit yapıyor ve bugün sözüm ona savaş karşıtlığı yapanların sadece yukarıda saydığım isimleri taklit ettikleri, söylemlerinin sadece sözde olduğunu ve hayatlarında söylediklerinden en ufak bir iz bile taşımadıklarını söylüyordu. Bugün müzikte savaş karşıtlığı bile artık ticarileştirilmiştir. Bono ve pek çok sanatçının sırf bu temayla popüler kaldığı bir gerçek haline gelmiştir. Belki de bu konudaki en güzel tespit de South Park dizisinin 11. sezonunun 9. bölümünde anlatılmıştır. Buradan izlenebilir.

southparkbono

Müzikle savaşa karşı verilen mücadelede belki de kitlesel boyuttaki en önemli hareket, hippi hareketi oldu. Çıkış noktasında müziği ve salt barışı planlayan bu hareket de yine zamanla yozlaştı ve uyuşturucu batağında, bırakın savaşı barışı, hayatın kendisini umursamayan insanlar sürüsüne dönüştü. Dolayısı müziğin savaşla olan mücadelesine olan güven kayboldu. Ben kendi adıma bugün bu amaçla yapılan çalışmaların çoğunun samimiyetine inanmıyorum. Bu sözde samimiyetin ödül törenleriyle perçinlenmeye çalışılmasını ise kaldıramıyorum açıkçası. Bir memesi açıkta şarkıcının sahneden “peaceee” diye bağırmasını bir popülerizm pornosu olarak adlandırıyorum.

immortalaxeSavaş karşıtı duruşuma rağmen belki de en büyük zaafım, savaşı anımsatan simgelerin müzikte kullanılmasını destekliyor olmamdır. Yukarıda yazdıklarıma ne kadar da tezat bir ifade oldu bu. Ancak durun ve anlatacaklarımı dinleyin. Özellikle metal müzikte, sözlerle alakalı olsun olmasın, müzisyenlerin kılıçlarla, baltalarla süsledikleri imajlarını çok şiddetli bir şekilde destekliyorum ben. Bu tamamen fantastik ve simgesel bir duruştur, bir role play’dir aslında. Immortal’a, Amon Amarth’a, kliplerinde eli kılıç tutan herkese buradan saygılarımı iletiyorum. İskandinav metalini seviyor olmamın belki de bir sebebi bu yoğun simge kullanımıdır. Ülkemizde de savaş simgeleri kullanan ve şarkı sözlerinde savaştan bahseden metal gruplarımız var. Sabhankra, Garmadh ve Forgotten bu grupların önde gelenleri. Özellikle tema bakımından Garmadh, şarkılarında Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarını anlatmaktadır. Yerli ve yabancı grupların savaş temalı albüm kapaklarını birer sanat eseri sayıyor ve dijital ortamda topluyorum. Çok iyi olanları poster bile yapıyorum.

Yazıyı bir sonuca bağlamayacağım. Çünkü yazarken aklımda herhangi bir çıkarım yoktu. Tek bir çıkarım yapabildim, o da doğrudan kendimle alakalı: Müziğin içerisinde kılıç görmek hoşuma gidiyor.

NOT: Yazıyı yazmayı bitirdiğimde Megadeth’in müziğine ve kliplerine bol bol konu ettiği savaş karşıtlığından ve Symphony Of Destruction’dan bahsetmeyi unuttuğumu farkettim. Ancak yazının bütünlüğünü bozmamak adına herhangi bir ekleme yapmaktan kaçındım.  Bu sebepten dolayı yazının başlığını değiştirip “Bir Yıkım Senfonisi” yaptım. Yazıyla bir alakası olmadığını göreceksiniz.

Yaz Sıcağında Evde Oturmak

Bence en mantıklı iş sevgili okur! Yaklaşık 5 gündür evden dışarı çıktığım yok ekmek çarpsın. Sıcak basınca tişörtü çıkarıyorum, camı açıyorum, buz gibi ayran, kola artık ne varsa mis gibi gidiyor 😀

KPSS yaklaştığı için hocadan izin alıp evde ders çalışıyoruz ekip olarak. Canım çok sıkılıyor ama yapacak da bir şey  yok. En azından bir süre daha katlanmak gerekecek.

Evdeki tüm kitaplıkları boşaltıp düzenledim. Önceki gün elbise dolabımın içine de bir tane raf yapıp elim değmişken eski kıyafetlerden kurtuldum. Kıyafet dolabım artık daha düzenli duruyor. Kitaplığa eskisinden çok daha iyi bir görünüm verdim. Tam 7 çöp torbası eski okul kitabı, taranmış okul ödevi, ıvır zıvır attım. Ansiklopedilerimi ve tüm diğer ders kitaplarımı bir düzene soktum.

Koleksiyonların olduğu kutuları da elden geçirdim güzelce. Kırık dökük eşyaları attım. Epey yer açıldı.

rs100_6818Uzun süredir aklımda bir olay vardı sevgili okur. Komşumuzdan aldığım bir müzik seti vardı. Onun plakçaları sapasağlamdı. Ancak eski düzen müzik setlerini bilirsiniz. Tüm kısımları üst üste durur, devasa bir boyuttadır. Bu sette o şekildeydi. Plakçaları ile CD çaları sapasağlam olduğundan bunları ayırıp bağımsız olarak kullanabilir miyim diye düşünüyordum. Dün neredeyse tüm günümü o işe verdim ve sonunda başardım! Elimdeki eski bilgisayar hoparlörlerini de neredeyse tüm kablo tesisatını yenileyip sağlam ve çalışır hale getirdim. Şimdi yaptığım sistemde plakçaları müzik setinden bağımsız olarak çalıştırıp bu hoparlörlerden ses alabiliyorum. O açıdan çok başarı oldu yani.

parmak

Tıklayınca büyür

Tabi bir de aksilik oldu. Maket bıçağıyla sol el işaret parmağımı kemiğe kadar kestim yanlışlıkla. Kan uzun süre durmayınca doktora gideyim mi lan acaba diye düşünmeye başladım. Ama nihayet kan durdu. Şu an parmağım komple sargıda.

Güzel bir gelişme şu oldu: Hayatıma artık sporu dahil ettim! İki hafta önce tartıya çıktığımda 89 kilo olduğumu gördüm. Göbeğim falan da acayip büyüdüğü için artık spor yapmaya başladım sevgili okur. Okuldaki spor salonuna kayıt oldum ama bir türlü gidemedim. Geçen gün Alper çağırdı. Anneannem geldiği için gidemedim. Ama ben de boş durmuyorum, evde mekik falan çekiyorum. Bir de kollarımı çalıştırıyorum. Ekmek yemeyi de kestim. Bol meyve yiyorum karpuz şeftali falan. Şimdilik bu tip ufak önlemler aldım kendimce. Mutluyum.

KPSS için çalışmak çok sıkıcı oluyor bu arada. İnan sıkılıyorum. Kendimi çok zorluyorum ama. Test mest çözüyorum. Yapacak da bir şey yok zaten. Birkaç yeni albüm buldum, onları dinliyorum ama pek bir şeye benzetemedim.

rs100_6817Bu arada yazmayı unutmuşum, geçen gün bir yerden denk getirip Jules Verne‘nin tam 9 tane kitabını aldım çok uygun fiyata. Elimden geldiğince toplarlıyorum bütün eserlerini.

Volkan Denizli’de, Sercan Tekerdağı’nda, Savaş bugün gelecekti Eskişehir’e, Halil Antalya’da, Seval tatile gidecek, Merve Ankara’ya gitti çoktan, Togay ve Yağız buradalar. Geçen gün onlarla görüştük. Togay’ın gruba galiba davulcuyu bulduk sevgili okur. Eğer bir aksilik olmazsa çok sevdiğim bir arkadaşım artık Fire and Forget davulcusu olacak.

Anne Kız Hikayeleri – Fırça Bıyıklı Doktor

Anne ile kızın hikayesi bir savaşın ortasında, bir kampta başlıyor. Anne ile kızı arasında on beş yaş vardı ve anne şu an otuzlu yaşlardaydı. Ancak Tanrı’nın bu siyah saçlı, uzun boylu kadına verdiği onlarca kusurdan birisi olan “yaşlanamama” kusuru sayesinde ikisi de neredeyse aynı yaşta gözüküyorlardı.

Savaşlar, belki de antik atalarımızın bize miras bıraktığı en baş belası, en utanılacak miraslardır. Kaçıncı yüzyılda olduğumuzu bilmiyorum artık. Bu hikayeyi sizlere ben anlatacağım kalemimden kan damlayarak.

Anne ve kızının aklından savaşa dair pek bir şey geçmiyordu. İzini kaybettiren babalarını özlüyorlardı sadece. Bir baba, bir koca. Kimbilir neredeydi? Kız bu soruyu soruyordu kendine. Annesinin aklındakileri duysa belki kendini kaybedeceğinden soramıyordu annesine. Tüm gün gökyüzüne bakıyordu. Anne, uzun siyah saçlarını toplamış, bulundukları bu sözde “silahsızlandırma kampı”nda gün boyu kapıdan geçen insanları izliyordu. Günler geçtikçe öldürülüp bir köşeye atılan, en azından gömüldüğünü umduğu kocası aklına daha bir işliyordu.

Kampta barındırılan nüfus belliydi ve hiç değişmiyordu. Nasıl oluyorsa oluyor, sayı hep aynı kalıyordu. Her sabah yapılan sayımda hep aynı sayı okunuyordu yüzlerine. Muhtemelen ilk günlerde bunun farkına kimse varamıyordu, ancak günler geçtikçe çocuklar annelerine neden ortalıkta hiç yaşlı olmadığını sormaya başlıyor ve bir insanlık ayıbı küçük dudaklarda bu şekilde mühürleniyordu.

Fırça bıyıklı bir doktor vardı kampta. “Savaş mağdurları”nı getirildikleri bu “silahsızlandırma kampı”nda tedavi etmekle görevli bir askerdi bu sarışın, bakıldığı zaman bir tanesi sonradan eklendiği çok belli olan masmavi gözlere sahip bir kaçıktı. Doktorluk bilgisi sıradan bir insan ile aynı seviyedeydi. Sapsarı bir bıyığı vardı. Aynı iğrenç sarılıkta, kısa ama yaşına rağmen halen dökülmemiş saçlara sahipti. Bu hikayenin kötü adamıydı kısacası. Yanından hiç ayrılmayan bir koruması vardı. Tüm gün boyunca kaldığı ve muayenehane olarak kullandığı yerden her gün birkaç defa çok yüksek sesle “Sofya’da Dans” duyulurdu.

Fırça bıyıklı adam, kampta belirli bir yaşın üzerinde ve altındaki tüm kadınların listesini tutar, bunları her gün sözde kontrollere çağırırdı. Bunların nefesleri kokuyor, dediği için ağzına taktığı ve muhtemelen mesleğinin başında aldığı maskesi ağzından hiç düşmezdi. Taa ki hasta ile yalnız kalana kadar. İşte o zaman maskesi yüzünden düşer, türlü iğrençliklerle nefsini köreltirdi. Ve Sofya’da Dans yine duyulurdu. Bu kamptaki herkes ve her şey iğrençi zaten ona göre, böyle bir iğrençliği görmezden gelmek çok da zor değildi.

Anneyi de geldiğinden birkaç hafta sonra listesinde farketti. Doktorun kendine geliştirdiği sistem çok yönlü idi. Tedaviye her gün belirli saatlerde değil, her gün istediği saatlerde devam ediyordu. Aynı günün akşamı sağlık kontrolü için çağırdı. Karşısında böyle genç görünen bir kadın bulunca bir an gözlerini doğrudan bedeninde dolaştırdı. Pisliği pislikle kapattı, maskesini yine yüzüne taktı. Refakatçi askerlere ve korumasına “beni hasta ile yalnız bırakın.” dedi. Askerler de gülüşerek çıktılar.

Anne durumu sezdi. Gülümsedi önce. Doktor, bu gülümsemeyi görünce daha bir memnun oldu halinden. Adını sordu anneye. Kadın söyledi. Sonra doktor kadına yaşını söyledi ve onaylattı. Son olarak doğum gününü de söyle, dedi. 22 Mayıs, dedi anne. Ağrıların var mı, diye sordu doktor çok da umrunda olmayarak. O an için aklı bambaşka şeylerle doluydu. Bir kere daha baktı ve sordu: Ağrıların çok mu?

Anne içeri girdiğinde kızı da annesiyle gelmiş, kapıdaki askerlerin uzaklaşmasını bekliyordu. Askerler bir süre sonra uzaklaşınca, aynı şarkı çalmaya başladı. Kız yavaşça kapıyı araladı. Kapı, muhtemelen kimsenin zorlamaya cesaret edemeyeceği düşünülüp ince bir ahşaptan yapılmıştı. Üzerinde bir takım amblemler, düşmüş harflerden oluşan isimler ve ünvanlar yer alıyordu.
Kız içeri girdiğinde annesini eski bir hasta koltuğunda kendinden geçmiş olarak gördü. Sessizce olduğu yere çömeldi ve izlemeye başladı. Fırça bıyıklı doktor maskesini çıkarıp kadına yaklaştı. Kız gözlerini yumdu. Doktor, bir şey unutmuş gibi durdu. Beklemeye başladı. Beklemeye başladı. Birkaç dakika geçmesine rağmen beklemeye devam etti. Kız da nefesini tutmuş bekliyordu. Doktor dakikalar geçmesine rağmen hareket etmiyordu. Kız gözlerini açtı ve cesaretle kalktı, yavaşça doktorun yanına gitti. Adamın yüzüne doğru baktı.

Adam donmuştu.

Gözlerini hareket ettirebiliyor ancak vucüdunu oynatamıyordu. Kız şaşkınlıkla bir süre adama dokundu. Sonra vurmaya başladı. Tüm gücüyle doktoru tekmeleyip yere devirdikten sonra doktorun diğerine göre daha cansız duran gözünü söküp aldı. Ama işi henüz bitmemişti. Savaşın belki de en korkunç yanı buydu. İnsandaki merhamet duygusunu söküp atıyordu… Annesini uyandırmaya çalıştı. Kadın uyandı, ama bu uyanma bir bayılmadan uyanma değil; bir uykudan uyanma idi.

Doktoru orada öylece bırakıp çıktılar. Dışarı çıktıklarında bu durumu nasıl açıklayacaklarını bilemeden yürüdüler. Karşılarına kimse çıkmadı. Nasıl oldu, ne oldu, ne bitti bilemediler. Sadece yürüdüler. Kampın boş kapısından çıktılar. Yürüdüler karanlıkta. Annesi kızına gülümsedi. Ne yaptım ben de bilmiyorum, dedi kadın kızına. Kızı, böyle olmasını dilemiştim ben, dedi. Biraz daha yürüdüler. Kızı annesinin belki de o anda aklından geçenleri hissetmiş olacak ki “Merak etme, acı çekerek ölmesini sağladım herkesin.” dedi. Anne hiç bir şey demedi. Bana doğru yürümeye başladılar. O geceden sonra kız çok az uyudu ve çok az şey istedi içinden.

Tadına Doyamadık Sabhankra

Sabhankra

Bu yazıya çok başlık düşündüm. Savaş Abi’den “Patlayan Dudak” diye bir öneri geldi hatta. Her neyse, bu yazı dün (21 Şubat 2010) tarihinde Eskişehir Artis Kafe Bar‘da gerçekleşen Chaos Fest V organizasyonunda sahne alan Sabhankra grubunun konser kritiğidir. Ya da en azından öyle olmasını temenni etmekteyim. Ama biliyorum ki yazının ortalarından itibaren konuyu dağıtacağım.

Sabhankra

Neyse efendim, o gün saat 3’te tren garında karşıladım olanca heyecanımla sevgili grubumu. Bunu, uzun süredir görmediğiniz arkadaşlarınız sizi görmeye geliyor diye düşünün. Hepsi ile iyi kötü konuşmuşluğum olduğundan dost canlısı insanlar olduklarını kestirebiliyordum, ve öyle de çıktılar sağolsunlar. Yanıltmadılar beni. Epey kalabalık bir kafile ile gelmişlerdi. Kısa bir tanışma faslından sonra hemen mekana geçtik. Klavyecileri Elif‘in o ağır Yamaha MO6′sını sırtlanıp grubun önüne düştüm ve  mekanın yolunu tuttuk. Mekan dediğim yer Artis Kafe Bar diye bir yer. Burası Kızılcıklı Caddesi‘nin ortasında eskiden Leman Kültür diye bildiğimiz bir mekan. Buraya sadece 1 kere gelmiştim. Onda da masalardan dolayı mekanın büyüklüğü konusunda kafamda pek birşey oluşmamıştı. Dün hep beraber mekana gittiğimizde ufak çaplı bir şok yaşadık o yüzden. Mekanın sahnesi yoktu en başta 🙂 Zeminle yükseltisi aynıydı. Ve mekan gerçekten çok küçüktü. Etkinlik sayfasında geleceğini söyleyen 600 kişi nasıl sığacaktı ki buraya? Şimdi bu noktada tüm oklar organizatör Murat Abi‘ye dönse de, işi bilenler bunda onun bir suçu olmadığını biliyor. Zira bu organizasyon Glow Bar‘da yapılacaktı. Mekana iki ay öncesinden haber verilmişti ancak Glow Bar ne hikmetse o gün tadilatta olduğundan son anda organizasyonu iptal etmek yerine buraya taşınması söz konusu oldu. Burada açıkça yapılan bu yakışıksız hareketin karşılıksız kalmamasını temenni ettim içimden.

Süha ve Elif

Grup, Murat Abi’den gerekli bilgileri aldıktan sonra Murat Abi’nin ayarladığı üzere hep beraber Donas‘a gittik. Şimdi takip eden okur hemen diyecektir Mesut daha geçenlerde Donas’a laf ediyordun diye. Hayır, Eskişehir’deki bozmayan tek Donas’a – Kızılcıklı Caddesi’ndeki- gittik. Grubun Donas hakkındaki genel fikri kendi sözcükleri ile “ÇOK BAŞARILI” oldu 🙂 Yemek faslından sonra da kendilerini yalnız bırakıp sırf benim ısrarım üzerine işlerini güçlerini bırakıp Sabhankra izlemeye gelen dostlarımın (ki adlarını tek tek saymazsam ayıp olur Koray, Sercan, Utku, Savaşalp, Alper, Selma, Burcu, Merve, Murat) yanına gittim. Volkan‘ı yazmadım, kendisi zaten her türlü gelecekti etkinliğe 🙂 Merve’ye de ayrıca teşekkür ederim, bu günün benim için önemini bildiği ve beni kırmayıp yanımda olduğu ve geceyi benim için unutulmaz yaptığı için. Evet. Murat ise kardeşim olur, ilk defa böyle bir olaya dahil oldu. Çok da mutluydu.

Saat 17:10 da kapı açıldı bizde içeri doluşup mekanın oturma imkanı olan iki koltuğundan birini hemen kendimize rezerve ettik 🙂 İlk grup Chopstick Suicide ismindeki gruptu. Önceki yazılarımda bahsetmiştim bu gruptan. Şarkıları birden bire değişiyor, bi caz havası giriyor, acayip oluyor falan. Güzel gruptu kendileri. Tebrik ettim.

Saat 18:10’da beklediğim an geldi ve Sabhankra sahneye çıktı. Kafamda aşağı yukarı 11 parçalık falan bir çalma listesi yapmıştım kendimce. Ancak önceki gruba bakaraktan kesin 7-8 parça çalarlar diye düşündüm. Öyle de oldu. Grup hızlıca bir ses kontrol aldı. Şimdi bu konularda çok uzman olmadığım için fazlaca yorum yapamıyorum. Ancak sahne önüne gelen ses iyiydi ilk parçalarda. Ancak ortalara doğru (Prophet’ten sonra) Savaş Abi’nin vokal ve gitarının sesi epey düştü.Konseri anlatmaya başladım madem dur parça listesini de vereyim:

  1. Powercraft
  2. Our Kingdom Shall Rise
  3. Prophet
  4. Tomorrow Never Comes
  5. You Will Die
  6. Hunt
  7. Buried In Dust

Savaş

Evet, 7 parça çaldılar sadece 😦 Beklediğimin neredeyse yarısı yani. Sonradan grubun planladığı listeyi aldığımda gördüm ki 10 parça düşünmüşler ve bunların arasında Sorrowland‘de varmış meğer. Ama işte kısa olunca adamlar Sorrowland’i iptal edip yerine acayip gaz You Will Die’ı koymuşlar. Keşke Hunt’ı iptal etselerdi ama neyse. Anlayacağın doyamadım tadına grubun. Grubun iddialı bir fanı olduğumdan bütün şarkıları aynı tatta çaldıklarını rahatlıkla söyleyebiliyorum. Sonradan Savaş Abi’nin kendini duymadan ezbere çaldığını öğrendim. Yine de iyiydi. Ancak işte sesler biraz daha yüksek olsaydı keşke. Şarkılardan Powercraft ve Our Kingdom Shall Rise mükemmel bir gazda geldi geçti. Ortalık karıştı. Benim payımda var elbette bunda. Sonradan Alper’den ağzımda salyalarla sağa sola saldırdığımı falan öğrendim. Ne olmuştu lan bana 🙂 Pogo esnasında mikrofon Savaş Abi’nin dudağına çarpıp patlatmış, Süha sallanırken kafasını ride ziline çarpmış falan 🙂 Yerin kısıtlı olmasının azizliği oldu dunlar hep. Bir de davul setup’ı çok yetersizdi. Neyse, You Will Die da zaten en sevdiğim parçalardan olduğundan iyi kopardım onda da. Şimdi tekrar bakıyorum da ayırt edemiyorum ya. Hepsinde de coşmuşum. O esnada Volkan onlarca kare fotoğraf aldı, Sercan’da konseri eksiksiz kaydetti videoya.

Süha

Konserden sonra grubumla fotoğraf çektirdik. Konseri yorumladık. Grubun davulcusu Yağız’ın biraz canı sıkıldı ve erken ayrıldı o. Sonra bende grubun bastırdığı kupayı ve Our Kingdom Shall Rise EP’sini alıp çeşitli istenmeyen sebeplerden ötürü erken ayrılacağımdan vedalaştım grubumla. Hepsi de 10 numara insanlar. Beklediğimin çok çok üstünde bir samimiyetle sağolsun katlandılar bana. İmzaladılar albümlerini. Hatta onlarda olmayanları bile 🙂 Süha, Savaş, Gürkan, Elif ve Yağız, hepside hem müziklerine hem de kendilerine hayran olunabilecek kadar iyi insanlar. Penalarını topladım bir canavar edasıyla 🙂 Koleksiyonumdaki yerini aldı hepsi.

Gürkan

Şiddetli bir boyun ağrısı ile yazmaya devam ediyorum. Grup açıkçası beğenmedi bu konserlerini. Hatta en kötüsü bu oldu dediler. Ancak dediğim gibi bunun en büyük sorumlusu mekanın kendisi ve ses düzeneğindeki yetersizlikler oldu. Ulan Glow! Artık kesinlikle kafama koydum, madem Eskişehir’de olmadı, bende gidip İstanbul’da izleyeceğim adamlarımı.

Grupla vedaşlatım ve mekandan ayrıldım diğer grupları izleyemeden. Bu yazıyı daha fazla uzatmayacağım. Sabhankra, sizi seviyorum. Aklımdakileri notaya döktüğünüz için, tek bir kötü parça bile yapmadığınız için, hepiniz ayrı ayrı çok kral olduğunuz için 🙂

OUR KINGDOM SHALL RISE!

NOT: Bu yazı bir iki gün içerisinde yeniden güncellenecektir. Video eklenecektir, yorum eklenecektir. Bu yazıya Volkan Vardar‘ın fotoğrafları eşlik etmektedir.
Grubun Our Kingdom Shall Rise EP‘sinden elimde orjinal olarak bulunmaktadır. Fiyatı 5 TL’dir. Koleksiyonuna almak isteyen, grubun tadına doyamayanlar lütfen buraya tıklayıp benimle iletişsin.

Düzenleme: Şarkı sıralamasını hatalı yapmışım. Onu düzelttim. 
Konserden bir performans videosu ekledim.

Göğe doğru haykıran benim

Ve Sabhankra Eskişehir’de!

Chaos Fest V

Az önce bizzat grubun bass gitaristi Gürkan Abi tarafından haber verildi süpriz bir şekilde. Daha sonra Chaos Fest’in organizatörü Murat Abi’nin de sayfasında bu haberi verdiğini gördüm. Sabhankra, 21 Şubat’ta yapılacak Chaos Fest V’te sahne alacak. Ki haber şöyle;

Self Torture grubu, vokalisti Mehmet’İn , Amerika’da yaşadığı ve Türkiye’ye girişte vize konusunda sıkıntı yaşadığı için grubun kendi ricası ile konsere çıkamayacaktır. Self Torture yerine, özellikle yoğun istek alan bir grup olan İstanbullu folk/death metal grubu SABHANKRA ,line up’a dahil olmuştur. Hayırlı olsun…

Şu bilgi de organizasyonun sayfasından;

İstanbullu Sabhankra grubu,bu muhteşem kadro ile hem death metal severler,hem de Türk ezgilerinin metal müzikle muazzam uyumunu merak eden tayfa için Eskişehir’i sallamaya geliyor. Kendilerini burada büyük bir heyecanla bekleyen kemik bir kitlelerinin olduğunu da hatırlatmak gerek 😉

Burada sözü geçen kemik kitlenin büyükçe bir kısmı ben oluyorum. Şu geceden itibaren 10 gün kaldı bu büyük olaya. Eskişehir Sabhankra Yetkili Bayisi olarak bu organizasyon için hazırlıklara başlıyorum yarından tezi yok.  Çocuklar sizde hazırlayın kendinizi: Volkan, Alper, Savaş, İlker, Selma, Merve, Sercan, Koray, Burcu, Liomc, Duran, Mert, Utku (Hayırsızsın ama müzik seversin) ve daha şu anki sevincimden dolayı aklıma gelmeyen onlarca arkadaşım! Hazırlanın, biletinizi alın. Bilet çok pahalı falan da değil, bak 6-7 grup dinleyip 12.5 lira para vereceksiniz, 1 bira beleş. Para değil lan yeminle yapmayın 😀

İlerleyen günlerde daha da detaylı olarak ulaşacağım sizlere. Öpüyorum.

Bırak Güneş Gülsün

Dungeon Master's Guide II - The Saltmarsh Barracks does double duty as a jail

Güneş gülerdi gözlerimize,

Ellerimizden tutardı rüzgârlar

Kötülüğü kovardık şehrimizden,

Saygı görürdü değerli olanlar

Yağmur gibi aniden geldiniz,

Yarattıklarımızı silip süpürdünüz,

Acımadan, sızlanmadan marifetinizle

Sizler güneşi söndürdünüz.

Ateşleriniz yakarken yüreğimizi,

Kül etti içimizdeki sevgiyi,

Merhameti alıp götürmeye

Yemin ettik,

Güneşi yeniden güldürmeye…

Korkuyu unutmuş gözlerimizde gördünüz;

Kendi sonunuzu, siz korktunuz!

Kendi ülkeniz çok büyüktü

Kontrol edemiyordunuz.

Şimşekler gibi çaktık üzerinize,

Kabus olduk sizler gibi,

Karanlığı delip geldik almaya,

Kaybettiğimiz o güneşi.

NOT: Okuyacağını biliyorum. İşte işaret bu.

Şu Sıralar…

:: Burçak Abla‘ya bir mail attım ama cevap gelmedi henüz. Acaba doğru adrese mi attım diye düşünüyorum.

:: Volkan‘ın evini taşıdık. Aytaç Caddesi’nin girişinde köşede Kafkas Spot var. Oradan bir kamyonet kiraladık 15 liraya. Savaş, Volkan, Duran, Gil ve ben çektik götürdük eşyayı.

:: Volkan’ın evini pislik götürüyordu lan:) Umarım yeni evinde böyle olmaz. N’olur olmasın lan.

:: Volkan’ın yeni ev sahibi ile tanıştım. Süper birisine benziyor ya bakalım ilerleyen zamanlarda neler göreceğiz.

:: Sercan‘ın evine misafir oldum. Sercan’ın 10 numara bir aşçı olduğunu gördüm. Herif bana Çerkez Tavuğu, Pilav, Patates Püresi yaptı. Tatlı olarak Yaş Pasta yaptığını yazmayacağım yalan söylüyorum sanmayın diye.

:: Yaz okulunda dersler bitti. Yani dersler bitti. Şimdi bir hafta uygulama var. Sonraki hafta finaller.

Orhan Abim ve Ben

Orhan Abim ve Ben

:: Stajımın başlamasına az kaldı. 17 Ağustos’ta başlıyor. Geçtiğimiz günlerde gittim SGK pürüzünü hallettim. Haftaya perşembe günü sakalımı ve bıyığımı kesiyorum lan 3 senin ardından. Orhan Abi‘min yanına gideceğim.

:: Teyzemler geldi İstanbul’dan. Cihan‘ın annesi.

:: Hayatımda benim için çok önemli bir şeyin o kadar da önemli olmadığını kavradım. Süper hissediyorum 😀

:: Myspace profilimi güncelledim.

:: Eskirock’ın myspace profilini de ben yaptım 🙂

:: Garaj Projemizi wordpress altyapısıyla güçlendirdik. Yönetimini ortaklaşa yapıyoruz artık. Güzel oldu lan.

:: Feci halde How I Met Your Mother‘a sardırmış haldeyim. Ve farkettim ki Alyson Hannigan‘a hastayım!

:: KeyB‘nin de yıllar önce benim yaşadığıma benzer bir derdi olduğunu öğrendim. Destek oldum kankama. Ama sözümü dinlemedi. İnşallah zararlı çıkmaz.

:: Savaş’a söylemiyorum ama yakında bir öykü daha yayınlayacağım. Ayrıca kitaplaştırma olayı iyice yattı kafama. Süper olacak.

:: Stüdyo yapmam lazım 🙂