Tag Archives: savaşalp

2015 Yılımın Özeti

Yılda bir kere yazdığım, blogdaki en uzun soluklu serilerden, aslında yazmayı da çok sevdiğim bir yazıyla daha karşındayım sevgili okur. 2015 yılı bakalım nasıl bir yılmış, neler yapmışım, hep birlikte okuyalım, gülelim, ibret alalım, bir sonraki yıla hedefler koyalım kendimize.

Geçen yıl yazdığım değerlendirme yazısından hatırladım. 2014 yılı askerlik dolayısıyla blogun yerlerde süründüğü bir yılmış. 2015’te bu durumu biraz kırıp, blogu yeniden ayağa kaldırmak için uğraştım durdum. Bu çaba, reyting kasmaktan ziyade içeriği daha kaliteli ve sürekli hale getirmek içindi. Ama iş yoğunluğundan ve başka projelerden dolayı bloga yine hak ettiği önemi veremedim. Ama blogun görsel olarak daha çok zenginleştiğini söyleyebilirim. Bloga yıl içerisinde 136 tane yazı yazmışım. Blogdaki toplam yazısı sayısı ise 1350 civarına ulaşmış. Yüzlerce paragraf, binlerce sözcük, on binlerce harf…

Ocak 2015: Bu ay 9 yazı yazmışım bloga. Bu ay tek gündemimiz hava soğukluğuydu. Dairede işler yılın ilk ayı olmasına rağmen yoğundu.

Şubat 2015: Bu ay tam 17 tane yazı yazmışım ve tüm yıl boyunca en çok yazı yazdığım ay da Şubat olmuş. Okumaya devam et

Otel Hikayeleri Serisi: Aynalar – 2

Şuradan devam.

“Birader hemen çık oradan ve sakın o aynalara dokunma.”

Dondum kaldım. Böyle anlarda beyninize binlerce soru hücum eder. Nasıl? Savaşalp nasıl olmuştu da bilmişti nerede olduğumu, ne yaptığımı? Buradan nasıl çıkacaktım?

salon

Gözlerimi kapattım ve bildiğim tüm duaları yalan yanlış, eksik gedik okumaya başladım. Salonun kapısını tüm gücümle ittirdim ve sanki yokuş aşağı iniyormuş gibi parmak uçlarımı direye direye çıktım salondan. Ortalıkta kimsecikler yoktu. Kattaki güçlü lambaları sönmüş, geriye ufak tefek loş aydınlatmalar kalmıştı. Ancak aşağısı, lobi katı, gündüz gibi aydınlıktı. Telefonu henüz kapatmadığımı anlamam iki üç dakikamı aldı. Savaşalp de kapatmamış, diğer tarafta bekliyordu. “Adamım iyi misin? Çıktın mı?” diye sordu. “Çıktım Savaş çıktım. Ölüyordum lan korkudan.” dedim. “Bak dinle şimdi beni” diye devam etti Savaşalp. “Akşam Facebook’a girdiğimde senin tarafından beğenilen bazı bağlantılar gördüm. Herhalde otel hakkında araştırma yapıyordun. Farkında olmadan girdiğin sayfaları beğenmişsin. Onlar da doğrudan beğeni olarak karşıma çıktı. Benim de ilgimi çekince otel, araştırmaya başladım. Adamım, bu otel senin tahmin ettiğinden çok daha eski bir zamanda yapılmış. Hikayesi en az iki asırlık. İki asır önce de burada bir kumarhane varmış. O zaman adına ne diyorlarmış bilmem ama burada bulunan bir hanla ilgili hikayeler okudum. Şehre dışarıdan gelen tüm tüccar kazandıkları ne varsa burada kaybeder giderlermiş. Hatta pek çoğu kederinden kendini öldürürmüş. O dönemde bu handa çalışan bir odacı varmış. Bu zavallıların haline acırmış. Zaten yataklarında ölü olarak bulan da hep bu odacıymış. Kendini öldüren her bir misafir için bulduğu odaya bir ayna asmaya başlamış. Bir süre sonra bu aynalar odalara sığmamaya, hanın duvarlarını süsleme başlamış.” Savaşalp’in sözünü heyecanla kestim: “İyi de o günden bu güne ayna mı kalır Savaş?” Sanki bekliyormuş gibi devam etti: “Evet işte. Bu han büyük bir yangında yok olmuş. İçinden çıkan tüm aynalar parça parça olmuş. Sonra bir Rum ortaya çıkmış ve ‘Bu han dedemin yani benimdir. O yüzden geriye kalan her şey, külü bile, benimdir!’ demiş. Adam aslında bir ustaymış. Tüm aynaların kırıklarını toplamış, kille yoğurmuş ve bunlardan çok ihtişamlı varaklar yapmış. Ve tahmin et ne olmuş: Buraya yeni bir otel ve kumarhane yapılmasına karar verdiklerinde bu Rum’un oğlu çıkmış ve babasının vasiyeti olduğunu söyleyip tüm bu süslü varaklar otele hibe etmiş. Bedava mal baldan tatlıdır. İşte tüm oteldeki varaklar yıllar içerisinde ufak tefek tamirat görseler de hep o Rum’un yoğurduğu aynalı balçıktan yapılmış. Orada ocağı sönen zavallılar o aynalarda yaşıyor Mesut.”

Şaşkınlıktan ne diyeceğimi bilemez bir halde, lobiye varmıştım bile. “Peki, benim orada olduğumu nasıl anladın Savaş?” diye sordum. Dolunay söyledi.” dedi.

“Dolunay” diye sayıklayarak odaya çıktım. Halil Abi uyumuştu bile. Yatağa uzandım ve gözlerimi yumdum.

Ertesi sabah perişan bir halde uyandım. Baş ağrısından gözlerimi açamıyordum. Hazırlandım ve kahvaltıya indim. Bu otelin sayesinde epey az yemek yiyorum sevgili okur. Mutluyum. Kahvaltıdan sonra hep birlikte salona geçtik. Eğitime dair detay verip canını sıkmıyorum. Öğle arası ve akşamdı derken yine gün bitti. Aynı akşam Halil Abi okuldan arkadaşlarıyla, Pınar ise Antalya’da oturan bir arkadaşıyla buluşacaktı. Dolayısıyla bana yalnız geçirecek koskoca bir akşam kalıyordu. Yemekten sonra sahile indim. Uzun süredir yalnız başıma dolaşmak istiyordum. Dolunayı izledim dakikalarca. Daha sonra dönüp odaya çıktım. Son iki

oda

Kaldığım oda

gecedir yaşadıklarımı düşündüm. Aklımı tek bir düşünceye odaklarsam herhalde daha rahat yatabilirim diye geçirdim içimden.

Bu arada otele geldiğimden beri çift kişilik yatakta yatıyordum. Geçen gece Halil Abi odasında uyuyamadığını söyleyince odalarımızı değiştirdik. Artık tek kişilik yatakta, F tipi bir hücreyi andıran odamda kalıyorum. Yalan yok hoşuma da gitti. Odanın tek bir küçük penceresi var. O da yangın merdivenine bakıyor. Neyse, ne diyordum. Tek bir düşünceye odaklandım. Belki biraz müzik de işime gelir diye düşündüm. Çok uzun süredir, neredeyse üç yıldır dinlemediğim bir parçayı fark ettim: Hedon. Açtım hemen, en kısık seste çalmaya başladı. Zifiri odada düşündüm, düşündüm, düşündüm. Uyumuşum.

Otel Hikayeleri Serisi: Aynalar

01Otelde günler fena geçmiyor. İlk gün eğitimleri gayet keyifliydi. Çok sıkılmadan takip edebildiğimiz bir program ayarlamışlar. Öğle arasında biraz sahil boyunca dolaştık. Program bittiğinde, akşam yemeğinden önce biraz dinlenmek için odaya çıktık Halil abiyle. Oturdum, epey bir yazı yazdım. Yemek zamanı geldiğinde vakit kaybetmeden restorana geçtik. Yedikten sonra Eskişehir’den katılan diğer arkadaşımız Pınar ve Halil abiyle birlikte otelin civarında bir keşif turuna çıktık. Sahilde bir yerde biraz mola verip daha önce hiç girmediğimiz bir sinema tartışmasına girdik. Çok eğlenceliydi. Bu keşif faslından sonra Pınar uyumak için odasına gitti. Biz de Halil abiyle lobide bir köşeye sinip muhabbet ettik, internete girmeye çalıştık. Çalıştık, çünkü burada da internet rezil sevgili okur. Odalarda paralı. Lobide de yavaş. Ben odada girebilmek için haftalık internet paketi aldım Turkcell’den. Böylece odadan da sıkıntısız girebiliyorum.

Lobide birkaç saat oturduk. Otelin abartılı süslemelerine, özellikle de duvarları kaplayan türlü türlü aynalarına baktım durdum. İnternette otelle ilgili araştırmalar yaptım. Önceleri kumarhane olarak hizmet veriyormuş. Ama çok ciddi ve büyük bir mekandan bahsediyorum. Türkiye’nin önemli isimlerinin geldiği, kaldığı, oyun oynadığı bir yermiş. Çok ünlü bir kumarhaneler kralının mekanıymış zira. İnternette epey bir bilgi, iddia ve hatta tuhaf haberler okudum. Sonra önce benim, sonra Halil abinin şarjı bitince artık uyumak vakti gelmiştir diyerek odaya tırmanmaya başladık. Odaya giderken ince montumu konferansın yapıldığı salonda unuttuğumu fark ettim.

Konferans salonu, restoranın hemen yanında yer alıyordu. Saat gece yarısına yaklaşırken umarım kapısını kitlememişlerdir diyerek kale kapısını andıran, şaşaalı bir kapının önüne gittim. Kapalıydı. Elimle açmayı denedim ve bingo! Kapı ağırlığından beklenen bir azametle, yavaşça açıldı. İçerisi zifiri karanlıktı. Gündüz eğitim esnasında sürekli olarak duvarlara bakıyordum. Duvarlarda asılı olan belki elli çeşit altın rengi varak içerisinde boy boy aynalar asılıydı. Gece zifiri karanlıkta hiçbiri görünmüyordu elbette. Açıkçası biraz da korkarak salona girdim.

Gündüz imza föylerini imzalatan kızın oturduğu köşedeki sandalyeye takıldı ayağım. Tökezledim ama düşmedim. Aksi gibi telefonumun şarkı bitmişti, aydınlatma düğmelerini bulmak ise neredeyse imkansızdı. El yordamıyla sol kanatta en öndeki sırayı buldum. Sonra yoklaya yoklaya dördüncü sıranın baştan ikinci sandalyesini seçebildim. İşte montum buradaydı. Çok şükür! Kapıya doğru yönelecekken arkamdaki duvardan bir tıkırtı geldi. Döndüğümde duvara asılı aynanın biraz sağa yatmış olduğunu seçebildim. Zifiri karanlığa gözüm alışmıştı biraz. Salonun sımsıkı kapalı perdelerinden sızan ışıklar duvarlardaki aynalarda korkunç görüntüler oluşturuyordu. Hemen arkamdaki hafifçe sağa yatmış duran aynaya yaklaştım. Elimi uzatıp düzeltmeye çalıştığımda “Anladı herhalde” diye bir fısıltı duydum. Salonda birileri vardı! Seslendim: “Kimse var mı?” Cevap gelmedi. Bir anda bütün aynaların tıkırdamaya, yerlerinden oynamaya başladığını fark ettim.

Korkuyla kaçmaya çalıştım. Yarabbi, o ne korkuydu öyle! Kapıya nihayet ulaştığımda cebimde telefonumun titrediğini hissettim. İyi de bu telefon kapalı değil miydi? Cebimden çıkardığımda arayanın Savaşalp olduğunu gördüm. Telefonu açtım, gerçekten de onun sesiydi ve telaşlıydı: “Birader hemen çık oradan ve sakın o aynalara dokunma.”

(Devamı çok yakında…)

Savaşalp’le Buluşma

Bu yazıyı yazmaya cuma günü Aykut‘un yaptığı bir espri sonucu karar verdim. Cuma akşamı Savaşalp ve Volkan‘la buluştuk. Bir süredir gittiğimiz Peyote‘ye gittik yine. Cuma gecesi leşliği her yeri sarmıştı. Aşırı kalabalık, kimin eli kimin cebinde belli değil, nasıl bir gürültü anlatamam. Karşımda oturan Volkan’ı duymuyorum. Savaşalp’le bağırarak konuşuyoruz. Aykut’a bir şeyler anlatmaya çalışırken boğazım acıyor. Bir de sağ olsunlar ortamdaki herkes fosur fosur sigara içtiğinden artık nefes alamaz hale geliyoruz. Aykut bir ara kalkıp gidiyor, bir daha göremiyorum. Savaşalp’in yeni iş haberine seviniyorum. Duran‘ın evlilik haberine şaşırıyorum.

Sonra ben başladım konuşmaya. Geçen hafta tehdit edilişimi anlattım. İlk anda can sıkıcı olsa da bu tür durumlar, sonradan anlatınca komik gelmeye başlıyor. İçişleri Bakanı’nın lise arkadaşı kısmında ise kahkahalar patladı. Şu anda tüm hikayeyi anlatmıyorum. Bu başka bir yazının konusu olacak.

Masada sadece Aykut, Savaş ve Volkan yoktu. Bölümden arkadaşımız ve hemşehrim Gönül de vardı. Bir de daha önce tanışmadığım iki arkadaş daha vardı. Bunların isimleri neydi ama hatırlamıyorum. İlginçtir, gecenin en uzun muhabbetlerini de bunlarla yaptık. Hatta beni Facebook’tan ekleyeceklerdi ne oldu eklemediler hala. Saat gece yarısına doğru ortam bir anda iki katı kalabalıklaşınca kalkmaya karar verdik. Sarıldık, kucaklaştık.

leventYolda dönerken Utku ve Hazal‘ın da yanına uğramaya karar verdik. Ama karşıdan Levent Kırca sevimliliğiyle gelen Utku’yu görünce gülme krizine girdik 🙂 İkisi de çok “güzel” görünüyorlardı. Yine bir sarılma, kucaklaşma sonrası ayaküstü vedalaştık.

Eve geçip Getik Fanzin’in son sayısı için göndereceğimiz öyküye son şeklini verdim ve geceyi bitirdim. Biliyorsun, bir cuma gecesi güzel bitiyorsa bu senin sayende oluyordur. Güzelliğinden bir parçayı da keşke yanımda getirebilseydim.

Savaşalp’in Gidişi

savas01

Savaşalp’le ilk fotomuz. Facebook hesabıma yüklediğim ikinci foto.

Gidişler” isimli bir seriye başlayacağımı hiç düşünmezdim. Geçen hafta pazartesi günüydü. Haftanın ilk günün bunalımını atamadan Savaşalp aradı. “Bu akşam buluşalım, ben yarın gidiyorum” dedi. Bir süredir gideceğini söylüyordu. Hatta daha önce birkaç akşam buluşup konuşmuştuk bu konu hakkında. Uzun bir süredir gündeminde Eskişehir‘den ayrılıp İzmir‘e yerleşmek vardı Savaşalp’in. “Zorlamanın alemi yok” diyordu.

Sevgili okur sen bilirsin, Savaşalp en yakın dostlarımdan biridir. 2008 yılından beri arkadaş, dost ve kardeşiz. Hani derler ya, hastalıkta sağlıkta bir arada olabilmek diye. İşte Savaşalp’le dostluğumuz böyleydi. Geçtiğimiz yıllarda iki ciddi rahatsızlık atlattı. Daha doğrusu ciddi bir hastalığı iki defa nüksetti. Bunlar herhalde dostumun hayatındaki en büyük şanssızlıklar ve aksaklıklar oldu.

savasslayer

Slayer

Savaşalp’le Slayer dinlerken tanıştık. Savaşalp’le son defa pazartesi akşamı buluştuğumuzda da Savaşalp’le hala Slayer konuşuyorduk. Aradan geçen o kadar sene sonra bile zevklerimiz çok az değişmişti. Gerçi son buluşmamız içimde büyük bir ukde olarak kaldı. Sindiremedim böylece veda etmeyi.

savas02Oturup yakın dostunuzun size ne kattığını hiç düşündünüz mü? Bu elbette hesabı yapılan bir şey olmuyor hiçbir zaman. Ben şimdi düşünüyorum, Savaşalp’le yaptığımız semavi dinler muhabbetlerini başka kimle yapabilirdim? Başka kim her an suratını asıp sert bakışlarla air guitarını eline alıp Slayer çalmaya hazır bekleyebilir? Yıllar önce Savaşalp’in evinde çekmiştik “en iyi blog budur” reklamımı. Yaptığımız tüm Eskirock Metal Fest‘lerde Savaşalp değişmez ekip üyesiydi. Ekip dediysem zaten topu tüfeği 6-7 kişi oluyorduk. Bir avuç adam, elimizden gelenin en iyisini yapmaya gayret ediyorduk. sadece bizim konserler değil, Eskişehir’deki o dönemlerde yapılan tüm metal konserlerine birlikte giderdik. Ah ulan ne günlerdi.

savas04

Bilmem hangi konserdeyken.

Savaşalp sayesinde tanıdığımız çok kral adamlara (Gil, Duran, Ayberk, Aykut Gökmen…) da buradan selam göndermezsem ayıp olur.

Velhasıl, Savaşalp artık gitti. Eskişehir’de olmayacak. İzmir’de Togay‘a ilaveten bir dostumuzun daha olması güzel bir şey ama Eskişehir’de bir eksiğiz artık. Aynı dönem, aynı bölüm arkadaşları olan bizler, Alper, Volkan, Savaşalp ve ben, yıllardır Eskişehir’de süren dostluğumuz elbette devam edecek ama diyorum ya Eskişehir’de artık bir eksiğiz.

savas03

Benim evdeki çok sert toplantılarımızın sonuncusu

Seksenlere Dönüş: Kung Fury!

photo-original Dostlarımla her buluşmamızda, yepyeni şeyler keşfediyor, öğreniyorum. Geçtiğimiz gün Savaşalp, Alper ve Volkan‘la buluştuk. Üçünün birden muhabbetini yaptığı ve benim o ana kadar haberimin olmadığı yepyeni bir film haberi bu: KUNG FURY!

Screen_Shot_2015-04-18_at_4.18_.51_AM_1Biz, bir bütün olarak, komple, seksenler pop müziğini çok severiz. O dönemim efsaneleri Modern Talking, C.C. Catch, Laura Branigan gibi isimlerin hitlerini dilimizden düşürmeyiz. Hatta bunların plaklarını da alıp arşivime koymuştum zamanında. Seksenler seksenlerde kaldı diye üzülürken bizimkiler kickstarter‘da başlayan bir projeden bahsettiler. David Sandberg tarafından yazılıp yönetilen, çok düşük bir bütçeyle çekilen, yarım saatlik bir seksenler komedisi Kung Fury. Kickstarter’da proje için bağış toplanıyor. Başlangıçta hedef olarak 200.000 $ hedef konulmuş ancak şu an toplanan para 600,000 $’ı geçmiş bile. Film halen yapım aşamasında ve 28 Mayıs’ta Youtube üzerinden vizyona girecek.

11116946_414918652016017_2135082081_nFilmin soundtrack parçası için bir klip çekildi bile! True Survivor. Klipte filmden sahneler yer alıyor ve yine seksenlerin kült tv dizisi Kara Şimşek‘in başrol oyuncusu David Hasselhoff başrolde! Soundtrack parça çok başarılı! Volkan’ın bahsettiği günden bu yana her gün defalarca dinliyorum. Klip ise şarkıdan çok daha başarılı bence 🙂 Seksenlere dair aklınıza gelebilecek herşey klipte kendine yer bulmuş. O dönem filmlerinin tipik konuları (robotlar, bilgisayarlar, dinozorlar, Naziler, Vikingler, mutantlar, zamanda yolculuk ve Kung Fu!) aynen Kung Fury’nin de senaryosunda kendine yer bulmuş. Hatta Thor bile var arkadaş! Böyle bir film izlemeye ihtiyacımız vardı cidden. Filmin geçtiği sahneler 1980’lerdeki Miami, 1940’lardaki Almanya, Asgaard ve tarih öncesi devirler! Böylesine absürd ve böylesine komik bir macera olacak 🙂

kungfury-169Filmi pek önemsemiyorsanız bile lütfen şu soundtrack parçasını bir dinleyin. Seksenler pop müziğini oluşturan elementlerin her biri bu parçanın içerisinde! Bu yıl hitlerinden biri olacak, hiç şüphem yok.

Filmin resmi sayfası: http://kungfury.vhx.tv/

Filmin Kickstarter sayfası: https://www.kickstarter.com/projects/kungfury/kung-fury

Filmin yapım şirketi olan Laser Unicorns‘ın Instagram hesabına muhakkak göz atın, çünkü filmin içeriğinden alınmış pek çok görsel mevcut burada da. Son bir kıyak yapıp True Survivor’ın sözlerini de paylaşıyorum. Sesi açın ve eşlik edebilin diye 🙂

Dominos falling,
Riot in the streets,
baby this time there’s no retreat,
there’s no surrender

A devil is rising,
a shadow from the past,
feeding the flames with fire
on the edge of fury

All the time,
running in and out of time,
hear the ticking on the countdown clocks tonight

Go we need some, Go we need some

Action, if we gonna make it like a true survivor
We need some action,
if we wanna take our love away from here

We need a – living passion,
to believe in, burning hearts and a brand new feeling
Action
if we gonna make it like a true survivor

Oooohhhhhhhh,
calling from the ashes,
the phoenix rise again,
fighting for life, for good for all that we believe in

Go we need some, Go we need some
Action, if we gonna make it like a true survivor
We need some action,
if we wanna take our love away from here

We need a – living passion,
to believe in, burning hearts and a brand new feeling
Action
if we gonna make it like a true survivor

The hero stands alone,
when all is said and done,
the enemies have fallen one by one

All the time,
running in and out of time,
hear the ticking on the countdown clocks tonight

Go we need some, Go we need some,
actioooooooon,
action(action),
yeeeeaaaaaaaaah,
action(action),

Action, if we gonna make it like a true survivor
We need some action,
if we wanna take our love away from here

We need a – living passion,
to believe in, burning hearts and a brand new feeling
Action
if we gonna make it like a true survivor

Bu Hafta Yıllık İzindeydim

Her güzel şey gibi bu güzel şey de, beş günlük yıllık iznim, bitti sevgili okur. Geçtiğimiz haftalar benim için her açıdan çok zordu. Bunalımlar, sıkıntılar, sıkışmalar derken çıkış yolumu yıllık izinde buldum. Geçen sene askerde olduğum için kullanamadığım  yıllık iznimden küçük bir parça kullandım. Geçen sene askerde demişken, geçen sene tam da bugün, 28 Şubat’ta yemin törenim vardı sevgili okur. Usta asker olmuştum, ödül almıştım. Sonrasındaki cumartesi ve pazar günleri de çarşı iznimiz vardı. Vay be ne zamanlarmış.

Geride bıraktığım haftanın en güzel yanı sabahları erken kalkmak zorunda olmayışım oldu 🙂 Evde yalnız kaldığım dört günün bir kısmında bazı özel işleri hallettim. Eh uzun süredir hafta içi Eskişehir’de olamıyordum. Diğer kısmında ise annemlere gittim.

Dün gece mesela… Annemin seramik kursundan getirmiş olduğu çamurla birbirinden komik şeyler yaptık. Şimdi bunların her biri fırınlanacak ve sırlandıktan sonra komik birer obje olarak sahiplerini bulacak. Dün öğleden sonra da Savaşalp‘le buluştuk. Çok uzun süre yine metal müzik muhabbeti yapabildiğim bir dostla bir araya gelmiş olduk. Playlistimiz Slayer, Disturbed, Pentagram ve bilimum sert abilerden oluşuyordu. Bu arada Savaşalp’e teşekkür etmek istiyorum. Tam da ihtiyacım olduğu anda bana harika bir kulaklık hediye etti.

Yazıda belirli bir kronolojik sıra izlemiyorum, aklıma geldikçe ekliyorum. Bugün evdeki sifonun bozulduğunu fark ettim. Lan daha birkaç hafta önce yenilemiştim. Ama sifonun tahliye sistemini tetikleyen kısmı bozulmuş. Yarın Koçtaş‘a gidip durumu anlatacağım, bakalım yenisini verecekler mi. Ha bir de ufak bir masa yapacağım kendime. Bugün gerekli vidaları falan almıştım ama ölçüde hata yapmışım, bu iş de yarına kaldı.

Önceki hafta ufak bir kaza atlatan yol arkadaşım Hasan Hüseyin arabayı yaptırmış. Bu hafta yine gidip gelmeye devam ediyoruz. Bu güzel bir gelişme oldu. Önümüzdeki ay muhtemelen dopdolu geçecek denetimlerle. En azından sürekli eve gidip gelebilmek iyi olacak.

Yüksek lisans tezimi nihai olarak geçtiğimiz pazartesi günü Fen Bilimleri Enstitüsü‘ne sundum ve mezuniyet için gerekli işlemleri başlattım. Eğer bir aksilik çıkmazsa bu hafta içerisinde ilişkim kesilecek ve mezuniyetim gerçekleşecek. Bu süreçte çok koşturduğum ve pek çok defa vakit kaybettiğim için güzel ve detaylı bir yazıyla tüm süreci anlatacağım. Olur da siz de bizim okulda Fen Bilimleri Enstitüsü’nde yüksek lisans yaparsanız bu yazı size epey faydalı olacaktır.

Bu yazıyı yazarken yıllardır kaliteli görüntülü bir versiyonunu aradığım Küçük Kovboy filmi yan sekmede iniyor. Cüneyt Arkın‘ın belki de sen sevdiğim filmlerinden olan bu Yeşilçam klasiğinin asıl özelliği ise film müziklerinin Ennio Morricone‘dan araklanmış olmasıdır 🙂 Ayrıca filmde pek çok yabancı artist ve aktrist rol alıyor ve yönetmeni de İtalyan Guido Zurli. Hemen inerse bu gece bu filmi izliyorum. Aslında bu filmle ilgili de bir yazı yazmakta fayda olacakmış gibi görünüyor.

Zaman zaman bizim çocuklarla benim evde toplanıyoruz, bisküvi yiyip çay içiyoruz. Demlik poşetiyle demliyorum çayı. En az beş altı çeşit de bisküvi açıyorum, kremalısı, kakaolusu, fındıklısı falan o biçim yani.

Bu hafta içi geç uyanmak çok iyi oldu ancak hep hastalıklarla uğraşmak zorunda kaldım, o açıdan kötüydü. Bir de uzun süre sonra ilk defa CV hazırladım. Bununla ilgili olup bitenler başka bir yazının konusu olacak.

Önceki gece Erol‘la konuştuk gece yarısından sonra. Şaşırttı, üzdü, güldürdü ve özlediğim Erol gibi konuştu. Erol bana epey yeni havadisler verdi. İstanbul’da buluşamadığımızdan dert yandık. Neyse, Eskişehir’e geleceği günü bekliyoruz artık.

IMG_20150228_005124

Mustafa – Murat – Ben

Hani bir başlığım var: Aniden Karşıma Çıkan İnsanlar diye. Heh işte, pazartesi günü tam da böyle bir şey oldu. Caner‘le, ilkokul arkadaşım ve hatta ilk arkadaşım Caner’le. Birkaç yıl önce yine karşılaşmıştık ancak ilk defa oturup sohbet edebilme imkanımız oldu. Sivrihisar‘dan konuştuk uzun uzun. Bilinçaltımızdaki Sivrihisar arka planını eşeledik. Gideceğim, kendime söz verdim, gidip aynı yerleri aynı sokakları tekrar, teker teker dolaşacağım.

Evet, yıllık izin sürecinde bilgisayarda da epey iş yaptım. Biriken işleri erittim. Ferhat abime yeni bir kartvizit yaptım yeni dükkanı için. Bir de askerden geldiğimden beri izleyemediğim bazı dizilerin sezonlarını toparladım. Bunları izlemeye başlarım yakında. En başta dediğim gibi, her güzel şey gibi bu güzel şey de bitti sevgili okur. Yarın bu saatler çoktan sendrom başlamış olacak. Yine Bilecik’in kabusu saracak her yanımı. Ulan artık yavaş yavaş sonuna geliyorum.

İhsan Oktay Anar Veda mı Etti?

Bugün Savaşalp‘le birlikte ara sokaklarda dolaşırken yeni açılmış bir sahaf bulduk. İçeride üst üste yığılmış yüzlerce kitap, kilolarca birikmiş toz, kitaplara sinmiş küf kokusu ve bir sahafta görmeyi umduğunuz herşey vardı. Kitapların fiyatları ikinci el olmalarına rağmen çok pahalı olunca benim epey canım sıkıldı.

Satıcı ile laflarken konu İhsan Oktay Anar‘a geldi ve ben de elinde hiç kitabı olup olmadığını, özellikle ilk baskılarından, sordum. O da cevap olarak “hiç yok zaten yakında da hiç olmayacak” dedi. Neden diye sorduğumda “İhsan Oktay Anar roman yazmayı bıraktı.” dedi. Dedim nasıl olur, benim neden haberim yok? Üç dört ay önce bir basın toplantısı düzenledi ve bıraktı, diye yineledi adam. Yani ben askerdeyken olmuş her ne olmuşsa. Ancak ben yine de ihtimal vermedim.

Eve dönünce Google’da küçük bir arama yaptım ve sadece bir kaynakta şu haberi gördüm:

Bunun dışında hiç bir sitede benzer bir haber görmedim. Gerçekten böyle bir karar almış mıdır, bilmiyorum ama bence böyle bir karar alması için ortada bir sebep yok. Bir süre önce, Galiz Kahraman‘dan da önce, okuduğum bir röportajında yakın Türkiye tarihinden kesitler içeren, Adnan Menderes‘e, Deniz Gezmiş‘e göz kırpan bir roman yazacağını söylemişti.

Evet, Galiz Kahraman, İhsan Hoca’nın en iyi kitabı değil ama en kötü kitabı da değil. Diğer altı romanından biraz daha farklı bir yerde. Böylesine vasat bir romanla bile yine epey ses getirebildi. O zaman, roman yazmayı bırakmanın mantığı ne olabilir ki? Öyle ya da böyle, biz onun üslübuna ve kurgularına hayranız. Aslında biliyoruz, hemen her röportajında ifade ettiği gibi, kendisi çok satmanın peşinde değil, ses getirmek gibi bir derdi yok. O, üretmek istiyor. Yazmayı çok seviyor ve bir eser üretmeden önce okuduğu tüm o yeni bilgiyi kendi kurgusuyla aktarmayı seviyor.

Olabilir, bu haber doğru olabilir. İhsan Hoca, gerçekten roman yazmayı bırakmış olabilir. Bu durumda Galiz Kahraman onun yayımlanan son eseri olacaktır. Eh, yeni bir kitap daha yazamayacağına göre geriye olmasını ümit edeceğimiz tek bir şey kalıyor: TAMU’yu yayınlaması. Tamu, İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası ile birlikte, aynı dönemde yazdığı ancak yayınlamaktan vazgeçip çöpe attığı bir roman. Romanın internete sızdığını düşünmüş ve geri çekmiş yayınevinden.

Yukarıda bahsettiğim haberin devamında İhsan Oktay Anar’ın popüler bilim kitapları yazacağından falan bahsetmiş. Açıkçası çok ilgimi çekmedi. Haber, ben askere gittikten 10 gün sonra yayımlanmış. Aradan geçen altı ayda başka hiçbir sitede benzer bir haber çıkmadığına göre asparagas olma ihtimali çok yüksek. Haber o dönemde Star Gazetesi‘nde yayımlanmış. Ama dediğim gibi asparagas olsa da olmasa da benim artık İhsan Hoca’dan beklentim TAMU’yu yayımlamasıdır. Bu, biz okuyucularına bir vefa borcudur.

Yıllık İzindeydim: Olaylar, Gelişmeler

Geride bıraktığımız hafta içi boyunca yıllık izindeydim sevgili okur. Bu, benim kısacık memurluk hayatımın ilk yıllık izni olduğu için heyecanlıydım. Yıllık iznimi tam da planladığım gibi geçirdim. Çoğunluğu evde, bir kısmı  Ankara‘da ve bir kısmı da Bursa‘da geçti bu sürenin. Çekirdek çitleyip TV izlemenin keyfine doyasıya vardım.

Mesnevi’nin bende bulunan kopyasından çok daha iyi bir kopyasını sadece 3 liraya aldım. O kadar mutluyum ki anlatamam. Kitap aslında 10 TL idi. Ancak İnsancıl Sahaf Kartımda biriken puanları düşünce sadece 3 lira verdim. Böylece Mesnevi’nin elimde iki farklı kopyası oldu. Bunlardan bir tanesi ikiz olduğu için çok değerli.

Bilgisayar parçaları biriktirme alışkanlığımın sonu nereye varacak bilmiyorum, ama Bursa’dan döndüğümde de yine bir kucak dolusu eski parça bulup getirdim. Bunların ileride boş bir vaktimde tüm soketlerini söküp galiba geriye kalanlarını elektronik geri dönüşüm firmalarından birine vereceğim. Bursa’da Ferhat Abim yine tekstil işine başlamış. Bir kesim atölyesi kurmuş, büyük markalara iş yapıyor. En son askerden önce görmüştüm dayımları. Askerden dönünce bir türlü gidememiştim yanlarına. Perşembe günü annem, Mustafa, Murat ve ben çıktık gittik. Cuma akşamı da döndük. Kısa ama güzel bir ziyaret oldu. Mangal bile yaptık. Bu arada şunu anlamış olduk ki bizim dizel motorlu Megane 2‘miz çok çok ekonomik yakıt tüketiyor. Hayran oldum.

vinoİzne çıkmadan önce bir VINN lazım olmuştu. Facebook’a duvara bir mesaj yazdım. Çok kısa süre içerisinde abartmıyorum en az on kişi haber bıraktı ve bana yardımcı olabileceklerini söylediler. Her birine ayrı ayrı teşekkür ederim. Burçino‘dan aldım VINN’ını ödünç olarak.

Seval‘le buluştuk cuma günü. Bursa’da özel bir çevre danışmanlı şirketinde çalışmaya başladı. Sözleşip öğle arasında Kent Meydanı‘nda buluştuk. Birlikte bir öğle yemeği yedik. Özlemişim Seval’i, o da beni özlemiş sağolsun. Yemek yedikten sonra pek bir vaktimiz kalmadığı için Seval’i uğurladım işine. Ben de gerisin geriye Panayır dolmuşuna binip dayımlara döndüm.

1287x929_vodafone_logo.jpgÖner Abim, dayımın oğlu olur, Vodafone Kurumsal’da çalışıyor. Turkcell‘den ardı ardına yediğim kazıkları anlattım ona. Vodafone’daki çok güzel fiyatlı tarifelerden bahsetti o da. Olur da birkaç ay içinde bir akıllı telefon alabilirsem, büyük ihtimalle Vodafone’a geçeceğim sevgili okur.

supernatural.jpgSupernatural izliyorum yine. Ben askerdeyken çıkan tüm bölümleri izleyip sezonu bitirmek üzereyim. Yeni sezon da yakında başlıyor ve harika bir sezon olacağa benziyor. Dokuzuncu sezon da çok iyimiş bu arada. Özellikle Crowley‘in bu kadar sempatik bir adama dönüşeceğini hayal bile edemezdim. Sezonu bitirmeme üç bölüm kaldı. Halen daha Castiel ile ilgili durumu çözebilmiş değilim.

Askerlik sonrası, elime çok fazla yeni kitap geçti. Bunları sağa sola tıkıştırıp durdum. Aslında oturup bir düzenlemek gerek. Bir de elimde olan bazı kitapları da, özellikle ders kitaplarını, artık elden çıkarmak istiyorum. Lan, atmaya kıyamıyorum. Sahaflar da almıyor. Ne yapacağım bilmiyorum. Galiba hepsi geri dönüşüme gidecek 😦 Kitaplığımda yer açmam gerekiyor.

332385_2Bugün Savaşalp‘le takıldık biraz. Esnaf Sarayı‘nda epey vakit geçirdik. Bir tane de yeni sahaf keşfettik. Bir de oyuncakçıya girdik. Askerden sonra kullanmaya başladığım Nokia 1200’a yeni bir kapak aldım. Eski kapak kırılmıştı. Ahmet Ümit‘in Kar Kokusu kitabını aldım.

Bir de Philip Reeve‘in Yürüyen Kentler serisinin 1. kitabını aldım. Umarım güzel bir seridir. Biraz okumaya başladım. Hemen sardı beni kitap. Gelecekte bir zamanda yaşadığımız kentler, mobil bir hale 234271_2geliyorlar. Altlarında birer tekerlekle dünya üzerinde dolaşmaya ve kendilerinden daha zayıf kentleri avlamaya, onların kaynaklarını kullanarak yaşamlarını devam ettirmeye çalışıyorlar. Tür olarak fantastik bilim kurgu diyebileceğimiz kitap aslında steampunk akımının da bir örneği sayılabilir.

Evde, sevdiklerimle ve Eskişehir’de zaman geçirmenin ne kadar kıymetli olduğunu bu beş günlük izin bana hatırlattı sevgili okur. Pazartesi yine Bilecik‘e dönmek zorundayım. Ne zaman kurtulurum bilmiyorum, ama bir süre daha bu hayata devam edeceğim. Bu hayata demişken, evet, Bilecik’e git gel yapmaya devam ediyoruz Hasan Hüseyin‘le. Şu an için işler yolunda. Gayet güzeliz. Öğrenciyken beş yıl boyunca her sabah ve akşam, yaz ve kış (kışın okul, yazın da yaz okulu) sürekli olarak günde 2 defa ikişer aktarma yaparak toplam 1 saat yol gittim. o yüzden şimdi arabayla Bilecik’e gidip gelmek çok koymuyor açıkçası. Umarım olabilecek en kısa sürede Eskişehir’de tam zamanlı olarak yaşamaya başlarım.

Kullandığım bu beş günü çıkarınca geriye 35 gün daha iznim kalıyor 🙂 Bunun 15 gününü yine bu yılın sonuna doğru kullanacağım.

IMG_20140912_152024.jpgEKLEME: 14.09.2014. Seval’le Bursa’da buluştuğumuzu eklemeyi unutmuşum. Onu da ilave ettim. Bir de Öner Abi’mle olan bir fotomuzu koydum.

Yüzüklerin Efendisi “Fly You Fools” Polemiği

Bir süre önce Ece‘nin şu paylaşımıyla haberim oldu bu durumdan. Daha sonra söz konusu linkin Türkçe’ye çevrilmiş halini de buldum. Öncelikle olayın ne olduğundan kısaca bahsedeceğim.

Yüzüklerin Efendisi serisinin ilk filminde (ve kitabında) Frodo yüzüğü Hüküm Dağı‘na attıktan sonra orada mahsur kalıyor. Tam tüm umutlar bitti derken Gandalf kartallarla çıkageliyor ve hobbitleri kurtarıyor. Bu noktada insanın aklına şu geliyor, ulan madem kartlallar böylesine güçlü, neden en başta Hüküm Dağı’na uçarak gelmediler de karadan savaşa savaşa gelmeyi tercih ettiler? Hatta bununla ilgili olarak şu animasyon bile yapıldı ki çoğu insan How Lord Of The Rings Should Have Ended (Yüzüklerin Efendisi nasıl bitmeliydi?) isimli animasyonu izledikten sonra uyandı bu fikre. Tüm animasyon bu fikir üzerine kuruluydu.

Daha sonra bu konu hep LOTR fanları arasında bir tartışma konusu oldu. Nasıl, nasıl Gandalf bunu en başta düşünemedi, diye. Daha sonra, bir eleman çıktı ortaya, iyi bir fan, ve aslında Gandalf’ın da planının bu olduğunu ve bunun da filme ve kitaplara yansıdığını ifade etti. Gandalf, Saruman‘dan yardım istemeye gittiğinde onun taraf değiştirdiğini görmüş ancak Saruman tarafından esir edilmekten kurtulalamıştır. Esaretten de kartallar sayesinde kurtulunca aklında bir ışık yanmıştır. Yüzüğün yok edilmesi kararı çıkan Ayrık Vadi‘deki konsey toplantısında dahi Gandalf’ın aklında bu plan vardır. Zira Frodo’ya Sıçrayan Midilli Hanı’nda buluşmak üzere söz vermiş, ancak Saruman’a esir düştüğü için gidememiştir. Kaçtıktan sonra doğruca kartalların yanına gitmiş ve bu planı yapmıştır. Konseyde Frodo armut gibi “ben giderim Hüküm Dağı’na” deyince Gandalf hemen sıçrayarak kalkmış ve Frodo’ya eşlik edeceğini söyleyen ilk kişi olmuştur. Sonradan sayı 9’a çıksa da, yeteri kadar kartal vardır ve herkes gelebilir diye Gandalf ses etmemiştir. Bu noktada, Gandalf’ın planı çok gizlidir ve ekibi Saruman farketmeden kartallarla buluşmak üzere yola çıkarır. Ama şu karga casuslar işleri mahveder. Saruman eğer Gandalf’ın kartallara gittiğini anlarsa işler berbat olacaktır. Velhasıl, yine bizim izmarit Frodo’nun tercihi ile Moria Madenleri‘ne girerler. İşte buradaki hikaye de malum. Balrog karşılarına çıkar ve Gandalf savaşmak zorunda kalır. Heh işte, tüm bu çıkarımları yapmamızı sağlayan cümle de bu savaşın sonunda Gandalf düşerken gelir: “FLY YOU FOOLS!” Yani elemanın iddiasına göre Gandalf artık vakti kalmadığını görünce Yüzük Kardeşliğine planının özetini haykırır: “Uçsanıza sizi aptallar!

Biz yıllarca Türkçe dublaj ve altyazılarda, yalan yok, bu kısmı hep “Kaçsanıza aptallar” olarak duyduk ve okuduk. Kitabın Metis Yayınları’ndan çıkan çevirisinde de aynı şekilde, “Kaçsanıza aptallar” yazıyor. Kitabın orijinal dilinde ise “Fly, you fools” şeklinde geçiyor. Orijinal dvd’de Türkçe dublajında “Kaçsanıza” ve orijinal dilinde “Fly you fools” diyor. Şimdi burada bir durmak ve ifadeyi irdelemek lazım.

flyufools2

flyufools1
İlk bakışta insana çok mantıklı geliyor değil mi, Gandalf düpedüz “Uçun sizi aptallar” demiş. “FLY” demiş. Ancak burada “fly” sözcüğünün uçmaktan başka bir anlamı daha var, o da kaçmak. İngilizce’de “Fight or Flight” diye bir deyim var. Anlamı savaş ya da kaç. Buradaki “flight” sözcüğü tek başına uçuş, uçmak, kaçış, firar anlamına geliyor ki Türkçe’de de aynı şekildedir. Adamlar uçtu gitti elimizden, deriz m esela. Flight sözcüğü köken olarak tabiki fly fiilinden türemiştir. Dolayısı ile fly sözcüğünün “fly you fools” cümlesindeki anlamı “kaçın sizi aptallar” ifadesinden başka bir şey olamaz. Ki zaten bu kitabı çeviren çevirmenler de bizden milyon kere daha dikkatliler bu konuda, yanlış çevirmeleri gibi bir ihtimal, hele ki böyle bir eseri, pek olası değil. flyufools3

Dolayısı ile yine başa dönüyoruz ve evet, Gandalf’ın aklına böyle bir plan gelmemiş diyoruz. Kartallarla işin en başında Hüküm Dağı’na gitme fikrini hiç akıl edememişler.

Bu yazının ortaya çıkmasında doğrudan en büyük emek Savaşalp‘indir. Ayrıca dolaylı olarak Duran‘a ve Ece’ye de teşekkür ederim.

Her şeyi bir kenara bırakıp özetle diyebiliriz ki Yüzüklerin Efendisi Serisi, Dünya’nın en iyi kurgusuna sahiptir ve çekilmiş en iyi filmlerdir.