Tag Archives: Selçuk Ceylan

Selçuk Ceylan Külliyatı

ruya06Sürekli okuyucuların daha önce bu blogda zaman zaman ismini okuduğu kıymetli yazar arkadaşım Selçuk Ceylan’ın, Can Çocuk Yayınları’ndan çıkan dört kitabından sonra, geçtiğimiz aylarda farklı yayınevlerin tarafından basılan iki kitabı daha yayımlandı. Tilki Tilda ve Evcil İnsanlar ile Dünyayı Kurtaran İnek.

Her ne kadar Selçuk, kendisini bir “çocuk masalı” yazarı olarak tanıtıyor olsa da kitapları okumaya başlayınca anlıyorsunuz ki kullandığı kelimeler, satır aralarına gizledikleri ve olayları ele alış biçimiyle çocuk masallarının çok ötesinde büyüklere de masallar anlatıyor. Selçuk Ceylan’la yaklaşık altı ay süren maceramız boyunca, kişiliğini ve düşünce yapısını anlayabildiğimi iddia etme cüretini gösteriyorum. Çocuğuna masal anlatabilecek ya da masal kitabı okuyabilecek bir anne babanın da asgari olarak bazı erdemlere, hayat görüşüne ve –entelektüel demeyelim ama– hayatı kavrayabilme yeteneğine sahip olması gerekmez mi? Bence Selçuk işte bu görüş üzerinden kaleme alıyor kitaplarını. Yazdığı her kelimenin, her cümlenin bir anne ya da baba tarafından küçük bir yavruya okunacağını hayal ediyor. Elbette anne babasına ihtiyaç duymadan ve küçük elleriyle kitabını kavrayan yavrucukların varlığı da onun yazın dünyasının temel motivasyonunu oluşturuyor.

Külliyatın ilk kitapları olan Rüya Dalgıçları İçin Masallar serisi (üç kitap) benim açık ara en sevdiğim ve sadece anlatılan maceralarıyla değil, Meltem Şahin’in çizimleriyle de kendine has bir kurgu dünyasını yaratmayı başarabilmiş kitaplardır. Yazar, Güney Amerika’nın kim bilir hangi boğucu gününde, kendini kapattığı o çatı katında yazmaya başlıyor ilk satırları. Bu serinin temeli Selçuk’un hayatında çok önemli bir dönüm noktası olan Arjantin günlerinde atılmış. Bu açıdan Rüya Dalgıçları, maceraya aç iki kardeşin başından geçenlerin öyküsü/masalı olmasının yanı sıra Selçuk’un ilk atışta hedefi vuran kıymetli eserleri oluveriyorlar.

ruya04

Rüya Dalgıçları İçin Masallar (Çizen: Meltem Şahin)

ruya03

Göğün Mavi Kabuğu (Çizen: Mustafa Delioğlu)

Göğün Mavi Kabuğu, yıllar önce yazdığım bir yazımda da bahsettiğim üzere Selçuk Ceylan’ın “Yetişkinler için masallar” fikrini iyice benimsemeye başladığı bir dönemin eseri. Bir çocuğun ancak büyük olgunluk göstererek idrak edebileceği hayata dair bazı gerçekleri, Selçuk ufak ufak gün ışığına çıkartıyor, okuyucuya (ister çocuk olsun ister yetişkin) sezdiriyor. Çizimlerini de oldukça başarılı bulduğum bu kitap, Rüya Dalgıçları İçin Masallar Serisi’nin üç kitabıyla birlikte Can Çocuk Yayınları’ndan çıkan son kitaptır.

ruya05

Tilki Tilda (Çizen: İrem Çağıran)

Bir süre sonra, farklı bir yayınevinden ve farklı bir formatta yayımlanan “Tilki Tilda ve Evcil İnsanlar” karşıma çıktı. Ciltli sert kapak, özel gramajlı kalın sayfalar, sayfa tasarımına uygun olarak çizilen görselleri ve “fabl” formatıyla oldukça dikkat çeken bir kitaptı bu. “Siyah-Beyaz-Yeşil” renk uyumunu örnek olarak gösterebileceğimiz cıvıl cıvıl sayfa tasarımları, soldan sağa ve yukarıdan aşağıya sayfa geçişleri ve dizgisiyle insanı okumaya teşvik ediyordu. Tilda’nın bu upuzun şiiri, Selçuk’un külliyatındaki en sıra dışı eserdir. Çocuk masalı görüntüsü altında, yetişkinlere de çok şey öğreten kitap, kafiyelerle bezenmiş bir hayat öyküsünü anlatıyordu. İşte bu kitapla başladı Selçuk öykülerinin içerisine kendisini de sıkıştırıvermeye… Öyküdeki Sakallı’nın kim olabileceğini okuyucunun takdirine bırakıyorum.

ruya02

Dünyayı Kurtaran İnek (Çizen: Nuray Çiftçi)

Geçtiğimiz günlerde bir internet sitesinde şans eseri olarak, Selçuk Ceylan kitaplarında indirim olduğunu gördüm. İşte o zaman Ceylan’ın son kitabını da gördüm: Dünyayı Kurtaran İnek. Hep Kitap Yayınevi’nden çıkan kitap belki de Selçuk’un yazdığı son çocuk masalı olacak. Yanılıyor olabilirim ama kitabın anlatım dili bana bu hissi verdi. Masal örtüsü altında, masalsı bir dille aslında günümüz gıda ve hayvancılık endüstrisine, toplumun uyuşukluğuna ince ince gönderiyor mesajlarını. Masalın (!) sonu ise bir ütopyayla bitiyor. Yan yana olduğumuz zamanlarda bana canlı kopyalama, klonlama işlemine dair bir şeyler sormuştu. Kitabı okurken anladım ki meğer amacı bu öyküyü yazmakmış.

“Dünya’yı Kurtaran İnek” gibi çocuksu bir süper kahraman başlığın altında bulmayı beklediğinizin aksine, tüm olayın seyrinde çok fazla teknik sözcük ve satır arası eleştirisi dikkati çekiyor. İşte bu açıdan belki de yazar, bir sonraki kitabında bu “gizemli olaylar” anlatma yetisini bir üst seviyeye taşıyıp nihayet (!) yetişkinler için bir roman kaleme alabilir. Belki de almaz. Profil fotoğrafını halen bir zürafanın süslediği bu renkli adamın, bu modern ozanın ne anlatmak isteyeceğini kim bilebilir?

ruya01

Göğün Mavi Kabuğu

Sevgili dostum Selçuk, yeni yıla yepyeni bir kitapla merhaba dedi: Göğün Mavi Kabuğu. Selçuk, bu masalı  biz askerdeyken yazmıştı. Daha önce yayımlanan Rüya Dalgıçları serisinin iki kitabından farklı olarak, bu sefer bir posta saksağanının başından geçen olayları okuyoruz.

Kitap diğer iki kitaptan biraz daha ince. Rüya Dalgıçları serisi bana daha fantastik gelmişti. Ancak bu yeni kitap ise betimlemeler bakımından benim çok daha hoşuma gitti. Ayrıca, karakterlerin kuş olmasından dolayı üretilmiş zekice kelime gmk01oyunları ve eğlenceli espriler var.

Göğün Mavi Kabuğu’nun, yazarın ilk kitabından bir diğer farkı ise kullanılan görseller. İlk iki kitabın çizeri Meltem Şahin idi. Bu yeni kitabı Mustafa Delioğlu resimlemiş. Üslup tamamen farklı. Çok ustaca yapılmış işler. Ancak kendi adıma ben ilk iki kitapla özdeşleşmiş o çizimleri daha çok seviyordum.

Bu masalda, dünyaya ayağına bağlı bir mesajla gelen küçük bir saksağanın, ayağına bağlı bu mesajın gerçek sahibini ararken başına gelen olayları okuyoruz.  Saksağanın önce Dünya’daki son krallığa yaptığı yolculuğa, sonra da birbirini çok seven bir çiftle tanışmasına şahit oluyoruz. Sonuçta mesajda ne yazdığını öğreniyoruz ve bir çocuk masalında bulmayı pek de ummayacağımız bir mesaj gmk04yüzümüze çarpıyor. Afallıyoruz.

Selçuğun askerdeyken yazdığı satırlar arasından birkaç tanesini mimliydi. En azından benim için.

“Ben de bu veriler ışığında gözlem yapmak için şehrin en yüksek binasını seçtim ve insanlar arasındaki boynu bükük tekleri bir kenara koyup çiftleri gözlemlemeye koyuldum.”

Can Çocuk Yayınları‘ndan çıkan “Göğün Mavi Kabuğu”, küçük kuzeniniz, minik yeğeniniz, komşunuzun ilkokuldaki sevimli kızı ya da arkadaşınızın yaramaz oğlu için alabileceğiniz harika bir masal kitabı olabilir.gmk02

Selçuk Ceylan’ın halen yayımlanmış 3 tane kitabı bulunmaktadır. Can Çocuk Yayınları’ndan çıkan tüm kitaplarına seçkin kitapçılardan ulaşabilirsiniz.gmk03

Rüya Dalgıçları İçin Masallar – 2

00  Yakın dostum Selçuk Ceylan‘ın Rüya Dalgıçları serisinin ikinci kitabı olan “Rüya Dalgıçları İçin Masallar – 2” Kasım 2014’te yayımlandı ancak ben kitabı nihayet geçen haftasonu D&R‘da bulup alabildim.

Rüya Dalgıçları İçin Masallar, isimli ilk kitap için yazdığım şu yazı okuduktan sonra bu yazıya devam ederseniz hem yazar hakkında hem de seri hakkında bilgi sahibi olabilirsininiz.

Askerdeyken Selçuk bana serinin iki kitabı için anlaşma yaptığını söylemişti. Dolayısıyla iki küçük yaramazın toplamda 4 masallık bir maceralarının yayımlanacağından haberdardık. Masalların içeriğinden de bahsetmiş o zamanlarda.

01

İlk kitapta iki masal yer alıyordu. Bu kitapta da iki masal yer alıyor. Ancak ilk masal olan “Güzel Bir Kahvaltı“, ilk kitaptaki masallar da dahil olmak üzere, Selçuk’un şu ana dek yayımlanan en uzun masalı olmuş. Selçuk, ilk defa bir masalda heyecanı tırmandırmış. Çocuklar, ailesini kaybeden bir kaptana yardım ediyorlar. Üstelik bunu okuduğumuz her satırda ağzımızı biraz daha sulandıran betimlemelerle, büyük keşkelerle bezeli manzaralar eşliğinde yapıyorlar ve tabiki mutlu sonla bitiyor gün 🙂 Diğer masal “Bugün Değil“, nispeten çok daha kısa bir masalcık. Küçük kardeşin doğum günü hediyesi olarak “ejderha” istemesine bayıldım 🙂

Rüya Dalgıçları İçin Masallar serisi iki kitaptan oluşuyor ve Can Çocuk Yayınları‘ndan çıktı. Çocuğunuza, kardeşinize, yeğeninize, komşunuzun afacan oğluna ya da arkadaşınızın dünyalar güzeli gözleri olan küçük kızına almak için ideal kitaplar. Davranış Bilimleri Enstitüsü de bu seriyi çocuk ve ruh sağlığı gelişimi açısından uygun bulmuş.

Kitaptaki en güzel çizimlerden biri. Tıkla büyüsün.

İlk kitapta olduğu gibi bu kitapta da çizimler Meltem Şahin‘e ait. Ellerine sağlık. Kepçe kulaklı kardeşleri onun çizgileri sayesinde daha komik hayal edebiliyoruz.

Rüya Dalgıçları, çocukların yanı sıra, rüyalarda yaşayan yetişkinlere de el değmemiş bir doğa, taptaze meyveler, nefis kurabiyeler, organik tarım ve sonsuz hoşgörü sunuyor. Yani özlemini duyduğumuz o ütopik dünyayı…

2014 Yılımın Değerlendirmesi

Yıllar bir biri ardına geçiyor, hayatlarımız değişiyor sevgili okur. Hayatımın belki de en önemli yılıydı 2014 ve en çabuk geçen yılı oldu.

Her yıl yazdığım ve geride bıraktığım yılı değerlendirdiğim yazılardan birisi olacak bu da. Geçen sene yazdığım, 2013 Yılı Değerlendirmesi‘ni okudum az önce. Blogun en hantal yılı olarak bahsetmişim. Ancak, bu yıl beş yıllık My Resort Tarihinin en kötü yılı olmuş, onu anladım. Çünkü altı ay süren bir askerlik ve bir ay süren bir evlilik sürecinde tamamen blogdan uzaktaydım. Tek bir kelime yazmadım. Haliyle reytingler de düştü. Ancak olsun, bunu dert etmiyorum. İnternet alışkanlıklarında belirli dönemler vardır. Örneğin 2000’lerin başında forum siteleri çok revaçtaydı. Sonra sözlükler birden moda oldular. Sonra blog dönemi başladı. Akıllı telefonlarla birlikte bu sefer de fotoğraf ağırlıklı içeriklerin yer aldığı sosyal profil siteleri popülerleşti. Dolayısı ile kişisel blogların artık iki kuşak geride kaldığını söylemek hiç de yanlış olmaz. Özellikle video ve fotoğraf paylaşımlarına olan ilgi bu denli yoğunken kelimelere ilgi gösteren okuyucuların sayısı ciddi oranda azaldı. Okumaya devam et

Rüya Dalgıçları İçin Masallar

01Aslında gecikmiş bir yazı bu. Biricik dostum, asker arkadaşım, çok güzel insan Selçuk Ceylan‘ın ilk kitabının adı bu işte: Rüya Dalgıçları İçin Masallar. Bir yazarın Çocuk Edebiyatı için eserler vermesi kadar ulvi ne olabilir ki?

Askerde tanıştığım en farklı adamlardan birisi de şüphesiz Selçuk Ceylan’dı. Komutan mesleklerimizi sorduğunda “Yazarım” demişti. Çok ilgili görünmeye çalışan komutan ne yazdığını sorduğunda ise “Çocuk masalları” demişti. Konuşma orada onlar için bitmişti ama Selçuk’la aramızda yeni bir konuşma işte o gün başladı. Usta birliği boyunca da yazmaya çizmeye dair sürekli fikir alışverişlerimiz devam etti ve askerliğimiz bitti.

Selçuk’un askerdeyken heyecanla beklediği iki şey vardı: bu kitabın çıkması ve tezkeresi. Bu süreçlerin hemen hemen tüm evrelerine Selçuk’la birlikte biz de şahit oluyorduk. Nihayet ilk masal kitabı çıktığında Selçuk, 3. kitabına yetecek kadar yeni masallar yazmıştı bile. Eh, bu işler hep böyle oluyor işte. Askerde Selçuk’la birlikte telefon kullanmayan iki üç kişiden biriydim ben de.

Kitaba dönecek olursak, gerçekten çok komik bir fiyata, 8.5 TL’ye tüm seçkin kitapçılarda, çok daha ucuza 6 TL’ye de hemen hemen tüm internet sitelerinde satılıyor. Can Çocuk Yayınları‘ndan çıktı. Rüya Dalgıçları İçin Masallar – 1. Bu ne demek? Evet, ikinci bir kitap da eğer Selçuk’un askerdeyken anlattığı takvimde bir değişiklik olmaz bu yılın sonlarına doğru raflarda olacak.

Rüya Dalgıçları isiminde bir seriyi yaratmak için Selçuk hayatında ciddi değişiklikler yapması gerektiğini düşünmüş ve kalkıp Almanya’ya, İngiltere’ye, İtalya’ya, Fransa’ya ya da Amerika’ya gitmemiş, Arjantin’e gitmiş. Bir dönem orada yaşamış. Orada çalışmış ve bu fikri kafasına iyice yerleştirip masallarını yazmış.

02Rüya Dalgıçları ismi bana da ilham oldu ve belki de hiç bir zaman gerçekleşmeyecek müzikal bir projenin adını koyduk Selçuk’la: dreamdivers. Bu yeni grubumuz için ne zaman müzik yapmaya başlarız bilmiyorum 🙂

Kitapta iki masal var: Ben Bir Bülbülüm ve Kar Tarlası. Bir masalda olması gereken tüm fantastik ögelerin yanında, kardeşlik duygusunun ve çocuklara özgü o merakın mükemmel birlikteliği işlenmiş. Evden, ne şartla olursa olsun, çıkmadan önce kahvaltısını yapan ve annelerinin izni olmadan evden ayrılmayan çocuklar ve dinledikleri fantastik radyo, yataklarının altında kar yetiştirmeye varan maceralarıyla gerçekten eğlenceli bir kitap. Paraya ihtiyacı olmadığı halde terzilik yapan, turuncu saçlı anneleri yeri geliyor pazarda meyve sebze satıyor. Farklı kurgular yani. Kitabın bir diğer güzelliği ise Meltem Şahin‘in çizdiği resimler. Selçuk’un sözcüklerle yaptığı işi Meltem’de çizgileriyle yapmış. “Narin parmaklardan ustaca bir iş doğrusu.”

03Selçuk’un tüm tanıyanları ve arkadaşları arasında yeni bir moda süregeliyor bu günlerde. Kitabı alan kitabın fotosuna Selçuk’u etiketliyor. Eh, eğlenceli de oluyor doğrusu. Arkadaşımın bir sonraki kitabını ve ondan sonra çıkacak kitaplarını da heyecanla bekliyorum. Her birinin bu blogda yer bulacağına şüpheniz olmasın. Özellikle bir inek masalı var ki 🙂

Kitapta en sevdiğim, adeta hayran olduğum çizim şu aşağıdaki. Bu güzel çizimle ve Selçuk Ceylan’a, canım kardeşime yazarlık hayatında başarılar dileyerek yazıyı bitiriyorum.

04

Golconda ve Kötülüğün Hikayesi

Askerdeyken dönem dönem çeşitli ruh hallerine bürünüyordum sevgili okur. Bu dönemlerde de öyküler yazıyordum. Bilgisayarlara flash bellek takmak yasak olduğundan ve mümkün olmadığından dolayı yazdıklarımı çıktı alıp saklıyordum. Önümüzdeki günlerde bu çıktıların taranarak metine çevrilmesini sağlayıp, yazdığım öyküleri birer birer burada yayımlayacağım.

Günlerini yalnız ve çoğunlukla açlıkla geçiriyordu. Tok uyuduğu, en azından aç olmadığını söyleyebilecek kadar tok olduğu, zamanlarda ise boğazından geçen yalnızca birkaç dilim siyah ekmek oluyordu. İçinden bir ses onu tuhaf bir biçimde tetikliyor ve aslında siyah ekmekten çok daha fazla ve lezzetli şeylerin tadına bakabileceğini fısıldıyordu.

Böylece bir gün bu sese kulak verdi. Sahip olduğu tek varlığını, büyük gümüş bıçağını çıkarıp hemen yakınlarında bulunan bir çiftliğe bir gece yarısı giriverdi. İleride duran küçük sevimli bir ev gördü. Bakımlı bir bahçeye bakan bir oda ve çiftliğin geniş otlaklarına açılan arka odalar… Ön taraftaki camdan ışık sızıyordu. Sessizce zayıf bir mumun aydınlattığı odaya yaklaştı. Pencereden içeriyi gözetleyip uyumakta olan çiftçiyi, karısını ve hemen üç adim uzaklarındaki bir kanepede yatan iki kız kardeşi seçti. Odanın bir köşesinde ise akşam yenen yemek öylece duruyordu. Masa hiç bozulmamıştı. Görüp seçebildiği kadarıyla koskoca bir pilicin yarısı tepside öylece duruyordu. Ayrıca yarım somun kadar beyaz ekmek ve büyük kısmı içilmiş, sürahinin ancak çeyreğini dolduracak kadar şarap kalmıştı. İçindeki ses onu cesaretlendirdi. Haydi, içeri gir, bak, gecenin efendisi sensin; kimse bu saatte dışarıda senin gibi özgür olamaz.

Bu doğruydu, şehirde güvenliği sağlamak için güneş battıktan sonra her ne amaçla olursa olsun, dışarı çıkmak yasaklanmıştı. Acil bir durumu olan ev sahipleri kapılarının önüne kızıl bir fener asarlar ve böylece fark edilip gece avcıları tarafından refakat edilerek işlerini görebilirlerdi. Bu evin önünde herhangi bir fener yanmıyordu. Mutlu bir akşam yemeği sonrasında tüm aile uykuya dalmıştı.

Zamanın gelmesini bekledi ve içindeki ses ona “Şimdi gir içeri” dedi. Kapıyı yokladı, kilitlenmemişti. Güneş battıktan sonra zaten kimse dışarı çıkamıyordu. O halde kilitlemeye ne gerek vardı ki? Kapı gıcırdamadı. Aksine hiç açılmamış gibi, tek bir gıcırtı bile duyulmadı. Doğruca masaya gitti. Beyaz ekmekten büyük bir ısırık aldı. Şaraptan bir yudum içti. Gümüş bıçağını çıkarıp piliçten irice bir parça kesti. Aceleyle ısırdı ve hızla tükürdü. Ağzına berbat bir kan tadı gelmişti. Pilicin belki de pişmeyen bir kısmını çiğnemeye kalkmıştı. Bir yudum daha şarap içip ağzındaki berbat tadı gidermeye çalışırken karanlıkta bir çift göz parladı. Aniden döndü ve onu gördü. Evin küçük kızını… Henüz on yaşında bile olmayan, dünyalar tatlısı o masum, sevimli yüzü gördü. Simsiyah saçları karanlıkta bile o kadar hoş görünüyordu ki… Teninin beyazlığı ve bir çocuğun sahip olabileceği en masum gözleri, güldüğünde kaybolacağına inanacağı o masum gözleri… Kız öylece durmuş ve bakıyordu. Bağırmıyor, ağlamıyor, belki korkmuyordu da. Eli, ayağı buz kesmişti. Öylece bakıyordu çocuğun yüzüne. Önce kaçıp gitmeyi düşündü. Ancak içinde bastıramadığı o ses buna izin vermiyordu.

Haydi, durma; bitir işini. Seni gördü. Bitir işini, seni gördü. Daha fazla düşünmedi, masada duran bıçağını alıp o dünyalar tatlısı çocuğun yanma yürüdü. O masum gözlerine bir kere daha bakıp narin boğazından yakaladı ve tek bir ses bile çıkarmasına fırsat vermeden kesiverdi boğazını. Dünya’nın en güzel bu meleği böylece Tanrısına kavuştu bembeyaz teni solup küçücük bedenindeki tüm kan ayaklarının dibine boşalınca.

Masumluk, ölmemek için ne kadar da güzel bir bahane, diye söylendi. Birden bu konuşanın kendi olmadığını fark etti. Hayır, bunu o söylemiş olamazdı. O hep duyduğu sesi dinlemeye çalıştı ve kendine kendine fısıldadı ve sen artık benim sesim oldun. Bu da neydi böyle? Haydi, çabucak toparlan ve uzaklaş buradan, yapman gerekeni yaptın, diye söylendi. Hayır, konuşmuyordu. Bu cümleleri dili damağına yapışarak seslendiriyor ama düşüncesizce ortaya döküyordu. İşte o zaman anladı, artık içindeki ses onun kendi sesi olmuştu. Susuzluktan kurudu boğazı. Masadaki sürahiye uzandı bir yudum aldı ve katran içmiş gibi oldu. Oysa daha çok susattı bu onu. Bir yudum su diye bakındı. Ne içtiyse aynı tat, katran tadı! O zaman yerde parlayan ve az önce canını aldığı o dünyalar tatlısı çocuğun kanını gördü. Tiksintiyle yaklaştı ve sonsuza kadar lanetlendi.

Can almak Tanrı’nın işi diye düşündü. Bu belki de Tanrı’nın en sevimsiz işiydi. Baksana, dedi, bunun için ellerini kirletmiyor ve Azrail’i kullanıyor. Artık iki kişi olmuştu. Ağzı ve dili hem ona hem de içindeki sese hizmet ediyordu. Ancak öncelik içindeki sese aitti. O dünyalar tatlısı, simsiyah saçlı ve bembeyaz tenli meleği bu dünyadan göç etmeye zorlayalı neredeyse dört mevsim geçmişti. Artık hiçbir şey yemiyordu. Yediği her şey ona katran tadını veriyordu. Sadece susuyor ve susuzluğunu yalnızca bir ölümün ona sağlayabildiği şarapla gideriyordu. Daha çok öldürüyor ve daha çok içiyordu. İçindeki o sesle konuşmaya başlamıştı artık. Bir gün ona şöyle sordu: Peki seni nasıl bulabilirim? Bu soruyu soracağın anı bekliyordum. Beni bulmak gerçek kötülüğü ellerinin arasına almak demektir. Gerçekten kötülüğü, kötülüğün kaynağını bulmak istiyor musun? Evet, dedi. O halde Golconda’yı bulmalısın. Onu bulduğunda beni bulmuş olacaksın. Yardım et, o halde bana dedi. Hayır, edemem; Golconda’yı ancak kendin, hissederek bulabilirsin. Böyle dedi o ses ve bir daha da duyulmaz oldu. Dudakları ve dili artık sadece kendisine hizmet ediyordu.

İçinde barındığı o izbeyi, o kuytu köşeyi hemen o gece ateşe verdi ve yola çıktı. Gündüzü beklemedi. Gündüzü zaten artık hiç beklemiyordu. Aydınlık canını yakıyor, susuzluğunu tahammül edilmez kılıyordu. Kıpırdayamaz hale geliyordu. Yola çıktı ve bu yolculuk onu türlü diyarlara ulaştırdı. Yeni bir şehre geldiğinde gün dogmadan önce kendine şehrin en karanlık sokağını, harabeleri, yıkılmaya yüz tutmuş eski evleri, unutulmuş mahzenleri, mezarlıkları, pislik içindeki kümesleri seçiyor ve bir gün batımı kadar bekliyordu. Susuzluğunu giderip Golconda’yı arıyordu. Hissediyordu, içindeki kötülük arttıkça daha çok yaklaştığını hissediyordu. Bu arayış onu geliştiriyordu da. Daha çok şehre gidip, daha fazla yer görmeye başladığından beri bilgisi de artıyor; yeni şeyler öğreniyordu. İnsanlardan kaçmaya bir son vermişti. Çünkü bu şehirlerin çoğunda geceleri sokağa çıkmak yasak değildi. Sarhoşlar, fahişeler, köleler ve daha nice insan geceleri de sokakta oluyordu. Karanlıkta kimse kimsenin neye benzediğini fark etmiyor ve açıkçası umursamıyordu da. Bu da ondaki kötülüğü körüklüyordu. Böylece yıllar geçti ve bu lanet, onu hiç yaşlandırmadı. Kötülüğünü dört bir diyara sürükledi. Her adımda, attığı her adımda biraz daha yaklaştığını düşündü Golconda’ya. Oraya vardığımda yıllar önce yitirdiği o sesi bulacak, kesinlikle susuzluğu da dinecekti. Kendini buna inandırmıştı.

Nefret, ölüm, dehşet ve korku… Geçtiği şehirlerde bıraktığı izler bunlardı. Ondan korkanlar bir yana, ona tapanlar bile vardı. Onu ve yaydığı kötülüğü en büyük güç bilip bu güce tapmaya başlayan ve onun gibi olmaya çalışan ölümlüler görüyordu artık. Bu ölümlülerin de kötülükle beslendiğini ve korku saçtığını izliyordu. Böylece kendi içinde, kendi yüreğine ektiği tohumların böylece filizlenip tüm dünyayı ele geçirdiğini keyifle seyrediyordu. Bu düşünce zihninden geçerken aniden durdu. Kendi kendine tekrar etti, “Gerçekten kötülüğü, kötülüğün kaynağını mı bulmak istiyor musun?” İşte buydu! Golconda, kendi kalbinden başka bir şey olamazdı. Yıllarca bir eşya, bir yer ya da bir insanı arar gibi aramış durmuştu ancak Golconda hep yanındaydı, tüm kötülüğünün kaynağı, göğsünün altında çarpan kalbiydi. Sonra hatırladı, “Beni bulmak gerçek kötülüğü ellerinin arasına almak demektir.” Bu işi bitirmeliyim ve artık sonuna geldim, dedi.

Hiç düşünmeden yıllardır yanından ayırmadığı gümüş bıçağını çekti belinden. Gerçek kötülüğü, kötülüğün kaynağını ellerinin arasına almalıydı. En ufak bir şey hissetmeden, büyük bir soğukkanlılıkla bıçağı göğsüne sapladı. O anda aklına ilk kurbanı, dünyalar tatlısı o masum ve sevimli kız geldi. Güldüğünde gözleri kaybolan ve simsiyah saçlı küçük meleği anımsadı. En ufak bir acı duymadan yüreğini söküp avuçlarının arasına aldı. Yıllardır başka bedenlerden emdiği kanlarla beslenip su anda avuçlarının arasında atan kalbe şaşkınlıkla baktı. Bu onun yüreği olamazdı. Capcanlı, kıpkırmızı ve neredeyse bir çocuğa ait olabilecek büyüklükte bir kalpti bu. Oysa o belki de gecelerden bile kara ve pislik içerisinde bir şey bulmayı umuyordu. Golconda, tüm kötülüğün kaynağı ve gerçek kötülük, işte şu avuçlarında duran ve umutla atan kalbinden başka bir şey değildi. Tıpkı uçmaya zorladığı o küçük meleğin sahip olduğu gibi.

Nedir Golconda’nın hikâyesi? Saf kötülük ve aldanmışlıktır. Masumluk ve vicdandır. En büyük arayışın sol tarafımızda çarpan yüreğimizde olması gerektiğidir. Bilgeliğin ve nefretin asla bağdaşmaması, aynı bedene sığınmamaları demektir. Aslında Golconda’nın hikayesi o dünyalar tatlısı masum küçük kızın yaşama umududur. Gümüş bıçak boğazını kestiğinde boğazından boşalan kan buhar olup uçmuştu. Göğe yükselen ruhunu Tanrı okşamış ve aynı sevecenlikle küçük bedenine geri yollamıştı. Bembeyaz teni, kesilen etini narince ve ustalıkla kapatmıştı. Yanında uyuyan kardeşinin sıcaklığı kalbine güç vermiş ve hiç durmadan umutla atmaya devam etmesini sağlamıştı. O küçük melek o sabah uyandığında sadece kötü bir rüya görmüştü. Annesi simsiyah saçlarını taramış ve aksam toplamadığı masayı toplaması için ondan yardım istemişti.

27.05.2014 Gelibolu.

NOT: Bu öyküye Selçuk Ceylan‘ın tavsiyesi ile ilerleyen zamanlarda eklemeler yapacağım, yapabilirim.