Tag Archives: Selçuk Ceylan

2020 Yılımın Özeti

Mad Max: Fury Road filmini ilk kez sinemada izlerken filmin ilk aksiyon sahnesiyle koltuğumdan öne doğru fırlamış, bir daha da geriye yaslanamamıştım. İşte öyle bir yıl oldu 2020.

Blogun geleneksel yıl özeti yazısına hoş geldiniz. Bu özet yazıları, yıllardır her yılın sonunda yazdığım bir tür hesaplaşma, skor tutma, istatistik verme, racon kesme, kuyruğu kıstırma ve yazılması en uzun süren yazılar oluyor. Haydi, türümüzün son birkaç yüzyıldır yaşadığı en sıkıntılı yıllardan biri ve belki de en sıkıntılısı olan 2020 yılını nasıl geçirmişim hatırlayalım.

Bu yıl önceki yıla göre blogla daha çok ilgilenmeme rağmen, okuyucu sayımız biraz düşmüş. Ancak yazı sayısının önceki yıla göre ciddi oranda da arttığını söylemek lazım. Toplamda 80 yazı yayımlanmış blogda. Blogun son dört ayında WordPress ciddi bir güncelleme alarak “Blok” tasarımına geçti. Bunu okuyucu olarak siz fark etmediniz. Ancak içerik üreticisi olarak ben, ilk aylarda çok ciddi sıkıntı çektim. Ancak sonradan uyum sağlamayı başardım ve yazılar gelmeye devam etti. Tam 10 sene önce yazdığım “İyi Bir Münazara İçin İpuçları” isimli yazım bu yılında reyting rekortmeni. Hemen ardından Türkiye’nin belki de ilk ve tek Gillette Blue 3 ve Mach 3 koleksiyoncusu olmamı ispatlar şekilde, “Gillette Tıraş Bıçakları Kullanıcı Deneyimleri” isimli yazım en çok okunan yazım oldu. Ciddi bir sağlık problemi yaşadıktan sonra yazdığım “Bir Reflü Macerası” yazım en çok okunan üçüncü yazı oldu. Buna çok sevindim çünkü internette çok az yerde bulunabilen bir diyet ve yasaklılar listesini yayımladım bu yazıda. Umarım okuyan herkesin işine yaramıştır o liste. Google’a “münazara” yazarak bana ulaşan çok ciddi sayıda okuyucu olması sevindirici. Çünkü ben yıllar önce yazdığım o yazıma ek olarak bir yazı daha yazdım ve ilk yazıyı okuyan okuyucuların bu ikincisini de okumasını görmek iyi. Bloga en çok ziyaretçiyi arama motorları göndermiş. Bunun dışında sırasıyla Facebook, Twitter, Linkedin ve Instagram okuyucu göndermiş. Bu sene birkaç özel yazı için ilk defa reklam vereceğim. Bugüne kadar reklamdan bir kuruş kazanmadım. Ancak yıl içerisinde bazı özel yazılar yazmayı planlıyorum. Bunlar için reklam vereceğim. Bir de yakında My Resort için bir Instagram hesabı açmayı düşünüyorum. Ancak yazılarıma link veremeyeceğim için bunu nasıl yaparım ya da neye yarar, bunu iyice planlamam lazım.

İhsan Oktay Anar‘ın çeşitli dergilerde yayımlanmış küçük öykülerini derlediğim şu iki dosya (İhsan Oktay Anar’ın Minik Öyküleri Derlemesi ve İhsan Oktay Anar Minik Öyküler Derlemesi 2: Rabnûma) bu yıl en çok indirilen içerikler olmuşlar. Bu yıl onun İngilizce basılan tek kitabı olan The Book Of Devices‘ı aldım. Blogda en çok tıklanan görseller yüksek lisans diplomam ve reflü beslenme alışkanlıkları listesi olmuş. Haa bir de Gandalf var tabi. Bu yıl ülkemizden sonra en çok okuyucu ABD, Almanya ve can Azerbaycan’dan gelmiş. İngiltere’den yapılan 86 girişin ise en az yarısının bizim Seval olduğundan eminim 🙂

Şimdi gelelim aylık performanslara ve yaşananlara:

Ocak 2020: Yıl içerisindeki en kötü yazım performansı bu ay olmuş sadece 3 yazı! Bunlardan bir tanesi de zaten 2019 yılımın özetiydi.
:: Geçen yılın en büyük müzikal keşiflerinden birisi olan Altın Gün ön plana çıkmış. Bana göre şimdiye dek çektiğimiz en iyi cover videolarından birini çekmişiz ve Altın Gün yorumuyla “Kolbastı” çalmışız. Sağ olsun Cem‘in bağlama da akmış gitmiş valla 🙂
:: Yıllar sonra nihayet blogun arka planını değiştirmişim. Ayrıca Gillette tıraş bıçağı koleksiyonum için de ayrı bir sayfa açmışım.

Ocak 2020’de kullandığım üst resim

Şubat 2020: Toplam 5 yazı. Eh, fena değil. Bu ay yılın hareketlenmeye başladığı, Covid-19‘un duyulmaya başlandığı bir aydı. Başımıza neler geleceğinden habersiz, öylece bekliyorduk.
:: Alper ve Özge nişanlandı. Bu yılın ilk düğün/dernek haberi Alperler’den geldi. Hep birlikte Ankara’ya gittik. Böylece Özge’nin ailesiyle de tanışma imkanımız oldu. Yıl içerisinde de pek çok arkadaşımızın güzel haberlerini almaya devam ettik.
:: Kendime nihayet bir masaüstü bilgisayar toplayabildim. Tabi bu gelişmede en büyük pay Kerem Bey‘in ve Lütfi Abi‘nin. Sağ olsun Kerem Bey’in bir kıyıda kalmış emektar bilgisayarını aldıktan sonra ram ve SSD takviyesi yaparak şu anda da kullandığım bilgisayarı hayata döndürmüş oldum.
:: Yağız ve Alper’le birlikte, şimdiye kadar yaptığımız en prodüksiyonlu videomuzu yaptık. Yıllardır severek dinlediğim büyük üstat Ennio Morricone’yi de andık böylece.
:: Kendime bir 75-300 odak uzunluklu zoom lens aldım. Böylece özellikle dolunaylarda çok daha güzel görüntüler çekebilmeye başladım.

Mart 2020: Bu ay toplam 8 yazı yazdım. Ayrıca çok fazla sayıda eski yazımı da güncelledim. Özellikle eski görsellerin linkleri öldüğü için blogun arka planında epey hummalı bir çalışma devam ediyor. Ülkede de bu aydan itibaren Covid salgını ciddi bir boyuta taşınmıştı. Yakın zamanda iki arkadaşımız HazalUtku ve BetülMustafa yeni evlerine taşındılar. Ayrıca bu ay Antalya’ya bir eğitim çıkmıştı, Yunus Emre‘yle birlikte gidecektik. Ancak Covid nedeniyle iptal edildi.
:: Orta Dünya’ya ait yepyeni kitaplar yayımlandı ve ben hepsini kitaplığıma ekledim. Şu anda birkaç eksik dışında gayet iddialı bir Orta Dünya kitaplığım oldu.
:: Ali Sami Yen‘e bir kere daha, bu sefer de Alperler’le gittim. Orada Özlem ve Ceyhun da ekibe katılınca müthiş bir gün ve müthiş bir maç oldu. Galatasaray’ımızın o yıl seyirciyle oynadığı son maçtı bu. Bir hafta sonra tüm ülkede Covid alarmları çalmaya başladı.

:: Çok uzun süredir arşivime katmak istediğim Daft Punk‘ın Random Access Memories isimli albümünün plağını nihayet alabildim.
:: Yıllardır karşılaştığım en kötü virüs bilgisayarıma bulaştı. Hep duyduğum ama bir şehir efsanesi olarak dinlediğim .remk virüsü bilgisayarıma bulaşıp tüm dosyalarımı şifreledi ve şifre için benden 980 dolar para istediler. Neyse ki (hala şükrediyorum) %99 oranında yedeklerim sayesinde kayıpsız olarak kurtuldum. Ancak bu bana yaklaşık 1 haftaya mal oldu.

Nisan 2020: Pandemi ülkeyi kasıp kavurmaya başladı. Evlere kapandık. İşe dönüşümlü olarak gidiyoruz. Karamsarlığın en üst düzeyde olduğu bir aydı. Arkadaşlarımız bir biri ardına evlilik tarihlerini ertelediler. Bu ay 8 yazı yazmışım.

:: Yıllar sonra arşivden bulunca Hobbit’in orijinal illüstrasyonlarını yayımladım. Eğer gözden kaçıran varsa muhakkak indirip arşivlesin.
:: Ülkemizin rock ve metal müzik kültüründe önemli bir paya ve yere sahip olan Çağlan Tekil bu ay hayatını kaybetti. Geçirdiği beyin kanaması sonucu bir sürede komada yaşam savaşı verdi ancak daha fazla dayanamadı. Bu yazıda “Şimdi ardından Head Bang ne olur, yeni sayı yayımlanır mı, yoksa Baron’la birlikte bu efsane de ölümsüzlüğe doğru yelken açar mı bilmiyorum.” demiştim. Birkaç ay sonra Head Bang son bir sürpriz yapacaktı.
:: Mach3 koleksiyonuma iki önemli parça eklemişim.
:: Bir süredir uğraştığım fotoğraf stoklama işlemini nihayet yapabilmişim. Bu sayede ayın çok daha net fotoğraflarını çekebiliyorum.
:: Halen daha hayatımızın en büyük maceralarından biri olarak nitelendirdiğimiz Gelibolu Maceramıza ait yıllar sonra bir keşif yaptım. Üstelik yıllar önce yazılan yazılardaki görselleri de güncelledim.

2012 Aralık

Mayıs 2020: Pandemi tüm ülkede devam ediyor. Nisan ayına göre biraz daha iyiye gidiyor durum. Bu ay yine 8 yazı yazmışım. “Evde kal“manın en büyük faydalarından birisi bu oldu. Bir de elbette bu yılın bizim için en büyük, en önemli ve en güzel olayı var: Mert Ekin dünyaya geldi.
:: İhsan Oktay Anar’ın daha önce hiç okumadığım bir öyküsünü keşfettim: Rabnûma. Yıllardır üstadın kaleminden yeni şeyler okumuyoruz. Bu öyküsü de 1989 yılında kaleme aldığı bir öykü. Tarzının oturmaya başladığı dönemler. Hoca bu öyküden 5 yıl sonra da Puslu Kıtalar Atlası’nın yayımlayacak.

:: Aylardır beklediğimiz mucize gerçek oldu ve sevgili yavrumuz Mert Ekin dünyaya geldi. Pandeminin ortasında, gözden uzak ve tedirgin geçen birkaç günün ardından yuvasına geldi. Ben bu satırları yazarken Mert’in 8 aylık olmasına birkaç gün kaldı. Buraya da yeni doğan değil de şimdiki halinin bir fotoğrafını ekliyorum. Yılbaşında çektik.
:: Bu yılın en iyi projelerinden birini daha başarıyla tamamladım. Mini vidalama makinesi yaptım. Bu projeyi yaparken bana destek olan Türker, Süha ve Murat‘a bir kere daha teşekkür ederim.
:: Bu yılın en gurur verici çalışmasına imza attık hem de neredeyse tüm arkadaş gurubumuz bir arada! 19 Mayıs’ta “Hoş Gelişler Ola” marşını çaldık hep birlikte ve ortaya yıllar sonra bile keyifle hatırlayacağımız güzel bir video çıktı. Emeği geçen tüm dostlara bir kere daha teşekkür ederim. Bu arada üç kardeş birlikte yer aldığımız ilk müzik videomuz da bu oldu.

:: Murat İlkan‘ın Fanus albümünün hatalı basılan ilk plağını aldım. Hem Murat İlkan’ı çok sevmem hem de koleksiyon değeri olan bir ürün olduğu için hiç kaçırmadım. Plak dinlenebiliyor ancak mastering’i çok yetersiz ve parçalarda çok ciddi hatalar var.
:: Nereden esti bilmiyorum ama daktilo alırken dikkat edilecek konulara ilişkin güzel bir yazı yazmışım. Bu sene çok okunan bir yazı olmadı ama reytinglerinin giderek arttığını görüyorum. Birkaç seneye blogun önemli yazılarından birisi olabilir.

Haziran 2020: Bu ay sadece 4 yazı yazmışım. Rehavet oldu tabi. Bütün ülke de tıpkı benim gibi rehavete kapıldı. 1 Haziran’da pandemi yasakları sona erdi. Covid 19’da tünelin ucunda birazcık ışık görmüşken, vak’a sayılarını nihayet 100’ün altına düşürmüşken ve tam da tedbirlerin korunması gerektiği yaz sezonun açılışıyla tüm tedbirler kalktı. Aylardır kapalı kalan halk bir anda hiç olmayacağı kadar dolaşıma çıktı. Bankalar insanlar tatile gitsin diye kredi verdi. Tatil sezonuyla çakışmasın diye üniversite sınavı ertelendi. Bunun bedelini de elbette birkaç ay sonra çok daha şiddetli bir şekilde ödeyecektik.

:: Mustafa, Massive Agressive isimli iç dekorasyon butiğini açtı. Başlangıçta steampunk esintili objelerde kısa sürede Instagram’da beğenileri toplamayı başardı. Her geçen gün satış ağını da genişletiyor.
:: Alper’le birlikte en sevdiğimiz Türk gruplarından olan Pentagram’ın en sevdiğimiz iki şarkı This Too Will Pass ve Lions In A Cage’i coverladık.
:: Yıllardır istediğim ancak bir türlü fırsat bulamadığım bir şeyi yaptım ve kendi el yazımı bir fonta dönüştürdüm.
:: Ülkemizde basınında da yer alan ancak kimsenin tek bir kare fotoğrafını bulamadığı dergiyi Seval sayesinde Almanya’dan buldum. Seval’in Almanya’dan bana yaptığı son iyilik bu olacaktı. Çünkü bir süre sonra İngiltere’ye taşınacaktı.

Temmuz: Bu ay blogda 7 yazı yazmışım. Önceki yıllarda genede tatile falan gittiğimiz için Temmuz pek yoğun geçmezdi ancak bu sene Covid’den dolayı evlerde kaldığımızdan fena bir ortalama değil.

:: Biricik dostum Selçuk Ceylan‘ın yepyeni iki kitabını daha okudum. Selçuk’un yazdığı kitap sayısı 6’ya ulaştı.
:: Yılın en iyi dolunayını yılın en sevdiğim ayında yaşadım. Ender ve Alper’le birlikte Ghost’un Ritual parçasını coverladık.
:: Büyük üstat, çağımızın en büyük müzisyenlerinden Ennio Morricone hayatını kaybetti. Türkiye’de kendisinden ve eserlerinden en çok bahseden bloglardan birisi olan My Resort’ta, olabildiğince güzel bir yazı yazarak uğurladık ustayı.
:: Utku ve Alper’le pizza yeme yarışmasına katıldık. Ben dereceye giremedim ama Alper ikinci, Utku üçüncü oldu.
:: Hayatımın en sessiz sedasız doğum günlerinden birini geçirdim. Aynı dönemde In Flames, Clayman albümüne 20. yıl özel baskı yayımladı. Ben de bu albüm ve Fury filmi için birkaç yeni baskı tasarladım.

:: Okulda bu yıl düzenlenmeye başlayan çevrimiçi Öğrenci-Mezun Buluşmaları etkinliğinde bölümümüz ve mesleğimiz adına bir sunum yaptım. Keyifli bir akşam oldu. Bir kere daha, beni davet eden sevgili hocalarıma ve öğrenci arkadaşlarımıza teşekkür ederim. Blogda bahsetmesem de bu yıl bu şekilde pek çok çevrim içi etkinlik oldu. Covid-19’un hayatımıza kattığı farklı tecrübelerden birisi de bu oldu.
:: Çok kıymetlim ve yıllardır eski baskıları astronomik fiyatlarla satıldığı için alamadığım Nur Yoldaş’ın Sultan-i Yegah albümü yeniden plak olarak basıldı. Üstelik şeffaf, kırmızı renkli ve gatefold olarak. Hemen aldım.

Ağustos 2020: Yaz bütün rehavetiyle devam ediyor. Covid yavaş yavaş ülkeye yeniden yayılmaya devam ediyor. Gerçek rakamların kelime oyunlarıyla gizlendiği yönünde toplumda ciddi bir kuşku ortaya çıktı. Bir süre sonra bu kuşkuların haksız da olmadığı görülecekti. Bu ay toplam 7 yazı yazmışım. Bu ay hem Koray ve Tuğba‘nın hem de Alper ve Özge’nin düğünleri vardı. Koray ve Tuğba’nın Antalya’daki düğününe gidemedim.

:: Alper tam 14 yıl sonra Eskişehir’den taşındı. Blogda yazdığım en depresif yazılardan birini yazdım. 2020’nin en kötü anlarından birisiydi veda anı. “Fotoğrafların kesilmiş yerlerini saklamayı yıllarca becerdim ama artık sen de yoksan çerçevede çok azımız kalıyor o yıllardan.”
:: Kiracı olarak oturduğum evde büyük bir tadilat yapıldı. Ustaların da temiz çalışmamasından dolayı toparlanmak epey uzun sürdü. Ancak yine de ustaların hakkını yemeyeyim, en azından kısa sürede tamamladılar. Temizlik uğraştırdı biraz.
:: Özge ve Alper’in düğünü oldu. Bursa’ya gittim düğün için. Corona’nın gölgesinde korka korka yaptığımız, çok şükür kimseye de bir şey olmadan tamamladığımız bir düğün oldu.
:: Gillette Blue 3, beni şaşırtarak üç büyükler (Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş) renklerinde tıraş bıçakları çıkardı. Koleksiyona bir anda üç bıçak daha eklenmiş oldu. Ülkenin en iddialı koleksiyonuyum.
:: Bir klasik olan Fahrenheit 451‘i okudum. Kitap başta sarmadı, epey zorladı ancak sonradan çok hoşuma gitti. Filmini izledim ve çizgi romanını sipariş ettim. Bir de Eskişehir’de Fahrenheit 451 isimli bir sahaf keşfettim. Mehmet‘in sayesinde Devran’la tanıştık. İlerleyen günlerde de Devran’dan epey bir kitap alacaktım.

Eylül 2020: Covid’e karşı alınan önlemlerin göstermelik olduğu anlaşıldı. Özellikle Kurban Bayramı’yla birlikte memleketin dört bir yanına dağılan vatandaşlar sayesinde en küçük köylere bile virüs ulaştı. Nisan ayından daha beter bir duruma doğru ülke sürükleniyordu. Bu ay toplam 7 yazı yazmışım.

:: Grafik tablet aldım. Okulların açılmayacağı ve derslerin uzaktan yapılacağı anlaşılınca bir fırsatçılık ülkesi olan Türkiye’de 300 liralık ortalama grafik tabletler 600-700 liralara fırladı. Milli Eğitim Bakanı’nın eğitim uzatan yapılacaktır diye açıkladığı gece neredeyse %100 zamlandı tüm tabletler.
:: Yağızhan mezun oldu. Sagopa Kajmer, Yunus EP isminde bir albüm çıkardı. Bu albüm benim yıllar sonra dinlediğim ilk yeni Sagopa albümü oldu.
:: Gıda Dedektifi Musa ÖZSOY’un “Ne Yediğinizi Biliyor musunuz?” isimli kitabını okudum. Yalan yok, gıda endüstrisi hakkında daha önce bilmediğim pek çok yeni bilgi öğrendim. Ayrıca gıda tercihlerimi yeniden gözden geçirmemi sağladı.
:: Scooter aldım. Xiaomi M365 marka modelli scooter, bu yıl aldığımız en verimli aletlerden birisi oldu. Özellikle şehir içi ulaşımda büyük bir devrim yarattığını söyleyebilirim.

Ekim 2020: Blog açısından iyi geçen, 9 yazılık bir ay oldu. Covid’in daha da kötü bir hal aldığı artık kabul edildi ve yeni tedbirler alındı. Bu ayın diğer bir özelliği ise Sertan ve Ayşe‘nin biricik yavrucukları Özüm dünyaya geldi. Mert doğduğunda yaşadığımız heyecanı, bu sefer de Özüm için yaşadık 🙂

:: Şevkiye‘nin teleskobunu ödünç aldım. Aynalı teleskop hiç kullanmamıştım. Ancak kurduktan sonra epey bir keyif verdi.
:: Bir devrin sonu geldi ve Head Bang 6, Çağlan Tekil’in yarım bıraktığı işi tamamlamak için son kez yayımlandı. Head Bang devri sona erdi. Müthiş bir bir veda sayısı olmuştu.
:: Efendi, 2020 yılı içerisinde tam üç tane single yayımladı. Bu yıl umarım yeni albümleri çıkar.
:: Plak koleksiyonumdaki ilk long playlerden biri olan Kamuran Akkor’un Boşver Üzülme plağı için yıllar sonra bir kapak yaptım.

Kasım 2020: Yıl sonu yaklaştıkça doktora teziyle ilgili kaygılarım da tavan yapmış durumdaydı. Covid’in tedavisine dair her kanalda aşı çalışmalarıdan bahsediliyor. Biz de yeni bir dönüşümlü çalışma sistemine geçtik. Bu ay 5 yazı yazabilmişim.

:: Yıllardır kitaplığıma katmayı çok istediğim Harry Potter’ın resimli baskılarını Merve’nin hediyesiyle aldım. Kitaplarım açısından bu yılın şüphesiz en müthiş olayı buydu. Aynı dönemde bir de Buz ve Ateşin Dünyası isimli Game Of Thrones evreni kitabını aldım.
:: Anneannem Kars’ta vefat etti. Yıl boyunca uzak akrabalarımızın, birkaç tanıdığımızın Covid’den dolayı vefat haberini almıştık. Ancak anneannemin vefatı hepimizi yaraladı. Onu bu şekilde kaybetmek tarifsiz. Hala da ne diyeceğimi bilmiyorum. Gidemedik göremedik. Işıklar içinde uyusun, mekanı cennet olsun.

Aralık 2020: Yılın son ayında 8 yazı yazmışım. Bu yıl da böylece bitmiş oldu. Covid’e karşı geliştirilen aşı haberleri büyük bir mucize gibi karşılandı Dünya’da. İnsanlar umut beslemeye başladılar. Çünkü ekonomi çok kötü durumdaydı. Aşı haberleri ve ülkedeki bir takım siyasi gelişmelerden dolayı (Maliye bakanı istifa etti) ekonomide olumlu yönde kıpırdanmalar oldu. Eve kurutma makinesi aldık. Resmen bayram havası yaşanıyor günlerdir 🙂
:: Tam 15 yıldır bıkmadan, sıkılmadan izlediğimiz Supernatural dizisi final yaptı. Hayatımızın yarısına eşlik etmiş abilerim Sam ve Dean Winchester’a veda ettik.
:: Kendime iyi bir tripod aldım. Bu sene 75-300 objektiften sonra fotoğrafçılığa yaptığım son yatırım bu oldu.
:: Avatar’ın “Verilen Söz” isimli çizgi romanı ilk defa Türkçe yayımlandı.

:: Yıllardır kullandığım emektar bendirimi modifiye ederek yeni bir bendir sahibi oldum. Devrim yaratan akort sistemi sayesinde çok başarılı tonlar elde edebiliyorum.
:: Çok sevdiğim Fury filminin Amerika’dan aldığım soundtrack plağına kavuştum.
:: Cidesphere’in Dawn Of A New Epoch albümünün plağını aldım. Bu yılın en iyi metal işlerinden birisiydi bu albüm.

Bu yıl iş yerindeki üçüncü yılımdı. Önceki yıllara göre biraz daha karamsardım bu yıl. Hayal kırıklıklarım çok fazlaydı. Bu yıl vedaların yılı oldu. Geçici süreliğine de olsa Pınar ve Melike gittiler. Lütfi abi ve Şükrü abi gibi değerli abilerimiz emekli oldular. İsmihan abla emekli oldu. Biricik arkadaşımız, en yakın arkadaşımız Caner ise en büyük darbeyi vurdu ve Zonguldak’a tayin olarak gitti. Üç yılın ardından ilk defa bu yıl şubeler arası ufak görev değişiklikleri oldu. Sevgili oda arkadaşım Hülya Hanım diğer şubeye, kıymetli arkadaşım Sanem Hanım da bizim şubeye geçti ve yeni oda arkadaşım oldu. Masam değişti. Gerçi itiraf etmek gerekirse masamın değişmesine çok ama çok sevindim. Bu yıl uzaktan çalışma kavramıyla tanıştık. Bütün bir yıla baktığımızda da yine iş yoğunluğumuzu Sıfır Atık, mahkemeler, yılın ilk dönemlerinde gürültü şikayetleri oluşturdu. Bu yıl ne yazık ki hiç spor etkinliğimiz olmadı. Sadece iş yerinde değil, Covid’in başlangıcı olan Mart ayından itibaren spor salonlarının kapatılması nedeniyle dışarıda da spor yapma imkanım olmadı. Spor salonu ekibiyle dışarıda görüştük. Enes, tam da bu dönemde askerden geldi. Erhan Abi ve Enes’le birkaç defa buluştuk.

Gelelim Instagrama. Bu yıl Instagram’da çok güzel coverlar paylaştık. Ayrıca koleksiyonla alakalı güzel derlemeler yaptım. Hepsini değil ama bir kısmını aşağıda paylaşıyorum.

Bu yılın da en sekmeyen yazıları dolunay yazıları oldu. Hatta bu sene 12 değil, 13 tane dolunay yazısı yazdım. Bu yazıların en güzel özelliği o dönem sahip olduğum ruh halini çok iyi yansıtmaları. Ayrıca müzikal çalışmalarımız da genellikle bu yazıların içerisinde veriyorum.

Youtube’u çok ihmal ettim. Çok ihmal ettim ve sadece 1 video yayımladım. Belki 2021’de daha dolu geçer. Covid pandemisi aslında evde kaldığımız dönemde film ve dizi izlemek için uygun bir zamandı. Ancak hem Merve’nin hamileliğinin son dönemleri olması hem de Mert’in doğmasıyla birlikte hayal ettiğimiz gibi olmadı film izleme olayı. Yine de Netflix‘te epey bir şeyler izledik. Bunların içerisinden beğendiklerimden bazıları Old Guard, Cinayet Süsü, Nice Guys gibi filmler oldu. Bu arada umarım Old Guard’ın devam filmi çekilir. Şunu fark ettim ki eski filmleri izlemeyi daha çok seviyorum. Fury, Yüzüklerin Efendisi, Kapıdaki Düşman, Er Ryan’ı Kurtarmak gibi filmleri senede birkaç kere izliyorum. Mesela How I Met Your Mother‘a başladık yeniden.

Halen izlemekte olduğum İkinci Dünya Savaşı’nın En Önemli Olayları isimli belgesel ise hayatımda izlediğim en derli toplu 2. Dünya Savaşı belgeseli. Bu yıl ayrıca Atiye, Breaking Bad, Spartacus ve La Casa De Papel‘i izledik. Netflix dışında bu yıl Mustafa sayesinde Amazon Prime‘ı da denedim ama burada da birkaç eski film dışında yeni bir şey izlemedim. Bunlardan bağımsız olarak 1917 isimli film muhteşem bir WW1 filmiydi. Ayrıca ilk defa izlediğim Bone Tomahawk da yıllar sonra izlediğim en iyi western filmiydi.

Bu yıl edebiyatla dopdolu geçti. Bunda da en büyük pay Hicri Bilakis Kuşçu‘nundur. Bugüne kadar yıl içerisinde okuduğum, aldığım kitapların sayısını tutmazdım. Ayrıca kitaplara dair yaptığım incelemeleri de yazmazdım. Onun yılbaşından hemen önce verdiği Metis Ajanda 2020 – Ya Kebikeç! sayesinde bu envanteri günden güne tutabildim. Bu ajandanın en güzel yanı, ihtiyacınız olan her şeyi içeriyor olması. Önemli günleri, dolunay takvimi, özel sözler, yazarları eserlerinden alıntıları (ki bunlar bile başlı başına bir okuma kaynağı), küçük bir not bölümü, telefon rehberi ve birkaç faydalı bilgi. Yoğun geçen bir yıl olmasına rağmen baş ucumdan kitabı hiç eksik etmedim. Bu yılın ilk kitabı Borges’in Ficciones: Hayaller ve Hikayeler oldu. Burada yer alan Artificos kısmı müthişti. Bu yıl okuduğum en iyi kitaplar ise Alamut, Malafa ve Sapiens oldu. Bunu Herkes Bilir ve Meteor Avı‘nı yarıda bıraktım. Ayrıca Zaman Makinesi ve Fahrenheit 451‘den çok etkilenip çizgi romanlarını aldım. Bu yıl çeşitli yollarla (satın alarak, hediye olarak, takasla, ücretsiz olarak ve hibe edilerek) elime toplam 93 kitap geçmiş. Bunlardan 30 tanesi Jules Verne kitapları.

Jules Verne demişken, hayatımın Jules Verne’yle dopdolu geçen yıllarından birisiydi. Yılın ortalarında Murat Haser isimli ülkenin en büyük Jules Verne koleksiyoncusuyla tanıştım internetten. Paylaşımları üzerinden epey muhabbet ettik. Bu sayede benim tamamladığımı sandığım bazı serilerin eksik olduklarını görüp tamamladım. Ve İthaki koleksiyonumu sadece son kitap (46 no) eksik olmak üzere tamamladım. ALFA Yayınlarının “Olağanüstü Yolculuklar” serisine başladım. Bu serinin güncel bir seri olması nispeten işimi kolaylaştıracak.

Müzik. Bütün yıl boyunca dinledim. Hastanede doğum için kontrole gidince de dinledim, sabahları işe giderken de dinledim. Kulaklığım bozuldu ve aylardır servisten gelmedi. Dışarıdayken idare ediyorum başka kulaklıklarla. Bir gün Ender’le buluşmuştuk. Arabada radyoda bir şarkı duydum. Giriş melodisi acayip hoşuma gitti. Yıl boyunca da dinleyip durdum: Kahraman DenizUzak Gelecek. Oluyor böyle takıyorum bazı şarkılara. Mesela hiç tarzım olmamasına rağmen Kül, Dünya’dan Uzak ve Kentsel Dönüşümler isimli şarkıları da çok beğendim. Sagopa Kajmer’in de girişteki strachleri çok hoşuma gittiği için Pankart isimli yeni şarkısını beğendim. Bir de keşif yaptım ki keşfettikten sonra defalarca dinledim. İstanbul Şarkıcıları isimli oluşumun Köroğlu Dağları isimli şarkısı. 1980 yılında yayımlanmış. Müthiş bir şarkı. Bir de bahsetmezsem olmaz, Ouzo Bazooka‘nın Space Camel isimli şarkısı var ki klibiyle falan muazzam. Mert’i kucağıma alınca bunu açıp dans ediyoruz. Gerçek saykodelik budur!

Metal müzik dünyasında ise epey gelişmeler yayımlandı. In Flames, Clayman albümünün 20. yılına özel bir EP yayımladı. Eski şarkıların yeni düzenlemelerini içeriyordu. Yeni düzenlemelerin hiçbirini beğenmedim. Ancak albümün remastered halini beğendim. Deftones, Ohms isimli albümünü yayımladı. Albüm aklımı başımdan almadı ama kötü de değildi. Önceki albümden çok daha iyiydi. Deftones ayrıca başyapıtları White Pony’nin 20. yılına özel bir Anniversary Edition yayımladı. White Pony x Black Stallion isimli bu double albümde ilk albümün remastered şarkıları ve remiksleri yer aldı. Remikslerin bazıları resmen bambaşka şarkılar olmuşlar. Çok beğenmedim. Katatonia, City Burials isimli yeni albümünü yayımladı ancak olmadı, yaprak kımıldamadı bende. Yine bir başka grup Linkin Park da Hybrid Theory albümlerinin 20. yılına özel bir albüm yayımladılar. İçerik olarak çok zengindi ancak çok da pahalı olduğu için almak mümkün değildi. Yine de eski videolarını yeniden düzenleyip renkleri ve çözünürlüğü olağanüstü hale getirdiler. Sırf bu bile yetti de arttı. Yıllar sonra oturup Linkin Park dinledim. Hatta şu anda da In The End çalıyor.

Ülkemizde de müzik piyasası covid’e rağmen üretkendi. Konserler olmadı ama gruplar evlerinde üretti. Grupların bir dönem evlerinden yaptığı cover ve akustik çalışmaları beğeniyle izledim. Bu yılın en yeni yepyeni grubu benim için Bipolar Architecture oldu. Heretic Soul‘dayken de çok beğendiğim Sarp‘ın yeni grubu. Depresif melodilerin üzerine yaptığı vokali özellikle beğendim. Şu anda grubun üç şarkılık bir EP’si ve bir de single çalışması var. Bu yıl umarım onların adına daha iyi geçer. Canımız ciğerimiz Pentagram‘ımız yeni bir albüm çıkarır diye bekliyorduk ancak “Bu Düzen Yıkılsın” isimli bir single yayımladı. Bir de video çekti. Beğenmedim. Ancak şu açıdan mutlu oldum ki Pentagram yola sekiz kişi olarak devam edecek gibi görünüyor. Cidesphere, bu yılın en iyi albümlerinden birini çıkardı: Dawn Of A New Epoch. Yılın son aylarına denk gelmesine rağmen Spotify’ım da ilk üçe girdi albüm. Özellikle Sacred Patronage bu yıl favori metal şarkım oldu. Sabhankra bu yıl yeni bir materyal üretmedi, konserler verdi. Ancak 2021’de yeni bir albüm yayımlayacaklar. Yani aslında bu dönemi onlar da üretmek için kullandılar. Bu yıl onlarca albüm çıktı elbette ancak belki de bunları ben de ilerleyen yıllarda keşfedeceğim için buraya fazla detay yazmıyorum. Son olarak baş tacım Black Omen‘in ilk demosu kaset formatında yayımlandı. Bununla ilgili ayrı bir yazı yazacağım için detay vermiyorum.

2020’nin ilk aylarında verdiğim bir yedek parça siparişi vardı. Aralık ayının ilk haftası geldi ve yanlış geldi. Yeniden sipariş oluşturdum bekliyorum. Ayrıca Pioneer servisinden hala kulaklığımı bekliyorum. Umarım bunlar bu yıl gelir. Koray’ın istediği Mor ve Ötesi – Deli parçasının davul videosunu hala çekemedim. Onu bitireceğim. Sercan’la bu yıl üç kere görüştük. Ocak ayında Eskişehir’e geldiğinde ve Alper’in düğününde. Volkan’la ise görüşemedik hiç. Sercan‘a doğum gününde güzel bir kolaj video yaptık. Beğenmedi 🙂 Bursa’dan isimsiz bir mektup geldi. İçerisinde uzunca bir plak listesi vardı. Beni nereden buldu, ismime ve adresime nasıl ulaştı bilmiyorum. Ama iç içe de sevinmedim değil. Zaman zaman açıp okuyorum.

Yazmayı yukarıda unuttum ama kardeşim Mustafa, Kocaeli Üniversitesi’nden Osmangazi Üniversitesi’ne geçiş yaptı. Dolayısıyla iki yıldır süren çilemiz nihayet bitti. Nihayet yeniden Eskişehir’de toplandık. Bu yılın güzel gelişmelerinden bir tanesiydi bu. Tabi ki bir diğer Mustafamız da nihayet gitti Trabzon’da nişanlandı Kübra’yla. Mustafa şüphesiz son yıllarda hayatımıza giren en değerli adamlardan. Ama Kübra da o kadar müthiş bir insan ki bazen diyorum acaba Mustafa’yı mı daha çok seviyoruz Kübra’yı mı 🙂

Bu yıl Ferit sağ olsun bana bir sürpriz yaparak hazırladığı exlibrisi göndermiş. Ben de mektuplarımda kullanıyorum bunu. Kendisi yıllar sonra Kütahya’dan ayrıldı. İzmir’e tayini çıktı. Elbette Kütahya demişken bir diğer sevgili kardeşimiz Gürcan‘dan da bahsetmezem olmaz. O da bir kere Eskişehir’de beni ziyaret etmişti. Pandeminin hızlanmaya başladığı günlerdi. Sonrasında iade-i ziyaret fırsatım olmadı. Ama 2021’de şartlar düzelirse Gürcan’ı Kütahya’da ziyaret etmeyi planlıyorum.

Evet, yılın özeti yazılarımın olmazsa olmazı olan Hedefler bölümüne geliyoruz. Bakalım geçen sene kendimize hangi hedefleri koymuşum, neleri başarmış, neleri yapamamışım. En önemlisi de, önümüzdeki yıl neler yapmak istiyorum? 2020 yılı için hedeflerim şunlardı:

  • Elektronik davuluma bir ilave crash zili almak (Olmadı, alamadım. Ancak bozuk bir aksamını tamir ettirdim)
  • Kendime yeni bir bilgisayar toparlamak ve bunu olabildiğince ucuza yapmak. (Harika! Bunu başardım!)
  • Bir şarkıyı baştan sona düzenleyip cover olarak yayımlamak. (Bunu da yaptım sayıyorum, çünkü birkaç şarkıyı baştan sona olmasa da coverladık ve düzenleme yaptım)
  • Konsept bir fotoğraf çalışması yapmak. (Başarısız sayıyorum. Gerçi Alper’in düğününde epey bir çektim ama olsun, bu hedefi yazarken hayal ettiğim şeyi yapamadım)
  • Tank maketimi bitirmek. (Olmadı, yapamadım)
  • Vasatın üzerinde bir otomobil almak. (Olmadı, alamadım)

Evet, hedefler açısından çok da parlak geçmemiş anlaşılan. Moral bozmayalım ve kendimize 2021 için yeni hedefler koyalım. Önceki senelere kıyasla daha minimal hedefler koyuyorum çünkü Covid-19’un ne zaman biteceğini kestiremiyorum. Buyurun:

  • Elektronik davuluma ilave bir crash zili almak
  • Tank maketimi bir diorama ile bitirmek
  • Vasatın üzerinde bir otomobil almak
  • Doktoramı bitirmek
  • Eğer covid-19 nihayet tüm ülkede sona ererse iki farklı zamanda tatile gitmek
  • Alper’in isimsizini bitirmek

Bir önceki yıl şöyle yazmışım: “Umarım 2020 pozitif şeylerle dolu bir yıl olur. Hayatımızın belki kökten değişeceği, belki dibe vuracağımız, belki de göklere çıkacağımız bir yıl olacak. Hazırlıklı olmakta fayda var.” Hazırlıklı olamadık açıkçası. Yıl boyunca çok fazla şey kaybettik. Sevdiğimiz insanları, yakınlarımızı kaybettik. Afetler ve hastalıklar yüzünden çok insan öldü. Ama pek çok yavru da bu yıl gözlerini açtı hayata. Mert Ekin, bizim için bu yılın tek güzel şeyi oldu. Her şeyden habersiz, üç beş kişilik dünyasında yaşamaya devam ediyor 🙂 Ben bu yıl da buralarda olacağım sevgili okur. Bu yazıda unuttuğum bir şeyler muhakkak vardır. Lütfen bana yazın, hatırlatın. Umarım 2021 yılı her birimiz için daha farklı ve daha güzel olur. Unutma, gökte dolunay olduğu sürece Dünya’dan bir çift göz ona bakacak.

Selçuk Ceylan Külliyatı

ruya06Sürekli okuyucuların daha önce bu blogda zaman zaman ismini okuduğu kıymetli yazar arkadaşım Selçuk Ceylan’ın, Can Çocuk Yayınları’ndan çıkan dört kitabından sonra, geçtiğimiz aylarda farklı yayınevlerin tarafından basılan iki kitabı daha yayımlandı. Tilki Tilda ve Evcil İnsanlar ile Dünyayı Kurtaran İnek.

Her ne kadar Selçuk, kendisini bir “çocuk masalı” yazarı olarak tanıtıyor olsa da kitapları okumaya başlayınca anlıyorsunuz ki kullandığı kelimeler, satır aralarına gizledikleri ve olayları ele alış biçimiyle çocuk masallarının çok ötesinde büyüklere de masallar anlatıyor. Selçuk Ceylan’la yaklaşık altı ay süren maceramız boyunca, kişiliğini ve düşünce yapısını anlayabildiğimi iddia etme cüretini gösteriyorum. Çocuğuna masal anlatabilecek ya da masal kitabı okuyabilecek bir anne babanın da asgari olarak bazı erdemlere, hayat görüşüne ve –entelektüel demeyelim ama– hayatı kavrayabilme yeteneğine sahip olması gerekmez mi? Bence Selçuk işte bu görüş üzerinden kaleme alıyor kitaplarını. Yazdığı her kelimenin, her cümlenin bir anne ya da baba tarafından küçük bir yavruya okunacağını hayal ediyor. Elbette anne babasına ihtiyaç duymadan ve küçük elleriyle kitabını kavrayan yavrucukların varlığı da onun yazın dünyasının temel motivasyonunu oluşturuyor.

Külliyatın ilk kitapları olan Rüya Dalgıçları İçin Masallar serisi (üç kitap) benim açık ara en sevdiğim ve sadece anlatılan maceralarıyla değil, Meltem Şahin’in çizimleriyle de kendine has bir kurgu dünyasını yaratmayı başarabilmiş kitaplardır. Yazar, Güney Amerika’nın kim bilir hangi boğucu gününde, kendini kapattığı o çatı katında yazmaya başlıyor ilk satırları. Bu serinin temeli Selçuk’un hayatında çok önemli bir dönüm noktası olan Arjantin günlerinde atılmış. Bu açıdan Rüya Dalgıçları, maceraya aç iki kardeşin başından geçenlerin öyküsü/masalı olmasının yanı sıra Selçuk’un ilk atışta hedefi vuran kıymetli eserleri oluveriyorlar.

ruya04

Rüya Dalgıçları İçin Masallar (Çizen: Meltem Şahin)

ruya03

Göğün Mavi Kabuğu (Çizen: Mustafa Delioğlu)

Göğün Mavi Kabuğu, yıllar önce yazdığım bir yazımda da bahsettiğim üzere Selçuk Ceylan’ın “Yetişkinler için masallar” fikrini iyice benimsemeye başladığı bir dönemin eseri. Bir çocuğun ancak büyük olgunluk göstererek idrak edebileceği hayata dair bazı gerçekleri, Selçuk ufak ufak gün ışığına çıkartıyor, okuyucuya (ister çocuk olsun ister yetişkin) sezdiriyor. Çizimlerini de oldukça başarılı bulduğum bu kitap, Rüya Dalgıçları İçin Masallar Serisi’nin üç kitabıyla birlikte Can Çocuk Yayınları’ndan çıkan son kitaptır.

ruya05

Tilki Tilda (Çizen: İrem Çağıran)

Bir süre sonra, farklı bir yayınevinden ve farklı bir formatta yayımlanan “Tilki Tilda ve Evcil İnsanlar” karşıma çıktı. Ciltli sert kapak, özel gramajlı kalın sayfalar, sayfa tasarımına uygun olarak çizilen görselleri ve “fabl” formatıyla oldukça dikkat çeken bir kitaptı bu. “Siyah-Beyaz-Yeşil” renk uyumunu örnek olarak gösterebileceğimiz cıvıl cıvıl sayfa tasarımları, soldan sağa ve yukarıdan aşağıya sayfa geçişleri ve dizgisiyle insanı okumaya teşvik ediyordu. Tilda’nın bu upuzun şiiri, Selçuk’un külliyatındaki en sıra dışı eserdir. Çocuk masalı görüntüsü altında, yetişkinlere de çok şey öğreten kitap, kafiyelerle bezenmiş bir hayat öyküsünü anlatıyordu. İşte bu kitapla başladı Selçuk öykülerinin içerisine kendisini de sıkıştırıvermeye… Öyküdeki Sakallı’nın kim olabileceğini okuyucunun takdirine bırakıyorum.

ruya02

Dünyayı Kurtaran İnek (Çizen: Nuray Çiftçi)

Geçtiğimiz günlerde bir internet sitesinde şans eseri olarak, Selçuk Ceylan kitaplarında indirim olduğunu gördüm. İşte o zaman Ceylan’ın son kitabını da gördüm: Dünyayı Kurtaran İnek. Hep Kitap Yayınevi’nden çıkan kitap belki de Selçuk’un yazdığı son çocuk masalı olacak. Yanılıyor olabilirim ama kitabın anlatım dili bana bu hissi verdi. Masal örtüsü altında, masalsı bir dille aslında günümüz gıda ve hayvancılık endüstrisine, toplumun uyuşukluğuna ince ince gönderiyor mesajlarını. Masalın (!) sonu ise bir ütopyayla bitiyor. Yan yana olduğumuz zamanlarda bana canlı kopyalama, klonlama işlemine dair bir şeyler sormuştu. Kitabı okurken anladım ki meğer amacı bu öyküyü yazmakmış.

“Dünya’yı Kurtaran İnek” gibi çocuksu bir süper kahraman başlığın altında bulmayı beklediğinizin aksine, tüm olayın seyrinde çok fazla teknik sözcük ve satır arası eleştirisi dikkati çekiyor. İşte bu açıdan belki de yazar, bir sonraki kitabında bu “gizemli olaylar” anlatma yetisini bir üst seviyeye taşıyıp nihayet (!) yetişkinler için bir roman kaleme alabilir. Belki de almaz. Profil fotoğrafını halen bir zürafanın süslediği bu renkli adamın, bu modern ozanın ne anlatmak isteyeceğini kim bilebilir?

ruya01

Göğün Mavi Kabuğu

Sevgili dostum Selçuk, yeni yıla yepyeni bir kitapla merhaba dedi: Göğün Mavi Kabuğu. Selçuk, bu masalı  biz askerdeyken yazmıştı. Daha önce yayımlanan Rüya Dalgıçları serisinin iki kitabından farklı olarak, bu sefer bir posta saksağanının başından geçen olayları okuyoruz.

Kitap diğer iki kitaptan biraz daha ince. Rüya Dalgıçları serisi bana daha fantastik gelmişti. Ancak bu yeni kitap ise betimlemeler bakımından benim çok daha hoşuma gitti. Ayrıca, karakterlerin kuş olmasından dolayı üretilmiş zekice kelime gmk01oyunları ve eğlenceli espriler var.

Göğün Mavi Kabuğu’nun, yazarın ilk kitabından bir diğer farkı ise kullanılan görseller. İlk iki kitabın çizeri Meltem Şahin idi. Bu yeni kitabı Mustafa Delioğlu resimlemiş. Üslup tamamen farklı. Çok ustaca yapılmış işler. Ancak kendi adıma ben ilk iki kitapla özdeşleşmiş o çizimleri daha çok seviyordum.

Bu masalda, dünyaya ayağına bağlı bir mesajla gelen küçük bir saksağanın, ayağına bağlı bu mesajın gerçek sahibini ararken başına gelen olayları okuyoruz.  Saksağanın önce Dünya’daki son krallığa yaptığı yolculuğa, sonra da birbirini çok seven bir çiftle tanışmasına şahit oluyoruz. Sonuçta mesajda ne yazdığını öğreniyoruz ve bir çocuk masalında bulmayı pek de ummayacağımız bir mesaj gmk04yüzümüze çarpıyor. Afallıyoruz.

Selçuğun askerdeyken yazdığı satırlar arasından birkaç tanesini mimliydi. En azından benim için.

“Ben de bu veriler ışığında gözlem yapmak için şehrin en yüksek binasını seçtim ve insanlar arasındaki boynu bükük tekleri bir kenara koyup çiftleri gözlemlemeye koyuldum.”

Can Çocuk Yayınları‘ndan çıkan “Göğün Mavi Kabuğu”, küçük kuzeniniz, minik yeğeniniz, komşunuzun ilkokuldaki sevimli kızı ya da arkadaşınızın yaramaz oğlu için alabileceğiniz harika bir masal kitabı olabilir.gmk02

Selçuk Ceylan’ın halen yayımlanmış 3 tane kitabı bulunmaktadır. Can Çocuk Yayınları’ndan çıkan tüm kitaplarına seçkin kitapçılardan ulaşabilirsiniz.gmk03

Rüya Dalgıçları İçin Masallar – 2

00  Yakın dostum Selçuk Ceylan‘ın Rüya Dalgıçları serisinin ikinci kitabı olan “Rüya Dalgıçları İçin Masallar – 2” Kasım 2014’te yayımlandı ancak ben kitabı nihayet geçen haftasonu D&R‘da bulup alabildim.

Rüya Dalgıçları İçin Masallar, isimli ilk kitap için yazdığım şu yazı okuduktan sonra bu yazıya devam ederseniz hem yazar hakkında hem de seri hakkında bilgi sahibi olabilirsininiz.

Askerdeyken Selçuk bana serinin iki kitabı için anlaşma yaptığını söylemişti. Dolayısıyla iki küçük yaramazın toplamda 4 masallık bir maceralarının yayımlanacağından haberdardık. Masalların içeriğinden de bahsetmiş o zamanlarda.

01

İlk kitapta iki masal yer alıyordu. Bu kitapta da iki masal yer alıyor. Ancak ilk masal olan “Güzel Bir Kahvaltı“, ilk kitaptaki masallar da dahil olmak üzere, Selçuk’un şu ana dek yayımlanan en uzun masalı olmuş. Selçuk, ilk defa bir masalda heyecanı tırmandırmış. Çocuklar, ailesini kaybeden bir kaptana yardım ediyorlar. Üstelik bunu okuduğumuz her satırda ağzımızı biraz daha sulandıran betimlemelerle, büyük keşkelerle bezeli manzaralar eşliğinde yapıyorlar ve tabiki mutlu sonla bitiyor gün 🙂 Diğer masal “Bugün Değil“, nispeten çok daha kısa bir masalcık. Küçük kardeşin doğum günü hediyesi olarak “ejderha” istemesine bayıldım 🙂

Rüya Dalgıçları İçin Masallar serisi iki kitaptan oluşuyor ve Can Çocuk Yayınları‘ndan çıktı. Çocuğunuza, kardeşinize, yeğeninize, komşunuzun afacan oğluna ya da arkadaşınızın dünyalar güzeli gözleri olan küçük kızına almak için ideal kitaplar. Davranış Bilimleri Enstitüsü de bu seriyi çocuk ve ruh sağlığı gelişimi açısından uygun bulmuş.

Kitaptaki en güzel çizimlerden biri. Tıkla büyüsün.

İlk kitapta olduğu gibi bu kitapta da çizimler Meltem Şahin‘e ait. Ellerine sağlık. Kepçe kulaklı kardeşleri onun çizgileri sayesinde daha komik hayal edebiliyoruz.

Rüya Dalgıçları, çocukların yanı sıra, rüyalarda yaşayan yetişkinlere de el değmemiş bir doğa, taptaze meyveler, nefis kurabiyeler, organik tarım ve sonsuz hoşgörü sunuyor. Yani özlemini duyduğumuz o ütopik dünyayı…

2014 Yılımın Değerlendirmesi

Yıllar bir biri ardına geçiyor, hayatlarımız değişiyor sevgili okur. Hayatımın belki de en önemli yılıydı 2014 ve en çabuk geçen yılı oldu.

Her yıl yazdığım ve geride bıraktığım yılı değerlendirdiğim yazılardan birisi olacak bu da. Geçen sene yazdığım, 2013 Yılı Değerlendirmesi‘ni okudum az önce. Blogun en hantal yılı olarak bahsetmişim. Ancak, bu yıl beş yıllık My Resort Tarihinin en kötü yılı olmuş, onu anladım. Çünkü altı ay süren bir askerlik ve bir ay süren bir evlilik sürecinde tamamen blogdan uzaktaydım. Tek bir kelime yazmadım. Haliyle reytingler de düştü. Ancak olsun, bunu dert etmiyorum. İnternet alışkanlıklarında belirli dönemler vardır. Örneğin 2000’lerin başında forum siteleri çok revaçtaydı. Sonra sözlükler birden moda oldular. Sonra blog dönemi başladı. Akıllı telefonlarla birlikte bu sefer de fotoğraf ağırlıklı içeriklerin yer aldığı sosyal profil siteleri popülerleşti. Dolayısı ile kişisel blogların artık iki kuşak geride kaldığını söylemek hiç de yanlış olmaz. Özellikle video ve fotoğraf paylaşımlarına olan ilgi bu denli yoğunken kelimelere ilgi gösteren okuyucuların sayısı ciddi oranda azaldı. Okumaya devam et

Rüya Dalgıçları İçin Masallar

01Aslında gecikmiş bir yazı bu. Biricik dostum, asker arkadaşım, çok güzel insan Selçuk Ceylan‘ın ilk kitabının adı bu işte: Rüya Dalgıçları İçin Masallar. Bir yazarın Çocuk Edebiyatı için eserler vermesi kadar ulvi ne olabilir ki?

Askerde tanıştığım en farklı adamlardan birisi de şüphesiz Selçuk Ceylan’dı. Komutan mesleklerimizi sorduğunda “Yazarım” demişti. Çok ilgili görünmeye çalışan komutan ne yazdığını sorduğunda ise “Çocuk masalları” demişti. Konuşma orada onlar için bitmişti ama Selçuk’la aramızda yeni bir konuşma işte o gün başladı. Usta birliği boyunca da yazmaya çizmeye dair sürekli fikir alışverişlerimiz devam etti ve askerliğimiz bitti.

Selçuk’un askerdeyken heyecanla beklediği iki şey vardı: bu kitabın çıkması ve tezkeresi. Bu süreçlerin hemen hemen tüm evrelerine Selçuk’la birlikte biz de şahit oluyorduk. Nihayet ilk masal kitabı çıktığında Selçuk, 3. kitabına yetecek kadar yeni masallar yazmıştı bile. Eh, bu işler hep böyle oluyor işte. Askerde Selçuk’la birlikte telefon kullanmayan iki üç kişiden biriydim ben de.

Kitaba dönecek olursak, gerçekten çok komik bir fiyata, 8.5 TL’ye tüm seçkin kitapçılarda, çok daha ucuza 6 TL’ye de hemen hemen tüm internet sitelerinde satılıyor. Can Çocuk Yayınları‘ndan çıktı. Rüya Dalgıçları İçin Masallar – 1. Bu ne demek? Evet, ikinci bir kitap da eğer Selçuk’un askerdeyken anlattığı takvimde bir değişiklik olmaz bu yılın sonlarına doğru raflarda olacak.

Rüya Dalgıçları isiminde bir seriyi yaratmak için Selçuk hayatında ciddi değişiklikler yapması gerektiğini düşünmüş ve kalkıp Almanya’ya, İngiltere’ye, İtalya’ya, Fransa’ya ya da Amerika’ya gitmemiş, Arjantin’e gitmiş. Bir dönem orada yaşamış. Orada çalışmış ve bu fikri kafasına iyice yerleştirip masallarını yazmış.

02Rüya Dalgıçları ismi bana da ilham oldu ve belki de hiç bir zaman gerçekleşmeyecek müzikal bir projenin adını koyduk Selçuk’la: dreamdivers. Bu yeni grubumuz için ne zaman müzik yapmaya başlarız bilmiyorum 🙂

Kitapta iki masal var: Ben Bir Bülbülüm ve Kar Tarlası. Bir masalda olması gereken tüm fantastik ögelerin yanında, kardeşlik duygusunun ve çocuklara özgü o merakın mükemmel birlikteliği işlenmiş. Evden, ne şartla olursa olsun, çıkmadan önce kahvaltısını yapan ve annelerinin izni olmadan evden ayrılmayan çocuklar ve dinledikleri fantastik radyo, yataklarının altında kar yetiştirmeye varan maceralarıyla gerçekten eğlenceli bir kitap. Paraya ihtiyacı olmadığı halde terzilik yapan, turuncu saçlı anneleri yeri geliyor pazarda meyve sebze satıyor. Farklı kurgular yani. Kitabın bir diğer güzelliği ise Meltem Şahin‘in çizdiği resimler. Selçuk’un sözcüklerle yaptığı işi Meltem’de çizgileriyle yapmış. “Narin parmaklardan ustaca bir iş doğrusu.”

03Selçuk’un tüm tanıyanları ve arkadaşları arasında yeni bir moda süregeliyor bu günlerde. Kitabı alan kitabın fotosuna Selçuk’u etiketliyor. Eh, eğlenceli de oluyor doğrusu. Arkadaşımın bir sonraki kitabını ve ondan sonra çıkacak kitaplarını da heyecanla bekliyorum. Her birinin bu blogda yer bulacağına şüpheniz olmasın. Özellikle bir inek masalı var ki 🙂

Kitapta en sevdiğim, adeta hayran olduğum çizim şu aşağıdaki. Bu güzel çizimle ve Selçuk Ceylan’a, canım kardeşime yazarlık hayatında başarılar dileyerek yazıyı bitiriyorum.

04

Golconda ve Kötülüğün Hikayesi

Askerdeyken dönem dönem çeşitli ruh hallerine bürünüyordum sevgili okur. Bu dönemlerde de öyküler yazıyordum. Bilgisayarlara flash bellek takmak yasak olduğundan ve mümkün olmadığından dolayı yazdıklarımı çıktı alıp saklıyordum. Önümüzdeki günlerde bu çıktıların taranarak metine çevrilmesini sağlayıp, yazdığım öyküleri birer birer burada yayımlayacağım.

Günlerini yalnız ve çoğunlukla açlıkla geçiriyordu. Tok uyuduğu, en azından aç olmadığını söyleyebilecek kadar tok olduğu, zamanlarda ise boğazından geçen yalnızca birkaç dilim siyah ekmek oluyordu. İçinden bir ses onu tuhaf bir biçimde tetikliyor ve aslında siyah ekmekten çok daha fazla ve lezzetli şeylerin tadına bakabileceğini fısıldıyordu.

Böylece bir gün bu sese kulak verdi. Sahip olduğu tek varlığını, büyük gümüş bıçağını çıkarıp hemen yakınlarında bulunan bir çiftliğe bir gece yarısı giriverdi. İleride duran küçük sevimli bir ev gördü. Bakımlı bir bahçeye bakan bir oda ve çiftliğin geniş otlaklarına açılan arka odalar… Ön taraftaki camdan ışık sızıyordu. Sessizce zayıf bir mumun aydınlattığı odaya yaklaştı. Pencereden içeriyi gözetleyip uyumakta olan çiftçiyi, karısını ve hemen üç adim uzaklarındaki bir kanepede yatan iki kız kardeşi seçti. Odanın bir köşesinde ise akşam yenen yemek öylece duruyordu. Masa hiç bozulmamıştı. Görüp seçebildiği kadarıyla koskoca bir pilicin yarısı tepside öylece duruyordu. Ayrıca yarım somun kadar beyaz ekmek ve büyük kısmı içilmiş, sürahinin ancak çeyreğini dolduracak kadar şarap kalmıştı. İçindeki ses onu cesaretlendirdi. Haydi, içeri gir, bak, gecenin efendisi sensin; kimse bu saatte dışarıda senin gibi özgür olamaz.

Bu doğruydu, şehirde güvenliği sağlamak için güneş battıktan sonra her ne amaçla olursa olsun, dışarı çıkmak yasaklanmıştı. Acil bir durumu olan ev sahipleri kapılarının önüne kızıl bir fener asarlar ve böylece fark edilip gece avcıları tarafından refakat edilerek işlerini görebilirlerdi. Bu evin önünde herhangi bir fener yanmıyordu. Mutlu bir akşam yemeği sonrasında tüm aile uykuya dalmıştı.

Zamanın gelmesini bekledi ve içindeki ses ona “Şimdi gir içeri” dedi. Kapıyı yokladı, kilitlenmemişti. Güneş battıktan sonra zaten kimse dışarı çıkamıyordu. O halde kilitlemeye ne gerek vardı ki? Kapı gıcırdamadı. Aksine hiç açılmamış gibi, tek bir gıcırtı bile duyulmadı. Doğruca masaya gitti. Beyaz ekmekten büyük bir ısırık aldı. Şaraptan bir yudum içti. Gümüş bıçağını çıkarıp piliçten irice bir parça kesti. Aceleyle ısırdı ve hızla tükürdü. Ağzına berbat bir kan tadı gelmişti. Pilicin belki de pişmeyen bir kısmını çiğnemeye kalkmıştı. Bir yudum daha şarap içip ağzındaki berbat tadı gidermeye çalışırken karanlıkta bir çift göz parladı. Aniden döndü ve onu gördü. Evin küçük kızını… Henüz on yaşında bile olmayan, dünyalar tatlısı o masum, sevimli yüzü gördü. Simsiyah saçları karanlıkta bile o kadar hoş görünüyordu ki… Teninin beyazlığı ve bir çocuğun sahip olabileceği en masum gözleri, güldüğünde kaybolacağına inanacağı o masum gözleri… Kız öylece durmuş ve bakıyordu. Bağırmıyor, ağlamıyor, belki korkmuyordu da. Eli, ayağı buz kesmişti. Öylece bakıyordu çocuğun yüzüne. Önce kaçıp gitmeyi düşündü. Ancak içinde bastıramadığı o ses buna izin vermiyordu.

Haydi, durma; bitir işini. Seni gördü. Bitir işini, seni gördü. Daha fazla düşünmedi, masada duran bıçağını alıp o dünyalar tatlısı çocuğun yanma yürüdü. O masum gözlerine bir kere daha bakıp narin boğazından yakaladı ve tek bir ses bile çıkarmasına fırsat vermeden kesiverdi boğazını. Dünya’nın en güzel bu meleği böylece Tanrısına kavuştu bembeyaz teni solup küçücük bedenindeki tüm kan ayaklarının dibine boşalınca.

Masumluk, ölmemek için ne kadar da güzel bir bahane, diye söylendi. Birden bu konuşanın kendi olmadığını fark etti. Hayır, bunu o söylemiş olamazdı. O hep duyduğu sesi dinlemeye çalıştı ve kendine kendine fısıldadı ve sen artık benim sesim oldun. Bu da neydi böyle? Haydi, çabucak toparlan ve uzaklaş buradan, yapman gerekeni yaptın, diye söylendi. Hayır, konuşmuyordu. Bu cümleleri dili damağına yapışarak seslendiriyor ama düşüncesizce ortaya döküyordu. İşte o zaman anladı, artık içindeki ses onun kendi sesi olmuştu. Susuzluktan kurudu boğazı. Masadaki sürahiye uzandı bir yudum aldı ve katran içmiş gibi oldu. Oysa daha çok susattı bu onu. Bir yudum su diye bakındı. Ne içtiyse aynı tat, katran tadı! O zaman yerde parlayan ve az önce canını aldığı o dünyalar tatlısı çocuğun kanını gördü. Tiksintiyle yaklaştı ve sonsuza kadar lanetlendi.

Can almak Tanrı’nın işi diye düşündü. Bu belki de Tanrı’nın en sevimsiz işiydi. Baksana, dedi, bunun için ellerini kirletmiyor ve Azrail’i kullanıyor. Artık iki kişi olmuştu. Ağzı ve dili hem ona hem de içindeki sese hizmet ediyordu. Ancak öncelik içindeki sese aitti. O dünyalar tatlısı, simsiyah saçlı ve bembeyaz tenli meleği bu dünyadan göç etmeye zorlayalı neredeyse dört mevsim geçmişti. Artık hiçbir şey yemiyordu. Yediği her şey ona katran tadını veriyordu. Sadece susuyor ve susuzluğunu yalnızca bir ölümün ona sağlayabildiği şarapla gideriyordu. Daha çok öldürüyor ve daha çok içiyordu. İçindeki o sesle konuşmaya başlamıştı artık. Bir gün ona şöyle sordu: Peki seni nasıl bulabilirim? Bu soruyu soracağın anı bekliyordum. Beni bulmak gerçek kötülüğü ellerinin arasına almak demektir. Gerçekten kötülüğü, kötülüğün kaynağını bulmak istiyor musun? Evet, dedi. O halde Golconda’yı bulmalısın. Onu bulduğunda beni bulmuş olacaksın. Yardım et, o halde bana dedi. Hayır, edemem; Golconda’yı ancak kendin, hissederek bulabilirsin. Böyle dedi o ses ve bir daha da duyulmaz oldu. Dudakları ve dili artık sadece kendisine hizmet ediyordu.

İçinde barındığı o izbeyi, o kuytu köşeyi hemen o gece ateşe verdi ve yola çıktı. Gündüzü beklemedi. Gündüzü zaten artık hiç beklemiyordu. Aydınlık canını yakıyor, susuzluğunu tahammül edilmez kılıyordu. Kıpırdayamaz hale geliyordu. Yola çıktı ve bu yolculuk onu türlü diyarlara ulaştırdı. Yeni bir şehre geldiğinde gün dogmadan önce kendine şehrin en karanlık sokağını, harabeleri, yıkılmaya yüz tutmuş eski evleri, unutulmuş mahzenleri, mezarlıkları, pislik içindeki kümesleri seçiyor ve bir gün batımı kadar bekliyordu. Susuzluğunu giderip Golconda’yı arıyordu. Hissediyordu, içindeki kötülük arttıkça daha çok yaklaştığını hissediyordu. Bu arayış onu geliştiriyordu da. Daha çok şehre gidip, daha fazla yer görmeye başladığından beri bilgisi de artıyor; yeni şeyler öğreniyordu. İnsanlardan kaçmaya bir son vermişti. Çünkü bu şehirlerin çoğunda geceleri sokağa çıkmak yasak değildi. Sarhoşlar, fahişeler, köleler ve daha nice insan geceleri de sokakta oluyordu. Karanlıkta kimse kimsenin neye benzediğini fark etmiyor ve açıkçası umursamıyordu da. Bu da ondaki kötülüğü körüklüyordu. Böylece yıllar geçti ve bu lanet, onu hiç yaşlandırmadı. Kötülüğünü dört bir diyara sürükledi. Her adımda, attığı her adımda biraz daha yaklaştığını düşündü Golconda’ya. Oraya vardığımda yıllar önce yitirdiği o sesi bulacak, kesinlikle susuzluğu da dinecekti. Kendini buna inandırmıştı.

Nefret, ölüm, dehşet ve korku… Geçtiği şehirlerde bıraktığı izler bunlardı. Ondan korkanlar bir yana, ona tapanlar bile vardı. Onu ve yaydığı kötülüğü en büyük güç bilip bu güce tapmaya başlayan ve onun gibi olmaya çalışan ölümlüler görüyordu artık. Bu ölümlülerin de kötülükle beslendiğini ve korku saçtığını izliyordu. Böylece kendi içinde, kendi yüreğine ektiği tohumların böylece filizlenip tüm dünyayı ele geçirdiğini keyifle seyrediyordu. Bu düşünce zihninden geçerken aniden durdu. Kendi kendine tekrar etti, “Gerçekten kötülüğü, kötülüğün kaynağını mı bulmak istiyor musun?” İşte buydu! Golconda, kendi kalbinden başka bir şey olamazdı. Yıllarca bir eşya, bir yer ya da bir insanı arar gibi aramış durmuştu ancak Golconda hep yanındaydı, tüm kötülüğünün kaynağı, göğsünün altında çarpan kalbiydi. Sonra hatırladı, “Beni bulmak gerçek kötülüğü ellerinin arasına almak demektir.” Bu işi bitirmeliyim ve artık sonuna geldim, dedi.

Hiç düşünmeden yıllardır yanından ayırmadığı gümüş bıçağını çekti belinden. Gerçek kötülüğü, kötülüğün kaynağını ellerinin arasına almalıydı. En ufak bir şey hissetmeden, büyük bir soğukkanlılıkla bıçağı göğsüne sapladı. O anda aklına ilk kurbanı, dünyalar tatlısı o masum ve sevimli kız geldi. Güldüğünde gözleri kaybolan ve simsiyah saçlı küçük meleği anımsadı. En ufak bir acı duymadan yüreğini söküp avuçlarının arasına aldı. Yıllardır başka bedenlerden emdiği kanlarla beslenip su anda avuçlarının arasında atan kalbe şaşkınlıkla baktı. Bu onun yüreği olamazdı. Capcanlı, kıpkırmızı ve neredeyse bir çocuğa ait olabilecek büyüklükte bir kalpti bu. Oysa o belki de gecelerden bile kara ve pislik içerisinde bir şey bulmayı umuyordu. Golconda, tüm kötülüğün kaynağı ve gerçek kötülük, işte şu avuçlarında duran ve umutla atan kalbinden başka bir şey değildi. Tıpkı uçmaya zorladığı o küçük meleğin sahip olduğu gibi.

Nedir Golconda’nın hikâyesi? Saf kötülük ve aldanmışlıktır. Masumluk ve vicdandır. En büyük arayışın sol tarafımızda çarpan yüreğimizde olması gerektiğidir. Bilgeliğin ve nefretin asla bağdaşmaması, aynı bedene sığınmamaları demektir. Aslında Golconda’nın hikayesi o dünyalar tatlısı masum küçük kızın yaşama umududur. Gümüş bıçak boğazını kestiğinde boğazından boşalan kan buhar olup uçmuştu. Göğe yükselen ruhunu Tanrı okşamış ve aynı sevecenlikle küçük bedenine geri yollamıştı. Bembeyaz teni, kesilen etini narince ve ustalıkla kapatmıştı. Yanında uyuyan kardeşinin sıcaklığı kalbine güç vermiş ve hiç durmadan umutla atmaya devam etmesini sağlamıştı. O küçük melek o sabah uyandığında sadece kötü bir rüya görmüştü. Annesi simsiyah saçlarını taramış ve aksam toplamadığı masayı toplaması için ondan yardım istemişti.

27.05.2014 Gelibolu.

NOT: Bu öyküye Selçuk Ceylan‘ın tavsiyesi ile ilerleyen zamanlarda eklemeler yapacağım, yapabilirim.