Tag Archives: serhat

Dark Tranquillity The Gallery Plağım!

darktranqPerşembe ve cuma günü yaptığım İstanbul seyahatindeki ganimetlerden en değerlisi Dark Tranquillity’nin The Gallery plağı oldu şüphesiz. Yazının taa en başında Çağlan Tekil‘e teşekkür ederim.

The Gallery, İsveç Death Metal efsanesi Dark Tranquillity’nin 1995 yılında (ben o zaman ilkokul 2’deydim, hayat bilgisi dersimiz vardı) çıkardığı ve İsveç Melodik Death Metali‘nin bugün en kült kabul edilen üç dört albümünden birisi olan bir albümdür. Albümü, elinde bulundurmak zaten death metal dinleyicisi için farzdır. Hele ki plağını bulabilmek ise çok başka bir ayrıcalıktır. İşte bu ayrıcalığa, Çılgın Koleksiyoncular Grubu‘ndan ulaştığım Çağlan Tekil sayesinde eriştim. Çağlan Tekil’in adını Google’a yazınca karşısınıza Blue Jean ve Head Bang dergileri çıkacaktır. Böylesi güvenilir bir satıcı çok komik bir fiyata bu plağı satılığa çıkardığında gördüğüm saniye mesaj attım kendisine. Cevap olarak, benden de önce davranıp ayırtan biri olduğunu söyleyince Çağlan Abi, epey bir hayal kırıklığına uğradım.

Güzel haberin gelmesi için iki gün daha bekledim ve İstanbul’a gideceğim günün öncesinde Çağlan Abi güzel haberi verdi. Plak onu almam için Taksim‘de beni bekliyordu. Perşembe akşamı, İstanbul’a ulaşıp otele yerleştikten sonra ürkünç bir macera atlatıp Taksim’e ulaştım. Cihan‘la ve Serhat‘la buluştum. Gidip heyecanla The Gallery’i aldım. Sonra bir pasajın derinliklerine  daldık. Burada plak, pikap ve müzik üzerine özlediğim bir muhabbet döndü.

gal03

gal02Biraz da The Gallery’den bahsedeyim. En sevdiğim formatta, açılır kapak yani gatefold olarak basılmış. Çift plak ve özel üretim kum rengi. Plaklardan birisinda A ve B yüz olarak The Gallery basılmış. Diğer plakta ise, hayatımda ilk defa gördüm, tek yüz basım halinde albüm bonusu olarak cover parçalar yer alıyor. Diğer yüzünde albümün logosu basılmış. Muhteşem bir görsellik  ne yalan söyleyeyim.

gal04

Fark ettiğim tek sıkıtı, galiba üretildiği malzemeden olsa gerek, parçalarda dip cızırtısı hissedilir seviyede. Ancak, elimdeki diğer plaklarla kontrol ettim, plağın kalınlığı da fazla. 180 gr.dan daha ağır gibi.

Albümün parça listesi şu şekilde:

A1 – Punish My Heaven
A2 – Silence, And The Firmament Withdrew
A3 – Edenspring
A4 – The Dividing Line
A5 – The Gallery
A6 – The One Brooding Warning
B1 – Midway Through Infinity
B2 – Lethe
B3 – The Emptiness From Which I Fed
B4 – Mine Is The Grandeur…
B5 – …Of Melancholy Burning
C1 – Bringer Of Torture (Kreator Cover-Version)
C2 – Sacred Reich (Sacred Reich Cover-Version)
C3 – My Friend Of Misery (Metallica Cover-Version)
C4 – Lady In Black (Mercyful Cover-Version)
C5 – 22, Accacia Avenue (Iron Maiden Cover-Version)

Yani ikinci plak, tamamen bonus bir plak olmuş. Baskısı, malzemesi, açılır kapağı ve her şeyiyle mükemmel bir ürün. Yukarıdaki fotoğraftaki mutluluğum bu yüzden 🙂 Bir de, senin için klişe olacağından, sormaya cesaret edemediğin parçayı kaydettim sevgili okur.

gal01

Bu üçlüye ilave edilecek bir albüm daha kaldı. Çok yakında…

Geçen Haftasonu İşleri

Bu perşembe yüksek lisans tezi sunumum ve sınavım var sevgili okur. Bu ayın ortasından beri bir yandan tezi hazırlayıp bir yandan da sunum için hazırlanıyorum. Bu hafta sonumu da bu tez için ayırdım ama elbette araya bambaşka işler de girdi, güzel oldu.

whiskyŞu yazımda anlatmıştım bit pazarından epey bir kaset topladığımı. O kasetlerden bir tanesi, çok da değerli bir tanesi, Whisky‘nin Güneşin Tahtı albümü, kırıktı. Şansıma kasetin bantı sağlamdı bu yüzden kutuyu değiştirmek yeterli olacaktı.

Çocukken kasetlerle pek uğraşırdık sevgili okur. Açar döker, sokaktan bulduğumuz bantların içerisinde ne olduğuu keşfetmeye çalışırdık. Böyle taka çıkara epey bir el pratiği kazandım. İşin özellikle bant sarma kısmı epey bir dikkat istiyordu. Bunu da kendi kendime öğrendim. Eskiden kasetler vidalı olurdu. Bunların içerisindeki bantı atıp yerine yeni bir bant takmak mümkün olurdu. Babam polis olduğundan yol kenarlarında çok fazla bantı koptuğu için atılmış kaset bulurdu. Ben oturur, bu bantları yeniden sarar, yapıştırır ve elimdeki boş kutulardan birine monte ederdim. Bu şekilde epey bir kasete can verdim. Devir zaten çekme kaset devri olduğundan, elimdeki azıcık parayla da gider boş kaset alırdım. Onur diye bir arkadaşımdan kaset çektirirdim. Ne günlerdi be.

kasetNeyse, dediğim gibi Whisky’nin bantı sağlamdı. Sadece kasetin kutusu parçalanmıştı ve keçesi kayıptı. Şans eseri geçen gün okula gittiğimde Ahmet‘in benim için ayırdığı bir kaç tane kaset almıştım. Bunlar poşeti dahi açılmamış ıvır zıvır kasetlerdi.

Cumartesi sabahı kalktım. Önce evi süpürdüm, toparladım. Sonra Whisky’nin kırık kutusunu çıkardım. Daha sonra da Ahmet’in verdiği kasetin sağlam kutusunu çıkardım. Dikkatlice Whisky’nin bantını sardım ve sağlam kutuya aktardım. Burada kasetin üst kısmında küçük bir keçe parçası var. Bunun püf noktası bu keçeyi fazlaca elleyip sıkmamak. O yüzden kenarlarından tutmak gerekiyor. Neyse, uzatmayayım daha fazla, sağlam bantı sağlam kutuya aktardım. Vidalarını sıktım ve yıllar önce Serhat‘ın verdiği Walkman’e taktım. Sonuç? Bingo! Çalışıyor 🙂

Ben tam kaseti bitirmek üzereyken Alper ve kardeşi Cener geldiler. Kaset işini bitirdik ve sıra Alper’in neredeyse iki ay önce bana bıraktığı bilgisayar kasasına geldi. Bu kasada da problem ekrana görüntü vermemesiydi. Ben elimdeki yedek parçalarla deneyerek sorunun anakartta olduğunu saptadım. Alper’le birlikte internetten uyumlu anakartlara baktık. Daha sonra da Eskişehir’de bilgisayar parçası arayan, takan, çıkaran herkesin uğrak noktası olan Esnaf Sarayı‘na gittik. Burada pek çok parçacı gezdikten sonra nihayet anakartı tamir edebilecek bir yer bulduk.

kasa

Anakart arızalarının çok büyük bir kısmı anakart üzerinde her biri farklı bir birimle ilgili olan kondansatörlerin şişmesi sonucu oluşuyor. Eğer dikkatli bir şekilde bu kondansatörler değiştirilirse anakartın devre kartında bir hasar yoksa, anakart çalışmaya devam eder. Yalnız lehimin çok dikkatli yapılması gerekiyor. Alper’in anakartında da işlemci yuvasının yanında bulunan 3 adet kondansatör şişmişti. Tamirci bu kondansatörleri değiştireceğini, çalışırsa 30 lira, çalışmazsa da 5 lira alacağını söyledi. Hemen kabul ettik tabiki 🙂 Tamirciden saat 19’da güzel haber aldık, anakart tamir olmuştu.

Hemen hep birlikte eve geçtik. Evde hemen kasayı toparlamaya başladım. İşlemciyi yerleştirip fanı taktık. Sonra da diğer bağlantıları yaptık. Bilgisayarı fişe taktım ancak kasaya elektrik gelmiyordu bu sefer de. Ulan aksiliğe bak! Sonradan anladık ki sorun benim evden getirdiğim güç kablosundaymış. Alper’in adeta ışınlanarak bir arka sokakta oturan arkadaşından alıp getirdiği güç kabalosuyla kasayı çalıştırdık ve ivedilikle format işlemine başladık.

Windows 7 Ultimate 32 bit kurduk. Alper ve kardeşini uğurladık 🙂

Az önce mutlu bir haber aldım. Deftones, yeni albüm kaydetmek için stüdyoya giriyormuş. Sabhankra yeni albüm çıkardı malum. O yüzden bu sene, çok büyük bir sürpriz yapmazlarsa yeni albüm çıkarmayacaklar. In Flames desen zaten ümidi keseli çok oldu. Geriye bir Deftones kaldı yaşama sevincim. Umarım iyi şeyler duyarız. Söz Deftones’tan açılmışken güzel bir aşk şarkısı ve çok daha güzel bir kliple veda ediyorum.

Perşembe günü görüşürüz sevgili okur.

NOT: Pazar sabahı bir sphagetti western klasiği olan Navajo Joe‘yu izledim TRT 1’de. Yazmayı unuttum. 1966 yapımı bu klasiğin, sphagetti western olması yanında bir diğer özelliği de müziklerinin Ennio Morricone tarafından yapılmış olması. Sergio Corbucci‘nin yönettiği filmde tipik spagetti özelliklerini aynen görüyoruz. Ancak benim takıldığım nokta bu filmin soundtrack albümünde bir Ennio Morricone klasiği olan A Silhouette Of Doom‘un yer alması. Bu parça Kill Bill’de de kullanılmıştı.

Orcan’ın Gitarını Tamir Ettik

Arızalı kısım

Cuma günü Rusça dersinde kısa sınav olduk. Sınavdan sonra hoca dersi bitirdi. Serhat‘la birlikte Serhat’ın kardeşi Sertan‘ı okulundan aldık ve eve doğru yola koyulduk. Daha doğrusu iki kardeş onlar koyuldular. Ben ise Orcan‘a gitmek üzere arabadan indim Yunus Emre Kampüsü’nün önünde.

Orcan’ın evini bulduktan sonra Orcan sağolsun ton balıklı pilav hazırladı bana. Önce oturduk yedik, sonra da işe başladık.

Orcan’ın V kasa Washburn gitarının jack girişi bozulmuştu. Arka kapağını açınca arızanın çok basit olarak elektriksel temassızlık olduğunu gördük. Jack’ı gövdeden ayırdık önce. Bunun için gövdedeki vidasını söktük. Bağlantı kablolarını da koparıp soketleri lehim artıklarından temizledik. Kablo uçlarını da yeniden açıp temiz bir hale getirdik. Daha sonra her kabloyu uygun yerine bağlayıp önce gitardan ses çıkıp çıkmadığını test ettik. Ses çıkınca bağlantıları lehimle sağlamlaştırdık. Hazır açmışken diğer bağlantıları da kontrol ettik. En son olarak jack’ı dikkatlice takıp vidaladık ve arka kapağı kapattık.

Arka kapak

İki Saatliğine İstanbul’a Gitmek

Geçen hafta cuma günü okuldan erken çıktım. Serhat‘la birlikte Baksan Sanayi Sitesi‘ne gittik. Odaya yapacağım büyük boy raf için gerekli malzemeleri toplarladık Serhat’ın sayesinde. Daha sonra bu malzemeleri ve beni eve bıraktı Serhat sağolsun.

Eve geldikten bir saat sonra da ailece Bursa‘ya doğru yola çıktık. Bir gün önce İnegöl‘e Özlem’in kına gecesine gittiğimiz için olacak, yol uzadıkça uzamaya başladı gözümde. Neyse, nihayet Bursa’ya ve dayımların evine varabildik. Ferhat abim evde yoktu. Haftanın son günü olduğundan olanca yorgunluğum üzerime hücum etti adeta ve uzandığım çekyatta uyuyakalmışım. Gece saat 2’ye doğru uyandım. Uyandığımda Ferhat abimle Murat‘ın hazırlandığını; birazdan üçümüzün İstanbul‘a gideceğini öğrendim!

Pozlama süresini uzun tutmuşum, böyle olmuş

Elimi yüzümü yıkadıktan sonra iki üç dakika içerisinde giyinip diğer ikisiyle birlikte atladık bizim arabaya ve yola çıktık. Bursa’dan arabalı feribota binip İstanbul’a gidecektik. Oradan da Üsküdar‘a geçecektik. İstanbul’u çok yi bilmediğimden dolayı ne kadar yol gideceğimiz konusunda hiçbir fikrim yoktu.
Neyse, yola çıktık. Enerji içeceklerini bitirdikten çok kısa süre sonra feribot iskelesine geldik. Şansımıza doğrudan gişeye girdik, kuyruk beklemedik. 50 lira ödedikten sonra feribota binmek üzere sıraya girdik. İki üç dakika bekledikten sonra saat 04.30’a yaklaştığı halde bindik feribota. En son bundan 15 sene önce bindiğim için acayip heyecanlıydım ne yalan söyleyeyim. Milletin hergün binip indiği deniz araçlarına, 20 senedir Eskişehir’de yaşadığım için ben binince ister istemez heyecanlanırım. Neyse, gecenin o ayazı, deniz üzerinden gelen soğuk rüzgarına rağmen güvertede kalıp denize baktım uzun uzun. Sonra içeri girdim.

Kardeşim Murat

Yaklaşık 1 saat sonra karşı kıyıya vardık. Sonra hiç durmadan İstanbul’un içine doğru sürmeye başladık. Üsküdar’a nihayet geldik. Ben daha önce İstanbul’un Anadolu Yakası‘nda bulunmamıştım. Avrupa Yakası‘na göre buranın çok daha sakin ve derli toplu olduğunu, gecenin saat 05.30’unda bile anladım. Tam adı nedir, neresidir bilmiyorum, bir caminin karşısında bir limanda deniz otobüsleri vardı. Oradaki bir büfeden Ayvalık tostu aldık. Tam yerken sabah ezanı okunmaya başladı. Biraz daha oyaladıktan sonra kalkıp Üsküdar Belediyesi‘nin yakınlarında bir yere parkettik ve uyuduk. Sabah saat 9’a kadar sağda solda arabanın içinde bekledik.

Ufukta görünen yer Bursa

Saat 9 civarında Ferhat abi yanımızdan ayrıldı. İstanbul’a yapmak için geldiğimiz işi hallettikten sonra bu sefer dört kişi olarak yine arabaya binip yola çıktık. Ancak hepimiz yorgunluk ve uykusuzluktan ölüyorduk. Dönüş yolu çok daha uzun sürdü. İstanbul’un içinden çıkıp feribot iskelesine gitmemiz epey zaman aldı. Karşıya daha hızlı geçtik ama bu sefer. Kıyıdan Bursa’ya evin önüne gelmemiz de bir saat falan sürdü.

Nihayet saat 12.00’de eve gelip bir şeyler yedikten sonra uyuduk. Yorgun bir yolculuk oldu ancak İstanbul’a gitmek için feribotu kullanma fikri çok akıllıca geldi. Bir diğer tespitim de İstanbul’un Anadolu yakasının daha az karmaşık olduğu ve daha çok yaşanabilir olduğuydu. Feribota gidiş 50; geliş 50 olmak üzere 100 lira verdik. Şimdi aklımda kalan tek bir soru var: Lan acaba biz arabaya 100 liralık gaz atsaydık Bursa’dan İstanbul’a gidip gelebilir miydik? Ne dersin Alper?

Audio Kombat

audio kombatOkuldaki 3. yılımda aldığım dersler çok zor olduğundan kesin birinden kalırım ben bunların diye düşünüp 4 kredilik seçmeli Almanca I dersi almıştım. Hakikaten de dediğim gibi olmuş, o dönem bir dersten kalmıştım ama bu 4 kredilik Almanca dersi sayesinde ortalamam 2’nin altına düşmemişti.

Bu Almanca dersinden çok bir şey öğrenemedim. Zaten haftada 3 saat dersle hiçbir dili bir insana öğretmezsiniz. Bunu bizzat hocalarımız da söylüyordu. Kısa kesiyorum, Almanca dersini o sene Sertan Gür isimli bir hocadan almıştım. Kendisi yaşça genç bir hoca olduğundan kısa sürede çok iletişim kurabilmiştik. Ben çok seviyordum Sertan Hoca‘yı. Bir ara sınava deri mont ve postallarıyla gelince hocanın eski punkçılardan olduğunu, anarşist punk sevdiğini hatta bir zamanlar Bangkok BB ile çaldığını falan öğrenmiştim. Sertan Hoca aynı zamanda liseden yakın arkadaşım Serhat‘ın da öz be öz kuzeniydi.

Aradan biraz zaman geçti, kendisiyle konserlerde falan karşılaştık. Geçen gün de Erol‘la oturup sohbet ederken Erol bana Sertan hocanın kardeşi Süheyl’le yaptığı bir projeden bahsetti. Çok iyiymiş, Hayal Kahvesi‘nde sahneye çıkmışlar, iki kardeş müthiş setler çalmışlar, Erol’un ifadesine göre sahnede oradan oraya koşuşturmuşlar.

Aynı gece aynı mekanda Sertan Hoca’yı da görünce merakım iyice arttı ve Erol’un bahsettiği konserden sonra, kardeşlerden Süheyl‘in hazırladığı videoyu buldum. Süper! Yani elektronik müziği çok sevmem ama herhalde videodan mıdır yoksa müzisyenleri tanıdığımdan mıdır, pek bir ısındım parçaya da oluşuma yani Audio Kombat’a da. Buyrun siz de izleyin, yorumlarınızı yapın. Bunu sizinle paylaşmasam yatacak yerim yoktu inanın sevgili okur!

Videoyu izlerken çok eğleneceksiniz. Adamların da sahnede ne kadar eğlendiğini göreceksiniz, kendisi bu kadar eğleniyorsa ben eminim ki mekandakiler de süper vakit geçiriyordur. Dolayısı ile bir sonraki ilk konserlerine gideceğim. Bu adamları tanıyıp diğer parçalarını da dinlemek isteyenler için aşağıda uzun bir profil listesi oluşturdum. Kaçırmanız imkansız!

http://www.myspace.com/audiokombat
http://tr-tr.facebook.com/pages/Audio-Kombat/161037030584508?sk=info
http://soundcloud.com/audiokombat
http://vimeo.com/audiokombat
http://vimeo.com/suheylgur
http://www.suheylgur.com/

İzmir Petkim Teknik Gezisi

Bir süre önce bölümdeki özellikle 3. ve 4. sınıftaki arkadaşların isteği ile İzmir Aliağa‘da yer alan Petkim Petrokimya A.Ş.‘ne teknik gezi talebinde bulunduk. Sağolsun onlar da talebimizi geri çevirmediler ve bize 22 Aralık Perşembe günü saat 13.30’da randevu verdiler.

Okulda yaptığımız toplantıda çoğunluk gezinin günü birlik yapılmasını isteyince biz de ona göre planımızı programımızı yapıp tüm evrak işlerini hallettik. Buna göre Perşembe saat 00.30’da Yunusemre Kampüsü önünden hareket edecek, sabah 07.00’de İzmir’de olacak. Saat 12.00’ye kadar serbest zaman verecek, 12’de Petkim’e dorğu hareket edecektik. Petkim’de işimiz bitince de geri İzmir’e dönüp gece yarısına kadar serbest zaman verecektik. Böylece gece yarısı İzmir’den hareket edip cuma sabahı 07.00 civarında Eskişehir’de olacaktık. Bu süper bir plandı. Ancak elbetteki planladığımız gibi gitmedi herşey.

Geziden bir gün önce okuldan arayıp verdiğimiz planın geçersiz olduğunu, bizi götürecek otobüsün cuma saat 02.00’de başka bir görevi olduğunu yani saat 01.00’de Eskişehir’de olmamız gerektiğini söylediler. Bunun üzerine ben de okulun Ulaştırma Birimi‘ne gidip detaylı bilgi aldım.

Özellikle bu zamanlarda yoğunluğun çok fazla olduğunu, bizi İzmir’e götürecek otobüsün de şu anda İstanbul’dan geldiğini, bizi Eskişehir’e bıraktıktan sonra tekrar yola gideceğini söylediler. Bu durumda otobüsün Aliağa’dan çıktıktan sonra tekrar İzmir’e dönmesinin mantıksız olduğunu çünkü yetişebilmek için İzmir’den saat 18.00’de çıkması gerektiğini söylediler. Aliağa’dan çıkıp gelirken Bursa üzerinden geçtiklerini, istersek Bursa’da otogar civarındaki alışveriş merkezlerinde bir süre vakit geçirebileceğimizi, yoksa otobüsün doğrudan Eskişehir’e geleceğini söylediler. Bunun dışında bir rota olamayacağını söylediler. Durum böyle olunca bizim acele edip 15 gün önceden verdiğimiz planın da programın da bir geçerliliği kalmadı. Ben de mecburen tamam dedim.

Neyse, perşembe gününün ilk saatlerinde Yunusemre Kampüsü’nüm önünde toplandık. Volkan da gelecekti ancak son anda gelmekten vazgeçti. Alper ile ben çıktık gittik kampüse. Saat 00.30 civarında otobüsümüz geldi. Toplam da 27 kişi olarak hareket ettik İzmir’e doğru. Ancak şu çok garipti ki bizden bu geziyi yapmamızı talep eden arkadaşlarımızın çoğu gelmemişti. Bunda elbette son dakika ortaya çıkan telafi vb durumların etkisi olduğunu biliyorum. Neyse, son dakika iptallerini saymazsak zaten 30 kişilik liste bildirdiğimizden çok sıkıntı çıkmadı.

Yolculuk güzel başladı. Hiçbir problem çıkmadı. Gittik önce Afyon‘da durduk. Bir süre sonra bu durduğumuz tesisin, Kolaylı Tesisleri, daha önce bir kere Volkan‘la Antalya’ya giderken, bir kere de Alper‘le Afyon’a gittiğimizde durduğumuz tesis olduğunun farkına vardım.

Yol boyunca şakalar, komiklikler biribirini izledi. Ezgi, Latife ve Gülşah‘a takıldım. Levent‘e asıldım, Orcan‘a nanik yaptım, Alper’e dil çıkardım. Acayiplikler oldu. yani.

Sonra bir yerde bir uyumuşum ki uyandığımda İzmir’de idim. Salaklaşmış bir halde uyanıp Alper’le birlikte Levent’in ardına takıldım. Dayımı aradım, ulaşamadım. Levent’le sahil boyunca ilerledik. Arkamı dönüp bir de baktım ki bizim kızlar da bizi izliyor 🙂

Alper

Neyse gezdik, dolandık, dolaştık, nihayet bize katılan gruptan Yetkin, sahilde bir yer gördüğünü, full kahvaltının 9 lira olduğunu, grup indirimi de olduğunu, sınırsız da çay olduğunu söyleyince, geri sahil kenarına döndük. Mekanın adı Sunset‘di galiba. Oturduk kısa aralıklarla diğer arkadaşlarımız da bize katıldı. Aşağı yukarı 20 kişi kadardık. Kahvaltımızı yapıp yaklaşık 1 saat kadar burada oyalandıktan sonra kimdi bilmiyorum, belki Yetkin’di, belki de Oğuz Beygo‘ydu, birisi Karşıyaka‘ya gitme teklifinde bulundu. Dayımı bir daha arayıp ulaşamayınca bu teklif çok mantıklı geldi 🙂

Hep beraber hareket edip yürüme mesafesindeki limana gittik. Burada bir Kent Kart alıp 1.75 TL değerindeki “transatlantik ücretini” 20 kişi için yüklettik. Transatlantiğe çok uzun süredir binmiyordum. Binince yine içimden “gemilerde talim var, bahriyeli yarim var” şarkısını söyledim. Süperdi. Alper’le sağlıklı yaşama inanıp birer de karışık meyve suyu içtik.

Yaklaşık 15 dakikalık bir yolculuktan sonra Karşıyaka’ya ulaştık. Hemen inip caddeyi geçerek Alper’in hadi binelim lan dediği aracın yaşlı ve engelliler için olduğunu farkettik. Neyse, limanın hemen karşısındaki caddeye dalıp yürümeye başladık.

ex Aflliction ve ben

Bir süre yürüdükten sonra karşıdan eski Affliction, yeni Pitch Black Process üyeleri Kerem ve Emrah‘ın geldiklerini gördüm. Togay bana Karşıyaka’da yaşadıklarını söylemişti. Aslına bakarsanız emin olamadım. Çok da emin olamadan Emrah’ın sırtına dokunup “Abi Affliction Emrah mısın?” dedim. Doğrudur, dedi. Hemen ayaküstü muhabbet ettik. Sağolsunlar, gördüğüm kadarıyla alçakgönüllü adamlar ikisi de. Hızlıca muhabbet edip, kendilerinin yeni grupla bir turne planları olduğunu öğrendim. Adamları uzun süre tutmadım. Sağolsun Alper de bir fotoğrafımızı çekti hatıra olaraktan sonra ayrıldık.

Karşıyaka'ya gelen ekip

Aynı caddenin sonuna gelince yağmur yağmaya başladı. Pek güzel oldu yağmur altında hızlı hızlı yürümek. Yağmur hemen dindi. Biz de limanın sağ tarafında bulunan bir heykelin yanında doğru yürüdük. Oralarda da biraz takılıp fotoğraf motoğraf çektirip yine limana döndük. Bu sefer Konak yönünde hareket edecek olan bir “gemiye” bindik. Bu gemide çok eğlendik. Oğuz Beygo martılarla şov yaptı. Oğuz amca vardı bir de bizim aile dostumuz. Onunla konuştum. Alper’le falan epey güldük eğlendik gemide. Nihayet hareket ettik. Bir süre sonra da Konak’a geldik. Yıllar önce bir kere geldiğim bu meydana yıllar sonra yine geldim. Meydandaki kulenin, caminin fotoğraflarını çektik. Güvercinlere arpa marpa attık. Sonra da yine ilerleyip kıyıda bir alışveriş merkezine gittik. Ama sadece tuvalet için. Burada işimizi halledip hemen otobüsle buluşacağımız yere geldik.

Saat geldi ve otobüse bindik. Yolda da iki arkadaşımızı alıp Aliağa’ya doğru yola çıktık. Yolda gene ben uyumuşum. O kısımlar çok bulanık. Yanlışlıkla önce liman girişinden girdik Petkim’e. Sonra rotayı düzeltip doğru kapıdan girip doğru yere geldik.

En büyük ortağı Azeriler olan bu firmanın girişinde Türkçe ve Azerice olarak Hoş Geldiniz yazıyor. Güvenlik acayip sıkı. Hepimizin kimliklerini kontrol edip daha önceden yolladığımız katılımcı listesi ile karşılaştırdılar. Daha sonra içeri alıp önce 25 dakikalık bir gene sunum yaptılar. Ardından da Çevre Yönetim biriminden bir çevre mühendisi bize şirketin çevre yönetim anlaşıyışı hakkında bilgiler verdi. Sorularımızı yanıtladılar ve saha gezisi başladı.

Petkim çok büyük bir alana kurulu sevgili okur. Otobüsümüze binip önce gezeceğimiz yere gittik. Burada önce atıksu arıtma tesisini gördük. Adamların çok ciddi yağ problemi var. Ancak dediklerine göre yağı ve gresi çok iyi arıtıyorlarmış. Ama KOİ değerleri daima çok yüksek oluyormuş.

Artıma tesisini dolaşıp yakma tesisine gittik. Burası elbetteki İzaydaş‘tan küçük bir yerdi. Kullandığı alan da daha azdı dolayısı ile. Şimdi burada teknik detaylara girmeyeceğim.

Yakma tesisini de gördükten sonra vedalaşıp dönüş yolculuğuna başladık. Ancak acayip acıkmıştık. Yemek için durmayı planladığımız hiçbir yerde duramadık. Uygun bir yer bulamadık. Aradan 1.5 saat geçtikten sonra artık iyice sabrım tükenmişti. Neyse ki Soma‘da uygun bir yer görüp hemen yanaştık. 25 kişi pide kebap salonundan içeri girince iş yeri sahibi mutlu oldu 🙂 Alper’le ben  kıymalı, bir kuşbaşılı pide aldık. Bir de sağolsun Latife’nin yiyemediklerini yedik. İki de ayran içtik 🙂 Salata malata derken 13 lira kadar hesap ödedik. İyice doyup otobüse bindik.

Otobüse binmeden önce şoförlerle rotamızdaki küçük bir değişiklik için bir istişare de bulunduk ama olumsuz yanıt aldık. Otobüse binip yarım kalan filmi bitirdik. Sonunda trene birşey olmadı ve treni durdurabildiler.

Ondan sonra gece çok acayip geçti yolda. Hiçbir yerde durmadan Eskişehir’e geldik. Yol boyunca olanlar yer yer komik, yer yer garip, yer yer şiddet doluydu. Yarı uykulu, yarı uyanık, yarı acayiptim yani. Güzel bir geri dönüş yoluydu. Kimse sorun çıkarmadı. Herkes uyumluydu, herkese çok teşekkür ederim bundan dolayı.

Otobüs Bursa yolu üzerinden gelirken Batıkent yol ayrımında Çamlıca‘da oturduğunu öğrendiğim arkadaşım Serhat‘la ben indik.  Ben kendi evime, Serhat da kendi evine doğru yollandık.

Gönül Gözüyle Biyoloji

Tıklayınca büyür

Memleket gündemini mizah dergileriyle takip etmek ne kadar sağlıklı bir durumdur tartışılır. Anca geçenlerde Uykusuz‘un 29 Temmuz 2010 sayısındaki şu çizim beni hakikaten güldürdü. Ayrıca bu haberi de ilk Uykusuz’dan öğrenmiş oldum. Daha sonra internette gördüm ve detaylarını öğrendim. İlgimi çekmesinin bir sebebi de çevremde pek çok biyolog olmasıydı. Onlara da bu vesileyle selamlarımı iletirim. (Merveciğim, şişman Sercan ve militan Serhat)