Tag Archives: Sertan

Proofhead Balkanlar’da 4 – Karadağ, Arnavutluk, Kosova

Önceki bölümler: (1- Kosova, Makedonya) (2- Sırbistan “Belgrad”)
(
3- Novi Sad, Saraybosna, Mostar)

Bosna Hersek ile Karadağ arasındaki Hum Sınır Köprüsü denilen bu köprüye aracı yaklaştırdık. Yavaş yavaş geçmeye başladık. O an ki psikolojiyle sanki bütün köprü gıcırdıyor gibi hissettik. Köprüyü geçince birden her şey değişti. Yerdeki asfalt kaymak gibi, şeritlere ayrılmış, levhaları olan bir hale dönüştü. Karadağ’daydık.

Yol muhteşemdi. Ancak epey yükseklerde, dağların koynundan kıvrıla kıvrıla, virajlara gire çıka, bazı noktalarda kazma kürekle açılıp tahkimatı bile yapılmamış tünellerden geçe geçe yola devam ettik. Hayatımda gördüğüm gövde yapısı en yüksek barajı gördüm burada. Piva Gölü’nün kıyısından, olağanüstü bir manzara eşliğinde Karadağ’ın iç kısımlarına doğru devam ettik.

Nihayet saat 22.00’de, Yugoslavya dönemindeki adı Titograd olan Podgorica şehrine ulaştık. Buraya gelmeye aynı günün sabahında karar verdiğimiz için kalacağımız yeri de gün içerisinde ayarlamıştık. Çok bir beklentimiz yoktu. Ancak gittiğimiz zaman şimdiye kadar kaldığımız en kötü otelle karşı karşıya kaldık. Odanın ışığını açınca duvardan inen kertenkeleyi görmesem belki hayat çok daha güzel olurdu.

Otelde fazla durmadık. Dışarı çıktık. Küçücük ve bomboş olan şehri dolaşmaya başladık. Küçük müçük ama felaket pahalı bir yer. Dilim pizza 2 Euro, Milka tablet çikolata 1.5 Euro. Zorlama bir Avrupa havası var. İnsanlar çok rahatlar. Gecenin geç saatlerinde dahi sokaklarda rahatlıkla dolaşıyorlar. Dolaşıp bir de gazete aldıktan sonra otele geri döndük. Saat 01.30’da uyuduk. Sabah 9’da herkes aracın yanında gitmeye hazırdı. Şehri bir de gündüz gözüyle görelim istedik. Şehrin içinden geçen Moraca Nehri üzerine inşa edilmiş Milenyum Köprüsü’nü geçtik. Burada da kahvaltı olarak börek yedik. Ama hiçbir yerde Mostar’daki tadı bulamadım. Saat 11.00’de tekrar yola çıktık. Çok sürmedi saat 11.30’da Karadağ sınırından geçip Arnavutluk sınırına geldik. Burada Bülent Abi’nin gümrük memuru olan ablayla olan sohbeti bizi gülmekten kırdı geçirdi. Saat 12.00’de burayı da geçtik. Bir saat sonra İşkodra şehrindeydik. Yollar yapılmıştı ancak trafik keşmekeşti. Bir yerde Filiz Hoca, Bülent Abi’den bir sokağa özellikle girmesini istedi. Ben de merak edip sordum: Hocam o sokakta ne var? Filiz Hoca döndü: B.k var yavrucum, dedi. Girmeden yola devam ettik. Meğerse o sokak şehrin tarımsal gübre depolama alanıymış. Filiz Hoca böyle şakaları hep yapar.

Şimdi planımız Kosova’da ikinci büyük şehir olan Prizren’e gitmekti. Ancak arada yol olmadığı için şu aşağıda gördüğünüz dönüşü yapmak zorundasınız. Ve kadere bakın ki o en alttaki viraja kadar, trafik çok berbattı. Ancak oradan dönüp Kosova’ya yönelince yol da güzelleşti. Duble yollar başladı. Saat 15.40’da Kosova sınırına geldik.

balk100

Bundan bir hafta önce çıkış yaptığımız ülkeye geri dönmüştük. Sınırı geçtikten kısa süre sonra saat 16.00’da Prizren’deydik işte. Çok güzel bir şehir. Ciddi anlamda kendimizi evde hissettik burada. Çok acıkmıştık ve yolculuğumuzun son kallavi yemeğini yiyecektik. Burada Besimi Beska Restoran’a gittik. Türkçe karşılandık. Herkes Türkçe

balk89

Pleskavicya

konuşuyordu. Garson bizi bir Türk garsonundan farksız olarak karşıladı ve bizimle ilgilendi. Önden geleneksel bir tür peynir ve sıcak ekmek ikram ettiler. Bilenler bilir, peynire bayılırım. Bu da cidden olağanüstü aromalı bir peynirdi. Yıllar önce anneannem Kars’tan gönderirdi bize. O peyniri hatırlattı bana. Burada garsonun da tavsiyesiyle her şeyden azar azar yaptırmaya karar verdik. Bülent Abi ben söyleyeceğim dedi ve kendi miksini söylemek için dizginleri aldı: İki parça özel sucuk (bizdeki sucukla lezzet olarak alakası yok çok farklı), çok büyük bir köfte olan pleskavicya, ikişer parça da diğer et ürünlerinden. Bir de meşhur bir peynirli salataları var. Ondan aldık. Dediğim gibi tüm bu siparişi Türkçe verebilirsiniz. Çünkü adamlar baya baya Türkçe konuşuyor. Evdesiniz. Hesap, her şey dahil, 28 Euro geldi iki kişi için. Şimdi bu noktada insan kahroluyor. Bunların para birimi zaten Euro olduğu için fiyatlar hep aynı. Buraya şubatta gelseydik örneğin Euro 4,66 liradan, bizim toplam hesap 130 lira olacaktı. Ve cidden yediğimize göre çok çok uygun bir hesap olacaktı. Ancak güncel kurdan düşününce Türkiye’de böyle bir yemeğe verilecek parayla kafa kafaya geliyor. Neyse ki bul yolculuk için Mart ayında Euro alıp bir kenara ayırmıştım. Çok zararım olmadı. Ama bu artan kur farkını düşündükçe insan üzülüyor.

balk90

balk87

Prizren

balk88

balk92

Her neyse, yemekten sonra çok yakında bir noktada şehir turu için kişi başı 1.5 Euro alan bir tren görünümlü araç var. Ona bindik ve Prizren’i dolaştık. Prizren dağı, nehri, farklı dinleri, dilleri olan bir şehir. Dağın zirvesinde bir kale, kalenin de eteklerinde bir şapel ve bir kilise bulunuyor. Dağlar şehri kuşatmış, nehir ise tıpkı bizim Eskişehir’de Porsuk gibi kenarında, üzerindeki köprülerde insanların vakit geçirdiği sakin, huzurlu bir havası var. Tüm çeşmelerin suyu içilebiliyor. Burada Bülent Abi’nin tavsiyesiyle, daha önceden alışveriş yaptığı bir kasaptan kuru et aldık. Burada kasapla da sohbet ettik. Bize, Priştine’de bir şey yok, Prizren de daha güzel vakit geçirirsiniz, dedi. Şehirde Maraş bölgesi denilen bir kısım var. Türkçe konuşulan, Türkçe konuştuğunuzu duyunca insanların dönüp selam verdiği, hatta bir de Beşiktaşlılar Derneği’nin bulunduğu bir mahalle burası. O gün şanslarına Beşiktaş’ın da maçı olunca Sertan ve Mustafa maçı izlemeye gittiler.
balk91

Akşam 21.30’da nehrin kıyısında oturup kahve içtik. Bülent Abi burası için “Türkiye dışında Türk kahvesini, bizden daha iyi yapan tek yer” yorumunu yaptı. O böyle yorumları çok sever sağ olsun. Bu güzel şehirden saat 23.00’te ayrıldık. Yaklaşık bir saat sonra, gece yarısını biraz geçe Priştine’ye geldik. Yol üzerinde bir otel olmasına rağmen, şimdiye kadar kaldığımız en temiz ve en klas otele gelmiştik: Hotel Rio. Saat 01.30’a kadar dönüş yolculuğu için valizlerimizi hazırlayıp uyuduk. Ertesi gün eve dönüyorduk.

Otel cidden çok iyiydi. Tertemizdi. Geç yatmamıza rağmen, herhalde temizliğin verdiği o mutlulukla çok güzel uyuyup sabah 08.30’da uyandık. Hemen kahvaltıya indik ve yine şansımıza son günümüzde, en iyi kahvaltımızla karşı karşıya kaldık. Açık büfede epey bir çeşit vardı. Şimdi bu detayı yazıyorum evet, beni yanlış anlamayın. Çünkü kendi adıma ben bir seyahat yazısı okuyorsam bu detayları istiyorum. Yapacağım yolculuklarda fikir vermesi için.

balk96

Saat 11.00’de otelden çıktık. Priştine’yi dolaşmaya başladık. Eski bir kapalı spor salonundan dönüştürülmüş olan bir otoparka aracımızı bıraktık. Saat 12.30’da Kosova Ulusal Müzesi’ne geldik. Üç katlı bir müze burası. Alt katta tarihin ilk çağlarından itibaren Kosova topraklarında yaşamış medeniyetlere ait buluntular vardı. İlginçtir, bu tarihler 15. Yüzyılda bitiyordu. Sonra 20. Yüzyıl başlıyordu. Yani müzede Osmanlı’nın bölgedeki dört asırlık egemenliğine ilişkin tek bir fotoğraf, tek bir eser, lan tek bir düğme balk95bile yoktu. Adeta Osmanlı hiç bu topraklarda var olmamış gibi. İlginç. Kosova’nın tarihteki adı Dardania imiş bu arada. Üst kata çıkarken Dünya’nın tel zımbayla yapılmış en büyük resmini görüyorsunuz. Üst katta ise bizim yıllarca metal grubu olarak dinlediğimiz UÇK’nın aslında Kosova’nın kurtuluş ordusu olduğunu ve açılımının da “Ushtria Çlirimtare e Kosovës” olduğunu öğrendim. Bu müzeye giriş ücretsiz.

balk94

Bu İskender. Ama o İskender değil.

Bir ucu buraya açılan Rahibe Terasa Caddesi’nde bir kafede oturduk. Buradakileri görünce Türkiye’deki dilenciler gözüme klas göründü. Buradakiler çekinmeden ve ısrarla gelip sizi dürtüyor, dokunuyor ve taciz ediyorlar. Masanızın başına gelip dikiliyor, elinizdeki, cebinizdeki paraya bakıyorlar. Dikkatli olmakta fayda var. Saat 14.30’da Kosova Ulusal Kütüphanesi’ne geldik. Burası özellikle dış cephesiyle ilginç bir bina. Dış cephe tasarımı, Kosovalı’ların meşhur bir başlığından esinlenilerek Japon mimarisine göre yapılmış. Çelik örgüler kullanılmış. Hayatımda ilk defa bir kilise inşaatı gördüm, hemen bu kütüphanenin yanında.

balk97

Ulusal Kütüphane

balk98

Kütüphanede de kısa bir tur atıp 15.20 civarında aracımızı teslim edeceğimiz adamla buluşmak üzere havaalanı yakınlarındaki AVM’ye gittik. Burada biraz oyalandık. Yemek yedik. Bir de baktık ki saat 16.20. Her birimizi korkunç bir tedirginlik kapladı. Yol kısaydı ama trafik çok yoğundu. Akmıyordu. Check-in’den en az bir saat önce havaalanında olmamız gerekiyordu. Ama şu durumda imkansız görünüyordu. Arabayı teslim alan dayı da inadına yavaş yavaş gidiyordu. Dualar okundu, salavatlar getirildi, adaklar adandı. Neyse ki saat 16.50’de havaalanına yetiştik. Check-in’lerin kapanmış olması gerekiyordu normalde. Büyük ihtimalle binemeyecektik. Havaalanına girip de kuyruğu görünce rahat bir nefes aldık. Yetişmiştik sevgili okur. Ama o korkuyla Bülent Abi hariç, hepimizin hayatından en az bir yıl gitmiştir.

balk93

Kosova’nın kuruluşunun 10. yılı anıtı

Check-in sırasında işlemler biraz uzun sürdü. Valizleri teslim edip hiç durmadan pasaport kontrolü geçtik ve saat 17.35’te uçağa binebildik. Tam zamanında kalktı uçak ve planlanan saatte de indi. Merve, Betül, Filiz Hoca ve Bülent Abi arabayla döndüler. Sertan ve Ayşe’de Kocaeli’ye geçtiler. Mustafa’yla ben de gece 1’e kadar bekleyip nihayet otobüse bindik ve sabaha karşı 05.30’da Eskişehir’e ulaştık. Yol boyunca hiç uyumadım.

balk99

Havaalanında bu haldeydik

Bu yolculuk boyunca yaptığım en önemli keşif galiba Schweppes Bitter Lemon oldu. Ha bir de yol boyunca dinlediğimiz ve muhabbetini yaptığımız Roxanne şarkısı oldu. Bir daha böyle uzun bir seyahate ne zaman ve nasıl çıkarız bilemiyorum. Ama her şeyiyle keyifli, unutulmaz bir tecrübe oldu bizler için. Bülent Abi’ye katlandığı yüzlerce kilometre için; Filiz Hoca’ya da konaklamalar ve planlamaya verdiği emek için teşekkür ederim, ederiz, ederler.

Şunlar da yolculuğumuz boyunca, tüm ülkelerden topladığımız magnet ve kar küreleri:

magnet.jpg

Proofhead Balkanlar’da 3 – Novi Sad, Saraybosna, Mostar

Önceki bölümler: (1- Kosova, Makedonya) (2- Sırbistan “Belgrad”)

67Dördüncü günün sabahında, saat 09:15’te uyandık. Saat 10.00’da da düştük yollara. Kahvaltımızı yine yolda, saat 11.00’de yaptıktan sonra Belgrad’a yaklaşık 80 km mesafedeki Novi Sad şehrine doğru yola çıktık. Yolda yine ücretli geçişler vardı. 210 dinar geçiş ücreti verdik. Seksen kilometrelik yolu tam iki buçuk saatte alarak saat 12.30’da şehre vardık. Bu şehir, Belgrad’tan sonra görülmesi tavsiye edilen diğer bir şehirdi.

69

Aracı park ettiğimiz yerde, önce büyük hayal kırıklığına uğradık. Boğucu bir hava, bomboş sokaklar ve estetikten yoksun sıra sıra evler gördük. Ama halt etmişiz. Biraz yürüyüp dükkanın köşesini dönünce bamm! Tam karşıda gotik mimari üslubuyla yapılmış bir kilise, bir katedral duruyordu: Meryem Ana Katolik Katedrali. Özellikle rengarenk çatı kaplaması görülmeye değerdi. Çok büyük bir meydanın bir köşesine bu katedral, çevresinde ise farklı bir mimariyle inşa edilmiş gösterişli binalar mevcuttu.

68

Svetozar Miletiç

Ortada ise Svetozar Miletiç isimli Sırp şairin bir heykeli bulunuyor. Katedralin karşısında, heykelin de arkasında kalan yer muhtemelen bu ilin idare binası. Meydanın bir tarafında büyük bir banka diğer tarafta ise Hotel Voyvodina yer alıyor. O sıcak havaya rağmen, dakikalarca meydanın ortasında durup etrafı seyrettim. Panoramik fotoğraf çekmek için en harika yer de burasıydı. Daha sonra girişin açık olduğu katedrali ziyaret ettik. İçeride ufak çaplı bir tadilat devam ediyordu. İnanılmaz vitraylar gördüm. Dışarıdan çok heybetli görünen bina içeriye girince pek küçük göründü gözüme. Okumaya devam et

Proofhead Balkanlar’da 2 – Belgrad

İlk bölümü okumak için tıklayın. Yazının ilk bölümü şimdiden birilerinin işine yaramaya başlamış bile. Balca’dan çok güzel bir geri dönüş aldım. Teşekkür ederim. Bu kısım biraz uzun oldu ama gezinin de en keyifli kısmıydı.

Çılgın bir açlıkla şehre ayak bastık. Kalacak yeri önceden rezerve ettiğimiz için aklımızda ilk olarak yemek vardı. Tüm o saatler süren yolculuk bizi acıktırmıştı. Şansımıza çok merkezi bir yerde boşluk bulup aracımızı park ettik. Yürüme mesafesindeki Republic Square (Cumhuriyet Meydanı) ulaştık. Burada Sırpların meşhur Prensleri Mihailo’nun  (Miloş) heykeli var. Heykelin bulunduğu alan şehrin buluşma noktası olmuş. Hemen yakında Knez Mhailova Caddesi var ki burada o Avrupa şehri havasını hemen hissedebiliyorsunuz. Biz bu şekilde açlıktan kırılarak ama tüm detayları da atlamadan dolaşa dolaşa Restoran Prolece’ye geldik. Sokağa yayılmış, sevimli, geleneksel yemeklerin de bulunduğu bir mekan burası.

balk44

Republic Square

balk40

Knez Mihailova

balk41

Tıkla büyüsün

İşletmeci sekiz kişilik kafilemizi görünce koşarak geldi yanımıza, şaka yok. Okumaya devam et

Proofhead Balkanlar’da 1 – Kosova, Makedonya

Ağustos’un 3’ünde başlayıp 10’unda biten, sekiz günlük bir Balkan turu yaptık sevgili okur. Toplamda 6 ülkede 8 şehri gezdik ve harika vakit geçirdik. Blogdaki en uzun gezi yazılarından bir tanesi olacak bu. O yüzden, üç bölüm halinde yayımlayacağım. Daha önce giden arkadaşların kendi tecrübeleriyle karşılaştırabileceği, gitmeyen ancak gitmeyi düşünenler için de faydalı önerilerle dolu bir yazı olacak. Nihayet bayramdan, seyrandan, işten, güçten vakit bulup yazmaya başlıyorum. Hadi bakalım.

Mart ayında yolculuğa karar verip Bülent Abi ve Filiz Hoca‘nın fikirleriyle şekillenmeye başlayan yolculuğumuz için bütçe hazırlıklarına başladık. Bülent Abi ve Filiz Hoca, çıkacağımız yolculuğun bir benzerini daha önce yaptıkları için rotayı ve buna bağlı olan konaklamaları ayarlama işini sahiplendiler. Bülent Abi’nin özellikle Balkanlar tecrübesi çok fazla olduğu için, açıkçası yolculuğa ona güvenerek çıkacaktık. Yolculuğumuzun ilk durağı Kosova olacaktı. Kosova’da başkent Priştine‘ye indikten sonra bir araç kiralayıp kiraladığımız araçla Makedonya‘ya Üsküp‘e geçecektik. Daha sonra da asıl hedefimiz olan Sırbistan‘ın başkenti Belgrad‘a geçecektik. Doğrudan Priştine’den geçemiyorduk. Neden? Okumaya devam et

Gerçek Bir Doğum Günü Sürprizi: 30 Yaş

18 Temmuz’u 19 Temmuz’a bağlayan gece saat 00:01’de telefonum çaldı. Arayan Alper‘di. Büyük bir panikle telefonu açtım. İyi ki doğdun, şarkısını duyunca paniğim yerini şaşkınlığa ve mutluluğa bıraktı. Böylece, bu yıl doğum günümü ilk kutlayan biricik kardeşim Alper oldu.

19 Temmuz’da doğmak, dünyanın en iyi burcu yengece denk geldiği için çok iyi bir durum. Ancak yaz tatili ve Dünya Fenerbahçeliler Günü’ne (19.07) denk geldiği için de çok kötü bir durum. İş yerinde tüm gün sessiz sakin geçti. Akşam mesai bitimine yakın, ilk sürprizi yaptılar iş arkadaşlarım sağ olsunlar 🙂 19 Temmuz aynı zamanda sevgili Veysel Abi‘mizin de doğum günüydü. Eskişehir’deki iş yerimde yaşadığım her ilk, benim için unutulmaz oluyor sevgili okur. Bu doğum günü de o unutulmazların arasında yerini aldı. Veyse Abi ile birlikte pastamızı kestik, mumlarımızı üfledik. Her bir arkadaşıma ayrı ayrı teşekkür ederim.

Aynı akşam evde de küçük bir kutlamayla günü tamamladık. Fazla bir atraksiyona girmedik. Çünkü hemen herkes şehir dışında, tatildeydi. Alper Kelebekler Vadisi‘ne doğru yola koyulmuştu. Sercan tatildeydi, otelden fotoğraf gönderiyordu. Utku ve Hazal yurt dışındaydı. Mustafa ve Betül kamptalardı. Sertan ve Ayşe‘nin düğün telaşı devam ediyordu. Yeni evlenen Hafize ve Mustafa balayındaydı. Ahmet‘in nerede olduğunu ise bilen yoktu. Herkes bir yerlerdeydi. Ben ise Temmuz doğumlu olmanın yalnızlığını yaşıyordum. Üstelik artık otuz yaşındaydım. O zamanlar olmak istediğim yaşta. Bu düşünceyle tüm akşamım ve gecem geçti.

Ertesi sabah inanılmaz yoğun bir gün olarak devam etti mesai. Sabahtan göreve gidip geldikten sonra resmi yazışmalarla uğraşıp durdum. Mesai çıkışında Merve‘yle buluşup biraz dolaştık. Yemek yedik. Saat 20.00’ye doğru balkonda çitlemek için çekirdek alıp eve geldik. Dış kapının üst kilidinin normalin dışında kilitlenmiş olduğunu fark ettim. Bunun tek bir açıklaması vardı: Eve hırsız girmişti!

bir001Aklıma yıllar önce Ferhat abimin evine giren hırsız geldi. Kapıyı açar açmaz elindeki tornavidayla saldırmış, savurduğu tornavida abimin kazağını yırtmıştı. Birkaç santim önde olsa karnını deşecekti yani. Hırsızı orada yakalayıp diğer kuzenim Cihat’la birlikte bayıltana kadar dövmüşlerdi. Birkaç saniyede aklıma gelen bu senaryoyla birlikte alt kilidi açıp eve adımımı attım ve duyduğum çığlıklarla korkudan yere düştüm: SÜRPRİZZZZZ!

Şehir dışında olduğunu sandığım Alperler (Ankara’dan geldiler), Koray, Ahmet, Yeşim, Sertan, Ayşe, bizim çocuklar Murat, Mustafa ve Gökçe meğer iki gündür çok büyük bir organizasyonun içindelermiş. Gerçek bir sürpriz olması için hiç ummadığım bir anda yani ertesi gün yapmak istemişler kutlamayı. Merve, tüm ekibin koordinasyonunu sağlamış. Korkudan kalbimin çarpması durup da kendime geldikten sonra, nihayet bir009salona geçtim. Üzerine smokin giymiş simsiyah bir doğum günü pastası, üzerinde altın sarısı upuzun mumlarla duruyordu. Kurabiyelerin üzerinde ise ben vardım! İki tane eşşek kadar balonla 30 yazmışlardı. Lan hayatımda ilk defa uçan balonum oldu: Üç ve Sıfır. Tam pastayı üfleyecektim ki beni durdular ve kapı çaldı. Hani “Evim Şahane” benzeri programlarda gözleri kapalı olarak yenilenmiş evlerine giren insanların attığı bir çığlık var. Heh işte. O çığlıktan attım. Tatilde sandığımız Sercan karşımızdaydı! Herif benim için tatilini bitirip Eskişehir’e gelmişti. Şaşkınlıktan aptallaşmıştım.

bir004

Ne yediğine dikkat edeceksin

Nihayet pastanın başına geçtim ve aklımdan o tek dileği geçirip mumları üfledim. Çok zaman geçmemişti ki bir diğer Mustafa ve Kübra geldiler. Ev, tarihinde hiç olmadığı kadar kalabalıktı artık. Üç tane Mustafa vardı evde.

bir002

bir000Yazının buraya kadar olan kısmında belki de en dikkat çekici şey pasta değil mi? Şimdi hazır ol: Bu pasta tamamen evde ve elde imal edildi. Merve’nin pasta imalatında geldiği noktayı görebiliyorsun değil mi sevgili okur? Ellerine sağlık. Limonatayı da Ayşe’nin yaptığını söylemezsem olmaz 🙂

bir003

Çok yakında yayında…

bir010Doğum gününden sonraki hafta sonumuz Sercan’la birlikte ve dopdolu geçti. Pazartesi sabahı Sercan’la önce iş yerime gittik. Daha sonra da onu tren garından İstanbul’a yolcu ettim. Canım kardeşim, geçen yaz yapamadığımızı bu yaz yapabildik sayende.

Otuz yaş elbette önemli. Hayatımın bu önemli yol ayrımını, böylesine güzel bir sürprizle hatırlayacağım için çok mutluyum. Bu yazıyı da yine “hatırlamak” için yazdım. Unutmak istemediğim için, tebessüm etmek için yazdım. O gün orada olan herkesle birlikte buraya kadar okuyan senin için de keyifli olmuştur umarım. Öpüyorum.

2017 Yılımın Özeti

owl-illustration.jpgDaha başlarken katliama sahne olan, yıl boyunca göz yaşının, ölümlerin, vedaların eksik olmadığı, bir önceki yıldan hiç de arta kalmayan, toplumun artık geri dönülemez şekilde ayarlarının bozulduğu, müzikten başka hiçbir şeyin tat vermediği bir yılı, 2017’yi de geride bıraktık sevgili okur. Bu yıl çok fazla sağlık sorunu ve hastane problemleriyle uğraştım. Yıldım. Ama nihayet bitti ve blogun geleneksel yıl özeti yazısına hoş geldin. Uzun bir yazı olacak ama keyifli bir yazı olması için de elimden geleni yapacağımdan şüphen olmasın.

31 Aralık tarihleri yılın son günü olmasının yanında benim için meslek hayatımın başlangıcının yıl dönümüdür. Bu yıl mesleğimde beşinci yılımı doldurdum. Şüphesiz yılın en önemli olaylarından birisi, uzun süredir beklediğim bir şey gerçekleşti ve Eskişehir’e tayin oldum. Kadere bak ki sevgili okur, Eskişehir’de de tıpkı Bilecik gibi, yılın son iş gününde, 29 Aralık tarihinde iş başı yaptı. Bazı sağlık sorunları nedeniyle böyle oldu. Zaten bu sağlık sorunları da yılın son iki ayında bize bir türlü huzur vermedi. O açıdan 2017 bir an önce bitmesini istediğimiz bir yıla dönüştü.

Bu yıl, blogta reytingler önceki yıla göre ciddi bir artış gösterdi. Özellikle yeni okurlara teşekkür ederim. Eski okurun ise gönlümde tahtı altındandır! Ancak yazıların en çok geciktiği yıl galiba bu yıldı. Olaylar olup bittikten sonra yazma fırsatı bulabildim çoğunlukla. Bunun bir sebebi malum, yıl boyunca Bilecik’e yaptığım git gel durumu idi. Diğer sebebi de bu yıl kayıt olduğum Fotoğrafçılık ve Kameramanlık Bölümü ile halen devam eden Doktora derslerimdi. Olsun lan, okumak güzel şey.

Evet, haydi bakalım bu yıl blogta neler oldu neler bitti. Aylara göre önemli olaylar nelerdi? Okumaya devam et

Orcan’ın Gitarını Tamir Ettik

Arızalı kısım

Cuma günü Rusça dersinde kısa sınav olduk. Sınavdan sonra hoca dersi bitirdi. Serhat‘la birlikte Serhat’ın kardeşi Sertan‘ı okulundan aldık ve eve doğru yola koyulduk. Daha doğrusu iki kardeş onlar koyuldular. Ben ise Orcan‘a gitmek üzere arabadan indim Yunus Emre Kampüsü’nün önünde.

Orcan’ın evini bulduktan sonra Orcan sağolsun ton balıklı pilav hazırladı bana. Önce oturduk yedik, sonra da işe başladık.

Orcan’ın V kasa Washburn gitarının jack girişi bozulmuştu. Arka kapağını açınca arızanın çok basit olarak elektriksel temassızlık olduğunu gördük. Jack’ı gövdeden ayırdık önce. Bunun için gövdedeki vidasını söktük. Bağlantı kablolarını da koparıp soketleri lehim artıklarından temizledik. Kablo uçlarını da yeniden açıp temiz bir hale getirdik. Daha sonra her kabloyu uygun yerine bağlayıp önce gitardan ses çıkıp çıkmadığını test ettik. Ses çıkınca bağlantıları lehimle sağlamlaştırdık. Hazır açmışken diğer bağlantıları da kontrol ettik. En son olarak jack’ı dikkatlice takıp vidaladık ve arka kapağı kapattık.

Arka kapak