Tag Archives: Sinem

Bir Yıllık Meslek Hayatım

Üniversiteden mezun olduktan sonra (Ocak 2012), yüksek lisansa başladım sevgili okur. Tam zamanlı olarak okulda bir bilimsel araştırma projesinde görev aldım. Dolayısı ile iş arama olayına hiç girmedim. O yılın şubat ayında hızlandırılmış KPSS kursuna kaydoldum. O yaz KPSS’ye girdim. Sonra puanım belli oldu ve o yıl, 2012 Aralık’ta da atandım. Göreve başlama kağıdımı getiren postacının azizliğine uğrayıp nihayet yılın son günü, 31 Aralık 2012’de Bilecik‘te resmi olarak görevime başladım.

Geçtiğimiz yılbaşı ve aslında bundan sonra hayatımın her yılbaşısı, mesleğimdeki bir yılın daha bittiğini haber verdi ve verecek bana. Tarihin böyle anlamlı denk gelmesi tek tesellim.

Bir yıl, evden ve Eskişehir‘den tamamen olmasa da 5/7 oranında uzak olduğum en uzun süre. Çok kaba bir hesapla 2013 yılında yaklaşık 260 gün Bilecik’te bulunmuşum. Onun dışında sadece iki haftasonu hariç, her hafta sonu Eskişehir’e, eve geldim. O eve gelmediğim haftasonlarından birinde Ocak ayında Bursa‘ya gitmiştim. Bir defa da geçtiğimiz Eylül ayında İstanbul’a gitmiştim.

Bu bir yıllık sürede Bilecik’ten en uzun ayrı kalışlarım ortalama onar günle üç defa oldu: Antalya’da bir biri ardına iki eğitim, bayram tatili ve aday memurluk eğitimi. Bunlardan en güzeli aday memurluk eğitimi idi.

Kurumda çalıştığım süre içerisinde iki şubem oldu. Göreve ilk başladığım zaman amirim olan protokolün hiç biri şu anda Bilecik’te değil. İlk şube müdürüm Cemil Bey‘di. İkinci ve halen şube müdürüm de Metin Bey. İlk şubede yaklaşık 3 ay çalıştıktan sonra iki adet olan şube sayısı tek adede düştü ve ÇED ve Çevre Hizmetleri Şube Müdürlüğü olduk.

5 Haziran

Yıl içerisinde pek çok iş yaptık. Ama şimdi durup düşününce beni en çok strese sokan ama en çok sevdiğim işim de Bilecik 2012 Çevre Durum Raporu oldu. Bunun dışında en hızlı biten ve en eğlenceli olan işlerden biri Avrupa Hareketlilik Haftası kapsamında düzenlediğimiz bisiklet turu oldu. Ve tabi ki organizasyon olarak da 5 Haziran Dünya Çevre Günü etkiniği var.

Bilecik’teki ilk gecemden bugüne kadar istisnasız tek bir çatı altında uyudum: 7 No.lu misafirhane odası. Burayı o kadar çok sevdim ki “ev” demeye başladım. İlk aylarda çok bakımsız yıkılıp dökülen bir yerdi. Ancak özellikle son aylarda eli yüzü düzeldi, süper oldu. Misafirhanede Şemre ile birlikte ilk zamanlar (yaz sonuna kadar) abimiz canımız ciğerimiz bir kişi daha kalıyordu: Onur Abi. Tayini çıktı ve Bursa’ya gitti.

Haftasonlarımı Eskişehir’de geçirmemden dolayı tüketim seviyelerim normal düzeyde kaldı yıl boyunca. Yıl içinde küçücük odada neler yapmadım ki! Ama en güzel zamanlar kendi çapımda eğlendiğim, müzik yaptığım zamanlar oldu. Bu yıl epey de kitap okudum Bilecik’te.

Yemek olayını dışarıdan halletik çoğunlukla. Ama eve de düzenli olarak alışveriş yaptım. Özellikle Şemre ve Gizem‘le birlikte ekip halinde yaptığımız alışverişlerin eğlencesi paha biçilemezdi. Eve yakın olması sebebiyle en çok gittiğim market A101 oldu. Hepimizin favorisi. Şimdi inanmayacaksınız ama ben Bilecik’te taa ilk günden beri yaptığım hiçbir alışverişin fişini atmadım. Evet, şimdi o fişlerdeki toplamı söylemeyeceğim ama şöyle bir şey koyacağım.

Evet, fişleri yan yana dizince şöyle bir yol oluyor. Zorunlu ihtiyaçlardan devam ediyoruz yine. Dediğim gibi haftasonları Eskişehir’de, gün içerisinde de mesaide olduğum için evin içinde pek bir vakit geçiremiyordum uyku hariç. Bilecik’e geldiğim 3. gün Erikli Su‘ya abone olmuştum. Yıl içinde içtiğim hiç bir damacanın da kapağını atmadım ve toplam 9 damacana su içmişim. Tabiki bu miktar gün içerisinde içtiğim miktarlardan ayrı olarak sadece geceleri ve sabahları içtiğim su miktarı. Dokuz damanaca kapağından ufak bir demlik altlığı yaptım. Banyo için 4 kalıp Hacı Şakir sabun harcamışım. Beşinci kalıp ise yarıda şu anda. 4 şişe Colgate ağız gargarası bitirdim ki bu miktar yaklaşık 6 aylık miktar. Ondan önce başka bir ürün kullanıyordum. 1.5 kutu şampuan harcamışım yıl içinde. Şampuanı abartı miktarda kullanmayı hayatım boyunca sevmedim zaten. 12 ayda 5 rulo tuvaet kağıdı kullanmışım. Hiç unutmam bir rulo da temizlik yaparken tamamen ıslanmıştı da atmıştım. Temizlik biz de İran’dan geldiği için çok titiz davranırız. Yıl içinde iki bidon çamaşır suyu ve bir bidon Porçöz kullanmışım. Bulaşık çok olmuyordu ama yine de 3 bulaşık süngeri eskittim. Özellikle toz almak için ıslak mendilleri çok kullandım. İki tane 120’li paket ıslak mendil harcamışım. 3 rulo kağıt havlu bitirdim. 4 tüm oda spreyim bitti. 36 dakika da bir pıs şeklinde ayarlamıştım.

İş yerinde çok şükür kimseyle ciddi kavga dövüşüm olmadı. Sadece 10 günlük bir ızdırap dönemim oldu.

Şemre’yle Çorum’dayız

En çok sinir olduğum anlar mesleğimin, devam eden eğitimimin ve yapabileceklerimin küçümsendiği anlar oldu. Buna da kim olsa sinir olurdu herhalde. Bir defasında da bir kurum yemeğinde birlikte göreve gittiğim arkadaşlarımla neden yan yana oturup yemek yediğim soruldu. Epey bir kişi kahkahalarla eşlik etse de güldükleri şey kendi acizlikleri oldu.

Hani şu yazının sondan ikinci paragrafında yazmıştım sen de okumuştun. Bu sene Bilecik’in bana en büyük hediyesi küçük arkadaş grubumuz oldu. Şemre, Gizem, Sinem. Herkesi sevdim, ama bunları bir başka sevdim. Birlikte güzel zamanlar geçirdik. Gittiğim en iyi iki eğitim Şemre ve Sinem’le gittiğim Aday Memur Eğitimi (Çorum) ve Bülent Abi ve Gizem’le (o başka bir eğitim için) gittiğim Hava Kalitesi İzleme İstasyonu Eğitimi (Antalya) oldu.

Bülent Abi’yle Antalya’dayız

12 ay içerisinde tam dört ofis değiştirdim. Kısa bir süreliğine Sinem’le oda arkadaşı olduktan sonra, Bülent Abi’yle uzun süreli bir oda arkadaşlığımız oldu. Daha sonra da Adnan Beylerin odasına geçtim, halen de onlarla oturuyorum.

Bir yıl geçti gitti. Yakında askere gidiyorum. Asker dönüşü neler olur, neler değişir hep birlikte göreceğiz sevgili okur. Mesleğimdeki 1. yılımı aldığı küçük hediyeyle taçlandıran tavşancığa ayrıca teşekkür ederim.

Yaşasın çevre mühendisliği!

Bu Yılın Hastalığını da Atlattım

Bu yıl bir tek mart ayında yatağa düşecek kadar hastalanmıştım o da hepi topu bir gece sürmüştü. Pek çok insan gibi ben de yılda bir defa hastalanıp yataklara düşerim. Bir iki gün sürünür, daha sonra iyileşir zıplar kalkarım.

Bu sene ki sürünmem de dün başıma geldi. Epeydir soğuk algınlığım vardı, bir vites düşürüyor, bir vites yükseltiyordu, hatta salı günü öğle arası biraz kötü olmuştum. Ancak daha sonra toplarladım ve hatta aynı gün kaburgamdaki bir ağrıdan dolayı hastaneye gittim. Burada tamamen şans eseri olarak gayet süratli bir şekilde tedavi oldum, film çektirdim. Doktor çekilen filme bakıp önemli bir şey olmadığını söyledi ve bir ağrı kesici ile kas gevşetici hap yazdı bana. Bir de merhem yazdı. Ertesi gün sabah her zaman olduğu gibi 07.30’da uyandım. Bir bardak süt içtim. Kahvaltı yapmadım. Evden çıkmadan da önce kas gevşetici hapı, sonra da doktorun bana yazmadığı ama önceki gün öğle arasında içip epey rahatladığım Parol isimli ağrı kesiciden içip iş yerine gittim.

Saat 9’a doğru vücudumda çok şiddetli bir titreme ortaya çıktı. Anlamadığım anlam da veremediğim bir titremeydi bu. Zor bela arkadaşlardan yardım istedim. Bülent Abi, Zülali Abi, Sinem ve Yeşim Hanım apar topar bir gün önce geldiğim hastanenin bu sefer Acil Servis‘ine getirdiler beni. Şimdi bu titremeyi şöyle tarif edeyim. Şiddetli ve karşı koyamadığınız bir titreme hali bu. Üşüyorsunuz gibi ama yanıyor aslında vücudunuz. En kötüsü de kendinizi kasmaktan dolayı kaburgalarınız ve belinizdeki her bir kemiğin adeta batıyor gibi acı vermesi.

Hastanede hemen bir yere yatırdılar. Serum veriler. Bu esnada EKG, tansiyon ve ateşimi ölçtüler. Bir de hemşire kız kan aldı bir şırınga. Serumun yarısına doğru titreme olayı seyrekleşti. Nöbet gibi geldi gitti geldi gitti. Yavaş yavaş kayboldu bir saat içinde de. O esnada Metin Bey‘in, Adnan Bey‘in, Kemal Abi’nin ve daha sonra Nurcan‘ın geldiğini hatırlıyorum sağolsunlar. Serum bittikten sonra ultrasona gittim. Geldiğimde bir serum daha yüklediler bana. O arada da Feride geldi sağolsun. Öğlen 12’ye doğru hastaneden çıktık. Üşütmüşüm. Epey üşütmüşüm hemde. Doktor ayrıca kas gevşeticinin de etkisi vardır mutlaka dedi. Daha önce kullandın mı dedi, hayır dedim. Tamam, artık kullanma, dedi. İyice dinlen, dedi. Peki, dedim. Hastane aşamasında Bülent Abi ve Zülali Abi sağolsunlar çok yardımcı oldular. Krallar ikisi de.

Hastaneden çıkıp yemek falan yedik. Daha sonra da eşyalarımı toplayıp Eskişehir’e doğru yola çıktım. O gece epey bir terledim. Üç dört defa üzerimdeki sırılsıklam çamaşırları değiştirdim. Bugün itibariyle iyiyim diyebiliyorum sevgili okur. Bu hastalık sürecinde ilk defa ultrason ve EKG tecrübelerim oldu. EKG’de elime yarım metrelik bir şerit veriler. Bir yerinde 125 bpm yazıyor. Onun dışında nedir ne değildir hiçbir şey anlamadım. Ultrason için de şunu söyleyebilirim, iğrençlik lan. Üstüm başım, her yerim jel oldu. Karnıma sürdü o buz gibi jeli. Nasıl bastıra bastıra dolaştı vıcık vıcık.

Evde olunca, hastalıktan biraz vakit bulup uzun süredir yapmayı ertelediğim ıvır zıvır bazı işleri yapayım dedim. Bir ay kadar önce Bilecik‘teki bir demir çelik fabrikasına denetime gitmiştik. Buradaki atıklar arasında şu aşağıda yanda görünen kesim artığı parçayı buldum. Tahminimce bir metal parçayı kalıplar halinde kesmişler, bu parça da ondan artan fazlalıktan ibaret. Neyse bunu görünce dedim alayım, ben bununla bir şey yaparım. Ve evet, dün nihayet bir şey yaptım:

Eh, en azından bir işe yaradı artık değil mi 🙂

Erzurum Askeralma Bölge Başkanlığı‘ndan Şubat ayında askere alınacağıma dair yazı dün elime ulaştı. Galiba bu yazı ile askerlik şubesine gitmem gerekiyor. Onu bir halletmem gerekecek de bana şöyle şu işlerden anlayan birisinin akıl vermesi lazım. Askere gitmek için şubeye hangi evrakları falan götürüyoruz?

Bu arada çok yakında Alper‘le ilgili çok güzel haberler duyacaksınız. Birkaç gün daha beklemede kalın sevgili okurlar. Yazıya ultrason sonuç raporumdan bir alıntı yaparak son veriyorum:

“Intra ve ekstrahepatik safra yollarına ait dilatasyon saptanmamıştır. Pankreas tabi eko ve formdadır. Dalak normal boyutlarda olup parankim homojen izlenmektedir.”

Tek Günlük Ankara Çilesi

Yazının başlığından yazının tamamında ne okuyacağınıza dair herhalde fikriniz olmuştur sevgili okur.

Aday memurluk olayının son aşaması olan “Tamamlayıcı Eğitim Sınavı” için 81 ilden yaklaşık 450 kişi 31 Ekim Perşembe Ankara Macunköy‘deki İller Bankası Sosyal Tesisleri’ne çağrıldık. Hepimiz 2012-1 atamaları ile atanan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı personelleri idik ve Bakanlığın yayımladığı 60 sayfalık ders notlarından sınav olacaktık.

Sınav perşembe sabahı saat 10’da olacağı için Çarşamba akşamı Ankara’ya gitmeye karar verdik. Bizim kurumda toplamda üç aday memuruz: Ben, Şemre ve Sinem. Çarşamba günü mesai çıkışına az bir zaman kala Bilecik’ten Metro Turizm ile Eskişehir Otogar‘ına geçtik. Şansımıza Otogar’a gidişimizden yaklaşık 5 dakika sonra otobüse binmiştik Bilecik’te. Eskişehir Otogar’da indikten sonra ilk değil ama ikinci tramvayı yakalıp doğruca Çarşı‘ya geçtik.

Eskişehir’de bilen bilir, Adalar‘daki Sağlık Pide‘yi. Eskişehir’de yaşadığım zamanlarda sıkça giderdik. Şemre’yle Sinem’i de götürdüm oraya. Giderken çok gizli barların çok gizli yan masalarından geçtik. Sağlık Pide’de karnımızı doyurduktan sonra bir hamleyle çabucak tren garına geçtik.

Image Hosted by ImageShack.us

Trenimiz saat 19.00’da hareket ediyordu. Biz bindikten çok kısa bir süre sonra hareket etti. Hızlı trende karşılıklı koltuklara denk geldik. Şemre sağolsun o şekilde almış biletleri. Cam kenarında yalnız oturdum ben. Diğer ikisi de yan yana oturdular. Sonradan gelip yanıma oturan kıza, yol boyunca Sinem baktı baktı güldü.

Image Hosted by ImageShack.us

Tren yolculuğu çok iyi geçti. Yarın gireceğimiz sınavın notlarına göz gezdirdik. Aynı işi Bilecik’ten Eskişehir’e gelene kadar zaten yapmış oldukları için Sinem ve Şemre bir süre sonra sıkılıp bıraktılar. Ben tam notları okumayı bitirmiştim ki Ankara’ya indik.

Hijyenik olmayan el kurutucusu, çok daha hijyenik olan turnike üstü peçete sistemiyle değiştirilmiş

Sinem’in kalacağı yer, ertesi gün sınava gireceğimiz İller Bankası Sosyal Tesisleri’ndeki misafirhane idi. Burada Afyon’dan arkadaşımız Sanem ablayla kalacaktılar. Tren Garı’ndan çıkıp önce metroya bindik. Macunköy İstasyonu‘nda inip bir taksi çağırdık. Bulunduğumuz noktadan gideceğimiz yer aslında 2 km.den biraz daha uzaktı. Ancak hem saat geç olduğu hem de epey yorulduğumuz için taksi çağırdık. Taksi zırt diye geldi, bizi pırr diye aldı, zınk diye indirdi sosyal tesislerde.

Sinem’i bıraktığımızda saat 22.00’ye geliyordu. Fazla oyalanmadan Emre’nin Keçiören Etlik’teki evine gitmek üzere ıssız bir otobüs durağında beklemeye başladık. Sağolsun oradaki bir benzinlikte rastladığımız birisi bıraktı durağa bizi. Biraz geçmişti ki beklediğimiz otobüs geldi ve atladık. Eskişehir’dekinin aksine Ankara’da para ile binilen otobüsler varmış. Ne güzel dedim. Eskiden Eskişehir’de de vardı. Bu otobüsle yaklaşık 25 dakikalık bir yolculukla Kızılay’a geldik.

Image Hosted by ImageShack.usAkşam saatlerinde Kızılay gerçekten harika oluyormuş. Kimileri aksini söylese de işportada cidden apayrı bir lezzet var sevgili okur. Kayıt dışı ekonominin o dayanılmaz çekiciliğine kendimizi kaptırdık ve Şemre bir çanta aldı. Ben ise Eifel Kulesi şeklindeki bir zımbırtıyı almamak için kendimi zor ikna ettim.

Kızılay’da çok oyalanamadan bu sefer Meşrutiyet Caddesi‘ne yöneldik. Burada bir durakta otobüs beklemeye başladık. Durakta bulunan bir direğe güzel bir şekil çizdim ve adımı yazdım, derken otobüs geldi yine. Yaklaşık 10 dakika beklemiştik oysa 🙂 Otobüse bindik, şansımıza oturacak yer de vardı. Tam yarım saat sürdü yolculuğumuz Keçiören’e, Şemre’lerin mahalleye varmamız. Yol boyunca yanımda çok sert bakışlarla camdan dışarıyı seyredip, Sincanlı Mustafa dinleyen arkadaşa baktım göz ucuyla. Aşırı sert bir abiydi, tespihi de vardı.

Şemreler’in mahallede inince bu sefer Şemreler’in evi tahmin etme oyununa başladım. Saat zaten 23’ü geçmişti. Erdal Emlak’ı dönünce ikinci değil üçüncü apartman, dedim. Yanıldım. Dördüncü apartmanmış.

Sağolsun Şemre’nin annesi ve babası o geç saate rağmen bizi beklemişlerdi. Hızlıca bir yemek yedikten sonra çay içtik. Sonra biraz daha ders notlarına baktık, hiçbir şey anlamayınca uyumaya karar verdik. Gece saat 01.00 civarında uyudum. Gece de hiç rüya görmedim, midem bulanmadı.

Ancak sabah 06.30’da acayip bir karın ağrısı ve bulantı ile uyandım. Bu tedirginlik bulantısı idi. 25 yıllık tarihimin aktif olarak en az 16 senesini öğrencilikle geçirmeme rağmen şu sınav illeti bitmiyordu sevgili okur. Bu karın ağrısı da işte o karın ağrısıydı.

Sabah çok hafif bir kahvaltı yapıp saat 07.00’yi biraz geçe yola çıktık. Zira cehennemin dibine gidecektik. Gittik durağa beklemeye başladık. Ankara’da süper bir uygulama başlamış. Bulunduğunuz her durağın bir numarası var. Bu numarayı ve beklediğiniz otobüsün numarasını otobüs işletmelerinin internet uygulamasına giriyorsunuz ve beklediğiniz otobüsün bulunduğunuz durağa kaç dakika sonra geleceğini söylüyor. İki defa denedim, ikisi de bire bir tuttu lan!

Kızılay’a binen otobüse bindik. Sabah trafiğine takıldığımız için Ulus‘da inip Metro’ya binmeye karar verdik. Süper bir karar vermişiz. Zira inip Metro’ya binip Macunköy durağında indiğimizde saat tam 08.30’du. Bir önceki gün yorgunluktan göze alamadığımız yolu, bu sefer yürüyelim dedik. Zira taksiyle gitsek 3 dakikaya gidecektik ve 1.5 saat orada sınavı bekleyecektik.

Yürümeye başladık. Epey bir yürüdükten sonra tesislere geldik ve halen 1 saatimiz vardı sınav için. Tesislere girdiğimiz andan itibaren pek çok tanıdık yüz gördük. Yalova’dan Şahin usta, Afyon’dan Sanem abla, Balıkesir’den Betül, Denizli’den Orhan kardeşim

Image Hosted by ImageShack.us

Sınavın yapılacağı salona 450 kişilik bir topluluk halinde girerken herkesin ağzında tek bir kelime vardı: Çalışmadım. Şemre ile benim ağızlarımızda da iki kelime vardı: Çok çalıştık. Şaka bir yana doğru dürüst çalışamadım ben. Kardeşimin hastane vs. durumlarından dolayı. Ama çok çakal bir not çıkardım.

Sınava girdik. Sınav 100 soru. Hakikaten kolay bir sınavdı. Kopya çekmeye dahi gerek yoktu. Çıkardığım notları bire bir sordukları için Çengel Bulmaca çözer gibi işaretleyip çıktım. Çıkarken de bizimkilere hadi siz de gelin dedim.

Dışarı çıkıp Bolu’dan arkadaşım Ahmet‘le lafladık biraz. Peşimden gelin, dediğim Şemre’yle Sinem ve hatta Sanem abla, tam 40 dakika sonra çıktılar. Haliyle planımızdan epey gecikmiş olarak Kızılay’a vardık yine bir Metro yolculuğuyla.

Kızılay’da bizimkilerden bir süreliğine ayrılıp bazı başka işlerin peşine gittim.

Sonra yine bizimkilerle Kızılay Alışveriş Merkezi’nin 8. katındaki yemek bölümünde buluştum. Açlık ve yorgunluktan kendimden geçmiş bir halde yemek yedim. Sonra Sanem abla’nın fikriyle kitap almaya gittik. Aldık ta. Açlık Oyunları, Alamut, Saatleri Ayarlama Enstitüsü ve İlber Ortaylı’nın Seyahatname‘sini aldım.

Saat 15.00’deki trenimizin kalkmasına yaklaşık yarım saat kaldığı için aceleyle Metro’ya bindik ve Ulus’ta indik. Gar’a doğru yürümeye başladık.

Sağolsun Şemre bizi yolcu etti. Tren çok kısa süre içerisinde hareket etmeye başladı. Sinem’le geliş yolunca anlaştığımız için ikimizde yorgunluktan bitmiş bir halde tren koltuğunda uyumaya başladık. Kulağımda Sabhankra ile uykuya daldım. Yorgunluktan yine rüya göremedim. Sonra uyandım birden. Baktım Sinem uyuyor hala. Birkaç komik fotosunu çektim. Sonra yine uyudum. Bu sefer de Sinem’in telefonu çaldı. Yeşim Hanım aramış sağolsun.

Eskişehir’de saat 16.40’da trenden inip hiç vakit kaybetmeden Otogar’a geçtik. Saat 17.15 civarında Otogar’a gelip her seferinde binmemeye tövbe ettiğimiz ama aksi gibi en uygun saatte otobüsleri olan Buzlu Turizm‘in sözüm ona 17.45 otobüsüne bindik. Otobüs çok eskiydi ve tam bir kültür mozağiyiydi. Suriyeleriler, hemen arkamızda bir Uzakdoğulu çift, muavinin dediğine göre Iraklılar falan epey bir doluydu otobüste. Yazıhanede, 17.45’te kalkacağına yemin billah edilen otobüs, saat 18.05’te Eskişehir Otogar’dan çıktı. Rezil bir yolculuktan sonra Bilecik Otogar’ına indiğimizde Sinem’in de benim de gözümüzdeki ferler sönmüştü. Tükenmiştik.

Alt kattan Şemre’nin unuttuğu kimliğini yarın otobüsle Ankara’ya yollamak üzere alıp kendimi odama zor attım. Gücümün son kırıntıları ile bu yazıyı yazıp bir duş alacağım ve uyuyacağım sevgili okur.

Glass Harmonica

İki farklı şeyden bahsedeceğim. Biri animasyon olan glass armonica, diğeri ise bir enstrüman olan glass armonica.

Image Hosted by ImageShack.usMor ve Ötesi‘nin 2004’de çıkardığı ve çıkardığı dönemde epey bir ses getirmiş olan efsane albümü Dünya Yalan Söylüyor, bir biri ardına çıkardığı hitlerle ve bu parçalara çekilen kliplerle çok uzun süre müzük kanallarında yer almıştı. Albüm, halen ülkemizin en çok satan Rock albümüymüş. 10 parçalık albümün yarısına klip çekildi. Cambaz, Bir Derdim Var, Sevda Çiçeği, Aşk İçinde ve Uyan albümün klip parçaları oldular. Yalan yok, kendi tarzında iyi bir albümdü. Klipleri falan da fena değildi. Ancak benim için hepsi bır yana, Uyan parçası ve parçaya çekilen klip bir yanaydı. Ben klip ilk çıktığında, Mor ve Ötesi’nin sırf bu şarkı için hazırlanan bir animasyon klibi olduğunu düşünmüştüm. Ancak yıllar sonra tamamen şans eseri aynı görselleri bambaşka bir yerde görünce şaşkınlıktan ağzım açık kaldı.

Uyan, süre olarak 5 dakikadan biraz daha uzun bir şarkı. Klip de aynı uzunlukta hazırlanmış. Bu arada, Dünya Yalan Söylüyor’da Uyan parçasının uzunluğu (albümün CD versiyonunda) 27 dakika olarak görünüyor. Zira bu parçanın sonunda ismi track listte yer almayan bir hidden track var. Yani gizli parça. Hiç dinlemediyseniz üşenmeyin 🙂 Neyse, klipten bahsediyorduk. Klip, Rus Andrei Khrjanovsky tarafından 1968’de çekilmiş yaklaşık 20 dakikalık “The Glass Harmonica (Steklyannaya Garmonika)” isimli bir animasyon kısa filmden kareler alınarak hazırlanmış. Şuradan İngilizce altyazı ile izleyebiliyoruz:

Sarı Şeytan

Alkışlarla Yaşıyorum‘da yazdığına göre “Filme konu olan Harmonica iyi bir usta tarafından yapılmıştır ve dinleyeni iyi eylemlere yöneltmektedir. Lakin bir gün sarı şeytan(para) ortaya çıkarıp bu güzel eylemleri yapmayı sağlayan davranışları ortadan kaldırmış ve yerine yeni bir düzen getirmiştir.(kapitalizm) Düzeni konu alan bu çalışma zamanında yasaklanmış bir çalışmadır“.

Image Hosted by ImageShack.usŞimdi animasyonda da bahsedilen bir enstrüman var. Biçim olarak animasyondakine benzemesede, gerçekten bir cam armonika var. Benjamin Franklin tarafından icat edilmiş bu alet. Mekanik olarak, pedallara basıldıkça dönen bir cam silindir üzerindeki belirli noktalara ıslak olarak sürülen parmaklarla çalınan garip bir enstrüman. İlk çıktığı dönemde böylemiş. Tabi zamanla pedal olayı kalkmış, silindir bir elektrik motoru ile, hem de istenen devirde dönebilir hale getirilmiş. 1762 yılında ilk defa bu aleti çalan isim Marianne Davies olmuş ve tarihe geçmiş.

Yukarıdaki videoda izlediğimiz sanatçı, Fransız Thomas Bloch. Cam armonikada bugün bilinen en iyi isim. Tabi aletin böyle güzel bir sesinin olması yanında belki de asıl ilgi çekici durum, uzun süre dinlenildiğinde delirttiği iddiası. İddialar, enstrümanın sesinin insanı çok yoğun bir depresyona sürüklediği yönünde. Dolayısı ile 18. yüzyılda Almanya’da yasaklanmış. Ancak, özellikle bu yazıyı yazarken ve öncesinde de uzun süreler dinlememe rağmen en ufak bir depresif etki yaratmadı bende. Şu alttaki video da hem görsel hem de işitsel bir armonika ziyafeti yer alıyor. Afiyet olsun.

Image Hosted by ImageShack.usŞanslıyız ki armonikanın çalışma presibini evimizde de deneyebiliriz. Sinem ve Şemre Çorum‘dayken birkaç şahit oldular benim yaptığıma. Ben de bunu bir Faslı‘dan öğrendim inanır mısınız. Bir kadehe, ama şu yanda gördüğünüz gibi bir kadehe, yarısına kadar su doldurun. İki parmağınızla kadehin altına bastırın iyice. Yani masanın üzerindeki o tablasına sıkıca bastırın. Daha sonra diğer elinizin tercihen orta parmağını ıslatıp yavaşça kadehin üst çeperlerinde, tam ağız kısmında dolaştırın, daireler çizmeye başlayın. Yeterince sabırlı olursanız bir süre sonra beklenmedik bir titreşimle ve yükseklikte, ıslığımsı bir sesin çıktığını göreceksiniz.

İlim irfan yuvası, bilgi kültür hazinesi Proofhead My Resort‘te yine yepyeni şeyler öğrendik, yine ağzımız açıkta kaldı. Herkese iyi günler.

Böyle Bir Doğum Günüm Oldu

Google böyle kutladı

Google böyle kutladı

Bugün tam 25 yaşındayım sevgili okur. Önceki gün, yani cuma günü doğum günümdü. Blogun en eğlenceli yazılarından birisi doğum günü yazıları olduğu için ve senede bir defa yazabildiğim için fazlasıyla şımarık bir yazı okuyabilirsiniz.

Seneler geçtikçe daha da sönükleşen ve galiba biraz da yalnızlaşan doğum günleri yaşıyorum sevgili okur. Çok da dert etmiyorum açıkçası:) Herhalde büyümek buna deniyor.

Image Hosted by ImageShack.us

Perşembe gecesinden itibaren anlatıyorum doğum günümün nasıl geçtiğini. Perşembe akşamı Bozüyük‘ten dönerken Şemre‘nin aldığı Transformers Optimus Prime Kre’o‘su ile başladı bu yıl ki doğum günü şenliklerim. İlk ve tek hediyemi de dolayısı ile Şemre almış oldu. Yıl boyu bekleyip, doğum günümde kendime hediye alma geleneğimi bu yıl da bozmadım ve kendime bir GORMITI oyuncağı aldım.

Image Hosted by ImageShack.us

Gece yarısı doğum günümü en önce Black Omen’dan Serkan Abi kutladı Facebook‘tan. Sonra sağolsunlar bütün eş dost kutlama mesajlarını göndermeye başladılar.

Image Hosted by ImageShack.us

Ertesi sabah diğer günlere göre biraz daha erken sayılabilecek bir saatte işe gittim. Yapılacak çok işim vardı. Ancak kimse gelmeden ufak çaplı bir Sabhankra ziyafeti çektim kendime 🙂 Daha sonra saat 8’de gelip, doğum günümü iş yerinden ilk kutlayan Sinem oldu. Sonra gün içerisindeki koşturmacadan ne doğum günümü anlayabildim, ne de aklıma geldi zaten. Hafta içerisinde Note II için sipariş ettiğim aksesuarların ikisi de geldi. Kendime aldığım bu çok iyi iki hediye keyfimi iyice yerine getirdi. Bunlarla ilgili bir yazı yazacağım.

Akşam saat 16.00’da gelen bir şikayet üzerine apar topar göreve çıktık Bozüyük’e. Burada işimiz saat 18.30 civarında bitti ve nihayet Eskişehir’e dönebilmek için Bozüyük’ten otobüse bindim. Saat 19.00’u biraz geçmişti Batıkent‘te indiğimde. Gün içerisinde telefonla arayıp doğum günümü kutlayan pek çok arkadaşım oldu bu arada. Eve gittiğimde de bir süre bu telefon trafiği devam etti.

Akşam evdeydim. Aslında Mustafa The Russian ile birlikte Sivrihisar‘a gidecektim Ahmet‘in yanına. İzmir’den de Burak gelecekti. Ama planda ufak değişiklikler olunca günün geri kalanını evde kitap okuyarak geçirdim. Saat 23.30 gibi Togay aradı. Epey dertliymişiz herhalde ki uzun bir konuşma yaptık. Gece, saat 23.59’da, çok uzaklardan, Alis’in Harikalar Diyarı‘ndan bir çağrı geldi. Herhalde bu da son doğum günü kutlamam oldu.

Şimdi bu kısmı her sene yazdığım için bu sene de üşenmeden yazacağım. Burayı okumayabilirsiniz. Ancak ufak bir sevgi gösterisi olması bakımından şöyle bir teşekkür listesi yaptım: Telefonla arayan dostlar (Alper, Mustafa, Volkan, Sercan, Koray, Togay, Yağızhan, Ender, Betülcük, Oğuzhan, Murat, Seval, Ramazan), Sabhankra vurgusu yapanlar (Gürkan ve Plamen), mesaj atan dostlar (Ergin, Savaşalp, Levent, Ufuk, Nil, Murat Chaos, Mehmet Şahin, Betül, Erkin, Gökhan Abi, Tolga, Serkan, Esra, Türker, Hicran, Dilek, Ulaş, Veysel Abi, Orbay, Büşra, Serkan Abi), iş yerinde kutlayan dostlar (Sinem, Adnan Bey, Nurcan, Canan Hanım, Elif, Yeşim Hanım, Özgür, Ramazan), Facebook’tan tebrik bırakan dostlar (Ahmet Mert, Oğuzhan, Bilge, Karolina, Cem, Sibel, İlker, Alper Canyas, Nurdan, Turgut, Müjgan, Handan Hoca, Burcu, Esen, Hande, Emrah, Levent, Murat Kahvecioğlu, Tacettin, Naciye, Erman, Caner, Karahan, Sedat, Seda, Özlem Hoca, Pelin, Aslan, Hatice, Emre, Alper, Arzu Hoca, Pelen, Gülay, Orcan, Tuna, Atila, Seda, Akçay, Fulya, Serkan, Rabike, Emre Kızıl, Kübra, Şahin, Kenan, Kübra Vardar, Gamze, Mert, Rızvan Teyze, Buğra). Hepinize teşekkür ederim. (EKLEME: Büyük bir eşşeklik sonucu unutmuşum yazmayı, kusura bakmayın Beril Hanım 🙂 )

Bence doğum gününde şöyle bir liste elde etmek en güzel hediye olmalı 🙂 Evet, senede bir defa yazdığım bu yazıların bir diğer özelliği de daha önceki senelerde doğum günümde neler yaptığımı hatırlatması bakımından önceki yıllara ait doğum günü yazılarını da paylaşmam oluyor. Merak edenler 2009’dan beri doğum günümde neler yaptığıma bakabilirler.

2012 yılı yazısı
2011 yılı yazısı
2010 yılı yazısı
2009 yılı yazısı
2008 yılı yazısı (yayın tarihine bakmayın. Diğer blogdan aktardığım için öyle görünüyor)

Doğum günüm adına bir de şarkı paylaşayım. Son bir haftadır aralıksız Wintersun dinliyorum. Galiba giderek bağımlılık halini alıyor.

2011’de Özgün’le ufak bir çalışma yapmıştık. Sırf o çalışmanın anısına bugün ben bu videoyu Özgün ve Mert’e hediye ediyorum.

Proofhead’le Çorum Yolu

Uzun bir süredir bloga yazı yazmadığımın farkındasın sevgili okur. Hatta özellikle soranlar falan oldu, ilgi gösteren herkese teşekkür ederim. Evet, bu arayı blogun yıllık izni olarak düşünebiliriz.

Malumun önceki ay tam 10 gün süre ile Çorum‘da kaldım. 19 Haziran günü de Eskişehir‘e ve oradan da Bilecik‘e geri döndüm. Bu yazıda Çorum’da yediğim içtiğimi bir kenara bırakıp gezip gördüğüm yerlere dair bir değerlendirmede bulunacağım. Umarım Çorum’a gidecek birilerinin işine yarar.

Çorum diyince aklımıza ilk gelen şey elbette leblebidir. Ancak aklımıza ikinci gelmesi gereken şey de Hititler olmalıdır. Zira Hititler Çorumludur. Hititler diyince yine aklımıza ilk gelen şey olan ve orta okuldan itibaren bir türlü unutamadığımız o ünlü Kadeş Antlaşması bu topraklarda kaleme alınmıştır. Hitit Kralı III. Hattuşili ve Mısır Firavunu II. Ramses arasında yapılan bu antlaşma, tarihin kayda geçen ilk barış antlaşması olmasının yanında bir insan ile kendini tanrı olarak düşünen firavun arasında yapılmasından dolayı “tanrıyı dize getirmenin” de ilk örneğidir (Savaşı Muvatalli kazanıyor ancak ölüyor, o sebepten Hattuşuli imzalıyor). Sırf bu noktadan hareketle Kadeş Savaşı’nı Hititlerin kazandığı yorumu yapılabilmektedir. Antlaşmanın Çorum Hattuşa‘da bulunan çivi yazısı tabletinin büyütülmüş kopyası bugün Birleşmiş Milletler Binası’nda New York’ta sergilenmekteymiş. Bu arada hep yaptığımız bir yanlış, Hattuşaş diye bir yer yok. Oranın adı Hattuşa.

Hititler Anadolu’da Çorum civarına yerleşince (Boğazkale – Hattuşa) bu topraklara Hatti Ülkesi adını vermişler. Tarih M.Ö 2000 civarındaymış. Boğazkale yani Hattuşa, Hitit ülkesinin başkentidir ve 1834 yılında arkeoloji literatürüne geçmiş. Kazı çalışmaları da Dünya’da arkeolojinin altın dönemi olan 1900’lerin başında, 1906 yılında başlamış. Yazıda Hititler’e dair çok detaylı tarihsel bilgi vermeyeceğim. Zira yazıyı sıkıcı hale getirmek istemiyorum, ancak uzun bir yazı olacağını şimdiden kestirebiliyorum. Neyse, Kadeş Savaşı’na dönelim. Savaşı Mısırlılar taktiksel bir hata yüzünden kaybediyorlar. Üşenmezseniz bir araştırın okuyun, savaşın nasıl geliştiğine ve sonuçlandığına dair tabletler bulunup çözülmüş.

Hititler her devlete olduğu gibi zamanı gelince yıkılıp kaybolmuşlar. Onlardan sonra çok daha geniş bir coğrafyada M.Ö. 900’ler civarında yepyeni bir medeniyet kurulmuş: Frigler. Frigler merkez olarak Gordion‘u seçselerde, Çorumlu Frigler bu bölgede Pazarlı, Boğazkale ve Alacahöyük civarını mesken tutmuşlar. Demir çağına Frigler ile başlanmış. Bunları da Kimmerler yıkmış, bir süre Anadolu’da Büyük İskender‘e kadar otorite boşluğu olmuş. Ondan sonra da zaten almış yürümüş. Nihayet Bizans döneminde bölgede yoğun bir yerleşme olmuş. O yüzdendir ki birazdan anlatacağım üzere bölgede kronolojik olarak Hitit, Frig, Roma ve Bizans dönemi kalıntıları sürüsüyle çıkartılmış ve Çorum Müzesi’nde sergileniyor. Bizanslılardan 1075 tarihinde Danışment Gazi alıyor bu toprakları ve bir daha da geri vermiyor. O tarihten sonra zaten Türk-İslam medeniyeti yerleşiyor Çorum’a.

Özellikle müzelerde bolca görebileceğiz üzere Hititler çivi yazısı kullanıyor, kullanmakla kalmıyor epey de bir eser veriyorlarmış. Şanslıyız ki kil tabletlere yazı yazdıktan sonra bunları pişirip binlerce yıl bozulmadan kalmasını sağlıyorlar ve bize kadar ulaşabiliyor. Çivi yazısını çok az kişi okuyup yazabildiğinden her tabletin son cümlesinde yazan kişinin adı ve kime okuyacağı yer alıyor. Krallar bile bilmiyormuş çivi yazısını. Her mektubun sonunda okuyuculara hitaben “sesli oku” diye bir ibare yer alıyor. Sadece kil tabletlere değil, ahşap ve madeni tabletlere de metinler yazılmış. Hatta Kadeş Antlaşması’nın Mısır’a yollanan kopyasının gümüş bir tablete yazıldığı biliniyor. Ancak bu tablet nerede derseniz, bilen yok. Hititler çok tanrılı bir dine sahiplerdir. Baş tanrıları fırtına tanrısı Teşup‘tur ve kral bunun adına yönetir ülkeyi.

Çorum’da üç tane müze var: Boğazkale Müzesi, Alacahöyük Müzesi ve Çorum Müzesi. Bunlardan en başarılısı Çorum Müzesi. Sonra Boğazkale Müzesi geliyor. Alacahöyük müzesi ise en yavan müze.

Şimdi en dandiği olan Alacahöyük Müzesi ile başlayalım. Çorum’a 45 km. uzakta olan Alacahöyük beldesinde yer alan müzenin bahçesinde öyle çok da dehşete düşürecek eserler yer almıyor. Kazı çalışmalarında kullanılan vagonlar var. Ayrıca yan tarafında da yer altı mezarları sergileniyor. Birkaç da kaya oyması figür falan var. Müze iki katlı ve toplamda iki salonu var. Özellikle kazı döneminin başında yapılan yazışmalara ve arkeologların eşyalarına burada rastlayabilirsiniz. Hızlıca bakıp çıkabiliyorsunuz. Burada bulunan Müze Shop çok pahalı. Ivır zıvır bez çantalara bile 5 lira fiyat basmışlar. Müzenin karşısında iki üç dükkan halinde yine hatıra, hediyelik eşya satan yerler var. Bunlarla pazarlık yapma ihtimaliniz olduğu için şansınızı deneyebilirsiniz. Müzenin hemen yanında ücretsiz tuvalet var. Çok sıkışırsanız zorlamayın kendinizi.

Boğazkale Müzesi, Çorum’a 82 km. uzaklıkta, yine iki katlı bir müze olup nispeten çok daha geniş bir koleksiyona sahip. Burada çivi yazısı tabletlerini görebilirsiniz. Meşhur Boğazköy Sfenksi bu müzede karşılıyor sizi. Uyanık Almanlar, 1906 yılında kazılara başladıklarında iki tane sfenks ile çok sayıda tablet buluyorlar. Bizim o zamanki savaşla uğraşan hükümet, 1915-17 yılları arasında bu sefenksleri temizleme, onarım ve yayınlama çalışmaları için Almanlarla beraber Berlin’e yolluyor. Yaklaşık üç bin tane tablet ile bir tane sfenks 1924-1943 yılları arasında geri geliyor ancak bir sfenks yalan oluyor. İşte o yalan olan Boğazköy Sfenksi nihayet yollanmasından 95 yıl sonra ülkemize geri dönüyor. Sfenksin yaşı 3300! Buradaki vitrinlerde paha biçilebilir eserler yer alıyor. Müzenin bahçesinde Roma dönemine ait mil taşları ve mezar taşları yer alıyor. Müze içerisinde yer alan panolarda çok ciddi tarihi bilgiler yer alıyor, Gezecekseniz panoların da fotoğraflarını çekin. Boğazkale Müzesi’nin hemen yakınında bir markette Niğde Gazozu var. İçmeden gelmeyin. Bu en az leblebi yemeden dönmek kadar ayıp.

Ve son olarak Çorum Müzesi. Müze tam 4 katlı ve her katında kronolojik olarak Çorum’a yerleşmiş medeniyetlerin eserleri yer alıyor. İlk katta Hititler ile başlıyoruz. Tüm müzelere olduğu gibi buna da giriş 5 TL. Neyse, ilk katta bir mezar var. İçerisinde gerçek bir iskelet var. En azından gerçek olduğunu düşünüyoruz. Hemen yan tarafta çok büyük bir ekran yer alıyor. Dokunmatik olan bu ekranla bir Hitit Cenaze Törenine dair detaylı inceleme yapabiliyorsunuz. Çok değerli bir kılıç, Hitit Kralı II. Tuthaliya‘ya ait üzerinde çivi yazıları bulunan kılıç, yine bu müzenin koleksiyonunda yer alıyor. Hitit döneminden hemen sonra bir kat çıkıp kendimizi Frig dönemine ait eserler arasında buluyoruz. Müzede sizden başkası yoksa, kata çıktığınızda fotosele bağlanmış lambalar yavaşça açılıyor ve hani o filmlerde olan yavaşça aydınlanma efektine doyamıyorsunuz. Baktığınız vitrinin ışığı yanıyor 🙂 Burada da yine çok sayıda vazo, kap kacak yer alıyor. Kendi adıma toprak eserlerden çok madeni eserlerle ilgilendiğim için ve Frigler de Hititler’e göre demiri daha çok kullandığı için bu katta yavaş yavaş eğlenmeye başladım. Bir üstteki katta müthiş bir Roma dönemi koleksiyonu yer alıyor. Ayrıca çalmamak için kendimi zor tuttuğum bir sikke ve para koleksiyonu yer alıyor. Bu katta ve Bizans dönemi eserlerin sergilendiği en üst katta eserlerin pek çoğu zor pahabiçilir ya da pahabiçilemez! Altın olan diademler falan var, aklınızı oynatırsınız işçiliğe. Bizanslıların sağda solda düşürüğü haçlar var epey. Müzenin içi böyle süper. Bahçesi de harika. Epey bir mezartaşı ve küp var. Küp şeklinde mezarlar var. Ayrıca bir de Müze Shop var. Burada da fiyatlar pahalı olmasına rağmen, Anadolu’daki Antik Medeniyetler’e dair İngilizce bir kitaba 9 lira vermekten kendimi alıkoyamadım.

Eğer turla gezecekseniz sizi zaten ilk olarak Hattuşa Ören Yerine, sonra da Yazılıkaya Açık Hava Tapınağı‘na götüreceklerdir. İşte bu ikinci mekanda Hititler’e dair bildiğiniz gördüğünüz tüm o sembolleri göreceksiniz kayaların üzerinde (Rahipler, çift başlı kartal vs). Bir de tapınağın nispeten gizli olması işe epey bir gizem katmış. Yalnız kayalar zamanla çözünüp aşınıyor malumunuz. Turistler falan da epey bir elleşiyorlar kayalarla. Bunların üzerleri keşke özel bir yöntemle falan kaplansa birşey olsa. Buradan hemen indikten sonra aşağıda yine hediyelik eşya satanlar var. Aman diyim uzak durun. Fiyatları çok korkunç. O kadar korkunç ki gece otelde uyuyamadım.

Son olarak Şapinuva diye bir yer var. Burası da Çorum’a 55 km. mesafede. Burası da sözüm ona önemli bir yermiş. Ama görecek bir şey yok. Gitmeyin, harcadığınız benzine, mazota yazık. Fotoğrafları var zaten her yerde. Onlara bakın.

 

Çorum’da gideceğiniz son yer de İncesu Kanyonu. Valla burada da yaklaşık 3 km.lik bir yürüyüş parkuru yapılmış. Yer yer akarsuyun üzerinden, yer yer yanından yürüyorsunuz. Sonunda vardığınız yerde de bir şey yok. Ama doğası bakımından iyi bir yer gidebilirsiniz. Arada bir yerde yok olmaya yüz tutmuş bir Tanrıça Kybele oyması var kaya üzerinde. Onu bulun.

Yukarıda yazmayı unuttum. Şimdi Boğazkale’de Aslanlı Kapı diye bir yer var. Burada bir kapının iki yanında iki tane aslan başı var. Bunların biri sonradan bir bire olarak yapılmış alçıdan. Bir tanesi ise orijinal. Daha sonra gideceğiniz yakın olması dolayısı ile mutlaka gitmeniz gereken ve adını bilmediğim bir geçit var. Tepenin öbür tarafına çıkarıyor sizi. Hemen yukarısında da bir sfenks var. Geçitin içerisi karanlık oluyor. Işık mışık yoksa takılır düşersiniz. Her an üzerinize yıkılacağını ve tonlarca toprağın altında can vereceğinizi düşünerek epey bir gerilebilirisiniz içeride. Ama hava sıcaksa dışarı da içerisi acayip serin olduğundan çıkmak da istemeyebilirsiniz.

Biz buraları gezmek için iki ayrı öğleden sonralarımızı feda ettik. Tek bir günde de gezilebilir ama. Tüm bu gezmelerimizde dört kişilik bir ekip olarak (Sinem, Şemre, Şahin ve ben) hareket ettik. Ancak Çorum Müzesi’ni Çorum’daki son günümüzde Şemre ile ben birlikte gezdik. Tüm ekip arkadaşlarıma bu süre boyuncaki birlikteliğimiz için teşekkürü bir borç biliyorum. Yazı boyunca onların alakalı alakasız bir sürü fotoğrafını kullandım. Beni mazur görsünler. Ayrıca Çorum Müzesi’ndeki ve diğer müzelerdeki neredeyse her eserin fotoğrafını çektim. Bunları da aşağıda linkini verdiğim galerilere yükledim. Merak edenler bakabilirler.

Uzun süren bir aradan sonra uzun bir yazı yazarak başladım sevgili okur. Özellikle Alper’in mutlaka okuması lazım bu yazıyı. Birlikte yine gideriz Alper buralara.

ÇOK KAPSAMLI BİR ÇORUM REHBERİ:

http://www.oka.org.tr/ContentDownload/corumGeziRehberi27092011.pdf

ÇORUM MÜZESİ:

http://www.flickr.com/photos/37640519@N06/sets/72157634449407664/

ALACAHÖYÜK MÜZESİ:

http://www.flickr.com/photos/37640519@N06/sets/72157634450504044/

BOĞAZKALE MÜZESİ:

http://www.flickr.com/photos/37640519@N06/sets/72157634443980653/

EKLEME 1: 14.07.2013. Çok şanslısınız, NTV Tarih, tam da hititlerle ilgili bir yazı yayınlamış. Aynen koyuyorum. Tıklayınca büyüyor, okunuyor.

“O” Sıfatı, Çorum, Ahmet, Sercan

O gecelerde yaşayan, o rüzgarı hisseden ve o kapıdan ardına bakmadan çıkan o çocuğum ben. O zamanlarda yaşamış olsaydın sende, görebilirdin beni. O kızı sevmiyorum, diyince gülerdik birlikte. O çocukta beni iten bir şey var, derdim ve kahkahalara boğulurduk. Ama “hadi anlatsana o akşamı” diyince de gözlerim dolardı.

Yollar uzuyor peşim sıra. Uzaklara gidiyorum. O birkaç dakikalık konuşma, uzun süre sonra seni öyle görmek, daha da zorlaştırdı herşeyi. Kendime sordum, hayatı panik içerisinde yaşamak mı doğru olan? Yoksa herşeyi boşverip bir sana “doymaya” çalışmak mı? Bir seni duymaya çalışmak mı?

Çorum‘dayım sevgili okur. Aday Memur Eğitimi sebebiyle bu yıl Bakanlık yeni atanan tüm meslek gruplarından memurları burada, Anitta Hotel‘de topladı. Uzun bir eğitim olacak. Oda arkadaşım şu yazıda yakışıklı bir fotoğrafını gördüğün adam, Emre.

Sabah 07.45 treni ile önce Ankara’ya geçtim. Buradan da Emre ile buluşup önce AŞTİ‘ye geçtik. Kamil Koç‘un Rahat Hat arabası ile yaklaşık 3 saat 45 dakikalık bir yolculukla Çorum Otogar‘ına geldik. Kalacağımız otel hemen otogarın yanında olduğu için, yaklaşık 135 saniyelik bir yürüyüş sonucu otele vardık. Hiç beklemeden kayıt yaptırıp odaya çıktık. İkimiz de 01yorgunluktan bitap düştük ve öylece uyuyakaldık. Uyandığımızda Sinem‘i aradım. O da çıkıp gelmişti. Sinem’le lobide buluştuk. Sonra biraz oyalanıp yemeğe geçtik. Oteldeki ilk gün olmasından kelli, ciddi anlamda abartı bir yemek yedik. Sonra biraz otelde takıldık ve havanın güzel oluşuna daha fazla kayıtsız kalamayıp otelden dışarı çıktık. Hemen yakınlarda bir alışveriş merkezi ve üst katında Vatan Bilgisayar var. Oraya gittik. Bu arada netbookun şarj kablosunun prizle bağlantı kısmını unutmuşum. Yarın gidip buradan bir tane alacağım.

Nasıl bir şanstır bilmiyorum, Sinem’in de benim de cep telefonlarımız bozuldu. Benim yedek bir telefonum vardı. Sinem’in telefon benimkinden daha kötü halde olduğu için yedeği Sinem’e verdim. Yarın belki bir telefon alabiliriz Sinem’e.

Dün, Çorum’a gelmeden önce, Eskişehir’de işlerimi halledeyim dedim. Önce Ahmet‘le buluştuk. Uzun süredir görüşmüyorduk. Hakan‘la beraber geldiler. Buluştuk, gezdik dolaştık biraz. Ahmet, mezun olacağı için biraz buruk bir heyecan yaşıyordu. Neler yapacağına dair muhabbet ettik. Öğlene doğru ikisini de yolcu edip Orhan Abi‘nin yanına gittim. Orada otururken Sercan, Tuğba, Koray ve bir arkadaşlarını gördüm. Dershanede gözetmenlik işinden çıkıyorlardı. Bunlarla birlikte Adalar‘a doğru yürüdük biraz. Koray ve Tuğba yanımızdan ayrıldılar. Biz üçümüz de Espark‘a doğru yürümeye başladık. Sercan sağolsun Espark’ta benimle birlikte epey dolaştı. Orada işlerimizi hallettikten sonra rotamızı çarşıya çevirdik. Tam çarşıdayken annemden bir telefon geldi. Çok uzun süredir beklediğimiz üzere çamaşır makinemiz bozulmuştu.

camasirmak.jpgBabamla iletişim kurup buluştum çarşıda Sercan’a da veda edip. Arçelik‘ten şu model çamaşır makinesini aldık babamla. Bu makine 7 kg kapasiteli. Bir üst modeli var, 8 kg olan. Aralarındaki tek fark, 8 kg olan yorgan da yıkayabiliyor. Onun dışında birebir aynı. Dün birine anlattığım için yazıyorum. Makine çok çevreci 🙂 En üst enerji verimliliği sınıfında, A+++. Minimum su sarfiyatıyla çalışıyor. Ayrıca daha az çamaşır için daha az suyla daha kısa sürede yıkama yapabiliyor.

Birazdan uyurum herhalde. Buradayken, daha sık yazabileceğimi düşünüyorum bloga. Yarının hepimize güzellikler getirmesini ve “o” hasrete dayanabilme gücü vermesini diliyorum.

Proofhead Bolu Yedigöller’de!

1 Mayıs resmi tatilini değerlendirmenin en güzel yollarından birisi piknik yapmaktır. Önceki senelerde de aynısını yapardım, bu sene de aynısını yaptım. Organizasyon aşamasında yaşanan olayları atlayıp doğrudan piknik gününü anlatmaya başlıyorum.

1 Mayıs Çarşamba sabahı saat 7.30’da önceden kararlaştırdığımız kahvehanenin önünde toplandık. Bu kahvehane, Haktan Fire’ın sürekli olarak takıldığı, marjinal bir kahveydi. Sabah uyandım ve akabinde Şemre’yi de uyandırdım alt kattan. Hazırlandık ve elimizde bir mangalla buluşma yerine doğru gittik. Onur Abi ve Muhsin’de dahil oldular yolda. Kahvenin önünde İlkan Bey ve Haktan Fire ile buluştuk. Biz bazı ufak ayarlamaları yaparken Sinem ve Nurcan da gelip bize dâhil oldular.

Gidiş güzergahı

Piknik için gitmeyi hedeflediğimiz yer Bolu Yedigöller Milli Parkı’ydı. Bu park, ülkenin ilk milli parklarından birisi. İki araçla (Muhsin ve İlkan Beyin araçları) gidecektik. Yolda Ramazan ve Sibel’i de aldık. Yakıtı da aldıktan sonra yolculuk başladı. Gidiş yolunda önde İlkan Beyin arabasında Haktan Fire, Onur Abi, Şemre ve ben vardık. Diğer arabada ise ekibin geriye kalanı oturuyordu. Toplamda 10 kişiydik.

Onur Abi

Toplamda 260 kilometrelik uzun bir mesafeydi gideceğimiz yol. Ortalamaya vurunca üç buçuk saate gidiliyor gibi görünse de bizim gidişimiz dört saatten daha uzun sürdü. Bu uzun süre içerisinde üç defa uzun molalar verdik. Piknik alışverişini Sakarya il sınırları içerisinde, yol üzerindeki yeni açılan bir marketten yaptık. Alışverişten sonra hiç durmadan yola devam ettik. Yolun da zaten en sıkıntılı kısmı bu kısımdı.

Uzunca bir süre doğanın içinde yolculuk yaptık. Yolculuğun son 40 kilometresi tamamen bozuk yollardan oluşuyordu. Bu mesafeyi araçla bir saatlik bir sürede alabiliyorsunuz ancak. Toprak ve bol virajlı yollardan geçtik. İyi şoför değilseniz burada araç kullanmayı düşünmeyin bile. Toz çok ciddi bir problem. Yolun bozuk olması çok ciddi bir diğer problem.

Tam “ulan bu kadar yol için değdi mi acaba?” diye düşünmeye başladığınız anda Milli Park levhasını görüyorsunuz. Bu levhayı gördükten sonra da yaklaşık 15 dakikalık bir yolculuk yapıyorsunuz. 15 dakikalık bu yolculuğun ardından park girişine geliyorsunuz. İçeriye giriş ücretli. Otomobil 10 lira, araçsız geldiyseniz de 3 lira. Siz içeri girince bekçi hemen aracınıza hortumla iyice bir su tutuyor. Aracın üzerinden akan çamurları görmeniz lazım! O noktada biz Muhsin ile İlkan Bey’i araçlarla aşağıya yolladık uygun bir yer bulmaları için. Biz de yaya olarak parkın içerisinde aşağıya doğru sürecek olan yeni bir 15 dakikalık yolculuğa başladık. Epey bir yürüdükten sonra nihayet, nihayet başka insanların da bulunduğu o piknik alanına ulaştık. Burada tuvalet ve lavabo yer alıyor. Ancak herhangi bir sosyal tesis yok. Herhangi bir market vs. de yok.

Göle sıfır bir konumda, hiç vakit kaybetmeden yan yana olduğu halde iki mangalı da yakmaya başladım. Başladım diyorum çünkü hayatımdaki tüm pikniklerde olduğu gibi bu piknikte de mangal işi bana kaldı. Erzurumlugillerden olduğu için Haktan Fire da yanımda semaver olayına girişti. Aşağı yukarı 15-20 dakikalık bir hazırlıktan sonra mangal faslı biber ve patlıcan közleme ile başladı. Bu esnada Şemre ve Muhsin mangalın civarında dolaşıyorlardı. Açlığın insanı nasıl terbiye ettiğini gözlerindeki kıvılcımlardan anlayabiliyordum.

Bilecik’ten neredeyse 300 kilometre uzaklıktaydık. Yedigöller Milli Parkı’na gidenlerin ilk fark edeceği şey çok derin bir çanağın tam ortasında olduklarıdır. Evet, telefon ve bilimum iletişim cihazları daha parkın kapısına geldiğinizde çoktan sinyal yitirmiş olacaklar. Yani şehirden kaçmak istiyorsanız gelip burada hayattan tamamen izole bir şekilde takılabilirsiniz. Müthiş bir kamp mekanı olmasına rağmen kamp yapmak yasak. Göllerde alabalık varmış. Avlanmak da yasak ancak pek çok kişinin oltayla balık tutmaya çalıştığına şahit olduk.

Yedigöller’de gerçekten de yedi tane göl varmış: Büyük Göl, Kuru Göl, Derin Göl, Serin Göl, Nazlı Göl, Sazlı Göl, İnce Göl. Bunlarla ilgili olarak anlatılan bir de hikaye var. Kim anlattı hatırlamıyorum ama hikaye şu şekilde. Sözüm ona bir zamanlar yedi tane çift varmış. Bu yedi karı koca bu bölgeye gelmişler. Şu an her bir gölün yer aldığı konumlarda ayrı ayrı gecelemişler. Sabah hiçbirinden haber alınmamış ve bulundukları yerlerde bu göller oluşmuş. (Ya da işte o şekilde bir su birikintisi falan oluşmuş.) Bu göllere de o çiftlerin özellikleri ad olarak verilmiş. Mesela Nazlı Göl’ün olduğu yerde konaklayan çiftte kadın çok nazlıymış. Ya da Sazlı Göl’ün olduğu yerde konaklayan çiftte adam saz çalıyormuş. Böyle bir efsanesi varmış işte Yedigöller’in.

Yemek faslı tabi ki pikniğin en eğlenceli kısmıdır. Bizim için de öyle oldu. Mangallar çift olmasına rağmen hiç durmadılar, çalıştılar zavallıcıklar. Haktan Fire bir yandan çay yaptı sürekli. Yemek nihayet bitip son adam da karnını doyurunca bu sefer Yedigöller’de bir keşif turuna çıktık.

Gülen Kaya isminde bir kaya varmış. Sağda solda gördüğümüz oklar ormanın derinliklerini gösteriyordu bu kaya için. Biz de tereddüt etmeden yola koyulduk. Karşımıza gülen kaya diye baya normal, sıradan bir kaya çıktı. Oradan yakınlardaki bir şelaleye gittik. Burada da bir dilek çeşmesi varmış. Buz gibi suyu vardı yeminle. Ve bu çeşmenin yakınlarında insanlık tarihine geçecek bir keşif yaptım: Bir kaynak buldum! Kaynağı bulup, etrafını iyice temizledim. Su yolunu da açtıktan sonra adını “Mesut” koyup oradan ayrıldım. Bir gün eğer bu dilek çeşmesine giderseniz hemen yanındaki Mesut Kaynağı’nı da bulun. Benim yerime selam verin.

Mesut Kaynağı’nı binlerce yıl boyunca akacağı yeni yatağında bırakıp yolumuza devam ettik. Onur Abi’yle birlikte Orta Dünya’ya açılan bir delik bulduk. Bataklıklara falan rastladık. Biraz daha ilerleyince uzaktan ork sesleri işittik. Elimde kılıcım ve baltam vardı, o açıdan çok tedirgin olmadık. Biraz daha turladıktan sonra aynı delikten tekrar Yedigöller’e döndük. Her zaman olduğu gibi bu sefer de fantastik olaylar yakamızı bırakmamıştı işte.

Mesut Kaynağı

Dönüş güzergahı

Biz geriye döndüğümüzde Haktan Abi, Muhsin, Şemre ve İlkan Bey çoktan eşyaları toparlamışlardı. Yola çıkmaya hazırdık. İşte bu noktada çok kritik bir hata yaptık ve dönüşü Mengen üzerinden yapmaya karar verdik. Böyle bir seçim yapmamızın sebebi yolun geldiğimiz yoldan daha düzgün olacağını umuyor olmamızdı. Ancak maalesef umutlarımız boşa çıktı ve geldiğimiz yoldan daha uzun ve daha kötü bir yola, dahası hiçbir levha vs. olmayan bir yola çıktık. Bu hata bize tam 100 kilometre fazla yola mâl oldu. 360 kilometreye çıktı toplam yolumuz ve 5 saat sürdü.

Dönüş yolunda sinirler gerilmiş, yorgunluk gözlerden akar olmuştu. Gece mola verdiğimiz bir yerde mekandan taşan taverna havaları bir nebze olsun uykularımızı açtı. Bu arada dönüş yolunda aynı araçlara yine aynı kişiler bindi. Dönüş yolunun bir kısmında sadece Ramazan ile Haktan Fire yer değiştirdiler. Artık iyiden iyiye yorulduğumuz dakikalarda İlkan Bey’in arabada çalan doksanlar pop CD’si imdadımıza yetişti. Yıllar sonra Snap’ten Rhythm Is A Dancer dinledim. Yolculuğumuzun sonlarına doğru “metçi baks” çalmaya başladı. Aklıma gelen komik Antalya anıları eşliğinde gece saat 01.00’e doğru Bilecik’e girdik. Misafirhaneye girdiğim anda aklımda olan iki şeyden biri uyumaktı. Uyudum ve bu uzun gün böylece bitmiş oldu.

Demonaz March Of The Norse Plağım!

04 19

Bu gece bir efsaneyi seninle paylaştığım için inanılmaz bir mutluluk duyuyorum sevgili okur! Demonaz‘ın March Of The Norse albümü artık plak olarak arşivimde!

Bu albüm hakkında bir buçuk sene önce işte şu yazıyı yazmıştım. Yazıyı okumaya devam etmeden önce tıklayıp yeni sekmede açın o yazımı da. Burada detaylı olarak bahsedemeyeceğim noktaları orada okuyabilirsiniz.

March Of The Norse, o tarihten beri hiç bıkmadan dinlediğim bir albüm oldu. Sadece ben değil, çevremdeki neredeyse tüm metal müzik severlerin de fazlasıyla beğendiği ve ilgilendiği bir albüm oldu. Yukarıda linkini verdiğim yazıda da bahsettiğim üzere o tarihten beri bu albümün sınırlı sayıda üretilen ve Picture Disk olarak basılan plağını arıyordum. Ancak ya stoklarda bitmiş oluyordu ya da fiyatı çok uçuk oluyordu.

06 9Başta Plamen olmak üzere birkaç arkadaşımdan da yardım istedim hatta bu albümü yurt dışından getirtmek konusunda. Ancak yine şanssızlığım yakamı bırakmadı ve stoklar bitmiş oldu. Bir gün şansım yaver gitti ve Almanya’da bir distroda bulduğum aradığım plağı. Hiç vakit kaybetmeden bir Paypal hesabı açıp ödemeyi yaptım ve heyecanla beklemeye koyuldum.

Geçtiğimiz hafta cuma günü öğleden sonra kargo nihayet geldi işyerine. Çocuklar gibi sevindim sevgili okur. Kendim sevinmekle kalmadım hatta Gizem‘le Sinem‘i de bu sevince ortak ettim. Albümün jelatinini ellerim titreyerek açtım. Plağı elime aldığımda söylediğim şey şu oldu: “Her kuruşuna değdi lan…

03 2401 31

2011 yılında, sakat bir gitaristin bu kadar epik bir albüm yapabileceğini eminim ki kimse tahmin etmiyordu. Üstelik yıllarca bir grupta çaldıktan sonra solo albüm yapıp başarılı olan o kadar az müzisyen varken belki de kimse Immortal‘dan sonra Demonaz’a şans tanımıyordu. Yıl oldu 2013, bakıyorum halen daha yorumlanıyor albüm, halen daha dinleniyor. Albümü ifade ederken kullandığım sıfatı, “epik” sözcüğünü, Unholy Innocent’tan ödünç aldım. Albüm için bloga yazdığım yazıdan sonra bir kere oturup konuşmuştuk ve beğenisini bu şekilde ifade etmişti. Bu albümle ilgili olarak o kadar çok arkadaşımla konuştum ki inanın çoğunu karıştırıyorum artık.

05 14

Evet, plaktan bahsedeyim artık. Plak gatefold dediğimiz, açılır kapak formatıyla geliyor. Picture Disk, yani albüm kapağı ve şarkı listesi görsel olarak plağın üzerine basılmış. Aslında plağın üzerine basılmış demek yanlış. Picture Disk’lerde görseller şeffaf plak tabakaları arasında konulur ve o şekilde preslenir. Plak çok ciddi anlamda “evladiyelik” kalitede. PVC koruma kılıfı ile geliyor.

09 3

Albüm sınırlı sayıda baskı olduğu için plakla beraber ekstra materyal de çıkıyor içinde. A2 boyutunda bir albüm kapağı posteri, sözlerin yazılı olduğu ve Demonaz’ın yakışıklı bir veskalığının yer aldığı bir kartonet de albümün içerisinde yer alıyor. Albümün plak baskısında 9 parça yer alıyor. Dying Sun Bonus parçası yer almıyor.

08 4

A Yüzü Süre
1 – Northern Hymn 00:57
2 – All Blackened Sky 05:10
3 – March Of The Norse 03:42
4 – A Son Of The Sword 04:41
5 – Where Gods Once Rode 05:11
B Yüzü Süre
1 – Under The Great Fires 06:35
2 – Over The Mountains 05:06
3 – Ode To Battle 00:43
4 – Legends Of Fire And İce 04:12

Türkiye’de kaç kişide vardır bilmiyorum, ama ben de var. Görmek isteyenlere, bir Proofhead My Resort hizmeti olarak, bize gelmeleri halinde gösterebilir; muzlu kakaolu gofret ve çay ikram edebilirim. Şu saatten sonra Demonaz’dan beklentim ya bu albümden bir parçaya klip çek ya da arayı fazla uzatmadan ikinci bir albüm yap.

Yazıda ticari görselleri ve kendi çektiğim fotoğrafları birlikte kullandım. Ticari görseller yüksek çözünürlüklüdür. Albümün içerisinden çıkan posteri ve picture disk’in her iki yüzünü de net bir şekilde görebilirsiniz.

NOT: Bu albümü değerli dostlarım Unholy Innocent ve Plamenism’e atfediyorum.

02 28

Antalya’da Hasta Oldum!

Bloga “hasta oldum” başlığı ile yazdığım 5. yazı olmuş bu 🙂 Malumunuz üzere geçtiğimiz haftasonu Antalya‘daydım. Cuma sabahı otele giriş yaptıktan sonra kısa bir süreliğine sahile gitmiştim üzerimde gömlekle. Acayip bir esinti vardı. Sonra geri döndüğümde oda buz gibiydi. Üzerime bir “yorgan alıp” öylece uzandım yatağa, sonra yemeğe gittim. Akşam üzeri de odadaki klimayı en sıcağa aldım ve altında uyudum. Muhtemelen bu üçgenin bir köşesinde olan oldu ve soğuk aldım. Aynı akşam pek belli etmesem de (hatta oturup bloga yazı yazdım) üzerimde hafif  bir kırgınlık vardı.

Eğitimin ilk günü Eskişehir‘den dostlarım Halil Bey, Hülya Hanım ve Sanem Hanım‘la yeniden görüştük. Uzun süre olmuştu görüşmeyeli. Halil Bey ve Hülya Hanım’la 2008’de Eskişehir İl Çevre ve Orman Müdürlüğü‘nde yaptığım stajdan; Sanem Hanım’la da 2011’de Eskişehir Organize Sanayi Bölgesi‘nde yaptığım stajdan tanışıyorduk. O akşam lobide vakit geçirdikten sonra odaya döndüm. Tam odaya girecekken Yasin Abi aradı ve tekrar lobiye döndüm. Edirne’den Kerim Abi‘yle epey bir sohbet muhabbet olayına girdik. Renkli ışıklar altında onlar dans ederken ben daha fazla dayanamayıp odaya çıktım. Uyudum. Ancak çok doğru dürüst bir uyku uyuyamadım: Hastalanmıştım zira.

Hastalık meselesi başa belaydı ancak eğitim de önemliydi. İkinci gün ne kahvaltı da ne öğle yemeğinde bir şey yiyebildim. Bir de öğleden sonra  Antalya’da bulunan Hurma Atıksu Arıtma Tesisi‘ne gittik uygulama eğitimi için. Yaklaşık 2 saatlik gidiş geliş beni iyice sersem bir hale getirdi. Sağolsun Halil Bey’in verdiği “A-ferin“i içip sarıldım yorgana. Akşam saat 21.30 civarı tamamen sulara batmış olarak Halil Bey’in telefonuyla uyandım. Sağolsun nasıl oldum diye sormak için aramış. Hemen kalkıp bir duş aldım. Üstümü başımı değiştirdim ve odadan dışarı çıkmadım. İşte o gece Beşiktaş‘ın maçı vardı hani Fener’i son dakika golüyle yendiği. Yasin abi de oradaydı. Oda da yalnızdım.

Çok uzun süredir hem yalnız hem de hasta olmamıştım. Biraz hüzünlü de olsa garip hissediyordum. Şansıma Tipsy Channel‘de Pink Floyd Gecesi varmış. Açtım. Ardı ardına geliyordu David Gilmour‘ın şifalı sözcükleri kulağıma. Bir süre sonra tamamen ayılıp kendime geldim. Yasin abi de geldi. Oturduk gece yarısını biraz geçene kadar internetten eski Şahan videolarını izledik. Sonra uyuduk. Ertesi gün öğleden sonra artık yola çıkacaktık.

Dönüş yolculuğu bu zamana kadar yaptığım en güzel dönüş yolculuğu oldu. Bilecik’ten Onur, Yasin, Şemre ve ben yani dört kişi ve İstanbul’dan da Orhan Bey olmak üzere toplamda 5 kişi Onur Bey’in arabasıyla yola çıktık öğleden sonra. Yavaş yavaş geldik. Gece geç saatte geldiğimizde hastalıktan kurtulmuş olmanın verdiği sevinç, yolculuğu vermiş olduğu yorgunluk ve kavuşmanın vermiş olduğu hüzünle yatağıma çullandım adeta.

Her gidişimde bana başka bir şey öğretiyorsun Antalya. Sana karşı çok “hisli duygular” içerisine girmeye başladım. Diğer seferlerden farklı olarak bu sefer otelde iki tane de bayan futbol takımı vardı. Bir tanesi Moskova’dan “SHVSM IZMAILOVO” takımı; diğeri ise Alman bir takım ama adlarını hatırlamıyorum. Benim hasta olmama tezat hava epey hoş geçti. Yani otelde falan sürekli olarak denizden dönen turistleri gördüm. Muhtemelen geçen sefer Sinem‘le çok dalga geçtiğim için, bu sefer ben aynı duruma düştüm. İnsanlar şort tişört gezerken ben kot montla gezdim.

Eğitime geri dönecek olursak şimdiye kadar katıldığım en kaliteli eğitimdi. Şöyle ki kendi adıma çok verimli geçti. Özellikle dağıttıkları dökümanlar çok kaliteli idi. Her ana başlık altında gerekli olabilecek tüm kaynakları tek bir rehberde toplamak çok akıllıca olmuş. Ayrıca eğitim süresince izlenen program da çok başarılı ve yerindeydi. İlk defa anlatılanların uygulaması da yapıldığı için her şey dört dörtlük oldu ve bitti. Değerlendirme sınavı beklediğimizden çok farklı çıktı. Epey zordu ve tam 50 soruydu. Yavaş ama emin adımlarla çözdük teslim ettik kağıtlarımızı.