Tag Archives: sivrihisar

Konya’da Karamanlıca Dili Keşfi

sille03Önceki hafta, Konya‘ya yaptığım ziyaretle ilgili yazdığım yazı çok ilgi gördü. Okuyan herkese teşekkürler. O yazının içerisinde Konya’da Sille Mahallesi’nde yer alan “Aya Eleni Kilisesi” hakkında da birkaç kelime yazmıştım. Bu yazıda esasen bu kilisenin kitabesinden yola çıkarak, aslında kolaylıkla okuyabileceğimiz bir dilden, Karamanlidika ya da Karamanlıca denilen artık ölü sayılabilecek bir dilden bahsedeceğim.

sille01Mehmet ve Emrecan, Sille’ye gideceğimizi söylediğinde heyecanlanmıştım. Çünkü burada yer alan antik sayılabilecek bir kilisenin varlığından haberdardım. Sille’ye ulaşıp bomboş sokaklarda dolaşmaya başladık. Bir süre sonra çocuklar bana kiliseyi gösterdiğinde şaka yapıyorlar sandım. Çünkü yapılışı bu kadar eski olan bir kilisenin halen ibadet edilebilecek kadar sağlam olması ilginçti. Sonradan anladım ki yapıldığı iddia edilen 327 yılından bugüne kadar pek çok tadilat görmüş. Yapılış tarihinden ve kilisenin tadilat geçmişinden bahsedebilmemizi sağlayan ve aslında bu yazının da konusu olan şey ise 1833 tarihli kitabesi.

1833 tarihi bile epey eski bir tarih. Bugün Sivrihisar‘da bulunan Ermeni Kilisesi‘nin 1881 yılında yapıldığını biliyoruz. Yıllarca süren mezbelelik halinden şu son beş on yıldır kurtulmuş (çok da iyi yapılamayan bir restorasyon sayesinde) durumda. Oysa bu kilisenin, Bizans’ın Hristiyanlıkla neredeyse tanıştığı yaşta olduğu iddia ediliyor. O dönem Bizans’ın efsane imparatoru Konstantin‘in annesi Helena, Hacı olmaya karar veriyor. Bunun için de Kudüs’e giderken Konya’ya uğruyor. Kalıntılarını bugün bile kilisenin sağında solunda gördüğümüz ve ilk Hıristiyanlık çağlarına ait antik oyma mabetleri görüyor. Bir iddiaya göre orada kaldığı süre içerisinde kiliseyi yaptırıyor, bir iddiaya göre ise hac yoluna devam edip dönene kadar bitirmelerini emrediyor. Konya’da İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün sitesinde bile bu bilgi yer alırken Prof. Dr. Semavi EYİCE‘nin 1975 yılı Ocak ayında yayımladığı “Anadolu’da Karamanlıca Kitabeler” isimli makalesinde ise şöyle bir iddia yer alıyor:

sille05

Dolayısıyla kilisenin aslında benim de ilk anda anlam veremediğim şekliyle, o kadar da eski olmadığı kanaatine varmış durumdayım.

İşte bu kilisenin kapısının üzerinde bir kitabe yer alıyor. Şöyle dikkatlice bakınca, yazan sözcükleri okuyabildiğinizi, Türkçe kelimelere benzetebildiğinizi fark ediyorsunuz. O kadar şanslıydım ki Konya’ya gitmeden kısa süre önce ekşi şeylerde okuduğum ve ilgimi çektiği için alfabesini döküp çalıştığım Karamanlidika dilinin halen en büyük örneklerinden bir tanesi sayılan bir kitabe, üstelik ülkede bu dilde yazılmış on altı adet kitabeden birisine rastlamıştım (Semavi Hoca’nın çalışmasında 9 tanesi yer alıyor).

Karamanlidika ya da Karamanca, bu bölgelerde (Nevşehir, Niğde, Konya) yaşayan Hristiyan Türklere ait bir dil. Bu kişiler, yüzlerce yıldır yaşadıkları topraklarda konuştukları Türkçe’yi, Yunan harfleriyle yazmayı tercih etmişler. Çevrilen kitabelerde ve bu dilde yazılan kitaplarda sözcükler Türkçe. Sadece benim tespit ettiğim kadarıyla kişilerin isimleriyle ay isimleri Yunanca.

sille06

ekşi şeyler’de bulduğum örnek bir Karamanlıca yazı

Dilin özünün Türkçe olması, ancak yazılan harflerin Yunan alfabesi olması nedeniyle bazıları Karamanlıca’yı ayrı bir dil olarak kabul etmiyorlar. Bu durumun “Türkçe’yi Kiril alfabesiyle yazmaktan ne farkı var?” diyorlar. МЕСУТ ПРООФХЕАД ЧИФТЧИ gibi.

Bu kısımda yine Prof. Dr. EYİCE’nin çalışmasından yararlanarak kitabede ne yazdığını açıklayalım.

sille02sille04

sille07

327 tarikinte pou serrif ekklisemizi
Aya Eleni Mihail arhangelos ismine kourtou temeli
Hale ekklesiamızın outzntzou tamiri
Sefketlou Soultan Mahmout efentimiz ihsan eileti emri
Epitropos zarraf Ha Elia oltou tekmil nazırı
Mihael arhangelosun sefaati-ilan Haktaale
Imtat eten (n) ere ve zehmet çekennere vere eciri
Sine . 1833 : Feb 12
a ô

Şu haliyle okunduğunda bile az çok anlayabiliyoruz anlatılmak isteneni, ancak yine de günümüz Türkçesiyle ifade etmek gerekirse:

327 tarihinde bu şerif kilisemizi
Aya Eleni Mikhaik Arkhangelos ismine kurdu temeli
Halen kilisemizin üçüncü tamiri
Şevketlu Sultan Mahmud efendimiz ihsan eyledi emri
Epitropos sarraf Hacı Elia oldu tekmil nazırı
Mikhail Arkhangelos’un şefaatiylen Hak ta’ala
İmdat edenlere ve zahmet çekenlere vere ecri
Sille Sene 1833, şubat (Fevruarios) 12
a ô (en son satırdaki bu harfler grek alfabesinin ilk ve son harfleri olup her şeyin başı ve sonu anlamında Hristiyalarda kabul edilen bir işarettir)

Bu yazıları okumak benim için birazcık da bu yazıyı yazmak için yaptığım araştırmalar sayesinde giderek daha kolay oldu. Bir de Grek alfabesindeki çoğu harfin Kiril alfabesiyle aynı olduğunu fark ettim. Dolayısıyla alfabenin de şöyle bir listesini yapmak gerekirse:

sille08sille09

Ülkemizde böyle bir dil, böyle hazine var. Kim bilir belki uzak bir köyde, kahvehane bahçesinde bulunan bir dikili taş görürsünüz bir gün. Belki de üzerinde yazanlar size tanıdık gelir. Hatta okumak için heyecanla arabadan inersiniz telefonu yere düşürüp camını kırmak pahasına. Yüzlerce yıl önceden size gelen birkaç kelimeyi, bir mesajı okuyup anlamanın verdiği o hazla gözünüz görmez olur hiç bir şeyi…

 

Proofhead Konya’da!

Geçtiğimiz hafta hayatımda ilk defa Konya’daydım sevgili okur. Atıksu arıtma tesisleriyle ilgili bir eğitime katılmak üzere pazartesi günü yüksek hızlı trenle Konya’ya gittim. Eskişehir’den Konya’ya her gün üç sefer düzenliyor TCDD. Ancak yer bulmak neredeyse imkânsız. Eğer Eskişehir-Konya şeklinde değil de İstanbul-Konya şeklinde aratırsanız yer bulabiliyorsunuz. Yani TCDD, Eskişehir’e çifte standart uygulayıp kota vermiyor. Bu da böyle biline.

Yarım saatlik bir gecikmeyle İstanbul-Konya treni geldi. Aynı trene Kocaeli’den iki arkadaşımız ve Bilecik’ten de Murat Abi’yle Olgun binmişlerdi. Böylece toplamda beş kişilik küçük bir kafile olarak yaklaşık iki saat süren bir yolculuktan sonra Konya Gar’ında indik. Hiç vakit kaybetmeden etkinliğin yapılacağı Bayır Diamond Hotel’e geçtik.

konya12Öğleden önce etkinliğin açılış konuşmaları yapılmıştı ve öğleden sonra ise ilk oturumu başlıyordu. Eşyalarımı odaya atıp hemen salona indim. Üç grup halinde katıldığımız etkinlik boyunca ağırlıklı olarak çevre mühendisliğinin konusu olan atıksu arıtımına ilişkin fiziksel, kimyasal ve biyolojik süreçleri ayrıntılı bir şekilde tartıştık. Eğitim boyunca Murat Abi’yle aynı sınıftaydık ve ayna yana oturduk.

Oda arkadaşımla daha önce Antalya’da tanışmıştık. Sağ olsun hiçbir sorun yaşamadık. Ancak beş gün boyunca otel odasının geçmek bilmeyen küf kokusuna maruz kaldık. Gün içerisinde Kütahya’dan Ferit ve Gürcan’la buluştuk, muhabbet ettik. Akşam yemeğini ise Murat Abi’yle yedikten sonra otelin civarında ufak bir tur attık. Ölesiye yorulmuştum ve hemen uyudum.

konya20

Ben – Emre Can – Mehmet

Ertesi sabah erkenden derse gittik. Akşama da kadar da otelde geçti. Akşam ise Gelibolu’dan asker arkadaşlarım Mehmet ve Emre Can geldiler otelin kapısına dayandılar 🙂 O saate kadar yemek yemediğim için bunlara hemen bildikleri en iyi etli ekmek yapan yere çekmelerini söyledim. Havzan denilen yere gittik. Burada Emre Can, Konya’nın sıralı güzellikleri etli ekmek, Mevlâna, bıçak arası ve Konya böreğini söyledi. Bunların içinden bir tek Konya böreği denilen peynirli pideyi yememiştim. Aman yarabbim o nasıl lezzetli bir pideydi öyle anlatamam. Fırıncı getirip koca küreği masaya yanaştırınca insanın gözleri yuvalarından fırlıyor.

Yemek faslı epey keyifli geçti. En son 2014 yılı temmuz ayında gördüğüm bu iki kardeşimle hasret giderdik. Asker arkadaşı olunca konu da hep askerlik oldu. Belki herkes kendisi için aynısı söyler ama bizim bölük gerçekten bir acayipti. Çok sıra dışı, akıl almaz adamlar vardı. O günleri konuşmaya başlayınca aklıma askerliğin geceleri geldi. Bizden sonra olan olayları ağzı açık dinledim. Umur’la birlikte ruhumuz bile duymadan, bölükte olan bitenleri konuştuk hep. Gülmekten karnımız ağrıdı.

konya13Yemekten sonra Sille denilen yere geçtik. Burası -iddia edildiği üzere- Türkiye’nin en eski kilisesi olan Aya Eleni Kilisesi’nin de bulunduğu bir mahalle. Neredeyse 6000 yıllık yerleşik bir tarihi var. Burada 327 yılında yaptırılan kilise, tarih boyunca pek çok onarım gördüğü için bugün halen ayakta kalabilmiş. Bu kiliseyle ve kilisenin Karamanlıca dilinde yazılmış kitabesiyle ilgili apayrı, çok ilginç bir yazı yazacağım. O yüzden detaya girmiyorum. Kiliseden sonra Sille’yi tepeden gören Chic isminde bir mekâna gittik oturduk ve aramızda apayrı bir muhabbet başladı. Bizim çocukların bu sıralar peşinde oldukları bazı çalışmalar varmış. Öyle ilginç şeyler anlattılar ki büyük ihtimalle bunları derleyip bir öykü içerisinde bloğa yazacağım. Son günlerde yaptığım en ilginç ve en keyifli muhabbetlerden birisiydi.

Bu arada söylemeyi unuttum, Konya’ya geldiğimiz günün akşamından gideceğimiz güne kadar sis hiç eksik olmadı. Sisle beraber üzerimize çöken ve genzimizi yakan bir kömür kokusu vardı hep. Atmosfer bilimciler bu duruma “smog” diyorlar. İşte Sille’ye gittiğimiz gece vaktinde de sis nedeniyle bir noktadan sonra arabanın içinden bir metre önümüzü göremez olmuştuk. Dakikalar boyunca yola böyle devam ettikten sonra nihayet şehir merkezine gelince hava açıldı. Saat gece yarısını geçe ismini hatırlayamadığım ama Konya’da meşhur olan bir künefeciye gittik. Ben hayatımda böyle bir künefe sunumu görmedim. Eğer bir daha gidersem Konya’ya, bu mekâna yine gideceğim.

Gecenin köründe otele dönüp hemen uyudum. Çarşamba sabahı derse girdikten sonra Ferit ve Gürcan’la birlikte nihayet iki gündür gitme planları yaptığımız Mevlâna Müzesi’ne doğru yola çıktık. Otele çok yakındı ve dolmuşla 10 dakikada vardık.

konya17

Mevlâna Müzesi ve buradaki dergâh, muhtemelen ülkedeki en kutsal yerlerden birisi. Yani yıllardır o şekilde duyduk gidenlerden. Ancak ben buraya ilk defa gelmeme rağmen, orta ölçekli bir Anadolu Müzesi oluşumundan başka bir şey göremedim. Mevlana’ya ait olduğu söylenen birkaç parça eşya dışında buraya atfedilen maneviyata ve “Ne Olursan Ol, Yine Gel” mottosuna uygun pek bir düzenleme göremedim. Yıllar önce Alper’le birlikte Afyon’da ziyaret ettiğimiz Mevlevihane de bile daha çok heyecanlandığımızı hatırlıyorum.

konya16

konya14Mevlana’nın bahçesinde bulunan müzeden hiçbir şey almayın. Çünkü 100 metre dışarıda bulunan hediyelik eşya satıcılarında aynı ürünler neredeyse üçte bir fiyatına var. Biz de buralardaki dükkanlardan ufak tefek şeyler aldıktan sonra Ferit’in çok methettiği bir dükkâna gittik. “Hurmacı” ismindeki bu dükkân, hayatımda görüp duymadığım kadar çok çeşitte hurma satıyordu. İlginiz varsa, tadını seviyorsanız muhakkak buraya uğrayın. Yaklaşık olarak yumruğumun içini dolduracak kadar büyük bir hurma vardı mesela. Tekini 5 TL’ye satıyorlardı.

Buradan yola devam edip Rampalı Çarşı denilen ve Konya sahaflarının yoğun olarak bulunduğu bir işhanına ulaştık. Hızlıca turladık ancak dikkatimizi çeken bir kitap olmadığından çıktık ve otele döndük. Öğle yemeğinden sonra bizi bir teknik geziye

konya18

Barbaros Abi

götürdüler. Burada biraz fazla vakit geçirip rüzgârı da yiyince adam akıllı sersemledim ve akşamı zor ettim. Akşam yemeği için Konya Büyükşehir Belediyesi’ne ait bir restorana, geleneksel Konya yemekleri yemek üzere gittik. Farklı gruplarda olduğumuz için o güne kadar pek denk gelemediğimiz Barbaros Abi, eşi, Gürcan ve Ferit’le birlikte aynı masaya oturduk. Konya’nın meşhur yemekleri birbiri ardına gelmeye başladı. Mesela biz bamya çorbasını yıllarca Sivrihisar’da içtik. Meğer Konyalıların da meşhur yemeğiymiş. Çorba ve ana yemeği bir kenara bırakıyorum ve burada “etli yaprak sarması” için bir parantez açıyorum. Hayatımda yediğim en lezzetli yaprak sarmasını yedim, çok net. Bu mekâna sırf yaprak sarması yemek için gelinir sevgili okur. Yediğimiz tüm yemekler gerçekten ve şaşırtıcı şekilde güzeldi, ancak şu yaprak sarması ah…

konya19

Perşembe günü akşamüzeri bir plan yaptık. Eğitim biter bitmez Gürcan ve Ferit’le hemen, önceki gün gittiğimiz merkeze gidecektik. Ancak tam o saatte Ferit, sırra kadem basınca plan yattı. Bir süre otelde amaçsızca bekledik. O gece tüm ekibi Mevlana Müzesi yakınlarındaki bir merkeze, sema gösterisi için götürdüler. Hayatımda ilk defa gerçek bir sema gösterisi izleyecektim. Gösterinin yapılacağı yere gittik. Yerlerimize oturduk. Sonra sırasıyla müzisyenler, semazenler ve dedeler çıktılar. Müzik yavaştan başlayıp semazenler dönmeye başlayınca eş zamanlı olarak bir ekranda söyledikleri ilahiler hem Türkçe, hem Arapça hem de İngilizce olarak verilmeye başlandı. Bir noktadan sonra aslında bu ritüelin ciddi anlamda bir kendinden geçme hali olduğunu anladım. Bu hal her birimizi ciddi anlamda etkiledi. Gece bittiğinde epey yorulmuştuk. Gürcan odasına çıktı. Biz de Ferit’le bir yarım saat kadar otelin yakınındaki Kulesite AVM’ye gittik. Burada yüz metreden daha uzun bir kulenin ucunda, tıpkı bir zamanlar Ankara’da bulunan Atakule’ye benzer bir restoran ve seyir terası vardı. Yazının ortalarında bir yerlerde beş gün boyunca aralıksız sis vardı yazmıştım. Haklıydım. Haklı olduğumu da en tepeye seyir terasına çıkınca anladım. Konya yoktu. Sadece sonsuz bir sis vardı çünkü. O moral bozukluğuyla aşağı indik. Otele döndük ve uyuduk.

konya15

Ertesi sabah eğitim yine hız kesmeden başladı ve inan saat 15’e kadar aralıksız sürdü. Son kısımda küçük bir sertifika töreni vardı. Törenden sonra Ferit’le karnımızı doyurduk. Sonra da birlikte gara geçtik. Ferit’in treni benden önce olduğu için önce onu yolcu ettim. Sonra da yine aynı trenle döneceğim Olgun ve Murat Abi’yi beklemeye başladım.

sultaniGünler önce Kocaeli’den Eskişehir’e dönerken, bir tren garında başladığım kitabım “Sultanı Öldürmek” elimdeydi. Ahmet Ümit’in en meşhur polisiye romanlarından bir tanesiydi bu. Saat geldi ve tren gelmedi. Gecikti. Aşağı yukarı yarım saatlik bir gecikmeyle yola çıktık. Ve bir tren yolculuğunda okumaya başladığım kitabı yine bir tren yolculuğunda bitirdim.

Eskişehir’e dönünce yolda Ayşe’ye uğrayıp günlerdir beklediğimiz müjdeyi aldım.

Konya’ya yaptığım beş günlük ziyaret böylece bitmiş oldu. Misafirperverlikleri için kıymetli kardeşlerim Mehmet ve Emre Can’a, eğitim boyunca yan yana olduğumuz kıymetli dostum Ferit’e, tanışıp hemen samimi olduğumuz Gürcan’a, Murat Abi’ye, Olgun’a ve pek tabii ki büyüğümüz abimiz Barbaros Abi’ye selamlar, sevgiler ve teşekkürler. Konya güzel şehir.

Yeşim ve Ahmet’in Düğünü!

ahmet5

31 Ağustos Cuma günü, yani bu yaz mevsiminin son gününde, mesaiden çıkıp koşarak eve geldik. Hemen üstümüzü değiştirip Semih’le buluşmak için yola çıktık. Sivrihisar’a gidiyorduk. Çünkü Ahmet evleniyordu! Bu akşam da kına gecesi olacaktı. Semih’le buluşup, yoldan da Organize Sanayi Bölgesi’nde çalışan Hakan’ı alıp devam ettik. Sivrihisar’a girdiğimizde saat 19.00’u biraz geçmişti. Hızlıca karnımızı doyurup son hazırlıklarını yapan Ahmet ve Yeşim’in yanına çıktık. Okumaya devam et

Hafize ve Mustafa’nın Düğünü

Yılar geçiyor sevgili okur. Herkes birer ikişer evleniyor, yetmiyor çoluğa çocuğa karışıyor. Ama bu yaz, özellikle bu 2018 yazı, önceki yıllara göre daha da bir yoğun geçiyor düğünlerle.

13 Temmuz Cuma günü, mesai çıkışı Merve‘yle birlikte Ahmet‘le buluştuk ve Sivrihisar‘a doğru yola çıktık. Çünkü Hafize ve Mustafa‘nın kına geceleri vardı. Çocukluğumda da pek çok düğüne katıldığım, Dörtyol Düğün Salonu‘na gidiyorduk. Burası, o yıllarda uzak mahallemizden “keşif” gezilerine geldiğimiz, Sivrihisar’ın tam girişinde olan bir mekandı. Geçen yıllar boyunca bir de otel açılmıştı. Onun dışında değişen pek bir şey yoktu.

Saat 19.00’u biraz geçe Sivrihisar’a ulaştık. Hafize’nin ailesi ile Ahmet’in ailesi Sivrihisar’da komşuydular. Oturdukları siteye girdik ve burada bizi Hafize’nin abisi karşıladı sağ olsun. Sivrihisar’ın meşhur bamya çorbasının da olduğu düğün yemeğinden ikram ettiler. Aman yarabbi! O nasıl bir çorbaydı öyle… Merve’nin içmediği  çorbasıyla birlikte, iki porsiyondan çok içtim. İnanılmazdı! Bilmeyenler için bamya çorbası, kilosu 150 liradan satılan, çorbalık özel bamyadan yapılıyor. Aklınıza bamya yemeği gelmesin sakın. Sadece düğünler ikram edilecek kadar değerli bir yemektir. İşte Hafizeler de sağ olsunlar bunun hakkını fazlasıyla vermişlerdi.

Yemek faslından sonra kına gecesinin yapılacağı salona geçtik. Ve damadımız, biricik oğlumuz, kardeşimiz Mustafa’yı inanılmaz bir soğukkanlılıkla beklerken bulduk. Bu soğukkanlılık, bizde ufak çaplı bir gülme krizine yol açtı. Neyse, bekledik, zaman geçti ve nihayet kına gecesi başladı. Ama ne oyunlar sevgili okur! Ama ne oynamak! Aklına gelen tüm oyun havaları çaldı. Ahmet, efsane oyuna girişlerini yaptı birkaç defa. Sonra birden paatt diye elektrik kesildi. Dedik, eğlence durmasın, telefon ışığında davul çalalım oynayalım. Ama beceremedik. Çaresiz bekledik elektriğin gelmesini. Elektrik geldi. Ama çok sürmedi yine kesildi. Üçüncü defa geldiğinde kına gecesinin son kısmına geçildi. Bu faslı da atlattıktan sonra eş dost yavaş yavaş çekildi ve biz geriye yaklaşık 15 kişilik bir topluluk olarak kaldık.

O gece Sivrihisar’da kalmaya karar verdik. yarın sabah erkenden gelin çıkarma olacaktı. Oradan da Eskişehir’e geçecektik. Tekrar Ahmetler’in oturduğu siteye geçtik. Burada da yine düğün yemeğine düştük. En bol kısmından bamya çorbası ve kavurmanın tadını çıkardık. Gece saat 2’ye kadar da Ahmetler’de sohbet muhabbet devam etti. Ahmet’in annesi Feyza hocamız hepimizin lisede öğretmeni ve fahri annesidir, ellerinden öperim.

Ertesi sabah saat 07.00’de uyanıp sokağa baktım. Hafizeler hemen yan apartmanda oturduğu için gelin almaya geldiklerinde kolaylıkla görebilecektim. Kimsecikler yoktu. Saat 07.30’da sesler duymaya başladık ve 5 dakikada hazırlanıp aşağıya indik. O an bir şok yaşadık! Çünkü kimsecikler yoktu! Yerdeki dökülmüş su izinden gelin ve damadın çoktan ayrıldığını anladık. Hemen Mustafa’yı aradım. Bu akıllılar, heyecandan bizi unutmuşlar 🙂 Neyse, kısa sürede Mustafa’nın kardeşi Kenan ve eniştesi, sağ olsun gelip bizi aldılar ve Eskişehir’e doğru yola çıktık. Hayatımın en hızlı Sivrihisar-Eskişehir yolculuğu oldu bu. Yer uçağı Toyota Corolla‘yla 140 km’den aşağı düşmeyerek yaklaşık 40 dakikada Eskişehir’e girdik. Gelin arabasını yakaladık. Şehrin girişinde yolcuların yerleri ve araçları değiştirip herkesi iş bölümü dahilinde ilgili rotalara yolladık. Ben de eve geldim. Çünkü düğünde biz de sahne alacaktık ve hazırlık yapmak gerekiyordu. Bu düğün için yeni bir grup kurduk. Grupta benle birlikte Alper, Ender ve Murat da yer alıyordu. Kısa bir program hazırladık. Bizden sonra oyun havaları deva edecekti.

Evin kapısına geldiğimde anahtarı Merve’de unuttuğumu fark edip gerisin geriye, kuaföre gittim. Tekrar eve geldim. Hızlı bir şekilde davul setini toparlayıp hazırladım. Tam bu sırada İstanbul’dan Keyb ve Gizem geldiler. Birlikte mini bir kahvaltı yaptıktan sonra saat 12.00’ye doğru Lidya Park Düğün Salonu‘na geldik. Düğünün başlamasına dakikalar kala sahnemizi kurduk. Gelin ve damadı beklemeye başladık. Onların da salona gelmesiyle düğün başladı. İlk dansın ardından, sıra bize geldi.

Düğün için hazırladığımız dans parçalarını bir biri ardına çalmaya başladık. Sağ olsun misafirler de müziğimize danslarıyla eşlik ettiler. Son parçada da Mustafa, Hafize’ye bir sürpriz yaparak Duman‘ın “Senden Daha Güzel” parçasını söyledi. Mustafa’yı tanıyan kimse böyle bir şey beklemediği için büyük sükse oldu 🙂 Böylece sahnemizin sonuna geldik. Müzik hiç durmadı ve oyun havalarıyla devam etti.

Düğünün sonuna doğru, Sivrihisar’dan gelen tüm arkadaşları toplayıp bizim eve getirdik. Gelin ve damat da kıyafetlerini değiştirmek için kendi evlerine geçtiler. Bizim evde birkaç saat dinledikten sonra, yine hep birlikte Winterfell’e gittik. Taze gelin ve damatla birlikte burada da akşama kadar oturup sohbet ettik. Şunu anladım ki en güzel düğünler, öğlen başlayıp öğleden sonra bitenlermiş sevgili okur. İnsana kendini toparlaması için zaman kalıyor.

Böylece iki gün, şipşak geldi geçti sevgili okur. Güldük, eğlendik, oynadık, yorulduk. Hafize ve Mustafa da uzun yıllardır devam eden birlikteliklerini nihayet nikahla daha da sağlamlaştırdılar. Umarım nice güzel, uzun ve mutlu yıllarda birlikte olurlar. Bir yastıkta kocarlar. Mutlulukları ve dostluğumuz daim olur. Şimdi Sivrihisar ekibimizden geriye Ahmet ve Muammer‘in düğünleri kaldı. En azından bu yaz olacak düğünler. Aksi gibi Muammer’in düğünü de Ahmet’le aynı tarihlerde olacak. İnan bana, Ahmet’in düğününde de en az Mustafa’nın düğünü kadar atraksiyonlar olacak. Gör bak 🙂

23 Nisanlar ve Ben

Bu yazıyı aslında dün yayımlayacaktım. Ama birkaç ekstra işler çıktığı için yetişemedi, bugüne kaldı. Dün 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı‘ydı. Nedenini bilmiyorum ancak oldum olalı 23 Nisan’ı çok daha fazla sevmişimdir. Lise’de de mesela 19 Mayıs’ı kutluyorduk. Ama şu an 19 Mayıs’lara dair hatırladıklarım o kadar az ki… Ama 23 Nisan’lar benim için hep eğlenceli geçen zamanlar olmuştur, çok daha fazla anım vardır o günlere dair.

Aile albümünü karıştırınca geçmiş 23 Nisan’larıma dair bir sürü fotoğraf buldum. Bunlardan en güzellerini seçtim bu yazı için. Bu benim için nostaljik ve eğlenceli bir yazı olacak.

00Bu fotoğrafta Tunceli‘deyiz. Sene 1992. Fotoğraftaki tarih okunabiliyor. 24 Nisan 1992. Burada 4 yaşındayım. Elimdeki bayrak muhtemelen bir önceki gün yapılan kutlamalardan alınmış. Ya da babam getirmiştir. Yerde duran oyuncak tankı hala hatırlıyorum. Tank yürüdükçe o adamların kafaları aşağı yukarı inip çıkıyorlardı. Pek bir tosun tombarlak ya da Hazal‘ın tabiriyle “Çabi” bir çocukmuşum. Bu fotoğraf çekildikten bir sene sonra Eskişehir Sivrihisar‘a taşınmışız. zaten 1994’te de okula başlamışım.

01Bu yukarıdaki fotoğrafta, ilkokul 1. sınıftayım. İlk 23 Nisan’ım diyebiliriz. Annem o zaman önlüğümün üst cebine hep mendil koyardı. Okul hayatımın ilk senesi olduğu için hiçbir atraksiyona girmeden kutladığım ilk ve tek 23 Nisan bu seneydi. Atatürk büstünün önünde öylece duruyorum. Ama muhtelemen trampetçileri izleyip epey iç geçirmişimdir. Bir gün bende çalacaktım o trampetten! Ancak bunun için iki sene daha beklemem gerekecekti.

02

Ve ilkokul 2. sınıftayım! Polis olmuşum! Trafik polisi olmuşum ama. Babamın büyük şapkası nasıl da kocaman durmuş kafamda. O günü tüm detaylarıyla hatırlıyorum. O sabah okula tek polis ben olacağım diye gitmiştim. Hatırlıyorum, annem son sabah ayarlamıştı gömleği falan. Ama ilkokul birinci sınıfta, adı Gözde olan ve fotoğrafta yanımda görünen kız çıkagelmişti. Bu kızın da annesi polisti Sivrihisar’da. Biraz keyfim kaçmıştı ama olsun lan dedim. Bizi tuttular okul konvoyunda en önlere yerleştirdiler. O ne biçim forstur anlamazsın sen. Tüm tören boyunca arkadaşlarım gelip gelip bana bakmıştı.

03Sonra piyasaya Murat çıkıyor. Okula başlıyor ve daha ilk 23 Nisan’ın da polis kıyafetlerini giyiyor. Hem onun malzemeleri daha çok benden. Yeleği var! Silahı var, daha ne olsun! Ama fark ettiysen ben de nihayet okulun bando takımına girmişim trampetçi olarak. Bunun mutluluğu yetmiş bana. Bu fotoğrafı muhtemelen törenden geldikten sonra çekilmişiz. Bu şekilde üç sene trampet çaldım.
04

06

Trampet takımının son senesinde, bu sefer bir de şiir okuyorum. Şiirimi o kadar güzel okuyorum ki Sivrihisar İlçe Stadyumunun toplam yüz kişilik tribünündeki herkes ayağa kalkıp alkışlıyor. En azından bizimkiler bana öyle diyor. Bu yanımda görünen öğretmenin adı Bünyamin Altındağ. İlginç bir şekilde, o yıllarda Sivrihisar’da yapılan tüm etkinlikleri bu öğretmen sunardı. Bizim okuldan değildi. O yüzden hep çekinirdim kendisinden. Çok ciddi bir insandı. O şekilde hatırlıyorum. Keşke burada okuduğum şiirin ne olduğunu da hatırlayabilseydim.
05İşte bu yandaki fotoğrafta da orta 1. sınıftayım. Hayatımda ilk defa Çerkez müziği ve halk dansları ile tanışıyorum. Yarabbi o ne coşku! O nasıl bir heyecan bizdeki anlatamam. Orta okul boyunca bu Çerkez oyunları muhabbeti devam etti. Fotoğrafını bulamadım, ama muhtemelen orta 2. sınıfta da yine bu kıyafetle, tam da danstan sonra bir şiir okumuştum. Fotoğrafta yanımda görülen kişi ilkokul öğretmenim Selahattin Öğretmenim. Hayatımı etkileyen ilk üç kişiden biridir. Hayatımı etkileyen ilk kişidir hatta. Biz ilkokulu bitirip orta okula geçtiğimiz sürede ve sonrasında, liseye gittiğim süre de bile Sivrihisar’da hep görüştük. Sonra Eskişehir’de de görüştük hatta. Ancak araya epey zaman girdi. Öğretmenimi görmeyeli epey zaman oldu. Birgül, bunu okuyorsan haberleşelim mutlaka.

23 Nisan gerçekten güzel bir bayramdır sevgili okur. Kutlanması, atlanması, zıplanması, o günün tatil edilmesi gereken muhteşem bir bayramdır. Olayın tarihi önemi zaten malum. Bence çocukları tüm bu güzelliklerden mahrum bırakmamak en doğrusu. Ben çocukluğumun en güzel anılarını 23 Nisanlarda yaşadım. Ya sen?

Yepyeni Blue Jean

bluejean-kapakYıllar önce Blue Jean okurduk sevgili okur. Lisenin hazırlık sınıfıydı. O zamanlar Sivrihisar‘da internete bağlanmak, internete erişmek, aslında büyük şehirler haricinde tüm ülkede olduğu gibi, çok zordu. İlçedeki internet kafelerde internet yoktu, Counter Strike vardı sadece. Komşunun evinde çift çanak uydu anteni vardı. Onlara gittikçe Viva Polska ve MTV‘yi açardım kaçak göçek. Oradan görüp duyduğum gruplarla yetinmeye çalışırdım. Sonra ilçede haftada bir gün kurulan pazarda korsan cd satan elemanlara gidip gelmeye başladım. Böylece yabancı grupları tanıma fırsatım oluyordu. Ama bu bahsettiğim kaynaklar yine de çok ciddi bir bilgi sağlamıyordu bana. Okulda benden iki üst sınıfta Onur isminde bir arkadaşla tanışmıştım. Bu arkadaş bana “Blue Jean” isimli bir dergiden bahsetti. Düşün, o zaman dergiyi Sivrihisar’da satan bir tane gazete bayi var. O da her ay iki üç tane getirirdi. Muhtemelen birini Onur alırdı. Bir diğerini kim alırdı bilmiyorum, sonuncuyu hep ben alırdım 🙂 Daha sonra Eskişehir’e taşındık. Ben yepyeni bir ortamda buldum kendimi. Blue Jean’i de üniversite yıllarıma kadar aralıksız takip ettim. Geçen bu yıllar içerisinde benim dinlediklerim giderek sertleşmeye, derginin içeriği ise giderek yumuşamaya başlamıştı.

Bu yumuşama, belki de yıllar geçtikçe türeyen pamuk şekeri gruplar, şarkıcıların yüzündendi. Blue Jean üzerine basa basa söylüyordu, biz herhangi bir tarzın değil, tüm müzik tarzlarının dergisiyiz diye. Dergi giderek pembeleşti pembeleşti ve ben artık dergiyi almayı bıraktım.

blue01Yıllar sonra benim gibi sitem eden tüm eski Blue Jean okuyucularını sevindirecek bir haber geldi: Blue Jean, içeriğinde sadece rock ve  metal müzik olan yepyeni bir ekle piyasaya çıkacaktı artık. Head Bang isimli bu ek, bir süre Blue Jean’le birlikte yayımlandı. Aradan yine zaman geçti ve bir gün Head Bang’in artık Blue Jean’den bağımsız olarak yayımlanacağını öğrendik.

Bu blogda bağımsız Head Bang sayılarının tamamıyla ilgili yazılar okudun vakti zamanında. İşte bugün de yine güzel ve gecikmiş bir haberle karşındayım sevgili okur.

Blue Jean artık yenilendi! Ocak 2016’dan itibaren dergi, hem içerik, hem boyut olarak çok ciddi bir değişikliğe gitmiş. Son zamanlarda raflarda çoğalmaya başlayan, garip adlara sahip aylık kültür edebiyat dergileri dikkatini çekmiştir muhakkak. Kafa, Kafka Okur, Ot, Fil gibi adlara sahip bu dergiler, karikatür dergisi okumayı marjinallik sanan sikik tayfaya güzel bir alternatif oldular dopdolu içerikleriyle.

blue04İşte Blue Jean’in de yeni tasarımı ve içeriğini oluştururken, bir nebze de olsa bu dergilerden yararlandığını düşünüyorum. Hem içerik, hem boyut bakımından giderek küçülen bir derginin geriye dönüşü ancak böylesine kocaman ve dopdolu olabilirdi! 70 sayfalık bu ilk geri dönüş sayısının konsepti tabiki Star Wars olmuş. Ancak dergide sadece Star Wars değil, diğer pek çok farklı konuda da muhteşem yazılar yer alıyor. 70 sayfada tam 36 yazarın emeği var. İlüstrasyonlar çok çok başarılı olmuş.

Dergide en sevdiğim yazı, Elif Key‘in “Hayaller Rihanna” isimli yazısı oldu. Bu tam da benim birkaç hafta önce İlkan Abi, Gizem ve Zekiye Hanım‘la Bursa’ya giderken arabada konuştuğumuz konudan bahsediyordu: O Ses Türkiye‘deki samimiyetsizlikten. İçeriğinden bahsetmeyeyim ki merak edip dergiyi alın.

Dergi bu sayısında konsept olarak, bu zamana kadar Star Wars hakkında okuduğum en kapsamlı “süreli yayın”. Bunda hiç şüphe yok. Bir sonraki sayıda konsept ne olacak ve yine yazarların yarısından çoğu bu konuda neler yazacak merak ediyorum.

blue03Dergide çok merak ettiğim bir diğer yazı ise Paris’teki Bataclan katliamından sağ kurtulanlar arasındaki tek Türk’ün başına gelenleri anlattığı yazı oldu.

Yeni Blue Jean’de müzik bolca var, sinema var, edebiyat var, eleştiri var, bilgisayar oyunları var, mekan tavsiyesi var… Muhakkak size göre bir içerik var yani. Derginin sevindiren güzel bir yanı Çağlan Tekil‘in blue05hazırladığı Plak köşesi. Bu arada unutmadan dergide yazar olarak yer alan ve ilgimi çeken bazı isimleri yazayım: Çağlan Tekil, Doğu Yücel, Çizenbayan, Feridun Düzağaç, Elif Key, Tuna Kiremitçi, Yekta Kopan, Ahmet San, Kutlukhan Kutlu, Genç Osman Yavaş ve Güven Erkin Erkal.

Blue Jean, bu yepyeni içeriğiyle kesinlikle beni mest etti. Emeği geçen tüm yazarlara bir kere daha teşekkür ederim bir okuyucu olarak. Aylık olarak takip ettiğim dergilere bir yenisini eklemekten mutluluk duyuyorum 🙂

blue02

Bu Hafta Yıllık İzindeydim

Her güzel şey gibi bu güzel şey de, beş günlük yıllık iznim, bitti sevgili okur. Geçtiğimiz haftalar benim için her açıdan çok zordu. Bunalımlar, sıkıntılar, sıkışmalar derken çıkış yolumu yıllık izinde buldum. Geçen sene askerde olduğum için kullanamadığım  yıllık iznimden küçük bir parça kullandım. Geçen sene askerde demişken, geçen sene tam da bugün, 28 Şubat’ta yemin törenim vardı sevgili okur. Usta asker olmuştum, ödül almıştım. Sonrasındaki cumartesi ve pazar günleri de çarşı iznimiz vardı. Vay be ne zamanlarmış.

Geride bıraktığım haftanın en güzel yanı sabahları erken kalkmak zorunda olmayışım oldu 🙂 Evde yalnız kaldığım dört günün bir kısmında bazı özel işleri hallettim. Eh uzun süredir hafta içi Eskişehir’de olamıyordum. Diğer kısmında ise annemlere gittim.

Dün gece mesela… Annemin seramik kursundan getirmiş olduğu çamurla birbirinden komik şeyler yaptık. Şimdi bunların her biri fırınlanacak ve sırlandıktan sonra komik birer obje olarak sahiplerini bulacak. Dün öğleden sonra da Savaşalp‘le buluştuk. Çok uzun süre yine metal müzik muhabbeti yapabildiğim bir dostla bir araya gelmiş olduk. Playlistimiz Slayer, Disturbed, Pentagram ve bilimum sert abilerden oluşuyordu. Bu arada Savaşalp’e teşekkür etmek istiyorum. Tam da ihtiyacım olduğu anda bana harika bir kulaklık hediye etti.

Yazıda belirli bir kronolojik sıra izlemiyorum, aklıma geldikçe ekliyorum. Bugün evdeki sifonun bozulduğunu fark ettim. Lan daha birkaç hafta önce yenilemiştim. Ama sifonun tahliye sistemini tetikleyen kısmı bozulmuş. Yarın Koçtaş‘a gidip durumu anlatacağım, bakalım yenisini verecekler mi. Ha bir de ufak bir masa yapacağım kendime. Bugün gerekli vidaları falan almıştım ama ölçüde hata yapmışım, bu iş de yarına kaldı.

Önceki hafta ufak bir kaza atlatan yol arkadaşım Hasan Hüseyin arabayı yaptırmış. Bu hafta yine gidip gelmeye devam ediyoruz. Bu güzel bir gelişme oldu. Önümüzdeki ay muhtemelen dopdolu geçecek denetimlerle. En azından sürekli eve gidip gelebilmek iyi olacak.

Yüksek lisans tezimi nihai olarak geçtiğimiz pazartesi günü Fen Bilimleri Enstitüsü‘ne sundum ve mezuniyet için gerekli işlemleri başlattım. Eğer bir aksilik çıkmazsa bu hafta içerisinde ilişkim kesilecek ve mezuniyetim gerçekleşecek. Bu süreçte çok koşturduğum ve pek çok defa vakit kaybettiğim için güzel ve detaylı bir yazıyla tüm süreci anlatacağım. Olur da siz de bizim okulda Fen Bilimleri Enstitüsü’nde yüksek lisans yaparsanız bu yazı size epey faydalı olacaktır.

Bu yazıyı yazarken yıllardır kaliteli görüntülü bir versiyonunu aradığım Küçük Kovboy filmi yan sekmede iniyor. Cüneyt Arkın‘ın belki de sen sevdiğim filmlerinden olan bu Yeşilçam klasiğinin asıl özelliği ise film müziklerinin Ennio Morricone‘dan araklanmış olmasıdır 🙂 Ayrıca filmde pek çok yabancı artist ve aktrist rol alıyor ve yönetmeni de İtalyan Guido Zurli. Hemen inerse bu gece bu filmi izliyorum. Aslında bu filmle ilgili de bir yazı yazmakta fayda olacakmış gibi görünüyor.

Zaman zaman bizim çocuklarla benim evde toplanıyoruz, bisküvi yiyip çay içiyoruz. Demlik poşetiyle demliyorum çayı. En az beş altı çeşit de bisküvi açıyorum, kremalısı, kakaolusu, fındıklısı falan o biçim yani.

Bu hafta içi geç uyanmak çok iyi oldu ancak hep hastalıklarla uğraşmak zorunda kaldım, o açıdan kötüydü. Bir de uzun süre sonra ilk defa CV hazırladım. Bununla ilgili olup bitenler başka bir yazının konusu olacak.

Önceki gece Erol‘la konuştuk gece yarısından sonra. Şaşırttı, üzdü, güldürdü ve özlediğim Erol gibi konuştu. Erol bana epey yeni havadisler verdi. İstanbul’da buluşamadığımızdan dert yandık. Neyse, Eskişehir’e geleceği günü bekliyoruz artık.

IMG_20150228_005124

Mustafa – Murat – Ben

Hani bir başlığım var: Aniden Karşıma Çıkan İnsanlar diye. Heh işte, pazartesi günü tam da böyle bir şey oldu. Caner‘le, ilkokul arkadaşım ve hatta ilk arkadaşım Caner’le. Birkaç yıl önce yine karşılaşmıştık ancak ilk defa oturup sohbet edebilme imkanımız oldu. Sivrihisar‘dan konuştuk uzun uzun. Bilinçaltımızdaki Sivrihisar arka planını eşeledik. Gideceğim, kendime söz verdim, gidip aynı yerleri aynı sokakları tekrar, teker teker dolaşacağım.

Evet, yıllık izin sürecinde bilgisayarda da epey iş yaptım. Biriken işleri erittim. Ferhat abime yeni bir kartvizit yaptım yeni dükkanı için. Bir de askerden geldiğimden beri izleyemediğim bazı dizilerin sezonlarını toparladım. Bunları izlemeye başlarım yakında. En başta dediğim gibi, her güzel şey gibi bu güzel şey de bitti sevgili okur. Yarın bu saatler çoktan sendrom başlamış olacak. Yine Bilecik’in kabusu saracak her yanımı. Ulan artık yavaş yavaş sonuna geliyorum.

Çocukken Oynadığımız Çizim Seti

set Çocukken görürdüm bu çizim setini, pek bir heveslenirdim. O zaman çocuk aklı işte, imkansız gelirdi çizdiği şekiller bana. Bizim sınıfta birinde vardı, kimdeydi onu da hatırlamıyorum. Nereden almıştı, nasıl yapmıştı acaba. Ama Sivrihisar‘da bulmak da zordu böyle eğlenceli şeyleri. Çok fazla çarşı pazar gezerliğimiz de yoktu o zaman. Mahallemizin dışı bizim için apayrı bir dünya demekti.

Geçen gün Eskişehir’de Hamamyolu‘nda gezerken bir dedenin önünde gördüm bu setleri. Rengarenk çizimlerle birlikte bu setleri satıyordu dede. Tabiki hiç düşünmeden aldım bir tane. Birkaç gündür oynuyorum evde. Acayip şekiller çıkıyor cidden. Bu tip ilginçlikler halen milyoncuların tozlu raflarında satılıyor sevgili okur.

set01

İki tane büyük çemberin iç kısmında dişliler var. Çapları farklı büyüklüklerde olan dört tane daha küçük dairenin ise üzerinde belirli delikler var. Bunların da çeperlerinde dişliler var. Kalemi bu deliklerden birinin üzerine oturtup çark sistemini döndürmeye başlıyorsunuz. Yalnız diş atlamamanız lazım.

İnsanın yaşadığı çocukluktan sonra yaşadığı bir dönem var. Bu dönemde çocuklukla ilgili hiçbir anı olmuyor akılda. Ancak aradan bir on yıl geçtikten sonra, muhtemelen 25 yaşından sonra, çocukluk dönemine ve o döneme ait olan herşeye karşı bir özlem ve ilgi başlıyor. İşte ben tam olarak bu dönemdeyim. Mesela şu sıralar aklımda kendime kasetli bir atari almak var. Hadi bakalım.

set02

Aniden Karşıma Çıkan İnsanlar – 2

Aylar önce şöyle bir yazı yazmıştım, karşıma aniden çıkan eski arkadaşlarımı görünce ne kadar sevindiğimi anlatmıştım.

Geçtiğimiz hafta evdeki eski albümlerden çocukluk fotoğraflarımı toparlayıp taradım, amacım bunlardan birer kopya daha almaktı. Yaklaşık 60 tane fotoğrafı hazırladım ve flash belleğime kaydettim. Daha sonra bastırmak için fotoğrafçıya gittim. Fotoğrafçıda işimi hallettikten sonra dolmuşa bindim Batıkent’e gitmek için.

Yolda tam olarak hatırlamıyorum, bir duraktan sarışın bir kadın bindi. Siması ilk etapta çok tanıdık gelse de kime benzettiğimi bir türlü çıkaramadım. Bu esnada oturacak yer olmadığı için en önde ayakta duruyordum. Dolmuşta birkaç koltuk boşaldı. Önce o oturdu, sonra da ben arkasında boş kalan tek koltuğa geçtim. Biraz daha devam ettikten sonra öndeki koltukta bu sarışın kadın başını yan tarafa çevirince hemen tanıdım: Ülgen!

İlkokul arkadaşım Ülgen’i en son 2001 ya da 2002’de mezun olduğumuzda görmüştüm. O, Anadolu Öğretmen Lisesini kazanıp gitmişti. Aradan geçen 14 yılda elbette ki değişmişti.

1998Tanır mı acaba diye içimden geçirip “Ülgen” diyiverdim. Başını hemen bana çevirdi ve “Tanıyamadım?” dedi hafif bir tebessümle. “Mesut ben” dedim ve o anda Ülgen’in yüzündeki şaşkınlığı görmeliydin sevgili okur 🙂 Ben olduğuma inanamadığını söyledi. Epey bir gülüştük önce, aradan geçen bu kadar yıldan sonra en alakasız yerde, bir dolmuşta karşılaşmıştık. Sonra bir şeyi farkettim ve tesadüfün böylesi de olur mu diye donakaldım. Ülgen’e “Belki inanmayacaksın ama yanımda bir fotoğrafın var” dedim. Ülgen inanamadı tabiki. Evdeki eski albümlerden seçtiğim fotoğraflardan birinde Cumhuriyet’in 75. yılı kutlamalarında Sivrihisar ilçesindeki ilkokullar arasında düzenlenecek bilgi yarışmasında bizim okulu temsil edecek takımın fotoğrafı vardı. Bu takımda Ülgen, Işılay, Tolga, Caner ve ben yer alıyorduk. Fotoğrafı da bir 23 Nisan günü, sınıf öğretmenimiz ve arkadaşımız da olan kızı Birgül ile çekilmiştik. Caner arkada kaldığı için görünmüyor gerçi. Ama güzel bir hatıraydı yine de.

Her neyse, bastırdığım fotoların içinde bu fotoyu bulup Ülgen’e hediye ettim. Düşünsenize varlığından haberiniz bile olmayan bir çocukluk fotoğrafınızı 14 yıl sonra hiç beklemediğiniz bir anda bir arkadaşınız size aniden çıkarıp veriyor. Ne hissederdiniz? İşte muhtemelen Ülgen de öyle hissetti. Duraksadı epey 🙂

Neyse, numaralarımızı verdik bir birimize. Ülgen, Ardahan‘da sınıf öğretmeniymiş. Onlar da bizim gibi Eskişehir’e taşınmışlar meğer zamanında. Karşılaşmak da o gün mümkün olmuş.

Evet sevgili okur, Dünya küçük. Dünya tesadüfleriyle güzel. Dünya, çoğunlukla ızdırap olsa da böyle ufak sürprizlerle kendini nispeten yaşanabilir kılıyor.

Aniden Karşıma Çıkan İnsanlar!

Şimdi bu yazımızda Sevgili okur, Dünya’nın ne kadar küçük bir yer olabileceğine kanıt olarak gösterilebilecek üç örnek olaydan bahsedeceğim. Olayları ölçeği giderek büyüterek anlatacağım. Yaşanma ihtimali en yüksek olan olaydan, en düşük olan olaya doğru anlatacağım.

Onur Abi

En son askere gitmeden önce görmüştüm Onur Abi‘yi. Bursa’ya tayini çıkmış ve aramızdan ayrılmıştı. Askere gidene kadar zaman zaman görüştük. Askerden sonra ise hiç görüşemedik. Geçen gün Bilecik’te öğle yemeğine çıkmıştım. Kurumun anlaşmalı olduğu restorana gitmedim. çarşıdaki başka bir yere gittim. Yemekten sonra para çekmek için Bilecik‘teki tek Garanti Bankası ATM’sinin bulunduğu yere uğradım. Para çekip kuruma geri dönerken yolda güneş gözlüklü birisi dikkatimi çekti: Onur Abi! aylardır görmediğim eski dostum! Aniden adını söyleyip durdurdum. Hemen sarıldık, kucaklaştık. Yüksek lisans dersleri için Bilecik Üniversitesi‘ne devam ediyormuş. İkimizin de yetişmek zorunda olduğu yerler olduğu için muhabbetimizi fazla uzun tutamadık, yeniden görüşmek üzere sözleşip ayrıldık.

Hamdi Selçuk

Üniversitede hazırlık sınıfının son zamanlarıydı. Çocukluk işte, Sivrihisar‘daki tüm arkadaşlarla aram bozuldu. Ahmet ve Burak hariç hemen hiç birisiyle görüşmedim uzun bir süre. Bunlar içinde en çok özlediğim Mustafa olmuştu. Mustafa’yla yıllar sonra süper bir şekilde karşılaşıp barıştık. Hatta bir kişi hariç diğer tüm arkadaşları da ilerleyen zamanlarda gördüm. Sadece bir kişi hariç: Hamdi Selçuk. Adamı neredeyse yedi yıldır hiç görmemiştim taa ki geçen haftaya kadar. Bir akşam çarşıdan eve dönmek için dolmuş durağında bekliyordum. Genelde dolmuş kullanırım ben. Neyse, durakta beklerken ve ileriden bineceğim dolmuş gözükmüşken yolda yanımdan geçen adamı farkettim. Neredeyse yedi yıl önceki haliyle tıpa tıp aynı, hiç değişmemiş Selçuk’tu bu. Hemen adıyla seslendim. Yalan yok, özlemişim epey. Sarıldık, kucaklaştık. Bozüyük’te çalışıyormuş. Bilgilerini aldım. Kendi hayatımdaki gelişmeleri özetledim hızlıca. Yakın zamanda görüşelim diye yine kucaklaşıp ayrıldık.

Semih

Semih’le Erzurum’da karşılaştığımızda Ersil çekti bu fotoğrafımızı.

Sivrihisar’da polis lojmanlarında oturduk yaklaşık iki yıl kadar. Burada iyi bir arkadaşım vardı: Semih. Bu adamı en son 2004 yazında Sivrihisar’dan taşındığımız sene görmüştüm. Sonraki on yıl boyunca en ufak bir haber alamadım. Bundan herhalde bir bir buçuk ay kadar önce Facebook‘ta rastlayıp ekledim kendisini. Biraz muhabbet ettik, görüşelim falan dedik. Sonra aradan yine zaman geçti ve ben şu yazımda anlattığım üzere, Erzurum’a gittim eğitim için. Erzurum’daki son günümde Ersil‘le konuşurken, Kongre Caddesi denilen yerde karşıdan gelen Semih’i gördüm! Eskişehir’de yaşan bir adamın Polatlı‘da yaşayan bir adamı görmeyi umduğu son yerdir lan Erzurum! Ve ben, tam 10 yıldır görmediğim arkadaşımı gittim Erzurum’da gördüm!

Dünya küçük bir yer sevgili okur. Dünya’nın merkezi olan odamda bazen oturup düşünüyorum. Tanıdığım insanlar neler yapıyorlar? Nerelerdeler? Her biri bir can. Ah peki o can?