Tag Archives: Supernatural

Hafta Sonundan Süzülenler

Uzun süre sonra, çok uzun bir süre sonra ilk defa geçen hafta sonunda olduğu kadar dolu dolu bir hafta sonu yaşadım sevgili okur. Detayların pek çoğunu unuttum. Yeni başlayan hafta da çok yoğun devam ettiğinden ancak yazabildim. Yazmasam olmazdı.

3Kanat_CD_DigipackCuma günü süper başladı: Efendi‘nin ilk albümü Hangi Rüya nihayet yayımlandı. Bir süredir tanıtımıyla ilgili çalışıyorduk. 29 Nisan sabahı hem basılı CD olarak müzik marketlerde, hem de dijital platformlarda albüm yayına girdi. Tüm gün, bunun heyecanıyla su gibi aktı geçti. Haftanın son gününün vermiş olduğu o mutluluk adeta ikiye katlandı.

http://www.efendiband.com/

revenge

Aynı akşam Utku‘nun süper davetine icabet ettik. Bir cuma gecesinden beklenen her şey vardı. Ama çok daha fazlası için birkaç saat daha beklemek gerekti. Saat gece yarısına yaklaşmışken Sabhankra tam 9 senedir beklediğimiz yepyeni albümü REVENGE‘i yayımladı! Tam 9 sene dile kolay. Yıllardır bekliyordum. Şarkıların tamamını biliyordum ama yeni düzenlemelerin neredeyse hiç birinden haberim yoktu. Dolayısıyla 29 Nisan’ı 30 Nisan’a bağlayan gece sadece benim için değil, tüm Sabhankra fanları için unutulmaz bir gece oldu. Birkaç sene önce, şansa bak ki aynı gecede, yine güzel olaylar olmuştu. Sabhankra’nın yepyeni albümü başka bir yazının konusu olacak. Burada yazmaya başlarsam yazı bitmez.

Vakit epey geç olduktan sonra Utku sağ olsun eve bıraktı bizi. Aslında biraz daha abartıp film de izleyebilirdik şimdi düşünüyorum da. Filmden bahsetmişken hemen ekleyeyim. In the Heart of the Sea filmini izle sevgili okur. Sıkılmadan izleyeceğin, güzel bir macera filmi. Gerçi şimdilerde senin gözün Game Of Thrones‘dan başkasını görmüyordur değil mi 🙂 Aralara da Supernatural‘in bölümlerini çakıyorsundur, ohh. Ben de öyle yapıyorum, rahat ol. İkinci bölüm şu anda torrentte iniyor. İlk bölüm açıkçası çok da tatmin etmedi. Aralıksız devam edeceğini umduğum kalan dokuz bölümde utandırırlar umarım. Game Of Thrones bu şekilde başlamışken halen devam eden Supernatural’de sezon içinde verilen aralar canımı sıkıyor. Geçen yine 3 haftalık bir ara verdiler. Daha sonra geçiştirme bir bölüm geldi. Daha çok Darkness görmek istiyoruz. Dünya’nın en güzel elmacık kemiklerinden mahrum bırakmayın lan insanı!

efendistand

Cumartesi sabahı albümlerin satılacağı standı tasarlayıp deneme baskısını aldım. Albüm Eskişehir’deki satış noktalarında bu stantlarda satılacak. Daha sonra havanın iyi oluşunu fırsat bilip dolaşmaya çıktık. Hiç hesapta yokken muhteşem bir etkinliğin ortasında bulduk kendimizi. Espark’ın yanında kurulmuş olan kitap fuarına gittik. Sevdiğim sevmediğim, duyup duymadığım bir sürü yayınevi stant açmıştı. Birkaç kitap aldık. Bol bol promosyon doldurdular çantamıza. Tübitak Yayınları‘ndan iki tane güzel kitap aldık. Bunlardan “Petrol, Su ve İklim” özellikle aradığım bir kitaptı. Jules Verne‘in İthaki Koleksiyonu‘ndan bir kitap daha aldım. Ayrıca Kitab-ül Hiyel‘in yeni baskısını aldım İletişim Yayınları‘ndan. Puslu Kıtalar Atlası‘nın çizgi romanının özel ayracını bastırmışlar. Dört beş tane aldım.

kitaplar

fuar01 fuar02 fuar03 fuar04 fuar05 fuar06

Bu dolaşmadan sonra eve kafamızda efsane bir hamburger yapma fikriyle döndük. Hamburgerleri yapmamız yaklaşık bir saat sürdü. Söylemesi ayıptır, çok çok iyi oldu. Hamburgerin yanına bir de fırında mantar yaptım. Bunu ben yaptım bak! Hamburger yapımındaki bu başarımızı gördükten sonra daha da dışarıda hamburgere para vermem. Şaka lan, efsane piliç burger olursa veririm. Onu da yapmanın bir yolunu bulana kadar…

Aynı akşam saat 20.00’de Togay ve Volkan‘la buluştuk. Daha sonra sırasıyla Yağızhan ve Alper geldiler. Çok uzun süredir bu kadroyla buluşamıyorduk. Ne muhabbet ne muhabbet anlatamam! Öyle ki mekana sığamadık, başka bir yere geçtik. Burada Yağızhan’la birlikte o kadar güldük ki karnım ağrıdı. Alper ve Togay, birbirlerinden habersiz olarak kendi gruplarının yeni albümlerini masaya çıkardılar. Togay’ın grubu God Mode, İzmir’de ilk albümleri olan Hybrid Lying Machine nihayet yayımlanmıştı. Nihayet diyorum, çünkü albüm kaydedildikten sonra basım süreci biraz uzamıştı. Ama Togay, iş bitiriciliğiyle nihayet yeni albümü önümüze koyuvermişti. O anda masada iki tane gıcır gıcır albüm duruyordu. Her iki albüm de başlı başına birer yazının konuları olacak, merak etmeyin.

albumler

toplant

Gece saat 23.00 civarında ben Peyote‘ye geçtim. Neden? Çünkü burada Black Omen konseri vardı. Çok uzun süredir Black Omen’i sahnede izleyemiyordum. Türk Black Metal gruplarının en uzun süredir aktif olup en çok sayıda albüm kaydeden gruplarından birisi Black Omen. Melodik Black Metal alt türünde ise bana göre rakipleri yok. Eskişehir’de Black Metal konseri yapılabilecek Peyote’den başka bir mekan var mıdır bilmiyorum. İşte bu “tek olma” avantajını Peyote iyi kullanıyor ve dinleyiciyi kaliteli metal gruplarıyla sürekli olmasa da zaman zaman buluşturuyor. Black Omen konseri başlı başına bir yazının konusu olacak. Gece saat 01.30 civarında konser bitti. Tüm eski dostlar sarılıp kucaklaşıp ayrıldık. Başımı yastığa koyduğumda kulağımda Curtains Of Imaginary Vortex‘in giriş melodisi çalıyordu hala.

blackomen

Fotoyu kimin çektiğini bilmiyorum.

Pazar sabahı, saat 10.00 olmadan uyandım. Son bir yıldır yaptığımız en hızlı kahvaltıyı yaptık ve Alper geldi. Neden? Çünkü sezonu açıyorduk, pikniğe gidiyorduk. Ama bu sefer Utku’nun ayrıcalığından yararlanacaktık. Toplandık ve Utkular geldikten sonra “resmi piknik alanımıza” gittik. Burada pikniğe dair çok fazla detay vermeyeceğim. Bu konu, başka bir yazının da konusu olmayacak. Ancak çok uzun süredir bu kadar keyifli vakit geçirmiyorduk. Pazar günü sabah uyandığım andan itibaren beni sarıp sarmalayan o boğulmuşluk hissinden tamamen kurtuldum o gün. Akşam eve dönünce tüm bir hafta sonunun nasıl geçtiğini düşündüm. Tam 3 tane yeni albüm yayımlandı, kitap fuarı gezdik, pikniğe gittik, efsane bir hamburger yaptık, konsere gittim ve yakın arkadaşlarımla buluştum. Bu, bir hafta sonundan süzülebilecek en güzel anlardı işte.

Supernatural’daki Etkisiz Elemanın Etkisi

Dikkat! Bu yazı Supernatural‘in 11. sezonunun The Devil in the Details isimli 10. bölümünde yaşananlarla ilgili çok ciddi spoiler içermektedir.

Hayatımıza yön veren olayların baş rolünde her zaman hayatımızın en önemli aktörleri rol almıyor sevgili okur. Adına ister kader de ister evrenin dengesi, hayatını bazen bir bakış, gecikmiş bir otobüs, kaydırılmış bir cevap, sokaktan geçen bir satıcı, geç kalan bir arkadaş değiştirebiliyor.

amara

The Darkness – Amara

kocumdean

Dean, kafeste Lucifer’ı dövmeden önce

Supernatural’in son bölümünde böyle bir olay meydana geldi. 11 sezondur devam eden ve benim de yaklaşık 8 senedir düzenli olarak takip ettiğim dizide bu sezon olaylar iyice çığırından çıkıyor. Elemanlar kıyameti engelledikten sonra daha ne olabilir ki diye soruyorduk kendimize. Parmak sokmadığınız ne kaldı ki? Ve 11. sezon “Karanlık (The Darkness)” gerçeğiyle başladı. The Darkness Amara, ekranda göründüğünde şöyle bir yutkunuyoruz. Dünya’nın en güzel çıkık elmacık kemikli yüzüne sahip tapılası bir kadın! Oynadığı rol kolay mı? Tanrı’nın kız kardeşi! Böylesi karanlık ve böylesi güzel olması insanı cezbediyor. Dean çok iyi dayanabiliyor doğrusu.

Son bölümde Lucifer’ın kafesten çıkabilme planı gerçek oluyor. Bunun için Lucifer’ın ilk tercih ettiği beden Sam’in ki. Ama Sam dayanıyor ve kendini teslim etmiyor. Biz Rowena’nın yaptığı büyü ile Lucifer yeniden kafese tıkılıyor sanıyoruz ama yanılıyoruz. Müthiş bir şok yaşıyoruz.

Aynı bölümün ortalarında çok önemsiz gibi görünen bir sahnede Castiel, gökyüzünden gelen bir yıldırımla çarpılan The Darkness Amara’yı ararken, kendinden başka bir meleğin, daha önce  hiç görmediğimiz bir melek olan Ambriel‘in de aynı görev için orada bulunduğunu fark ediyor. Ambriel’le aralarında bir konuşma geçiyor ve bu yeni melek ona, ikisinin de önemsiz ve feda edilebilir olduğu için bu göreve seçildiklerinden bahsediyor.

Burada Castiel Ambriel’den, kendisinin aslında cennetin gözünde ne kadar değersiz ve vazgeçilmiş olduğunu öğrenince epey bir üzülüyor. Cennetteki herkes Castiel hakkında ileri geri konuşuyorlarmış meğer. Çok belli etmemeye çalışıyor ama yıkılıyor Castiel. Ve bir süre sonra da aradıkları Amara ile karşılaşıyorlar. Hakikaten de Amara, bu yeni melek Ambriel’i o dakika öldürüyor. Castiel kurtuluyor elinden.

Castiel, bu “gözden düşmüş melek” düşüncesine daha fazla dayanamıyor. Ve bölümün sonunda, biz Rowena’nın yaptığı büyüyle Lucifer’ın ortadan kaybolduğunu düşünürken aslında Castiel’in, Lucifer’a bedenine girmesi için izin verdiğini dehşet içerisinde öğreniyoruz.

Castiel, son bir hamleyle Lucifer’a soruyor: “Gerçekten karanlığı yenebilir misin?” Lucifer kendinden emin cevap veriyor: “Yapabilirim.” Bunun üzerine Castiel sadece “Yes” diyor. Böylece Lucifer, kilitli kaldığı kafesten Castiel’in bedenini kullanarak çıkıyor. Bir sonraki bölümü nefesimizi tutarak bekleyeceğiz. Castiel, önemsiz, değersiz bir figüranın, dizide yalnızca birkaç dakika gözüken bir meleğin söylediği birkaç cümleden etkilenip belki de bu sezonun kaderini değiştirecek hamleyi yaptı. Burada melek Ambriel o kadar önemsizdi ki fotoğrafını bile bulup koymadım.

sezon11

Bir sezonda 23 bölüm olacağını varsayarak, henüz 11. sezonun yarısında bile olmadığımız sonucunu çıkartıyorum. Müthiş olacak her şey müthiş!

Birkaç Kitap ve Ev Yapımı Sufle

Dün Ergin‘in yanından ayrıldıktan eve giderken Adalar‘a uğradık ve cumartesi gecesinin Eskişehir’de nasıl yaşandığına şahit olduk. Her köşeden bir müzik sesi yükseliyordu. Porsuk kenarı cıvıl cıvıldı. Kafeler tıka basa insan doluydu. Oturmak isteseniz yer yoktu hiç birinde. Yol üstünde o her zaman uğradığım kitapçıya uğradık.

Batıl İnançlar isimli bir kitap buldum. Çok güzel, renkli resimlerle, sembollerle dolu ve kuşe kağıda basılmış. Rastgele bir sayfa açtım ve karşıma çıkan sayfa: Haçlar ve Kavşaklar oldu. Bu konu, her Supernatural fanının ezbere bildiği bir konudur, Crossroad Demons meselesi yani. Bu ve bunun gibi yüzlerce farklı batıl inançtan bahseden kitabı hemen aldım. Mükemmel bir derleme olmuş gerçekten. Çok ciddi anlamda genel kültür kaynağı bir kitap. Haçlarla ilgili şöyle bir bilgi okudum mesela, Hristiyanlığın ilk altı yüz yılında, haç putperestlerin bir simgesi olarak görülüyor, Hristiyanlıkla bağdaştırılmasına izin verilmiyormuş. O dönemin Hristiyan din adamları haçı kesinlikle İsa Peygamber ile bağdaştırmak istemiyormuş. İlk Hristiyanlar için İsa tasviri kucağında bir kuzu taşıyan adammış, Tanrı’nın çobanı yani. Sonradan haçın üzerindeki İsa figürü sembolleşmiş ve dinin temeline sızmış. Kitapta anlatılanlar bu şekilde. Hatta İsa’nın gerildiği çarmıhın ilk insan Adem tarafından cennetten getirilen bir ağaçtan yapıldığı, bu ağacın Nuh tufanı zamanında bile Nuh tarafından gemiye alınarak korunduğu, sonradan çeşitli yollarla el değiştirip en son çarmıh yapıldığı rivayet edilmiş. Ve hatta hatta Roma Kilisesi, İsa’nın gerildiği yaklaşık 2000 yıllık çarmıhın üzerindeki INRI yazan kısmın ve çivilerin ellerinde olduğunu söylemiş.

Dikkatimi çeken bir diğer kitap ise İletişim Yayınları‘ndan “Meyve Ağacından Hikayeler” isimli ilginç kitap oldu. İlginç diyorum çünkü kitap bir yemek tarifi kitabı. Ama alışılmışın dışında olarak yazar Tijen İnaltong tariflerini anılarıyla bezeyerek vermiş. Tüm tariflerde meyveleri kullanıyor ve meyveleri kullanarak bir birinden otantik lezzetler yaratmanın peşinde. Adını bildiğim meyvelerin dışında, ilk defa duyduğum pek çok meyve de kitapta kendine yer bulmuş. Tam arşivlik, çok renkli bir kitap doğrusu. Kitapta yaklaşık 120 tane tarif, meyvelerin latince tür ve familya adlarını, yerel adlarını ve kullanım alanlarını içeren listeler bulunıyor. Dört beş sayfalık bir kaynakça da kitabı hazırlayan yazarın ne kadar emek verdiğinin bir kanıtı.

Aldığım son kitap ise “Batıdan Doğuya, Hollywood’dan Yeşilçam’a Melodram” isimli kitap oldu. Kitabın adı tıpkı akademik makalelerin başlıklarına benziyor. Bunu normalde almazdım, sinemayla öyle iddialı bir ilgim yok, varsa yoksa fantastik derim ama şans eseri iki üç gün önce bir öğle arasında dairede Türkiye’de çekilmiş en iyi melodramlarla ilgili bir yazı okumuştum. Bu kitap birden karşıma çıkınca alayım dedim.

Kitapçıdan sonra eve döndük. Ben yukarıda bahsettiğim Batıl İnançlar kitabını incelerken Merve nereden esti bilmiyorum, kalktı sufle yapmak için mutfağa gitti. Daha önce üç dört defa Alper, Volkan, Yağız, Ender falan varken BİM’den aldığımız hazır sufleleri yapmıştık ve gerçekten harika olmuştu. Ancak bir süredir kendisi yapmak istiyordu. Geçen gün bir yerde tek kullanımlık sufle kapları bulduk ve aldık. Mutfağa girdi ve yarım saatte tam dört tane sufle yaptı. İki tanesini sonra yapmak içim buzluğa attı, diğer ikisini de fırına yerleştirdi. Heyecanla beklemeye başladı, çünkü eğer yaptığı sufle bir şeye benzemezse çok fena dalga geçecektim.

Sufleyi kestiğimde böyle oldu

Sufleyi kestiğimde böyle oldu

sufleAma önce avucumu, sonra da tabağın dibini yaladım. Nefis olmuştu gerçekten! Bundan sonra Alperler’i BİM’den aldığım sufleleri ev yapımı diye kandırmak zorunda kalmayacağım.

Bu arada yukarıda kesilirken gördüğünüz sufle resmi, bu bloga eklediğim ilk animated gif oldu. Çok hoşuma gitti. Çektiğim videoları gif formatına dönüştürmek bana yakın zamanda pek çok eğlenceli şey yaptıracak haberiniz olsun 🙂 Bu arada yarın dolunay var, heyecanlıyız sevgili okur.

Bir Pazar Günü Neşesi!

Geri dönecek olmanın verdiği can sıkıntısıyla uyandın değil mi? Ben de öyle uyandım. Unuttum mu sandın? Hayır, hep aklımdasın. Pazar günü sendromu, off Bilecik. Bugün de yapılacak çok iş var. Geride bıraktığım hafta da epey işler yapmıştım.

Bu sabah erkenden uyandım ve uzun süredir izlemeye vakit bulamadığım Supernatural bölümlerini izledim. Güldürdü yine sonofabitch’ler 😉 Geride bıraktığım hafta içerisinde iki güzel film izledim: The Dyatlov Pass Incident ve Predestination. Özellikle Volkan ve Alper‘in şiddetle tavsiye ettiği Predestination, şu son dönemde izleyebileceğim en iyi filmmiş meğer! Kurgunun karmaşıklığı, filmin sonunda tüm bu karmaşıklığın tek dokunuşla, tek bir kare ile çözülmesi ve bizim ekran başındaki “ööeeff” nidalarımız… Inception‘dan sonra beni besleyebilecek yeni bir kaynağım daha oldu sevgili okur. Predestination, muhakkak izlenmesi gereken bir film.

02

piyangoBu haftasonu annemlere gidecektim ama onlar bir sürpriz yapıp bana geldiler sağolsunlar. Böylece Jules Verne arşivimi bloga taşıma işi biraz daha gecikmiş oldu eve gidemediğim için. Ancak her işte bir “kelebek etkisi” vardır. Bu işin etkisi de külliyata kattığım 5 yeni kitap oldu sevgili okur. Geçen hafta yazdığım şu yazıda bahsettiğim kitaplara ek olarak, tamamen şans eseri olarak internette 4 tanesi İnkilap Aka Yayınları’ndan Ferid Namık Hansoy çevirisi olmak üzere toplam 5 tane Jules Verne kitabı daha buldum ve sipariş ettim, hem de komik bir fiyata. Uskurlu Ada, Robensenler 03Okulu, Fransa Yolu, Mathias Sandorf ve Bir Piyango Bileti isimli Verne romanlarından Uskulu Ada’yı ilk defa gördüm yalan yok. Uskur, gemi pervanesi demek. Pervaneli Ada, diye çevrilmiş bir roman da yayımlanmadı. Bu sebepten dolayı elimdeki kitabı bitirip bu romana başlayayım diyorum. Gerçi Puslu Kıtalar Atlası’nın çizgi romanıyla epey vakit geçireceğim gibi duruyor, neyse. Bu arada blogu geçmişe doğru taradığımda elimdeki Jules Verne külliyatına ilişkin daha önceden, üç beş ay önceden, yüklediğim fotoğrafları buldum. Epey bir kitap saydım, göğsümü gere gere koleksiyonum var diyebilirim yani 🙂

04
01 Geçen hafta çok sevimli bir misafirim vardı. Kucağında The Jester Race plağı ve kulağında kulaklıkla gördüğünüz bu şekerlemenin adı İpek. Onu ipek böceği diye sevseler de, ben dayısı olarak, doğumundan beri hep Michelin lastiklerinin her bir eklemi tombik tombik, boğum boğum olan o şeker maskotuna benzetir, öyle severim. Büyüdüğünde de In Flames dinler umarım.

Büyük bir şans eseri, çocukken annemlerin sesimi kaydettiği kaseti buldum sevgili okur! Yıllar önce, uzun yıllar önce, Biz Sivrihisar’da iken böyle bir kaset olduğundan bahsederdi annem hep. Geçtiğimiz gün adeta varlığını unuttuğum bir çekmece bir sürü eski kaset buldum. İçeriklerini merak edip yanıma aldım. ki tanesinin bantları kopmuştu ve mekanizmaları ölmüştü. kasettBunları yeni kaset kutularına aktarıp bantlarını temizledim. Tahmin ettiğim üzere, şu fotoğrafta gördüğünüz beyaz kasetin içerisinden bebiş Mesut’un kahkaha sesleri çıktı. İnsanın 25 sene önceki kendi sesini duyması, garip bir his yahu.

yySabahtan beri Talat Bey‘in bilgisayarıyla uğraşıyorum. Bugüne kadar format atmak, düzeltilmek üzere arkadaşlarımın bana verdiği tüm bilgisayarlar gibi bu da problemli çıktı. Bakalım nasıl düzelecek. Format işlemi devam ederken, dışarı çıkıp birkaç sahaf gezdik Merve’yle. Güncel basım bir Türkçe Sözlük ile İletişim Yayınları‘ndan çıkmış Yeryüzünün Yüzleri isimli foto albümünü aldım. Kitapçı da bana İmge Yayınevi‘nin yayınladığı bir öykü ve eleştiri dergisinin eski bir sayısını hediye etti. Edebiyat Dergileri’nin en güzel yanı, tarihten bağımsız olmaları. Hatta belki de eskidikçe daha da değerlenmeleridir.

hemanVolkan ve Levent için ders notlarımı upload ediyorum bir yandan ama bir türlü bitmiyor. Yağızhan’ı arıyorum telefonu açmıyor. Talat Bey’in bilgisayarı ekrana görüntü vermiyor ve klavyesi çalışmıyor. Mehmet‘e iki haftadır Heman’in Türkçe dublajlı bölümlerini vereceğim ama imkanım olmuyor ne yazık ki. Neyse, Mehmet affet beni.

Bu pazarın neşesi az önce aldığım küçük Lego paketi oldu. Bir süreliğine keyfimi yerine getirecek. Hafta sonu yine bitti, üç beş saat sonra yatacağım ve yeni hafta başlayacak. Yeni haftanda kolaylıklar diliyorum sevgili okur. Kendine dikkat et olur mu? Olur.

Marmaris’te Vakit Geçirmek

marm01

Kedi gördüm

Evet, dört gün oldu buraya geleli ve beklediğimin aksine çok güzel zaman geçiriyorum sevgili okur.

marm06Herşeyden önce eğitim programı gayet güzel hazırlanmış ve ciddi anlamda verimli geçiyor benim için. Teknik içeriğin yanı sıra mevzuat olarak da çok dolu dolu geçiyor.

marm02Eğitimde Ersil ve Şevkiye ile birlikteyiz sürekli. Pazartesi günü öğle arasında sahile indik. Muhteşem bir hava vardı. Sahilde bir sürü fotoğraf çektik. Akşam eğitimden sonra da Ersil’le İçmeler beldesini gezmeye çıktık. Epey bir döndük dolaştık ve acıkmış olarak otele geldik. Yemekten sonra odama çıkıp Supernatural‘in yeni bölümünü izledim. Sonra da uyuyana kadar kitap okudum. Kitap demişken hemen bahsedeyim, George Orwell‘in 1984 isimli romanı.  Muhteşem bir sürükleyiciliği var. Sanki dizi izliyor gibiyim, bir sonraki sayfada neler olacağını kestirebilmek mümkün değil. Bir de kurgu çok iyi.

marm02-2Salı günü 11’inci ayın 11’inci günü saat 11.11’i bekledim ve içimden güzel şeyler diledim. Öğle arasında yine sahile indik ve bu sefer çok çok eğlenceli fotoğraf çalışmaları yaptık Ersil ve Şevkiye ile. Öğleden sonra ders bitiminde yine sahile indik. Bir sürü kişi denize giriyordu. Biz de voleybol oynadık. Daha sonra yemeğe geçtik. Lobide bir müzik dinletisi oldu yemekten sonra. Yan flüt ve piano marm02-3eşiliğinde ve bir sürü bildiğimiz parçayı yorumladılar. Dinletiden hemen sonra da otelin yarışması başladı. Burada filmlerden sahneler gösterdiler ve film adlarını bilmemizi istediler. Şevkiye, Ersil, Eskişehir’den Erdem Abi ve ben bir grup olduk ve yarışmayı kazandık, bir şişe şarap hediye ettiler 🙂  Yarışmadan sonra sahilde uzun bir yürüyüş yaptık ve bizimkilere Çanakkale Savaşı ve Gelibolu hakkında bazı bilgiler aktardık Erdem Abi’yle. Yürüyüşten sonra da yine günü kitapla bitirdim, mükemmel seyrediyor olaylar.

marm03

marm07

Panoramik olarak sahil. Tıklayın büyüyecek.

marm05Bugün sabah biraz daha erken kalktım. Geceleri çok geç yatmadığımdan sabahları 8’de çok iyi dinlenmiş olarak kalkıyorum. Öğünleri de abartmadan yiyorum, o yüzden çok iyi durumdayım. Neyse, hemen kahvaltıya inip oradan da derse geçtim. Bugün eğitim programının en yoğun günü oldu. Çünkü bir günlük ders programı yarım güne sığdırıldı molalardan feragat edilerek. İyi de oldu, öğleden sonra bir tekne turuna çıktık. Marmaris’in muhteşem koylarında gezdik. Denize girenler oldu. Ersil, Şevkiye ve ben de bol muhabbet ettik, komiklikler, şakalar yaptık. Eğlendik. Şunu anladım ki Marmaris’in özellikle İçmeler bölgesi denize girilebilecek mükemmel bir yer. Sezonun dışında, özellikle ekim ayında tatil yapmak için başka bir yer aramaya gerek yok. Deniz tertemiz ve dalgasız. Koylar sessiz, kimsecikler yok. Çok sevdim buraları. Tekne turu saat 17.15’te bitti ve biz hemen voleybol sahasına koştuk. Saat neredeyse 19.00’a kadar voleybol oynadık. Yorgunluktan ölmek üzereydim ki oyun bitti. Yemeği yiyip odama çıktım.

marm04Yarın olacak olaylar ışığında bu eğitimin şimdiye kadar ki en iyi eğitim olup olmadığı sonucuna varacağım sevgili okur. Dediğim gibi epey dinlendiğim, epey huzur bulduğum, muhteşem vakit geçirdiğim bir kaçamak oldu bu. Bakalım yarın neler olacak. Öpüyorum.

Yıllık İzindeydim: Olaylar, Gelişmeler

Geride bıraktığımız hafta içi boyunca yıllık izindeydim sevgili okur. Bu, benim kısacık memurluk hayatımın ilk yıllık izni olduğu için heyecanlıydım. Yıllık iznimi tam da planladığım gibi geçirdim. Çoğunluğu evde, bir kısmı  Ankara‘da ve bir kısmı da Bursa‘da geçti bu sürenin. Çekirdek çitleyip TV izlemenin keyfine doyasıya vardım.

Mesnevi’nin bende bulunan kopyasından çok daha iyi bir kopyasını sadece 3 liraya aldım. O kadar mutluyum ki anlatamam. Kitap aslında 10 TL idi. Ancak İnsancıl Sahaf Kartımda biriken puanları düşünce sadece 3 lira verdim. Böylece Mesnevi’nin elimde iki farklı kopyası oldu. Bunlardan bir tanesi ikiz olduğu için çok değerli.

Bilgisayar parçaları biriktirme alışkanlığımın sonu nereye varacak bilmiyorum, ama Bursa’dan döndüğümde de yine bir kucak dolusu eski parça bulup getirdim. Bunların ileride boş bir vaktimde tüm soketlerini söküp galiba geriye kalanlarını elektronik geri dönüşüm firmalarından birine vereceğim. Bursa’da Ferhat Abim yine tekstil işine başlamış. Bir kesim atölyesi kurmuş, büyük markalara iş yapıyor. En son askerden önce görmüştüm dayımları. Askerden dönünce bir türlü gidememiştim yanlarına. Perşembe günü annem, Mustafa, Murat ve ben çıktık gittik. Cuma akşamı da döndük. Kısa ama güzel bir ziyaret oldu. Mangal bile yaptık. Bu arada şunu anlamış olduk ki bizim dizel motorlu Megane 2‘miz çok çok ekonomik yakıt tüketiyor. Hayran oldum.

İzne çıkmadan önce bir VINN lazım olmuştu. Facebook’a duvara bir mesaj yazdım. Çok kısa süre içerisinde abartmıyorum en az on kişi haber bıraktı ve bana yardımcı olabileceklerini söylediler. Her birine ayrı ayrı teşekkür ederim. Burçino‘dan aldım VINN’ını ödünç olarak.

Seval‘le buluştuk cuma günü. Bursa’da özel bir çevre danışmanlı şirketinde çalışmaya başladı. Sözleşip öğle arasında Kent Meydanı‘nda buluştuk. Birlikte bir öğle yemeği yedik. Özlemişim Seval’i, o da beni özlemiş sağolsun. Yemek yedikten sonra pek bir vaktimiz kalmadığı için Seval’i uğurladım işine. Ben de gerisin geriye Panayır dolmuşuna binip dayımlara döndüm.

Öner Abim, dayımın oğlu olur, Vodafone Kurumsal’da çalışıyor. Turkcell‘den ardı ardına yediğim kazıkları anlattım ona. Vodafone’daki çok güzel fiyatlı tarifelerden bahsetti o da. Olurda birkaç ay içinde bir akıllı telefon alabilirsem, büyük ihtimalle Vodafone’a geçeceğim sevgili okur.

Supernatural izliyorum yine. Ben askerdeyken çıkan tüm bölümleri izleyip sezonu bitirmek üzereyim. Yeni sezon da yakında başlıyor ve harika bir sezon olacağa benziyor. Dokuzuncu sezon da çok iyimiş bu arada. Özellikle Crowley‘in bu kadar sempatik bir adama dönüşeceğini hayal bile edemezdim. Sezonu bitirmeme üç bölüm kaldı. Halen daha Castiel ile ilgili durumu çözebilmiş değilim.

Askerlik sonrası, elime çok fazla yeni kitap geçti. Bunları sağa sola tıkıştırıp durdum. Aslında oturup bir düzenlemek gerek. Bir de elimde olan bazı kitapları da, özellikle ders kitaplarını, artık elden çıkarmak istiyorum. Lan, atmaya kıyamıyorum. Sahaflar da almıyor. Ne yapacağım bilmiyorum. Galiba hepsi geri dönüşüme gidecek 😦 Kitaplığımda yer açmam gerekiyor.

Bugün Savaşalp‘le takıldık biraz. Esnaf Sarayı‘nda epey vakit geçirdik. Bir tane de yeni sahaf keşfettik. Bir de oyuncakçıya girdik. Askerden sonra kullanmaya başladığım Nokia 1200’a yeni bir kapak aldım. Eski kapak kırılmıştı. Ahmet Ümit‘in Kar Kokusu kitabını aldım.

Bir de Philip Reeve‘in Yürüyen Kentler serisinin 1. kitabını aldım. Umarım güzel bir seridir. Biraz okumaya başladım. Hemen sardı beni kitap. Gelecekte bir zamanda yaşadığımız kentler, mobil bir hale 234271_2geliyorlar. Altlarında birer tekerlekle dünya üzerinde dolaşmaya ve kendilerinden daha zayıf kentleri avlamaya, onların kaynaklarını kullanarak yaşamlarını devam ettirmeye çalışıyorlar. Tür olarak fantastik bilim kurgu diyebileceğimiz kitap aslında steampunk akımının da bir örneği sayılabilir.

Evde, sevdiklerimle ve Eskişehir’de zaman geçirmenin ne kadar kıymetli olduğunu bu beş günlük izin bana hatırlattı sevgili okur. Pazartesi yine Bilecik‘e dönmek zorundayım. Ne zaman kurtulurum bilmiyorum, ama bir süre daha bu hayata devam edeceğim. Bu hayata demişken, evet, Bilecik’e git gel yapmaya devam ediyoruz Hasan Hüseyin‘le. Şu an için işler yolunda. Gayet güzeliz. Öğrenciyken beş yıl boyunca her sabah ve akşam, yaz ve kış (kışın okul, yazın da yaz okulu) sürekli olarak günde 2 defa ikişer aktarma yaparak toplam 1 saat yol gittim. o yüzden şimdi arabayla Bilecik’e gidip gelmek çok koymuyor açıkçası. Umarım olabilecek en kısa sürede Eskişehir’de tam zamanlı olarak yaşamaya başlarım.

Kullandığım bu beş günü çıkarınca geriye 35 gün daha iznim kalıyor 🙂 Bunun 15 gününü yine bu yılın sonuna doğru kullanacağım.

EKLEME: 14.09.2014. Seval’le Bursa’da buluştuğumuzu eklemeyi unutmuşum. Onu da ilave ettim. Bir de Öner Abi’mle olan bir fotomuzu koydum.

Bilecik’te Kış Geliyor

Güneş parlıyor ama buraya da kış geliyor sevgili okur, hastalanayazdım. Dün maç yaptık. Sadece ilk 10 dakika forma ile oynadım, sonra üşüyüp üzerime bir polar mont geçiriverdim. Ancak o 10 dakikalık üşüme, tüm geceyi ayakta ve karın ağrıları ile geçirmeme yetti. Bir de bir haftadır ağzımda bir aft var. Geçmiyor lanet. Hastalanınca gece, bir de bunun acısı ekledi. Ulan ne güzel rüyalar göreyim diye uyuduğum uyku zehir oldu.

Sabah şiddetli bir boğaz acısı ile uyandım. Bizim çaycı Feride‘nin mentollü bir içeceği var. Nane limon diyince getiriyor. Bir büyük fincan bundan içtim ve biraz kendime geldim. Öğlen de gittik Şemre‘yle Tozman‘da sağlam bir yemek yedim. Öğleden sonra görevden dönerken bir pastil bir de ağız yaraları için merhem ve jel aldım.

Akşam, Bilecik‘teki 10 ay boyunca kurum dahilinde düzenlediğimiz en güzel yemek organizasyonu vardı. Ne kimse oturduğum yerden dolayı laf söyledi ne de kimse bir birine laf attı. Harika bir geceydi 🙂

Saat 19.30’dan beri evdeyim. Bir kilo greyfurt sıktım, içine de 3 tane limon sıktım. Birazdan bunu içeceğim. Umarım yarına bir şeyim kalmaz.

Mustafa, tabletinin ekranını çatlatmış. Dolayısı ile çatlağın olduğu yerde dokunmatik çalışmıyor. Tabletin klavyesi de ekranın o kısmında çıktığı için tablet çalışmıyor. Bu yüzden dün bir tane klavyeli tablet kılıfı aldım. Tablet, kolpa gibi görünse de mouse falan da bağlanıyor, iki tane usb yuvası var. Böylece dokunmatik sorununu mouse ile çözmüş oldum. Ha, bir de PCI-e slotundan bağlanan USB 3.0 kartı aldım. Evdeki makineye geçen gün Savaş Abi‘nin yardımıyla indirdiğim Omnisphere VST’lerini kuracağım. Bir kere kurdum çalışmadı. Hafta sonu yine deneyeceğim. Burada VST dosyaları yaklaşık 45 GB tuttuğu için bunları harici bir USB 3.0 diskte tutacağım. Böyle planlarım var işte. Logitech marka bir kablosuz klavye ve mouse setim vardı. Mouse’u bozulmuştu. Geçen salavatlar getirip içini açtım. Geri kapattım, çalışmaya başladı. Acayip sevindim. Şimdi bu klavye ve mouse’u tek bir dongle kullanarak Galaxy Note 2‘ye bağlıyorum. Akşam sohbetlerinde inanılmaz keyifli oluyor. Bu kablo, klavye, mouse işleri ile ilgili haftasonu vakit bulursam bir bilgilendirici yazı yazacağım.

Geçen hafta sonu Ahmet‘le buluştuğumdan beri şu para koleksiyonu merakım acayip bir ateşlendi yine. Bununla da ilgili bir yazı yazacağım.

Askerlik tecilim bozuldu bu arada. Bugün Erzurum Asker Alma Bölge Başkanlığı‘nı aradım. Kasımın 7’sinde bozulmuş. Şubatta askerim sevgili okur. O yüzden teze ağırlık verdim artık, tezi bitiriyorum.

Supernatural‘in son iki bölümünü izlememiştim. Harika bölümlerdi, cidden. Hafta sonu bir oturup, izlediğim dizelerin çıkan bölümlerini toparlayayım istiyorum. Hangi dizi nerede kaldı bir bakayım.

Evet, hastalığın o kırgınlığı halen üzerimde. Umarım bu gece iyileşebilirim sevgili okur.

Dizi Sezonu Başladı

Dizi sezonu başlayalı çok oldu aslında sevgili okur. Ancak ben oturup da ne izlemeye ne de yazı yazmaya vakit bulduğum için bu tatil yardımıma yetişti 🙂 Dediğim gibi, aslında bazı dizelerin sezonu epeydir başlamıştı ama ben tatilde oturup ilk defa izlediğim için rahatlıkla yeni sezon yorumları yazabileceğim.

Sezonunda düzenli olarak takip ettiğim diziler öyle çok spesifik diziler değil. Gayet popüler kültür malzemesi olmuş diziler. Ama işte her birini en kötü ihtimalle 6 sezondur takip ettiğim için, yeni yayın dönemlerinde de izliyorum. Takip ettiğim en uzun soluklu diziler şu an için South Park (17. sezonu başladı), How I Met Your Mother (9. sezonda) ve Supernatural (9. sezon). Bunun dışında Big Bang Theory (7. sezon) de yine takip ettiğim o popüler dizilerden. Şimdi bu dizilerin yeni sezonlarında bende nasıl bir izlenim bıraktığına bakalım:

Not: Yazının bazı yerleri feci şekilde spoiler içeriyor olabilir.

How I Met Your Mother

02 9Yazıyı yazdığım tarih itibariyle 5 bölüm yayımlandı. Açıkçası artık usandırıyor. Komik mi? Eh, komik diyebiliriz. Yani klişe HIMYM espirileri halen dizi de var. Ani çıkışlar, bir anda tersine dönen durumlar falan. Bunlar halen var ama, adı How I Met Your Mother olan bir dizinin 9. sezonunda annenin ortaya çıkmış olması bence biraz suyunu çıkarmak oldu. Yayımlanan 5 bölümün sadece birinde anne var. O da Lily ile birkaç sahne. Beşinci bölüm bitti ve Robin‘le Barney’in düğününe hala 48 saat var. Bu sezon umarım daha iyi bir gidişatla devam eder. Artık Ted ile annenin tanışmasını ve en azından bir sezon da anne ile grup arasındaki etkileşimleri izlemek istiyoruz.

Supernatural

04 4Dizi bu kadar popüler olmamışken ve henüz 2. sezondayken izlemeye başladım Supernatural’ı. O zamandan beri her hafta yeni bölümlerini indirir izlerim sezonunda. Eh, Supernatural’de de konu bitmiyor nasılsa. Pek çok kişi diziyi artık sıkıcı bulsa da ben halen büyük bir keyifle izliyorum sevgili okur. Bu yeni sezon güzel başladı diyebilirim. Sam‘in başı yine belada. İlk bölümde ekibe yeni biri dahil oluyor. Yazıyı yazdığım tarih itibariyle iki bölüm yayımlandı. Geçen sezondaki kadro aynen bu sezon da devam ediyor. Bobby‘i bir anlık da olsa görmek iyi oldu 🙂 Bu sezon da Supernatural belki çok efsane olmaz ama ortalamadan da aşağı kalmaz gibime geliyor.

South Park

05 4İlginç bir şey oldu. 17. sezonun dördüncü bölümü planlanan tarihte yayımlanmadı. Buna sebep olarak da stüdyodaki elektrik kesinti sebep gösterildi. İlgili haber şurada. South Park’ta bu sezon dikkatimi çeken en önemli ayrıntı giriş kısmı oldu. Malum, gelişen animasyon teknolojisine inat, South Park halen iki boyutlu ve basit çizgilere sahip. Bunu değiştirmek demek zaten South Park’ı bitirmek demek. Ancak giriş kısmında bu sezon, 3 boyutluya yakın bir animasyon kullanılmış. Şaşırdım ama beğendim de. Yazıyı yazdığım tarih itibariyle biri gecikmeli olarak 4 bölüm yayımlandı. Son bölümde uzun süredir görmediğimiz Gotik Çocuklar‘ı göreceğiz. South Park’ın böyle salt karakter temalı bölümlerini hep sevmişimdir. Cartman, Kyle ve Stan haricindeki karakterler üzerine kurgulanmış bölümler güzel oluyor. (Yayımlanamayan bölüm yerine en efsane South Park bölümü olan Scott Tenorman Must Die yayımlandı.) Cartman bu sezon da bir efsane olarak başladı. Hadi bakalım neler olacak.

The Big Bang Theory

03 6Neden bilmiyorum, geçen seneki ve hatta önceki senelerdeki sezon finallerinden sonra acaba neler olacak diye beklerdim. Ama bu sezon öyle olmadı ve dizi gayet ortalama bir şekilde başladı. Ne ekibe yeni biri katıldı, ne de herhangi bir değişim oldu grupta. Neyse ki dizi sıkmıyor insanı. Yalnız bu sezonda Sheldon‘ın dizideki komedi etkisi nispeten azaltıldığını gözlemledim. Bu doğru bir karar. Koca diziyi Sheldon alıp götürecek değil herhalde. Geçen sezonlarda ara ara Raj‘a yüklenirdi bu misyon ve hakikaten efsane bölümler çıkardı ortaya. Bir de artık kişisel bir beklenti olarak, Sheldon’ın Amy ile öpüşmesini falan bekliyorum. Eminim ki kahkahadan yırtılacağımız bir bölüm olurdu.

The Legend Of Korra

01 2Bu gece 7. bölümü yayımlanacak ikinci sezonun. Ancak iMDB‘ye baktığımda bu yeni bölümlerin hepsi birinci sezon içerisinde görülüyor. Anlayamadım olayı. Diziye dönecek olursak, bu yeni sezonda da tıpkı bir önceki gibi Korra’nın ergenlikleri canımızı sıkıyor. Avatar serisindeki o esprilerin o komikliklerin çok azını bulabiliyoruz. Önceki seride hava bükücü Aang ile bükücü olmayan Sokka bizi kahkaha krizine sokardı. Bu seride de yine Aang’in torunu hava bükücü Meelo ile Aang’in oğlu bükücü olmayan Bumi bu rolü üstleniyor. Demek ki komiklik hava bükücülerin geninde var. Bu yeni sezonda ilk sezonda görmediğimiz dört önemli aktör var dizide: Avatar Korra’nın amcası Unalaq, Usta Tenzin’in iki kardeşi Bumi ile Kya ve çakal tüccar Varrick. Dizi şu an sıkıcı bir şekilde devam ediyor. Ruh bükme olayına sarmış durumdalar ve su kabilelerinin arasında bir savaş çıkmak üzere. Aralara biraz Meelo serpiştirmenin vakti geldi kanımca.

06 3Sezonluk diziler bunlar. Peki sezonunda takip etmediğim diziler hangileridir, diye soracak olursanız Game of Thrones ilk sırayı alıyor. Sezonunda her hafta takip edip yeni bölümlerini indiriyorum ama izlemiyorum. Daha sonra (tıpkı bu tatil gibi) uzun bir boşluk bulunca hepsini üç günde (3 + 3 + 4 şeklinde) izliyorum. Zaten her sezon 10 bölüm. Böylece harika bir üç gün geçirmiş oluyorum. Bunun dışında düzensiz bir şekilde izlediğim The Mentalist ve Teen Wolf var. Bunları da ne yaparım, sonuna kadar izler miyim bilmiyorum.

07 2Yeni sezonunu dört gözle beklediğim tek bir dizi var: Sherlock. Bunun yeni sezonu çıksın, süper kapsamlı bir yazı yazacağım sevgili okur. Ama önce şu Hobbit filminin çekimlerinin bitmesi lazım. Zira Dr. Watson‘umuz Bilbo Baggins; Sherlock Holmes‘umuz ise Smaug’u seslendiriyor.

Bu Dönem Boşluklar Vardı

Şu an bu yazıyı odamda, koşudan geldikten hemen sonra yazıyorum. Son noktayı koyup yayımladıktan sonra duşa gireceğim. Duştan sonra da bir şeyler atıştırırım belki. Gerçi pek iştahım da yok. Öğlen herhalde güzel yedim yemeği. Ekmeği azaltınca ve hatta yemeyince doyamıyorum bir türlü. Ancak anladım ki zaten olayın özü de asla doyarak kalkmamakmış.

Emre’yle aşağı yukarı şöyle görünüyoruz

Şemre yoktu bugün. Öğlen konuşmuştuk akşam buluşuruz diye. Ama herifi aradığımda telefonu İnegöl‘den açtı 😀 Neyse, hazırlandım. Ama geçen haftalarda yaptığım enayiliği yapmadım bu sefer. Siyah spor ayakkabılarımı giymedim. Neden peki? Çünkü ayakkabının üzeri süet gibi bir malzemeden yapıldığı için, güneşli günlerde koştuğum piste serilmiş kırmızı toz (tuğla tozu) ayakkabının adeta rengini değiştiriyordu. Hadi yağmur yağdı, tozlar yatıştı diyelim. O zaman da ayakkabının üzerine bulaşması halinde temizlemesi mümkün olmuyordu. O yüzden halı saha kramponlarımı giydim. Hem temizlemesi daha kolay, hem de daha hafifler.

Müzik dinleyerek koşuyorum lan akşamları. Stadyumun etrafında üç beş tur atıyorum. En fazla da beş tur atabiliyorum koşarak. Bir iki tur da tempolu yürüyorum. Yürüyüşlerde epey gülüyoruz Şemre’yle. Yıllardır üzerime yapışan, göbek kısmında biriken hantallık sanki yavaş yavaş kalkıyor üzerimden sevgili okur. Pazartesi akşamıydı herhalde, yıllar sonra ilk defa basket oynadık hemen dibimizdeki saha da. Ha, bir de halı saha turnuvası olayına girdik kurum olarak. Hayatımda ilk defa adım yazılı bir formam oldu lan 😀 (Forma numarası 5!)

Erman

Bu hafta, 5 Haziran Dünya “Çevre” Günü kutlamaları vardı. Çarşamba günümü tamamen bu işe ayırdım. Herhangi bir aksaklık olmadan bitmesine sevindim. Sabah 9’dan öğleden sonra 3’e kadar aralıksız ayakta durarak kendime ait olan rekoru geliştirdim. Üstelik üzerimde siyah renk takım elbise vardı! “Çevre” günü kutlamaları olunca konu, ne bileyim kafam karıştı. Her neyse. Bu arada Eskişehir’deki direnişte bizim Erman’ı, Erman Dolmacı kardeşimi de gözaltına almışlar. Konu ile ilgili haber şurada. Eylemler esnasında kuzenim Orbay da ciddi derecede biber gazından etkilendi. İlk gece patlak veren olayları ilk ağızdan onun sayesinde öğrenebildim.

Haftanın en iyi montesi! (Koffing)

Geçen haftasonu olaylar daha yeni başlamışken bir de Dragon Yarışı olayı vardı. Cumartesi günü gece olanlardan habersiz ya da tam olarak ne olduğunu bilmeden yarış elemelerine gittik. Elemelerde kendi serimizde ikinci olduk. Ancak direniş sebebiyle şehirdeki tüm duyarlı etkinlikler iptal edildiğinden final yarışları da iptal edildi ve bu seneki Dragon macerası da bu kadar sürdü.

Sekiz senedir beklediğimiz anne aha bu işte

Bilecik’te günler garip geçiyor sevgili okur. Yazmak, çizmek hadi bir yana da bazen müzik dinleyecek vakit bile bulamıyorum. Ama aralara sıkıştırıp Supernatural ve How I Met Your Mother‘da sezon finallerini yaptım. Supernatural’da diğer sezonlara nispeten daha tırt bir sezon finali oldu. How I Met Your Mother’da da sekiz yıldır beklediğimiz anneyi gördük, minik minyon bir şey çıktı. Lily ile aynı segmentmiş hatun. Ben nispeten daha Robin‘e benzer diyordum. The Big Bang Theory‘de iki bölüm kaldı. Game Of Thrones‘da ise epey bir bölüm var 😀 Mutluyum, çünkü hepsini tek bir günde, çıldırmışçasına izlemek istiyorum. Bunun için halen biraz beklemem gerekecek. MEKTUPLAR isimli bir “edebi” çalışmaya başladım. Başladım, devam ediyor. Bakalım, içime siniyor.

Sabahları süt içiyorum lan. Çok pis alıştım. İçmediğim gün işim rast gitmiyor. Ha, bir de yıllardır adını koyamıyordum artık koydum: En sevdiğim kuruyemiş ceviz lan benim. Net: Ceviz. Geçen doktora gittim, alerji ilacı almak için. Bana yepyeni bir ilaç, daha doğrusu sprey verdi. Sıkınca genzinden kayıp ağzına tadı geliyor ama süper güçlü. Böyle bir rahatlık yok arkadaş. Dönem dönem alerjik rinitle ilgili yazılar yazıyorum. Hastalıkla ilgili son gelişmeleri anlatıyorum. Yakın zamanda üşenmezsem bir tane daha böyle yazı yazabilirim.

Çok yakında akıllı telefon piyasasına çok hzılı bir giriş yapıyorum oğlum. Beni takip edin. Çekinin, ürkün benden ve akıllı telefon hırsımdan 🙂 Telefon, melefon iyi de okulla ilgili çok ciddi sıkıntılar var. Ne yapacağımı bilmiyorum sevgili okur.

Birkaç plak aldım denk geldi de. Onlarla ilgili yazılar var. Epeydir yazamadım. Daha doğrusu yazmak istemedim. Şimdi o yazıları birer ikişer yazmak niyetindeyim. Hayatta beni hiç yalnız bırakmayan tek şey var: Müzik. En kötü zamanımda da en iyi zamanımda da müziksiz kalamadım. O yüzden bu yakın dostumla bu gece uyuyacağım. Şu an bunları yazarken Sabhankra çalıyor, Moonlight. Tüm gece uykusuzlarına, uykusu kaçanlara, gözleri şişenlere çalsın Sabhankra. Dinledikçe gözleri dolanlar, tüyleri diken diken olanlar, sizleri çok seviyorum.

Yeniden Bir Antalya Sabahına Uyanmak

Image Hosted by ImageShack.us

Ömer Abi’ye not: İnan hiç uğraşmadım, kızma.

Son hazırlıklarımı da tamamlayıp çıktım. Kapımı kilitledim. İki adım atmıştım ki geri döndüm. Olanca öfkemle kilidi geri açtım ve içeri girdim ayakkabılarımı çıkarma zahmetine bile girmeden. Yatağın üzerindeki telefonumu şarjda unutmuştu zira. Telefonu ve şarj aletini aldıktan sonra artık kesin olarak yolculuğa hazırdım.

Hafif valizler hazırlamayı çok severim. Bu seferki de öyle oldu. Hafifti, tekerleklerinin üzerinde götürmeye değmeyecek kadar hafifti. Ancak gecenin o sessiz karanlığında çıkardığı sesi seviyordum. En azından bu şekilde yalnız olmadığımı biliyordum. Merdivenlerden indim, son bir kere pencerene el salladım ve dış kapıdan çıktım. Bu ağır dış kapı karanlık bahçe ile gerçek dünya arasındaki tek sınırdı. Bahçe ne kadar karanlık olsa da içerisinde kaldığım sürece güvendeyim demekti. İşte bu güveni geride bırakıp yola çıkıyordum.

Çıkacağım her yolculuğa son yolculuğum olacak gibi çıkıyorum. Bu açıkça karamsar bir tutum, farkındayım. Ancak belki de bir şeyler için sürekli tetikte kalmamı sağlıyor. Bir tür istemsiz savunma tepkisi de olabilir. Her neyse, son iki aydır pek çok defa yaptığım üzere, bu defa da Antalya‘ya doğru yola çıkacaktım.

Bilecik Otogarı‘nı bilenler bilir, ruhsuz sevimsiz bir yerdir. Kamil Koç‘un ofisi en sonda, küçük ve diğerlerine göre sessiz sakin bir ofistir. O gece şansıma Antalya’ya Bilecik’ten 22.30 arabasıyla giden tek “şanslı” bendim. Ofise girer girmez adam biletimi uzattı. Saat henüz 22.10 civarında olmasına rağmen tamamen iç güdüsel olarak “ne kadar gecikecek” diye sordum. Adam da onu bir zahmetten kurtarmışım gibi yüzüme baktı ve “İstanbul’dan bir saat geç çıktı” dedi. Ardından uzun sessiz bir bekleyiş başladı.

İnternetten televizyonunun arada sırada kesilerek yayımladığı Kurtlar Vadisi efektleriyle beraber tek kelime etmeden o küçük ofiste 40 dakika bekledim. Korktuğum gibi olmadı. Otobüs normal saatine göre sadece 15 dakika geç geldi. Zaten bir tek ben binecek olduğum için neredeyse üç dakika içerisinde de yeniden hareket etti.

Geçen sefer Sinem‘le giderken yaşadığım şeyin aynısı başıma geldi. Önümdeki koltuk neredeyse ağzımın içine kadar yatırılmıştı. Tüm cesaretimi toplayıp öndeki insan azmanına koltuğu biraz dikeltebilir misin diye sordum. Azman homurdandı, ancak bu kadar dikeliyor, dedi. Olsun en azından şimdi ağzımın içine girmiyordu. Otobüs koltuklarına eğilip dikilebilme özelliği koyanlara lanet ettim Bozüyük‘e gelene kadar.

Molaya girdiğimizde yerimden kalkmadım. Sadece otobüse bindiğimden beri sol tarafıma hiç bakmadığımı farkettim. Koridorun sol tarafındaki koltukta bir kız epey derin bir uykuda gibiydi. Kızı bir süre seyrettim. Sonra otobüs hali hazırda durduğu ve hiçbir gürültü olmadığı için uykuya daldım.

Yol esnasında bir iki defa gözlerimi aralayıp neler olup bittiğine baktım. Kız halen aynı şekilde uyuyordu. Önümdeki azman uyuyordu. Ben de uyumaya devam ettim. Aklıma Puslu Kıtalar Atlası‘ndaki o uyuyan bekçi geldi. Rüyayla gerçek arasındaki o incecik çizgide yürüdüm birazcık salak salak gülerek. Sonra yine uykuya daldım.

Image Hosted by ImageShack.us

Sabah uyandığımda otobüs Antalya Otogarı’ndan çıkıp Serik‘e doğru yola koyulmuştu. Sağ elimdeki parmakların uyuştuğunu farkettim. Sol taraftaki kıza baktım. Kız uyanmıştı ama halen uyukluyordu. Otobüste de pek kimse kalmamıştı. Muavin gelip üçüncü defa nerede ineceğimi sordu. Söyledim.

Image Hosted by ImageShack.us

Saat sabah 7’yi biraz geçe Serik Otogarı’na biraz da sersemlemiş olarak indim. İki üç dakika kadar orada bulunan üç sıra banktan ortadakine oturup kendime gelmeye çalıştım. Kendime geldikten sonra otele geçtim. Otel, Limak Atlantis Otel. Daha önce gelmemiştim. Daha önce gelenlerin tavsiyelerini hatırlamaya çalışacağım.

Image Hosted by ImageShack.us

Otelde epey bir kalabalık vardı. Saat 9’da kayıt masası açılana kadar gittim kahvaltı yaptım. Sonra kayıt masasına kayıt işleri için geçtim. Bu otelde üç farklı bina var: Ana bina (1 numara), 2 numara ve 3 numaraları binalar. Ana binanın avantajı yemek salonuna yakın olması, 2 numaranın avantajı kapalı havuza yakın olması ve 3. numaranın avantajı ise toplantı salonuna yakın olması. Buna göre sizin için ne önemliyse kalacağınız binayı seçebilirsiniz. Yalnız belirtmekte fayda var, özellikle toplu organizasyonlar da istediğiniz yerde kalma şansınız pek yok. Ben sabahın köründe gelip resepsiyondaki görevliyle konuştuğum ve sağolsun bana söz verdiği için seçme şansım oldu.

Kayıt işlemlerini halledip odaya çıktım. Biraz uzanıp uyudum. Sonra öğle yemeğini tam vaktinde yedim. Yemekten sonra hemen sahile koştum. Malum geçen sefer sahilde gezerken asamı bulmuştum. Bu sefer sahilde diğer seferlerin aksine bir dolu insan vardı. Epey bir taş sektirdikten ve kumlara “Alaattin” yazdıktan sonra odaya döndüm.

Image Hosted by ImageShack.us

Odamdan dışarısı bu şekilde gözüküyor

Supernatural‘ın son bölümünü ve Django Unchained‘ı izledim. Bu filmle ilgili olarak yakın zamanda bir yazı yazacağım. Antalya’da kaldığım bu zamanla ilgili bir sonraki yazıyı geçen sefer yaptığım gibi yine geri döndüğümde yazacağım. Bu arada burada bulunma sebebim Su ve Atıksudan Numune Alma Eğitimi ve Toprak, Arıtma Çamuru ve Katı Atıktan Numune Alma Eğitimi‘dir. Merak eden varsa diye söyledim. İş yerinden Yasin eşlik edecek bana burada.

Yakın zamanda görüşmek üzere sevgili okur.

Mesut Proofhead