Tag Archives: Taksim

İstanbul’da Neler Oldu?

19-20 Mayıs’ta , Togay‘la birlikte İstanbul‘a gittik sevgili okur. Neden? Konser için. Hangi konser yahu? God Mode‘un, yani Togaylar’ın Peyote‘de vereceği konser.

Bir önceki gün gidecektik ama Ahmet‘in nişanını bırakıp gitmek olmazdı. Ahmet’in nişanı da apayrı bir eğlenceydi aslında. Neyse, bu yazıda İstanbul’dan bahsedeyim. Evet, sabah Togay’la buluşup otogara geçtik. Saat 08.00’de araç hareket etti. İstanbul’a gitmeyeli epey zaman olmuştu. Planımız otobüsle gidip Esenler Otogarı‘ndan Taksim‘e geçmekti. Trenle gidersek Pendik‘ten karşıya geçmek çok sıkıntı olabilir diye düşündük. Ahh salak biz!

Saat 08.00’de bindiğimiz araç saat 14.00’te İstanbul’a, Esenler Otogarı’na girdi. Tam 6 saat sonra yani! İnsan insana böyle zulüm etmez lan! İşin saçma tarafı, saat 12.00’de İstanbul ili sınırlarına girip de Üçüncü Köprü sağ olsun, tam iki saatte Esenler’e bizi ulaştırmış olması. Otobüsler artık mecburen üçüncü köprü güzergahını kullandığı için eskiye göre tam 1 saat yolculuğumuza ekleniyor. Dolayısıyla, İstanbul’a gideceklere tavsiye, trenle gidin abicim. Net. Bu arada şu İstanbul’a o kadar yeni yer yapılıyor, projeler falan. Ama neden bu Esenler’e bir şey yapılmıyor? Otobüsün dolaşıp çıktığı o alt katlarda adam kesiyorlar lan resmen. Enteresan.

istan96Esenler’e inince bir şok da orada yaşadık. Zira Kamil Koç‘un Esenler’den Taksim’e servisi yok. Biz de mecburen metro + metro aktarma yapmak zorunda kaldık. Böylece üçüncü İstanbul Kartı‘mı da almış oldum.

Taksim’e ulaşıp Togay’ın grup arkadaşlarını beklemeye başladık. Eh, bir Decayed Darkness olamasak da, en az onlar kadar havalı bir buluşma gerçekleşti. Daha sonra Togaylar’dan ayrılıp Cihan‘la buluşmak üzere İstiklal Caddesi‘ne daldım. Çok özlemişim herifi. Buluştuktan sonra hemen Karaköy İskelesi‘ne geçtik. Neden? Çünkü Kadıköy‘e gidiyorduk!

istan98

İstanbul’dan aldıklarım

Olum İstanbullu olmadığımız için herhalde daha çok tadına varabiliyoruz. Vapur ne kadar harika bir şey lan! Her geldiğimde bunu tecrübe ediyorum valla. Karşıya inince yine bir turist gözüyle şunu bir kere daha anladım ki İstanbul’un Anadolu yakası çok daha güzel lan. Daha doğrusu Kadıköy. Çok rahat, bariz daha rahat bir yer. Eskişehir’den gelirken, yol boyunca Togay’la planlama yaptığım için nerelere gideceğimi çok iyi biliyordum. Cihan da sağ olsun bana eşlik ediyordu. Önce Hammer Müzik‘e gidip bir önceki gece listelediğim şeyleri aldım. Daha sonra DMS‘nin Kadıköy Şubesi’nden biraz sarf malzeme aldım. Tüm işlerimizi bitirip vapura dönerken, Mephisto Kitabevi‘nden çıkan iki kişinin elinde Pentagram‘ın Akustik albümünün CD’sini gördüm. Neler oluyor diye sorduğumda bana grubun imza günü olduğu söyledi!

istan01Böyle bir şans ancak üç yıl da bir olur. Düşünsene, az önce Pentagram’ın yeni çıkardığı akustik albümün plağını almışsın. Yürüyorsun, köşeyi dönünce grubun imza günü olduğunu görüyorsun. Neyse hemen girdim mekana. Üç katlı mekanın ikinci katından itibaren kuyruk başlıyordu. Cihan üzerimdeki yükü alıp bitişikteki kahveciye gitti. Bir saat kadar bekledikten sonra nihayet en üst kata çıkıp grup elemanlarıyla buluşabildim. Bir de ne göreyim! Demir Demirkan! Eskişehir’deki konsere gelemeyen Demir abi, bu imza gününde grup üyeleriyle birlikteydi. Sırasıyla Hakan Utangaç, Demir Demirkan, Murat İlkan, Cenk Ünnü, Gökalp Ergen, Ogün Sanlısoy, Metin Türkcan ve Tarkan Gözübüyük‘ten oluşan grup katılımcılarla hem sohbet ediyor hem de albümleri imzalıyordu. Sırasıyla her birine plağı imzalatıp bir de şu harika fotoyu çektirdikten sonra adeta uçarak indim mekandan.

istan00

istan02

istan99

Cihan’la buluşup vapura bindik ve bu sefer Eminönü iskelesinde indik. Cihan’ın uzman olduğu alan Yeşilçam filmleri. Özellikle Kemal Sunal, Şener Şen ve İhsan Yüce‘nin çok büyük bir hayranıdır. Yol boyunca onlarca filmdeki replikleri seslendirdik. Bir araya geldiğimizde bunu hep yaparız. Ertesi gün sınavı olduğu için Cihan’la Taksim’de vedalaştık ve ben Togaylar’la buluştum. Bu arada Togaylar diyip duruyorum ama adamların isimlerini de yazayım. Vokalde Erdinç, gitarda Tayfun, bass gitarda Tuna ve davulda Berk. Bu dörtlüye yine gitarda Togay’ı da ilave edince karşımıza God Mode çıkıyor.

istan89İstanbul’daki Peyote, bizim Eskişehir’dekinden daha kötü lan. İnsanın kendi şehri gibisi yok. Neyse biraz da konserden bahsedeyim. Konserde sırasıyla İstanbullu metalcore grubu Grapes In The Mouth, İzmirli deathcore grubu God Mode ve Almanyalı beatdown grubu Spawn Of Disgust sahne alacaktı. Grapes’i duymuştum, Pasif Agresif‘te bir de albüm yorumlarını okumuştum. O yüzden çok merak ediyordum. Grup başladı. Özellikle melodik sololarını çok beğendim. Ama Peyote’nin sahnesi çok kötüydü. Davulun yan olarak kurulduğunu ilk defa burada gördüm. Grapes, özellikle iki gitaristiyle çok dikkatimi çekti. Son şarkı olarak Trivium‘dan In Waves‘i çaldıklarında ben dahil herkes şarkıya eşlik ediyordu.

Daha sonra God Mode sahneye çıktı. God Mode’u ülkede en çok takip eden, albümlerine en detaylı incelemeleri yazan ben, o ana kadar sahnede hiç izlememiştim. Bizimkiler, Tayfun’un sempatik hareketleri eşliğinde sahneye çıktılar. Her iki albümlerinden ve yeni çıkaracakları albümden parçalar çaldılar. İlk grup sahnedeyken eşlik eden seyirci kitlesi biraz daha azalsa  da performansın sonlarına doğru ortalık iyice karıştı. Ortalık karıştı lafını burada gerçek anlamıyla kullanıyorum. Zira yıllardır death metal seyircisine alışmışız. Hayatımda ilk defa core/beatdown dinleyicisi izledim. Evet bir noktadan sonra grubu bırakıp, sahne önünde sağa sola uçan tekmeler savuran seyircilere odaklanmaya başladım. İlk şarkılara en önde eşlik ederken bu tekme tokat faslı başlayınca arkalara çekildim yalan yok. Lan heriflerde nasıl bir enerji var!

istan90

Konserde en çok eğlenen seyirciler 😉

God Mod’un sahne süresi dolmak üzereyken Sercan‘dan mesaj geldi. Taksim’e gelmiş ve bizi bekliyormuş. Togay ve Berk’le birlikte hızlıca toparlanıp mekandan ayrıldık. Sercan’la Galatasaray Lisesi‘nin önünde buluştuk. 1 Mayıs tatilinde görüşmüş olmamıza rağmen epey özleşmişiz. Buradan Sercan bizi Kızılkayalar‘a götürdü. Biz daha önceden hep Bambi Kafe‘ye giderdik. Ama Kızılkayalar’ın ıslak hamburgeri daha güzelmiş lan. Ya da o anda çok açtık öyle geldi.

Sercan, gecemizi kurtaran adam oldu. Eğer Sercan olmasaydı, o yorgunlukla yola çıkıp eve dönmeye çalışacaktık. Ya da bir arkadaşın arkadaşında kalacaktık. Ama Sercan’ı şans eseri İstanbul’da yakalayabildiğimiz için öz be öz kardeşimizin evinde kalmış olduk. Gece nereden aklına geldi Sercan’ın bilmiyorum, Godspel‘in yıllar önceki bir şarkısına taktı kafayı. Ben tüm o kahkahanın içinde uyumuş gitmişim. Rüyamda da seni gördüm.

Sabah, kahvaltı faslından sonra Sercan’ın evine yakın bir yerden servisine bindik Anadolu Turizm‘in. Gelirken Kamil Koç’la daha rahat gelmiştik. Anadolu Turizm, herhalde birkaç koltuk daha sığdırabilmek için koltuk aralarındaki mesafeyi daraltmıştı. Bir de önümdeki herif daha yolculuğun başında koltuğunu yatırınca altı saatlik yolculuk ızdırap oldu. İşin kötü yanı Bozüyük’te trafik sıkışmıştı ve araçlar bir metre bile ilerleyemiyordu. Şoför erken davranıp bizi Kütahya yoluna soktu. Böylece fazladan 30 km daha yol geldik. Trafikte beklemektense yol gitmek daha iyidir değil mi?

İstanbul’dan saat 14.00’te bindiğimiz araçtan saat 20.00’de indik yine. Yorgun ve perişandık. Ki bu halimizin Sercan’ın evinde güzel bir uyku çekip dinlendiğimiz halde böyleydi.

Velhasıl kelam, yolculuk kısımlarını saymazsak İstanbul bu sefer güzeldi sevgili okur. Albümler, sürpriz imza günü, konser, Cihan, Sercan ve vapur. Her biri harikaydı.

istan97

Reklamlar

Dark Tranquillity The Gallery Plağım!

darktranqPerşembe ve cuma günü yaptığım İstanbul seyahatindeki ganimetlerden en değerlisi Dark Tranquillity’nin The Gallery plağı oldu şüphesiz. Yazının taa en başında Çağlan Tekil‘e teşekkür ederim.

The Gallery, İsveç Death Metal efsanesi Dark Tranquillity’nin 1995 yılında (ben o zaman ilkokul 2’deydim, hayat bilgisi dersimiz vardı) çıkardığı ve İsveç Melodik Death Metali‘nin bugün en kült kabul edilen üç dört albümünden birisi olan bir albümdür. Albümü, elinde bulundurmak zaten death metal dinleyicisi için farzdır. Hele ki plağını bulabilmek ise çok başka bir ayrıcalıktır. İşte bu ayrıcalığa, Çılgın Koleksiyoncular Grubu‘ndan ulaştığım Çağlan Tekil sayesinde eriştim. Çağlan Tekil’in adını Google’a yazınca karşısınıza Blue Jean ve Head Bang dergileri çıkacaktır. Böylesi güvenilir bir satıcı çok komik bir fiyata bu plağı satılığa çıkardığında gördüğüm saniye mesaj attım kendisine. Cevap olarak, benden de önce davranıp ayırtan biri olduğunu söyleyince Çağlan Abi, epey bir hayal kırıklığına uğradım.

Güzel haberin gelmesi için iki gün daha bekledim ve İstanbul’a gideceğim günün öncesinde Çağlan Abi güzel haberi verdi. Plak onu almam için Taksim‘de beni bekliyordu. Perşembe akşamı, İstanbul’a ulaşıp otele yerleştikten sonra ürkünç bir macera atlatıp Taksim’e ulaştım. Cihan‘la ve Serhat‘la buluştum. Gidip heyecanla The Gallery’i aldım. Sonra bir pasajın derinliklerine  daldık. Burada plak, pikap ve müzik üzerine özlediğim bir muhabbet döndü.

gal03

gal02Biraz da The Gallery’den bahsedeyim. En sevdiğim formatta, açılır kapak yani gatefold olarak basılmış. Çift plak ve özel üretim kum rengi. Plaklardan birisinda A ve B yüz olarak The Gallery basılmış. Diğer plakta ise, hayatımda ilk defa gördüm, tek yüz basım halinde albüm bonusu olarak cover parçalar yer alıyor. Diğer yüzünde albümün logosu basılmış. Muhteşem bir görsellik  ne yalan söyleyeyim.

gal04

Fark ettiğim tek sıkıtı, galiba üretildiği malzemeden olsa gerek, parçalarda dip cızırtısı hissedilir seviyede. Ancak, elimdeki diğer plaklarla kontrol ettim, plağın kalınlığı da fazla. 180 gr.dan daha ağır gibi.

Albümün parça listesi şu şekilde:

A1 – Punish My Heaven
A2 – Silence, And The Firmament Withdrew
A3 – Edenspring
A4 – The Dividing Line
A5 – The Gallery
A6 – The One Brooding Warning
B1 – Midway Through Infinity
B2 – Lethe
B3 – The Emptiness From Which I Fed
B4 – Mine Is The Grandeur…
B5 – …Of Melancholy Burning
C1 – Bringer Of Torture (Kreator Cover-Version)
C2 – Sacred Reich (Sacred Reich Cover-Version)
C3 – My Friend Of Misery (Metallica Cover-Version)
C4 – Lady In Black (Mercyful Cover-Version)
C5 – 22, Accacia Avenue (Iron Maiden Cover-Version)

Yani ikinci plak, tamamen bonus bir plak olmuş. Baskısı, malzemesi, açılır kapağı ve her şeyiyle mükemmel bir ürün. Yukarıdaki fotoğraftaki mutluluğum bu yüzden 🙂 Bir de, senin için klişe olacağından, sormaya cesaret edemediğin parçayı kaydettim sevgili okur.

gal01

Bu üçlüye ilave edilecek bir albüm daha kaldı. Çok yakında…

Efendi’yle Roxy Müzik Günleri Macerası!

roxyŞu yazımda Efendi‘nin bu yıl düzenlenen 19. Roxy Müzik Günleri‘nde finale kaldığını ve 18 Mart günü final performansını sergilemek üzere İstanbul Roxy‘de sahneye çıkacağını yazmıştım.

Birkaç gün öncesinden plan yapıp geçtiğimiz pazar günü Eskişehir Otogarı‘ında buluştuk. Taksi tutmak yerine Alper‘in arabasıyla otogara gittik. İki günlük otopark parası, vereceğimiz taksi parasına eşitti çünkü. Otogar’da saat 14.00’e doğru buluştuk. Epey kalabalık bir gruptuk doğrusu: Alper, Utku, Ersan, Mahmut, Yağmur, Narin, Emre, Serbay, Merve ve ben. Otobüsün arka tarafı bize tahsis edilmişti sanki. İstanbul’a kadar güzel bir yolculuk oldu. Herhangi bir sıkıntı çıkmadı.

Otobüs akşam 20.00 civarında Alibeyköy Cep Otogarı‘na girdi. Biz buradan teyzeme geçtik. Grubun geri kalanı ise Taksim‘e gitmek üzere servis aracını beklemeye başladılar. Teyzemlere en son 4 Şubat 2014’te, askere gitmeden önceki gün gitmiştim. Hatta askere de teyzem ve Cihan tarafından az önce indiğimiz otogardan uğurlanmıştım. Şimdi aynı eve, bir yıldan daha uzun bir süre sonra gidiyorum ve bu sefer asker olan Cihan.

Ertesi sabah saat 11.00’e doğru gidip bir yerlerden İstanbul Kart bulup aldık. Bununla Alibeyköy’den binip Taksim Meydanı‘na ulaştık. İstiklal Caddesi‘ni devam edip Tünel‘e geçtik. Burada kendime bir Irish Flute aldım. Hatıra olsun dedim. Az sonra, Galata Kulesi’nin karşısında bulunan Lavazza isimli mekanda Efendi’nin yanına dahil olmuştuk. Önceki gün bizimle gelmeyen Aykut ve abisi Burak ile Caner de oradaydı. Burada biraz oyalanıp yarışmanın yapılacağı Roxy isimli mekana gitmek üzere yola çıktık. Ama ne yürüdük! Arkadaş ne yürüdük anlatamam! Kana tere batmış bir şekilde mekanın kapısına yığıldık hepimiz. Burada nihayet tüm ekip toplanabildik. Soundcheck için epey zaman varmış. Biraz kapı önünde lafladıktan sonra nihayet Efendi soundcheck için içeri girdi. Biz de bir kenardan sızıp mekana daldık.

roxy05Soundcheck devam ederken en son geçen sene Temmuz ayında gördüğüm asker arkadaşlarım, biricik kardeşlerim Selçuk ve Atilla çıkageldiler. Askerden sonra da görüşmeyi sürdürdüğüm bu adamlarla aylar sonra buluşmak paha biçilmezdi. Karnımız çok aç olduğu için Merve’yle ben kısa süreliğine bu ikiliden ayrılıp karnımızı doyurduk ve sonrasında Selçuk’un bir arkadaşının çalıştığı, arka sokaklardaki bir mekanda tekrar buluştuk. Birkaç saat sürecek mükemmel bir muhabbete böylece başlamış olduk. Selçuk, şu ve şu yazılarımda bahsettiğim kitapların yazarı. Atilla ise turizm sektöründe çalışıyor. Her ikisiyle de askerde çok fazla şey paylaştım. Asker sonrasında da iletişimimiz hiç kopmadı. Muhabbetimiz askerlikten çok, mevcut hayatlarımızı konuştuk. Atilla’nın o muhteşem maceralarını, Selçuk’un ciddi kararlarını dinledim. Onlar da benim seviyeli muhabbetimden keyif almışlardır kanımca 🙂 Muhabbet devam ederken Umur aradı ve yolda olduğunu söyledi. Ama Selçuk’a gelen bir telefonla aylar sonraki ilk buluşmamız sona erdi. Kardeşlerimle kucaklaştık ve ayrıldık.

roxy06Tekrar Tünel’e doğru yöneldim Umur’la buluşmak için. Ancak şansıma HDP mitingi vardı ve yol tıkanmıştı. Bunu tarif edebilecek sözcük kesinlikle buydu: tıkanmıştı. Hiç bilmediğim bu İstanbul’da bir ara sokağa saptım. Aylar önce İlkan Abi’den gördüğüm taktikle yolu bulmaya çalıştım ve bingo! Tam da mitingin bittiği noktada, kalabalığın arkasında tekrardan İstiklal Caddesi’ne çıktım. Umur’u Galata Kulesi’nin altında buldum. Birkaç önce görüşmemize rağmen sanki hiç görüşmemiş gibi kucaklaştık Umur’la. Yakın zamanda nişanlanacağı için sohbetimizin başlarında hep bu mevzulardan bahsettik. Sonra Umur’un beni kahkahalara boğan çıkışları eşliğinde can dostum Keyb ile buluşmak için Galatasaray Lisesi’nin önüne doğru yürüdük.

roxy08

Keyb, İstanbul’daki daimi plak tedarikçim, elinde Iron Maiden’ın Seventh Son Of The Seventh Son plağı ile bizi bekliyordu. Hızımızı kaybetmeden Roxy’e doğru yola çıktık. Sabah yürüdüğümüz o uzuuuun yolu bu sefer yürümedik. Çünkü öğle üzeri Selçuk ve Atilla’yla buluştuğumuzda bana kısa bir yol öğretmişlerdi. Beş dakikada mekanın önüne geldik. Burada tüm Efendi’yi sahneye çıkmak için bekler halde bulduk. Bizim çocuklar nasıl giyinmişlerdi bir görseniz. Gururla baktım lan hepsine. Mekanın önünde sadece biz değil, Koray Candemir, Harun Tekin, Aylim Aslım ve bir sürü tanınmış sima vardı. Mekanın ses düzeni ise hastası olduğumuz grup Dorian’ın vokalisti İlkin Kitapçı idi.

roxy04

İçeriye girmek üzere beklerken yolunu gözlediğimiz adamlardan ilki, Ahmet Ali Mert çıkageldi! Kardeşi Alper ve nişanlısı Petra da yanındaydı. En son düğünde görüşmüştük Ahmet’le. Sağolsun Efendi’ye destek için o da gelmişti. Tüm mekan dışarıdayken bir anda herkes içeri doluştu. Anlaşılan nihayet gece başlamıştı. Üç grup dinledik ve sıra Efendi’ye geldi. Bu esnada ilginç bir şey oldu. Mekanın kapısı açıldı. İçeriye bir sakal girdi. Neredeyse 3 senedir görmediğimiz dostumuz Erol’du bu. En öndeydik artık Erol’la birlikte. Diğer uçta ise Ahmet, Galaxy Note 4 ile 4K kalitesinde ve kesintisiz olarak performansı kaydetmeye başlamıştı.

roxy00

Yazının bu kısmında grupların sahne performanslarından bahsetmemi bekliyor olmalısınız. Ama yapmayacağım. İzlediğim gruplara dair elbette değerlendirmeler yaptım. Ancak şimdi bu yazıda ne yazarsam yazayım taraflı olacak. Düşüncelerim yanlış yorumlanacak. O yüzden grupların performanslarına ilişkin bir şey yazmıyorum. Buna bizim çocuklar da dahil. Ama çaldılar, çok güzel çaldılar valla 🙂

roxy03Efendi sahneden indiğinde, geceden beri ilk defa sahne önünde bu kadar çok kalabalık oluşmuştu. Alkışlar eşliğinde toparlanıp indiler. Sonra mekanın dışına çıktık. Kanat Atkaya’yı gördüm, tanıdım. Erol, elli tane daha adam tanıdı. Erol bunu hep yapar. Yalan yok, bir daha da içeri girmedik Erol’la. Mekanın önünde çöktük ve uzun, upuzun bir muhabbet başladı.

Belirtmeyi unuttum. Umur, ulaşım sıkıntısından dolayı Efendi’yi dinleyemeden mekandan ayrıldı. Efendi sahneden indikten sonra dışarıda Keyb yanında bir arkadaşla çıkageldi. Bu arkadaş, bizimkinin asteğmen olduğu yerde kısa dönemmiş. Ayak üstü biraz muhabbet ettik. Gayet kral bir elemana benziyordu. Keyb sağ olsun epey dil döktü gece ona gitmemiz için. Gitmedik, üzdük kardeşimi.

roxy02

Gece tüm performanslar bitti ve tüm bir ekip olarak yola düştük. Erol’la vedalaştık. Ahmet Ali bizimle kaldı. Bir süre Cihangir tarafında yürüdükten sonra güzel bir tepenin yamacına tırmandık. Burada nihayet midye yeme fırsatım oldu. Açlıktan öldüğümüz için hemen oradaki bir köfteciden önce beş sonra yedi sonra on bir tane köfte ekmek sipariş ettik. Güzel bir boğaz manzarası eşliğinde yemeğimizi yedik. Sonra Ahmet’le birlikte grubun diğer kalanından ayrıldık. Ahmet’in evi de Keyb gibi karşı taraftaydı. Buraya gitmek için harika bir yol varmış meğer: Taksim Meydanı’nın ilerisinden dolmuşlar kalkıyor ve 24 saat çalışıyorlar. Taksim Meydanı’nda Ahmet Ali’nin kardeşi Alper ve nişanlısı Petra ve arkadaşı Baran ile buluştuk. Hepimiz gittik ve bekleyen dolmuşlardan birine atladık. Dolmuşçu saatte 130 km hızla (ekmek çarpsın) bizi yaklaşık 20 dakikada karşıya geçirdi, Ahmetlerin mahalleye indik. Gece saat 3’e yaklaşıyordu ve yollar bomboştu. Ahmetlerde hiçbir şey yapmadık ve doğrudan uyuduk. Yorgunluktan kırılıyorduk hepimiz. Burada Ahmet ve Petra’nın müthiş misafirperverliğiyle ağırlandık. Her ikisine de teşekkür ederim. Hatta Petra için: Díky za vaši pohostinnost půvabné.

roxy01

Ertesi sabah da erkenden uyandık. Dün bindiğimiz dolmuşun bu sefer tersi istikametinde gidenine bindik. Ahmet sağ olsun durağa kadar bıraktı kardeşim. Sabah erken vakit olduğundan ve o gün resmi tatil olmasından dolayı yine trafik azdı ve bu sefer de yarım saatte karşıya geçtik. Dün bindiğimiz yerde, Meydanın yukarısında, dolmuştan indik. Kahvaltı yaptık. Önceki gün yarışmanın düzenlendiği yerde bir plakçı görmüştüm. Alperlerle buluşmamıza daha vardı. Biz de bu plakçıya gittik. Ancak kapalıydı. Geri dönerken yolda Efendi’yle karşılaştık ve hep birlikte tekrar İstiklal’e doğru yürüdük. Burada otobüse giden servis aracı kalkana kadar bir mekanda oturduk. Önceki gün hakkında değerlendirmeler yaptık. Saati geldiğinde servisin kalkacağı yazıhaneye gittik. Kısa süre sonra da servis geldi. Şaşılacak şey, 20 dakikada Alibeyköy Cep Otogarı’na geçtik. Otobüse bindik ve uyuduk! Cidden uyuduk. O kadar yorulmuştuk ki iki gündür… Bir ara gözlerimi açtım, otobüs İstanbul’dan çıkmak üzereydi. Sonra Sakarya Otogarı’na kadar yine uyudum. Ondan sonra da bir daha uyuyamadım. Eskişehir’e kadar birkaç film izledim. Saat 20.00’ye doğru Eskişehir Otogarı’na ulaştık ve iki günlük bu Roxy macerası bir süreliğine bitmiş oldu.

Yarışmaya katılan tüm gruplar. Tıklayın ve büyük halde görün.

Yarın (Cuma günü) yarışmanın sonuçları açıklanacak. Heyecanla bekliyor olacağız biz de. Merak etme sevgili okur, sen de sonuçları herkes önce buradan öğreneceksin. Bol şanslar EFENDİ!

NOT: Yakın zamanda grubun videolarını ekleyeceğim. Birkaç gün sonra yazıyı yine kontrol edin 🙂

Proofhead İstanbul’da!

Geçtiğimiz cuma ve hemen peşinden gelen hafta sonunda İstanbul‘daydım sevgili okur. Keyifli bir gezi oldu. Üç gün içerisinde şanssızlıklarım ve şanslılıklarım çeşit çeşitti. Bu yazıda bunları anlatacağım, hadi bakalım.

Perşembe akşamı mesai bitiminde hemen 5 dakika uzaklıktaki otogara gittim. Yol arkadaşım aynı dairede çalıştığım Yasin‘di. Koltuklarımız yanyana olduğundan epey bir yolu gırgır muhabbetle tükettik. Ancak İstanbul’a yaklaştıkça tıkanan trafiğin verdiği rehavetten olacak (gerçi epey de stress yaptı bende) bir ara uyumuşum. Uyandığımda Yasin arka koltuğa geçmişti. Ben de acayip terlemiştim, gömleğim sırılsıklam olmuştu. Trafik de tamamen durmuştu. Saat 22.00’yi geçtiği için trafikte kamyon ve tırlar çok fazla sayıdaydı. Buna bir de gurbetçilerin dönüş yolculuğu eklenmişti ve İstanbul’un içinde adeta ilerleyemez olmuştuk.

Arada olanları atlıyorum, saat 23.30’da Esenler Otogar‘da arabandan indim nihayet. Saat 17.30’da Bilecik‘ten binmiştik ve yolculuk bu hesaba göre yaklaşık 6 saat sürmüştü. Bunun çok net 2 saati İstanbul’un içerisindeydi. Esenler Otogar’da Nurettin Amca ve kuzenim Alper‘le buluştum. Alper topçudur bizim, İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘nin altyapısında oynuyor. Eve saat gece yarısını biraz geçe gittim. Halacığımla kucaklaştım. Halamlara en son 2011 yılı aralık ayında gitmiştim. O gün en son öğle yemeği yediğim için yaklaşık 12 saat süren bir açlığı bastırmam pek çabuk oldu. Çay çorba derken saat 2 gibi uyudum.

Image Hosted by ImageShack.usCuma günü 30 Ağustos Zafer Bayramı‘ydı. Saat 11 gibi uyandık Alper’le. Halamın kızı Cansu da uyanmıştı. Bu şekerlerle biraz muhabbet ettikten sonra kahvaltıya geçtik. Diğer yandan teyzemin oğlu, Cihan‘dan haber geldi. İstanbul’a gitme sebeplerimden biri de Cihan’la beraber yapacağımız bir işti. Her neyse, saat 15.00’te çıkıp şansımıza bir biri ardına gelen otobüslere binip Sefaköy Metrobüs Durağı‘nda Cihan’la buluştuk. Çok ısrar ettim ama siyah renkli bir metrobüse binmedik. Oradan Edirnekapı mıydı nereydi hatırlamıyorum, mezarlık falan olan bir yerin yakınında indik. Bu arada yazı boyunca farkedeceğiniz üzere İstanbul’u hiç bilmiyorum. Neyse, bekledik Alibeyköy‘e giden bir otobüs geldi. Buna binip halamlardan çıkarayak aldığım bilgisayar kasası kucağımızda olduğu halde Cihanlar’ın mahalleye geldik. Kasayı ve çantamı koyup Taksim‘e doğru yöneldik.

Image Hosted by ImageShack.us

O etkileyici fotolardan biri

Yolda giderken telefonla çeşitli konuşmalar yaptım. Gizem‘in Ankara’ya gittiğini öğrendim. Savaş Abi‘nin halen Batman‘da olduğunu unutup onu aradım buluşalım diye. Adam Batman’daymış 🙂 Sonra Alper‘le Sercan‘a Cihan’la çekildiğimiz birbirinden etkileyici fotoları yolladım.

Taksim gene Taksim sevgili okur. Şansıma epey bir sokak müzisyeni dinleme fırsatı buldum. Santur olunca bu iş oluyor arkadaş. Onu gördüm. Ha bir de kontrbas, o  olunca da oluyor. Bu da epey dikkat çekiyor. Tünel denilen yere gittik. Birkaç mağazaya girip çıktık. Biraz daha gidip Galata Kulesi‘ne vardık. Burada en büyüğünden beşer tane midye yedik. O anda bilmiyordum ama bu yediklerim İstanbul’da yediğim son midyeler olacaktı. Galata Kulesi’nin havasına çok kaptırdık kendimizi ve ertesi gün yapacağımız İhsan Oktay Anar‘ın İzinde gezisi için pek bir heyecanlandık. Taksim’deki önemli işlerimizi de hallettik bu arada.

Image Hosted by ImageShack.usImage Hosted by ImageShack.usImage Hosted by ImageShack.usDünya çok küçük sevgili okur. Taksim’de gittim Eskişehir’den arkadaşım Harun‘a rastladım 🙂 Tabi bonus saçları kestirmiş iş güç olunca, ama gördüğü yüzü unutmayan bu kardeşin, Harun’u da bir kilometreden tanıdı 🙂 Epey bir kucaklaştık, hasret giderdik.

Galata Kulesi’nden sonra artık yapacak pek bir şey kalmamıştı. Haa, dur bir saniye çok önemli bir kısmı unutmuşum: Sahaflar. Cihan beni Taksim’de bir aralığa soktu. Bir kapıdan geçtik ve dar bir pasaja girdik. Ulan her yer sahaftı! Burada çok fazla toz yuttum dersem ne demek istediğimi anlarsınız herhalde.

Image Hosted by ImageShack.us

Galata Kulesi

Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.us

Flashbacks Of A Fool filminden…

Akşam eve dönerken ıvır zıvır bir sürü şey aldık. Yine kıyıda köşede kalmış sahaflardan bulabildiklerimizi topladık. Sonra yine şansımıza zırt diye gelen otobüse atlayıp nihayet teyzemlere gidebildik. Gece epey şamatalı geçti. Cihan’la biz kuzen olmanın ötesinde iki kardeş gibiyiz. Hem yaşıt hem de kafadar olmamız, hem de annelerimizin aynı modeller olması sebebiyle bir birimize epey düşkünüzdür. Günün hasılatını tutup ertesi günün planlarını yapıp uykuya daldık.

Cumartesi sabahı erkenden kalktık. Ancak erkenden kalkmamız pek bir anlamsız oldu. Zira Cihan’ın saat 14.30’de bir iş görüşmesi çıktı. Neyse, planlarda uyarlamaları yapıp saatin gelmesini bekledik. Bulunduğumuz yere epey yakında olan bir alışveriş merkezine gittik. Cihan iş görüşmesindeyken ben de ilginç tasarımlı ürünlerin satıldığı bir mağazaya takıldım. Tasarımlar cidden ilginçti de fiyatlar çok daha ilginçti. Bu kadar kazık fiyatlar hayatımda görmedim lan! Oradan hemen D&R‘a geçtim. İçimden ufak bir hediye almak geldi. Görür görmez de aldım.

Image Hosted by ImageShack.us

İşte bu o torba

Ben tam çıkıyordum ki Cihan da geldi. Beraberce Kadıköy’e geçmek için vapura binmek üzere gidiyorduk ki yolda büyükçe bir torba gördük. Şöyle göz ucuyla baktığımızda içerisinin tepeleme kitap dolu olduğunu gördük. Cihan hiç tereddüt etmedi sırtladı! Nöbetleşe taşıyarak zaten yakın olan eve geri döndük hemen bu torba, hatta çuvalla.

Sonra yine bir hışımla yola çıktık. Bu sefer pek vakit kaybetmeyelim diye ümit ediyorduk ki Fener civarında trafik dondu. Biz de mecburen otobüsten indik oralarda bir yerde. Vapura bineceğimiz yere kadar yürüdük. İyi ki de yürüdük. Zira bu yürüyüş esnasında Cihan bana İhsan Oktay kitaplarında geçen pek çok yeri tarif etti. Uzun İhsan‘ın izini yol üstündeki evlerde aradık.

Image Hosted by ImageShack.usİleride bir yerde güzel bir balık ekmek yedim. Hakkaten güzeldi lan. Sonra birden bire etrafımızı onlarca Güney Koreli sarıp Gangnam Style dansı yapmaya başladı. Meğer Günye Kore günü müymüş neymiş, bir şeyler varmış. Etrafta bir sürü Gizem’e, İlker‘e, Taner‘e ve Ramazan‘a benzeyen adam ve kadın vardı. Ha, bir de çok fazla Suriyeli ve Mısırlı turist vardı sevgili okur. İnanamadım. 25 senedir İstanbul’da yaşayan Cihan da inanamıyormuş bu kadar fazla olduklarına.

Telefonumun kılıfının mıknatısı kırıldığı için yeni bir cepli flip kılıf aldım 10 liraya. Çok iyi lan 🙂 Oradan da koştuk koştuk yakaladık vapuru. Karşıya geçerken iki tane küçük ve salak kız çocuğunun boğuşmalarına katladık. Vapur yanaşınca hemen atladık indik.

Image Hosted by ImageShack.usBurada hedefimiz Hammer Müzik‘ti. Çünkü almak istediğim iki parça ürün Türkiye’de sadece burada vardı. Hammer’ı ararken farkettik ki Fenerbahçe‘nin maçı varmış, her yerde bir sürü fener formalı vatandaş vardı. Akmar Pasajı‘na geldik. Birazcık dolandık falan ama nihayet bulduk mekanı. Ne alacağımı bildiğim için doğrudan istedim oradaki ismi Enes olan arkadaştan: In Flames – Subterranean (özel basım) cd’si ve Ghost B.C. – Infestissumam özel baskı plağı. Hammer Müzik’in internette yazan fiyatlarıyla dükkandaki fiyatlar Image Hosted by ImageShack.usarasında çok fark var. Dükkandan alırken mutlaka fiyat sorun, epey indirimli oluyor. Sağolsun Enes, çok güzel bir fiyat verdi. Ben de aldım iki parça ürünü. Bir de güzel paket yaptı. Bu iki albüm için de ayrı birer yazı yazacağım. Pasajdan çıkarken yine çok orijinal bir sahaf bulduk. Cihan’la oradan da epey bir şey aldık.  Yükümüz iyice arttı. Ancak gün daha bitmemişti. Hemen vapura atlayıp bu sefer daha güzel bir yerde oturarak gün batımını izledik. Karşı kıyıya indiğimizde yine her yer Koreli, Suriyeli ve Mısırlı turistlerle doluydu.

Image Hosted by ImageShack.us

Cihan çekti bu fotoğrafı

Yükümüze aldırış etmeden ara sokaklara daldık. Cihan bana bulabildiği her adresi ve konumu gösterdi. Puslu Kıtalar Atlası‘dan, Kitab-ül Hiyel‘den falan. Tarihi Mısır Çarşısı‘na girdik. Oradan çıktık yine acayip bir sokağa girdik. İhsan Oktay Anar’ın izinde gezimiz çok eğlenceli ve biraz yorucu geçti. Bunu özel bir yazı olarak yazmak istedim. Ancak sonra vazgeçtim. Sadece bu yazıda anlattıklarımla sınırlı kalsın istedim. Gerisi sadece Cihan’ın ve benim hafızamda…

Image Hosted by ImageShack.usCumartesi günü böylece bitti. Pek bir olay olmadı. Pazar sabahı saat 10 gibi kalktım. Kahvaltıya yeni başlamıştık ki Utku aradı. Utku çok yakın zamanda evlenip balayına Prag‘a gitmişti. Nikahına gidememiştim, ama evlendikten sonra göreyim diye aramıştım bir önceki gün. Neyse, Utku’yla da bir önceki gün Cihan’la gittiğimiz alışveriş merkezinde buluşmaya karar verdik. Cihan’la beraber gittik biraz da gecikerek. Utku ve eşi Hazal bizi bekliyorlardı. Epey bir muhabbet ettik. Starbucks‘a gittik. Cihan özellikle çay istedi, ben de özellikle Ice Tea içtim. Kadın pek bir şaşırdı kasada duran.

Utku’yla evlilik, doların durumu, emlak piyasası, mühendislik, Gaziosman Paşa, eğitim sistemi, Eskişehir’deki anılarımız ve bilimum konu hakkında bol kahkahalı bir sohbete karıştık. Bu esnada yine cuma günü aradığım ancak ulaşamadığım Funda aradı. Funda’yla biraz konuştuk. Sonra hep beraber kalktık. Kayatürk ailesini uğurlayıp Cihan’la eve geçtik.

Üç günde elimde bir bilgisayar kasası da olmak üzere epey bir kitap cd falan biriktiğinden, bir de teyzem bir poşet kıyafet doldurduğundan eşyalarım dağlar kadar oldu. Bunun üzerine Cihan’la en ucuzundan bir valiz aldık asker boy. Metro‘nun servisine binip otogar’a gittik. Burada servisten inerken Cihan yeni aldığımız valizi parçaladı sağolsun 🙂 Hemen oradan tedarik ettiğimiz imkanlarla bu sorunu da hallettik ve nihayet otobüsüm geldi. Ben yine 5-6 saatlik bir yolculuğa kendimi hazırladım.

Ne mi oldu? 4 saat 15 dakikaya geldik Bilecik’e 🙂 Şansıma otobüs aktı geldi. Hiç trafiğe falan takılmadı. Böylece İstanbul seyahatim de bitmiş oldu. Aldığım kitaplardan bahsetmedim hiç, evet haklısınız. Bunlarla da ilgili bir yazı yazacağım sevgili okur. O yazıyı bekle. Yazıyı İstanbul temalı çok güzel bir parça ile bitiriyorum: Laleler Şehri.

Proofhead TRT’de! – 1. Bölüm

Yüksel Aydın

Geçtiğimiz pazartesi günü Alper, Volkan, Merve, Sercan ve ben İstanbul‘a gittik sevgili okur. TRT OKUL kanalında pazartesi akşamları yayınlanan Demokrasi Platformu isimli tartışma programının bu sene yeni sezon açılışında Anadolu Üniversitesi konuk okul olarak seçilmiş. Programda iki grup bir konu üzerinde tartışıyorlar. Seyirciler de oylayarak gruplardan hangisinin daha başarılı olduğunu belirliyor. Tartışma konusu ise “Modern yaşam koşulları kültürel değerlerimizi olumsuz yönde mi etkiliyor?” idi.

Deli Dumrul

Pazartesi sabah 10.00’da Öğrenci Merkezi‘nin önünden iki otobüs halinde hareket ettik. Sayımız 70 civarındaydı. Yolculuk çok güzel başladı. Şoför geçen sene bizi Bursa’ya götüren şofördü. Selamlaştık. O berbat dönüş yolculuğundan bahsettik falan. Neyse, şoför televizyona hemen bir film koydu: DELİ DUMRUL. İnan sevgili okur, beklediğimizin çok çok üstünde çıktı film. Konusu falan çok ortalamaydı. Ancak çok güldük. Herkesin şair olması dışında filmde sıkıcı bir yer yoktu. Deli Dumrul’un söylediği komik şiirler Volkan’ı, Alper’i, beni kopardı. Epey eğlendik. Filmi muhakkak izleyin. Gayet cesur sahneler de var. Aklınızda olsun.

Neyse, ikinci molamızda okulumuzun bizim için hazırladığı kumanyalar dağıtıldı. Bizim okul çok bozsa da halen çok iyi bir okul sevgili okur. Öğrencisine değer veriyor. Merve hayatında ilk defa ton balığı yemeye karar verdi. Ancak şansına balık bozuk çıktı. Bildiğin içerisine tiner dökülmüş gibiydi. Kızcağızın midesi bulandı. Burada öküz gibi ısırdığım domates üzerime fışkırdı acayip oldum.

Volkan

Volkan

Bu ikinci moladan kısa bir süre sonra saat 15.00 gibi İstanbul’da İstanbul Modern’in otoparkında indik. Grup olarak Taksim‘e gitmek istediğimizden geriye doğru yürümeye başladık. Sahilde birkaç poz fotoğraf çektirdik. Bu arada acayip sıkışmıştım. Biraz yürüyüp bir benzin istasyonunu geçtik. İleride bir caminin yanında müftülük binası vardı. Altında da tuvalet. Hayatımda 1 lira karşılığında bu kadar rahatladığımı hiç hatırlamıyorum.

Islak Hamburger

Tuvaletten çıkıp topluca bir parkın içinden geçerek Taksim’e doğru türlü türlü rampayı tırmanıp, bir sürü konsolosluğun önünden geçtik. Nihayet Taksim’e ulaşabildik. Ancak epey acıktığımızdan yolun başından beri konuştuğumuz şu ıslak hamburger olayını denemeye karar verdik. Çok meşhur olduğu söylenen Bambi Cafe‘ye gittik. Adam başı 3’er ıslak söyledik. Yanına da limonata aldım. Islak hamburger güzel

Ferhat Güzel ve biz!

falan ama öyle abartıldığı gibi bir olay da değilmiş hani. Ha çok ucuz orası güzel ayrıca. Neyse yemek faslından hemen sonra Savaş Abi‘ye mesaj atmıştım. Ona yanıt geldi. İstiklal Caddesi‘ne girdik. Olgunlaşma Enstitüsü müydü neydi öyle bir yerin önünde durup Savaş Abi’yi beklerken kimi gördük! Ferhat Güzel! Çok güzel adam 🙂 Hemen fotoğraf çektirdik. Begüm’ün albümü çıkıyor, dedi bize.

Şişmanlar

Ferhat Güzel’den hemen sonra Savaş Abi geldi. Epey yorgundu anlaşılan. Neyse sağolsun bize İstiklal Caddesi boyunca eşlik ettik. Oradan Tünel‘e gittik. Tünel’e gittik de sadece vitrin baktık. Hatırlıyorum eskiden burada plak falan satanlar olurdu, o dükkanlar komple başka dükkanlara dönüştürülmüş. Bu esnada ramazan boyunca sürekli teraviye giden, hiç bir cumayı kaçırmayan Alper, Volkan ve Sercan oradaki bir kilisenin içini görmek istediler. Hatta Sercan içine girip 3+1 yapmak istedi. Kilisenin sıralarına oturup ne yaptılar bilmiyorum. İçeride bir zenci arkadaş “no video please” dedi bana. Ben de kapattım kamerayı.

Tünel’den, kiliseden sonra Galatasaray Lisesi‘nin önüne geri dönüp Sabhankra‘nın ilk kadrosunda yer alan Sinan‘la buluşmaya gittik. Sinan, 24 Ekim’deki Eskirock Metal Fest Vol. III‘te de gelecek. Neyse, Sinan da uykulu gözlerle geldi yanımıza. Kısa bir yürüyüşten sonra yemek yemek üzere Savaş abi ve Sinan yanımızdan ayrıldılar. Savaş abi ile yemek sonra görüşmeyi planladık ama acil işi çıkmış. Görüşemedik.

Happy Hours

Biz de ne yapalım ne yapalım derken önce Dorock‘a geçtik. Daha sonra da Leman Kültür‘e geçtik. Eskişehir’deki Leman Kültür, abartılı bir şekilde lüks, zengin ve havalı dekore edilmiştir ve o şekilde işletilmektedir. Fiyatları da ona göredir. Ancak İstanbul’daki onun tam aksine daha salaş, daha rahat, insanı huzurlu kılıyor. Fiyatları da çok hoş. Bence gerçek Leman Kültür, İstanbul’daki gibi olmalıdır. Leman’dan sonra zaten artık

Sercan

toplanma vakti geldiğinden ancak bir midye tava yiyebilecek kadar vaktimiz kaldı. Galatasaray Lisesi’nin önünde toplanıp bir daha gerisin geriye İstiklal’in diğer ucuna yürümeye başladık. Kısa bir yürüyüşten sonra da TRT OKUL programının yapılacağı binaya ulaştık.

Yarım saat sonra meşhur olacağımdan inanın haberim yoktu…

(Yazının devamı gelecek)

SEG 3. Gün – Havva, Su, Toprak ve Çevre

La Rambla

2. Gün aslında sizin okuduğunuz gibi bitmemişti. Saatler gece yarısını geçtiğinde biz Taksimdeydik 🙂 Organizasyon ekibinin ayarladığı bir mekanda katılan üniversitelerle buluştuk. Mekanın adı La Rambla. Öncesinde kuzenim Cihan‘la buluşup gece geç döneceğimizi bildiğim için ona da problem olmaması açısından kaldığımız yurt da ona da yer ayarladık. Bu gece Murat, Cihan, Oğuz, Erman ve ben kalacaktık. Her neyse, yanımızda Erman olmadığı halde Oğuz, Murat, Cihan ve ben 12 lira taksi parası verip Taksime geldik. Açlıktan öldüğümüz için KFC‘ye gidip birer ekstrem menü yedik.  Sonra organizasyondan Zihni ile buluşup mekana geldik. Gece saat 01:30’a kadar oturduk muhabbet ettik. Sonradan organizasyonda görevli herkes geldi. Off ne kral oldu be. İTÜ‘dekilerin bizimle aynı kafadan olduğunu görmek beni sevindirdi. Gecenin ilerleyen saatlerinde Kocaeli Üniversitesi’nden arkadaşlarımızla da muhabbeti devam ettirdik. Bir tanesi mesleğini hiç sevmiyormuş, onunla konuştum ağırlıklı olarak. Lan başlıkta da yazdım ya, aşağı yukarı herşeyden konuştuk.

Tatil herkesin hakkı

Bizimkiler

Mekandaki menüden bir kare

Sonra yurda döndük tekrardan. Epey yorgunduk ve hemen uyuduk. (Taksiden indiğimizde Murat’ın cep telefonunu takside düşürdüğünü farketmedik. Bu telefon ileride başımıza iş açacaktı.) O gece Cihan üstümdeki ranzada yattı. Sabaha karşı ranzadan düştü. Allahtan bir tarafına bir şey olmadı 🙂 Sabaha uyanmış ve azcık da olsa dinlenmiş olarak uyandık. Bu yurt hakkaten mükemmel oldu yav. Cihan’la vedalaştık. Sonrasında da İTÜ’ye geri döndük. Ve evet bu arada 3. gün başlamış oldu. Bizim haricimizdeki tüm okullar İstanbul içindeki tesislere gitmeyi tercih etti. Bir tek bizim okul ve İTÜ’den bir kimya mühendisi arkadaşımız Kocaeli’ye İzaydaş‘a ve Exitcom‘a gitmeyi istedik. Organizasyon hemen bir minibüs ayarladı ve yine biz bize düştük yollara. Yoldayken organizasyon ekibi ilk hatalarını yaptı ve biz epey gecikmiş bir halde Exitcom’a geldik. Bu hatalardan ilerleyen

Anakart kağnısı!

kısımlarda da bahsedeceğim. Exitcom’da ortalama bir samimiyetle karşılandık. Sonra ufak bir sunum yaptı Çevre Mühendisleri. O sunumdan ufak notlarımı aktarıyorum hemen:

  • Elektronik eşya üreticileri Elektronik Atıklar Yönetmeliği’nin çıkmasını istemiyorlarmış. Bu onlara ekstra bir maliyet olarak geri dönecekmiş.
  • Bu geldiğimiz şirket Exitcom, Alman asıllı bir firma. 2003’te de Türkiye’de açıyorlar bu tesisi. Tesiste yıllık 27000 ton kapasite var ancak şu an işledikleri 1 ton bile değilmiş. Türkiye’de ise yıllık 400 000 ton civarı elektronik atık olduğu tahmin ediliyormuş.
  • Elektronik atıklarda tipine de bağlı olarak %92 ile %99 arasında bir geri kazanım oranı var.
  • Tesiste işlenen elektronik atıklar PC, server, laptop, monitor, TV, beyaz eşya, BTS (telekominikasyon için kullanılan uydu antenleri), atm santrali, yazıcı, faks, küçük ev aletleri gibi. Ben bizzat kırma makinesine, faks makineleri yüklenirken gördüm.
  • Tesiste CRT diye bildiğimiz (katot ışın tüpü) monitörlerin geri kazanımı da yapılıyor.
  • Tesiste bir takım atıklar geri kazanım için Almanya’ya gönderiliyor. Buradaki teknoloji yetersiz kalıyor.
  • Kablo geri dönüştürme yöntemi çok harika. Nasıl mı? Önce bir makine ile öğütülüyor kablo. Bildiğiniz öğütülüyor evet. Sonra makine titreşimle plastik ve bakırı ayırıyor. Harika 🙂
  • Firmaya denetim için 2003 yılından beri bir Allah’ın kulu gelmemiş bakanlıktan.
  • Sunumda bir yer vardı. Elektronik atıklardan çıkan tehlikeli maddelerin vücutta nerelere ne yaptığını gösteriyordu.
  • Şöyle bir cümle vardı sunumda: “İtinayla data imhası yapılır.”  Gözlerinizin önünde büyük bir titizlikle eski harddisklerinizi parçalayabiliyorlar. Bu olay epey de ciddi bir işmiş yahu.
  • Exitcom’un atık ürün aldığı yerlerden birisi de Media Markt. Ben bunu hafızası iyi olan okur bilir daha önce de yazmıştım. Çok sevindim.

İzaydaş'ta

Exitcom’dan yolumuz İzaydaş’a düştü. Ancak geldiğimizde adamlarda açık olmasada bir tepki vardı. Sonradan sebebini öğrendik. Meğer biz daha tesise yaklaşmadığımız halde İstanbul ekibi gecikmeyi bir sebebe bağlamak için kapıda güvenlik içeri almadı demiş 🙂 Gülmekten öldük. İşin aslını buradaki yetkililere de anlattıktan sonra bir hayli pembe bir tablo çizerek İzaydaş’ı tanıdık. Yalnız yiğidi öldürüp hakkını veren bir insan olarak şunu söyleyebilirim, adamların izzeti ikramı on numara! Çıkarken de epey bir eşantiyona boğdular bizi. Diyorum ya aslında pek çok yerde hata bizzat İzaydaş’da staj yapan birinden dinlediklerimle adamların gösterdikleri çok farklı şeylerdi. Sonra da minibüs içerisinden tesiste bir tur attık. Dediğim gibi adamların ilgisi alakası mükemmeldi. O açıdan her arkadaşımızın (özellikle Kocaeli’nde çevre okuyan ama halen daha burayı görmeyenlerin) burayı görmesi gerek. İzaydaş’ta ben fotoğraf çekmedim. Not da almadım. Çünkü tesis sağolsun bunların hepsini bizim için yaptı. Tesisin prosesini anlatan kitspçıklar ve cd verdiler bizi. Yolum bir daha düşer inşallah buraya.

Moda sahillerinde geziyorum

İzaydaş’tan sonra İstanbul’a döndük. Ama karşıya geçmedik. Trenimizin vakti gelene kadar vakit öldürdük. Mesela Moda‘da sahile gidip güneşin batışını izledim. Sercan’la konuştum telefonda 10 dakika. Balık ekmek yedim. Oradan tekrar şehir içine dönüp kendimize yemek yiyecek bir yer bulduk ve yemek yedik evet. Sonra Erman’ın bizi soktuğu karanlık sokaklardan bir yerlere çıkarak ilk gün geldiğimiz vapur iskelesine geldik. Karşıda Haydar Paşa Garı’nın ışıkları yanıyordu. Burada epey deneysel fotoğraflar çektim. Bu arada civardaki bir yer gece olduğu için denize gayet yoğun bir çamur deşaj ediyordu. Gece olduğu halde bulanıklık belliydi. Onun da fotoğrafını çektim. Sonra üç beş tane midye götürdüm. Oh nefis.

Deşarj Noktası

Haydar Paşa

Prof. Dr. Nişan NİŞAN

İlkim

En son trene bindim. Tren ilk geldiğimize göre iyiydi. Zira priz vardı. Laptopu kurdum ve bir yandan yazı yazıp diğer yandan çektiğimiz fotoğrafları topladım. Sonra yanıma küçük bir kız geldi oturdu. Onunla konuştuk bir süre. Sonrasını hatırlamıyorum Uyumuşum. Artık maceranın İstanbul kısmı sona ermişti.